Her kilidi açar denilen serbest piyasa kilidi açamıyor, donmuş şu an. Fiyatlar işaret vermiyor, uyarmıyor. Yani piyasalar işaret fişeğinden yoksun.
Dünya genelinde mali sektör reel sektöre göre artmış… Hacim olarak mali sektör reel sektörü katlamış… 2000’lerin başında bu yana dünya yüzde 40 dolayında büyümüş, kâğıtların değeri ise üç dört kat artmış… Varlıkların değerini ifade eden bu kâğıtların değerinin böylesine artması uyumsuzluk oluşturmuş… Uyumsuzluğun kaynağının kuralsızlık olduğunda konunun uzmanları hemfikir…
Kısacası sanal dünya ile reel dünya arasındaki uyumsuzluğun vardığı boyut anormal. Yeni dünya krizini sözü edilen sanal dünya ile reel dünya arasındaki uyumsuzluğa bağlayanlar ise çoğunlukta.
Küresel kapitalizmin bu evresi ekonomiyi birbiriyle çok daha fazla ilişkili hale getirdi, giriftleştirdi. Her şeyi serbest piyasa içine alan piyasa belirlesin diyen DTÖ üyelikleri ve AB benzeri bölgesel ekonomik ve siyasi birlikler bu ilişkileri arttırdı.[1]
Ülkeler birçok yeni alanları (tarım, hizmetler sektörü vb.) ulusötesi şirketlere açtılar ve küresel sisteme böyle dahil oldular. Küresel sisteme dahil olan ülkelerin hiçbiri artık eskisi gibi ithalata sınır koyma, tarife arttırma, kota uygulama gibi yetkileri kullanamaz oldu.
Sermaye serbestleşti, özgürleşti. İşsizlik, örgütsüzlük arttı. Üretenler ve emekçiler daha da bağımlı kılındı, tutsaklaştı(rıldı). Üretenlerin üretimden gelen gücü azaldı.
Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ise ulus devletlerin ekonomik politika konusunda iktidarsızlaşmasıyla mümkün olabildi. Sistem bu şekilde dönüştü(rüldü).
Bu yeni sisteme dalgalı kur ya da ona benzer bir kur mekanizması eşlik ediyor. Öyle olunca da hükümetlere sadece kur politikasıyla oynama alanı kalmış oluyor.
Başka bir deyişle hükümetlere yalnızca iç vergilerle oynamak bu yolla halkı soyarak, sermayedarlara aktarma ve faizleri etkilemekten başka bir ekonomi politika seçeneği kalmadı, bırakılmadı. Buna koşut olarak ulusal siyasetçilere siyaset yapma alanı olarak da iki alan bırakıldı. Onlar da; biri din diğeri milliyetçilik. Geçmişte halkla ilişki
kurmalarının en önemli dolayımı olan devlet kurumları başta özelleştirmelerle devre dışı bırakıldı. İşin emek bölümü politikalarının direksiyonuna Türkiye’de IMF, Dünya Bankası ve AB geçti, hükümetler ekonomi alanında sadece söylenenleri uygular durumda. IMF, Dünya Bankası ve AB telkinlerinin neden olduğu tarımsal destek yoksunluğu ve ithalat baskılanması altında tarımsal üretimimiz her geçen gün geriliyor. Tarımsal üretimdeki geri vites gidişimiz endişelenmemizi ve önlem almamızı gerektirir boyuta erişti.
Bu üçlüden IMF şimdilerde dünya genelinde güvenirliliğini kaybetmekte, birçok ülke borçları için IMF’ye bağımlı kalmamakta bu da onun rolünü azaltmakta. Dünya Bankası ise sosyal yaklaşımlar geliştirerek tutunmaya
çalışmaktadır. AB başka bir başlıkta ayrıca ele alınması gereken bir durum. Ancak, AB’nin Türkiye’nin ekonomi politikalarında AB belirleyici olmasa da etkili olduğu bir gerçek(ti), şu ana kadar.
Roch krizin nedeni için: “Şimdi çöküşe dönüşen patlamanın arkasında, doymak bilmeyen bir ekonomik büyüme iştahı yatıyor. Geliri yetersiz ABD ekonomisi daha yavaş bir iç talebi reddetti. Bunun yerine, mevcut üretimden kaynaklanan bir gelire dayanmayan, varlık ve borçla finanse edilen büyümeye yöneldi” diyor. Yani Roch, krizin başladığı yeri (Amerika’yı) krizin kaynağı, müsebbibi olarak işaret ediyor. Bunda yanlış bir yan yok, biraz eksik sadece.
ABD’nin krizin diğer ülkelerle beraber veya yalnız sorumlusu olması yoksullar ve emekçiler için durumu
iyileştirmiyor. Krizin ortaya çıkardığı, görünür kıldığı bir şey var. O da; serbest piyasa yani kapitalizmin kendisi, aynı zamanda krizin de sorumlusu.
Son kriz öncesindeki krizlere türbülans, karmaşa adını koyanlar var. Bu günkü kriz küreselleşme yolunda hızla ilerliyor, küreselleşti de denilebilir. Dolayısıyla bu günkü krizin adının türbülans, kriz, karmaşa olmasının
yaşadığımız, yaşayacaklarımız açısından pek bir önemi yok. Yalnız bu kriz(ler) elbette ki kapitalizmin son krizi değil ve olmayacak da.
