T.C.
SAKARYA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
PERSONEL YÖNETİMİNDEN STRATEJİK İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİNE GEÇİŞ: EMEĞİN ÖRGÜTSÜZLEŞTİRİLMESİ STRATEJİSİ ÜZERİNE BİR
İNCELEME
DOKTORA TEZİ
Teymur SARKHANOVEnstitü Ana Bilim Dalı : İşletme
Enstitü Bilim Dalı : Yönetim ve Organizasyon
Tez Danışmanı: Prof. Dr. Hasan TUTAR
HAZİRAN – 2021
T.C.
SAKARYA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
PERSONEL YÖNETİMİNDEN STRATEJİK İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİNE GEÇİŞ: EMEĞİN ÖRGÜTSÜZLEŞTİRİLMESİ STRATEJİSİ ÜZERİNE BİR
İNCELEME
DOKTORA TEZİ
Teymur SARKHANOVEnstitü Ana Bilim Dalı : İşletme
Enstitü Bilim Dalı : Yönetim ve Organizasyon
“Bu tez sınavı 25/06/2021 tarihinde online olarak yapılmış olup aşağıda isimleri bulunan jüri üyeleri tarafından oybirliği / oyçokluğu ile kabul edilmiştir.”
JÜRİ ÜYESİ KANAATİ
Prof. Dr. Hasan Tutar BAŞARILI
Prof. Dr. Bayram Topal BAŞARILI
Prof. Dr. Mahmut Akbolat BAŞARILI
Prof. Dr. Mehmet Altınöz BAŞARILI
Doç. Dr. Nuran Öztürk Başpınar BAŞARILI
Adı Soyadı :
Öğrenci Numarası :
Enstitü Anabilim Dalı : Enstitü Bilim Dalı : Programı :
Tezin Başlığı :
Benzerlik Oranı :
Öğrencinin
Danışman
Unvanı / Adı-Soyadı: Prof. Dr. Hasan TUTAR
Tarih:
İmza:
1560D04027
Teymur SARKHANOV
İşletme
Yönetim ve Organizasyon
Sayfa : 1/1 T.C.
SAKARYA ÜNİVERSİTESİ İŞLETME ENSTİTÜSÜ
TEZ SAVUNULABİLİRLİK VE ORJİNALLİK BEYAN FORMU
Enstitü Birim Sorumlusu Onayı Sakarya Üniversitesi İşletme Enstitüsü Lisansüstü Tez Çalışması Benzerlik Raporu Uygulama Esaslarını inceledim.
Enstitünüz tarafından Uygulalma Esasları çerçevesinde alınan Benzerlik Raporuna göre yukarıda bilgileri verilen öğrenciye ait tez çalışması ile ilgili gerekli düzenleme tarafımca yapılmış olup, yeniden değerlendirlilmek üzere [email protected] adresine yüklenmiştir.
Bilgilerinize arz ederim.
İŞLETME ENSTİTÜSÜ MÜDÜRLÜĞÜNE,
PERSONEL YÖNETİMİNDEN STRATEJİK İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİNE GEÇİŞ:
EMEĞİN ÖRGÜTSÜZLEŞTİRİLMESİ STRATEJİSİ ÜZERİNE BİR İNCELEME
Uygundur %12
25/06/2021 İmza
EYK Tarih ve No:
25/06/2021 İmza
Sakarya Üniversitesi İşletme Enstitüsü Enstitüsü Lisansüstü Tez Çalışması Benzerlik Raporu Uygulama Esaslarını inceledim. Enstitünüz tarafından Uygulalma Esasları çerçevesinde alınan Benzerlik Raporuna göre yukarıda bilgileri verilen tez çalışmasının benzerlik oranının herhangi bir intihal içermediğini; aksinin tespit edileceği muhtemel durumda doğabilecek her türlü hukuki sorumluluğu kabul ettiğimi beyan ederim.
YÜKSEK LİSANS DOKTORA
KABUL EDİLMİŞTİR REDDEDİLMİŞTİR
ÖNSÖZ
Bu çalışmanın sonuca ulaşmasında tüm bilgisi, tecrübesi, dost tavrı ile yardımlarını esirgemeyen danışman hocam Prof. Dr.Hasan TUTAR’a, öğrencilik hayatımın başından itibaren bana bilgileri, tecrübeleri ve önerileri ile katkıda bulunan tüm değerli hocalarıma, tez izleme komitesi üyeleri: Prof. Dr. Bayram TOPAL’a ve Prof. Dr.
Mahmut AKBOLAT’a, ayrıca, bu günlere ulaşmamda en büyük pay sahibi olan, haklarını hiçbir zaman ödeyemeyeceğim ve tüm zorlu süreçte yanımda olan aile, akraba ve arkadaşlarıma sonsuz tesekkürlerimi sunarım.
Teymur Sarkhanov 25.06.2021
i
İÇİNDEKİLER
KISALTMALAR ... iv
TABLO LİSTESİ ... v
ŞEKİL LİSTESİ ... vi
ÖZET ... vi
ABSTRACT ... vi
GİRİŞ ... 1
BÖLÜM 1: ÖRGÜTLÜ EMEĞİN KISA TARİHİ ... 6
1.1. Dünden Bugüne Çalışmanın Kısa Tarihi ... 6
1.1.1. Antik Çağda Çalışma ... 7
1.1.2. Endüstriyel Dönemde Çalışma ... 10
1.1.3. Fordizm ve Fordist Çalışma Biçimi ... 13
1.1.4. Post-endüstriyel Dönemde Çalışma ... 15
1.2. Örgütlü Emeğin Gelişimi ve Örgütlenme Modelleri ... 19
1.2.1. Sendikacılığın ve Örgütlü Emeğin Kısa Tarihi ... 19
1.2.2. Emeğin Örgütlenmesi ve İşçi Sendikalarının Kısa Tarihi ... 21
1.2.3. İşveren Sendikalarının Kısa Tarihi ... 25
1.2.4. Kamu Çalışanları Sendikalarının Kısa Tarihi ... 26
1.3. İdeolojilerine Göre İşçi Sendikaları ... 29
1.3.1. Faydacı Sendikacılık ... 30
1.3.2. Evrimci Sendikacılık ... 30
1.3.3. Devrimci Sendikacılık ... 30
1.4. İşçi Sendikalarının Örgütlenme Modelleri ... 31
1.4.1. Temel Örgütlenme Modelleri ... 32
1.4.1.1. Meslek Sendikaları ... 32
1.4.1.2. İş yeri Sendikaları ... 32
1.4.1.3. İşkolu Sendikaları ... 33
1.4.1.4. Genel Sendikalar... 33
1.4.2. Uluslararası Sendikal Örgütlenme Modelleri ... 33
ii
1.4.2.1. Uluslararası Hür Sendikalar Konfederasyonu (ICFTU) ... 34
1.4.2.2. Dünya İş Konfederasyonu (WCL) ... 34
1.4.2.3. Dünya Sendikalar Federasyonu (WFTU) ... 35
1.5. Sendikalar ve Toplu Pazarlık ... 35
1.6. Örgütsüz Çalışma İlişkilerinin Doğuşu ve Gelişimi ... 38
1.6.1. Örgütsüz Çalışma Sisteminin Ortaya Çıkışı... 38
1.6.2. Örgütsüz Çalışmayı Ortaya Çıkaran Nedenler ... 41
1.6.2.1. Emeğin Örgütsüzleştirilmesinin Ekonomik Nedenleri ... 42
1.6.2.2. Emeğin Örgütsüzleştirilmesinin Teknolojik Nedenleri ... 46
1.6.2.3. Emeğin Örgütsüzleştirilmesinin Yönetsel ve Örgütsel Nedenleri ... 49
1.6.2.4. Emeğin Örgütsüzleştirilmesi ve İşgücü Yapısının Değişmesi ... 51
1.6.2.5. Emeğin Örgütsüzleştirilmesi ve İşgücünün Prekaryalaşması ... 55
1.6.2.6. Neo-Liberal Politikalar ve Emek İstikrarsızlığı ... 59
BÖLÜM 2: PERSONEL YÖNETİMİNDEN STRATEJİK İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİNE İNSAN YÖNETİMİNİN EVRİMİ ... 65
2.1. İnsan Yönetimi: Tanım ve Kavramsallaştırılması ... 65
2.1.1. Bilimsel Yönetim Yaklaşımı ... 66
2.1.2. Yönetim Süreci Yaklaşımı ... 69
2.1.3. Bürokratik Yönetim Yaklaşımı ... 69
2.1.4. Neo-klasik Yönetim Teorisi ... 70
2.1.5. Modern Yönetim Düşüncesi ... 72
2.1.6. Çağdaş (Post-Modern) Yönetim Düşüncesi ... 74
2.2. Personel Yönetimi ... 76
2.2.1. Personel Yönetiminin Tanımı ve Kapsamı ... 77
2.2.2. Personel Yönetiminin Tarihsel Gelişimi ... 79
2.2.3. Personel Yönetiminin Amaç ve Hedefleri ... 82
2.2.4. Personel Yönetiminin İşlev ve İlkeleri ... 83
2.2.5. Personel Yönetiminin Özellikleri ... 86
2.3. İnsan Kaynakları Yönetimi ... 88
2.3.1. İnsan Kaynakları Yönetiminin Tanımı ve Kapsamı ... 88
iii
2.3.2. İnsan Kaynakları Yönetiminin Tarihsel Gelişimi ... 90
2.3.3. İnsan Kaynakları Yönetiminin Amaç ve Hedefleri ... 95
2.3.4. İnsan Kaynakları Yönetiminin İşlev ve İlkeleri ... 99
2.3.5. İnsan Kaynakları Yönetiminin Özellikleri ... 109
2.4. Stratejik İnsan Kaynakları Yönetimi ... 111
2.4.2. Stratejik İnsan Kaynakları Yönetiminin Tarihsel Gelişimi ... 116
2.4.3. Stratejik İnsan Kaynakları Yönetiminin Amaç ve Hedefleri ... 118
2.4.4. Stratejik İnsan Kaynakları Yönetiminin İşlev ve İlkeleri... 120
2.4.5. Stratejik İnsan Kaynakları Yönetiminin Özellikleri... 122
2.5. Personel Yönetimi, İnsan Kaynakları Yönetimi ve Stratejik İnsan Kaynakları Yönetiminin Karşılaştırılması ... 122
2.5.1. Personel Yönetimi, İnsan Kaynakları Yönetimi ve Stratejik İnsan Kaynakları Yönetiminin Ortak Yönleri ... 124
2.5.2. Personel Yönetimi, İnsan Kaynakları Yönetimi ve Stratejik İnsan Kaynakları Yönetiminin Farklı Yönleri ... 125
2.5.3. İnsan Kaynakları Yönetimi ve Stratejik İnsan Kaynakları Yönetimi Arasındaki Fark ... 127
2.6. Personel Yönetiminde Retorik ve Olguslallık Sorunsalı ... 128
