T e k n i k P r o f . M i m a r B r u n o T a u t
Bütün inşaat işlerinde teknik o kadar esaslı bir ehem- miyeti haiz sayılmaktadır ki, buyüzden mimarî, yani propor- siyon, ikinci dereceye düşmüştür. Daha fenası; teknik ta- rafından mimarî adeta öldürülmüştür.
Proporsiyonun, yani mimarînin, teknik bulunmasa dahi mevcut olabileceğini bilhassa bugünkü kültür devremizde hatırlatmak pek faidelidir. Tabii «teknik» deyince bun- dan eıı iptidai manada bir teknik, meselâ bir tahtanın di- ğer bir tahta üzerine mıhlanması gibi birşey anlaşılmama- lıdır. Biz burada mimari bahsi üzerinde düşünürken en mütekâmil, en incelmiş bir teknik kasdediyoruz. Klâsik mi- mari eserlerinin ihtiva ettiği teknik gibi,' zamanımızın pek farklı ve pek şümullü olan makine vesair cihazlar ve enstrü- manlar tekniği gibi bir teknik demek istiyoruz.
Pek çapraşık, pek komplike incelikler göstermekte olan teknikten hiçbir iz bile havi bulunmayan bir binanın buna rağmen pek güzel olması gayet mümkündür. Batı mede- niyetinin henüz gelip yayılmaaığı memleketlerde yerliler tarafından bugün dahi yapılmakta olan çadırlar, kulübeler vesaire gibi iptidaî ve muvakkat binalar bu sözümüze bir misâl teşkil edebilir. Sade iptidaî milletlerde değil, pek eski ve yüksek bir kültüre sahip bulunan milleterde de muvak- kat işler için yapılmış bir çok hafif binalar bu meyandadır.
Misâl olarak Japonya'da bugün de hâlâ bambus kamışlarını basit surette birbirine bağlayarak yaptıkları seyyar tiyatro- ları, çay çadırlarını ve sair muvakkat binaları gösterebi- liriz. Bugün dünyanın her tarafında birkaç tahtayı bir- birine çakarak, üzerine kumaş gerip bir kat da boya sürmek suretile bir gün içinde yapılıveren, geçici törenlere mahsus muvakkat sabit binalar, taklar, tribünler, çadırlar hep ayııı mahiyettedir. Birçoklarında, bozulmamış bir proporsiyon duygusunun bakiyelerini buluruz. Onlarda Japonların muh- teşem tribün ve çadırlarındaki, göçebe milletlerin, Avus- tralya adaları yerlerinin, zencirlerin vesairenin iptidaî bina- larındaki zerafetten* bir çok izler sezeriz. Tabiî duyguları bir takım tesirlerle bozulmamış çocuklar kumda oynarlar- ken muhayyelelerini mimarî sahasında işlettikleri, ormanda kulübeler yaptıkları, yahut Japonya'nın şimalinde kışın kardan kulübeler vücude getirip mumlarla aydınlatarak ze- minine de hasırlar serdikleri zaman en büyük tabiî serbest- liği bize göstermiş olurlar.
Bütün bunlar teknik inceliklerden, uzun boylu öğ- renişlerden uzak kalmış bir mimarîdirler.
Tekniksiz proporsiyondurlar; bittabî muvaffak oldukları derecede.
Görülüyor ki, tekniksiz bir proporsiyon mimaî olabilir.
Fakat pıoporsiyonsuz bir teknik kat'iyen mimarî olamaz.
Tesbit ettiğimiz bu noktanın esasî bir ehemmiyeti var- dır. Hiçbir mimar kendisini «yaptığım bina gerçi bir şa- heser olmadı ise de ileri teknikte bir eser oldu»gibi düşün-
celerle teselli edemez. Böyle bir tesellinin hiçbir kıymeti yok- tur. Birkaç onyıl geçip de daha yüksek bir tekâmüle var- dığı zaman aı'tık, o binanın teknik ilerililiği de kaybolmuş
;bulunur_ ve geriye: kalan çirkin bir şekilden başka bir şey değildir.
