RİSALE-İ NUR VE TECDİT
SEMPOZYUMU BİLDİRİLERİ Harran Üniversitesi
10-11 Mayıs 2013
Harran Üniversitesi İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Haliliye Vakfı
tarafından ortaklaşa düzenlenmiştir.
Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları
Kitabın Adı : Risale-i Nur ve Tecdid Sempozyumu Bildirileri
Editör : Hakan Gülerce
Metin Editörü : Celil Taşkın Kapak Tasarım : Melik Yalçin
İç Tasarım : Özlem Başboğa
Baskı Yeri & Tarihi : Şanlıurfa, 2014
Baskı & Cilt :
Sertifika No :
Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir; izinsiz çoğaltılamaz, basılamaz.
ISBN: 978-975-7113-33-1
BENİMSETME VE ŞARTLANMA KÜLTÜRÜNE KARŞI, TAHKİK VE TEFEKKÜR MESLEĞİ
Prof. Dr. Osman ÇAKMAK
Özet
Bediüzzaman, “İlk beş asır, hak, kuvvete galipti. Sonralarda ise kuvvet hakka galipti.” demektedir. 13. asırdan sonra İslâm âlemi çeşitli sebeplerden dolayı sor- gulama ve muhakeme esaslı eğitim düzleminden uzaklaşmaya başladı. Sorgula- ma ve araştırma anlayışı zayıflayınca, İslâm dünyasında var olan yenilik ve mucit- lik üzerine kurulu dinamik yapı da kaybolmaya yüz tuttu. Benimsetme ve şartlanma kültürü hakim olmaya başladı. Bu durum, tabuları ve statükoyu öne çıkardı, tepkisel hareket esas haline geldi. İnsanlar fikir kalıpları ile düşünmeye başlayınca, Kur’ân’ın yeni çağlara mesajı asliyeti ile anlaşılmıyordu. Bu olumsuz gidiş, cumhuriyet dönemi ile azalmadı, bilakis daha da arttı.
Benimsetme ve şartlanma kültürü üzerine dayalı eğitim ve tebliğ anlayışı, ül- kemizde zihnî gelişimin ve derin öğrenmenin/tefekkürün önünde en temel so- run olmaya devam etmektedir.
Bediüzzaman’ın dediği gibi “Merak, ilmin hocası; ihtiyaç, terakkinin üstadı”- dır. Ancak ihtiyaca karşılık gelen bilgiler öğrenilebilmektedir. Hemen belirtelim ki merak ve öğrenme isteği, “dayatma ve empozeye” karşı fevkalade kırılgan ve hassas insanî özelliklerdir. Öğrenmenin başında, öğrenmeye olan talebin ve ihti- yacın oluşturulması yani, “Neden öğreneyim ki?” sorusuna imkân ve fırsat veril- mesi gerekir.
Risale-i Nur, bir ilim ve irfan okulu olarak, hakim eğitim felsefesi olan “Bu böyledir, böyle olduğu için öğrenmeniz gerekir. Niye öğrendiğinizi sormayın”
yaklaşımı yerine “keşfe dayalı öğrenmeyi” esas alır. Bediüzzaman, eserleri ile İs- lâm âleminde unutulan şeyi, yani verilen her bilginin sorgulanması gerektiği duy- gusunu diriltti. “Asıl mânâya” ve “yakîn bilgiye” ulaştıran ispat ve temsil metotla- rını hayata geçirdi. Eğitimi “benimsetme ve şartlandırma kültürü” düzleminden çıkartarak, “tahkik” ve “tefekkür” mesleği haline getirdi. Risale-i Nur eserleri,
önce insana kendisini ve tabiat kitabını okumayı öğretmekte, “en nurani ve dakik fen” olan marifetullahı talim etmektedir.
Tahkike dayanmayan bir eğitim, Nur Müellifi’nin ifadesi ile “akla kapı açmak ama ihtiyarı elden almamak” anlayışına terstir ve fıtrata güvensizliği ifade eder.
Akla kapı açmamak, anlama yolunu kapatmaktır, seçme özgürlüğünün önünün kapatılmasıdır. Risalelerde bilgi (hakikat), niçinlerle ve başka bilgilerle bağlantı- ları içinde sunulmaktadır. Bu metot, fertte üretici ve mucit düşüncelerin gelişimi için bir zihnî altyapı oluşturmaktadır. Sonuç olarak Risale-i Nur eserleri, uygula- dığı metotlarla fıtratta var olan gerçekleri gün yüzüne çıkartıyor. Eğitimin gerçek ve doğru şeklini anlamada zihnimize pencereler açıyor.
