KAVGA DÜNYADAN KALDIRILAMAZ MI?
ÜÇ BÜYÜK DÝNÝN
ÜÇ BÜYÜK DÝNÝN A A T T ASI HZ. ÝBRAHÝM ASI HZ. ÝBRAHÝM
EÞZAMANLILIK VE ÇALIÞMA
EÞZAMANLILIK VE ÇALIÞMA ÞEKLÝ ÞEKLÝ
Aylýk Kültürel ve Siyasi Dergi
Onur Baþkaný:
Dr. Refet Kayserilioðlu Sahibi ve Genel Yayýn Müdürü:
Ayþegül Kayserilioðlu Yazý Ýþleri Müdürü:
Güngör Özyiðit Yayýn Kurulu:
Güngör Özyiðit Nelda Bayraktar
Hale Ürkmezgil Haberleþme ve Okur/Abone Ýliþkileri:
0535 4554223 - 0549 7220248 Yönetim Yeri:
Hayri Eðmezoðlu Sk. Ýkizler Ap.
No: 8 D: 32 Erenköy/Ýst.
Baský:
Hedef Dijital Baský Taksim Cad. No: 19/A
Taksim/Ýstanbul Fiyatý: 7 TL Yýllýk Abone: 80TL
Yurt Dýþý: 100 TL Cilt: 46 Sayý: 541 Ocak 2014
Kavga Dünyadan
Kaldýrýlamaz mý? ... 2
Dr. Refet Kayserilioðlu
Üç Büyük Dinin Atasý
Hz. Ýbrahim... 6
Ahmet Kayserilioðlu
Bakýþ Açýsý ... 14
Güngör Özyiðit
Bertrand Russel ... 16
Derleyen: Nihal Gürsoy
Roma Uygarlýðýnda
Kadýnlar ... 20
(Kadýnýn Bitmeyen Çilesi)
Yalçýn Kaya
Mutlu insanlar Neyi
Farklý Yaparlar? -II- ... 30
Çeviren: Nelda Bayraktar
Eþzamanlýlýk ve
Çalýþma Þekli ... 36
(Canlý Kryon Celsesi)
Dergimizin internet sitesini
www.sevgidunyasidergisi.com, www.dostluk.org adreslerinden ziyaret edebilirsiniz
ÝÇÝNDEKÝLER
Sevgili Dostlar
Zamaný hesaplamak için günleri, aylarý, yýllarý böldük ya... gelin bu sene bir þey yapalým: Sevecek ya da sevilecek birisini deðil de sevginin kendisini ara- yalým. Arayalým ve bulunca da fýrsatý hiç kaçýrmadan alalým onu. Önce gön- lümüze alacaðýmýz, gönlümüzü verebileceðimiz bir þey seçelim. Bunun beyaz atlý yakýþýklý prens ya da kapatýldýðý kulede kurtarýcýsýný bekleyen dünya güzeli bir prenses olmak gibi bir ön þartý olmasýn. Yakýnlarýmýzdan birisi, bir arkadaþ, bir dost, bir evcil hayvan ya da yapmaktan hoþlandýðýmýz bir faaliyet de olabilir.
Seçim yapýp karar verdikten, Yaradan’ýn rýzasýný ve korumasýný diledikten sonra ona öncelikle düþüncelerimizde önemli bir yer veriyor, yalnýzca iyi taraflarý, güzellikleri üzerinde odaklanýyoruz. Giderek bizim için önemi artmaya baþlýyor.
Akýl ikide bir korku, kuþku ve endiþe ile devreye girip hýz kesmemizi, sonunda üzülecek durumlardan kaçýnmamýz için dikkatli olmamýzý istiyor. Ama ona diyor ki gönlümüz: “Korkma, baþlarken O’nun iznini ve yardýmýný diledik. O bizi korur. Yanlýþ ve haksýz bir þey mi yapýyoruz, sen ondan haber ver.” “Hayýr”
diyor aklýmýz. Öyleyse devam. Sevmek için seçtiðimize kendimizi sevdirmek için, onun hoþuna gidecek þeyleri önce içselleþtirerek kendi tarzýmýzda yapýp onu sevindirmeye, ona can ve heyecan vermeye çabalýyoruz. Bir varlýða ya da bir þeye sevgi için yaklaþmak, onun tüm cevrine, zahmetine ve zorluklarýna katlanma kabulünü içinde barýndýrýr. Onun her derdine derman olmaya çalýþýr insan.
Böyle yaptýkça kendini sevdirme çalýþmasý epeyce ilerler ve iki taraf da zamanla ayný frekansta titreþmeye baþlarlar. Sevilenin cevri olduðu gibi, sevginin de kendi incelikleri, sürprizleri ve cilveleri vardýr: 1. Hiçbir þey ve hiç kimse gerçek anlamda size ait deðildir. 2. Sevdiðinizi, sizin onu sevdiðinizden daha çok ve güçlü bir þekilde sevenler olabilir. 3. Sevgi mutlaka üzüntü ve acý getirecektir.
Zaten merhamet baþlýbaþýna acýma ile ilgilidir. O nedenle üzüntü ve sevinç, düþüþ ve kalkýþ, uçma ve yere konma bunlarýn hepsi sevginin içindedir.
Sevdiðiniz kiþi ya da þey de sevginin içinde, onun bir parçasýdýr. 4. Sevgi mutlak saygýyla birliktedir ve mutlak fedakârlýk gerektirir. 5. Sevilen ve gönle alýnan hiç bir þey lekelenmemelidir ve yollar bir gün gelip ayrýlsa bile hiçbir þekilde gönülden çýkarýp atýlmamalýdýr. Çünkü biz sevgiyi öðrenmek istiyoruz, O’ndan olduðu için, kutsal olduðu için, tüm sevgilerin yolu O’na vardýðý için.
En Derin Sevgilerimizle SEVGÝ DÜNYASI
Kavga Dünyadan Kaldýrýlamaz mý?
Dr. Refet Kayserilioðlu
Sinirlerinize hâkim olmanýz size daima kazandýrýr.
Duruma göre kavgayý önlemenin birçok yollarý olabilir. Elbette bu arada bazý ödünler vermek bazý fedakârlýklar bulunmak da gerekebilir. Verdiðiniz ödün, kavgada kaybedeceðinizden çok azsa, yine siz kazançlý deðil misiniz? "Ben ödün vermem, ben alttan almam, ben kendime lâf söyletmem, ben üzerime toz kondurtmam"
diyenlerin çoðu kez daha çok kayýplara uðradýðý görülmüþtür.
Akýllý bir taktikçi olabilmek, sýrasýnda kökü saðlam bir çalý gibi rüzgârýn karþýsýnda eðilmeyi bilmek, rüzgârý
üzerinizden aþýrývermek gerekir.
Tecrübeli ve bilgili insanlarýn
tutumu budur.
irisi diyordu ki:
"Kavga insanýn tabi- atýnda (yaradýlýþýnda) vardýr. Ne yapýlsa kavga önlenemez. Er geç bir yerde insanoðlu kavga eder. Karý- sýyla veya kocasýyla kavga eder, kardeþler birbirleriyle kavga eder; arkadaþlar, kom- þular, meslektaþlar ve ortak- lar kavga eder ve nihayet milletler ve devletler biribir- leriyle kavga eder. Bu böyle gelmiþ, böyle gidecektir"
Diðeri cevap veriyordu:
"Hayýr, kavga insan tabiatýn- da veya mizacýnda yoktur.
Kavga insanýn geliþmemiþ- liðinin ve ilkelliðinin belirti- sidir. Önce ben, önce benim çýkarlarým diyen ve kendisin- den baþkasýný düþünmeyen, ilkel insan davranýþýdýr kavga. Ýnsanlar geliþtikçe yükseldikçe daha sencil, daha fedakâr oldukça kavga da azalmaktadýr. Bir gün gele- cek tamamen ortadan kalka- caktýr."
Bu tartýþma sürüp gider.
Acaba doðrusu nedir? Kavga insanýn doðasýnda ve miza- cýnda mý var? Yoksa geliþmemiþliðinin ve ilkel- liðinin bir belirtisi midir?
Kavga dünya durdukça ayný þekilde sürüp gidecek mi?
Yoksa bir gün bitecek mi?
Bu sorulara cevap bulmaya çalýþmadan önce, kavga nedir, neden olur? Bunlarý iyice tanýyalým. Kavga, bir kiþinin çýkarýnýn, saygýn- lýðýnýn veya mevkiinin sarsýlacaðýný sanarak, kendi- sine zararlý olan veya olacak olan kiþiyle çatýþmasýdýr.
Demek ki kavganýn temelinde zarara uðrama korkusu yatmaktadýr. Bazen bu korku bir gerçek sebebe dayanýr. Bazen de kiþi tehlikeleri abartmakta, gerek- tiðinden büyük tepki göster- mektedir. Bunda elbette ken- dini deðersiz görme duygusu- nun ve eziklik duygusunun tepkileri de vardýr. Kavga yapan kiþi, gelecek zararlarý önleyeceðini, kendini ve çýkarlarýný koruyacaðýný düþünür. Bazen bunlarý gerçekten korur. Bazen de kazanacaðýný umduðundan daha çoðunu kaybeder.
Koruyacaðýný sandýðý þeyleri kaybettiði gibi, daha fazlalarýný da kaybedebilir.
Onun için tecrübeli kiþiler þöyle bir öðüt verirler: "En kötü anlaþma, en iyi kav- gadan daha kazançlýdýr."
KAVGA ÞART MIDIR?
Kavganýn, çýkarýn, saygýn- lýðýn, kiþiliðin ve mevkiin korunmasý için yapýldýðýný gördük. Kavganýn temelinde
zarara uðrama korkusunun yattýðýný da görüyoruz. Acaba korunmak için kavga gerçek- ten þart mýdýr? Kavganýn kaçýnýlmaz olduðu durumlar dünyada gerçekten vardýr. Bir zorba, tehditle ve korkutarak sizin elinizdekini almak isterse, buyur al, senin olsun diyemeyeceðimiz zamanlar olabilir. Elbette öyle durum- larda kavga þart olur Ama insan, kavgayý kabul etmek zorunda kaldýðý durumlarda da kuvvetini iyi hesap etmek, zaman kazanmak, aklýyla devamlý çareler ve tedbirler düþünmek zorundadýr: Belki kavgasýz zararý önleme yol- larý vardýr. Hemen kaba- dayýlýk gösterisine kapýl- madan, sinirlere hâkim olarak çareler düþünmek, zararlarý önleyebilir.
Kavgadan kaçmak, bir korkaklýk veya bir uyuþukluk mudur? Çoðu kiþide bu dü- þünce ve bu düþüncenin yol açtýðý bir duygu hâkimdir.
Birisi meydan okudu mu veya baðýrdý mý, hemen ona ayný ton ve üslûpta cevap vereceksin ki korkmadýðýný ve yýlmadýðýný anlasýn.
Küçücük sebeplerden çoðu kavgalar böyle çýkar. Karý ve kocalar arasýnda da bu tür tartýþma ye kavgalar çoktur.
"Sen bana baðýramazsýn, sen bana bu tarzda konuþa-
B
mazsýn, sen bana karýþa- mazsýn" la baþlayan tartýþ- malar kavgayla sonuçlanýr.