Bütün bu dediklerimiz bize aynı zamanda tekniğin mi- marî için ne kadar büyük .bir tehlike teşkil etmekte bulun- duğunu da anlatmış- oluyor, iştebu mülâhazadan dolayı tek- nik ile proporsiyon arasındaki münasebetlerin tetkik olun- masına lüzum vardır.
Bugibi tetkiklerin büyük güçlüğü, bir binayı vücude getiren tekniklerden hangilerine proporsiyon lâzım bulun- duğunu araştırmanın ve bunları birbirinden ayırmanın ilk bakışta pek kolay bir iş gibi görünmeyişindendir. Mimara, yeni yaptıracağı evin projesinin ihzarını ve inşaatın sevk ve idaresi işini tevdi eden bir kimseye o mimar uzun uzun pro- porsiyondan ve mimari güzellikten bahseder, hele bu söz- lerini teknik ve tatbikat sahalarına da teşmile kalkışırsa, si- parişi veren zatın itimadı çok sarsılır. İnşaat sahipleri, he- men daima, binanın her şeyden evvel pratik, kullanışlı, ol- masını isterler, diğer şeylere pek o kadar lüzum olmadığını söylerler. Fakat mimar sonra, inşaat sırasında, binayı birçok üzüntülere ve tamirlere lüzum olmadan rahat ve hoş- lanılarak kullanılabilecek bir şskilde tertip ve tanzim etti- ği zaman sarih ve topu bir tertipte, güzel taksimatlı bir eser meydana getirmiş demek olur ki bunun da manâsı o binada proporsiyon var demektir. Bu hale göre inşaat sahibinin ya- nılmış olduğu tezahür eder. O, binanın sadece kullanışlı, pratik olmasını istemekle mimariye karşı itimatsızlığını ifa- de etmiş oluyordu. Mimar, binanın inşasında hiçbir suretle atlatılmasına meydan vermediğinden, iyi - bir ev meydana getirilmiş ve dolayısile mimarî, yani proporsiyon ve onun güzelliği, tebarüz ettirilmiş bulunur.
Bu söylediklerimiz şimdilik pek umumî mahiyettedir ve tekniğin güzellik yaratabileceği tarzında bir anlayışa yol açabilir; dolayısile de, başlangıçta izah ettiğimiz ııoktai na- zarla bir tezad teşkil ediyor gibi görünmesi mümkündür.
Fakat dikkat etmek icabeder ki, burada esas olan şey tertip ve tanzim keyfiyetidir. Ve tekniğin birçok kısımlarını iyi bir proporsiyon haline getiren, hâkim bulunan, birinci derecede rol oynayan odur. Proporsiyon ile teknik arasındaki derece farkını, yani hangisinin daha önce ve hangisinin daha son- ra geldiğini, bilmek pek mühimdir.
Mimarîde teknikten doğan neticeler hakkında sarih bir fikir edinmek için önce tahlil yolundan gitmek muvafık olur.
Bir binada teknik mahiyetinde bulunan şeyleri iki büyük kısımda toplayıp tetkik etmek mümkündür: Teknik teçhi- zat ve asıl inşaat tekniği.
Teknik teçhizat kısmına şunlar girer : Su, havagazı, elektrik, mubbak, banyo tesisatı vesaire... Bütün makine
tesisatı, ısıtma tesisatı, güneşten, yağmurdan koruma terti- batı ve nihayet hattâ pencereler ve kapılar da bu meyan- dadır. Ancak, pencere ve kapılar, duvarların aksamı olduk- ları için, teknik teçhizat ile asıl inşa tekniği arasında bir hudut gibi görülmeleri lâzımdır. Duvarlar, zeminler, tavan- lar, çatılar vesaire ise asıl ir.şa tekniğinin aksamından olup mimarinin insanlar üzerinde yapacağı tasirin bunlara bağlı bulunduğu açıkça bellidir.
Fakat, mutbaktaki ocağın yahut banyonun veya abtes- hanenin duvarlar, çatılar, tavanlar, zeminler vesaire ile hiç- bir alâkası yok gibi görünmesine rağmen, teknik teçhizat ile asıl inşa tekniği arasında kat'î bir hudut çizilmesi imkânı yoktur. Bunu bize en güzel gösteren bir misal ısıtma terti- batıdır. Bu tertibatın hangi sistemde ve ne gibi teferruatı haiz olacağı hususunda verilecek karar, duvarların, pencere- lerin, kapıların, çatıların, zeminlerin vesairenin harareti ne derecede nakleden evsafta bulunduklarına bağlıdır, yani asıl inşa tekniğile alâkadardır.