Kapitalizm şimdiye kadar irili ufaklı birçok kriz yaşadı. Hatırlarsanız bundan önceki krizler Asya ülkeleri, Latin Amerika, Rusya ve Türkiye gibi çevre ülkelerde ortaya çıkmıştı. Ancak bu sefer ki kriz Amerika’da ortaya çıktı ama etkisi Avrupa’da, Rusya’da, Çin’de ve dünyanın hemen hemen tüm ülkelerinde kiminde az, kiminde çok hissediliyor. Ayrıca krizin merkezde çıkması kapitalist sistemi tehdit ediyor, sarsıyor. Yani mali çöküş, ne yazık ki kapitalizmin çöküşü değil. Bu anlama gelmiyor. Ancak söz konusu krizin sistemi sarsması kapitalist sistemin herkes ve kesim tarafından sorgulanmasına imkân veriyor.
Çevre ülkelerde çıkan ile merkezde baş gösteren kriz birbirinden farklı. Çözüm için yaklaşımlar da aynı değil. Ancak her iki kesimde çıkan krize çözüm önerenler aynı odaklar; merkez ülkeler…
Çevre ülkelerde görülen krizler, krizin çıktığı ülkelerdeki makroekonomik dengesizliklere ve ekonomi politika hatalarına bağlandı. Bu nedenle çevre ülkelerden, dengelerini kurmaları, politikalarını küresel piyasa sistemiyle
uyumlu hale getirmeleri ve bu süreçte çıkacak reel maliyetlere katlanmaları ülke yöneticilerinden istendi. Çevre ülkeler de merkez ülke isteklerine uygun bir ekonomik politik hat izledi. Çevre ülkelerden sayılan Türkiye tarımındaki bu politikaların uygulanışına baktığımızda bize “tarımda destekleri kaldırın, tarımsal kredi faizlerinin yükseltilin, girdi sübvansiyonlarını düşürün, tarımsal KİT’lerin özelleştirin” dediler. Hükümetlerimiz bunun bize maliyeti ne olur diye düşünmedi ve harfiyen uydu. Hükümetlerimizin uyguladıkları bu ekonomik- politikalar sonucunda kriz geçici olarak çözüldü belki. Ancak bu politikalar bizi temel besin maddelerinde sahip olduğumuz yeterlilikten uzaklaştırdı. Bütün bunları yaparken bırakalım sistemin kendisini, sistemin gidişatını bile sorgula(ya)madı, çevre ülkeler. Bir tarafı ayağa dikmeyi, diğer tarafı yıkma pahasına yaptı. Özcesi; IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün
yaptırımlarının etkisi çevre ülkelerde araştırılmadı, değerlendirilmedi. Serbest piyasa tabusuna çevre ülkelerde
dokunulmadı. Oysaki DTÖ, Dünya Bankası ve IMF gibi insan haklarına saygısı olmayan ve çiğneyen bu kurumlardan tam da kurtulma zamanı değil mi? Bütün bu türden uluslar arası kurumların işlevi eşitlik, adalet, katılımcılık ve insan hakları çerçevesinden yeniden tartışıp tanımlamamız gerek(m)iyor (mu?). Kriz bu yanıyla değerlendirme zeminini fazlasıyla veriyor.
Merkezde baş gösteren krizde tavır tümüyle farklılaştı. ABD yönetimi tereddüt etmeden, ahlaki yanına bakmadan piyasa sistemine doğrudan güçlü biçimde müdahalelerde bulunmaya girişti. Merkezde ortaya çıkan krizle birlikte, serbest piyasa sistemi ucundan kenarından bir miktar tartışılmaya başlandı.
Ancak kapitalizmin küçük krizlere de bugün yaşamaya başladığımız büyük olduğu söylenen krize de bulup uyguladığı çözüm aynı: Krizin üstünü parayla örtmek!
Sistem tam manasıyla asla sorgulan(a)mıyor hâlâ. İçinde bulunduğumuz küresel krizden çıkış için geliştirilen yol da yine devlet(ler)in para saçması. Düne kadar devleti ahmaklık ve özel sektöre engel olmakla suçlayanlar bugün devletin kendilerini ve şirketlerini kurtarmasını ve piyasaya para saçmasını açıkça talep edebiliyorlar.
Devletler de bu talebe uygun davranıyor, sermayedarlara paraları saçıyorlar. Şunu net olarak anlamalıyız. Devlet “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyor ama “bırakınız batsınlar” d(iy)emiyor. çünkü devlet egemen sınıfların (sermayedarların) siyasal aygıtı. Bunun için devlet batan şirketleri gelecekte özelleştirmek üzere kurtarıyor,
devletleştiriyor.
Marx: “Kapitalizm, devlet işin içine karışmadan kendi kendisini düzenleyemez, ne var ki, devletin işin içine karışması, kapitalizme karşı değil, tersine, bizzat kapitalistlerin/burjuva sınıfının ihtiyaçları nedeniyledir.”[2] Diyor. Bize yaşatılan bu krize bakıldığında da görülecektir ki; devletin piyasaya müdahalesi geniş halk kitlelerinden çok, sermaye sınıfının isteği ile gerçekleşmektedir.
sistemde kara delik oluşturuyor” diyenler.