Bütün bunlarýn temelinde kiþinin sayýlmadýðý ve saygýnlýðýný kaybetmekte olduðu korkusu yatar. Oysa üst perdeden konuþana ve meydan okuyana hiç cevap vermeden, saygýya davet eder tarzda ciddi bir þekilde bakýl- sa, belki de o anda iþ çözüm- lenir. Ya da kibarlýkla ve sükûnetle: "Bu tarz konuþur- sanýz size cevap vermem, önce saygýlý olunuz lütfen!"
demeniz karþýnýzdakini hiza- ya getirmeye yeter çoðu kez.
Þöyle de ilave edebilirsiniz:
"Size saygý duymamý istiyor- sanýz, siz de lütfen saygýlý olunuz!"' Bu tarz cevaplarda hiç saygýsýzlýk ve hakaret yoktur. Hakareti ve saygýsýz- lýðý kabul etmek de yoktur, aksine dengeli, kendinden emin kiþinin sakin ve efen- dice bir direniþi vardýr. Eðer karþýnýzdaki kiþi, küçük- lüðünden beri herkesle dalaþ- maya alýþmýþ biri ise, sizin bu tarz cevaplarýnýzý duy- mamýþ gibi davranabilir. Ama siz kibarlýðýnýzdan, sükûne- tinizden ve sabrýnýzdan hiçbir þey kaybetmeksizin davranýr- sanýz, biliniz ki karþýnýz- dakinin balonlarý kýsa zaman- da sönecektir. Sinirlerinize hâkim olmanýz size daima
kazandýrýr. Duruma göre kav- gayý önlemenin birçok yollarý olabilir. Elbette bu arada bazý ödünler vermek bazý fedakâr- lýklar bulunmak da gereke- bilir. Verdiðiniz ödün, kavga- da kaybedeceðinizden çok azsa, yine siz kazançlý deðil misiniz? "Ben ödün vermem, ben alttan almam, ben kendime lâf söyletmem, ben üzerime toz kondurtmam"
diyenlerin çoðu kez daha çok kayýplara uðradýðý
görülmüþtür.
Akýllý bir taktikçi ola- bilmek, sýrasýnda kökü saðlam bir çalý gibi rüzgârýn karþýsýnda eðilmeyi bilmek, rüzgârý üzerinizden aþýrýver- mek gerekir. Tecrübeli ve bil- gili insanlarýn tutumu budur.
SAVAÞLAR BÝTER MÝ?
Ýnsanlar arasýndaki kav- ganýn yanýnda milletler ve devletler arasýnda da kav- galar var. Savaþ dediðimiz bu büyük kavgalarý dünyadan kaldýrmak mümkün mü?
Günümüzde yer yer bölgesel kavgalar sürmekte, bir yerde biterken bir baþka yerde baþlamaktadýr.
Bunlarýn sebebi de, ayný kiþiler arasýndaki kavgalarda olduðu gibi, en baþta çýkarýný koruma veya bir çýkar saðla-
madýr. Bunun yanýnda, ülkenin saygýnlýðýný veya bütünlüðünü bozmaya yöne- lik giriþimler de çatýþma sebebi olabilir. Koskoca bir devletin bir baþka devletle savaþa tutuþmasý elbette kiþi- lerin kavgasý gibi çabuk ve sýk olamaz. Ama devletlerin çatýþmasýnýn zararý da bütün ülkeyi kapsar ve daha yýkýcý olur. Onun için çok mecbur olmadýkça devletler kavgaya tutuþmamaya dikkat ederler.
Hele tüm dünyayý kaplayan Birinci ve Ýkinci Dünya Sa- vaþlarý gibi büyük bir savaþ- tan bugün herkes çok kork- maktadýr. Çünkü bir Üçüncü Dünya Savaþý dünyadaki tüm canlýlarýn yok olmasýna, hattâ bütün dünyanýn mahvolmasý- na yol açacak bir büyük çýl- gýnlýk olacaktýr. Bunu, düþü- nen ve aydýn olan herkes biliyor. Ama yine de silâhlan- ma yarýþýndan vazgeçilme- mekte, karþýlýklý tehditler ve meydan okumalar sürüp git- mektedir. Karþýlýklý silâhlan- ma yarýþý ve karþýlýklý korku- lar bir gün korkularýn baþa gelmesine yol açabilir.
Kavgayý ve harbi önle- menin yolu dost olmaktýr ve bir olmaktýr ama "Önce ben, önce benim çýkarým" diyen insanlar, devletler bunu nasýl saðlayacak?
Diyorlar ki: Karþýlýklý güçlü silâhlara sahip olmak iki taraf için de bir cay- dýrýcýlýk etkisi yapmaktadýr.
Bu bir dereceye kadar doðru olabilir. Ama bu, korkuya baðlý bir dengedir. Korkuya baðlý dengeler her an bozul- ma eðilimi gösteren çürük ve tehlikeli dengelerdir. Ya bir tarafýn kendini daha güçlü görmesi, ya çok kýzmasý ya da korkunun dayanýlmaz hal almasý bu çürük dengeyi kolayca yýkar ve kavga baþlar. Kavga baþlar baþla- maz, her iki taraf da çok atik davranmak, karþý tarafa en büyük darbeyi vurmak isteyecektir. Bu, kýsa sürede her þeyin yok olmasýna kadar götürecektir iki tarafý da.
Bugünün dünya savaþlarý eskiden olduðu gibi yýllarca sürmez. Bir ayda, belki de bir haftada her þey olur biter. Ve ortada milyonlarca ölü, yýkýlmýþ bir dünya, radyoak- tif radyasyonla dolu bir hava kalýr. Bu büyük felâketten ölmeden kurtulabilenler de ya sakat ya kör ya saðýr ya da tehlikeli radyasyonla azaplar içinde kývrana kývrana ölme- ye mahkûm kötürümler olur.
Geleceðin savaþlarýnda galip de maðlup da belini doðrulta- mayacak kadar mahvolurlar.
Öyleyse bu felâketi göre göre neden hâlâ anlaþmaya
yanaþmýyorlar? Neden hâlâ tehlikeli silâhlanma yarýþýný sürdürüyorlar. Uçurumun kenarýnda boðuþanlar, bir gün uçuruma birlikte yuvarlanýr- lar. Bu basit gerçeði göremiyor mu insanlar?
TEK ÇIKAR YOL Bu büyük felâketi önle- menin tek çýkar yolu insan- larýn birbirini sevmeleri,
"Önce sen" diyebilmeleri ve sevgiye, yardýmlaþmaya da- yalý bir birlik kurabil- meleridir. Dünya þimdi
"Savunmak için" bahanesiyle korkunç bir hýzla savaþa hazýrlanýyor. Felâketin ve tehlikenin büyüklüðü de insanlarý bu çýlgýn hazýrlan- madan vazgeçiremiyor.
Bazýlarý diyor ki, Bu silâh- lanma yarýþý birçok yeni buluþun ortaya çýkmasýna yol açýyor, böylece dolaylý olarak faydalý oluyor. Gerçekten savaþa hazýrlanýrken teknik yönden daha üstün olacaðým hýrsýyla yeni yeni buluþlar oluyor ama acaba yarýþ hizmette ve iyilikte baþlatýl- sa, üstünlük daha büyük hizmet edende, daha büyük iyilik edende, bilgide daha ileri gidende aransa, ayný araþtýrmalar ve buluþlar olmaz mý?
Üstelik o zaman ayrý ayrý olan ve boþa harcanan bir takým güçler ve emekler bir- leþeceði için, yeni buluþlara ulaþmak çok daha kolaydýr.
Bir düþünen, bir konu üzerinde birlikte düþünen kafalar gerçeklere daha kolay ulaþýrlar. Öte yandan savaþ için hazýrlanýrken yeni buluþlar olacak diye savaþýn getireceði büyük yýkým göze alýnabilir mi? Bir yeni buluþun kazandýracaðýndan daha fazlasýný bir savaþ alýr götürür.
Öyleyse insanlar için tek kurtuluþ yolu kalýyor: Ýnsan- larýn anlaþmalarý, her ne pahasýna olursa olsun, güvene, sevgiye, doðruluða, iyiliðe, çalýþmaya ve bilgiye dayalý bir birlik kurmalarýdýr.
Böyle bir birlikte tüm insan- lar eþit olacaktýr. Dünyada tek bir devlet olacak, o devletin yöneticilerini tüm insanlar seçeceklerdir. Ayrý ayrý devletler, hudutlar, ayrý ayrý hükümetler olmayacaðý için, büyük devletlerin kendi vatandaþlarýný kayýrmalarý gibi bir sorun da olmayacak- týr. Ýnsanlarýn kurtuluþu o tek dünya devletinde birleþmekte olacaktýr. Herkes o dünya devletinin eþit vatandaþlarý olacaktýr. En güzeli de, insan- lýða yakýþan da bu deðil mi?
Gülyüzlülerden Ýbretler: 2
Üç Büyük Dinin Atasý Hz. Ýbrahim
ARAMAK SUÇ DEÐÝLDÝR
Aþaðý Mezopotamya'da Fýrat kýyýsýndaki Bâbil þehri, zamanýmýzdan 4000 yýl önce tarih sahnesinde kendisine önemli bir yer edinmeye baþlamýþtý. Ne var ki, o coðrafya-
da 2000 yýldan beri hüküm sürmüþ; çivi yazýsý, matematik hesaplamalarý, çeþitli inþaat teknikleri dahil büyük uygarlýk atýlým- larý yapmýþ Sümerler deðildi artýk oranýn yöneticileri. Yönetimi Araplar, Kenanlýlar, Ýbranilerden oluþan göçebe Sâmî topluluk-
Ahmet Kayserilioðlu, Psikolog
larý ele geçirmiþti. Sümer sanatý sönmüþ, dili ancak dinin yararlandýðý bir ölü dil haline gelmiþti. Sâmî topluluklarý Mezopotamya'da daha önceki yüzyýllarda da, Sümerleri alt edip kendi devletlerini kurmuþlardý aslýnda.
Ancak bu defaki Sümerin kesin bir ölüm fer- maný olmuþtu. Sümer ölmüþtü ama, o bölgede uzun zamandýr yaþamakta olan göçebeler, elbette uygarlýktan da nasiplerini almýþlar, þehirleþmiþlerdi. Bu Sâmîler eski zamanlardaki göçebeliklerinden sadece dil- lerini, Ýbraniceyi ve kanlý ritüellerle dolu dinlerini alýkoymuþlardý. Örneðin yeni bir site kurulurken, bir kýz veya erkek çocuðunu diri diri topraða gömerlerdi...
Ýþte Hz. Ýbrahim, maddi uygarlýktan nasip- lerini almýþ olmalarýna raðmen, elleriyle yaptýklarý putlara tapan, ahlâki prensipleri gözardý etmiþ böyle bir toplumda hayata baþlamýþtý.
Kuþkusuz onun yaþamýyla ilgili en doðru bilgileri Kur'aný Kerimde bulmaktayýz. Ve onun o dillere destan serüvenini anlatan ne kadar çok âyet var kitapta. Ancak onun peygamber kimliði belleklerimizde o kadar yer etmiþ ki, En'am Suresinde 74'ten 78'e kadar olan 5 âyeti okurken þaþýp kalýyoruz.
Evet, hiçbir þeye yaramayan putlarý Allah yerine koyup tapmalarýný asla aklýna sýðdýramýyor. Nitekim 74. âyette babasýna:
"Putlarý Tanrýlar mý ediniyorsun? Seni de toplumu da açýk bir sapýklýk içinde görüyo- rum." diyerek bunu açýkca ortaya koyuyor.