Görülüyor ki mimarideki teknik, filen yapılan inşaatta, muhtelif kısımlara ayrılması kabil bulunmayan bir saha ma- hiyetinde ise de, öğretmek vs öğrenmek için böyle bir tak- sim yapmağa lüzum vardır. Ancak, bu taksim yapılınca da, bütün teknik okullarda, kısımlar arasındaki irtibatların kay- bedilmesi tehlikesi baş gösteriyor. Kalorifer, havalandırma ve sair tesisat işlerinin mütehassısı olan teknik adamlarının da herbirinin kendi branşlarında bir takım «ideal, leri var- dır. Onlar hiç bir hudut tanımazlar. İşte böylece de mesleğe yeni atılacak olan genç mimar namzetlerinin zihinleri ta- mamen karışık bir hale gelir, tyi yapılmış bir ev mefhumu onlar için artık en yüksek ilmi formüllerin bir araya geti- rilmesinden hasıl olan bir kolleksiyon gibi birşey manâsı ifade eder. Ev denince, bir ilim lâboratuarı tasavvur etmeğe başlarlar ve onu en yeni cihazların ve makinelerin toplan- masile vücude getirilen bir kolleksiyon sanırlar. Bir yüksek fen mektebinden çıkan böye bir genç mimar eğer bir üsta- ne kadar relâtif, ne kadar izafi, olduğunu anlar, bunların dm atölyesinde filen çalışıp da, o hususi teknik branşlar hak- kında mektepte iken kendisine öğretilmiş olan bütün şeylerin birçoklarını silkip üzerinden atarsa ve hakikî bir mimar sıfatile ancak inşaat için kendisine lüzumu olan şeyleri tet- kik edip araştırmakla iktifa ederse, o zaman mes'ut bir in- san sayılmalıdır.
Mimarın işi, esas itibarile, tekniğin muhtelif aksamını birbirile ahenktâr ve imtizaçlı bir hale getirmek, onlara har- moni vermektir.
Proporsiyonun realitede esas faktörünün, âmilinin, ne- den ibaret olduğunu «proporsiyon» bahsimizde gördük. Bu osas âmil iklimdir. Netekim hakikaten de mimarın, teknik yardımile, kendindeki proporsiyon istidadını isbat edeceği ilk merhale iklimdir.
Mimar, projesinin şumullü tasarlanışında, yani konsep- siyonunda, eğer iklim şartlarını kâfi derecede gözetmemiş bulunursa modern teknik, evin bütün küçük ve en küçük kı- sımlarına bile uygun gelmek üzere ihtira ettiği edevat ile mimarın yardımına koşmak istiyor. Bu sözümüz bittabi bü- tün icat ve ihtiralar için olmayıp, bilhassa umumî ve hakikî bir ihtiyaca tekabül eden ve tekniğimizde hakikaten bir boşluğu dolduran fuarları ve mimarî mecmualarını doldur- makta olan yardımcı teknik vasıtaların ekserisini sözümüzün şümulü dahilinde saymak lâzımdır. Bunlar sadece birer yardımcı vasıtadan ibaret olmalarile, bugünkü mimarînin ik- lime göre bir proporsiyon bulamamış olduğunu isbat ediyor- lar. Teknik mimariye yardıma koşuyor. Fakat muavenete ge-
len bu muavin, burada, yardımına gittiği şeyden daha kuvvetlidir, onu hükmü altına alıyor. Muavin, hükümdar oluyor. Mimarîde hâkimiyet tekniğin eline geçiyor. Teknik icatların çokluğuna baktığımız zaman, bugün proporsiyon duygusunun ne kadar zayıf olduğunu anlıyoruz.