Bütün bir ülkenin besinini sağlayan, yaşamın sürdürücülüğü için çalışan çiftçilere yapılan Gayrisafi Milli Hâsılanın %1’i kadar destek “kara delik” oluşturuyor da, ABD’de de sayıları 50’yi bile bulmayan şirketlere Türkiye Gayri safi Milli Hâsılasının iki katı oranında verilecek yaklaşık bir trilyon dolar “beyaz yama” görevi mi görecek? Tarıma ayrılan desteğe karşı çıkan serbest piyasa tanrısına tapanların şirket kurtarmalarına ayrılan para için bir açıklamaları olmalı!
Para saçarak şirket kurtarmalar, krizi çözmeyecek, tersine yeni krizlerin alt yapısını oluşturacaktır. Şirketleri batıranlara verilecek olan paranın miktarı dünyadaki tüm açlığa çözüm olabilecek boyutta. Ama bu para, açlığı
gidermeye değil, açlık ve yoksulluğun müsebbibi olan parayı batıranlara dağıtılıyor. Saçılan paraların yoksullardan ve emekçilerden toplanılacağı düşünüldüğünde de yaşamın yoksullar ve emekçiler için daha çekilmez olacağı gibi fırsat olarak da görülebilir.
Yoksullardan, emekçilerden yana olan toplumsal muhalefet güçlerinin birlik olması ve birlikte mücadele etmesi halinde kriz, emekçi halkın kendine güvenin artmasına, toplumsal muhalefet güçlerinin de krizden güçlenerek/ büyüyerek çıkmasına olanak sağlar.
Kriz, kent-kır emekçilerince sorgulanmaya muhtaç
Dünya ekonomisi büyük dış açıklara karşı büyük dış fazlaları biriktiriyor. Dengesizleşiyor. Her geçen zamanda
dengesizlik derinleşiyor. Kriz öncesinden bu yana açıkların baş aktörü ABD, fazlaların baş aktörleri ise; Çin, Japonya ve Hindistan gösteriliyordu.
Kriz öncesi ve baş gösterdiği süreçlerde ulusal ekonomiler büyüyordu ama bu büyümenin sürdürülebilir olmadığı bir yana, ne pahasına, nasıl ve hangi dengesizlikleri arttırarak büyüdüğü sorgulanmaya muhtaç orta yerde duruyor. Tayip Erdoğan’ın ‘Türkiye büyüyor’ diye böbürlenerek açıkladığı rakamların gerçekliği elbette ki tartışma konusu ama kimlerden kimlere bu paranın geçtiği ve gerçekte kimlerin büyüdüğü, onlardan bu faturanın ödenmesinin istenmesi bakımından önemli. Büyüyor denilen ekonomide tarım neden küçülüyor(du)? Tarımda uygulanan IMF, Dünya politikası nedeniyle her 50 saniyede bir, bir çiftçinin iflas etmesi gıda güvencesini tehlikeye at(m)ıyor mu? Evet atıyor! Gıdaya erişim hem kentliler hem de köylüler için riske girecek mi? Evet girecek!
Gıda güvencesinin böylesine riske girmesi kaderi birbirleriyle çok benzeşmeye başlayan kent ve kır emekçilerinin ittifakına zemin oluşturabilir mi? Bunu zaman ve bu konudaki çabalar gösterecek.
Kriz, “serbest piyasanın yarattığı krizdir,” “neo liberal uygulamaların nedeni olduğu krizdir” söylemi doğrudur ama sadece doğrudur. Bu açıklama, krizin ceremesini çekenler ve çekecek olacaklar tarafından görünebilir ve anlaşılabilir olmaya yetmez. Ceremeyi çeken ve çekecek olanların refleks göstermeleri krizin görünür ve anlaşılır kılınmasıyla ve onu bilince çıkartmalarına yardımcı olmakla mümkün olur. Bu nedenle kriz emekçiler cephesinden sorgulanmaya muhtaçtır.
Sorgulamaya belki merkezdeki kriz, çevre ülkelere nasıl ve ne oranda bulaştığıyla başlanabilir. ABD’nin krize yaptığı müdahalenin kapitalist sistemi nasıl etkileyeceği değerlendirilebilir.
Bu krizin ne kadarının devlete yani halka ödetildiği ve ödetileceği yaklaşık olarak belirlenebilir. Ve buradan da ceremenin ne olduğu ve kimlerinin bunu çekmesi gerektiği ortaya çıkarılabilir. Bu sorgulamaya daha birçok madde elbette ki eklenebilir, eklenmeli de.
Gıda ve tarım açısından bakıldığında, köylüler ve çiftçiler için “kalkınma” tanımının şimdi yeniden yapılma olanağı her zamankinden daha fazla var. Sosyal adalete, ekolojik sürdürebilirliğe, köylü kültürü ve ekonomisine saygı ilkeleri üzerine alternatif bir tarım modeli büyük tarım ve gıda şirketlerinin kendilerini kalkındırmaya endeksledikleri
Fatura Kime Kesilecek?
