TELEVİZYON, DENETİM VE MEDYA ETİĞİ ÜZERİNE
İrfan Erdoğan, Prof. Dr.
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi RATEM dergisi 2007
Televizyonun ne olduğu
Televizyon çoğunlukla sanki canlı, yapan ve etki eden bir özne gibi ele alınır. Televizyonu bazıları sadece bir araç olarak niteler. Aslında televizyon dediğimizde, çoklu üretimden çoklu dağıtım ve kullanıma kadar geniş bir örgütlenme ve ilişki yapısından bahsediyoruz. Dolayısıyla, televizyon düşünsel ürünler üreten ve dağıtan örgütlü yapıları, izleyici denen ve bu düşünsel
ürünleri seyrederek kullananları, bu kullanmayla hem izleyicilerin elde ettikleri faydaları/zararları hem de reklam, moda ve kozmetik endüstriler gibi
endüstrilerin ve genel siyasal, ekonomik ve kültürel yapıların elde ettikleri faydaları/zararları anlatır.
Televizyon eğitim mi yoksa eğlence aracı mı
Televizyon programları arasında eğitim ve eğlence programları olarak ayırımlar vardır. Bu ayırım çok kurnazca yaratılmış işlevsel farklılık ve çeşitlilik sunumlarından biridir. Paparazzi programlarından, yarışma programlarına, haber programlarından dizilere kadar bütün programlardaki düşünsel içeriklerden insanlar sürekli öğrenirler. Televizyonlardaki bütün içerikler yoluyla insanlar sürekli eğitilir. Bu eğitim ve öğrenimde, günümüz siyasal, ekonomik ve kültürel egemenlikler ve mücadelelerinin çeşitli biçimlerdeki yansıtılmalarını görürüz. Fakat egemen olan ise, kitle üretimi yaptığı için kitleler halinde hızlı ve çabuk tekrarlanan tüketime gereksinim duyan küresel pazara işlevsel olan bilişlerdir. Bu durumu, elbette, reklam sektörüne bağımlı bir televizyon sisteminin olması daha da belirgin ve kaçınılmaz yapmaktadır.
Televizyonun etkisi
Televizyonun etkisi daha çıktığından itibaren sürekli tartışılan bir konu olmuştur. Yaklaşım tarzlarına göre, izleyicilerin aktif olmaları nedeniyle televizyonun etkisinin hiç olmadığı görüşünden güçlü etkiye kadar farklılaşan görüşler vardır. Televizyon etki etmez. Televizyon (veya internet) devrimler yaratmaz ve yaratamaz, çünkü televizyon aktif özne değildir. Televizyonun etkisi ve etkisinin doğası, televizyonun içeriğinin ne amaçla ve nasıl
doldurulduğuna bağlıdır. Diğer bir deyimle, televizyon denen taşıyıcıya neyin ne amaçla yüklendiğine ve seyredenlerin bunlar arasından neyi ne amaçla kullandığına bağlıdır. Televizyonun etkisi toplumsal egemenliğin ve
mücadelelerin bütünleşik bir parçasıdır. Dolayısıyla, televizyon bilinç yönetimi aracıdır. Bu bilinç yönetimi örgülü çıkarların ifadesi olan düşünsel ürünlerin üretilmesiyle başlayan ve bunların izleyiciler tarafından tüketilmesiyle biten bir süreç değildir. Bu bilinç ve buna bağlı olarak davranış yönetiminin asıl etkisi kişiler arası ilişkilerde insanların kendi üzerlerinde ve diğer insanlar üzerinde kurdukları iletişimsel, dolayısıyla duygusal ve ilişkisel baskı yoluyla olur. Bu da, bir tarihsel insan olan bireyin zaten doğduğundan beri üzerinde işlenenlerle oluşturulmuş kimliklerden geçerek hemen etkisini gösterir. Bu etki birbirine caka satmak ve üstünlük taslamak ve statü kazanmak/satmak yönünde hemen iletişimsel bir davranış ortaya çıkarabileceği gibi, en kısa zamanda bir şeyi yemek, içmek, giymek için satın almaya yönlendirebilir. Dikkat edilirse, etki medyadan ve kişiler arası ilişkiden geçerek insanın insana yaptığı oluyor.
Televizyonda Şiddet
Saddam Hüseyin’in idamının görüntülerinin basına sızmasının ardından çocuklar “Saddamcılık” oynayarak birbirini astı. Televizyon dizilerindeki karakterlerin hayali ölümlerinin ardından gıyabi cenaze namazları kılındı.