Cenab-ı Allah, hayvanlardan farklı olarak insana zihnî melekeler yanında “seç- me özgürlüğü-irade” vermiş ve onu bir “öğrenme programı” ile teçhiz etmiştir.
Eğitimde kazanmamız gerekenler: Hayatımızda asıl önemli olanları görebilmek, empoze edilenleri/dayatılanları anlayabilmek, farkındalık düzeyimizi artırmak- tır. Usta bir eğiticinin yaptığı, aslında kişinin içindeki “öğrenme gücünü” hareke- te geçirmek ve ona ilham vermektir.
Bu sunumda, Risale-i Nur eserlerinin etkili, yeni öğretim ve öğrenim yöntem- lerine dikkat çekeceğiz. Risale-i Nur eserlerinin insanımızda yerleşmiş “benim- setme ve şartlanma” anlayışına karşı sunduğu çözümleri ele alacağız. Diğer yan- dan Risale-i Nur eğitim metotlarının, modern eğitim değerleri ile bir karşılaştırması yapılacak; ülkemiz eğitimine sunduğu çözümler gündeme getiri- lecektir.
Risale-i Nur’un Zihinsel Açılım Projesi
Bu sunumda, Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’u ile eğitim dünyamıza getirilen yenilikleri ve “zihinsel sıçramayı” gündeme taşıyacağım.
Bediüzzaman’ın, “İlk beş asır, hak, kuvvete galipti. Sonralarda ise kuvvet, hak- ka galipti.” ifadesi ile anlatmak istediği konunun üzerinde dikkatle durulmalıdır.
Kanaatimce, ilk beş asırdan sonra, İslâm dünyasının, sorgulama, araştırma, tah- kik ve icada dayalı gelişmesi ve zihnî inkişafı geri planda kalmaya başladı.
Tarihçi Said Şamil’in ilginç bir tesbiti vardır:
Said Şamil, 3. Selim zamanında, Fatih döneminde medreselerde okutulan kitapların artık anlaşılamadığından bahisle; “O dönemlerde şerhlerle ve açıkla- malarla vakit geçiriliyordu.” demektedir. Osmanlı’da ya da İslâm dünyasında sorgulama, araştırma duygusu, tâ Fatih zamanında dumura uğramaya başlamış, şartlanma ve benimsetme kültürü, statüko hakim olmaya başlamıştı. Esasen Sultan Fatih, bu gidişi ve durumu fark etmişti. Sultan Fatih’in olumsuz gidişe karşı bazı teşebbüslerde bulunduğuna dair kayıtlara rastlamaktayız. Bunlardan
335
Benimsetme ve Şartlanma Kültürüne Karşı, Tahkik ve Tefekkür Mesleği
birisi, Tokatlı Molla Lütfi ve astronom Ali Kuşçu’nun da içinde yer aldığı mev- zi harekettir.
Hür ve açık fikirli, sözünü sakınmayan bazı âlimler, “dinsizlikle” itham edile- biliyordu. Bu durum, tâ o zaman, ulema arasında “tabuların” hakim olmaya baş- lamasının bir göstergesiydi. Bu olay, Bediüzzaman’ın tespiti olan “İlk beş asırdan sonra, hak yerine kuvvetin galip olduğu” tespiti ile örtüşen bir durum arzetmek- tedir. Yine bu durum, hür ve eleştirel düşüncenin hakimiyetinin azaldığının bir işareti olarak değerlendirilebilir. Nitekim Said Şamil, anekdotunda “Abdulha- mit’e, doğuda üniversite açılması teklifi ile gelen Bediüzzaman, bu reform teklif- lerini eğer 3. Selim’e yapsaydı, Osmanlının kaderi değişirdi” demektedir [Necmet- tin Şahiner, Medresetüzzehra]. Said Şamil, devamla o dönemde, Fatih dönemindeki kitapları anlayacak alimlerin kalmadığından, şerhlerle vakit geçiril- diğinden ve artık orijinal ve yeni eserler ortaya konmadığından söz etmektedir.
Peki Osmanlı’da yapılamayan, cumhuriyet döneminde yapılabildi mi? Bila- kis… Körü körüne taklitçilik ve manevi değerlerden soyutlanma, Batının karika- türü üniversiteleri doğurdu. Fikirlerin serbestçe ifade edilebildiği ortam, özgün ve özgür üniversiteler, bilim ve teknoloji üreten üniversiteler oluşturulamadı.