BÖLÜM 3: EMEĞİN ÖRGÜTSÜZLEŞTİRİLMESİ STRATEJİSİ ÜZERİNE BİR İNCELEME ... 138
3.1. Yöntem ... 138
3.1.1. Araştırmanın Deseni ... 138
3.1.2. Verilerin Toplanması... 140
3.1.3. Verilerin Analizi ... 141
3.1.4. Araştırma Bulguları ... 141
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME ... 152
KAYNAKÇA ... 160
EKLER ... 176
ÖZGEÇMİŞ ... 178
iv
KISALTMALAR
AB : Avrupa Birliği
ABD : Amerika Birleşik Devletleri
AFL-CIO : American Federation of Labor–Congress of Industrial Organizations (Amerikan Endüstriyel Kuruluşlar Çalışma Federasyonu)
DTÖ : Dünya Ticaret Örgütü Eİ : Endüstri İlişkileri
ICFTU : International Confederation of Free Trade Unions (Uluslararası Hür Sendikalar Konfederasyonu)
İK : İnsan Kaynakları
İKP : İnsan Kaynakları Planlaması İKY : İnsan Kaynakları Yönetimi
IMF : International Monetary Fund (Uluslararası Para Fonu) PY : Personel Yönetimi
SİKY : Stratejik İnsan Kaynakları Yönetimi TDK : Türk Dil Kurumu
TKY : Toplam Kalite Yönetimi
WCL : World Confederation of Labour (Dünya İş Konfederasyonu)
WFTU : World Federation of Trade Unions (Dünya Sendikalar Federasyonunu)
v
TABLO LİSTESİ
Tablo 1: Personel Yönetiminde Kavramsal Yaklaşımların Evrimi...81
Tablo 2: İnsan Kaynakları Yönetimi Teorilerinin Tarihsel ve Genetik Analizi...94
Tablo 3: İK Fonksiyonunun Gelişimi...117
Tablo 4 : İnsan Kaynakları Yönetiminin Gelişiminde Dönüm Noktası...118
Tablo 5: Personel Yönetimi ve İKY’nin Belirgin Özellikleri...125
Tablo 6: Personel Yönetimi ve İKY Arasındaki Farklar...126
Tablo 7: Geleneksel İKY ile Stratejik İKY...127
Tablo 8: Stratejik İKY ve İK Stratejileri Arasındaki Fark...128
Tablo 9: Personel Yönetimi ve İnsan Kaynakları Yönetiminin Stereotipleri...130
Tablo 10: Storey’nin PY ve İKY boyutları...131
Tablo 11: OECD Üyesi Ülkelerde Sendikal Yoğunluk Oranları (1998-2018)...142
Tablo 12: Türkiyede Sendika ve Üye Sayılarının Konfederasyonlara Göre Dağılımı.144 Tablo 13: Avrupa Ülkeleri Tüm Çalışanlar İçinde Atipik Çalışanların Oranı (15-64 Yaş Grubu, %, 2011-2019)...147
Tablo 14: OECD Üyesi Ülkelerde Yarı Zamanlı Istihdam Oranı, 1980-2019...148
Tablo 15: OECD Üyesi Ülkelerde Geçici İstihdam, 1980 – 2019...150
vi
ŞEKİL LİSTESİ
Şekil 1: Sendikasız İstihdam İliskilerinin Gelişimi...53 Sekil 2: İKY’nin Hedefleri...98
vii
Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tez Özeti
Yüksek Lisans Doktora
Tezin Başlığı: Personel Yönetiminden Stratejik İnsan Kaynakları Yönetimine Geçiş: Emeğin
Örgütsüzleştirilmesi Stratejisi Üzerine Bir İnceleme Tezin Yazarı: Teymur SARKHANOV Danışman: Profesör Hasan TUTAR Kabul Tarihi: 25.06.2021 Sayfa Sayısı: viii (ön kısım)+175(tez)+3(ek) Anabilim Dalı: İşletme Bilim Dalı: Yönetim ve Organizasyon
Neoliberal tezlerin örgütsel alana yansıması nedeniyle personel yönetiminden insan kaynakları yönetimine, oradan stratejik insan kaynakları yönetimine geçiş retoriksel bir yaklaşımın ortaya çıkmasına neden oldu. Örgütsel bağlılık, psikolojik sözleşme, örgütsel vatandaşlık ve örgütsel adanmışlık gibi neolojik ifadelerle iş yerinde işgörenlerin sendikal hareketlere ve bunların eylemlerine karşı ilgisi azaltılmaya çalışıldı. Bu durum 1970’lerde %75-80’lerde olan örgütlü emeğin bugün
%15’lere kadar gerilemesine neden oldu. Bugün de süreç geleneksel işgücünün öneminin azalması yönünde devam etmektedir. Bu çalışmanın temel amacı emeğin örgütsüzleştirilmesinin serüvenini insan kaynakları yaklaşımları aracılığıyla ortaya koymaktır. Bu yolla insan kaynakları yönetimi alanındaki kavramsal ve sözde kuramsal yaklaşımların bilimsel bir temelinin olup olmadığı ve söz konusu değişimin emeğin örgütsüzleştirilmesi stratejisiyle ilgili olup olmadığı sorgulanmaya çalışılmıştır. Çalışmada personel yönetiminden insan kaynakları yönetimine, insan kaynakları yönetiminden stratejik insan kaynakları yönetimine doğru gelişen insan yönetiminin tarihsel arkaplanı sorgulanmaya çalışılmıştır. Çalışmada eleştirel literatür taraması yönteminden faydalanılarak betimsel inceleme yapılmıştır. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde örgütlü emeğin kısa tarihinden söz edildi. İkinci bölümde, insan yönetimi: tanım ve kavramsallaştırma, insan yönetimi kavramının ortaya çıkışı üzerinnde duruldu. Üçüncü bölümde ise emeğin örgütsüzleştirilmesi stratejisinin sonuçlari üzerine betimsel bir inceleme yapılarak elde edilen bulgular yorumlandı. Araştırma bulgularına göre 1970’li yıllardan başlayarak yaklaşık örgütlü emeğin olduğu tüm ülkelerde çalışanların sendika üyeliyinde düşüş gözlemlenmiştir. Bu süreçte emeğin örgütsüzleştirilmesi ile neoliberal tezler doğrultusunda üretilen insan kaynakları hareketinin eşzamanlı olarak başlaması dikkat çekicidir. İnsan kaynakları yaklaşımlarının kuramsal, yöntemsel veya uygulama gerekçesinden değil, emeğin örgütsüzleştirilmesi yoluyla neoliberal tezlerin uygulamasını kolaylaştırma stratejisinden kaynaklandığı çalışmanın ulaştığı temel sonuçtur.
Anahtar Kelimeler: Sendikalar, Personel yönetimi, İnsan kaynakları yönetimi, Stratejik insan kaynakları yönetimi
✓
viii
Sakarya University
Institute of Social Sciences Abstract of Thesis
Master Degree Ph.D
Title of the Thesis: Transition from Personnel Management to Strategic Human Resources Management: A Study on the Disorganization Strategy of Labor
Autor: Teymur SARKHANOV Supervisor: Professor Hasan TUTAR Accepted Date: 25.06.2021 Np: viii(pre text)+ 175(main body)+ 3(App.) Department: Business Subfield: Management
Due to the reflection of neoliberal theses on the organizational field, the transition from personnel management to human resources management and strategic human resources management led to the emergence of a rhetorical approach. Neological expressions such as organizational commitment, psychological contract, organizational citizenship, and organizational commitment have tried to reduce the interest of employees in the workplace towards union movements and their actions. This situation caused organized labor, which was 75-80% in the 1970s, to regress to 15% today. Today, the process continues in the direction of decreasing the importance of the traditional workforce. In this way, it has been tried to question whether the conceptual and so-called theoretical approaches in human resources management have a scientific basis and whether the change in question is related to the strategy of disorganization of labor. The study consists of three parts. In the first part, the short history of organized labor was mentioned. In the second part, people management: definition and conceptualization, the emergence of the concept of people management are emphasized. In the third part, a descriptive analysis was made on the results of the strategy of disorganizing labor, and the findings were interpreted. According to the research findings, starting from the 1970s, a decrease has been observed in the union membership of employees in all countries with approximately organized labor. In this process, it is remarkable that the disorganization of labor and the human resources movement produced in line with neoliberal theses started simultaneously.