Krizin baş nedenlerinden birinin kuralsızlık olduğu, kuralsızlığı oluşturanların ise spekülâtörler olduğu söyleniyor. Spekülatörler, üretimle bağı yok denecek düzeyde olan sanal dünyanın oyuncuları, kumarbazlarıdır. Yani önemli bir bölümü hisse senedinin piyasa oyuncuları…
Hisse senedi piyasa oyuncuları açığa satış yaparak pozisyon alıyorlar. Bu sanal dünya raconuna göre bir kuralsızlık. Yani sanal dünyanın esas aktörlerini kene olarak tanımlarsak, bunlar da bu kenelerin sırtından beslenen değişik türden keneler. Kenelerin emdiği kanın, reel piyasanın misli durumuna gelince sistem sürdürülebilir olamıyor, kriz oluyor. Krizi atlatmanın yolu yani kenelerin emdiği kanın yerine konması işi sermayedarlar tarafından devletlere ciro ediliyor. Devletler de, kumar masasına hiç oturmamış emilen kanda pay sahibi olmayan (kanı emilen) halkın önüne faturayı koyuyor ve ödetme yoluna gidiyor.
Semiren kene de, kaldığı yerden kan emecek alanlara kriz sonrası yeniden dönüyor, yaşamını başka bir krize kadar sürdürüyor.
Bu faturanın önümüze gelmesinin nedeni olan ilk halkanın kuralsızlığını Korkmaz İlkonur şöyle anlatıyor:[3] “Açığa satış yaparak kısa pozisyonlar alıyorlar. ABD’deki sermaye piyasa kurallarına göre, piyasanın hisse senetlerini veya tahvilleri doğru fiyatlaması için uzun veya kısa pozisyonlar alması mümkün. Kısa pozisyon alabilmek için yatırımcı bir anlaşma yaparak önce hisse senedi “ödünç” alıyor. Sonra sahibi olmadığı bu hisse senedini satıyor. Yani kısa bir pozisyon yaratıyor. Fiyatı düştükten sonra geri alarak bu pozisyonu kapatıyorlar. İddia ediliyor ki çoğu, “ödünç almadan” yani açığa satış yaparak finansal krizlere neden oluyorlar.
Peki… Bunlar istedikleri zaman istediklerinin hisse senetlerinin fiyatlarını kısa süre içinde aşağı doğru ittirme şansına sahipler mi? çoğu zaman, evet. Yeter ki, fiyatın aşağı doğru spiral hareketini sağlayacak bir dedikodu olsun. Çünkü piyasalar da koyun sürüsü içgüdüsüyle hareket ediyor.”
Evet, kuralsızlığın işleyişi özetle böyle. Peki, kuralsızlık ortadan kaldırılınca sorun çözülür mü? Elbette ki, hayır! Çünkü kriz, sadece kuralsızlık ve ekonomik alanda değil. Dünyada, iklim krizi var; bütün gezegeni tehdit ediyor. Gıda krizi var; bütün insanları ve hayvanları tehdit ediyor. Sermayenin kopardığı cayırtıdan bu krizler görünür olmuyor ama şu andaki kuralsızlığın neden olduğu ekonomik krizden hiç de önemsiz değil, bu krizler. Üstelik yaşadığımız kriz bir avuç sermayedarın kasasına ve kesesine verdiği zarar büyük olduğu için gürültüsü de bu kadar büyük.
Çalışmayanların çalışanlar üzerindeki parazitleri: Spekülâtörler.
Yoksullar için, çiftçilerin ürettiği ürünler için, sadece kuralsızlığın düzeltilmesi değil, bu kumarın yani sanal dünyanın durdurulması, tümden kaldırılması gerekli. Çünkü üretime dayalı değil, kâğıt işleri bütün bunlar. Kâğıt işleri önemli ölçüde vurgun yoluyla para kazanma yöntemi. Bu oldukça iştah açıcı spekülâtörler için. Kısacası; çalışmayanların çalışanlar üzerindeki parazitleri bu spekülâtörler.
Bu konuda Koray çalışkan’ın yorumları ışıldak gibi aydınlatıcı:[4] “…Spot piyasa asli malın el değiştirdiği yerdir. Türev piyasa o malın ya gelecekteki değerinin, ya da o malı gelecekte sabit bir fiyata alma ve satma hakkının el değiştirdiği yerdir. Mesela pamuk spotunda bir balya pamuk alırsınız. Pamuk türevinde ise ya 2009 Eylülü için bir balya pamuğu ya da yine o tarihte bir balya pamuğu mesela 100 dolara alma hakkını satın alırsınız.
Artık her malın bir türev piyasası var. Tahvilden tutun dövize, borsa endekslerinden tutun buğdaya…”
Çalışkan; “…Türev bir şeyden türeyen demek. Yani pamuk opsiyon piyasası, spot piyasasından türüyor. Pamuk olmasa pamuğu ileride sabit bir fiyata alma hakkıyla kimse ilgilenmez.