Televizyon konusunda en yaygın durulan konulardan biri de şiddet konusudur:
Televizyonda şiddetle ilgili inşa edilmiş olan çerçeveler, televizyonun gündem saptırmasının ve saptırdığı ve saptırmadığı gündemlerin de içeriğini işlevsel bir biçimde doldurmasının televizyon dışı akademik ve akademik olmayan
pratiklerde yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Televizyonda şiddetten yakınanlar televizyondaki üründen farklı bir karakterde ürün üretmemektedirler.
Yukarıda belirtildiği gibi, televizyonun etkisi uzun yıllar boyu
eklemlenerek büyüyen ve güçlenen bir karaktere sahiptir. Bu etki diğer reklam ve promosyon faaliyetleriyle ve kişilerarası iletişimden geçerek yayılır ve daha da güçlenir. Bu etki yoluyla ve diğer birçok toplumsal pratikler yoluyla
yaratılan insan tipi, düşündüğü için var olan değil, yediği, içtiği, giydiği için var olan ve varlığını “tüketiyorum o halde varım” ile tanımlayan insandır. Bu insan değerini cebindeki paranın miktarına ve satın aldıkları ve sahip
olduklarına göre kazanan, endüstrilerin elindeki tüketim maymunudur. Bu insan gösteriş ve teşhir hastasıdır. Bu insan çokbilmiş cehaleti temsil eder ve bu insandan her türlü beyinsizlik beklenir. Çünkü kendi temel gereksinimlerini üretme olanakları elinden alınmış olan ve yoğun bir baskı altına sokulmuş olan bu insanın, kendini insan olarak gerçekleştirme yolları tıkanmıştır, onun yerine kitle üretim endüstrilerinin pazarına uygun düşünce ve davranış yolları açılmış ve bu yoğun bir şekilde teşvik edilmektedir. Ona verilen çıkar yol budur. Bu insan tipi değişen ölçüde hepimiziz.
Reyting ve rekabet
Televizyonlardaki kalitesiz programcılık ve dolayısıyla kalitesiz ürüne gerekçe (bahane) olarak bazıları reyting yarışını, yani rekabeti vermektedir, bazıları da “halkın istediğinin bu olduğunu” söylemektedir. Diğer bazılarına göre ise, izleyici halkın kalitesizliği programlardaki kalitesizliği getirmekte (çünkü halka istediği verilmekte), bu kalitesizlik reyting kaygısı ile daha da artmaktadır. Aslında, televizyonlardaki içerikteki sorun kalite sorunu değil, örgütlü çıkar yapıları tarafından belirlenen tür seçme ve içerik doldurma
tercihidir. Yukarıdaki iki gerekçe bu tercihler çerçevesini meşrulaştıran, geçerli görünen geçersiz gerekçelerdir. Eğer medya profesyonelliğinin ürün üretim kültürü kaliteyi üretme olsaydı (tercihler toplumsal anlamlı içerikler üretme yönünde olsaydı), o zaman reyting yarışı daha kaliteli üretim yarışına dönerdi.
Fakat medya dünyasındaki üretim, siyasal ve ekonomik pazar için oldukça işlevsel olan çöplük üretimi tercihi yönünde olduğu için, reyting yarışı da
doğal olarak çöplük üretimi yarışı biçiminde olmaktadır. Bu işlevsel çöplük tercihi de, “halka istediği veriliyor” diye izleyiciyi hor gören ve aşağılayan bir gerekçeyle de desteklenmektedir.
Etik ve medya etiği
Etik belli zaman ve yerde yaşayan bir toplumda kabul edilebilir olan davranış kodlarını ifade eder. Medya etiği medyanın örgüt içi ilişkilerinin, hükümet dahil diğer örgütlü yapılarla olan bağlarının, uyguladığı ücret politikalarının, yarattığı çalışma koşullarının ve ürettiği ürünün içeriğinin toplumca kabul edilebilir özelliklere sahip olması olarak tanımlanabilir.
Medya etiği kavramı hakkındaki yaygın tartışmaların hemen hepsi, medya denen araçları suçlamadan başlar ve, örneğin, gazeteciyi suçlamaya gider.
Çözüm olarak getirilen etik ilkeler gazetecinin çalıştığı ortamda duvarlarda hem bir tehdit hem de meşrulaştırma aracı olarak yerleştirilir: kervan kervancı yürütür. Yürütülen kervanın yürütülme etiği kervancının etiğidir. Bu etiğin uygunsuz görülen doğası nedeniyle sorumlu tutulanlar ise, ya televizyon denilen bir araç ya da o ürünü hazırlayan profesyoneller olmaktadır.