Sağlıklı tartışma ve muhakeme kültürü geliştirilemedi, değişime de ayak uyduru- lamadı ve hattâ gerçek hayattan uzak kalınıldı. Hattâ üniversiteler, kargaşanın merkezi haline geldi.
İslâm dünyasında yenilik ve mucitlik üzerine kurulu dinamik yapı kaybolmaya yüz tutunca, benimsetme ve şartlanma kültürü hakim olmaya başlamıştı. İnsanlar kendi hür zihni ile değil, “fikir kalıpları” ile düşünmeye başlayınca, Kur’an’ın yeni çağlara mesajı, asliyeti ile anlaşılamıyordu. Hakkın hakim olduğu ortam, ancak zihinlere özgürlük bahşeden yani “akla kapı açıp iradeyi elden almamayı” esas alan eğitim ortamlarında mümkün olabilirdi.
Aklı Kullanma Problemi
“Allah, akıldan daha değerli bir şey yaratmamıştır.” [Gazali, İhya, 1/217]
Şu peygamber sözleri, aklın, dindeki rolünü anlatması bakımından ibret verici ve aynı zamanda düşündürücüdür:
“İnsanlar, ahmaklığı ile günahkârlardan daha büyük hatalara düşerler. İnsan- ların yarın kıyamet gününde mertebeleri, akılları nispetindedir.” [İhya-ı Ulum, Gazali, 1/211]
Bir de şu peygamber sözlerine nazar edelim:
“Her şeyin bir aleti vardır: Mü’minin aleti akıldır. Her şeyin bir biniti vardır.
Kişinin biniti akıldır. Her şeyin bir direği vardır. Dinin direği akıldır. Her kavmin bir dayanağı vardır. İbadetin dayanağı akıldır. Her kavmi bir çağıran vardır. Âlimi
ibadete çağıran akıldır. Her şeyin bir tamirci ustası vardır. Ahiretin tamircisi akıl- dır. Herkesin kendisinden sonra unutulmayacak bir eseri vardır. Sıddıkın eseri akıldır. Her yolcunun bir çadırı vardır. Mü’minin çadırı akıldır.” [Gazali, İhya, 1/213]
Bediüzzaman sık sık “Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadete eşdeğerdir.” ha- disini nazara verir. İlk ayetin “Oku!” ile başlayan ayet olmasını da bu arada hatır- layalım. Bediüzzaman, marifetullahı “en geniş ve nurani fen” olarak ifade etmek- te, marifetullah ile “en dakik ve geniş ilim olan imanın” elde edildiğine dikkat çekmektedir. Tüm bu gerçeklere dayanarak, öncelikli insanî vazifenin aklı çalış- tırmak ve işlettirmek olduğu anlaşılmaktadır.
Ancak okullarımıza ve İslâm dünyasındaki manzaraya baktığımızda, aklın geri planda bırakıldığı gerçeği ile karşılaşırız. Bu yüzden de İslâm dünyası, Kur’an’ın “Allah, akıllarını doğru kullanmayanları pislik içinde bırakır!” [Yunus, 100] hükmüne bir bakıma masadak olmaktadır.
Akla Kapı Açmak ve İradeyi Elden Almamak
Risale-i Nur eserleri, okurlarının akıl, fikir ve mantığını çalıştırıyor. Ruh, kalp ve vicdanlarını aydınlatıyor. Böylece Müslümanları ve beşeri uyandırıyor. İnsan- lığı gafletten kurtarıyor. Peki, Risale-i Nur eserlerinin düşünceyi ihyada ve tefek- kür mesleğini hayata geçirmede yenilikçi metotları nelerdir? Risale-i Nur eserle- rini kaleme alan Bediüzzaman, eserlerinde “akla kapı açmak, iradeyi elden almamak”tan söz eder. Ayrıca “merak, ilmin hocası” ve “ ihtiyaç, terakkinin üsta- dıdır” der.
Eğitim dünyamızda ya da tebliğ sahasında yapılan yanlışlık, “akla kapı açma- yarak” (düşünmeye-araştırmaya fırsat vermeyerek) eğitim yapmaktır. Bunun di- ğer anlamı, insanın özgür iradesinin, elinden alınmasıdır. Eğitim, “Bu böyledir, böyle olduğu için öğrenmeniz gerekir, niye öğrendiğinizi sormayın” anlayışı ile sürdürülmektedir. Her şeyin cevabının öğretildiği bu eğitim sisteminde, size neyi, nasıl ve ne zaman yapacağınız “empoze edilmekte” ya da “dayatılmakta”dır.