Ama âyetlerin devamýnda, o bilmese de, Yaradan'ýn gerçek dileðinin Hz. Ýbrahim'in gökyüzüne ve dünyaya derin düþünceler ýþýðýnda bakarak, inancýný saðlam temeller üzerine inþa etmesi olduðu anlatýlýyor. Ve
böylece Ýbrahimi hummalý bir Tanrý arayýþý içinde görüyoruz. 76-78. Âyetlerde onun, önce yýldýzlarý, sonra Ay'ý ve en sonunda da Güneþ'i Tanrýsý gibi gördüðü; sonuçta her birinin batýp gitmesinden dolayý onlarýn Tanrý olamayacaðýný anladýðý anlatýlýyor.
Artýk Ýbrahim etrafýna: "Ey kavmim ben sizin ortak koþtuðunuz þeylerden uzaðým.
Ben yüzümü tamamen gökleri ve yeri yok- tan Vareden'e çevirdim" demektedir.
Bizler Hz. Ýbrahim'i sanki doðuþtan peygambermiþ gibi düþündüðümüzden, onun ilâhi vahyin henüz gelmediði yýllarda- ki bu arayýþlarýna bakýp þaþýrýyoruz. Aslýnda bütün gülyüzlü peygamberlerin baþlangýçta, böyle arayýþlar içinde olduklarýný, onlarýn iç seslerine kulak vererek, toplumdaki yan- lýþlardan dolayý yüreklerinin alev alev yandýðýný, derin düþüncelere dalarak çözüm- ler üretmeye çabaladýklarýný düþünebilsek ortada þaþacak bir þey kalmaz. Ve arayýþ içinde olan her kardeþimize de bu örnekler ýþýðýnda takdir, anlayýþ ve hoþgörüyle yak- laþýrýz. Çünkü "aramak suç deðildir gerçek- ten, bulunca kaybetmektir suç olan!.."
Son gülyüzlü Hz. Muhammed'in daðdaki maðaralara sýðýnýp derin düþüncelere dal- masýnýn sebebi de tamamen bu nedenledir.
Onlarýn gülyüzlü olmadan önceki bu büyük arayýþlarý Bizim Celselerimizde þöyle anlatýlýr:
"Önceki gülyüzlüler önce varedildiler ve onlar ne için varolduklarýný bir zaman bilmediler. Yaþadýlar olaylar içinde ve sizi üzerinde rahatça dolaþtýranýn üstünde gezindiler. Sonra gözlerini açýp baktýlar etraflarýna biteviye. Onlarý ürküten, onlarý
korkutan, onlara yanlýþ gelen vardý çok, her yerde ve herkes onlardan uzakta idi, onlarýn içlerinden bildiklerinden. Sonra, uzun bir müddet düþünceye vardýlar, etraflarý için hayýr aradýlar. Kendilerini düþünceye verdiler, beklediler, beklediler...
Bir zaman geldi, artýk düþündüklerinden, O'na, her yerleri ve her yönleri ile açýk oldular. Ýþte o zaman, vermek için aldýlar, aldýlar, aldýlar... Her güçlüðe göðüs gerip yalnýz verdiler."
VE PEYGAMBERLÝK BAÞLIYOR...
Hz. Ýbrahim, bireysel çabalarýyla hepimizi ve her þeyi yaratmýþ tek Allah düþüncesine ulaþtýktan sonradýr ki, bir melek aracýlýðýyla ilâhi bilgileri vahiyle almaya hak kazan- mýþtý. Þimdi sýra bunlarý çevresiyle paylaþ- maya gelmiþti. Ancak ilk baþvurduðu babasý dahil hiç kimse, atalarýnýn dininden, putlara tapmaktan vazgeçmeye niyetli deðildi. Baba evinden ayrýlmýþ tüm gücünü görevine ver- miþti. Ama nafile. En iyisi onlara, bu put- larýn kendilerini bile savunacak güçleri olmadýðýný gözler önüne sermekti. Kuþkusuz aldýðý vahye uyarak, puthaneye gidip en büyükleri hariç tüm putlarý bir bir kýrýp parçaladý. Sürekli putlarý kötülediðinden, suçlunun apaçýk o olduðu ortadaydý.
Sorguladýlar. Saðlam kalan büyük putu göstererek: "Herhalde o yapmýþtýr" demez mi!.." "Caným o bunu yapamaz ki!.." bu tam da aradýðý cevaptý. "Öyleyse bu biçarelere neden ibadet edip duruyorsunuz?"
diye cevaplamasý akla ve mantýða en uyanýy- dý ama kim dinler? Hüküm kesin: Hz.
Ýbrahim ateþte yakýlacak!..
Tüm þehir halkýnýn alabildiðine doldur- duðu meydanda, alevlerin etrafý sardýðý ve ateþin tam þiddetini kazandýðý anda, Hz.
Ýbrahim'i ateþin tam ortasýna attýlar.
Saatlerce alevler içinde kalan peygamber, her þeyin sönüp kül olduðu bir sýrada bak- týlar ki dipdiri ortada dolaþýp duruyor.
Vücudunda en ufak bir yanýk izi bile yok.
Bizim Celselerimizde Yaradan'ýn bu mucize- si þöyle anlatýlýr:
"Geçmiþteki gülyüzlülerin hepsine bakýnýz. En karanlýk günlerinde, ateþe en yakýn olduklarý zaman ve hattâ ateþ içinde iken bile, birdenbire her þeyin tersine döndüðünü, zamanýn öne gittiðini, hayrýn yalnýz ortada kaldýðýný gördüler."
Herkesin gözü önünde oluþan bu büyük mucize, eðer Hz. Ýbrahim aralarýnda kalýrsa halkýn adým adým fikrini çelebilirdi. En iyisi onu kovup olanlarýn unutulmasý saðlamak.
Öyle yaptýlar. Hz. Ýbrahim, yeðeni Lût ve karýsý Sâre Þam üzerinden Filistine kadar uzun yolculuk yaptýlar. Ve ne hoþ ki, vardýk- larý yerlerde söz dinleyen insanlarla karþýlaþýp adým adým çoðaldýlar.
Bu Kur'anda þöyle anlatýlýr:
"Onu da Lût'u da âlemler için bereketli kýldýðýmýz yere ulaþtýrýp kurtardýk." (21/71)
DELÝL ÝSTEYENLERDEN YÜZ ÇEVÝREMEYÝZ
Ateþe atýlmadan önceki yýllarda, yani henüz ülkesinden kovulmadan olsa gerek, Hz. Ýbrahim Rab'binden ölüleri nasýl dirilt- tiðini göstermesini istiyordu. Ýnanýyordu
buna ama kalbinin yatýþmasý içindi bu dileði.
Bakara 260'da bu anlatýlýr. 4 deðiþik kuþ tutup onlarý kendisine alýþtýrýp, kesip etlerini karýþtýrdýktan ve her bir bölümünü 4 tepeye bölüþtürüp býraktýktan sonra; onlarý çaðýrýn- ca ayný eski þekil ve davranýþlarýnda kuþlarýn pýr pýr kendisine geldiðini gören peygamber, zaten inandýðý bir gerçeðin bilimsel uygula- masýný görüp rahatlamýþtý.
Bir peygamberin bile kanýta, delile ihtiyaç duymasýnýn üzerinde çok durmalýyýz. Ýnsan kardeþlerimizin aklýný tatmin edip, gönlünü yatýþtýracak delil istemesini yadýrgamamalý;
bunun tam da doðasýna uygun bir tavýr olduðunu bilip içimize iyice sindirmeliyiz.
Yeðeni Lût'un da peygamber seçilip Sodom'a gönderilmesiyle Filistin'de yalnýz kalan, varlýklý bir yaþamý ve etrafýnýn inananlarla dolmasýyla görevini yapmýþ olmanýn huzuru içinde olan Hz. Ýbrahim'in yine de çok üzüldüðü önemli bir derdi vardý.
Karýsý Sâre kýsýr olduðundan çocuk sahibi olamamýþlar ve yaþlarý da hayli ilerlediðin- den ümitleri de tükenmiþti. Kocasýnýn bu derdinin farkýnda olan Sâre, bir büyük özveride bulundu. Mýsýr'dan gelen genç ve güzel cariyesi Hacer'in çocuðu olsun diye kocasý ile evlenmesine izin verdi. Öyle anlaþýlýyor ki, gebelik baþladýktan ve hele Ýsmail doðduktan sonra peygamberin ilgisinin bu yeni eþ ve çocuða yönelmesi, Sâre'de kýskançlýk fýrtýnalarý kopmasýna neden olmuþtu. Hepimiz hayatýmýzda yaþa- maz mýyýz? Bir olayý aklýmýzla doðru görüp onaylasak bile, eðer gönlümüze tam sindire- memiþsek bunalýmdan bunalýma düþmez miyiz? Hz. Ýbrahim anladý ki, iki eþ yan yana olmayacak kuþkusuz Rab'binden de aldýðý
bir talimatla, Hacer'i bebeðiyle birlikte yaný- na alarak uzun yollar aþýp onlarý Mekke'ye býraktý.
Mekke deyince, sakýn bugünkü þehir aklýnýza gelmesin. Kupkuru, bomboþ, ne in var ne de cin oralarda o günlerde... Tek damla su bile yok.
Yazýlarýmda yeri geldikçe yararlanacaðým Prof. Dr. Ýsmail Çakan ve Mehmet Solmaz'ýn
"Kur'aný Kerime Göre Peygamberler"
kitabýnda bu son derece dramatik olay þöyle anlatýlýr:
"Hz. Ýbrahim eþi ve oðluna bir yük hurma, bir kýrba su býraktý ayrýldý. Hacer peþine takýldý.
- Ey Ýbrahim bizi bu ýssýz vâdide býrakýp da nereye gidiyorsun?
Hz. Ýbrahim cevap vermedi, ilerledi. Hacer yine seslendi:
- Bizi burada býrakmaný Allah mý emretti?
Hz. Ýbrahim cevap verdi:
- Evet, Allah emretti!..
Hacer tevekkülle boyun eðdi:
- Öyleyse Allah bize yeter. O korur, bizi býrakmaz!.."
Ayný kitaptan devamýný özetliyorum.
Ellerindeki suyun bitmesi üzerine, Hacer'in Sâfa ve Merve tepeleri arasýnda tam 7 defa çýrpýnarak bir oraya bir buraya koþmasýný, yüreklerimiz parçalanarak sanki bizler de yaþýyoruz. Nitekim Hac mevsiminde hacý adaylarý aynýsýný yaparlar: Ýki tepe arasýnda 7 kere koþup "Sa'y" ederler.
Bir damla su bulamadan, yerinde çöküp kalmýþ Hacer'e Rab'binin yardýmý iþte ancak
o zaman yetiþmiþti. O'nun kuralý her zaman aynýsýydý. Biz, bize düþeni tam yapmadan O imdadýmýza gelmiyordu. Ýncil'de, Ýsa'nýn ikinci geliþinde, seçilmiþ olanlardan bile ayaðý sürçenler bulunacaðý anlatýldýktan sonra bu kural açýklýkla ortaya konur:
"Sona kadar dayanan, kurtulacak olan odur!.."