Keywords: Unions, Personnel management, Human resources management, Strategic human resources management
✓
1
GİRİŞ
Yönetim biliminin teorik çerçevesi incelendiği zaman, sayısı her geçen gün artan teori okulları, yeni bir adla ortaya çıkan uygulamalara rastlanılmaktadır. Farklı olma merakının ortaya çıkardığı sonucu Koontz (1961), “Yönetim Teorileri Cangılı” olarak adlandırmaktadır. Zaten bilinen, var olan ve uygulanmakta olan yönetim yaklaşımlarının özelliklerinden birini öne çıkararak, sanki söylenenlerin öncesi yokmuş gibi takdim edilmesi, çağdaş yönetim yaklaşımlarının ayırıcı özelliğini ortaya koymaktadır. Oysa farklı bir okuma biçimiyle veya derin bir analizle bakıldığında, bugün “yeni yönetim” yaklaşımları olarak kavramsallaştırılan yaklaşımların aslında var olan teorilerin kısmen farklı uygulamalarından ve yeniden adlandırılmasından başka bir anlama gelmediği görülmektedir. Buna göre yenilik retoriğinin özü, bilinen deyimle
“eski şarabın yeni bir şişede (old wine in new bottles) sunulması”ndan ibaret kalmaktadır (Tutar, 2009).
İşletme yönetimi düşüncesi, Taylor’la birlikte bilimsel bir yaklaşımla ele alınmaya başladığı dönemlerden bu yana farklı yaklaşımlar, yeni olarak sunulan kavram ve teorik adlandırmalarla günümüze ulaşmıştır. Bugün işletme yönetimi alanında ve kısmen kamu yönetimi alanında sıkça kullanılan “yeni” kavram ve yaklaşımlardan bazıları şunlardır:
Toplam kalite yönetimi, değişim mühendisliği, personel güçlendirme, öğrenen örgütler, stratejik yönetim, insan kaynakları yönetimi (İKY), dış kaynaklardan yararlanma, öz yetenek, yetkinlik yönetimi, misyon ve vizyon yönetimi vd… Yeni yönetimsel yaklaşımların bolluğunun getirdiği kafa karışıklığı söz konusu konsept, teknik, teori veya yaklaşımların çokluğundan kaynaklanmaktadır.
Yönetim alanında son zamanlarda esasen moda olmaktan öteye geçmeyen ve “yeni”
olarak sunulan yaklaşımlardan biri de “insan kaynakları yönetimi” yaklaşımıdır. İKY ile ilgili yaklaşımların pek araştırmada kullanılmasına rağmen, İKY’nin ayrı bir disiplin sayılması nispeten yakın bir geçmişte, 1980’lerin başında gerçekleşmiştir. İKY halen oluşum aşamasında olduğu için, “insan kaynakları yönetimi” teriminin tam anlamıyla neyi içerdiği ve İKY’nin kapsamına girmeyen hususlar konusunda çelişkili görüşler bulunmaktadır. Bazılarına göre İKY bilimsel bir yaklaşım, bazılarına göre ise sadece bir disiplindir.
2 Çalışmanın Konusu
İKY işletmelerin rekabet güçlerini korumak ve iyileştirmek için herhangi bir organizasyonda insan kaynaklarının verimli bir şekilde kullanımının gerekli olduğu varsayımına dayanmaktadır. Bu bakış açısına göre, örgütler çalışanlarının potansiyelinden tam olarak yararlanabilmek için onların değerinin ve öneminin sürekli vurgulanması gerekir. Ancak bunun için personel yönetiminden İKY’ye geçmek neden bir gereklilik olduğu sorusunu cevaplandırmaya yetmemektedir. 1980’lerinden sonra personel yönetimi anlayışında sözde bir değişime giderek, bilimsel olmayan ve sansasyonel bir yaklaşımla personel yönetiminden insan kaynakları yönetimine doğru bir değişimden söz edilmeye başlanmıştır. Bunun başlıca nedenleri, son yıllarda gelişmiş ekonomilerde, yönetim hizmetlerinde görülen mutlak büyümenin olmasıdır.
İkinci neden yöneticilerin durumunun önemli ölçüde değişmesi ve onların organizasyonun en üst kademelerine dâhil edilmeleridir.
İKY, herhangi bir kuruluşta işe alım yapan ve kuruluştaki çalışanlara rehberlik eden bir dizi işlevden oluşur. İKY fonksiyonları insan kaynakları (İK) departmanı, denetçiler ve yöneticiler tarafından yürütülmektedir. İKY organizasyonun işleyişinin örgütsel gelişim, çalışanların motivasyonu, performans yönetim sistemleri, işe alım, eğitim ve yönetim bağlamında insanlarla ilgili konuları inceleyen kısmıdır. İKY doğrudan işçilerle ilgili işlevleri yerine getirmekle ilgili olduğundan, karlılığı en üst düzeye çıkarmanın yanı sıra, çalışanların refahını artırmaya yol açan bir uyum ve karşılıklı işbirliği ortamı yaratma konusunda sendikalarla koordine etmek zorundadır (Wood, Stephen ve Wall, 2002). Günümüzde sendika üyelerinin sayında düşüş gözlenmektedir. Bu çalışmada sendikaların küçülmesinin ve bunun etkilerinin insan kaynakları yaklaşımıyla ilişkisi sorgulanmaya çalışılmaktadır. Bununla birlikte son yıllarda personel yönetimi, İKY kavramının yanında, stratejik insan kaynakları yönetimi kavramı da kullanılmaya başlamıştır. 1980’li yıllardan başlayarak kullanılan bu kavramlar retoriksel bir değişim mi yoksa olgusal bir gereklilik mi olduğunun tartışılmasının, alana ve uygulamaya önemli katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Çalışmanın Amacı
Yeni teknolojiler, iş yapma modelleri ve örgütsel yapılar ekonomik kalkınmayı sağlamada belirleyici faktörledir. Bu bağlamda, üretim faaliyetinin entelektüel
3
bileşeninin önemi büyümekte ve akıllı sistemlerle donatılan işyerlerinde insan kaynağının yeri tartışmalı hale gelmektedir. Yirminci yüzyılın ortalarında önemli bir gelişme gösteren üretim otomasyonu, işgücünün değişiminde, emeğin ana üretim araçlarından ayrılmasında önemli bir etkiye sahiptir. Bu süreç, işçiyi emeğin yaratıcı bileşeninin otomasyon sistemleri tarafından ikame edilmesi gibi bir sonuç doğurdu.
Avrupa ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya gibi dünya ekonomisinde önemli ağırlığı olan ülkelerde endüstri ilişkilerinde önemli değişimler yaşanmaktadır.
Bu çalışmada amaç insan yönetimi anlayışlarında köklü değişimlere neden olan insan kaynakları hareketinin arkasındaki ideolojik-stratejik amacı eleştirel bir tarzda sorgulamaktır. 1973 petrol kriziyle büyük bir bunalıma giren kapitalizmin neoliberalizm tezleriyle örgütlü emeği zayıflatma stratejisini deşifre etmek ve sorunsallaştırmak amaçlanmıştır.
Çalışmanın Önemi
Bu çalışmada insan kaynakları hareketi ile emeğin örgütsüzleştirilmesi stratejisi eleştirel bir yaklaşımla incelenmektedir. Sendikalar, toplu pazarlık yöntemlerini kullanarak ortak çıkarlarını koruma ve bunlara hitap etme çabalarında kolektif bir güç olarak hareket eden işçi örgütleridir. Bir sendikanın insan üyeleri üzerindeki en önemli etkisi, İK politikalarını çerçevelemedeki etkisidir. Bu nedenle, sendikanın daha yüksek ücretler ve iş güvenliği istekleri çalışanlara hem bir güvence hem de bir ekonomik refah sağlamaktadır. Bu çalışmada araştırılmak istenen temel konu emeğin örgütsüzleştirilmesinin insan kaynakları hareketiyle ilgisini ortaya koymaktır. Bundan yola çıkarak emeğin örgütsüzleştirilmesi ile insan kaynakları yönetimi arasındaki ne gibi ilişkilerin olduğu eleştirel bir yaklaşımla incelenmiştir. Araştırma konusuna bu ölçüde eleştirel yaklaşan bir çalışmanın olmaması ve bu alanda literatürde bir boşluk bulunduğu için araştırmanın alana, literatüre ve uygulamaya önemli katkısının olabileceği söylenebilir.
Çalışmanın Yöntemi
Bu araştırmanın kuramsal temeli eleştirel literatür taraması tekniğine göre yapılmıştır.
Araştırmanın yönteminde ise “betimsel istatistik” tekniğinden yararlanılmıştır.