Ama kazın ayağı öyle değil. Opsiyon ve vadeli işlemler piyasaları hayatında bir balya pamuk görmemiş insanların pamuk alıp sattığı yerler. Yani pamuğa olan ihtiyaç, pamuk arzını belirlemiyor. Bu piyasalarda pamukla karpuz,
tahville döviz aynı şey.
‘ne var yani, spekülatörler olmasa tüccarlar ve köylüler önünü göremez o zaman gelecekteki fiyatlar daha da öngörülmez olur’ diye düşünebilirsiniz. Hata edersiniz. Çünkü köylüler bu piyasalara yaklaşmazlar. Tamamen tüccarların cirit attığı yerlerdir. İkincisi bu piyasalar risk üretirler. Üçüncüsü asli dünyayı türevinden türetirler. Yani aslen asli piyasalardaki fiyatların türevi oluşturması gerekirken, vadeli işlemlerdeki fiyatlar asli fiyatları oluşturur…” diyor.
Kriz tabii ki en başta çiftçileri yanı sıra yoksulları ve emekçileri vuruyor. Çünkü bu piyasaların oluşmasından Çalışkan’ın da dediği gibi, çiftçiler ve yoksulların bir etkisi söz konusu değil. Ancak kriz, üretime ve adil paylaşıma dayalı bir yapının referans alınmasının savunma fırsatını tüm haklılığı ve çıplaklığıyla emekçiler ile çiftçilere sunuyor.
1929 krizi ile günümüz krizinin çiftçiler açısından ayrılıkları ve aynılıkları
Yaşanan kriz sıkça 1929 dünya bunalımıyla karşılaştırılıyor. 1929 bunalımının yaşandığı süreçte gıdanın üretimine ve dağıtımına şimdiki gibi büyük şirketler egemen değildi. Yani tarım alanında şirketler vardı ama bu şirketler aile şirketleri kategorisindeydi., o zamanki şirketler ulusötesi bir gelişkinliğe henüz erişmemişti. Gıdanın üretiminden pazarlamasına uzanan zincirin halkalarını şimdiki gibi şirketler birbirine ulamamıştı. Bu gün büyük tarım ve gıda şirketleri tarım ve gıdada egemen olma yolunda ilerliyor, şirketlere ek olarak spekülatörler de gıdayı yeni kâr alanı olarak görüyor ve devreye giriyor.
Kısacası tarıma ve gıdaya üretenlerle birlikte tüketenler değil, şirketler egemen oluyor, tümden ele geçirmek için de saldırıyor. Şirketlerin egemenliğinde yapılan tarımsal üretimde üretici tarlasına neyi ekeceğine karar veremiyor. Şirket güdümünde üretilen ve pazarlanan üründe/ gıdada tüketiciye seçme hakkı kalmıyor.
Tarım ve gıda şirketleri şimdilerde gıdaya önemli ölçüde egemen bu nedenle etkili, 1929 krizinde şirketler gıdaya egemen olmadıkları için etkili değillerdi.
Evet, uygulanan neo liberal politikalar ulusötesi şirketlerin büyümesini sağlıyor, büyüyen şirketler diğer şirketleri alarak hem sayılarını azaltıyorlar hem de güçlerini artırıyorlar. Bu şirketler gücünü arttırdığı oranda kırılganlıkları da artıyor. Yani, ulus ötesi şirketler sistemin yarattığı problemlerden daha fazla sorumlu tutuluyor, tutulabiliyor artık. Bugün ulusötesi tarım ve gıda şirketleri de köylü tarımını ortadan kaldırmak ve şirket denetiminde üretime dönüştürmek için çabalıyor. Şirket egemenliğinde insan ve hayvanlara gerekli olan toprakların agro-yakıtlara ayrılması için saldırıyor. Bu durum enerji sorununa kısmi çözüm sağlarken gıda krizinin derinleşmesine destek veriyor.
Şu an şirketler gıda krizinin ortasına düşebileceklerini düşünüyor ve bu ihtimalin kötü sonuçları hakkında sinirleniyorlar.
11 Eylül’den sonra neoliberal politikalara karşı direniş ve gösteriler, merkez ülkeler olan Amerika ve Avrupa’da büyük bir duraklamaya girdi. Dünya genelinde direniş, iklim değişikliği, agro – yakıt, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ve Serbest Ticaret Anlaşmalarına (STA) karşı yeniden örgütleniyor.
Kriz, köylüler ve gıda
Günümüzde gıda sanal dünyadaki kumara konu ediliyor. Sanal dünyanın neden olacağı gıda kriz ile sistemin krizinin birlikte gerçekleşmesi yoksulları öyle bir vurur ve çıkmaza sürükler ki yoksullar, hiçbir savunma mecalini
kendilerinde bulamayabilir. Dünya üzerindeki yoksulların en yoksulu olan köylüler için böyle bir krizin gerçekleşmesi sonun başlangıcı olur. Köylü üretiminin yani çiftçiliğin olmadığı, olmayacağı bir süreç yaşamın sigortası olan gıdaya erişimi engeller. Gezegenimizin tüm sigortalarını attırır.
faturayı ödemesinin yanında krizi iliklerine değin yaşamalarına neden olur. Birleşik bir krizin ekonomik ve psikolojik olarak mecalsiz bırakacağı yoksulların bırakın mücadele etme azmini dürtüklemesi ayakta kalmalarını bile
güçleştirebilir.