Evet Hacer sona kadar dayanmýþtý. Ümit- sizce çöküp kalmýþken insan kýlýðýna bürün- müþ bir meleðin topuðu ile yeri eþelediðini gördü. Eþeledi, eþeledi... Ve aniden su fýþkýrdý. Hacer telaþla su boþuna akmasýn diye Zem! (dur) Zem! (dur) diye pýnara koþtu. Ve hâlâ akan bu pýnara "Zemzem"
dendi. Ok yaydan çýkmýþ, zincirleme reak-
siyon baþlamýþtý artýk. Bundan sonrasý kolaydý. Su olan yere hayat da gelirdi.
Kervanlar orayý keþfetmekte gecikmedi ve adým adým bugünkü Mekke'nin temelleri atýlmaya baþlandý. Ve tabii suyun sahibi Hacer ve Ýsmail de rahata kavuþmakta gecikmedi. Yaradan'ýn ince planý bu kadarcýk da deðildi. Aldýðý emir ve ipuclarýyla ilk mabet Kâbe'nin temellerini bulan Hz.
Ýbrahim, Mekke'ye bir geliþinde, oðlu Ýsmail ile birlikte Kâbe'nin duvarlarýný örüp, bugün etrafýnda çepeçevre namaz kýlýnan, tavaf edilen kutsal mabedi tamamladýlar. Ýnce plan hâlâ yürürlükteydi. Büyüyünce hem nebi hem de resûl olarak kendisine yüce bir peygamberlik görevi verilen Ýsmail, tek Tanrýlý dinin temellerini Mekke'de saðlam- ca atmýþtý. Nice yüzyýllar sonra onun soyundan gele- cek olan Hz. Muhammed'in kuracaðý Ýslâm dininin temelleri aslýnda oralarda o zaman atýlmýþtý gerçekten.
KISIR VE YAÞLI SÂRE'YE
ÇOCUK MÜJDESÝ Ýnce plan Filistinde de hünerini sürdürmekte gecik- memiþti. Sâre'nin fedakâr- lýðý umulmaz bir þekilde ödüllendirilmiþti. Yaþlý karý kocaya Rab'leri tarafýndan yeni bir çocuk müjdesi veril- miþ ve sonradan kendisi de peygamber olacak Ýshak doðmuþtu. Sadece o kadar mý?.. Ýshak'ýn oðlu, yani torunlarý Yakup da Rabbi
tarafýndan peygamberlikle görevlendirilmiþ, Ýsrail diye isimlendirilmiþ ve bugünkü Ýsrailoðullarýnýn, Yahudilerin atasý olmuþtu.
Ve böylece oðlu Hz. Ýsmail'den Müslümanlarýn, diðer oðlu Hz. Ýshak'dan Hz. Musa ve Hz. Ýsa'nýn atasý olan Hz.
Ýbrahim; þimdi içinde yaþadýðýmýz üç büyük semavî dinin de kurucu atasý mevkiine yük- seliyordu. Ve ne acýdýr ki, ayný kökten oluþ- muþ bu üç büyük din taraftarlarý yüzyýllar boyunca kanlý savaþlarla birbirlerini tüketti- ler durdular.. Ve hâlâ da yürekler katýlaþmýþ, kin ve intikam içinde birbirlerinin gözlerini oyuyorlar. Bizim Celselerimiz’de: "Þimdi sizin ayrý ayrý durduðunuz, ayrý yöne bak- týðýnýz, esasa varmadan, bilmeden içinde bulunduðunuz din..."denmesi boþuna mý?
Üç büyük dinin kurucu atasý olma þerefi o kadar kolay taþýnabilir mi ki?.. Ne güzel söylemiþler: "Büyük baþýn büyük derdi olur." Þimdi Rabbinin en büyük en son sýna- vý kapýsýna dayanmýþtý Hz. Ýbrahim'in. Çok sevdiði küçük yaþtaki oðlunu kurban etmek.
Bu tüyler ürpertici olayý yýllar önceki bir yazým- dan aktarýyorum. Bu yazýda Rehber varlýk Kryon'ýn o kurban öncesi üç günü anlatan hikmetlerle dolu uzun mesajý, derin düþünce- ler ve duygular yaþat- mýþtý pek çoðumuzda.
YARABBÝ OÐLUMUN YERÝNE
BENÝM CANIMI AL!
Olayýn 4000 yýl önce insanýn kurban edilmesine epeyce rastlandýðý bir dönemde geçtiðini; Hz. Ýbrahim'in Tanrý kudretleri ve ölüleri dirilttiðine bizzat yaþayarak tanýk olduðunu ve zaten sonunda oðlunun deðil, gönderilen bir koçun kurban edildiðini bilmemize raðmen, üç gün boyunca Ýbrahim'in duygularýný paylaþmak bizlere ne kadar zor geliyor.
Belki "Akaþa Kayýtlarýndan" da yararla- narak Kryon Rehber Varlýk bizlere ilk defa o üç günü Hz. Ýbrahim'le birlikte adým adým yaþatýyor. Ancak Kryon'ýn esas amacý sadece o yüce peygambere duygudaþlýk etmemizi saðlamak deðil, onun 3. günde eriþtiði olaðanüstü realite deðiþimini, bugünün gönülerlerinin de anlayýp yaþamlarýnda uygulamalarýný saðlamak; Kryon'ýn esas amacý bu... Yaradan'a teslimiyette, körü körüne pasif bir itaat içinde donup kalmamýz deðil; içimizdeki içte, O'ndan bir parçaya öz ruhumuza, yüksek benliðimize ulaþarak
Ýshak’ýn müjdesini veren üç melek, onlarý dinleyen Ýbrahim ve kapýda duran eþi Sarah.
Yaradan'ýn dileklerine, buyruklarýna bizlerin de katkýda bulunup olaylarýn seyrini etkile- yerek deðiþtirmemiz istenmektedir bugün bizlerden. Ýþte bu olaðanüstü realite deðiþik- liðinin ýþýðýnda hayal gücümüzle, düþüncelerimizle ve hepsinden önemlisi eylemlerimizle Yaradan'la iþbirliði yapýp, O'nunla birlikte O'nun insanlar için vaat ettiði o iyilerin dünyasýnýn oluþmasý için eylemlerde bulunmak!.. Gönülerlerinden bugün bu bekleniyor. Þimdi o trajik üç günü Kryon'ýn dilinden Hz. Ýbrahim'le birlikte yaþayalým:
"Tanrý Ýbrahim'e haber verdiðinde sýcak bir gündü. Ona biricik oðlu Ýshak'ý daðýn tepesindeki sunakta kurban etmesi gerektiði- ni bildirdiðinde, Ýbrahim duygusal olarak yýkýlmýþtý. Buna inanamamýþtý. Aslýnda ise bu Ýbrahim için güzel bir dersin, Tanrý'ya itaatin çok ötesindeki bir dersin baþlangýcý idi... Ýbrahim bu meydan okumanýn önemini hissetmiþ ve hemen bu dersin ondan alýn- masý için dua etmeye baþlamýþtý. Daðýn tepe- sine yapacaðý yolculuk için yük hamallarýný hazýrlarken ve oðlunu bu yolculuktan haber- dar ederken bile, bu dersin ondan alýnmasý için dua ediyordu. Kafiledeki kimseye bu yolculuðun gerçek amacýný söylememiþti.
Sadece o bu amacý biliyordu. Kurbanýn yapýlacaðý yere yolculuk üç gün sürecekti.
Varacaklarý yer o günün dini âdeti gereðince Tanrý'yý onurlandýrmak için koyun kurban edildiði kutsal bir yerdi. Bu kez farklý ola- caktý. Ýbrahim ona dehþet veren bir realiteye, Tanrý'nýn mucizesi dediði deðerli oðlunu öldürmesine yol açacak bir realiteye doðru gidiyordu. Bu mucize çocuk ona, kendisi ileri bir yaþta iken çocuk doðuramayacak kadar yaþlý karýsý tarafýndan verilmiþti.
"Ýbrahim önceki gece uyumamýþtý ve þimdi kafilenin arkasýndan yürüyordu.
Baþka zaman olsa arkadan yürümezdi ama aðladýðýný kimsenin görmesini istemiyordu.
Oðlu bir sürü soru sormuþtu. Ýbrahim ona sadece daðýn tepesinde bir kurban verecek- lerini söylemiþti... Ýbrahim yaþamý boyunca bundan daha kötü bir durum yaþamamýþtý.
Yine de yolculuðun birinci gününde o enge- beli patikayý týrmanýrken kendine hakim olmaya çalýþmýþtý. Ýlk gece kamp kurduk- larýnda kendini kampýn uzaðýndaki bir toprak yýðýnýnýn üzerine attý ve sevgili adil Tanrýsýna dua etti: 'Sevgili Tanrým lütfen bu dersi benden al, artýk bu iþi benim gerçekten yapacaðýmý bildiðine göre bu yükü benden al ve tüm bunlarý anlamam için yardým et lütfen' diye yalvardý. Gecenin sessizliðinde bitkin düþmüþ ve yarý uykulu bir halde iken Ýbrahim Tanrý'nýn sesini berrak bir biçimde duydu: 'Ýbrahim sakin ol, BEN'ÝM Tanrý olduðumu bil.' Ýbrahim bu yanýtý nasýl yorumlayacaðýný bilemedi. 'Sevgili Ruh nasýl sakin olabilirim? Kalbim paramparça ve ruhum harap halde. Bu bir kabus, böyle bir þey karþýsýnda nasýl sakin olabilirim?
Nasýl huzur duyabilirim? Benden sakin olmamý istiyorsun, nasýl olacaðým?' Ýbrahim çaresiz bir yorgunluk ve yenilgi ile oraya yýðýldý, sonra yine ayný yanýtý duydu:
'Ýbrahim sakin ol, BEN'ÝM Tanrý olduðumu bil.' Ýbrahim o gece uyku ile uyanýklýk arasýnda sürüklenip durdu. Uyandýðý her seferinde dudaklarýnda ayný dua vardý.
Topraðýn üzerinde Tanrý'nýn önünde yüz üstü uzanmýþ kendisine daha iyi bir yanýt veril- mesi için yalvarýp yakarýyordu... Ertesi gün kafile tepeye doðru yine týrmanmaya baþladý ve yine Ýbrahim en arkadan yürüyordu. Canlý bir cenaze gibiydi. Tüm gün boyunca Güneþ
üzerlerinde parýldadý. Ýbrahim gözlerini oðlundan, biricik oðlundan ayýramýyordu.
Mola verdikleri her seferinde Ýshak'ý yanýna çaðýrýp onu hayranlýk ve sevgi ile seyredi- yordu.
"Yine gece oldu, bu son gece idi. Ertesi gün daðýn tepesine kurbanýn gerçekleþtirile- ceði yere varacaklardý. Ýbrahim yine kamp yerinden uzaklaþýp yalnýz kalabileceði bir yer buldu. Orada bir sunak yaptý ve Tanrý'ya o anda orada bizzat kendisinin kurban olmasýna izin vermesi için yalvardý. Tanrý ile konuþmaya çalýþtý, hiçbir yanýt alamadý. Bir süre sonra yanýt geldi. Bu kez biraz farklý idi: 'Ýbrahim dinle!' dedi ses. 'Dinle sakin ol Ýbrahim, BEN'ÝM Tanrý olduðumu bil.' Sanki bu sözlerde bir mesaj, bir tür umut vardý.