Teknik, mimarinin hizmetkârı olduğu zaman evi iklime uygun yapar, bazı hallerde evin karakterini veren de ken- disi olduğu gibi evin, bulunduğu memlekete veya civara has olan bir benlik almasında, yani bir kelime ile Lokalkolorit denilen mahallî bir ı-.enk göstermesinde, büyük bir rol oy-
Teknik mimarîye hâkim bulunduğu zaman ise evi, onun heryerde kullanılabilir bir hale gelmesini mümkün kılan, ci- hazlar, âletler, muhafaza tertibatı, hususî levazım, tesisat vesaire ile teçhiz eder. tşte böylelikle ev mimarın elinden alınıp mühendisin eline verilir. Yukarıda izah ettiğimiz üze- re. şeklini hiç değiştirmeden dünyanın her tarafında kulla- nabilen makinelere benzeyen bir neticeye varılır. Bu neti- ce, bir cihan mimarîsidir; bugün bütün mecmualarda resim- lerini gördüğümüz sayısız modern binalardır. Eğer bu fo- toğrafilerin altında, binaların bulundukları yerlerin isim- leri yazılı olmasa onların Almanyada mı, Fransada mı, In- gilterede mi, Jâponj»ada mı yoksa Rusyada mı, nerede, ol- duklarını kimse bilemez. Bir tanınmış mimar bu dümdüz enternasyonallik karşısındaki hayranlığını o kadar ileri gö- türmüştü ki, şöyle bir tez ortaya attı : «istikbalde en şimal memleketlerde yapılacak binalarla Akdeniz civarında kurula- cak binalar tıpkı birbirinin aynı olacaktır!». Birkaç sene içinde istediği oldu. Mimarî öyle ağır bir hezimete uğradı ki kendini toplayabilmesi için uzun bir zaman lâzım gelecektir.
Bu eğer yalnız estetik bir yanılış olsaydı belki pek o kadar mahzurlu sayılmazdı. Fakat tabiat, yani batışımızda iklim, kendisinin bu kadar cezaya lâyık bir ihmale uğratılmasının intikamını çok geçmeden alacaktır: Bir memleket için doğru olabilen, bütün düşüncesiz taklit mahsulü binaların diğer memleketlerde ise yaramadıkları anlaşılacaktır. Korunma te- sisatı ya uzun zaman kullanılınca pahalı gelecek, yahut sık tamirlere, tadilâta vesaireye lüzum gösterecek, malsahibleri uğrayacakları masraflar ve kapılacakları öfkelerden mimarı mes'ul tutacaklardır.
Bu vaziyette, teknik mimarinin, yani proporsiyon san'ati- nin, yaşıyabilmesi için lâzım olan ilk istinadgâhını elinden almış bulunmaktadır. En feci tarafı da, sesi en çok çıkan bazı üstadlar dolayısile, tekniğe mimarînin fevkinde yer verenlerin ve böylece kendi san'atlarını mahvedenlerin yine mimarların kendileri olmuş bulunmasıdır.
ümit ederim ki, yukardaki sözlerimden tekniğin terak- kisini istemediğim yahut da ondan sadece hoşlanmadığım tarzında bir manâ çıkarılmaz. Şüphesiz, hepimiz hayatımızı ve insanların bir arada yaşamalarını mümkün olduğu ka- dar kolaylaştırmak istemekteyiz. Bu yolda teknik mükemmel âlet ve edevat vücude getirmeğe bütün iktidarile çalışsın.