Bu yaklaşımda “deha” kendini gösterememektedir. “Deha”, alışılmışın dışında yeni bir tarz geliştiren ve yeni bir görüş üreten yetenek demektir. Bütün yenilik- leri ve buluşları dahilere borçluyuz. İnsanın en değerli iki özelliği “merak” ve “öğ- renme” becerisidir. Bu iki yetenek, “müdaheleye/empozeye” karşı son derece hassas ve kırılgan olarak yaratılmışlar. Sürekli müdahaleye maruz bırakılan bu duygular, dumura uğramakta, özgür irade böylece yok olmaktadır.
Eğitim, ancak özgür ve özerk zihinlerin başarabileceği bir iştir. Zihinleri özgür olan insanları, başkalarının yönlendirmesi ve hükmetmesi mümkün olmaz. İn- sanları “kuzu kuzu” yetiştiren bir eğitim sistemi, toplumu koyun sürüleri haline
337
Benimsetme ve Şartlanma Kültürüne Karşı, Tahkik ve Tefekkür Mesleği
getirecektir. Böyle sürüleri idare etmek için de “işgüzar çobanlar”, hattâ dünya çapında “küresel krallar” ve “derin güçler” devreye girecektir. Tarihte ve günü- müzde yaşananlar, bunu doğrulamaktadır.
Talep oluşturmayan, seçme hakkı ve inisiyatif vermeyen eğitim anlayışı, yük- sek karakterli ve hür iradeli kişiliklerin yetişmesinin de engelidir. Sonuç olarak eğitimde, “merak ilmin hocası ve ihtiyaç terakkinin üstadı” hakikatinin anlaşıl- mamasının faturası büyük olmaktadır. Deha uyanmayınca, mucit düşünceler kendini gösterememektedir. Teknolojide ve metodolojide, Batıya ve dışarıya olan bağımlılığın sürmesinin sebebi ve icada/bilime dayalı “gerçek” kalkınmaya geçemeyişimizin nedeni budur.
Eğitimin Tahlili
Konuyu daha ileri boyutta irdeleyerek, asırlardır süregelen eğitimin hangi yanlış öğrenme temellerine dayandığını anlamaya çalışalım. Böylece Bediüzza- man’ın eğitim ve öğrenim sahasına getirdiği yenilikleri yakından görmeye çalışa- lım.Eğer öğrenme aşamasında olan insanlar öğrenmeye zorlanmışsa, bu zorlanma ve korkutma -örneğin sınavları geçmek gibi amaçlar için- onun birtakım bilgi zan- nettiği “malûmatı” kavramasını sağlayabilir. Öğrettiklerinizi sorduğunuz zaman da karşılığını verebilir. Ancak o zaman öğrenci, kendi içinden, kendi iç özgürlü- ğünden kaynaklanan bir çıkışla, edinilmiş bir öğrenmeye ulaşamaz. O öğrenme, kimliğinin bir parçası haline gelmeyecek, yani pratiğe/uygulamaya dönüşmeye- cek, zihinde bir yama gibi duracaktır. Büyük ihtimalle çok kısa bir süre sonra o bilgi hafızadan uçup gidecektir. Sınıf geçilmiş, sınavlar verilmiş olsa da…
İnsanların özgür iradelerinin elinden alındığı ve seçme imkânı verilmediği bu tarzın, birçok “zararlı” yan ürünleri ortaya çıkmaktadır. Şimdi dikkat edelim ki, sadece bilgileri ve doğruları öğretmeye (şartlanmaya) dayalı ve gerçek hayatla ilişkilendirilmeden yürütülen eğitim süreci, öğrenciyi, yalnızca ‘evet-hayır›
kesinliğiyle hâdiseleri ele almaya teşvik etmekte; öğrencilerin fıtraten sahip oldukları şüphe ve merak hislerini dumura uğratmaktadır. Bir takım gerçeklerin ve
‘şey’lerin adının öğretildiği, sonra da kendi geliştirdiğimiz testlerle, yüklenen bilginin ne kadarını aldıklarının değerlendirilip ölçüldüğü bu yetiştirilme tarzının esası, şartlı refleks stratejisidir. Şartlanmaya dayalı öğrenmedir. Bu tarzın zihinsel fonksiyonlarla yapılan bir öğrenme olmadığını, daha ziyade hayvanlara davranış kazandırmada kullanılan yaygın bir yöntem olduğunu belirtelim. Örneğin okullarımızda ve özellikle hazırlık kurslarında, adeta düşünmeden ve zahiri bir kaç emareye göre reaksiyon gösterme melekesi kazandırılması, bunlardan birisidir.
Şartlandırmanın temeli, olaylar ya da şeyler arasında ilişki kurmaya dayanır.