Tanrý bunu neden yapsýndý ki? Ona Tanrý'nýn herhangi bir insanýn ýstýrap çekmesinden zevk almadýðý söylenmiþti. Ona Tanrý'nýn tüm derslerin sadece itaat deðil, çözümlerle ilgili olduðunu söylemiþ olduðunu hatýrladý.
Havada farklý bir þeyin bulunduðunu hisset- ti ve tüm tabloyu kavramaya baþladý.
"Ýbrahim huzur ve sükûnet yaratabilmek için daðýn tepesinde vuku bulacak þeyle ilgili vizyonunu ya da realitesini deðiþtirme- si gerektiðini anladý. Oðluyla birlikte daðýn tepesinde bir piknik yaptýklarýný gözünde canlandýrmaya baþladý. Hep birlikte bir ziyafet yapacak, Tanrý'nýn sevgisini kutlaya- caklardý. Ve oðlu onur konuðu olacaktý.
Ýbrahim bu vizyonu tuttu ona tüm kalbiyle inandý. Öðütlenen sükûneti yaratmasýnýn tek yolu buydu. Kalben sakinleþmeye ve esenlik duygusu hissetmeye baþladýðýnda, mesajýn geriye kalan kýsmý da ona verildi. Ýbrahim
bir vahiy aldý. BEN'ÝM oydu, kendisi idi. O onun Tanrýsallýk dairesiydi. Mesaj aslýnda þuydu:
'Ýbrahim bizim Tanrý olduðumuzu bilerek sükûnet içinde ol.' Þimdi mesajý idrak etmiþti. O Tanrý'nýn bir parçasý idi. Ýbrahim sahip olduðu içindeki mutlak güçle realitesi- ni deðiþtirmek üzere idi. Oðlunu sýrtýna alýp kafilenin baþýnda daðýn tepesine doðru yol alýrken kutlama yapmaya baþlamýþtý bile.
Tanrý'nýn yapmasýný istediði þeyi yapacaktý.
Mesaj açýktý ve Ýbrahim deðiþimi bizzat gerçekleþtirmek üzere güçlendirilmiþti.
"Bu öykünün nasýl bittiðini biliyorsunuz.
Ýbrahim oðluyla birlikte daðýn tepesinde bir piknik yaptý... Bu, realiteyi deðiþtirmekle ilgili bir öyküdür. Bu, insanýn en korkutucu dersler için bile sonucu gözünde can- landýrarak çözümler yaratma gücü ile ilgili bir öyküdür. Bu, korku karþýsýnda zafer kazanmakla huzura kavuþmakla ilgili bir öyküdür.
"Senin realiten nedir sevgili varlýk? Sen felâket ve umutsuzluk içeren bir realite ile korkuya mý kapýlýyorsun? Neden yenisini yaratmýyorsun? Sen kesinlikle bunu yapa- bilecek þekilde güçlendirildin. Bugün veri- len mesajýn tüm anlamý þudur. Siz realitenizi deðiþtirebilirsiniz, öyleyse bunu yapýn. Ýþe umudu hayal ederek gözünüzde can- landýrarak baþlayýn. Her türlü sorun karþýsýn- da huzur yaratmaya çalýþýn. Onu genel görüþle büyük plân içinde görüp anlayýn.
Sonra Ýbrahim gibi, saf niyetle çevrenizdeki realitenin dokusunu deðiþtirmeye baþlayýn!..
" (6.kitap S.82-86)
apoli'de þýk dükkân ve pastanelerin bulunduðu ýþýklý bir çarþý. Ve çarþýnýn kuytu bir köþesinde kam- bur, hayata küskün bir kokoreççi.
Arada kendisine uðrayanlara, ince uzun býçaðýyla kokoreç kesip satarmýþ. Bir de, pas- tanelerden birinde çalýþan, þen þakrak, yakýþýklý genç bir garson varmýþ. Dilinde Napoliten þarkýlarla servis yaparken, herkes, özellikle bayanlar, beðeniyle seyrederlermiþ kendisini. O da yakýþýklýlýðýnýn farkýnda, beðenildiðinden emin, kasýldýkça kasýlýrmýþ.
Günlerden bir gün, bu yakýþýklý garson, elinde tepsiyle artistik hareketlerle zigzaglar çizerek kamburun önünden geçerken, ona doðru eðildiði bir sýrada, kambur kokoreççi,
kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle ye- rinden fýrlayýp, keskin býçaðýný garsonun ens- esine indirmiþ. Ve garson kanlar içinde yere düþüp, hemen oracýkta ölmüþ.
Baðýrýþlar çaðýrýþlar sonucu koþuþan polisler, kambur kokoreççiyi yakalayýp elleri- ni kelepçeleyerek götürmüþler. Tüm Napoli halký lânet yaðdýrýyormuþ kambura. Ve "Men- debur herif, kýskandýðý için öldürdü o yakýþýk- lý delikanlýyý" diyorlarmýþ. O nedenle, hiç bir avukat da, halkýn husumetini üstüne çekme- mek için üstlenmiyormuþ kamburun savun- masýný. Ýtalya'da idam cezasý olmadýðý için, herkes, kamburun en aðýr ceza olan 666 yýl hapse mahkûm olacaðýný, zindanda çürüye çürüye gebereceðini düþünüp rahatlýyormuþ.
N
Bakýþ Açýsý
Güngör Özyiðit, Psikolog
Tam bu sýrada, gazeteden haberi okuyan, çiçeði burnunda genç, idealist, Milano'lu bir avukat Napoli'ye gelmiþ ve kamburun savun- masýný üzerine almýþ. Ve iþte Milano'lu avukat, Napoli aðýr ceza duruþmasýnda, herkesin kýzgýn bakýþlarý karþýsýnda ortaya çýkýp savunmasýna baþlamadan önce, sýrtýnda- ki cüppeyle öne doðru eðilip, yargýçlarý selâmlayarak:
- Napoli'li sayýn yargýçlar, demiþ, size Lombardiya'lý yargýçlarýn selâmlarýný getirdim.. Yargýçlar duymazlýktan gelmiþler bu gereksiz, biraz da densiz baþlangýcý.
Avukat, bu kez savcýnýn önünde eðilip, reve- rans yaparak, ayný þeyi yinelemiþ:
- Sayýn Napoli savcýsý, size Lombardiya'lý savcýlarýn selâmlarýný getirdim.
Yargýçlarýn yüzleri asýlmýþ, bakýþlarý çatýlmýþ. Ve avukat, yine yerlere kadar eðilerek:
- Napoli jürisinin sayýn üyeleri, demiþ, size Lombardiya jürilerinin selâmlarýný getirdim..
Ýyice sinirlenen yargýç, elindeki tokmakla kürsüye vururken, bir yandan da kontrolünü kaybederek bas bas baðýrmaya baþlamýþ:
- Avukat Bey, Avukat Bey, kendinize gelin, burasý komedi sahnesi deðil, Napoli aðýr ceza mahkemesi!
Bunun üzerine avukat, tepeden týrnaða cid- diyet kesilerek, savunmasýný sürdürmüþ:
- Yaa… Sayýn yargýç, demiþ, size hem de selâm sabahtan bahsedip, üç kere ayný þeyi söylediðimde, bana öfkelenip, hakarete yel- tendiniz. Oysa o, hani herkesin sevip
beðendiði yakýþýklý garson, feleðin sillesini yemiþ þu zavallý kambur kokoreççinin her yanýndan geçiþte, günde en az yirmi kez
"Kambur, kambur" deyip dururdu. O da insan, onun da sizin gibi sinirleri var.
Sonunda dayanamayýp, vurdu býçaðý garso- nun ensesine.
Daha sonra avukatýn çarþýdan alýp getirdiði tanýklar da, yakýþýklý garsonun, hemen her gün kokoreççiyle "Kambur, kambur" diye alay ettiðine dair þahitlikte bulunmuþlar. Ve duruþma sonunda mahkeme, cinayette aðýr bir kýþkýrtma olduðu gerekçesiyle, kambur koko- reççiyi sadece üç yýla mahkûm etmiþ.
Hukuk tarihine geçmiþ olan bu olay, bize þunu öðretiyor: Kendimizi baþkasýnýn yerine koymadan, onun çarýðýný giyip bir süre yürümeden, onun hakkýnda hüküm ver- memeliyiz. Ve de olaylara bir tek yönden deðil, birçok açýdan bakmasýný bilmeliyiz.
Hani kamburun birine sormuþlar:
-Kendi kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa baþkalarýnýn da senin gibi kambur olmasýný mý?
-Baþkalarýnýn da benim gibi kambur olmasýný isterim.
-Niçin?
-Onlarýn þimdi bana baktýklarý gibi bakýl- mayacaðýný öðrenmeleri için.
Bu "bakýþ açýsý" bazen gerçeði çarpýtmak için de kullanýlabilir. Þöyle ki: Kendisine giden her hastayý Hakkýn rahmetine kavuþtu- ran bir doktoru, avukatý, yargýç karþýsýnda bakýn nasýl savunuyor:
- Yargýç Bey, müvekkili olduðum doktoru, hastalarý çok seviyorlar. Öyle ki, onun için hayatlarýný bile fedâ ediyorlar!
HAYATI
"Direnemeyeceðim biçimde içime yerleþen üç tutku hayatýma yön vermiþtir. Sevgi ihtiyacý, bilgi açlýðý ve acý çeken bütün insanlarla hüzün- lü bir birliktelik.
Umutsuzluða kadar sürükleyen derin bir bunalým okyanusunda, çýlgýn bir yarýþta beni oradan oraya atan fýrtý- nalar gibi üç tutku…"
diyen Russell Britanya'nýn Göller
Bölgesi'nin Wales þehrinde oldukça nüfuzlu ve Liberal bir Britanya Aristokrat ailesinin mensubu olarak dünyaya geldi. Asýrlar önce Tudor Hanedaný'nýn yükseliþe geçmesiyle Russell Ailesi iktidara gelerek Ýngiltere'nin en önemli asilzadelerinden biri olmuþtu.
Russell'ýn ailesi döneminin radikalleri arasýndaydý. Babasý Viscount Amberley bir ateistti.
Ýki kardeþi vardý, erkek kardeþi Frank kendisinden yedi yaþ, kýz kardeþi Rachel ise dört yaþ büyüktü. Kýz kardeþinin ölümün- den kýsa bir süre sonra annesini dizanteri- den, ardýndan da uzun süren bir depresyon döneminin ardýndan babasýný bronþitten kaybetti. Frank ve Bertrand sýký bir Victoria ahlâkýna sahip olan dedelerinin yanýna yer- leþtiler. Dedelerinin vefatýndan sonra ise
Bertrand Russel
Derleyen: Nihal Gürsoy
Kontes Russell, Bertrand Russell'ýn çocuk- luk ve gençlik yýllarýnda ailenin reisi konu- mundaydý. Babalarýnýn vasiyeti üzerine kontes, çocuklarýnýn eðitmenlerine onlarý birer agnostik olarak yetiþtirmeleri ricasýn- da bulunmuþtu. (Bilinmezcilik. Ateizm ile ayný þey deðildir. Ateizm, Tanrý'nýn var olmadýðýný savunur, agnostisizm ise tanrýnýn var olup olmadýðýnýn bilinmediðini veya asla bilinemeyeceðini savunur.)