“Eleştirellik” bilimselliğin “şüphe etmek” ve “sübjektıf yargılardan kaçınmak”
boyutlarıyla çok yakından ilgilidir. Eleştirellik, daha önce yapılan bilimsel
4
açıklamalardan yararlanmak ama yetinmemek anlamına gelir (Hartley, 2008). Daha iyisinin yapılabileceği iddiasını taşımaktır. Ortaya konan her iddianın, yargının, bulgunun, çözümlenmenin ve değerlendirmenin belli niteliklere sahip olmasını beklemek; böyle değilse bunu yapıcı bir üslupla açığa çıkarmaktır. Burada eleştirelliği
“olumsuzlama” ile eşanlamlı kullanmak doğru olmaz. Eleştirellik aynı zamanda “daha iyi ile “yeterince iyi olmayan” çalışmaları da birbirinden ayırt etmek, daha iyi olanların hakkını teslim etmek anlamına da gelmektedir (Altunışık vd., 2010). Literatür taraması daha çok inceleme çalışmalarında, tahminlerde, istatistiki bir sonuç elde etmede, işletmelerin çalışmalarına yön vermede vs. kullanılır. Tarama metodu da kendi içinde sınıflandırılabilir. Bunlar; belge üzerinden geçmiş verileri tarama, arşiv incelemesi ve web üzerinden elektronik veri tarama olarak sınıflandırılabilir (Padem, Göksu ve Konaklı, 2012). Bizim araştırmamız konuyla ilgili kitap, dergi ve web üzerinden elektronik veri taramasıyla gerçekleştirilmiştir.
Araştırmada yaklaşım olarak eleştirel kaynak incelemesinin yanında yöntem olarak betimsel istatistik yöntemi tercih edilmiştir. Farklı arama motorları kullanılarak açık kaynaklardan elde edilen veriler, belirli bir durumu açıklamak için olgusal verilere dayanmaktadır. Betimsel istatistik yönteminde sayısal verilerin derlenmesi, toplanması, özetlenmesi ve çözümlenmesi üzerine araştırmalar yapılır. Tanımlayıcı istatistikler ile tümevarımsal istatistikler arasındaki fark, tanımlayıcı istatistiklerin hedefinin nicel sayı değerleri veya sayma veya sıralama değerleri olmasıdır (Spiegel ve Stephens, 2013). Bu yöntemde, okuyucunun zihin haritasına yardımcı olmak için veri seti nicel veya grafik olarak ifade edilir. Bu araştırmada betimsel istatistik yöntemi, belirli bir durumun olgusal veriler ve nicel göstergelerle açıklanması ve ileride yapılacak araştırmalar için hipotez oluşturmaya uygun olması nedeniyle tercih edilmiştir.
Çalışmanın Kapsamı
Çalışmada ilk olarak örgütlü emeğin kısa tarihi, örgütlü emeğin gelişimi ve örgütlenme modelleri, ideolojilerine göre işçi sendikaları, işçi sendikalarının örgütlenme modelleri, sendikalar ve toplu pazarlık, örgütsüz çalışma ilişkilerinin doğuşu ve gelişimi, örgütsüz çalışmayı ortaya çıkaran nedenler, emeğin örgütsüzleştirilmesi stratejisi ve günümüzde sendikaların durumu konularından söz edildi. İkinci bölümde insan yönetimi, tanım ve kavramsallaştırma, insan yönetimi kavramının ortaya çıkışı, personel yönetimi, insan
5
kaynakları yönetimi ve stratejik insan kaynakları yönetiminin tarihsel gelişimi, tanımı, amaç ve hedefleri, işlev ve ilkeleri ve özellikleri konuları ele alınmakla açığa kavuşturulmaya çalışıldı. Üçüncü bölümde emeğin örgütsüzleştirilmesi stratejisinin sonuçları üzerine bir inceleme, yöntem, verilerin toplanması, verilerin analizi ve araştırmanın bulgularına yer verildi.
6
BÖLÜM 1: ÖRGÜTLÜ EMEĞİN KISA TARİHİ
Bu bölümde ilk olarak çalışmanın tarihsel süreçte gelişimi özetlenmiştir. Daha sonra örgütlü emeğin gelişimi, ideolojilerine göre işçi sendikaları, işçi sendikalarının örgütlenme modelleri, toplu pazarlık konuları ele alınmıştır. Son olarak örgütsüz çalışma sisteminin ortaya çıkışı, emeğin örgütsüzleştirilmesi ve günümüzde sendikaların durumu konularına yer verilmiştir.
1.1. Dünden Bugüne Çalışmanın Kısa Tarihi
Emek kelimesi Türk Dil Kurumuna (TDK) göre, “bir işin yapılması için harcanan beden ve kafa gücü, zahmet” olarak tanımlanmaktadır. Sosyal bir süreç olarak emek, insanların maddi ve kültürel değerleri yaratmaya yönelik uygun bir etkinliktir. İnsan ve toplumun gelişiminde emeğin rolü yalnızca maddi ve manevi değerlerin yaratılmasında değil, aynı zamanda emek sürecinde kişinin yeteneklerini ortaya koyması, faydalı beceriler kazanması, bilgiyi yenilemesi ve zenginleştirmesindeki önemli rolüdür. İçeriği açısından, emek, araç, usta yardımı ile bir kişinin doğal nesneleri diğer nesnelerle değiştirdiği bilinçli bir etkinliktir. İnsan ve doğa arasındaki değişim olarak emek, bir insanın doğanın nesneleri ve fenomeninin mekanik, fiziksel ve kimyasal özelliklerini kullanması ve istenilen amaca ulaşmak için birbirlerini karşılıklı olarak etkilemeye zorlaması demektir. Aynı zamanda, arabuluculuk, düzenleyici ve kontrol işlevleri, iş gücü faaliyetinde doğar, bilim ve teknoloji geliştikçe değişir (Sokolova, 2014). Göçmen (2009), emek kavramını tanımlarken onu teorik ve pratik olmak üzere iki boyuta ayırmaktadır. Teorik tartışmada sorulan en önemli soru “toplum ve felsefeyi var eden nedir?” sorusudur. Tartışmanın pratik boyutu ise son 25 yılda (1984–2009) üretim araçlarındaki gelişmelerden kaynaklanan üretimde ve toplumsal yapıda yaşanan değişiklikler ve değişikliklere bilinçli yön verme çabasıdır. Lucassen’e (2013) göre çalışma ücretli ise, yani maaş ya da ücret karşılığında yapılıyorsa bunun için harcanan güce emek denir. Emek kavramı aynı zamanda serbest çalışanlardan uluslararası bankacıya kadar bağımsız girişimciliği de içermektedir.
Koç’a (1998) göre, çalışanları tarihte daha önceki çalışanlardan ayıran özellik özgürleşmiş emektir. Özgürleşmenin iki boyutu vardır. Birincisi, emeğin kölelik bağlamından kurtulması ve emek gücünün meta haline gelmesidir. İkincisi, üretim
7
araçlarının mülkiyetinden kopmadır. Koç (1998) emeğin üreticisi olan işçiyi, “geçimini sağlayabilmek için işgücünü satmaktan başka yolu olmayan ve işgücünü satabilme özgürlüğüne sahip olan ve üretimi kendi başına sürdürebilecek başka olanaklara sahip bulunmayan kişi” olarak tanımlamaktadır. İnsanların yaşamı için doğal bir şart olan emeğin, her zaman karakterini etkileyen tarihsel olarak tanımlanmış toplumsal ilişkiler mevcuttur. Emeğin doğası, üreticinin belirli bir toplumdaki mülkiyet ilişkileri şartına bağlı olarak üretim araçlarına katılma biçimini yansıtır. Örneğin, köle sahibi toplumda köle emeği ve kölenin iş yaparken kullandığı araçlar, köle sahibinin mülkü olarak birleştirildi ve bu, işçinin emeğinin sonuçlarını elinde bırakan kişiye kişisel bağımlılığını yarattı. Üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı bir toplumda, çalışan, emek gücünü satarak kendileri ile bağlantı kurabilir ve bu nedenle, böyle bir toplumda emeğin doğası, emeğin istihdam koşullarını yansıtır.
Tarihsel süreçte iş yapma biçimleri sürekli gelişmektedir. Toplumlar sürekli olarak teknolojileri güncellemekte, bilgisayara dayalı bilgi sistemleri ve teknolojileri gelişmekte, aktif bir iş süreci devam etmektedir. Bu da, dönemsel eğitim, işçilerin yeniden eğitilmesini, yeteneklerinin yeni iş türlerine göre geliştirilmesini gerektirmektedir (Logvinov vd., 2008). Çalışma tarihi veya emek tarihi, işçi sınıflarının tarihi ve işçi hareketi üzerine uzmanlaşmış bir sosyal tarihin alt disiplinidir. Emek tarihçileri, kentsel veya endüstriyel toplumlara odaklanmaktadır. Emek tarihçilerinin temel kaygıları arasında endüstriyel ilişkiler ve emek protesto biçimleri (grevler, lokavtlar), kitle siyasetinin yükselişi ve endüstriyel işçi sınıflarının sosyal ve kültürel tarihi yer almaktadır. Emek tarihi, 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok batı ülkesinde öz bilinçli işçi sınıfı siyasal hareketlerinin gelişmesiyle birlikte gelişmiştir.