İnsanlar, ancak kontrol kendi ellerindeyken, yani eğitim sürecinin öznesi haline geldikleri bir öğrenme ortamında öğrenmeye başlarlar. Öğreticinin (öğretmen) vazifesi ise “öğretmek” değildir. Öğretmenin vazifesi: Akla kapı açmak, rehber ve ders arkadaşı konumunda kalmak, hazmedilmiş bilgiyi sunmaktır.
Hülasa, bilgiyi/doğruları aktarma ve bilgiye odaklanan (ezber) mevcut eğitim tarzı, empoze/dayatma ile eşdeğer bir nitelik taşır. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “akla kapı açmak, iradeyi elden almamak” ilkesine ters bir durumdur. Akla kapı açma- mak, anlama yolunun kapatılması ve seçme özgürlüğünün elden alınmasıdır.
Tekrar “Merak ilmin hocası ve ihtiyaç terakkinin üstadı” tespitine dönelim:
Önemli olan, öğrenmenin başında öğrenmeye olan talebin ve ihtiyacın oluşturulması; yani, “Neden öğreneyim ki?” sorusuna imkân ve fırsat verilmesidir.
Öğrenci, öğrenmek istemiyorsa, belki öğrenmek istememesini saygı ile karşılamak ve öğrenmeye kapalılığının ardındaki nedenleri bir bir araştırıp ortaya çıkarmak gerekir. Bu hassas nokta eğitim dünyamızda dikkate alınmadığından;
eğitim, bir bilim ziyafeti olmaktan çıkmakta (halbuki bilim, insan aklına enfes bir ziyafettir), iştahı olmayan bir hastaya zorla yemek yedirmek halini almaktadır.
“Merak katalizörü” devreye girmeyince “öğrenme reaksiyonu” gerçekleşmemek- te ve “bilim ürünleri” elde edilememektedir.
Şartlanmaya Dayalı Eğitimin Zararları
“Şartlanmaya dayalı eğitim” tarzının ıslah ve uyum işlevi vardır. Bu tarz eği- timle yetişenlerin eleştirel bakışı yok olduğundan, otoriteye karşı benzer tepkiler sergileyen insan tipi yetişmektedir. Bu yapıda “bütünleştirici” işlev söz konusu- dur. Bir fabrikadan çıkan ürünler gibi birbirine benzeyen, tepkileri önceden tah- min edilebilen ürünler ortaya çıkmaktadır.
Davranışlarımızın şuurunda değilsek, öğrenme süreci ezbere, taklide, tekrara dayanıyor demektir. Programlanmış bir şekilde hareket eden Allah’ın birçok var- lığı bulunmaktadır. İnsan nevi, varlığını, temel cevherini, hürriyet özelliğine borçludur. O yüzden hürriyete ve tercih hakkına saygı, insan nevinin varlığına saygıdır. Şartlanmaya dayalı eğitim, hürriyeti yok edip, insanları robotlaştırmak- tır. İnsanlık cevherine saldırıdır ve fıtrata saygısızlıktır. Bu eğitim tarzında, aslın- da bir insan hakkı ihlali ile karşı karşıyayız.
İnsaniyetin cevheri, hiçbir baskı altında kalmadan, kendi serbest iradesi ile hareket ettiği bir çevre ve eğitim ortamında kendini gösterebilmektedir. Aileden başlayarak, ilk, orta ve yükseköğrenim sırasında öğreticinin söylediklerini ezberlemeye, imtihanlarda nakletmeye, aktarmaya yönlendirilen öğrenci, okunan her metne, söylenen her söze, ileri sürülen her düşünceye, kuşku duymadan,
339
Benimsetme ve Şartlanma Kültürüne Karşı, Tahkik ve Tefekkür Mesleği
sorgulamadan yaklaşacak… Her söylenen sözün doğruluğuna inanacaktır.
Karşılaştığı otoritelerin görüşlerini kolayca benimseyebilecektir. Emir almaya alışan insanlar yetişecektir. Haklarını korumaktan aciz, işini ve makamını kaybetmemek için her türlü baskıya boyun eğen insan, zamanla köle haline gelecektir.
Bilimsel Düşünce ve Risale-i Nur
Özgür düşünebilen, araştırmacı kişiliği olan fertler yetiştirilmesinde, Risale-i Nur, aklın eğitimini esas alır. Risale-i Nur’un takip ettiği yolda, kalıplarla düşünme ve öğrenme değil, “anlama ve sorgulama” esastır. Bediüzzaman’ın şu sözüne dikkat edelim:
“Hiçbir müfsit, ben müfsidim, demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söyle- diğim için hüsn-ü zan edip, tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsat ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girme- sine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz.” [Münazarat]
Bilindiği gibi, çoğu “doğrular-gerçekler”, onları çevreleyen şartlara bağlı olup,
“o şartlara sürekli olarak kuşku duyulması” bir eğitim felsefesidir. Bu, eğitimle ferde kazandırılması gereken öncelikli özelliktir.