Kontes'in Ýncil'de bulunan "Kötülük yapan kalabalýðý izlemeyeceksin" (23-2) âyetine verdiði önem ve bunu sýklýkla dile getirerek örnek göstermesi, Bertrand Russell'ýn yaþamý boyunca sloganý haline gelmiþtir. Ýçinde bulunduklarý ortam, inanç ve düþünce biçimleri yakýndan ince- lendiðinde, bütün günlerini dua etmekle ve törenlerle geçiren, birtakým kurallara uymalarý için zorlanan iki kardeþin derin bir bunalýma düþmeleri kaçýnýlmazdý.
Aðabeyi Frank, bu duruma isyan etti.
Bertrand ise duygularýný içine atmayý ve saklamayý öðrendi. Kendisini intihar düþüncesine sýklýkla yakýn bulduðu ve bunalýmlarla ve yalnýzlýkla dolu bir devre geçirdi. Bu devrede, çok geniþ bir kitap yel- pazesine sahip bulunan Russell aile
kütüphanesine sýðýndý. Erkek kardeþi vasý- tasýyla Euklides'in "Elemanlar" adlý kitabýy- la tanýþtý ve matematikle geometriyi keþfet- ti. Matematiðin tartýþmasýz, salt doðrularýy- la büyülendi. Matematik sevgisi hakkýndaki sözleri onun bu konudaki düþüncelerini açýkça ortaya koymaktadýr. "Matematik bana bir insandan öte bir þey olduðum duy- gusunu veriyor."
Çocukluk ve ilk gençlik dönemlerinin en büyük keyfi, her þeyin kanýtlanabildiði,
YAÞAMI VE ESERLERÝNE AÝT ÖNEMLÝ TARÝHLER
1872 - yýlýnda Trelleck'de (Galler) doðdu.
(18 Mayýs)
1890-1894- Daha sonralarý ders verdiði Trinity College'da (Cambridge) okudu.
1903- Principles of Mathematics'i (Matematiðin Ýlkeleri) yayýnladý.
1910- 1912- A.N. Whitehead ile birlikte Principal Mathematica'yý yayýnladý.
1918- Barýþçý etkinlikleri nedeniyle hapis yattý.
1931- Lordlar Kamarasý'na girdi.
1938- Chicago ve Los Angeles'da ders verdi.
1940- New York City'de ders vermesi yasaklandý.
1950- Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldý.
1959- My Philosophical Development'ý (Felsefi Geliþimim) yayýnladý.
1966- Vietnam'da savaþ suçlarýna karþý Russell Mahkemesini kurdu.
1970- 2 Þubat'ta Galler'de öldü.
Ayrýca 1945 yýlýnda Batý Felsefesi Tarihi adlý eserini yayýnladý.
Neden Hristiyan Deðilim Özgürlük Yolu
Bilimin Toplum Üzerindeki Etkileri Politik Ýdealler
Evlilik ve Ahlak Aylaklýða Övgü Ýktidar
Eðitim Üzerine Ýnsanlýðýn Yarýný
Din ile Bilim diðer eserleridir.
Nobel Barýþ Ödülü'nün dýþýnda 1960 yýlýnda Sonning Ödülü'nü de almýþtýr.
hiçbir þeyin karanlýkta ve belirsiz kalmadýðý matematiði keþfetmektir.
Ýlk isyaný ise aksiyomlarýn kanýtlan- masýnýn mümkün olmadýðýný öðrenmesidir.
Yaþamsal önemi olan bu konunun kanýt- lanamaz olmasý onun için acý vericidir.
Russell gençliðinde intihar etmeyi
düþündüðünü sýk sýk dile getirir ve þunu da ekler. "Ýntihar etmedim çünkü daha çok matematik öðrenmek istiyordum."
Dolayýsýyla Bertrand Russell'ýn çaðdaþ dönemin en büyük matematikçilerinden biri olmasý, birdenbire ve kendiliðinden gerçek- leþen bir þey deðildir. Tüm baþarýlarda olduðu gibi, matematiðe sevgiyle baðlan- masý, canla baþla çalýþmasý, sabýr ve azminin ýþýðýnda artan bilgi ve araþtýr- malarýnýn uzun emeklerinin sonucudur.
Ýdealist filozof Bradley'in öðretisiyle ilgilendiði Trinity College'deki öðrencili- ðinden sonra Paeno'nun yapýtlarýný keþfeder.
Uzun bir çalýþma programý sonucunda 1903 yýlýnda Matematiðin Ýlkeleri'ni yayýn- lamýþtýr. Russell, Whitehead ile birlikte bu amacýna ulaþmaya çalýþýr. Birlikte üç ciltlik dev bir yapýt kaleme alýrlar. Mantýkçýlarýn ve matematikçilerin kutsal kitabý olarak görülen Principal Mathematica
(Matematiðin Ýlkeleri 1910-1913) isimli yapýt matematiðin mantýksal yapýsý üstüne düþüncelerde önemli bir aþama olarak kabul edilir. Söz konusu yapýt ayný zamanda formel mantýkta da derin bir reform yap- mýþtýr. Felsefi denemesi "Ýfade Üzerine"
adlý eseri, felsefenin paradigmasý olarak kabul görür. Geniþ bir çevre Russell'ý 20.
Yüzyýlýn önde gelen mantýkçýlarýndan biri olarak adlandýrmýþtýr. Mantýk, matematik, dilbilim, bilgisayar teknolojileri ve felsefeyi
özellikle dil felsefesi, epistomoloji ve metafiziði görüþleriyle önemli ölçüde etkilemiþtir.
Gençlik yýllarýnda felsefeyle bilimi yakýn- laþtýrmasýna raðmen daha sonra felsefeyi ilahiyat ve bilim arasýna yerleþtirmiþtir.
Ýlahiyatý gerçekten kanýtlanmasý mümkün olmayan sorunlar üstüne bir spekülasyon olarak görür. Bilim ise tersine, sýnýrlarý açýk seçik olan konularla ilgili kesin bilgiler verir. Russell'a göre felsefe ikisi arasýnda bir ara bölge (tarafsýz bölge) vazifesi görmektedir. O, yapýsý itibariyle ilâhiyatta görüldüðü gibi özellikle kavranmasý zor ya da varlýklarý kuþkulu konularý iþlemektedir.
Bu ara durum, felsefede duyguya, empatiye, bilimlerde yer bulamayan olgu- lara yer verir. O nedenle fonksiyonu bakýmýndan oldukça önemlidir.
Russell, sadece güçlü bir matematikçi, felsefeci ve bilim insaný deðil, ayný zaman- da ahlâkçý, ahlâk felsefecisi ve savaþ karþýtý özgür bir siyasetçidir. Yaþamýnýn önemli bir bölümüne çeþitli tavýr alýþlarýnýn sonuçlarý damgasýný vurmuþtur. Serbest ticareti ve antiemperyalizmi benimsemiþtir. Hayatýnýn çeþitli dönemlerinde kendisini liberal, sosyalist ve barýþsever olarak tanýtmýþ ayrý- ca hiçbirine derinden ve körü körüne baðlý olmadýðýný da belirtmiþtir.
Savaþ karþýtý, barýþsever tutumuyla Birinci Dünya Savaþý sýrasýnda hapishanede yatmýþ daha sonralarý da Adolf Hitler'e karþý kampanyalar düzenlemiþtir. Stalinci totalitarizmi eleþtirmiþ, Vietnam Savaþý esnasýndaki tutumu nedeniyle Amerika'yý eleþtirmiþtir. Ayný zamanda nükleer silâhsýz- lanmanýn dobra ve ateþli savunucularýndan biri olmuþtur. Dünyanýn bu çalkantýlý döne-
minde varlýðýyla insanlýða umut ve sevgi daðýtmýþ olan Russell, özgürlükler konusun- da farklý görüþleriyle de gündemi belir- lemiþtir. Örneðin, cinsel tercihlerin fark- lýlýðý ve gençlerin evlenmeden önce cinsel- liði deneyebilme hakký konusunda oldukça önemli giriþimlere öncülük etmiþ, ahlâksýz- lýkla suçlanmasýna karþýn, görüþlerinden ödün vermemiþtir. Son eylemlerinden biri de Ýsrail'in Ortadoðu'daki ülkelere karþý izlediði tutumu eleþtiren bir bildiri yayýnla- masý olmuþtur. Yaþamý boyunca bilimsel kariyeriyle, toplumsal mücadelelerin insaný oluþu iç içe oluþmuþtur.
Russell, dört kez evlenmiþtir ayrýca sevgilileri de olmuþtur. Duygusal yaþamýyla da eleþtirilerin ve dedikodularýn hedefi olan Russell bunlara pek fazla aldýrmamýþtýr.
Russell'da, doðru olduðuna inandýðý davalarla ilgili kesinlikle mücadele etme iradesiyle birleþmiþ bir kýþkýrtma eðilimi vardýr. 1910'larda Elements dethique'tde (Fr.Çev) önyargýlar boyunduruðunu ve çað- daþlarýnýn dar görüþlü yargýlarýný ifþa eder, dinsel yasaklarý kýnar ve bunlarýn karþýsýna inatçý bir sevgi, mutluluk ve özgürlük arayýþýyla çýkar.
1920'lerden baþlayarak komünist totali- rizmini de eleþtirir ve Lenin'le görüþtüðü bir SSCB seyahati dönüþünde Bolþevizm'in Uygulamasý ve Bolþevizm Nazariyesi adlý kitabýný yazar. Bütün yapýtlarý ve yaþamý dikkate alýnarak kendisine verilmesi uygun bulunan 1950 Nobel Edebiyat ödülünü aldýktan sonra Einstein ile birlikte nükleer silahlarýn kullanýlmasýna karþý bir komite oluþturur. Daha sonra Jean Paul Sartre'la biraraya gelerek Amerika'nýn Vietnam'da iþlediði savaþ suçlarýna karþý Russell
Mahkemesi'ni kurar. Yaþamý boyunca düþünce özgürlüðü, yaþama özgürlüðü ve insan haklarý için gerçek bir mücadele ver- miþtir. Gerçekte matematikçi ve sevgi dolu bir insandýr, hakikat ve sosyal adalete tutkundur. Tam bir rasyonalisttir. Özellikle Hristiyanlýk inancýný reddeder. 1957'de
"Niçin Hristiyan Deðilim?" Adlý eserini yayýnlar ve Ýngiliz ve Amerikan toplumu- nun tüm tepkilerini üzerine çeker. En belir- gin özelliklerinden birisi de hakikati bütün biçimleriyle teorik ve pratik, en karmaþýðýn- dan en basitine kadar doðru bildiði yolda temsil etmek olmuþtur.
En önemli sorusu ise þudur: "Ýnsanlarýn kesin olarak bilebilecekleri bir þey var mýdýr?" Bu sorunun önemli bir bölümünün cevabýný matematik oluþturur onun için.
Etik alanda ise kesin olan sadece duygular ve inançlardýr. Bu inançlarýn olabildiðince zararsýz ve az kuþkuya dayalý olmasý gerekir diye düþünür. Bu nedenle inançlarýn temelini sevgi ve en iyi duygularýn oluþtur- masý gerekmektedir. Dünyadaki acýyý ve adaletsizliði azaltmanýn tek yolunun ve güvencesinin gerçek sevgiyle donanmýþ iyi duygular olduðunu savunur.