Başka bir deyişle, şimdilik gıda krizinden ayrıksı yaşadığımız bu kriz, kapitalistler için yaşam kalitesini düşürerek, iyi yaşama erişimi engelleyerek, bir sonraki nesle de bu yaşamı reva görerek aşılabilir olur belki. Ancak gıda krizi ile birleşmiş bir dünya krizi hem kapitalistler hem de yoksul kesimler için aşılabilir olmaz. Bu nedenle en başta gıda ürünleri sanal dünyadan, spekülatörlerin elinden kurtarılmalı. Tarımsal ürünler ve gıda, borsadaki kâğıtlar yoluyla alım satıma konu edilmekten tamamen çıkarılmalı, yasaklanmalı. Başka bir deyişle, sanal dünyadan üretime dayalı bir yapıya dönülmesi yoksulların ve emekçilerin yararına.
Türkiye: Krizin önündeki hazan yaprağı
Kriz Türkiye’ye de gelecek mi, teğet mi geçecek, gelecekse nerelerden etkilenmesi sonucu gelecek, buna da bakmakta yarar var. Bir kere Türkiye boğazına kadar serbest piyasa ve tekelleşme ilişkilerine ve onun rüzgârına kendini teslim etmiş durumda. Olası krizlerde direnç noktası olacak, krizleri az hasarla atlatmasını sağlayacak Kamu İktisadi Teşebbüslerin (KTİ) teknolojilerini yenilemek, sermaye desteği vermek yerine elden çıkarmış bulunuyor. Tarım kesiminde KİT’lerin yanı sıra direnç noktaları olabilecek Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri neoliberal politikalar sonucu birer piyasa aktörü haline dönüştürülmüş durumda. Yani krizlere karşı direnç noktaları değil, krizlerden etkilenecek karaktere dönüştürülmüş vaziyette. KİT’lerini yitirmiş, elden çıkarmış, tarımsal Birliklerini piyasa aktörü haline getirmiş bir Türkiye direnç noktalarından yoksun. Bu temel dayanak noktalarından yoksunluğun yanında sayılabilecek pek çok nedenden dolayı Türkiye krizden etkilenecek. Rüzgârın önündeki hazan yaprağı misali duruyor, Türkiye…
Türkiye, bu haliyle dünyadaki ekonomik krize dirençsiz olduğu gibi tarımsal alanda kendine yeterlilikten uzaklaştığı için de gıda kıtlığına karşı dirençsiz durumda.
İngiltere’de Bradford & Bingley bankası’nın devletleştirme kararı alındı. Avrupa’nın en büyük bankalarından Fortis’e 11 milyar avronun üzerinde bir mali kurtarma paketi sağlandı. İskandinav ülkelerindeki bankalarda da sıkıntı baş gösterdi. Avrupa Birliği ve Danimarka’nın Spar Nord Bankası ile Albejdernes Landsbank, mali sıkıntıdaki
Danimarka bankası Roskilde Bank’ın 21 şubesini 108 milyon dolara, mevduat hesabıyla, bankanın kredi hesabını da 3 milyar dolara satın alacakları belirtildi.[5] Fransız ve Alman bankalarında henüz sorun yok ama onlarda da endişe yok değil. Bunları yazmamdaki gaye sermayenin bankalarının çetelesini tutmak değil elbette. Sadece krizin Avrupa içlerine doğru yol aldığına ve bu gelişmenin Türkiye’yi de etkileyebileceğini olmasına dikkat çekmek istiyorum.
Çünkü Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ülkeler, Avrupa Birliği’ne bağlı ülkeler. Krizle birlikte Avrupa Birliği durgunluğa girebilir. Türkiye bu yanıyla da krizle temas etmek durumunda kalacak.
Başka bir deyişle ekonomisini serbest piyasaya terk etmiş, ihracata gönlünü, ithalata kapılarını sonuna kadar açmış her ülke gibi Türkiye de krizin neden olacağı daralmadan etkilenmesi kaçınılmazdır.
Ayrıca, Türkiye’nin bu günlere gelmesinde etken olan klavuz kargaları artık yok. Yani bir Merrill Leynch vardı. Türkiye’ye rapor hazırlardı. Önümüzdeki yıl büyümemizin şu kadar olacağını söylerdi. Bilgisi ve tecrübesiyle bizi teskin ederdi (!). Akıl verenimizin kendisi bu krizle birlikte battı, yok artık! Şimdi ekonomimize yön veren birkaç kişiden biri olan Mehmet Şimşek Merrill Leynch’ten gelmişti. Şimşek’in yuvası yıkıldı, geri döneceği “yeri yok”.
Türkiye hakkında raporlar yayınlayan, sistemin iyiye gittiğine dair raporları referans alınan Morgan Stanley’in kendisi batmış durumda. “Kılavuz kargalarımız” yok, artık.