1.1.1. Antik Çağda Çalışma
Ekonomik düşüncenin ilk izlerine; Eski Dünya’nın Babil, Mısır, Hindistan, Çin, Yunanistan ve Roma tarihiyle ilgili yazılanlarda rastlanmaktadır. Bu, ilk devlet yapılarının ortaya çıkışı, tarımsal faaliyetlerin gelişmesi ve üretimde yeni tekniklerin geliştirilmesiyle devam eden bir dönemi ifade etmektedir. Yazının ortaya çıkmasına paralel olarak, birçok değişiklikler meydana geldi ve bununla kaynakların mübadelesi kolaylaştı. Eski dönemde Kral Eshnunna (m. ö. 20. yy), İshtar (m. ö. 20.-19. yy) ve Hammurabi (m. ö. 18. yy) yasaları gibi sosyal ve ekonomik işlemleri düzenleyen ilk
8
yasalar da bulunmaktadır. Yaklaşık 12 bin yıl öncesine kadar insanlar, temel ihtiyaçlarını avcılık ve toplama yoluyla karşılamaktaydı. Her ne kadar bu işin gerçekte nasıl yapıldığı konusunda bir çeşitlilik olsa da burada ortak bir özellik ortaya çıkmaktadır. Avcılar ve toplayıcılar en fazla düzinelerce küçük toplulukta yaşadılar ve bu küçük toplulukların hayatta kalmak için yakın iş birliği yapması gerekliydi. Sadece yakın iş birliğinin değil, aynı zamanda kadınlar ve erkekler arasında, kök, meyve toplayıcı, bitki toplayıcıları ve diğer gıda toplayıcıları ile avcılar, taşıyıcılar ve avcılar arasında da görev dağılımı vardı (Lucassen, 2013). Yüksel’e (2014) göre emek kavramının ortaya çıkmasına ilk zemini yaratan olayların başında tarım devrimi gelmektedir. Bu dönemin en önemli özelliğinin insanların avcılık, toplayıcılık ve göçebelikten yerleşik hayata geçerek istikrarlı bir yaşam kazanmasını ve yerleşik hayata geçen insanın, emeğini tarımla eşdeğer hale getirmekle doğal hayatın senteziyle tam anlamıyla doğal bir yaşamın ilk adımları atılmıştır.
Eski dönemlerde yaşayan düşünce insanlarının emekle ilgili düşünceleri ilginçtir.
Konfüçyüs (m. ö. 551–479), insan zenginliğinin kaynağının ancak onun işi olabileceğine inanıyordu ve gerçek servetin altın değil, toplum tarafından yaratılan maddi bir ürün olduğu görüşündeydi. Konfüçyüs, yöneticinin ana gıda ürünü olan ekmek fiyatlarını düzenleme işlevlerini yerine getirmesi gerektiğini savunmuş, arazi sahiplerine imtiyazlı kredi sağlanması, tacirlerin ve para piyasalarındaki zenginleşmelerin kısıtlanması gerektiğini öne sürmüş. Milattan önce 4.-3. yüzyıllarda Çin’de devletin ekonomik yaşamına müdahale ettiği “Guan-tzu” tezi ortaya çıkmıştır.
Bu tahıl stokları yaratarak spekülasyonla mücadele etme ihtiyacını haklı göstermekteydi (Moiseyeva, 2017).
Antik Hindistan’ın ekonomik düşüncesi, Budalar ve sırlı büyülerden oluşan bir koleksiyonla temsil edilmektedir (Vedas, Manu yasaları, Arthashastra). Yazarının Visnagupta olduğuna inanılan Arthaşastra (siyaset bilimi), kralların ve yöneticilerin izlemesi gereken kuralların bir listesini vermektedir. Arthaşastrada, devletin ekonomik rolünü sorgularken, ekonomik hayata olan geniş müdahalenin doğal olduğu kabul edilmektedir. Devletin görevleri arasında şunlar sayılabilir: artan nüfusun yeniden yerleştirilmesi, yabancıların göçünün teşviki, arazi mülklerinin teşviki, sığır yetiştiriciliği, bahçecilik, kuyuların inşası vb. (Sosnina ve Bannikova, 2010).
Yöneticinin mali güçleri, doğal ve parasal bir gelir sistemi oluşturmayı, ticaret
9
operasyonları üzerinde denetim örgütlenmesini, yabancı malları ithal eden tüccarların teşvik edilmesini ve devlet mallarını ihraç etmeyi içermekteydi.
Ekonomi biliminin oluşumunda ve emtia-para ilişkilerinin esasının açıklanmasında, büyük katkı eski Yunanlı düşünürler olan Xenophon, Platon ve Aristoteles tarafından yapılmış. Xenophon’un (m. ö. 430-355) ekonomiye dair görüşleri “Ekonomikos” (Ev Ekonomisi) adlı çalışmasında toplanmıştır. Xenophon ekonomiyi tarım yoluyla güçlendirilebilecek bir bilim olarak tanımlamıştır. O, emek ürününün iki tarafını, kullanım değeri ve değişim değerini analiz etmeye çalışmıştır. Xenophon, mülklerin belirli yararların kaynağı olarak işlev gördüğünü ve zengin olmanın yolunun basitçe
“fazlalık olması için yaşamak” olduğunu söylemiştir (Sosnina ve Bannikova, 2010).
Antik çağda, ister Batı’da, ister Doğu’da emekle ilgili söylenenler sınırlı düzeydedir.
Hesiod ve diğer antik filozoflar aslında bir çiftçinin neler yaptığına bakmış değillerdi. İş denilen eylem, eğitimli insanların, varlıklı, yetkili insanların dikkatine değecek bir nesne değildi. Çalışma kölelerin yaptığı ve onlara uygun eylem biçimleri olarak görülüyordu. Bir işçinin daha çok üretebilmek için ya daha uzun saatler boyunca ya da daha sıkı çalışması gerektiğini herkes bilirdi (Drucker, 1993). Yunan antik çağında, emeğin çeşitli kavramları vardı. Bunlardan biri, Hesiod’un konsepti, diğeri ise Platon ve Aristo’ya ait köleliktir. Hesiod emeği, refah, sağlık, sağlıklı soy ve servet de dâhil olmak üzere yaşayan bir ideal elde etme gayreti olarak tanımlamıştır. Klasik çerçevede, basit ekonomik emek, özgür insanlara ait olmayan bir meslek gibi görünüyordu. Antik toplum üyelerinin gözünde değerli olan emek değil, düşünmek, asil durgunluk, dostça bayram ziyareti, tiyatro ya da özgür vatandaş daha değerli bir nesne idi.
“Emek” ve “mülkiyet” kategorileri eski çağlardan beri düşünürlerin zihinlerini meşgul etmiştir. Her iki kategori de insan yaşamını yönetme ve sağlama süreciyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. İktisadi düşünce tarihi incelendiğinde, üretimin toplumsal biçimindeki değişime bağlı olarak insanın emek ve mülkiyet hakkındaki fikirlerinin nasıl değiştiği gözlemlenebilir. Kölelik çağında, antik Yunan filozofları, özgürlerin emeği ile kölelerin emeği arasında ayrım yapmışlar. Antik Yunan filozofu Platon (m. ö.
428-348) “Charmides” diyaloğunda emek ile aktivite arasında ayrım yapmıştır (Platon, 1990). Platon’a göre emek, yalnızca özgür vatandaşlarda bulunan yargı gibi bir erdemin tezahürüdür. Özgürün emeği harika ve faydalıdır. Özgür olmayan insanların ise aktivitelerinden söz edilebilir. Platon aktivitenin üreticisi olan köleliği ahlaki olarak
10
haklı çıkarmaktaydı (Sklyarova, 2016). Platon, emek işlevlerinin siyasi iktidar işlevlerinden ayrılması çağrısında bulunarak toplumu; besleyiciler, koruyucular ve yöneticiler olarak sınıflandırdı. Bu girişimiyle Platon sınıf yapısının varlığını ilk tanıyanlardan biriydi. K. Marx, Platon'un iş bölümünde yalnızca “toplumun sınıflara bölünmesinin temelini” değil, aynı zamanda “devlet yapısının temel ilkesini” de gördüğünü belirtmiştir. Platon, mülkiyet düzenlemesi konularını ideal devlet yetkililerinin takdirine bırakmıştır (Kanapukhin ve Sklyarova, 2014).
Aristoteles (m. ö. 384–322) “emek” olgusunu iki açıdan incelemiştir: tüketime yönelik güçlü faaliyet ve üretime yönelik üretkenlik. Düşünür, cansız ve canlı emek araçlarının varlığını kabul etmiştir. Aristoteles, emeğin teknik doğası nedeniyle değil, sosyal örgütlenmesi nedeniyle kölelere ait bir eylem olduğunu ileri sürmüştür. Aristoteles’e göre toplum, köle emeğini gerekli ve doğal kılar (Sklyarova, 2016). Aristoteles, mülkiyeti insan doğasına karşılık gelen bir kurum olarak gördüğü için Platon'dan farklı bir görüşe sahipti. Mülkiyete sahip olmak belirli bir özel yaşam özgürlüğü sağlarken, devlet mülkiyetin belirlenmiş sınırların ötesine geçmemesini sağlamalıdır (Kruglova ve Balakhonovoy, 2008). Aristoteles'e göre, insanların bencilliği, ortak mülkiyet sisteminin eksikliklerine tanıklık eder, çünkü ortak toprak mülkiyeti, her birinin emek ve üründeki payı arasındaki tutarsızlık nedeniyle bir çatışma kaynağı haline gelecektir (Aristotel, 1997). Ona göre mülkiyet, ekonominin ayrılmaz bir parçası, varlığı için gerekli bir koşul ve ön koşuldur (Sklyarova, 2016).