Sorgulama ve kuşku duyma, özgür ve özerk kişilik kadar, araştırmacı kişiliğin de oluşmasında temel bir unsurdur. Ayrıca “zihinsel özgürlüğe” kavuşmanın te- melidir. Gerek Bediüzzaman’ın yukarıya aldığımız ifadesi ve gerekse “Mesleği- miz, tahkik mesleğidir” hükmü, önemli olanın bilgi (malûmat) değil; önemli olanın, bilgiye yüklenilen anlam, kazanılan bakış açısı (nazar, niyet, mana-yı harfî) olduğunu anlatmaktadır. Bu anlayışa sahip bir Risale-i Nur okuru, meraka dayalı bir kuşku ve açlık içinde bildiklerini yetersiz görmekte, kendini geliştirme, yenileme cehdi ve gayreti içinde olmaktadır.
Asıl Mânâ ve Bilginin Dereceleri
Bediüzzaman’ın eğitim ve öğrenme dünyamıza getirdiği yeniliklerden birisi, bilgiyi derecelendirmekle göstermesidir. Bu açıklamalar “gerçek bilginin” ve
“doğru eğitimin” ne olduğu konusunu netleştirmektedir.
Modern bilim, “gerçek bilgiyi” genelde üç ya da dört basamakta değerlendirir.
Bunlar sırası ile malûmat-bilgi seviyesi, anlama-sorgulama derecesi, uygula-
ma-beceri (gerçek bilgi) seviyesidir. Dördüncü bir derece daha vardır. O da icat etme-üretme derecesidir. Malûmat seviyesi “nedir” sorusunun karşılığıdır, deni- lebilir ve bir şeyin neden ibaret olduğunu bilmekten ibarettir. Bugün ülkemizde testlere dayanan, yorumlama ve araştırma sürecinden uzak şekilde yürütülen eği- tim, malûmat seviyesinde kalmaktadır. Yani bu tarz eğitim, şahsı ancak bilginin birinci derecesine çıkarabilmektedir. Bu seviyenin yan ürünü ise şartlanmadır.
Şartlanmaya dayalı eğitimi yukarıda kısaca ifade ettik.
Bilgiyi ikinci basamakta anlamaya başlarız ve bu bilgi genelde “niçin” sorusu- nun cevabıdır. Üçüncü seviye olan “gerçek bilgi”ye ulaşmak için, “nasıl” sorusuna ihtiyaç duyarız genelde. Bilginin ilk iki basamağı “pasif tepkilere” yol açarken, üçüncü seviyedeki bilgiler, yönlendirici bir “eylemle” sonuçlanır. İlk iki bilgi türü daha kısa sürede ve birisini dinlemek veya kitap okumak gibi pasif bir katılımla kazanılabilir.
Asıl Mânâ
Bilgiyi zihnî olgudan ibaret gören günümüz anlayışına karşı Bediüzzaman, yepyeni yaklaşımlar sunar ve bilgiyi gerçek boyutları ile tarif eder. Bediüzzaman, gerçek bilgiye ulaştıran bilimsel bilgi için “asıl mânâ” tabirini kullanır. Bediüzza- man’a göre “asıl mânâya” “yedi basamaklı bir merdiven”le çıkılabilir.
Bediüzzaman’a göre, mânânın “asıl mânâ” halini alması için, “mânânın” bir yolculuğa çıkması gerekir. Mânâ önce zihne nüfuz eder (anlama), akıl süzgecin- den geçtikten sonra, yolu vicdana uğrar. Vicdan, onu su gibi içer. Orada fikir çi- çekleri açmaya başlar.