ABD’nin yeni yönelimi: Gıda egemenliği
Önceki krizlerin ardından bilindiği gibi teknoloji, bilgisayar, internet devreye girdi.[6] Kapitalist sistem kendisini bu yeni buluşlarla restore etti. Başka bir deyişle sermaye yeni birikim alanları buldu kendisine oralardan beslendi. Bugün kriz öncesi anlatılan, daha fazla kullanılabilmesi için şirketler tarafından yollar ve meşruiyet arayışları
sürdürülen nano teknoloji, biogenetik, suyun özelleştirilmesi, agro-yakıtlar, tohumların patentlenmesi gibi yeni sermaye birikim alanlarını gelişmenin gereği diye yaldızlayabilirler. Kapitalistler bu yaldızlarıyla göz kamaştırmada aydınlardan, kimi ekonomist ve solculardan destek de bulabilirler.
Aydınlar, ekonomistler ve kimi solcular t"
"rafından verilecek böylesi bir desteğin, Pentagon öngörüsüyle örtüşeceğinden ona güç katacaktır.
Ergin Yıldızoğlu;[7] “…Pentagon’un “sürekli ve kalıcı bir çatışma dönemine”, “gittikçe artan bir rekabet ortamına” ve “gelişmekte olan ülkelerde bir genç nüfus patlaması” girildiğini saptayan “Orduyu çağdaşlaştırma Stratejisi 2008” raporunun paradigmasını da bu “çözüm yolu” oluşturuyor. Rapor, önümüzdeki 30–40 yıl boyunca ordunun kaynak savaşlarına (Siz bunu sömürge savaşları olarak okuyabilirsiniz) uygun biçimlerde şekillendirilmesini öngörüyor…” diye aktarıyor.
Yıldızoğlu; Pentagon’un görüşlerine paralel bir başka görüş de şu diyor: “… Prof. Mary Kaldor; “ABD ordusunda 1940’lardan kalma, ancak Vietnam’dan sonra gözden düşen “Küçük Savaşlar” kuramına çok daha yeni bir yaklaşım olan “IV. Kuşak Savaşları” kuramının ışığında geri dönülmeye başladığını aktarıyor. Bu bağlamda işgal edilen yerlerde “halkın kontrolü”, sosyal, ekonomik yaşamın yeniden şekillendirilmesi gibi etkinliklere, diğer bir deyişle kalıcı sömürge yapıları oluşturmaya yönelik stratejilere ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı da görülüyor… Kâr oranları düşme eğiliminin yarattığı basınçla, yeni piyasalara, doğal kaynaklara, ucuz emek depolarına ulaşmanın öneminin arttığını, bu bağlamda klasik sömürgeciliğin geri gelmekte olduğunu ileri sürmüştük…”[8]
Pentagon’un yaklaşımını yabana atmamak, üzerinde düşünmek lazımdır. Bu yaklaşım ABD için bir geri çekilme gibi görülse de başka bir yerden gezegeni askeri terimle; gıda egemenliği yoluyla “kuşatma altına alma harekâtı” olarak görülmelidir. Gezegendeki canlılara ihtiyaçları üzerinden egemenlik kurma ki, yoksullar ve emekçilerin üzerindeki gerçek egemenlik bu olacaktır. Başka bir anlatımla çağımızın yeni köleci sistemi böyle gerçekleş(tiril)ecektir.
Unutmayalım ki, ABD hâlâ tartışmasız biçimde, dünyanın en büyük askeri gücü ve bu yolla egemenlik kurabilecek bir ülke.
Pentagonun ABD ve ulusötesi şirketler için altını çizdiği strateji azgelişmiş ülke ve insanları için olduğu kadar gezegenimiz için büyük risk oluşturucudur. Birkaç örnekle açıklamamız gerekirse, birincisi nano teknolojilerin özel sektörün inisiyatifinde kullanılmasının dünya için ve tüm canlılar için ne denli büyük bir tehdit olduğu
söylenegeliniyor. Nano teknolojilerin asla devlet denetiminin dışında olmaması ilk elden savunulabilir.
Bir başka konu biyo genetik olayı. Biyo genetik üzerinde ar-ge çalışması yürütenler devletler değil, büyük dev şirketler. Biyo genetik yoluyla tarım ve gıda üzerinde egemenlik kurma doğrultusunda ilerliyor bu dev şirketler. Şirketlerin bu krizi bahane ederek (ondan güç alarak) doğa, insanlar ve yoksullar için ciddi bir tehdit oluşturan ve kalıcı bağımlı bir sömürüyü esas alan biyo genetik konusundaki yol alma viteslerini arttırabilirler. Biyo genetiğin yakın gözetime alınması durdurulamıyorsa bile askıda kalmaları sağlanmalıdır. Mümkünse GDO’ları üreten şirketlerin kontağı kapatılmalıdır.
Çünkü tarımda uygulanan şirket tarımcılığı ve ona ek olarak uygulanmak istenen yer yer de uygulanan GDO’lu üretim verimliliği arttıran değil düşüren bir yolda ilerliyor. Yani gezegenimizi yok etmeye, canlıları da açlığa doğru taşıyan eğik bir düzlemde yol alıyor, GDO’lu üretim.