Fakat bunların mutlaka hayatı kolaylaştıracak mahiyette bu- lunması şartile- işte bu takdirde teknik proporsiyona bir zarar vermîz, bilâkis kendiliğinden, proporsiyonun bir kısmı haline gelir. Bunun doğruluğunu umumî olarak, evlere kon- muş bulunan teçhizat ve tesisatın pek o kadar çabuk bozul- madıklarıHâ, yani evin ömrü ile hiç mütenasip olmayan bir müddet içinde bozulup gitmediklerine, pek sık sık tamire tebdile veya tadile ihtiyaç göstermediklerine vesaireye ba- karak denemiş oluyoruz, ki en bariz olarak göründüğü yer teshin tertibatıdır. Küçük cihazlar da dahil olmak üzere, mi- marî ile buluşacak bütün makineler içine girecekleri bina ile
proporsiyonlu bir hale gelmelidirler. Bunun en kolay elde edildiği yer fabrikalardır. Oralardaki topu tertiplilik, iyi aydınık vesaire makinelere uykun gelen muhiti ister iste- mez temin ederler. Sanayi binalarında bütün mülâhazalara hâkim olan prensip faidelilik kaygusundan ibaret bulunduğu için, imtizaçlı bir bütünlük temininin nisbeten kolay olması tamamen rasyonel, yani sadece akıl ve mantık ile, hareket edilmesindendir. Fabrikalarda diğer binalardaki kadar bü- yük bir rol oynamayan iklim mülâhazaları da yine böyle ras- yonel surette muameleye tabi tutulur ve işte modern mima- rînin en iyi eserlerini endüstri binalarında görmekliğimizin sebebi de bundandır; o binalarda mühendis ile mimarın te- mayülleri arasında bir ayrılık yoktur. Bunun en muazzam misali Amerikadaki hububat silolarıdır. Halbuki, Avrupalı mimarları hayran bırakan bu binalar hiç de san'at bakımın- dan yüksek bir eser yaratmak maksadile kurulmuş değiller- dir. ilk zamanlarda Amerika'da hiç kimse onlara güzellik - lerinden dolayı hayran olmamıştır. Bunlar tam manâsile mü- hendis inşaatıdır. Bu binalara karşı bu günkü hayranlığın kalıp kalmıyacağı belli değilse de temiz ve iyi hatlarla ya- pılmış olan mühendis binaları kalitelerini kaybetmiyecek- lerdir, bittabi durdukları müddetçe. Çünkü; sanayi faaliye- tinde şekiller çabuk değişir. Birkaç sene geçince makineler eskir ve onlarla birlikte, içinde bulundukları binada eskimiş olur. Görülüyor ki bu binaların ömrü pek kısa olup diğer bina nevilerinin ve meselâ evlerin ömrü ile. büyük bir te- zad teşkil etmektedir.
Fabrikalar, içinde canlı mahlûklar yaşayacak diye ya- pılmış değildirler. Her halde inşalarında, içinde insan ya- şayacağı mülâhazasının birinci derecede âmil olmadığı mu- hakkaktır. Bu binalar bilâkis makineler, büyük dinamolar vesaire için yapılmıştır ve bu makineler adeta bir ahırdaki hayvanlar gibi, az, hatta çok defa pek az, mikdarda insan tarafından idare olunurlar. Meskenler ise bittabi insanlar için yapılır. Bazı mimarî enbiyasının ikametgâhtan bahse- derken ikamet makinesi» tabirini kullanmış olmalarına «şa- ka» demekten başka çare yoktur. Bu «ikamet makinesi tabi- rinin vereceği neticeler, yiyip içmeyi, uyumayı, çocuk ter- biye edip yetiştirmeyi, toplantılar yapmayı vesaireyi imâl eden bir makine. Mimarların tekniğe ifrat derecede bir de- ğer vermekte, böyle bir saçmalayışa kadar, ileri gitmiş ol- maları bizim için çok faideli sayılabilir, çünkü tutulan yo- lun yanlışlığını bundan daha bariz bir surette meydana ko- yabilecek bir delil bulmak güçtür.
O halde mimarîde tekniğin ehemmiyeti nedir?
Teknik teçhizat denilen teshin ve havalandırma tesisatı, mutfak, banyo vesaire tertibatı gerçe hem kendi aralarında ve hem de binaya nisbetle proporsiyonlu olmalıdırlar. Fakat proporsiyon vasıtasile mimarîye götüren ve bazı şartlar al- tında hatta klâsik mimarînin bizi hayran eden şekillerini ya- ratan teknik bidayette bu dediğimiz teçhizata bağlı bulunan bir teknik değildir.
Tekniğin bu veçhesine yukarıda inşa tekniği demiştik.
Bu teknik ağaç, taş, tuğla, sıva, çatı örtüsü vesaire gibi in- şaat malzemesinin seçiminde ve kullanılışında kendini gös- terir. Kapılar ve pencereler, yağmurdan ve güneşten mu- hafaza eden çatılar gibi muhtelif bina aksamının havanın te- sirleri bakımından ne suretle tertip edileceği ve ne gibi pro- fillerde yapılacağı, zeminin rutubetine karşı ne tetbirler alı- nacağı meselelerile bunlara mümasil sair hususlarda da bu teknik rol oynar. Mimarî teknik... Yapılacak binada insanın şahsî hoşnutluk duygusunu tatmin için alınması lâzım bü- tün tetbirleri ihtiva eden bir tekniktir, insan rahat etmek
ister, vücudüne bakmak ister vesaire... Herşeyden evyel de havanın zararlarına karşı korunmuş olmak ve aynızamanda da güzel havalardan istifade etmek, güneşin, sıcağın, serin- liğin vesairenin zevkine varmak ister.