Türkiye’de radyo ve televizyon yayıncılığında etik sorunlar
Oldukça çoktur. Birkaç tanesini sıralayalım: Çalışanlara asgari ücret bile ödememe, fazla mesai ödememe, haftanın bazen yedi günü uzun saatler çalıştırma, çalışanın sigortasını ödememe, şirketin çıkarı doğrultusunda kurulan baskı kültürüyle oluşturulan bir ürünü, yani baskıyla gelen otosansürü basın/yayın özgürlüğü olarak sunma, haber, eğlence, yarışma gibi isimler altında ürettikleri çöplükleri “halka istediğini veriyoruz” diye sunma, Anadolu insanına aşağılık duygusu aşılama, Anadolu insanına yabancı kültürleri
aşılama. Burada bir devletin asla vatandaşına yapmaması gerekeni kurumlarında yaptığını eklemek gerekir: Esnek üretim denen
sendikasızlaştırma ve en düşük ücretle insan çalıştırma politikalarını TRT ve RTÜK gibi kurumlarda taşeron şirketlerin işçilerini kullanarak ve kadrosuz- sözleşmeli insanlar çalıştırarak yapmaktadır. Bu durum ciddi bir insan hakları ve etik sorunudur.
Elbette en yaygın olarak işlenen ve üzerinde durulan etik sorunu üretilen ürünün içeriğiyle ilgili olandır. Bu etik sorununun biçimlendirilmesi ve tartışma çerçevesinin kendisi aslında çok daha ciddi bir etik sorunudur.
Haber toplama ve yayma etiğinde mahremiyet
Bu bağlamda habercilerin, kişilerin özel yaşamlarına girme, müdahale etme hakkı ve bunun sınırı ve kamu çıkarı öne sürülerek mahremiyetin ihlali gibi sorular üzerinde durulur. Normal olarak, gazeteci dahil, hiç kimsenin özel yaşamı ihlale hakkı yoktur. Hiç kimse hiçbir gerekçeyle bir insanın özel hayatına izinsiz giren işgal iletişimi yapamaz. Fakat iletişim güç
uygulamasıdır, egemenlik ve mücadeledir. Bu durumda, tarih boyu daima meşrulaştırılmış ve normalleştirilmiş anormallikler güç yapıları tarafından uygulanmıştır. Bu normalleştirilmiş anormalliğin etiği de çeşitli haklı çıkaran açıklamalarla inşa edilmiş ve içselleştirilmiştir. Örneğin, “kamuya mal olmuş bir kişinin özel hayatı olamaz veya özel hayatı hakkında gazetecilerin bilgi toplaması normaldir” gibi gerekçeler böyledir. Aslında, haberciler kişilerin özel hayatında özel kişilerle kendilerine ait yaptıkları şeyler peşinde koşma yerine, toplumsal faydaya yönelik haber olacak “yapılanlar ve yapılmayanlar”
peşinde koşmaları gerekir. Dilenciler ve hayat kadınlarını kovalama yerine, asıl suçluları kovalamalılar. Bir mahallede bir kişiye “hayal edemediği evi” yapıp verme yerine, herkese balık tutmayı öğretme işinin promosyonunu yapmalılar.
Bu tür yapmanın etiğiyle, her gün televizyonlarda yapılanların etiğini karşılaştırdığımızda ciddi farklılıklar görürüz.
Haber bültenleri ve habereklam
Haber bültenleri işlevsel geri-zekalılaştırma işini haber olmaması gereken promosyonculuk ile mükemmel bir şekilde yapmaktadırlar. Haberlerin çok azı haber denecek bir karaktere sahiptir ki onlar bile magazinleştirilmektedir.
Haber etiği habersizleştirme ve haber-olmayan haberler üzerine kurulmuştur.
Habereklam ticari çıkarlarca biçimlendirilmiş satış için bilinç yönetimi cambazlığı türlerinden biridir ve bu isimle promosyon yaparken dürüstlük taslamasıdır. Günlük anlatıyla, etik yoksunluğunun göstergelerinden biridir.