Tohumların patentlenmesinin yaratacağı bağımlılık yoluyla otomatiğe bağlanacak sömürü, suyun özelleştirilmesi ile ortaya çıkacak olan katlanılması güç sömürü, insan ve hayvanlar için gerekli toprakların yakıt için ayrılmasının neden olacağı sorunlar sadece açlık getirmeyecek, gezegenimizi de yaşanılmaz kılacak.
Şu an dünya üzerinde özelleştirilen su toplam suyun yüzde %5’i civarında. Özelleştirme sonucu elde edilen para dünyadaki tüm petrol cirosunun yarısından fazla. Sudaki baş döndürücü rakam devletleri para selinin önüne katıp etkisizleştirebilir. Bu konuda kimseye ait olmayan suyun kullanma hakkına sahip olan tüm canlılar için insanlar tarafından suyun ticarete konu edilmemesinin cansiperane bir biçimde savunulması kaçınılamazdır.
karşılar. Agro-yakıt üretimine ayrılan topraklar da her geçen zamanda artıyor. Artışın bu hızda sürmesi halinde on yıl sonra parası olan bazı insanların bile gıdaya erişemeyeceği düşünülebilir.
Önümüzdeki süreçte kapitalist sistemin en önemli sermaye birikim alanları; agro-yakıt, suyun özeleştirilmesi,
tohumun patentlenmesi, tohumun genetiği ile oynanması ve iklim değişikliği gibi gıda ile doğrudan bağlantılı alanlar olacaktır. Kısacası aşinası olduğumuz geleneksel emek sömürüsünün yanında gıdaya erişim hakkı ve gezegenimizin devamlılığı dünyadaki insanların ve tüm canlıların sorunu olacak.
Sağlıklı gıda üretme hakkı olan köylüler, sağlıklı gıda tüketme hakkı olan tüketiciler, doğayla barışık üretimi özgürce belirleme hakkını içeren gıda egemenliğinin büyük tarım ve gıda şirketlerine karşı cesaretle savunulma zamanıdır. Bir tarafta büyük şirketler ve hükümetler diğer tarafta üreticiler, tüketiciler, kadınlar, işçiler, gençler ve ekolojistler bu yaman çelişkinin tarafları.
Şirketler bu yeni sermaye birikim alanlarına erişmek için yaptıkları ve yapacakları işleri üreticilerin, tüketicilerin, kadınların ve hatta iklim değişikliğinin yararına diye yaldızlamaya çalışacaklar. Yaldızlanacak bu politikalar büyük şirket karşıtlarının ortak mücadelesiyle her fırsatta tırnaklanmaya, yaldızın altındaki gerçekleri görünür kılmaya ihtiyaç olacak.
Kriz ve yurttaş tutumu
ABD, başkanlık seçimi arifesinde patlak veren 1930’lardaki büyük buhrandan beri en geniş çaplı mali kriz olan krizi aşmak için Bush giderayak “Acilen Ekonomiyi İstikrarlaştırma Yasası’nı meclise getirdi. Bush’un tüm çabalarına karşın yasa yeterli oyu alamadı ve destek Kongre’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi’nden ilk getirilişinde
çıkarılamadı. Oylamada 208 lehte oya karşılık 228 aleyhte oyla red edildi. Üstelik aleyhtarların 133’ü Bush’un Cumhuriyetçi Parti’sinden, 95’i ise Demokrat Parti’dendi.
Oylamanın ilk 15 dakikasında hayırlar önden gidince seçimlerin bir süre durdurulmasına ve başta Bush’un yardımcısı Dick Cheney ile Hazine bakanı Henry Poulson’un telefona sarılıp milletvekillerini ikna etme çabalarına karşın sonuç olumsuz çıktı. Anket sonuçlarına göre, 4 Kasım’da seçime gitmeyecek bölgelerin vekillerinin lehte, seçime
gideceklerin ise aleyhte oy attı.[9]
Daha sonra onaylanan söz konusu yasanın önceki ayrıntılarına şunun için girdim. ABD ve AB’de 11 Eylül’den sonra neoliberal politikalara karşı mücadele durakladı demiştim. Bu krizle birlikte somut durum karşısında vatandaşlar sessiz kalmadılar, kabulcü davranmadılar. Başka bir deyişle oylamanın sonuçlarının böyle tecelli etmesinde seçmenlerin etkin pozisyon tutmalarının ve mücadele etmelerinin payı büyüktü!
Seçmenler, emlak piyasasına hiç bulaşmamış bir Amerikalının kurduğu siteden[10] Kongre üyelerine e-posta ile tepkiler yağdırdılar. E-postalar; “Vergi olarak ödediğim dolarların borç verenlerle alanların, yani ortalamanın çok altındaki gelirimle ev almam önündeki en büyük iki engeli oluşturanların kurtarılmasında kullanılmamalı” içerikliydi. Site, bu durumu bankaların “darbe girişimi” ve “hırsızlığın meşrulaştırılması” propagandasıyla güçlendirdi.
E-postalarla yağdırılan tepki yağmurunun yanında vatandaşların gönderdiği, kongre üyelerinin ofisleri mektup yığınlarından dolayı girilmez hale getirilmiş. Demokrat senatör Barbara Boxer sadece kendisine 17 bin e-posta gönderildiğini ve günde 2 bin telefon aldığını belirtmiş.[11]