Sonuç olarak XX. Yüzyýlýn hakikat macerasýna damgasýný vuran ve geleceðe ýþýk tutan en önemli insanlardan biridir Bertrand Russell. Bir yandan bilimin kanýt- lanabilen ve gösterilebilen gerçeklerini ortaya koyarken diðer yanda ahlâkýn ve siyasetin olabildiðince kötülükten uzak olmasý için umutla ve yýlmadan mücadele edebilmenin coþkusunu birleþtirebilen nadir insanlardan biri olarak bilginin, sevginin ve insanlýðýn mutluluðu için inançla mücadele etme cesaretinin en güzel örneklerinden biri olmuþtur.
Kadýnýn Bitmeyen Çilesi
Roma Uygarlýðýnda Kadýnlar
Yalçýn Kaya
irçok geleneði, uygulamayý hattâ çoðu felsefe sistemini Helenler'den âdeta bir miras olarak edinen Roma uygarlýðý, kadýnlar üzerindeki tüm toleranssýz ve baðnaz uygulamalarý, bir bakýma erkek üstün- lüðünü de onlardan devraldý.
Roma Ýmparatorluðu'nda, kadýnýn toplum içindeki konumunun, Antik Helen kentlerinden pek farklý olmadýðý, üstelik belli konularda daha da aþýrýlýk- lar içerdiði görülür. Bunu daha iyi anlayabilmek için, bu uygarlýðýn ilk yýllarýna göz atmalýyýz.
B
Romalýlar baþlangýçta çoban bir topluluktu. Etrüsklerden ve gene onlarýn aracýlýðýyla Helen, Ýyon ve Kartaca uygarlýklarýndan etkilenmiþler- di. Uçarý bir topluluk deðillerdi.
Sonralarý, "mores maiorum" diye adlandýrýlacak olan atalarýn
davranýþlarýný sürdürmeye giriþtik- lerinde bazý erdemleri öne çýkar- mýþlardý: Görev ve hizmet aþký, þefkat, sadelik, kararlýlýk, disiplin, çalýþma ve sorumluluk duygusu...Pietas (adalet), officium (görev bilinci), constantia (tutarlýlýk), virtus (erdem) ve gravitas (onur) gibi görkemli bir nesnel ahlâk ve erdem listesine sahiptiler. Hele
"studium" (kendini adama) erdemi, varlýklarýnýn doðal sonucu olduðu kadar önemli bir parçasýydý da...
Topraðý ve aileyi ayrým gözetmeden içine alan, körcesine bir sahip olma duygusu ile bezenmiþ bir erdem...
Romalý kadýn, erdemli ve iffetli olmak zorundaydý. Bu zorunluluk, onun doðrudan yaþamýyla baðlantýlýydý. Zira Ý.Ö. 1. yüzyýl sonuna dek, bir kocanýn zina halinde yakaladýðý karýsýný anýnda öldürmeye yasal olarak hakký vardý. Bu hak, bazý Batý Avrupa ülkelerinde, özel- likle Fransa'da, 20. yüzyýla dek
sürdürüldü. Bazý durumlarda kadýn, zina sýrasýnda yakalanmýþ olmasa bile ölüme mahkûm edilebilirdi. Asgari düzeyin üstünde þarap içmesi, ahlâkî ve cinsel hafiflik iþareti olarak görülür, bu yüzden kocasý onu boþayabilirdi.
"Sapýkça ve tiksinti verici davranýþlar"
ile "kýsýrlýk" da boþanma nedenleri arasýndaydý.
Antik dünyanýn diðer bölgelerinde olduðu gibi, eþler ve çocuklar erkek- lerin malýydý ama Roma'da bir fark vardý. Çocuk doðurma ile ev iþlerini yürütme, kadýnýn görevlerinin yalnýzca bir bölümü olarak görülürdü.
Kadýndan, ailenin genel iþlerinde de etkin bir rol üstlenmesi beklenirdi. Bu, bazý açýlardan Neolitik Çaðdaki duru- mun bir devamýydý.
Belki de Roma'nýn, kadýnýn katkýsýnýn ekonomik açýdan büyük önem taþýdýðý daðýnýk ve aile odaklý bir toplumdan, kadýna yalnýzca ev içi görevler tanýya- cak türde bir uygarlýk durumuna hýzlý bir geçiþin etkisiyle oluþmuþtu.
Bu durumun sonuçlarýndan biri, kadýnlarýn, diðer ülkelerdeki çað- daþlarýna oranla daha özgür bir yaþam sürmesi biçiminde belirginleþti. Pek çok kadýn için bu kadarý yeterliydi.
Günümüzde olduðu gibi Roma çaðýnda da pek çok kadýnýn entelektüel ve duy- gusal baðýmlýlýðýn saðladýðý yaþamsal gönenç karþýlýðýnda evlenmek suretiyle özgürlüklerini isteyerek terk ettik- lerinden kuþkulanmak için bir neden yok... Dokusu ne kadar sert olursa olsun, kadýnlarýn pek çoðu aile koza- sýnýn saðladýðý korumayý özgürlükten daha fazla istiyordu.
Özgürleþme isteði bulunmayan kadýnlar bile, evlendikleri zaman yaþamlarýnýn çok daha kolay ve rahat olacaðýný görebiliyordu. Evlilik
yasalarýnda yapýlmasýný saðladýklarý ve
görünüþte zararsýz deðiþiklikler sonun- da, geniþ çaplý sonuçlar yaratacak genel bir zevk düþkünlüðü yarattýlar.
Roma Hukuku'nda Kadýn Romalý kadýnýn yasal konumunu ve özgürlük sýnýrlarýný daha iyi ortaya koyabilmek için, öncelikle Roma hukuku açýsýndan birtakým özet açýkla- malar yapmak gerekiyor. Zira her zaman güçlüyü haklý gören Roma hukuku, erkeðe, kadýnýn hiçbir zaman eriþemeyeceði ayrýcalýklar tanýmýþtýr
Roma hukukuna göre, "þahýs" (kiþi) sayýlmanýn üç olmazsa olmaz koþulu vardý. Bunlar özgür olmak, Roma yurt- taþý olmak ve baba egemenliði altýnda bulunmamaktý.
Baba egemenliði altýnda bulunma durumunun saptanmasýnda, status familiae (aile durumu) ön plana çýkardý. Aile içinde baba egemenliði altýnda (baðýmlý) olan kiþiler için alieni juris (baðýmlý hak sahibi), baba ege- menliði dýþýna çýkarak kendi baþlarýna hukukî kimlik kazananlar ise sui juris (baðýmsýz hak sahibi) olarak anýlýrdý.
Baba egemenliðindeki kiþi erkek ise hukukî açýdan filius familia, kýz ise filia familia statüsü altýna girerdi.
Belli hukukî iþlemler yapýldýktan sonra gerçekleþen bir evliliðin ardýn- dan, kadýn da kocasýnýn ailesi içinde filia familia statüsüne geçme hakkýný kazanýrdý. Bu þu anlama gelirdi. Baba
evinde hukukî açýdan "babanýn kýzý"
olan kýz çocuk evlenince hukukî açýdan
"kocanýn kýzý" durumuna geçerdi.
Yoksa bir eþ olarak erkeði ile ayný hak- lara sahip olmaya deðil.
Aile içinde tek sui juris olan bir baþka deyiþle hiç kimsenin egemenliði altýnda bulunmayan aile babasý, özel- likle ilk dönemlerde aile çocuklarý üzerinde mutlak bir yetkeye sahipti. Bir tür "aile yargýcý" durumunda da olan aile babasý, suç iþleyen, hatalý, kötü davranýþlarý olan çocuklarýný yargýlama ve cezalandýrma yetkisine de sahipti.
Suçlu bulduðunu dövebilir, hapsede- bilir hattâ öldürebilirdi. Aile
babalarýnýn, aile çocuklarýný satmak, kiralamak, yeni doðmuþ olanlarý atmak ve öldürmek haklarý da vardý. Roma toplumunda, ilk zamanlarda aile gerek ekonomik gerek hukukî bakýmdan özerk bir birlik olarak görülürdü.
Kapalý aile ekonomisinin egemen olduðu bu toplumda, her ailenin kendine özgü hukuk kurallarý, örf ve âdetleri vardý. Bu dönemde aile
babalarýnýn mutlak yetkilerine herhangi bir biçimde karýþmak söz konusu ola- mazdý. Onlarýn bu yetkilerini
denetleyecek bir makam da yoktu. Aile büyüklerinden oluþan ve gene aile babasýnýn egemenliði altýnda olan aile meclisi, yalnýzca aile babasýnýn onlara da danýþmak istediði konularda ona fikir verirdi. Aile babasý, aile
meclisinin düþüncelerine baðýmlý deðil- di; aile meclisinin aldýðý kararý uygu- layýp uygulamamakta özgürdü.
Kesin ve tartýþmasýz bir ataerkil düzen!..
Roma ailesinde aile üyesi olabil- menin hukukî açýdan bazý yollarý vardý.
Bunlardan ilki doðumdu. Doðan çocuðun kendi çocuðu olduðunu
"sözle" dile getiren babanýn bu söylemi üzerine çocuk aile bireyleri arasýna alýnýrdý. Aile babasý kabul etmezse, doðan çocuk aile bireylerinden biri olamazdý.
Roma hukuku uyarýnca; yalnýzca aile reisi olan baba hukuk bakýmýndan
"þahýs" sayýlýrdý. Aileyi oluþturan diðer üyeler, þahýs olmadýklarý için hak sahibi olamazdý. Kocasýnýn egemenliði altýna giren kadýn hukukî açýdan bir çeþit filia familia statüsü kazandýðý için, bir anlamda hukukî açýdan "kocasýnýn kýzý"
statüsünü alýrdý. Eðer kocasý bir baþka erkeðin egemenliði altýnda ise, onunla evlenmiþ kadýn hukukî açýdan
"kocasýnýn kýz kardeþi" statüsüne gir- miþ olurdu. Her iki durumda da evli kadýn üzerinde kurulan egemenliðe manus (el altýnda, zorunlu) denirdi.
Kadýnlarýn hukukî iþlem yeterliliði konusundaki kýsýtlamalara ilkel hukuk düzenlerinde çokça rastlanýr.
Baba ya da koca egemenliði altýnda olmayan, eþ deyiþle sui juris olan kadýn, 25 yaþýný doldurmuþ bile olsa hukukî bir iþlem yapabilmesi için ona bir tutor yani koruman (vâsi) atanýrdý.
Borç iþlemleri, miras ve hak devirlerine
iliþkin iþlemlerini ancak onun izniyle yapabilirdi. Daha da kötüsü, kadýnlarýn dava açma yetkisi yoktu. Bu kýsýtla- malarýn nedeni olarak, bedensel ve zihinsel zayýflýk ya da yetersizlik deðil, toplumsal yaþama fazla karýþmamalarý nedeniyle iþ yaþamýndaki deneyimsiz- likleri gösterilirdi.
Principatus Dönemi adý verilen 250 yýlýndan sonraki 2. Ýmparatorluk Dönemi'nde, kadýnlarýn korumanlýk altýnda olmasý konusuyla baðlantý hükümler giderek yumuþatýlmaya baþ- landý. Ý.Ö 753 yýlýndan Ý.S. 250 yýlýna deðin süren eski ve klâsik Roma Hukuku dönemi boyunca, aile
hukukunda baba egemenliði, -ara sýra bazý düzeltmelere gidilmesine karþýn- kýsýtlanmaksýzýn devam etti. Doðu kültürlerinin, özellikle Hýristiyanlýðýn etkisiyle 250 yýlýndan sonra, aile hukukunda babalarýn tek egemen güç oluþlarýnýn kýsýtlanmasý yoluna gidildi.