Reklamın, aslında bir ürünün asıl doğası hakkında doğru bilgi (haber) vermesi gerekir. Ama reklamlar verdikleri haberlerle habersizliği, psikolojik oyunlarla psikolojik hastalığı üretmektedirler. Reklamlar bir çikolata yemeyi hayatın tadı yapan beyinsizleştirmeyi yaratmaya çalışmakta ve yiyecek veya içecekle oral seks yapan seksüel sapıklığın teşvikini yapmaktadır. Haber içinde gizli reklam, etiği kandırmaya dayanan bir endüstriyel yapının doğal bir sonucudur. RTÜK bu soruna da eğilmelidir. Üretmeksizin ve taşımaksızın ciddi paralar kazanan ve ürün fiyatlarının artmasına neden olan aracı asalak şirketlerin de üzerinde düşünülmesi gerekir.
Editörlerin, yazı işleri müdürlerinin görev ve etiği
Görevleri, istese de istemese de, hem şimdisi hem de gelecek beklentisi için, örgütsel çıkarın sağlanması yönünde üzerindeki veya kendini özdeştirdiği yapının en iyi sesi olmak, bu amaçla ürün türü ve içeriğinin üretiminde
yönlendirici olmak. Başarılı editörler veya müdürler, görevlerini yapıların sesine uyumlu ses çıkartarak çok iyi şekilde yerine getirdikleri için, sosyal faydaya yönelik etik bağlamında etik yoksunluğunu temsil ederler.
Etik ve habercinin vicdanı
“Medyada etik konusunu habercinin vicdanıyla sınırlandırmak mümkün müdür?” gib sorulara çok dikkat etmek gerekir. Çünkü haberci örgütlü baskı ve pazarın materyal çıkarla biçimlenmiş vicdansız vicdanının kurbanıdır.
Habercinin vicdanı üzerine bir egemenliğin hunhar vicdanı çöker oturur. Bazı habercilerin vicdanı kirlenir. Bazı habercilerin vicdanı, üzerine oturan
egemenliğin vicdanıyla örtüştüğü için, çok rahattır. Medyada etik konusunu bu tür habercilerin vicdanına asla teslim edemeyiz. Onun BİZİ, BİZİM BİZİMİZ değildir. Bazı habercilerin vicdanı üzerine oturan çıkar vicdanıyla örtüşmediği için çok rahatsızdır. Medyada etik konusunu bu habercinin vicdanına teslim edebiliriz; bu habercinin mücadelesinde yalnız kalmaması ve desteklenmesi gerekir. Bu da ancak bu tür medya çalışanlarının kuracakları dayanışmayla başarılı olabilir.
RTÜK, otodenetim ve etik
RTÜK sansür yapan bir dudağı yerde bir dudağı gökte olan çirkin bir dev, bir öcü olarak resmedilmektedir. Bu dev öldürülerek, yerine
otosansür/otodenetim denen kurnazca uydurulmuş bir anlatı getirilmek istenmektedir. İnsanlar her an her tür ilişkilerinde sürekli olarak otosansür uygularlar. İfade edilmiş her davranış, zaten bir otosansür sonucudur.
Seyrettiğimiz bir televizyon haberi veya herhangi bir televizyon programı zaten otosansürden geçmiş bir üründür. Dolayısıyla, otosansürün “devletin RTÜK yoluyla uyguladığı sansürcü baskıya alternatif” olarak sunulması gülünçtür, anlamsızdır, var olan medya uygulamalarının meşrulaştırılmasıdır.
Şunun aslında çok iyi anlaşılması gerekir: Teorik olarak, RTÜK toplumun faydasını gözeten ve toplum adına sosyal kontrol mekanizması kuran ve uygulayan bir yapıdır. Dolayısıyla, toplum için denetim yapan RTÜK sosyal sorumluluktan yoksun olan haber sorumlularını haber diye üretilen çöplükler hakkında uyarıda bulunma hakkına sahiptir. Bu da sansür değildir. Otosansürü çalıştıkları medya şirketinin patronlarının çıkarlarına göre yaparak ürün üretenlere, otosansürü sosyal faydaya göre yapmalarını biz izleyiciler ve okuyucular yapma gücüne sahip değiliz. RTÜK bunu bizim adımıza yapmakla yükümlüdür. Televizyon eğer sosyal faydaya yönelik otosansürle ürün
üretseydi, günümüzdeki çöplük ürünlerle dolu bir televizyon dünyası olmazdı.
Dolayısıyla, RTÜK onların sosyal faydaya yönelik otosansür yapmaları için müeyyideler uygulama hakkına sahiptir. RTÜK, bu sorumluluk nedeniyle, öznel çıkarların egemen olmadığı, sosyal faydayı amaç olarak ele alan bir yönetim kadrosuna sahip olmalı ve güçlendirilmelidir. RTÜK böyle bir yapıya sahip mi? hiç sanmıyorum. Merak eden varsa, bağımsız bir araştırmayla RTÜK’ün yönetimsel doğası ortaya çıkartılabilir. Bunu da elbette TRT ve RTÜK’e araştırma yapanların yapmaması gerekir.