1.1.2. Endüstriyel Dönemde Çalışma
İnsanoğlunun yaşamında ilk önemli değişme olan avcı toplayıcılıktan çiftçiliğe geçiş ile 10 bin yıl önce hayvanların evcilleştirilmesi sayesinde gerçekleşti. Tarım devrimi, üretimin, ulaşımın ve iletişimi sağlamak için hayvanların ve halkın gücünün bileşimi üzerine inşa edildi. Yavaş yavaş, gıda üretiminin etkinliği arttı, bu durum nüfus artışını teşvik etti ve büyük yerleşim yerlerinin kurulma imkanı doğdu. Bu sonuç kentleşmeye ve kentlerin gelişmesine yol açtı (Sosnina ve Bannikova, 2010). Tarım devriminden sonra, 18. yüzyılın ikinci yarısında bir dizi endüstri devrimi başladı. Birinci sanayi devrimi 1760’lardan başlayıp 1840’lara kadar sürdü. Başlama mekanizması, demir yollarının inşası ve mekanik imalatın gelişimine katkıda bulunan bir buhar motorunun icat edilmesiydi. Endüstri devrimi İngiltere’de başladı ve bu dönemde İngiltere
11
dünyanın en zengin ülkesiydi. Kişi başına milli gelir hesaplarına göre endüstri devriminin başladığı yıllarda bir İngiliz vatandaşının yıllık ortalama geliri 1960’lardaki Nijerya vatandaşının yıllık gelirine eşit idi (Duran, 2002). İngiltere’de başlayan endüstri devrimi buradan dünyanın diğer yerlerine yayıldı. İngiltere’de ücretler, Avrupa ve Asya’nın diğer bölgelerindeki ücretler ile kıyaslandığında son derece yüksekti, sermaye ve enerji fiyatları son derece düşüktü. Düşük fiyat ve ücret yapısı, İngiliz işletmelerine teknolojiyi icat etmek için olağanüstü bir teşvik vererek teknolojiye olan talebi etkiledi.
Yüksek reel ücret, İngiltere’nin doğu Asya’dan gelen ithalatlar da dâhil olmak üzere
“lüks” tüketim malları için daha geniş bir kitle pazarına sahip olduğu anlamına geldiğinden, ürün yeniliğini de teşvik etti (Allen, 2011). Bu, büyük nüfusun eğitim ve öğretim almak için dünyadaki diğer ülkelerden daha iyi olanaklara sahip olduğu anlamına geliyordu. Elde edilen yüksek okur-yazarlık, buluş ve yeniliğe de katkıda bulunmaktaydı.
İngiltere ekonomisi ticaretin çeşitlenmesine odaklandı ve imalatın gelişmesine katkıda bulundu. Endüstriyel devrime kuzey Amerika kolonilerine yapılan ticaret önemli katkı sağladı. Yerleşimciler geniş tarım arazilerine sahip olduğundan hızla büyüdüler.
Büyüyen nüfusla beraber İngiltere’den ithal edilen endüstriyel mallara olan ihtiyaç arttı.
Kuzey kolonileri, ithalatlarını, tarım ve orman ürünlerinin satışı ve Batı Hint Adaları’na yönelik büyük çapta, denizcilik ve ticaret hizmetleri satarak finanse ettiler (Harley, 2011). Bu şekilde tüm Amerikan ticareti köle kolonilerine dayandı.
Endüstri toplumunda istihdamı oluşturan görünür ve görünmez ekonomik aktiviteden söz edilebilir. Görünmez ekonomi bir bakıma resmi olmayan/kayıt dışı ekonomidir (Yazıcı, 2010; Worsley, 1987). İstihdamın bir boyutu da söz konusu kayıt dışı alanda hayat buldu. Endüstrileşme bazı sorunları beraberinde getirdi. Kırsal yaşamın koşullarıyla yaşamaya alışmış insanların fabrika koşullarında çalışması yöneticiler için bazı sorunlar oluşturuyordu. Berber (2013), bu sorunları üç ana başlık altında açıklamaktadır. Birincisi kurulan fabrikaların üretim konusuna uygun yetişmiş iş gücünden söz etmek pek mümkün değildir. Kuruluş yeri olarak ham madde kaynağına yakın veya doğa koşullarına uygun bölgeler seçiliyordu. Civardaki köy ve kasabalarda yaşayan halkta işçi bulmak zordu. İkinci temel sorun, “işçilerin eğitimi” konusundaki eksikliklerdi. Halk arasında okuryazarlık oranı düşüktü; işçiler makineleri kullanmak için gereken şema okuma veya çizim yapma gibi temel eğitsel becerilerinden yoksundu.
12
Üçüncü sorun ise işçilerin motivasyonuydu. Girişimcinin aldığı siparişler belli disiplinle üretim yapmakla karşılana bilinirdi. Oysa kırsal yaşamdan endüstriyel yaşama geçiş, yaşamını toprağa göre şekillendiren insanlar için bu oldukça zordu. Drucker’e (1993) göre endüstri döneminde çalışanların durumları kötüydü ve sert muamele görüyorlardı.
Çalışanların sert muameleye karşın yine akın akın fabrikalara koşmalarının nedenini Drucker (1993), insanlar için fabrikaların olduğu yerlerdeki durumun, durağan, zorba ve aç bir kırsal toplumun en dibinde bulunmaktan daha iyi olmasıyla izah etmektedir.
İnsanlar tüm kötü koşullara karşın daha iyi bir “hayat kalitesi”ne ulaşmaya çalışıyordu.
Endüstri döneminin ilk çağlarında emek ilişkilerini düzenleyecek hiçbir yasa yoktu.
Bazen çalışanların fabrika yöneticilerine karşı ayaklanma olayları çıkıyordu. Bu ayaklanmalar 1811–1812 yılları arasında en yüksek düzeye ulaşmış ve fabrikaların kendilerine özgü sorunları olmanın çok ötesine geçerek toplumsal bir sorun haline gelmeye başlamıştır. Nottingham yakınlarında bir çorap fabrikasında çalışan işçilerin makineleri kırmasıyla birlikte yayılan protestolar ilk kez o dönemde “Luddite Hareketi”
adıyla anılmaya başladı (Berber, 2013). Yasa girişiminde bulunan ilk şahıs Manchester’da bulunan bir dokuma fabrikasında yönetici olan Robert Owen idi. R.
Owen, uzun yıllar fabrikada çalışma koşullarının iyileştirilmesini sağlayacak bir yasanın çıkması için mücadele verdi. Sonunda, 1819 yılında Londra’daki Parlamento, yeni Fabrika Yasasını (Cotton Mills and Factories Act ) kabul etti. Yasa, yalnızca iplik ve dokuma fabrikalarını kapsıyordu. Diğer endüstri kollarında ağır koşullar altında çalıştırılan çocuklar bu yasanın kapsamı dışında kalmaktaydı (Berber, 2013). Duran (2002), endüstriyel zihniyette göre çalışmanın “insanın kendi ihtiyaçlarını tatmin etme aracı olmaktan çıkmış, başkaları tarafından istenen, tanımlanan, yararlı görülen ve bu sıfatla onlar tarafından ücretlendirilen kamusal alandaki bir faaliyet” olarak tanımlamaktadır.
Endüstri Devrimi İngiltere tarihinde gurur verici dönem olsa da, çocuk işçiler ve onlara yapılan muamele utanç vericidir. Aslına bakıldığında günümüzden o dönem iş koşullarına baktığımızda bu normal sayılmayabilir. O dönemler çocuk işçiler hem aileleri için hem de fabrika sahipleri için faydalı idi. Aileler çocuklarını çalıştırarak hem aile bütçesine ilave katkılar sağlamakla hem de çocuğun işe alışması ve işi benimsemesini sağladıklarını düşünüyorlardı. Fabrika sahipleri ise çocuk çalışanlara yetişkinlere kıyasla daha az ücret vermekle kendileri için fayda sağlıyorlardı.
13 1.1.3. Fordizm ve Fordist Çalışma Biçimi
Fordizm, sanayileşmiş, standartlaştırılmış seri üretim ve kitle tüketiminde modern ekonomik ve sosyal sistemlerin temelini oluşturur. Özellikle 20. yüzyılla ilgili olarak üretim, çalışma koşulları, tüketim ve ilgili fenomenler hakkında sosyal, ekonomik ve yönetim teorisinde kullanılmaktadır. Fordizm, 20. yüzyılın başlarında Ford Motor Company tarafından öncülük edilen seri üretim sistemini ya da tipik kapitalist ekonomik büyüme tarzı ile gelişmiş kapitalizmdeki ilişkili politik ve sosyal düzenini tanımlamak için yaygın olarak kullanılan bir terimdir (Jessop, 2019). Fordizm kavramı ABD’de Henry Ford tarafından popüler hale getirilmişti ve 1920’lerde Kuzey Amerika ve Avrupa’da sosyal bilim ve popüler bilincin bir parçası haline gelmiştir.
Jessop (1992), Fordizmin dört boyutta sınıflandırmıştır: Birincisi, endüstriyel bir paradigma olarak, özel makineler ve yarı vasıflı işgücü kullanarak hareketli bir montaj hattında standartlaştırılmış malların seri üretimini içermektedir. İkincisi, ulusal bir birikim (veya büyüme) rejimi olarak, seri üretim ve toplu tüketim döngüsünü içermektedir. Üçüncüsü, bir düzenleme modu olarak Fordizm, işçilerin artan ücretler karşılığında yönetim ayrıcalıklarını kabul ettiği organize emek ve büyük işler arasında kurumsallaştırılmış bir uzlaşma, maliyet, artı fiyatlandırma ve reklamlara dayanan büyük şirketler arasında tekelci rekabet, merkezi finansal sermaye, açık finansman ve kredi bazlı toplu tüketim, tam istihdamı sağlamak ve refah devleti kurmak için devlet müdahalesi ve ulusal ekonomilerin liberal uluslararası ekonomik düzende yerleştirilmesi. Dördüncüsü, bir sosyal yaşam biçimi olarak Fordizm, kitle iletişim araçları, kitle taşımacılığı ve kitle politikaları ile karakterizedir.