Bilgi/fikir, canlı bir çekirdek gibidir. Şartlar hazırlandığında, ondan yeni fikir çiçekleri açacaktır. Muhakemat adlı eserinde bunu şöyle ifade eder Bediüzza- man: “Zira mukarrerdir: Asıl mânâ odur ki, elfaz onu sımahta boşalttığı gibi, zih- ne nüfuz ederek, vicdan dahi teşerrüb etmekle, ezâhîr-i efkârı feyizyâb eden şey- dir. [Muhakemat]
İlgili safhalarına geçmeden, işlem görmeden ortaya çıkan mânâlar, “bilimsel bilgi” (hakikat-hikmet-marifet) olmaktan uzaktır. Bugün çoğu bilimler, bilgiyi daha ziyade mekanik ve zihinsel süreçlerde değerlendirerek dar bir boyuta hapseder. Halbuki bilgi, dimağ yanında, hayal, vicdan, kalp ve diğer meleke ve ruhî süreçlerden de geçiyorsa, ortaya tam ve eksiksiz bir “ürün” çıkacaktır. Onun için Bediüzzaman, hazmedilmeyen bilgi telkin edilmemelidir, demektedir. Aynı meal- de şu sözü de manidardır: “Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Koyun ku- zusuna süt, kuş yavrusuna kay verir.” [Mektubat]
Bediüzzaman, ilim ve öğrenme mertebelerinin muhtelif olduğunu ve her ta- bakanın ayrı hükümleri olduğunu da anlatır. Bilgi, dimağ fabrikasının bölümle- rinden geçerken, fabrikanın her ünitesinde farklı kimlik ve özellikler kazanır,
341
Benimsetme ve Şartlanma Kültürüne Karşı, Tahkik ve Tefekkür Mesleği
farklı şekiller alır. Bir fikrin “inanç” haline gelmesi ve hayata-uygulamaya dönüş- mesinde katedilecek basamakları şöyle anlatır:
“Dimağda merâtib-i ilim muhtelifedir, mültebise. Dimağda merâtip var, birbi- riyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir. Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz’an oluyor, sonra gelir iltizam, sonra iti- kad gelir. İtikadın başkadır, iltizamın başkadır. Herbirinden çıkar bir hâlet. Salâbet itikaddan, taassup iltizamdan, imtisal iz’andan, tasdikten iltizam, taakkulde bîtaraf (tarafsız), bîbehre (nasipsiz) tasavvurda, tahayyülde (hayalde) safsata hâsıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir. Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde, sâfi olan zihinleri cerhtir, hem idlâli. [Lemaat]
Şimdi bu ifadeleri biraz açıklayalım: Fikrin ham olarak hayalde yeşerdiği noktada yolculuk başlar. Yedinci, yani son istasyonda, tekemmül etmiş bir ürün haline gelir. Her bir istasyonun ayrı bir hükmü vardır. Bilgi, çıktığı bu yolculukta, her zaman yedinci basamağa kadar ilerleyemez. Kaldığı istasyona göre ayrı hüküm giyer ve farklı bir kimlik kazanır.
Bir fikir dimağa yansıdığında, akıl onu hemen kabul etmez. Önce hayalin elinde kalır. Bu tür fikirler daha ileri gitmez ve bu safhada kalırsa “safsata” doğar.
İkincisi “tasavvur” basamağıdır. Tasavvur aşamasında netlik yoktur. Bu nedenle, fikirden nasip alamaz. Üçüncüsü ise “taakkul” mertebesidir ki, akıl burada fikri/
bilgiyi tartmaya ve akletmeye başlar. Fikrin olur ya da olmazlarını tartar. Bu mer- tebede akıl tarafsızdır. “Taakkul” devresini yaşayan fikir/bilgi, sonra dimağ fabri- kasında süzüle süzüle, nihayet dördüncü tabakaya ulaşır. Şimdi artık “tasdik” ma- kam ve mertebesindedir. Bu safhada, akıl bu fikre taraftar olur. Kararı verir ve tasdik eder. Akıl “taraftar” makamındadır şimdi. Fikir, çıktığı yolculukta beşinci olarak “iz’an” dediğimiz fikrin benimsendiği makama gelir. Bu fikir, kişinin “be- nim” dediği ve sahip çıktığı mertebedir. Altıncı mertebede yani “iltizam” denen makamda fikri daha da ileri götürmezse, fikir sahibi “taassupta” kalır. İşte birçok kişinin, benim fikrim deyip, tutucu davranarak, herkesin kabul etmesini istediği ve zorladığı mertebe, bu aşamadadır.
Fikir, itikat mertebesine ulaşırsa, kemal noktaya ermiş demektir. Bu noktanın adı salâbettir. Bediüzzaman, Risale-i Nur hakikatlerinin, salâbet-i imaniye merte- besinde olduğuna dikkat çeker. Bu noktada elde edilen fikre taraftarlık “sıddıki- yet” mertebesidir. Bediüzzaman, Risale-i Nur yolunu hakikat mesleği olarak tav- sif ederken ve “Risale-i Nur ilim içinde hakikata yol açmış” derken, bu noktaya dikkat çekmektedir.