İşte böylelikle teknik, tamamen kendiliğinden bir san'at, bir güzel san'at halini alır. Çünkü, bir taraftan iklimin fena tezahürlerinden, dondurucu soğuktan, yağmurdan, sisten ve- saireden korunmuş olmak, diğer taraftan da iklimin güzel tezahürlerinin zevkine varabilmek... Bunların ikisi de sa- dece fizikî mahiyette duygular olmayıp aynı nisbette, belki de çok daha ziyade, ruhî mahiyetedirler. Pencerelerin ter- tip ediliş tarzına göre, bir odanın aydınlığı hoş veya nahoş, dışarıya doğru bakıldığı zaman manzara güzel veya çirkin olabilir, inşa tekniğinin kendine mahsus tertip tarzı vardır.
O, güzel bir aydınlık veya güzel bir manzara temin edilme- sinde âmil bulunan pencere, saçak, taraşa, balkon vesaire- nin hususî nevilerinden istifade eder. Böylece, bu akşam birer güzel san'at vasıtası haline gelmiş olur ve yaratılacak eserin güzelliği veya çirkinliği bu vasıtalara bağlı kalır, ta- biatı bir ressamın yapacağı resmin güzelliğinin kullanacağı boyalara ve vereceği şekillere bağlı bulunması gibi.
Teknik, insanla tabiat arasında, insanla hava tesirleri arasında, havanın güneş, sis, yağmur, dondurucu soğuk, kar, rüzgâr gibi iyi ve fena tesirleri arasında bir mevki tutar, bir mutavassıttır, insanla tabiat arasındaki bu tavassutunu yaparken şekilleri ne kadar vazıh ve ne kadar temiz bulu- nursa duygumuza da o kadar yakın gelir; ve böylece insan- lar ev yaparken kâinatın iklim ve hava denilen kısmı ile doğrudan doğruya münasebete girişirler. Demek ki mimarîde teknik insanla kâinat arasında münasebet yaratır. İnsanın hâl ve hareketlerine, alışkanlıklarına, âdetlere tesir eder;
hem de yalnız sıhhî bakımdan değil, şekil ve estetik bakımın- dan da tesir eder. Evlerin teknik teçhizatı, tesisatı ise bun- dan sonra gelir ve büyük bir kısmı, inşa tekniğinin çok daha kuvvetli olan tesirlerinin bir neticesi halindedir.
Tabiat kudretlerile, fırtınalarla, yersansıntılarile, yangın- larla, su baskınlarile vesaire ile teknik ya az meşgul olur, yahut hiç olmaz. Mimarînin bugibi acıklı işlerle uğraşan dramatik kısmına konstrüksiyon bakar. Ufki Ve şakulî bü- yük eb'adın, sıkletlerin başarılması ve binanın bütün ipti- daî, yani elementaire, düşmanlara karşı muhafaza altına alınması da tekniğe terettüp eden bir iş değildir.
Denebilir ki teknik, anasırın, yani elemanların, sadece yumuşak ve tatlı taraflarını tanır. O, adeta mimarînin şiir, lirik veçhesidir.
Mimariye üniversel karakterini, yani iklime, havaya, tabiata uyan hususiyetini veren şekiller teknik tarafından vücude getirilir. Bu şekiller, binanın bulunduğu yerin ta- biatına, ışığına, havasına ne kadar uygun olurlarsa o nis- bette umumîdirler, üniverseldirler. Mimarî en münbit estetik tarlasını teknikte bulur. Proporsiyonun hükmü altındaki teknik, mimarî şekil güzelliğinin unsurudur. Bunu bazı klâsik misallerde göreceğiz.