Fordizm terimi, Gramsci’nin otomobil üretim müdürü Henry Ford tarafından sunulan montaj üretimine, yönetsel hiyerarşisine ve teknik kontrolüne verdiği önemi ifade etmektedir. Ancak Gramsci’nin yeni kapitalizm vizyonu, ayrı bir politik ve kültürel boyutun yanı sıra ekonomik boyutlara da sahiptir. Fordist emek süreci merkezi olarak Taylorist rasyonalizasyona dayanmakta, gerekli operasyonları basitleştirmekte, gereksiz operasyonları ortadan kaldırmakta ve radikal olarak rutine edilmiş, yoğunlaştırılmış emeği incelediği söylenebilir. Buna göre, yöneticiler ve teknisyenler tüm düşünce çalışmalarını yürütmektedir ve operatörlerin daha hızlı, daha sürekli, daha mekanik ve daha koordineli bir şekilde çalışmasını gerektiren yukarıdan aşağıya kapsamlı kontrol
14
sağlanmaktadır (Antonio ve Bonanno, 2000). Ford konveyörler (taşıyıcı) ve ilerici montaj icat etti. Çok dar ya da teknik ve bilimsel bir organizasyon için görünen alan önemsizdi, üretim kitlesel üretimin karakterini aldığında önemli oldu. Bantlı konveyörlerin, zincirli konveyörlerin ve hareketli montaj bileşenlerinin icadı, kütle üretimi yolu boyunca yönlendirilen Taylorizm fikrini tamamen ve radikal bir şekilde değiştirdi. Ford, bu işleri sadece bir mucit olarak zenginleştirmediği gibi işi ustanın kaybolduğu kişisel olmayan bir forma dönüştürmek için bir fırsat yarattı. Bu başarıların sonuçları denklemde, ücret ve maaşlarda artış ve ustaların becerilerinin kısmen yok olmasına sebep olmuştur (Lavrov, 1926).
1970’lerde, kriz eğilimleri daha belirgin hale geldi. Bu dönemde seri üretimin büyüme potansiyeli yavaş yavaş tükenmişti ve yabancılaştırıcı çalışma koşullarına karşı işçi sınıfı direnişinde yoğunlaşma yaşanmaya başlamıştı. Bu dönemde dayanıklı tüketim malları piyasası doymuş hale geldi, azalan kar oranı stagflasyonuyla beraber mali kriz gelişti. Beynelmilelcilik devletin ekonomi yönetiminde etkisinin azalmasına sebep oldu.
Müşteriler refah devletinde standartlaştırılmış, bürokratik tedavilerini reddetmeye başladı. Amerikan ekonomik egemenliği ve siyasi hegemonyası Avrupa ve Doğu Asya’nın ekonomik gelişmesi ile tehdit edilmeye başlandı (Jessop, 2019). Bu fenomen, bir neo-Fordist rejim üretmek için tipik büyüme dinamiklerini geri yükleyerek veya yeni bir Fordist sonrası birikim rejimi ve düzenleme modu geliştirerek, fordizm krizine çözüm bulmak için geniş kapsamlı bir araştırma başlatılmasına sebep oldu.
1980’lerin on yıl süren ekonomik kriz Fordizm krizi değildi, kapitalist sınıf ilişkilerinin yeniden düzenlenmesinden kaynaklanan bir kriz idi. Politik olarak etkili bir alternatifin yokluğu, hiçbir zaman kapitalizmin ölümcül krizleri olma tehdidinde bulunmadığı, ancak yine de kapitalist üretim güçlerinin ve ilişkilerinin dünya çapında derin bir şekilde yeniden yapılandırılmasını dikte ettiği anlamına geliyordu. Bu yeniden yapılanma, hiçbir şekilde kapitalist sınıfın işçi sınıfı pahasına belirsiz bir şekilde ilerlemesine neden olmamıştır. Ancak bazı sınıf kesimlerinin fayda sağladığı ve diğerlerinin kaybolduğu sınıflar arasındaki ilişkilerin yeniden yapılandırılmasını içermiştir. Bu nedenle, 1980’lerin krizinin yeni fırsatlar sunduğu nüfusun önemli kesimlerinin olduğunu ve bu kesimlerin “Yeni Zamanın” (New Times) öncülüğünü ilan ederek iyi şanslarını onaylamak isteyeceklerini bulmak şaşırtıcı olmamalıdır (Clarke, 1990). Bununla birlikte, Fordizmin krizi hakkında göreceli geniş bir fikir birliği vardır. 1960’ların
15
sonları ve 1973’teki petrol krizi ile yaşanan bu kriz, post-fordist döneme ideal geçişi ve işin esnekleşmesini, sanayisizleşmeyi, enformasyonalizmi ve bilgi temelli ekonomiyi işaret etmekteydi. Fordizmden sonraki dönemi post-fordist çalışma biçimi, diğer adıyla post-endüstriyel çalışma biçimi izlemeye başladı.
1.1.4. Post-endüstriyel Dönemde Çalışma
1970’li yıllarda yaşanan “petrol krizi” sonrasında endüstri toplumları gerek ekonomik gerekse siyasal yönden son derece köklü bir dönüşüm içine girmişlerdir. Petrol krizi ilk olarak kendisini ekonomi alanında hissettirmiştir. Yüksek enerji girdisiyle çalışan geleneksel endüstrilerde petrol gibi temel hammaddenin fiyatının yükselişi tüm dünyada olduğu gibi bu ülkelerde de öncelikle enflasyonist eğilimleri güçlendirmiş, daha sonra dünyadaki piyasaların daralmasının getirdiği durgunluk ile o güne kadar endüstri toplumlarında eşine rastlanılmadık düzeyde durgunluk içinde enflasyon (stagflasyon) yaşanmaya başlanmıştır (Bozkurt, 2014). Endüstrileşmiş ülkelerde özellikle 1980’li yıllarda iktidara gelen liberal-muhafazakar hükümetler benimsedikleri Friedmancı ekonomi politikaları ile öncelikle sosyal amaçlı kamu harcamalarını enflasyonu desteklediği gerekçesiyle kısmak ve enflasyondan aşınan işçi ücretlerinin artışını engelleyecek (Altmann, 1992) ve sendikaların gücünü mümkün olduğunca kıracak politikaları benimsemişlerdir.
Post-endüstriyel toplumu endüstri toplumundan ayıran başlıca özellikleri, yüksek emek üretkenliği, yüksek yaşam kalitesi, yüksek teknoloji ve girişimcilik ile yenilikçi ekonominin hâkim olduğu sektördür. Üstelik yüksek kalitede ulusal insan sermayesinin yüksek maliyeti ve üretkenliği, aşırı bir yenilik yaratarak kendi aralarında rekabete neden olmuştur. Endüstri sonrası toplumun özü, nüfusun yaşam kalitesi ve bilgi endüstrisi de dâhil olmak üzere yenilikçi bir ekonominin gelişmesidir. Post-endüstriyel toplum, üretim temelli ekonomiden hizmet temelli bir ekonomiye geçişi karakterize eden toplumdur. Endüstrileşme sonrası sanayileşmiş bir toplumun bir sonraki evrimsel adımıdır ve en çok ABD, Batı Avrupa ve Japonya gibi Sanayi Devrimi’ni ilk deneyimleyen ülkeler ve bölgelerde belirgindir.
Fordist modeldeki kriz ve küresel pazarların yeni taleplerine cevap verebilme yeteneğini kaybetmesi, yeni bir üretim modelini ortaya çıkarılıp çıkarılamayacağını veya yeni taleplere cevap verip veremeyeceğini belirlemek amacıyla birkaç modelin bir
16
kombinasyonu ile esnek üretim modelleri ortaya çıkarılmıştır. Esnek üretim modellerinin ortaya çıkması, tüketici pazarlarında olduğu kadar üretim organizasyonuna dayandırılmaktadır ve istikrarlı pazarlar için hedeflenen eski seri üretim mantığındaki düşüşe bir tepki olarak ortaya çıkmıştır (Estanque, 2009). Ancak bu sadece endüstri merkezli bir ekonomiden hizmet merkezli bir ekonomiye geçme meselesi değildir.
Aksine, sanayi ve hizmetlerin karmaşık bir üretim sistemine giderken, teknoloji ve insan kaynaklarının yoğun kullanımı ile giderek esneklik ve kaliteye yöneldiği post- endüstriyel ekonomi bağlamında Fordizm’in sonunu ifade etmektedir.
Post-fordizm terimi, hem Fordizm’den sonra ortaya çıkan nispeten dayanıklı bir ekonomik örgütlenme biçimini, hem de Fordizm’in kriz eğilimlerini ortadan kaldıran yeni bir ekonomik örgütlenme biçimini tanımlamak için kullanılmaktadır. Her iki durumda da, bu terimin herhangi bir olumlu içeriği yoktur. Bazı teorisyenlerin Toyotism, Fujitsuism, Sonyism ve Gatesism veya yine bilgi kapitalizmi, bilgiye dayalı ekonomi ve ağ ekonomisi gibi önemli alternatifler önermelerinin nedeni budur. Sosyal bilimciler, post-fordist dönemi betimlemek için aşağıdaki gibi üç ana yaklaşımı benimsemişlerdir (Jessop, 2019):
1) Yeni teknolojilerin ve uygulamaların maddi ve maddi olmayan üretime ilişkin dönüştürücü rolü, özellikle yeni bilgi ve iletişim teknolojilerine ve yeni, daha esnek, ağa bağlı küresel ekonomi;
2) Sanayide seri üretiminden sanayi sonrası üretime geçişi sağlayan önde gelen ekonomik sektörlere odaklanma;
3) Yeni ve istikrarlı bir dizi ekonomik ve ekonomik olmayan kurum ve yönetim biçiminin entegrasyonu yoluyla ciddi kriz eğilimlerinin nasıl çözüleceğine odaklanma ve yeni karlı süreçlerin, ürünlerin ve pazarların yükselişini ve entegrasyonunu teşvik etmek için müzakere etmek.