Ýmparatorluk döneminin baþlarýnda Augustus gibi kimi imparatorlar, toplumlarýný güçlendirmek için çýkart- týklarý yasalarla evliliði ve çocuk yap- mayý özendirmek istediler. Bunun için, en az 3 çocuklu kadýnlara koruma atan- mayacaðýný kabul ettiler. Lex Julia de Maritandis Ordibinus (Ý.Ö. 18) ve Lex Papia Poppaea (Ý.S.9) adlý yasalarýn ardýndan Ý.S.50 yýlýnda Lex Claudia yasasý yürürlüðe konuldu. Bu yasa ile kadýnlarýn yasal agnatio hýsýmlarýnýn korumalýðý altýnda bulunacaklarý hükmü de kaldýrýldý. Buna karþýn, yýl- larýn verdiði bir alýþkanlýk olsa gerek,
kadýnlar üzerindeki hukukî kýsýtlamalar uzun yýllar sürdü.
Görüldüðü gibi, Roma dünyasýnda tümüyle erkeðin korumasý ve buyruðu altýna sokulan kadýna kamu hukuku alanýnda hiçbir hak tanýnmamýþtýr.
Erkek egemenliðini öne çýkaran bir anlayýþýn etkisiyle kadýn, ruhsal olarak kölelerin bile altýna itilmiþtir. Öz çocuklarýnýn bile korumanlýðýný üstle- nememiþ, evlât edinememiþ, çocuk- larýnýn geleceðine karar verememiþ, soy zincirinde yer alamamýþlardýr. Baba dilerse çocuklarýný satmýþ, bunu
yaparken anneye bir þey sormamýþtýr bile... Satýlan çocuk sonra bir biçimde baðýmsýz kalýrsa, yine babanýn malý olmuþtur.
Evlilik
Roma toplumunda, hukukî açýdan geçerli olan iki tür evlilik vardý.
Bunlardan ilki olan confarreao, kabaca günümüzün Katolik Kilisesi evliliðine eþdeðerdi. Tören yönü yoðun ve fes- hedilmesi zor bir evlilikti bu. Ýkinci evlilik türü olan coemptio, gelin satýn alma geleneðinin bir kalýntýsýydý;
günümüzün belediye nikâhýna benziyor ve gösteriþli ziynetlere harcayacak parasý olmayanlara çekici geliyordu.
Her iki türde de gelin, eðer varsa, mülkleri ve drahomasýyla birlikte, babasýnýn malý olmaktan çýkýp doðruca, kocasýnýn malý olmaya geçerdi. Bundan
sonra tümüyle kocasýnýn ailesine ait olur ve evlilikte bir suç iþlediðinde kocasýnýn aile meclisine hesap vermesi gerekirdi.
Ýki tür evlilik vardý ama üçüncü bir türden de söz edebiliriz. Bu, ancak bir yýllýk sürekli iliþkiden sonra hukukî geçerliði olan “usus” yani “uygulama”
idi. Önceleri bu tür evlilik, herhalde pek saygýn karþýlanmýyordu. Sürekli duruma dönüþmesi durumunda kabul edilebilir görülen, dönüþmemesi duru- munda hoþnutsuzluk yaratan, bir tür deneme evliliði... Deneme yýlý sona erene dek Romalý eþ, babasýnýn ailesinin bir üyesi olarak kalýr;
kocasýnýn ailesine tamamen ve hukukî olarak ancak bundan sonra girerdi.
Usus evliliði, aile içine baðýmsýzlýðýn sýzmasýna yetecek bir gedik içermek- teydi. Romalý için "sürekli iliþki" iþte tam da bu anlama geliyordu.
Kadýnýn gayri resmî kocasýnýn evine ard arda üç gün ve üç gece gelmemesi durumunda, deneme süresinin en baþ- tan baþlatýlmasý gerekirdi. Kadýn, dikkatli bir zamanlama ve biraz da yaratýcýlýkla, hukukî açýdan, kendisine karþý herhalde daha anlayýþlý olacak babasý yerine, sert kararlar alabilecek kocasýna baðlý olmaya baþlayacaðý aný, sonsuza dek erteleyebilirdi.
13 ya da 14 yaþýnda iken neredeyse hiç tanýmadýðý bir erkekle evlenen gelin için bu yöntem, hayli çekiciydi.
Kocasý, suç üstü halinde yakalamasý durumunda karýsýný hâlâ anýnda katledebiliyordu. Ama daha küçük suçlar söz konusu olduðunda, kadýn, kocasýnýn aile meclisinin verebileceði daha sert cezalar yerine, babasýnýn çekeceði sert bir söylevi yeðleyebiliy- ordu. Þayet usus evliliði yalnýzca kadýnýn yararýna olsaydý, asla yaygýn- laþamazdý. Kýzýn babasýna da birtakým yararlar saðlýyordu. Deðiþimin gerçek- leþtiði Ý.Ö. 5. ve 4. yüzyýllar arasýndaki dönem hakkýnda fazla bir þey bilinmi- yor ama görünüþe bakýlýrsa, baba, kýzý
"kendi elinde" kaldýðý sürece onun var- lýðý üzerindeki denetimini sürdürüyor, evlilik sona ererse drahomanýn önemli bir bölümünü geri alabiliyordu. Mal ve mülk düþkünü bir Romalý için, her- halde bu, karþý konulmaz bir fýrsattý.
Gelinin babasýnýn korumasý altýnda kalmasý zamanla gelenekselleþti. Yasal yararlar bunun için yeterli nedendi ama zamanla baþka nedenler de ortaya çýktý.
Bir erkeðin evli kýzý yasal olarak
"kendi elinde" olsa da, pek ender olarak gözlerinin önündeydi ve çoðu babanýn denetimi yeterince sert deðildi.
Hattâ kýz 25 yaþýna ulaþtýktan sonra, bu denetim formaliteden ileri gitmiyordu.
Koca ve aile baskýsý nedeniyle bunalan Romalý kadýnlar için dine sýðýnmak, kimi zaman bir tür sýkýntýdan kurtuluþ, kimi zaman tinsel kimi zaman da fiziksel heyecan getiren bir kaçýþ yolu olmuþtur.
Koruyucu tanrýlardan biri, ocaðýn ve evin muhafýzý olan Vesta idi. Yüzyýllar- ca devletin gönencinin "Vesta Bakire- leri" denen rahibelerinin kutsal ateþi titizlikle korumalarýna baðlý olduðu inanýldý. En soylu Romalý ailelerden saptanan adaylar arasýndan kurayla yal- nýzca altý Vesta Bakiresi seçilirdi.
Kýzýnýn Vesta Bakiresi seçilmesi bir aile için onurdu ama pek istenmeyen bir onur...2. yüzyýlýn Romalý tarihçisi Suetonius'un bildirdiðine göre;
Augustos döneminde (Ý.Ö. 27 - Ý.S. 14) rahibeliklerden biri boþalýnca, pek çok vatandaþ var güçleriyle kýzlarýnýn adýnýn adaylar listesine alýnmamasý için uðraþmýþtý.
Bir Vesta Bakiresi'nin mal ve
mülkünün ailesi yerine devlete geçiyor olmasý, bu tutumlarýnda herhalde etkili olmuþtu. Bir Vesta Bakiresi 10 ya da daha küçük yaþtayken bir bakýma
Vesta bakire rahibeleri
bekâretinin henüz güvencede olduðu bir çaðda seçilir ve sonraki 30 yýl boyunca kendini dinsel bakireliðe adardý. Bundan sonra, isteðine göre ya serbest býrakýlýr ya da rahibe olarak kalmayý sürdürürdü. Ahlâký, ulusal düzeyde önem taþýrdý. Ý.Ö. 216 yýlýnda Roma, Cannae Savaþý'nda Hannibal Barka önünde bozguna uðradýðýnda, bunun suçu Romalýlarýn askerî becerik- sizliðine deðil, bu arada Vesta
Bakirelerinin yoldan çýkmýþ olmalarýna yüklendi. Aralarýndan ikisi suçlanýp mahkûm edildi. Bir yüzyýl sonra da bir punduna getirilip altýsý birden
yozlaþmýþ olmakla suçlandý ve bir yatak, bir lamba ve birkaç günlük yiyecekle yeraltýnda küçük bir odaya kapatýlarak ölüme terk edildiler.
Suçlu Vesta Bakirelerine ölüm odalarýna kadar eþlik eden Plutarkhos, tören alayýný þöyle anlatmýþtý:
"Dünyada daha korkutucu bir manzara ve Roma'da bununla karþýlaþtýrýlabilir ürkütücülükte bir gün görülmemiþtir."
Tapýnma ile oyalanmayý uðraþ edinen Romalý kadýnlarýn Hýristiyan
Kilisesi'nin en ateþli yandaþlarý kesilmelerinden önce, daha çok þey yaþandý.
Romalý ozan Juvenalis, 2. yüzyýl baþlarýnda kadýnlara en büyük eleþtiri- leri getiren kiþi olmuþtu. Þöyle diyor- du: "Bekâret, Roma'da Altýn Çað'dan beri pek ender görülmüþ bir erdem oldu..."
Juvenalis'in fesat gözlerini imparator- luk Roma'sýnýn kadýnlarýna çevirdiði dönemde, elbette bâkirelik bu kadýn- larýn en çarpýcý özelliklerinden biri deðildi ama en azýndan Ý.Ö. 5. yüzyýla dek büyük çoðunluðu "lekesiz bir iffet"
içinde yaþamýþtý. Sonraki yýllarda, büyük ekonomik zorluklar ve
savaþlarýn ardýndan Roma aile yapýsýn- da büyük deðiþimler oluþtu. Kadýnlara kolay boþanma olanaðý tanýnmasý da bunlardan biriydi.
Kadýnlar kocalarýný can sýkýntýsýndan, kocalar ise karýlarýný ya yüzleri kýrýþ- maya baþladýðýndan ya da ahlâksýz, kibirli ve þirret olduklarý için boþuyor- lardý. Daha Ý.Ö. 131 gibi hayli erken bir tarihte, doðum oranýnýn artýrýlmasý zorunluluðu tartýþýlýrken, Romalý bir yüksek görevli þöyle demiþti:
"Eþlerimiz olmadan yaþayabilseydik beyler, hepimiz bu sýkýntýdan kurtulur- duk. Fakat doða ne onlarla birlikte huzur içinde ne de onlarsýz yaþayabile- ceðimize hükmettiðinden, þu andaki rahatýmýzý deðil, gelecekteki yararlarý düþünerek hareket etmeliyiz."
Ý.Ö. 60'lý yýllarda, karýsý Terentia'yý bilinmeyen bir nedenle henüz boþamýþ olan Cicero'ya yeniden evlenip evlen- meyeceði sorulduðunda, "Elbette ki hayýr." diye yanýt vermiþti, "Ayný anda hem felsefeyle hem de bir eþle baþa çýkmayý baþaramam." Fakat neredeyse anýnda sözünden dönmek zorunda kal- dý. Boþanýnca, Terentia'nýn drahomasýný