Yakîn Bilgi
Risale-i Nur, “yakîn bilgiyi” gündemimize sokar. Gerçek bilgi, derin bilgi ya da bilimsel bilgi diyebileceğimiz yakîn bilgiyi kendi içinde üçe ayırır: İlmelyakîn,
aynelyakîn, hakkalyakîn. Nur risalelerindeki bilginin hangi seviyede olduğunu Bediüzzaman’ın şu ifadeleri açıklık getirir:
“Benden sual ediyorsun: “Neden senin Kur’ân’dan yazdığın Sözlerde bir kuv- vet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunur? Bazen bir satırda bir sayfa kadar kuvvet var; bir sayfada bir kitap kadar tesir bulunuyor.”
Ekseriyet itibarıyla öyledir. Çünkü, yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Taklit değil, tahkiktir. İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde bürhandır…”
Bediüzzaman’ın bu ifadeleri de Risale-i Nur eğitim metotlarındaki bariz fark- lılıkları, eğitim ve öğrenme dünyamıza getirilen yenilikleri, çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır. Risalelerde henüz farkında olmadığımız sezgi gibi başka anlama latifelerinin ve zekâ çeşitlerinin kullanıldığını, Bediüzzaman’ın şu mealdeki sözle- rinden anlayabiliriz:
Risale-i Nur, sair bilginlerin eserleri gibi yalnız aklın ayağı ve gözüyle ders vermiyor. Evliyalar gibi, yalnız kalbin keşf ve zevkiyle hareket etmiyor. Mutlaka, akıl ve kalbin birleşmesi ve kaynaşması, ruh ve sair latifelerin, duyguların yardımı ayağıyla hareket ederek tüm zekâ ve anlama tür ve mertebelerini kullanarak, en yüksek mertebelere ulaşmayı sağlar.
Son Söz
Öyle bir insan düşünün ki, bu insan, kendi hayatını ve geleceğini kurabiliyor, kendi gözleriyle görebiliyor. İşte Risale-i Nur, tahkikî iman dersleri ile ruh ve kalbi nefis esaretinden kurtardığı gibi, açılan tefekkür ve tahkik mesleği ile de ferdi kendi dünyasında özerk ve özgür beyinlere sahip kılmaktadır. Risale-i Nur eserlerinde bir hakikatin değişik cepheleri ile anlatılması, bu anlatımda sürekli ispat ve temsil metotlarının kullanılması, okuyucuda bütüncül bakış açısının ve resmin bütününü gören, dolayısıyla problemleri derinden kavrayan zihin yapısının gelişmesine yardımcı olmaktadır. Aynı hakikatin farklı yollardan anlatılması ve değişik cepheleri ile verilmesi, okuyucunun konuyu kökleri ile anlamasını, derin ve sağlam bilgiye ulaşmasını temin etmektedir. Sonuçta, öğrenmede sathîlikten derinliğe geçilmektedir. Ezber ve taklit yerine, tahkik ve anlama ön plana çıkmaktadır.
Risalelerde bilginin “niçinlerle” ve “başka bilgilerle bağlantıları içinde” sunul- ması, okuyucuda üretici ve mucit düşüncelerin gelişimi için bir zihnî altyapı oluş- turur. Konumuzun dışında kaldığından burada risalelerde kullanılan öğrenme metotlarının ayrıntılarına girmiyoruz
Risale-i Nur eserleri, uyguladığı metotlarla fıtratta var olan gerçekleri gün yü- züne çıkarıyor. Eğitimin gerçek ve doğru şeklini anlamada zihnimize pencereler
343
Benimsetme ve Şartlanma Kültürüne Karşı, Tahkik ve Tefekkür Mesleği
açıyor. Sonuç olarak, eğitimle ilgili varsayım ve paradigmalarımızı, Bediüzza- man’ın Kur’an ışığında keşfettiği eğitim gerçekleri çerçevesinde sorgulamanın zamanının geldiği kanaatindeyiz.
Nur Külliyatı’nda en verimli ve etkili öğrenme metotlarının kullanıldığı ve hat- tâ şimdiye kadar keşfedilmemiş yeni metotların da yer aldığı, ilgili meslek erbap- larınca anlatılmaktadır. Bediüzzaman, çağımızı doğru okuyarak, geçmişin reh- berliğinde geleceği dokumuş ve manevî problemlere olduğu kadar, eğitim problemlerine de Kur’an’ın ışığında doğru çözümler getirmeye muvaffak olmuş- tur. Bizim burada sunmaya çalıştıklarımız, ancak denizden bir damladır.