Teknik, muvaffak olduğu zaman, fizikî tesirleri aşarak büyük bir kuvvetle ruha hitap ettiği için hiç çekinmeden diyebiliriz ki, teknik ne kadar vazıh ve vasıtasız bir şekil haline gelirse proporsiyonun bulduğu esas okadar sarih, mi- marînin kuvveti okadar büyük olur.
Eski Hollanda evlerinin büyük pencerelerile bir çok bakımlardan onlara benzeyen eski Türk evinin pencereleri çok kere üst ve alt olmak üzere iki kısma bölünmüş olup bulundukları binalar pavyon halinde guruplar teşkil eder.
Bu pencerelerde tabiattan alınmış proporsiyonlar esastır;
hem pencerelerdeki proporsiyon ve hem de bu pencerelerin duyarlara, damlara vesaireye ııisbetle haiz oldukları propor- siyonlaı- tabiatla münasebettardırlar. Aynı hali ingiliz evinin büyük fakat çubuklarla kaplanmiş pencerelerinde de görü- yoruz. Bu ingiliz pencereleri içeriye bol aydınlık vermekle beraber sisten de muhafaza ediyor gibidirler. Akdeniz mem- leketlerinde kalın beyaz duvarlar içinde tezatlı bir propor- siyon hali gösteren küçük pencereler de böyledir. Bunların küçük oluşları gündüzlerin sıcak ve gecelerin soğuk olma- sından ileri geliyor, iskandinavya'da ve Rusya'da blok ha- linde ağaçtan yapılmış binaların küçük pencereleri için aynı mülâhaza variddir. Eski gotik» üslûbunda yapılmış evlerin sıra sıra dizilmiş pencereleri de bunların Almanya ve Fran- sa'nın mutedil iklimine uyduklarını gösterir. Bütün dün - yada, her mıntakaad ve her memlekette yalnız pencerelerde değil binaların bütün aksamında, esası teşkil eden teknik tertibi iklim dikte etmiştir. Teknik, tabiatın emirlerini dinlemiş, onları dikkatle icra etmiş ve üslûbun dayanacağı esası vermiştir. Bunun karşısında süs ve tezyinat ya büsbü- tün geri çekilmiş yahut da umum hey'etlerile sarih ve temiz bir şekil meydana getiren o unsurlar içinden vücut bulmuş - tur.
«Teknik» hayatı kolaylaştırdığı zaman onu severiz. Fa- kat evimizdeki su akmaz, modern abteshane kurur, mut- faktaki havagazı ocağı, kalorifer, elektrik ışığı vesaire iş- lemezse o zaman bütün bu teknik «terakkisinden» artık usanç ve bıkkınlık getiririz. O zaman,ö böyle, hiç umulma- dık beklenmedik, hiç akla gelmiyecek bir anda aksayarak ruhumuzun sükûnunu kaçıran bu şeylerin mahiyetine ve- rilen kıymete karşı içimizde bir tereddüt uyanır. Hayalimiz bunların bulunmadığı, böyle aksamalara uğranılmayan yer- lere, iptidai memleketlere, köylere, Avustralya adalarında yaşayan insanlar arasına koşar. Fakat oralarda da öyle başka bir dert, hayat mücadelesinde öyle bir sertlik vardır ki bizim ona dayanmamız az bir ihtimaldir. Bu se- beple olduğumuz yerde kalıp halimize şükreder ve daha iyi bir hayata kavuşmak arzusile hülyalara dalarız, işte en fe- na şey de budur. Bu, semeresiz bir romantizmdir ve zaten tahammülü güç olan hayatımızı büsbütün çekilmez bir hale getirir.
Semere verecek yegâne yol teknik icatlara proporsiyon vermek, yani onları evlerle imtizaçlı ve ahenkli bir hale ge- tirmektir. Onları ne ifrata götürmeli ne de esaslı surette basitleştirmelidir. Sarih normlar haline getirmelidir. Bu suretle fabrikalar ve işçiler sadece münferit parçaları sükû- net içinde isleyip imal etmekle kalmazlar, aynı zamanda ta- mirat icabettikçe, hazır bulunan normalanmış, hepsi aynı tipte, yedek parçalarla hemen tamir işlerini de yapabilirler.