Türkiye’de ombudsmanlık
Ombudsmanlık, sendikalaşmayı ortandan kaldıran, medya çalışanları üzerinde baskı ve terör ortamı kuran etikten yoksun bir sistemin desteklediği ve teşvik ettiği kontrollü alternatiflerden biridir. Otosansür vb mekanizmalar gibi sahtenin ve yanlışın dürüstlük, sorumluluk ve doğruluk satışı yapmasına yardımcı olan bir tedbir ve biliş ve davranış yönetimi mekanizmasıdır.
Medya etik protokolleri ve ortak bir etik zemini oluşturma
Böyle bir şeyin oluşturulması ortamı Türkiye’de yok. Bunu, Akıllı Etiketler örneğiyle açıklayayım: Akıllı Etiketler akıllı bir şekilde medya endüstrilerini sorumluluktan arındırırken, sorumluluğu izleyicilere yükleyen bir edepsizliği anlatır. Asıl çözüm akıllı etiketler değil, sosyal faydayı ortadan kaldıran ve zararlı olan üretimi durdurmakla gelir. Eğer endüstri bu ürünleri akıllı etiketlerle değerlendirebiliyorsa, o zaman aynı endüstri neyin zararlı, çöplük ve pislik olduğunu da kolayca değerlendirebilir ve üretmeyebilir.
Medya etiği ve üniversite etiği
“İletişim fakültelerinden mezun olan öğrenciler, medyada çalışmaya başladıklarında üniversitede öğrendikleri “medya etiği” anlayışını hayata geçirebiliyorlar mı?” sorusuna ciddi araştırmalarla yanıt aranması gerekir.
Üniversitede öğretilen etik toplumsal olana ve insana yönelik etiktir.
Medyadaki etik medya sahipliğinin çıkarına yönelik bir etiktir. Bu iki etik iş yerinde karşılaştığında, pazarda talebin elden ve koldan olduğu gibi, üniversite öğrencisinin etiği Allahın rahmetine uğrar gider. Ruhuna fatiha bile okunmaz.
Bazı öğrencilerimiz de özellikle televizyonlardaki sadece ürün üretimiyle ilgili değil, diğer ilişkilerde de kendilerinden talep edilen pisliğe bulaşmamak için işlerini bırakmaktadır. Dolayısıyla, “medyaya düşman yetiştiren” bazı
üniversitelerin verdiği insanca duyarlı etik, medyanın profesyonel pratikleri ve bu pratiklerin hunhar ve insanı aşağılaştıran pazar etiğiyle örtüşmez.
Endüstrinin bütün çabası kendi çıkarına uygun eğitim etiğinin üniversitelerde egemen olması ki bunda da hızla başarılı olmaktadırlar.
Medya etiği açısından Türkiye’deki ve dıştaki yayıncılık
Örneğin, ABD’deki medya etiği standartlaşmış üretimin standartlaşmış süreçlerle kendisini meşrulaştırması ve bunda önemli ölçüde başarılı olmasını anlatır. Türkiye’de ise standart demek standart yokluğu ve etik yoksunluğu
çokluğu demektir. Dolayısıyla, karşılaştırmalı etik konusu farklı tarihsel örgütlü yapıları ve ilişkileri anlama ve anlamlandırmayla ilişkilidir.
Bazı özlü sonuçlar
Etiği sadece medya ürünlerinin içeriğine indirgemek ciddi ölçüde yanlıştır.
Etik bütün örgüt faaliyetlerini içerir.
Örgütlü baskılar ve çıkar ilişkilerini bir kenara iterek, etiği sadece gazeteci veya habercinin yaptığıyla sınırlamak da yanlıştır.
En ciddi etik konusu habercilerin ve gazetecilerin ve diğer medya çalışanlarının çalışma koşullarıyla ilgili olandır.
Etikle ilgili tartışmalar ve araştırmaların doğasını belirleyen, bu tartışma ve araştırmaların öncelikle öznel çıkarlar ve etik temeline mi yoksa genel çıkarlar ve etik temeline mi dayandığıdır.
Yukarıda belirttiklerimle ilgili gerçekleri belirlemek için araştırmaların yapılması ve bulguların kamu ve medya politikalarının toplumsal faydaya yönelik bir şekilde biçimlendirilmesi yönünde kullanılması gerekmektedir.