Bununla birlikte, 1970’lerin ortalarında, Fordizm krizinin ortaya çıkmasından on yıllar sonra bile, post-Fordizm istikrarlı bir düzenin ortaya çıkıp çıkmadığı ve hatta Fordist istikrarın başka türlü düzensiz, kriz eğilimli bir kapitalist sistemde parantez olup olmadığı konusundaki tartışmalar devam etmektedir. İstikrarlı bir post-Fordizm’in daha önce ortaya çıktığını veya en azından mümkün olduğunu düşünenler iddialarını şu şekilde ifade etmektedirler (Jessop, 2019):
17
• Esnek makine veya sistemlere dayalı esnek üretim ve esnek iş gücü;
• Esnek üretime, kapsam ekonomilerine, vasıflı işçilere ve hizmet sınıfına yönelik gelirlerin artmasına, farklılaştırılmış ürün ve hizmetler için daha iyi sonuçlara olan talebin artması;
• Ulusal veya endüstriyel toplu pazarlıktaki düşüşle birlikte, vasıflı işçiler ile vasıfsız işçiler arasında ekonomik kutuplaşmanın artması;
• Temel yeterliliklerine odaklanan, stratejik ittifaklar kuran ve diğer birçok faaliyete dış kaynak sağlayan esnek, yalın ve ağa bağlı firmaların yükselişi;
• Hipermobil, köksüz, özel banka kredisi ve uluslararası dolaşımda bulunan siber çerçeve biçimlerinin hâkimiyeti;
• Devlet finansmanının uluslararası para ve para piyasalarına tabi kılınması;
• Yerel, bölgesel, uluslararası ve hatta küresel ekonomileri yönetme konusundaki endişelerin artması.
Post-Fordizm’in bu özellikleri düzensiz bir şekilde gelişmiştir ve gelişmiş kapitalist ekonomilerde bile Fordist koşullar konusunda süreklilik göstermiştir. Bazı yorumcular, Fordizm’in istikrarlı olacağına inanmasına rağmen, diğerleri kapitalizmin içsel çelişkilerinin, bundan önce Fordizm’den daha istikrarlı olduğunu kanıtlamanın mümkün olmadığı anlamına geldiğini iddia etmektedirler (Jessop, 2019). Amerikalı sosyolog Daniel Bell, ilk olarak post-endüstriyel terimini 1973 yılında, post-endüstriyel toplumun bazı özelliklerini tanımlayan “Post-endüstriyel Toplumun Gelişi: Sosyal Tahminde Bir Girişim” (The Coming of Post-Industrial Society: A Venture in Social Forecasting) adlı kitabında yazmış ve post-endüstriyel toplumları aşağıdaki şekilde karakterize etmiştir (Robinson, 2019):
• Mal üretiminden hizmet üretimine geçiş, çok az firma doğrudan mal üretmekte;
• Doğrudan mal üretimi başka bir yere taşındığı için mavi yakalı manüel işçilerin, bilgisayar mühendisleri, doktorlar ve bankacılar gibi teknik ve profesyonel işçilerle değiştirilmesi;
• Pratik bilginin teorik bilgi ile değiştirilmesi;
18
• Topluma, çevre kazaları ve büyük çaplı elektrik kesintileri gibi bazı olumsuz özelliklerinden kaçınılmasına yardımcı olan yeni teknolojiler getirmenin teorik ve etik çıkarımlarına daha fazla önem verilmesi;
• Yeni teknolojilerin teorik ve etik etkilerini değerlendirmek için yeni bilgi disiplinlerinin (yeni bilgi teknolojisi, sibernetik veya yapay zekâ biçimlerini içerenler gibi) geliştirilmesi;
• Post-endüstriyel bir toplum için çok önemli olan yeni teknolojileri yaratan ve yönlendiren mezunlar üreten üniversite ve teknik okullara daha güçlü bir vurgu.
Başlangıçta, modern yönetimin habercisi sayılan filozof ve ekonomist Peter Ferdinand Drucker temel argümanlarını, 1993’de yayınlanan “Kapitalist Ötesi Toplum” eserinde ortaya koydu ve yirminci yüzyılın sonlarından bu yana ekonomik düzeni, toplum ve politikada değişen ve iş eğilimlerinin esas makamlarını: 1. Toplum, 2. Hükumet ve 3.
Bilgi olarak özetlemiştir. Yazar (1993) kompleks çağdaş toplumlarda bilgi ve bilgi yönetimine erişimin bir organizasyonun ve genel olarak bireylerin temel varlıkları olduğunu varsaymaktadır (Picinin vd., 2015). Öncelikle, sanayi sonrası toplumun endüstriyel toplum için bir anti-tez olarak anlaşılamaması gerektiğini belirtmek önemlidir. Endüstri toplumundan post-endüstriyel bir topluma dönüşüm geleneksel bir toplumdan endüstriyel topluma geçiş kadar devrimci değildir. Endüstri toplumunun ayırt edici özelliklerinin birçoğu post-endüstriyel toplumun omurgasını oluşmaktadır (Hansen, 2001). Özellikle, birincil üretici güçler olarak bilim ve teknolojiye odaklanmak, emeğin teknik olarak bölünmesi, ailenin, iş yerinin ve yaşamın farklı alanlar olarak vurgulanması burada ifade edilebilir.
Yükselen yeni işi eski işten ayıran iki özellik işin hayat bulduğu üretim ortamının çeşitlenmesinde ya da otomize oluşunda ortaya çıkmaktadır. Yeni iş eski işe göre fabrika bağlamının süratle dışına taşınan bir olgudur (Yazıcı, 2010). Sanayi sonrası toplumun gelişimi, yenilikçi ekonominin kalitesini ve rekabet gücünü artırmak için yaşam kalitesini de içeren beşeri sermayeye yapılan yatırımların önceliğine bağlıdır.
Yüksek iş gücü verimliliği, yenilik sisteminin etkinliği, insan sermayesi ve tüm ekonomi, yönetim sistemleri, her türlü faaliyette yüksek rekabet, piyasaları sanayi ürünleri ile doldurur. Ekonomik ajanlar nüfus da dâhil olmak üzere her türden tüketicinin talebini tatmin eder.
19
1.2. Örgütlü Emeğin Gelişimi ve Örgütlenme Modelleri
Sanayi toplumuna geçişle birlikte, evlerde el sanatlarına dayalı üretim anlayışı yerini fabrikalarda “kütle üretimi”ne bıraktı. Bu, aynı zamanda bireyin ilk kez, eviyle İş yeri arasındaki mesafenin ortaya çıkması anlamına geliyordu. Hızla gelişen ve büyüyen kent yaşamı, aile yapılarının giderek küçülmesine, “atom aile” veya “çekirdek aile” denilen aile yapılarının doğmasına neden oldu. Özellikle sanayide çalışan işçi kesimine dayalı yeni sınıf biçimi ve bilinci ortaya çıktı. Sınıf bilinci, sendikal hareketlerin ve yeni ideolojik akımların gelişmesine uygun zemin hazırladı (Tutar, 2013). Organize bir hareket olarak, sendikacılık (örgütlü emek de denir) 19. yüzyılda İngiltere, kıta Avrupası ve ABD’de ortaya çıkmıştır. Birçok ülkede sendikacılık, işçi hareketi terimi ile eş anlamlıdır. Daha küçük işçi dernekleri 18. yüzyılda İngiltere’de görünmeye başlamıştı, ancak işveren ve hükümet gruplarının bu yeni siyasi ve ekonomik biçime düşmanlık beslemelerinden dolayı, 19. yüzyıl boyunca kısa süreli oldu. 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarına doğru sendikalar ve diğer emek örgütleri piyasa ekonomisine ve demokrasiye geçiş ile bağlantılı olarak araştırmaların daha çok dikkat yönlendirilen konusu oldu. İşçi hareketleri geriledikçe, onların mağduriyetleri üzerine yapılan çalışmalar da görece azaldı. Bununla birlikte, ekonomik kriz yine emekçileri çıkarlarını korumak için örgütlemelerini gündeme getirmektedir.
1.2.1. Sendikacılığın ve Örgütlü Emeğin Kısa Tarihi
Endüstri ilişkileri İngiltere’de oluştuğundan ilk işçi-işveren ilişkileri ve sendikacılık hareketleri İngiltere’de gelişti. Sendikaların oluşumu için bazı koşullar gerekmekteydi ve bu koşullar endüstriyel gelişme, demokrasi ve çalışanların bir araya gelmekle kendi çıkarları doğrultusunda birlikte hareket etmek bilincine varması idi.
Sendikalar II. Dünya Savaşının sonundan itibaren etkinlik ve güç kazanmaya başlamışsa da sendikaların ilk ortaya çıkışları ve işçileri temsil etme gücüne sahip bir sosyal taraf olma mücadelesi vermeye başlamaları 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar uzanmaktadır (Uçkan, Kağıncıoğlu ve Çelik, 2013). Sendikacılık, çalışan ve çalıştıran sınıfların çalışma koşulları üzerinde etki olmaya yönelen bir olgudur. Endüstri devrimi ile başlamış olup, işçilerin ve sermayenin yoğunlaşmasını getirmiş ve böyle bir düzen sendikacılığın doğmasına, sendikaların kurulmasına neden olmuştur (Erel ve Yalçın, 2014).