Bütün bunlar kolayca anlaşılan ve tabiî şeylerdir. Fa- kat bıi tabiilik gene de herkes tarafından anlaşılamıyor ve doğru oları yolda hep birden sistematik surette yürümek mümkün olmıyor. Çünkü o büyük konsepsiyon yoktur, tek- nik şeylerin bir binanın umum hey'eti içine uygun bir tak- simat halinde nasır konacağı hakkında sarih ve şamil bir kavrayış, bir tasarlayış yoktur.
İnşa işile herhangi bir alâkası olan herkes, - zaten alâ- kası olmayan da yoktur-, bilhassa mimarlar, tekniğin mima- rîdeki rolünün neden ibaret olduğu hakkında sarif bir fikir edinmelidirler. Bugünkü ahval ve şartlar içinde buna. imkân olamaz. Çünkü zamanımızda, inşa edilecek binalar hakkında bir konsepsiyon yoktur. Hakikatte, zamanımızın mimarisi yoktur. Bu sebeple yolumuzu bulmak için ancak maziye bakmaktan başka bir çareye mâlik bulunmuyoruz.
Eski inşa san'atının bu örneklerine bakarken kalorifer, elektrik, ve su tertibatlı alafranga aptesane vesairenin evin bütünlüğü ile münasebetlerini araştırmamıza bittabi imkân yoktur. Fakat bütün eski kültür devrelerinin de bu bakım- dan kendilerine mahsus bir tekniği vardı. Ancak, tekniğin bu veçhesi gayet izafîdir, karakteristiği daima tahavvül etmiş olmakla beraber vazifesi daima aynı vazifeydi, bugün de ay- nıdır : Büyük konsepsiyona uymak ve konsepsiyonu kendi- sinden üstün tutmak.
Fakat bu. konsepsiyon da şeklini ancak teknik vasıtasile, bilhassa tekniğin yukarda inşa tekniği» dediğim kısmı va- sıtasile, almıştır. Yukarda da söylediğimiz gibi inşa tekniğinin büyük ruhî ve fizikî tesirleri vardır. Bu teknik eğer sarih bir yolda gitmekte ise, estetik duygularımıza hitap eder ve der- hal ruhî tesirleri fizikî tesirlerine tefevvük eder. inşa işi o zaman artık saf teknik sahasının eteklerinden yukarıya doğ- ru yükselerek bir san'at olur. Ve bu, tatbik edilen san'atlar», denilen alelâde tezyini san'atlar gibi sadece kısmen san'at mahiyetinde değildir. Estetik bir esasa istinad etmek mec- buriyetinde bulunan böyle bir inşa, o esası da yaratır ve mutlaka yaratacaktır. Bu esas öyle bir kaide olur ki, diğer güzel san'atlar, ressamlık ve heykeltraşlık ona memnuniyetle uyarlar ve mimarî «güzel san'atların anası» seviyesine yük-
San'at kültürünün her devresinde teknik büyük bir rol oynamıştır. Ancak, bana öyle geliyor ki, bu hâkim rolü yal- nız iki mimarîde görmek ve tahlil et me k en muvafık bir hareket olur: Japonyada ve eski Yunanistanda.
Her ikisinin de şekilleri itibarile mukayesesi imkânsız ise de prensip itibarile tamamen biribirine benzerler. Bu sebeple, tekniğin mimarîdeki ehemmiyetini tebarüz ettirmek için misâl olarak alınmaya son derece müsaittirler.
Her ikisinde de san'at, pek incelmiş bir estetiğin hayret verici devrelerini doğuracak kadar tekniğe istinad etmiş gö- rünmektedir. Bu estetiği bugünkü normal konuşma dilin- deki manâsile almakta bir mahzur yoktur; yani, şimdilik içi- ne fazla bir sembol, füsünkâı- formüller ve derin bir ehem- miyet karıştırmaksızın, onu üzerinde ittifak edilen bir şey, bir konvansiyon, zevkin ve şekil güzelliği karşısında duyu- lan memnuniyetin bir tecellisi manâsında alabiliriz. Yunan san'atına niçin klâsik deniliyor? Çünkü onda bugün dahi şekil muvaffakiyetinin en yükseğini görüyoruz.
San'at eserlerinin temaşa edilişi, zevkine varılışı ve tetkik olunuşu Japonya'da bugün de yine eskisi gibi, yine eski usulde oluyor: