RAYMOND QUENEAU
Türkçesi: Tahsin Yücel Roman
ZAZIE METRODA*
RAYMOND QUENEAU,
(1903-1976), düzyazı ve şiirlerinde dili büyük bir ustalıkla kullanan 20. yy. ortalarının önde gelen Fransız yazarıdır. Arısiklopl'dik merakları da olan yazar, etkili Encyclopedie de la Pleiade'in önce düzeltmenliğini, 19SS'ten sonra da yönetmenliğini yaptı. 1920'lerde gerçeküstüncülükten etkilenerek benimsediği sözcük oyun
larını, kara mizahı ve otoriteye karşı alayı içeren üslubunu sonradan da sürdürdü.
1960'lı yıllarda edebiyatın sınırlarını genişletmek amacıyla bir grup arkadaşıyla oulipo akımını kurdu. Mizahi üslubu ve dilsel çarpıtmalarıyla gerçekte köklü kötümserliğini ve ölüm konusundaki saplantısını gizliyordu.
Konuları genellikle bir banliyöde, bir lunaparkta ya da met
roda geçen romanlarında saçma bir dünya imgesi çizen Queneau, bu yapıtlarında sıradan insanların yaşamını, gün
lük dildeki argodan yüksek şiirsd anlatıma kadar değişen bir üslupla betimler.
Sel Yayıncılık'ta Raymond Queneau:
• Zorlu Bir Kış
• Dostum Pierrot
• Biçem Alıştırmaları
*SEL YAYINCILIK/ ROMAN
*SEL Y AY 1 N C 1 L 1 K
Piyerloti Cad. 1 1 I 3 Çemberlitaş - İstanbul Tel. (0212) 516 96 85 Faks (0212) 516 97 26 http://www.selyayincilik.com
E-mail: [email protected]
*SEL YAYINCILIK: 194 ISBN 978-975-570-196-3
ZAZIE METRODA Raymond Queneau
Kitabın Özgün Adı:
Zazie dans le metro Türkçesi: Tahsin Yücel Roman
©Sel Yayıncılık, 201 1
©Akçalı Telif Hakları Ajansı aracılığıyla Editions Gallimard 1959
Genel Yayın Yönetmeni: İrfan Sancı Kapak: Gülay Tunç
Birinci Baskı: Eylül 2003 İkinci Baskı: Şubat 20 1 1
Baskı ve Cilt: Yaylacık Matbaası Fatih Sanayi Sitesi, 12/ 197-203 Topkapı-İstanbul. 567 80 03
Raymond Queneau
Zazie Metroda
Türkçesi: Tahsin Yücel Roman
"Neden bunca pis kokarlar ki ," dedi Gabriel içinden , tepesi at
mıştı . "Ol ur şey deği l , hiç temizlenmiyor bu mil let . Gazetede, Pa
ris evleri nin yüzde on biri nde bile banyo yok diyorlar, buna şaş
mam , ama i nsan banyosuz da yıkanabi l i r. B ütün bu çevremdeki ler fazla çaba harcamıyor olmal ı . Öte yandan, Pari s ' i n en pasakl ı
ları seçil i p gel medi ya buraya. B i r neden yok . Rastlantıyla toplan
mışlar. Austerl itz garında bekleyenleri n Lyon garında bekleyen
lerden daha pis koktuklarını varsayamayız. Hayır gerçekten , bi r neden yok . Ne olursa olsu n , çok pis kokuyorlar."
Gabriel kolağzından açık mor bi r ipek mendil çıkarıp burnunu tıkadı.
Kadmm biri yüksek sesle:
"Kim kokuyor böyle pis pis?" dedi .
Bunu söylerken kendini düşünmüyord u , benci l değildi , şu beyden gelen kokuyu söylemek istiyord u .
"Bu m u , anacığım , buna Barbouze derler, Fior 'un çıkardığı ko
kulardan ," diye yanıtladı Uabriel , l afa laf yetişti rmekte çabuklu
ğuna diyecek yoktu .
"Böyle ortalığı pis pis kokutmalarını yasaklamak gereki rdi,"
dedi kart kadın , hakl ı l ığmdaıı hiç mi hiç kuşku duymuyordu .
"Anacığım , eğer yanılmıyorsam , sen kendi doğal kokunun gül lere taş çıkardığını sanıyorsun. İyi hoş da yan ıl ıyorsun , anacığım, yanılıyorsun ."
"Duydun mu? Duydun mu?" dedi kadın yan ındaki ufak tefek , ama herhalde yasal olarak üstüne tırmanma hakkını taşıyan heri
fe. " B u koca domuz bana nasıl saygısızl ık ediyor, duydun mu?"
Ufak tefek herif Gabriel ' i n boyunu posunu şöyle bir i nceled i , izbandutun biri olduğunu düşündü, ama izbandutlar i y i yürekli ol urlardı hep, güçleri ni kullanmazlardı , korkakl ık sayarlardı bun u . Cakal ı cakal ı:
"Çok pis kokuyorsun , gori l ," diye bağı rd ı .
Gabriel içini çekti . Gene mi şiddete başvuracaktı?
Ti ksi nirdi bundan . İlk i nsanl ıktan bu yana hiç durmamıştı . Ama , ne yaparsın iş olacağına varırd ı . Mil letin kafasını zayıflar bozuyordu her zaman , suç Gabriel 'de değildi . Gene de bu sıçırı ğa bir şans vermek istedi .
" B i r daha söylesene hele," dedi Gabriel .
B ücür çamyarması nın karşılık vermesine biraz şaş ı rd ı , düşü
nüp şu yanıtı perdahlad ı .
"Neyi bir daha söyleyecekmişiz?"
Bul uşundan bayağı hoşnuttu bücür, ama yarma dayatıyordu:
üzeri ne doğru eği lerek tek solukta şu beş heceyi patlattı:
" Demindedini . . . "
Bücür korkmaya başlad ı . Sözsel bir kal kan çırpıştımıanın tam zamanıydı . İl k bulduğu bir on iki hecel i k oldu:
" B i r kez siz bana ne hakla sen diyorsunuz?"
Gabriel hiç evirip çevi rmeden:
"Boklu," diye karşılık verdi .
Karşısın dakine tokatı çakmak istiyormuş gibi kol unu kaldırd ı . Öteki , h i ç di renmeden , kendi l iğinden yere , mil letin bacaklarının arasına kapaklandı . Zorlu bi r ağlama isteği vardı içinde. Bereket versin , işte tren gara giriyor, bu ela görünümü değişti riyor. H oş kokulu kalabal ık sayısız gözl eri ni gelenlere çevi riyor. Gelenler s ı ra sıra ilerlemeye başlamışlar, e n başta d a elleri nde t ü m bagaj ola
rak evrak çantaları ve yolculuk etmesi ni herkesten iyi bil i r hava
larıyla iş adamları .
Gabriel uzaklara bakıyor; gerilerde ol mal ılar, kadınlar hep en geriden gel i rler; hayır, hayır, i şte bir yavşak bel i riyor önünde, kendisine sesleniyor:
" Ben Zazie, kal ıbımı ba�arım ki Gabriel dayısın sen ."
"Tamam , beni m ," diyor Gabriel sesine bi r soylul uk vererek .
"Evet , dayınım ben senin."
Ufaklık gül üyor. Gabriel , ki barca gül ümseyerek , kol larına al ı
yor onu , dudaklarını n düzeyine çıkarıp öpüyor, o da kendisi ni . Ge
ne yere ind i riyor.
"Çok da güzel kokuyorsun ," diyor çocuk .
" Fior ' un Barbouze ' u ," diye açıkl ıyor yarma.
"Kulakları mın arkasına biraz sürer misin?"
" B u bir erkek kokusu ."
Jeanne Lalochere de gel iyor en sonunda:
" İşte malın ı gördün ," diyor. "Kendin istedin üstüne almay ı , iş
te buyur."
" İdare ederiz ," diyor Gabriel .
"Sana güvenebil i r miyi m ? B ütün ailenin saldırısına uğrasın is
temem."
"Ama, anne, sen de bi l i yorsun ki geçen sefer tam zamanında gel mi ştin ."
"Ne ol ursa olsun , aynı şey bir daha olsun i stemem ," diyor Je
anne Lalochere .
" İçin rahat olsun ," diyor Gabriel .
'Tamam . Öyleyse öbür gün altı al tmış treni ne bi nmek üzere burada buluyorum sizi ."
"Gidiş tarafı nda," diyor Gabriel .
"Natürl ich ," diyor Jeanne Lalochere , ne de ol sa i şgal geçı r- m i ş . "Ha, karın nasıl , iyi m i ?"
"Teşekkür ederi m . B izi görmeye gel meyecek misin?"
"Zamanım yok ."
" B i r tokmakçı buldu mu böyle ol ur i şte ," diyor Zazie, "ai leyi başlayıverir."
" Eyvallah , cici m . Eyval lah , Gaby."
Jeanne Lalochere uzaklaşıyor.
Zazie olayları yoruml uyor:
" İyiden yanık."
Gabriel omuz sil kiyor. H i çbi r şey söylemiyor. Zazie'nin vali -
zini al ıyor.
Şimdi , bir şey söyl üyor.
"Hadi , gidiyoruz," diyor.
Yol una çıkan her şeyi sağa sola savurarak ileri atıl ıyor. Zazie arkasından koşuyor.
"Dayı bey," diye bağırıyor, "metroya mı biniyoruz?"
"Hayır."
"Ne demek hayır?"
Zazie durdu. Gabriel de basıyor frene, geriye dönüyor, valizi yere bırakıp açıklamaya girişiyor:
"Evet ya: hayır. B ugün yol u yok . G rev var."
"Grev mi var?"
"Evet ya: grev var. Metro, bu Paris 'e özgü ulaşım aracı yerin al tında uyudu, çünkü bilet delen memurlar işi tümden bıraktılar."
"Yay alçaklar!" diye haykırıyor Zazie. "Yay inekler! Bu da ba- na yapılır mı?"
Gabriel , nesnel mi nesnel:
"Yal nız sana yapmıyorlar ki," diyor.
"Orası bana vız gelir. Gene de benim başıma geldi işte, met
royla gezeceğim diye öyle mutl u, öyle memnundum ki. S ıçarım ıçıne."
Gabriel 'in sözlerine bazı bazı hafiften kantçı bir tomasçılık ka- rışırdı:
"Mantıklı olmal ısın," dedi.
Sonra ortak öznellik düzlemine geçti:
"Hem sonra kıpırda biraz: Charlcs bekliyor," diye ekledi.
"Ha! tanıyorum onu ," diye atıldı Zazie öfkeyle, "general Yer- mot'nun anılarında okudum."
"Yok can ı m , hiç ilgisi yok ," dedi Gabriel . "Charles benim ar
kadaş , taksisi var. Ben de işte bu grev yüzünden taksisini ayarla
dım. Annadın mı? Hadi yallah."
Bir eliyle valizi kaptı , ötekiyle de Zazie 'yi kol undan çekmeye başlad ı .
Charles gerçekten d e bekliyordu . B u arada haftalık bir dergide
kanayan kalpler sayfasını okuyordu. Baharının kırk beş ki razın ı sunacağı bi r tavuk aramaktaydı , yıllardı r aramaktaydı hem de.
Ama bu gazetede böyle içleri ni dökenleri ya fazla gerzek , ya faz
la zurna buluyordu her zaman . Kalleş ya da si nsi bul uyordu. Ya
kınma kirişlerinde saman ın kokusunu alıyor, en yaral ı bebekte ge
leceğin devanasını görüyordu .
Gazetesini kıçın ı n altına yerleştirdi , Zazie'ye, h i ç bakmadan :
" Merhaba, ufakl ı k ," diyor.
"Kül üstürü de hepten dökül üyor," diyor Zazie.
" B i n hadi ," diyor Gabriel , "züppel iği bırak."
"Züppe götüm," diyor Zazie .
"Yeğenin çok matrakmış maşal lah ," diyor Charles , marşa ba
sıp motoru çalıştırıyor.
Gabriel hafif ama güçlü bir itişle Zazie'yi taksi nin dibine yol - l uyor, kendisi de yan ına yerleşiyor.
Zazie karşı çıkıyor, öfkeden del i rmiş gibi:
"Ezi ldi m ," diye haykırıyor.
Charles, sözü uzatmadan , di ngin bi r sesle gözlemi ni bel i rtiyor:
" İyi başladık."
Arabayı kaldırıyor.
Biraz gidiyorlar, sonra Gabriel görkemli bir biçi mde elini kal dırarak görünümü gösteriyor.
"Ah ! Pari s ," diyor yüreklendi rici bir sesle. "Ne güzel bir kent.
Baksana, ne kadar güzel ! "
" Umuru mda bile değil ," diyor Zazie , "ben metroya bi nmek is
terdim."
"Metro ! " diye böğürüyor Gabriel . "Metro ha! ınetroysa , i şle metro !"
Sonra da parmağıyla havada bir şey gösteriyor.
Zazie kaşlarını çatıyor. İşkilleniyor.
'"Metro mu?" diyor. "Metroymuş , metro dediğin yeri n al tında
dır," diye ekli yor. " Hadi canım sen de."
"Bu da havada işte ," diyor Gabriel .
"Öyleyse metro deği l ."
"Bak, dinle," diyor Gabriel . "Bazı bazı yeri n altından çıkar, sonra gene gi rer."
"Sen bunları külahıma anlat."
G abriel ne diyeceğini bilemiyor (el , kol) , sonr a , kon uyu değiş- ti rmek i stiyor, gene yol larının üstünde bi r şey gösteriyor.
" Bak, işte bu da şey !" diye böğürüyor, " bu da Pantheon !"
Charles hiç dönmeden:
"Öyle mi dersin?" diyor.
Ufakl ık görülecek şeyleri görebi lsi n , üstüne üstlü k de bilgi edinsin diye ağı r ağır sürüyordu arabay ı .
"Yani sen Pantheon değil mi diyorsun ?" diye soruyor Gabriel . Alaya benzer bir şeyler var sorusunda.
" Hayır," diyor Charles güçl ü bi r sesle. " Hayır dedikse, hayır, Pantheon değil ."
" Peki , sence neymiş öyleyse?"
Sesteki alay karşıdaki için nerdeyse aşağılayıcı , ama yenilgiyi sineye çekmekte de geci kmiyor.
" B i l m i yorum," diyor Charles.
" İşte. Gördün mü?"
"Ama Pantheon deği l ."
Ne ol ursa olsun, inatçı ki i natçı bu Charles .
"Gel i p geçenlerden biri ne soral ı m ," diye öneriyor G abriel .
"Gel i p geçenlerin hepsi de cacıklır," diye yanıtl ıyor Charles.
Zazie de dingi nlikle:
"Çok doğru," diye onayl ıyor.
G abriel diretmiyor. Yeni bir coşku konusu bul uyor.
" İ şte bu da ," diye atıl ıyor, "işte bu da . .. "
Ama kayınçosunun örekalayımı sözünü yarıda kesiyor.
"Buldum ," diye haykırıyor kayınço. "O gördüğümüz dalga PanLheon deği ldi el belle, Lyon garıydı ."
"Belki de ," diyor Gabricl umursamazlı kla. "Ama ş i mdi geç
mişte kal d ı , unutal ı m gitsi n , oysa şu, ufak l ı k , şuna bi r bak hel e , ne kıyak mi marisi var, buna Jnval ides derler. . . "
"Sen kellenin üstüne mi düştün ," diyor Charles, "Jnval ides 'le
i lgisi bile yok ."
"İyi ya, Inval ides deği lse, ne olduğunu söyle de öğrenel i m ,"
diyor Gabriel .
" B i lemiyorum ," diyor Charles , "ama fazla fazla Reui lly kışla- sı olabil i r."
Zazie anl ayışla:
"İ kiniz de çok kıyaksınız," diyor.
Gabriel repertuarından kolay l ı kla cafcafl ı bir hava bulup çıka
rıyor:
"Zazie, eğer sen lnval ides 'i ve gerçek Napoleon'un gerçek mezarını görmek i stersen , ben seni götürürüm," diyor.
"Napoleon götüm ," diye yanıtl ıyor Zazie. "O şavalak hiç mi hiç ilgilendirmiyor, ben i , hele o salak şapkası ."
"Peki , ne i l g i lend i ri yor seni?"
Zazie yanıt vermiyor.
Charles da beklenmedik bir kibarl ıkla:
"Evet ," diyor, "ne i l gilendi riyor sen i ?"
"Metro."
Gabriel "ha!" diyor. Charles hiçbi r şey demiyor. Sonra Gabri - el söylemine yeniden başl ıyor ve gene "ha ! " diyor.
Zazie sözcükleri nin sertl i ğ i n i abartarak soruya geçiyor:
"Peki , ne zaman bitecek bu grev?"
" B i l mi yorum ," diyor Gabriel , "pol itikayla ilgi lenmiyorum ."
"Politika dalgası değil bu," diyor Charles, "ekmek dalgası."
"Peki , siz de bazı bazı grev yapıyor musunuz?" diye soruyor Zazie.
"Yal la, yapmak gerekiyor, tarifeyi yükseltmek içi n ."
"Bence daha çok i ndirmek gerekir sizi n o tarifeyi , böyle bir ta
kayla! Daha berbadı olamaz doğrusu . Marne kıyılarında mı buldu
nuz bu kül üstürü?"
Gabriel uzlaşmacı bi r havayla:
"Nerdeyse geld i k ," diyor. "İşte köşedeki tütüncü."
Charles alay l ı alaylı:
"Hangi köşedek i ?" diye soruyor.
"Oturduğum sokağın köşesi ndeki ," diye yanıtl ıyor Gabriel saf saf.
"Öyleyse bu tütüncü o tütüncü deği I ," diyor Charles .
"Nasıl ," diyor Gabriel , "şi mdi de bu tütüncü o tütüncü deği l mi diyeceksi n ?"
"Yetti aıtı k ! " diye atıl ıyor Zazie , "gene başlamay ı n ."
"Hayır, o deği l ," diyor Charles Gabriel 'e.
Tütüncünün önünden geçiyorlar.
" Doğru val la," diyor Gabriel , "bu tütüncüye hiç gi rmedim."
"Söyler misi n , dayı bey, böyle mahsus mu zırval ıyorsun, yoksa bi l meden mi?" diye soruyor Zazie.
"Seni eğlendi rmek içi n , yavrum ," diye yanıtl ıyor Gabriel .
"Ald ırma," diyor Charles Zazie'ye, "mahsus yapmıyor."
" Ben buna salaklık deri m ," diyor Zazie.
"Gerçeği sorarsan , kimi zaman mahsus yapıyor, kimi zaman mahsus yapmıyor," diyor Charles.
"Gerçekmi ş ! " diye haykırıyor Gabriel (el , kol) , "sanki gerçe
ğin ne olduğunu bil i yormuşun gibi . Sanki dünyada gerçeğin ne olduğunu bilen biri varmış gibi . Palavra bütün bunlar (el , kol):
Pantheon , 1 n val ides , Reui il y kışlası , köşedeki tütüncü , hepsi . Evet, hepsi palavra ."
Sonra da bunalmış gibi ekl iyor:
" Berbat ki berbat!"
" Durup bi r tek atal ım ister misin?" diye soruyor Charles .
"Fena fi kir değil ."
" La Cave'da mı?"
Zazie kıpır kıpır kıpırdıyor birden:
"Saint-Germai n-des-Pres 'de mi?" diye soruyor.
"Yok , kız ı m , yok ," diyor Gabriel , "ne sanıyorsun ki sen? Or
dan daha modası geçmiş bir yer yok ."*
'Saint-(ierıııain-dcs-Prc's ,·aroluşçuluğun moda semtiydi ""Yok. kilim. yok. ne sanı
yor,un kı sen·r· derken, Queııcau"nun ""Si tu t"iıııagiııes·· adlı ünlü prkısıııa giiıı
dcrıııcdc bulunuyor. (Çcv.)
"Benim geri kaldığımı çıtlatmak istiyorsan , hemen söyleye- yim ," diyor Zazie, "sen de moruk cacığın tekisin ."
"Duydun mu?" diyor Gabriel .
"Ne yaparsııı , yeni kuşak işte," diyor Charles .
"Yeni kuşak senin ağzına . . . " diye başl ıyor Zazie .
'Tamam , tamam , anladık," diyor Gabriel . "Köşedeki tütüncü
ye gitsek mi?"*
"Yani gerçek köşedeki," diyor Charles.
"Evet ," diyor Gabriel . "Sonra da bizimle akşam yemeğine ka- lırsın."
"Öyle konuşmamış mıydık?"
" Evet ."
"Öyleyse?"
"Öyleyse, doğrul uyonıın."
"Doğrulayacak bir şey yok , nasıl olsa konuşmuştuk."
"Öyleyse unutmuşundur diye anımsatıyorum diyel i m ."
" Unutmamıştım ."
"Öyleyse bizimle yemeğe kal ıyorsun."
"Yetti be," dedi Zazie , "şu teki atıyor muyuz, atmıyor mu
yuz?"
Gabriel beceri ve çeviklikle çıkıyor taksiden . Hep birlikte kal
dırı mda bir masanın çevresinde toplanıyorlar. Umursamazca gar
son kız gel iyor. Zazie hemen isteğini belirtiyor:
" B ana bir kakokalo," diyor.
"Ondan yok," diyorlar.
"Buyur bakal ı m !" diye haykırıyor Zazie . Tepesi atmış durumda .
" Bana bir beaujolais," diyor Charles .
"Bana da bir süt-grenadin," diyor Gabriel . "Peki, sen ne içi
yorsun?" diye soruyor Zazie'ye .
"Söyledim: kakokalo."
"Yok dedi ya."
'Paris"ıc, sigarn, pul, vb. saıılan yerler (labac) aynı zamanda kahvedir. ({,;ev.)
el .
" Ben kakokalo istiyorum."
Gabriel sonsuz bir sabırla:
" Ne kadar istersen iste," diyor, "yokmuş , görüyorsun ."
" Niye yok?" diye soruyor Zazie garson kıza.
"İşte" (el , kol .)
"Li monatal ı bir biraya ne dersin , Zazie?" diye öneriyor Gabri -
" Ben kakokalo istiyoru m , başka bir şey istemiyorum ."
Herkes düşünceye dalıyor. Garson kız kalçasını kaşıyor.
"Yanda var," diyor sonunda. "İtalyan 'da ."
"Peki , bizim beaujolais geliyor mu?" diyor Charles .
Getirecekler. GabFiel kal kıyor, yoruma girmeden . Çabucak çı- kıp hemen sonra da ağzından i ki ka"mış çıkan bir şişeyle dönüyor.
Zazie 'nin önüne koyuyor bunu .
"Al , ufakl ı k ," diyor cömeıt bir sesle.
Zazie tek sözcük söylemeden şişeyi eline al ıp kamışla oyna
maya başl ıyor.
"Bak gördün mü?" diyor Gabriel arkadaşına, "hiç de zor bir şey değilmiş . Çocukları anlamasın ı bileceksin ."
il
" Burası," dedi Gabriel .
Zazie evi gözden geçi rdi . İzleni mleri ni bel irtmedi .
"Ee , ne diyorsun?" diye sordu Gabriel . "İyi m i ?"
Zazie kanısını saklı tuttuğunu göstermek i stercesi ne el ini sal la
dı.
" Ben gidip bir Turandot'ya bakayım," dedi Charles, "ona bi r diyeceğim vardı."
"Anlaşıld ı ," dedi Gabriel .
"Anlaşılacak ne var ki?" diye sordu Zazie.
Charles kaldırımdan La Cave lokantasına giden beş basamağı inip kapıyı itti , işgalden beri tahta tezgaha kadar ilerledi .
" Merhaba , müsyü Charles," dedi Kısayak Mado, bir müşteri - ye hizmet etmekteydi .
Charles yüzüne bakmadan:
" Merhaba, Mado," diye yanıtlad ı .
"O mu?" d i y e sordu Turandot.
"Ta kendisi ," diye yanıtladı Charles .
"Sandığımdan daha büyükmüş ."
"Ee sonra?"
"Hoşuma gi tmedi . Gaby 'ye söylem işti m , evde olay i stemiyo
run1."
" B i r beaujolais versene bana ."
Turandot düşünceli bir havayla şarabı verdi . Charles şarabını yuvarladı, elinin tersiyle bıyığını sildi , sonra dal gın dalgın dışarıya baktı. B unu yapmak için kafayı kaldırmak gereki rdi , gene de ayaklardan , topuklardan , pantalon paçalarından başka bir şey gö-
rünmezdi pek , bazı bazı . şans yardım ederse , tümüyle bir köpek , bir bücür köpek görünürd ü . Vasistasın yan ına asılmış bir kafeste hüzünlü bir papağan pineklemekteydi. Turandol Charles'in kade
hini doldurdu, bir fırtl ık da kendine koydu . Kısayak Mado gelip tezgahın ardına, patronun yan ına yerleşti, arkasıııdan da sessizliği bozdu .
"M üsyü Charles , siz bir ınelankoliksiniz," dedi .
"Melankolik götüm," diye yanıtladı Charles.
"Al l ah Allah ," diye atıldı Kısayak Mado, " bugün hiç de terbi
yeli değilsiniz."
"Hoşuma gidiyor,'' dedi Charles acı kl ı bir havayla. "Yavşak böyle kon uşuyor işte ."
"Anlamıyorum," dedi Turandot, hiç de rahat görünmüyordu.
"Çok basit." dedi Charles . "Bu kız ağzından çıkan her sözcü- ğün sonuna götümü eklemeden edemiyor."
"Sözüne elini kol unu da katıyor mu?" diye sordu Turandot.
Charles ciddi ciddi:
"Daha başlamadı , ama bunun da sırası gelecek," diye yanıtla
dı.
"Yok hayır," diye inledi Turandot , "yok hayır."
Başını iki elinin arasına ald ı , koparmak istermiş gibi gereksiz bir öykünüde bulundu. Sonra şöyle sürdürdü söylemini:
"Berbat ki berbat, böyle boktan sözler eden bir ufak şıfrı nt ı is
temem evimde . Şimdiden görür gibiyim , tüm mahallenin ahlakı
nı bozacak bu kız. Sekiz güne varmadan ... "
"Yalnız iki üç gün kal ıyor,'' dedi Charles .
"Bu kadarı bile fazl a ! " diye bağırdı Turandot. "İki üç günde, lokantamı onurlandıran tüm bunakların uçkuruna el atacak kadar zamanı bul ur. Olay istemiyoru m , anl ıyor musun , olay istemiyo
ruın."
Bir tırnağını gagalayan papağan gözlerini aşağıya çevirdi, tu
valetine ara verip konuşmaya girdi.
"Konuş ha konuş ," diyor Laverdure, "başka bir şey bildiğin yok ."
"Hakl ı ," diyor Charles . " Ne ol ursa olsun , öykülerini hep ben dinleyecek değilim herhalde."
Gabriel sevecenlikle:
"Vız gelir tırıs gider onun dedikleri," diyor, "ama sen de ufak
l ığın kaba sözlerini neden anlatırsın herife, anlamıyorum ."
" Ben harbi adamı m ," diyor Charles . " Hem sonra yeğeninin korkunç terbiyesiz olduğunu saklayamazsı n . Söylesene , çocuk
ken sen de böyle mi konuşurdun?"
"Hayır," diyor Gabriel, "ama ben kız değildim ki."
Marceline çorba kasesini getiriyor:
"Sofraya," diyor tatlı tatl ı . "Zazie, sofraya ," diye sesleniyor tallı tatlı .
Tabaklara kepçeyle çorba boşal tıyor tatl ı tatl ı .
"Vay ! vay ! " diyor Gabriel hoşnutl ukla, "el suyu varm ı ş ."
"Hiçbir şeyi abartmayal ı m ," diyor Marcel ine.
Zazie de sonunda gelip aralarına katıl ıyor. Gözleri boş , öfkey
le acıktığını saptayarak oturuyor.
Etsuyundan sonra , Savoie usulü patatesle kara domuz sucuğu vard ı , sonra karaciğer ezmesi (Gabricl meyhaneden getirmişti , kendini alamıyordu bundan , sağında da, sol unda da ciğer ezmesi vard ı ) , sonra en şekerlisinden bir ara yemek, sonra fincan fincan dağıtılan kahve, kahve çünkü Charles da , Gabriel de gece çal ı ş ı yorlard ı . Charles beklenen kirşli bir grenadin sürprizinden hemen sonra gitti, Gabriel'in işi on birden önce başlamıyordu. Ayakları nı masanııı al tıııa, hatta daha ötesine uzattı , iskemlesinde kaskatı oturan Zazie'ye gül ümsedi.
"Ee , ufakl ı k ," dedi şöyle bir, "n'aber, yatıyor muyuz?"
"Kaç kişi yatıyormuşuz?" diye sordu Zazic.
Gabriel tuzağa düşüverdi:
"El bette , sen yatıyorsun ," dedi. "Orada kaçta yatardııı ?"
"Yanı l mıyorsam , orası başka, burası başka ."
"Evet," dedi Gabriel anlayışla.
" İyi ya beni buraya bıraktılarsa, oradaki gibi olsun diye bırak
madılar. Değil mi öyle?"
" Evet ."
"Laf olsun diye mi evet diyorsun , yoksa gerçekten öyle mi di.i
şünüyorsun?"
Gabriel Marcel ine'e döndü, Marceline gülümsüyordu.
" B u yaşta bi r yavşak toriği nasıl işletiyor, görüyor musun?"
dedi Gabriel . "Bunları okula yol lamaya ne gerek var diyor insan ."
" Ben altmış beş yaşıma kadar okula gi tmek istiyorum," dedi Zazie.
"Altmış beş yaşına kadar mı?" dedi Gabriel , azıcık şaşırmıştı .
" Evet," dedi Zazie , "örtmen olmak istiyorum ."
" Kötü meslek değil ," dedi Marceline tatl ı tatl ı . "Emekl iliği var."
B unu kendi l i ğinden ekledi , çünkü Fransız dilini iyi bi lirdi .
" Emekli l i k götüm ," dedi Zazie. "Ben emekl i l i k için örtmen ol- mak i stemiyorum ."
"Hayır el bette," dedi Gabriel , "biz de öyle sanıyoruz ."
"Öyleyse niçin?" diye sordu Zazie.
" Bunu sen açıklayacaksın bize."
" Kendi başına bulamaz mısın?"
"Bugünün gençliği de pek uyanık doğrusu," dedi Gabriel Mar
celi ne'e . Zazie'ye de:
"Söyle bakal ı m , niçin örtmen olmak istiyormuşun?" diye sor
d u .
"Veletlerin canına okumak içi n ," diye yanıtladı Zazie. "On yıl sonra, yirmi yıl sonra, elli yıl sonra, yüz yıl sonra, bi n yıl sonra , hep anası bel lenecek veletler olacak."
" Ee ," dedi Gabriel .
"Analarını ağlatacağım onların . Yerleri yalatacağı m . Kara tah
tanın süngerini yedireceği m onlara. Kıçlarına pergeller sokaca
ğ ı m . Çizmeleri mle kıçlarını tekmeleyeceğim . Çizme giyeceğim çünkü. Kışın . Nah böyle kocaman (el kol). K ıçlarının etleri ni de
l i k deşik etmek için kocaman mahmuzlar olacak çizmeleri mdc."
Gabriel sakin sakin :
"Gazetelere bakılırsa, çağdaş eğitim hiç de bu yönde gitmiyor, bil iyorsun?" dedi . "Halta tam tersi . Tatl ılığa , anlayışa, kibarlığa doğru gidil iyor. Değil mi , Marcel i ne, gazetede böyle demiyorlar illi?"
Marcel ine tatlı tatl ı:
" Evet," diye yanıtladı. "Peki , Zazie, okulda sert mi davrandılar
?"
sana .
" H ele bir denesi nler de görsünler."
"Ayrıca, yirmi yıla kadar örtmen mörtmen kal mayacak: si ne
ma, televi zyon , elektronik, böyle dal galar alacak yerlerini . B unu da geçen gün gazete yazıyordu . Değil mi , Marceli ne?"
Marceli ne tatlı tatlı:
" Evet," diye yanıtladı .
Zazie bir an bu geleceği gözleri nin önüne geti rdi .
"Öyleyse ben de astronot olurum ," dedi .
" Bak bu güzel ," diye onayladı Gabriel . "Güzel , i nsan çağına uymalı ."
" Evet," diye sürdüdü Zazie , "astronot olup Marslı ')arın canına okuyacağım ."
Gabriel coşarak kalçalarını dövdü:
" Parlak fikirleri var bu kızın ," dedi . Bayılmıştı .
"Ama yatması gerekir," dedi Marceline tatlı tatlı. "Yorgun de- ğil misin?"
Zazie esneyerek:
" Hayır," dedi .
Marcel ine Gabriel 'e döndü:
" B u çocukcağız yorgun ," dedi tatlı tatlı , "yatması gerekir."
" Hakl ısın ," dedi Gabriel , buyurucu, olabil i rse yanıtsız bi r tüm- ce kotarmaya gi rişti .
Onun tümcesini biçimlendirmesi ne zaman kalmadan , Zazie televizyonları olup olmadığını soruyordu .
"Yok," dedi Gabriel , sonra da inançsızca: "Sinemaskopu yeğ tutarım ," diye ekledi .
"Öyleyse bana bir si nemaskop çekebil i rsin ."
"Geç oldu," dedi Gabriel . "Hem sonra zamanım da yok , on bi rde işe başl ıyorum ."
"Sensiz de gideriz," dedi Zazie. "Yengemle ben , ikimiz yal nız gideriz."
Gabriel ağır ağır, yabanıl bir havayla:
" Bak , bu hiç hoşuma gitmez," dedi .
Gözlerini dosdoğru Zazie'nin gözlerine dikti ve sertçe:
"Marcel ine hiçbi r zaman bensiz çı kmaz," diye ekledi . Sonra da sürdürdü:
" Neden dersen , açıklayacak deği l i m , ufakl ık, çok uzun sürer."
Zazie gözleri ni başka yana çevirdi ve esnedi .
"Yorgunum , gidip yatacağım ," dedi . Kal ktı . Gabriel yanağını uzattı. O da öptü .
Marceline onunla odasına gidiyor, Gabriel de gidip ad ının baş harfl eri ni taşıyan , domuz derisinden güzel bir çanta alıp gel iyor.
Yerleşiyor, kendine koca bi r bardak grenadin doldurup suyla bi
raz hafifletiyor, sonra elleri ni yapmaya başlıyor; buna bayıl ı rdı , çok iyi beceri r ve kendini tüm manükürcülcre yeğ tutardı . Açık saçık bir şarkı mırıldanmaya başlad ı , sonra, üç kuyumcunun ma
rifetleri biti nce, ufaklığı uyandırmayayım diye hafif hafif, ateşle
ri n söndürül mesi , bayrağa selam , dalyarak onbaşı gibi birkaç es
ki zaman havası çaldı ısl ıkla.
M arcel ine geri dönüyor.
" Uyuması uzun sürmedi ," diyor tatlı tali ı . Oturup kendine bir bardak kirş dolduruyor.
Gabricl yansız bi r sesle:
" Küçiik bi r melek ," diye yoruml uyor.
B itirdiği tı rnağa , serçe parmağının tırnağına, hayran hayran ba- kıyor, sonra yüzük parmağınınkine geçiyor.
M arcel ine usulca:
"B ütün gün ne yapacağız onunla?" diye soruyor.
" Pek bi r sorun değil ," diyor Gabriel . " B i r kez, onu Eiffel ku
lesine çıkaracağım . Yarın öğleden sonra."
"Ya öğleden önce?" diye soruyor Marcel i ne tatl ı lali ı.
Gabriel sararıyor.
"Aman ," diyor, "aman , beni uyandırmasın ."
"Görüyorsun ," diyor Marceline tatlı tatl ı. " B i r sorun ."
Gabriel gitti kçe daha bunal ımlı havalara gi rdi .
" Ufaklıklar sabah erken kal kar. Uyumama . . . toparlanmama engel olacak . . . B i l i rs i n beni . G ücümü toplamam gereki r. On saat uykum her şeyin başında gel i r. Sağlığım içi n ."
Marcel ine'e bakıyor.
" Bunu düşünmemiş miyd i n ?"
Marcel ine gözlerini önüne dikiyor.
"Görevini yapmana engel olmak i stemed i m ," diyor tatlı tatl ı.
'Teşekkür ederi m ," diyor Gabriel ciddi bir havayla. "Ama sa- bah sesini duymamak için ne yapabi l i riz acaba?"
Düşünmeye başlıyorlar.
" En azından öğleye kadar, daha da iyisi dörde kadar uyuması için bir uyutucu verebil i ri z ona. Çok etkili fitiller varmış ."
Turandot kapının arkasından bu kapının tahtasına 'Tak tak tak"
ettirtiyor.
"Giri n ," di yor Gabriel .
Turandot Laverdure eşl iğinde içeriye gi riyor. Daha ki mse bu
yur demeden oturup kafesi masanın üstüne koyuyor. Laverdue grenadin şişesine unutul maz bir i stekle bakıyor. Marcel ine sula
ğına döküyor biraz. Turandot ikramı geri çeviriyor (el , kol ). Gab
riel orta parmağı bi ti rm i ş , işaret parmağına geçiyor. Ama ki mse
nin ağzından tek sözcük çıkmadı daha.
Laverdure grenadi n i gövdeye indiri verdi . Tüneğine sürerek gagasını temizl i yor, sonra şöylece söz alıyor:
" Konuş ha konuş , başka bi r şey bildiğin yok ."
"Konuş götüm ," diye yanıtlıyor Turandot öfkeyl e . Gabriel işini bırakıyor, kötü kötü konuğa bakıyor:
"Ne, ne , ne, hele bi r daha şöyle şu dedi ğin i ," diyor.
" Dedi m ki ," diyor Turandot , "ded i m ki : konuş götüm ded i m ."
" Peki , neyi anlatmak istiyorsun, sorabi l i r miyi m?"
" Ufaklığın burada olması hoşuma gitmiyor, onu anlatmak isti
yorum ."
" Hoşuna gitmiş , gitmemiş , vız gelir tırıs gider bana. Annadın
?"
mı .
" Dur bakalım. Ben sana burayı çocuksuz kiraladım , ama şim
di benim iznim olmadan eve çocuk getirdin ."
" Senin iznin neremden aşağı, biliyor musun?"
" B i liyorum , biliyorum , sen de yeğenin gibi konuşarak onuru
mu kırıyorsun ."
" B u kadar da mankafalık olamaz, "mankafa" ne demektir, bi
lir misin , dalyarak?"
"Tamam ," diyor Turandot, "tamam , başladı işte."
" Konuş ha konuş ," diyor Laverdure , "başka bir şey bildiğin yok."
Gabriel açıkça tehdit dol u bir havayla:
"Ne başlamış?" diye soruyor.
" İ ğrenç iğrenç konuşmaya başl ıyorsun ."
" B u herif kafamı bozmaya başlıyor," diyor Gabriel Marceli- ne'e .
" Sinirlen me ," diyor Marceline tatlı tatlı . Turandot yürekler acısı titremlerle:
" Evimde bir ufak şıll ık istemiyorum ," diyor.
"Sıçarım senin gagana," diye ul uyor Gabriel . "Sıçarım senin gagana, annadın mı?"
Bir yumruk i ndiriyor masaya, o da alışılmış yerinden yarılıve
riyor. Kafes halıyı boyl uyor, onun arkasından da grenadin şişesi, kirş şişes i , ufak bardaklar, manükür takımı. Laverdure kabaca ya
kınıyor, şurup çantanın üstüne akıyor, Gabriel u mutsuzca bir çığ
lık koparıyor, kirlenen çantayı kapmak için balıklama atlıyor. Bu
nu yaparken de iskemleyi deviriyor. Bir kapı açılıyor.
" B u ne bu be, uyku da uyuyamayacak mıyız?"
Zazie pijamalı . Esniyor, sonra düşmanca Laverdure'e bakıyor.
" Konuş ha konuş ," diyor Laverdure , "başka bir şey bildiğin yok."
Zazie biraz şaşalamı ş , hayvana boş verip Turandot'ya bakıyor, onun hakkında bir soru yöneltiyor dayısına:
" K i m bu herif?"
Gabriel masa örtüsünün bi r ucuyla çantayı si l i yordu.
'Tüh," diye mırıldanıyor, "boku yem i ş ."
"Ben sana başka bi r çanta alırı m ," diyor Marceline tatlı tatl ı .
"Çok incesi n ," diyor Gabri el , "ama, bu durumda, domuz deri - si olmamasını yeğ tutarım ."
"Neyi yeğlersin? Dana derisini m i ?"
Gabriel suratını buruşturdu.
" Köpek bal ığı derisine ne dersin?"
Surat.
" R us derisi ne?"
Surat.
"Ya ti msah derisi ne?"
"Pahal ı ol ur."
"Ama hem sağlam, hem şıktır."
" Doğru , ben kendim gidip al ı rı m ."
Gabriel , ağzı kulaklarında, Zazie 'ye döndü:
"Görüyorsun , yengen i ncel iğin ta kendisidir," dedi .
"Şu herifi n kim olduğunu hala söylemedin bana."
"Mal sahibi ," diye yanıtladı Gabriel , "olağandış ı bir mal sahi- bi , bi r arkadaş , aşa?ıdaki meyhaneni n patronu ."
"La Cave' ın mı?"
"Evet," dedi Turandot.
" Dans da edi l i r mi sizin bu kavda?"
" Hayır, edil mez," dedi Turandot.
"Öyleyse kötü ," dedi Zazie .
"Sen onun için üzülme," dedi Gabriel , "iyi kazanır yaşamını ."
"Ama Senjermendepre'de ne kazanıyorlar, kim bi l i r, bütün ga- zetel er burdan sözediyor," dedi Zazie.
Turandot y ükseklerden bir havayla:
"İ şlerimle ilgilen men büyük i ncel i k ," dedi . Zazie de:
"İncelik götüm ," diye bastı rdı.
Turandot bir utku miyavlaması kopardı:
"Gördün mü?" dedi Gabriel 'e, "bir daha tersini savunamazsın artık , götümünü duydum ."
"Böyle pis şeyler söylemesene," dedi Gabriel .
"Ben söylemedim ki. o söyledi ," dedi Turandot.
"Laf taşıyor," dedi Zazie . "Aşağ ı l ık bi r şey."
"Neyse , yetti ," dedi Gabriel . "Benim artık gi tmem gerek."
"Gece bekçil i ği pek keyifl i olmasa gerek ," dedi Zazie .
"Hiçbir meslek pek eğlenceli deği ldi r," dedi Gabriel . "Sen g i t yat."
Turandot kafesi alıyor:
"Gene konuşuruz," diyor.
İ nce bir havayla da ekl i yor:
"Konuşuruz götüm ."
"Amma salak," diyor Marcel ine tatl ı tatl ı .
"Daha iyisi olamaz," diyor Gabriel .
"Her neyse , iyi geceler," diyor Turandot, hep sevi mli , "güzel bir gece geçird i m , zamanımı boşa harcamadı m ."
" Konuş ha konuş ," diyor Laverdure , "başka bir şey bildiğin yok."
Zazie hayvana bakarak:
"Çok cici ," diyor.
"Sen git yat," diyor Gabriel .
Zazie bir kapıdan çıkıyor, gece konukları bir başka kapıdan . Gabriel de çıkmak için ortal ığın yatışmasını bekliyor. Uyumlu bir ki racı olarak , sessizce i niyor merdi venden .
Ama Marcel i ne bir komodinin üstünde bir nesne gördü, alıyor, gidip kapıyı açıyor, eği l i p usulca bağırıyor merdivenin başından:
"Gabriel , Gabriel ."
"Efendi m ? Ne var?"
"Rujunu unutmuşun ."
1 1 1
Marcel i ne odanın bi r köşesi ne bir tür tuvalet yerleştirmiş , bir masa , bir küvet, bir i brik koymuştu , tıpkı uzak bir köydeymi şler gibi . Böylece Zazie yabancılık çekmeyecekti . Ama Zazie yaban
cılık çekiyordu. Döşemeye vidalanmış oturak kullanı r, bunu kul land ığı için de tuvalet sanatının nice hari kalarını bi l i rdi . Bu ilkel
lik midesini bulandımı ıştı , şöyle bi raz ıslattı kendini , azıcık su değdirdi , sonra tarağını bi r kez, yal nız bi r kez saçlarından geçi rd i . Avl uya baktı: hiçbi r şey olduğu yoktu. Dairede de öyle, bir şeyci kler ol muyor gibiyd i . Kulağını kapıya verd i , hiçbir ses duy
madı. Sessizce odasından çıktı . Salonsalomoncuk l oş ve dilsizdi . S ı ra çekiminde yapıldığı gibi , bir ayağını tam ötekinin önüne ba
sarak, duvarı ve nesneleri yoklayarak (gözleri ni kapadı n mı daha da eğlencel i ol ur) yürüyüp öteki kapıya dek geldi , büyük önlem
lerle açtı bu kapıyı . Bu öteki oda da loş ve dilsizdi , biri sakin sa
kin uyuyordu. Zazie geri kapattı kapıyı , geri geri yürümeye başla
dı (her zaman eğlencel idir böylesi), çok , çok uzun bir zaman son
ra, bi r üçüncü ve başka kapıya ulaştı , bunu da bi r önceki gi bi bü
yük önlemlerle açtı. K ı rmızı ve mavi vi traylarla süslü bi r pencere
nin zar zor aydınlattığı g i rişte buldu kendini . Zazie bi r kapı daha açtı ve gezisinin ereğini bul uverdi: vese .
Yese İ ngi l i z usulü olduğundan , Zazie en azından bir çeyrek sa
at geçi rmek üzere uygarl ı ğa yerleşiyor. Yal n ızca yararl ı deği l , eğ
lencel i de bul uyor burayı . Temiz mi temiz, pırıl pırıl boyal ı . İpek kağıt parmaklar arasında keyifle buruşuyor. G ünün bu saati nde , bir güneş çizgisi bi le var: vasistastan ışıkl ı bir buğu inmekte. Za
zie uzun uzun düşünüyor, sifonu çekse mi , çekmese m i ? Hiç kuş-
kusuz ortalığı karıştıracak . Dural ıyor, kararını veriyor, çekiyor, su boşanı veriyor. Zazie bekl iyor, ama hiçbir şey kımıldam ış gibi gö
rünmüyor, ormanda uyuyan güzel i n evi burası . Zazie kendi ken
dine söz konusu masal ı anlatmak için yeniden oturuyor, anlatır
ken ünlü oyuncuların yakın planlarını sokuyor araya. Öyküde bi
raz yol unu şaşırıyor, ama sonunda yargı yeteneği ni yeniden bula
rak, peri masal larının gerçekten çok cacık olduklarını kesinliyor, sonra çıkmaya karar veriyor.
Gene g i rişe dönünce, bi r başka kapı daha görüyor, herhalde merdiven başı na açılsa gerek. Zazie aldatıcı bi r önlemle kilidin ağzında bırakılmış anahtarı çeviriyor, tamam , düşündüğü g i biy
miş, Zazie merdi ven başında işte. Kapıyı usulca kapatıyor arka
sı ndan sonra usulca aşağıya iniyor. B i ri nci katta, azıcık duruyor:
hiçbir şeyin kımıldadığı yok . İşte gi riş katında; işte koridor, sokak kapısı açık, bir ışık dörtgeni , işte. Zazie çıktı , dışarıda.
Sakin bi r sokak . Otomobi l ler öyles i ne seyrek geçiyor ki yolda kaydırak oynanabi l i r. Alışılmış birkaç dükkan var, taşra görünüş
lü. İ nsanlar mantıklı bir yürüyüşle gidip gel iyorlar. Bir yandan bir yana geçerken , aşı rı önlemciliğe uygarl ığı da katarak önce sola, sonra sağa bakıyorlar. Zazie tümden düş kırıklığına uğramış değil , Pari s'te bulunduğun u , Pari s ' i n büyük bir köy olduğunu ve tüm Pari s'i n bu sokağa benzemediğini bi l iyor. Ne var ki , bunu anla
mak ve iyice kes i n l i ğe varmak içi n , daha uzağa gitmek gerek. O da, çok rahat havalarında, bunu yapmaya başl ıyor.
Ama birden Turandot meyhanesinden çıkıyor, basamakların aşağısından bağırıyor:
" Hey, ufak l ı k , nereye gidiyorsun böyle?"
Zazie yanıt vermiyor, adı mlarını açmakla yeti niyor.
Turandot merd i veninin basamaklarından çıkıyor:
"Hey ufakl ı k ," diye bastırıyor ve bağı rmasını sürdürüyor.
Zazie hemen ji mnastik adı mına geçiyor. Kestirmeden bir dö- nemeci geçiyor. Açıkça bel l i , öteki sokak daha canl ı . Zazie şi mdi bayağı koşuyor. Hiç ki msenin ona bakmaya zamanı da, böyle bir kaygısı da yok. Turandot da koşturuyor. Hatta dal ıyor. Yakalıyor
Zazie'yi , kol undan tutuyor ve tek sözcük söylemeden , güçlü bile
ğiyle geri döndürüyor onu . Zazie duralamı yor. Bağırmaya baş l ı yor:
"imdat ! imdat ! "
Bu haykırış sokaktaki ev hanımlarının ve yurttaşların di kkatini çekmekten geri kal mıyor. Kişisel uğraşılarını ya da uğraşısızl ı kla
rını bırakarak bu olaya il gileniyorlar.
Oldukça doyurucu olan bu i l k sonuçtan sonra, Zazie fazlasını da yapıyor:
"Bu müsyüyle gi tmek istemiyorum , tanım ıyorum bu müsyüy ü , b u müsyüyle gi tmek i stemi yorum."
Falan filan .
Turandot savının soyluluğundan kuşku duymuyor, boşveriyor bu cırlamalara. Ama ciddi mi ciddi bi r ahlakçılar halkasının orta
sında bulunduğunu görünce yanıldığını çabuk anl ı yor.
B u seçkin kitle önünde, Zazie özel , kesin ve ayrıntıl ı suçlama
ları girişiyor.
" B u müsyü," diyor şöyle bir, "bu müsyü ayıp şiler söyledi ba- na."
Bir hanımın ağzı sulanmış:
"Ne söyledi?" diye soruyor.
Turandot:
"Yok, madam , yok ! " diye atılıyor. " B u küçük kız evinden kaç
tı . Onu büyüklerine götürüyordum ."
Kitle şi mdiden sağl amca dem i rlemiş bi r kuşkuculukla dal ga- sını geçiyor.
Han ı m i l le de öğrenecek; Zazie'ye doğru eğil i yor.
"Hadi , yavrum, korkma , ne dedi bu pis müsy ü , söyle bana ."
"Çok pis şi ler," diye mırıldanıyor Zazie.
"Senden bişiler yapmanı mı istedi?"
"Öyle, madam ."
Zazie kadının kulağına alçak sesle birkaç ayrıntı fısıldıyor. Ka
dın doğrulup Turandot' nurı suratına tükürüyor. Ek ödül olarak da:
"Alçak herif!" diye bağırıyor.
Sonra suratının ortası budur deyip öncekinin üstüne bir kez da- ha tükürüyor.
Adamın teki:
"Çocuktan ne istemi ş ?" diye soruyor.
Kadın zazisel ayrıntıları adamııı kulağına aktarıyor.
"Ya!" diyor adam , "bunu hiç düşünmemi şti m . "
Sonra öylece , daha çok düşüncel i b i r biçi mde:
"Hayır, hiçbir zaman," diye yi nel iyor.
B i r başka yurttaşa dönüyor:
"Yok yav, bakın ne demiş . . . (ayrıntılar). İnanılır gibi değil ."
"Yal la, dört dörtlük alçaklar var memlekette," diyor öteki yurt- taş .
Bu arada, ayrıntılar kalabal ı kta yayılıyor. Bir kadın:
"Annayamadı m ," diyor.
B i r adam açıkl ıyor ona. Cebinden bi r kağıt parçası çıkarıp tü- kenmez kalemle bi r resi m çiziyor.
Kadın düşlere dal mış gibi .
" Demek böyle," diyor.
Sonra da ekl iyor:
" Kullanışl ı mı?"
Tükenmezden sözediyor.
İki merakl ı tartışıyor:
"Yal la," diyor biri , " bana anlattıklarına göre . . . (ayrıntılar.)"
" Pek şaşmadı m doğrusu," diye yanıtlıyor öteki , " bana dedi ler ki . . . (ayrıntılar)."
Bir kadın meraka kapılıp dükkanından dışarı çıkm ı ş , birtakım gizleri ni döküyor:
"All ah sizi i nandırs ı n , bir gün, baktı m , kocam nerden kafaya taktıysa ... (ayrıntılar) . Nerden çıkarmıştı bu işi , bileniniz varsa söyles i n ."
"Belki de kötü bir kitap okumuştu," diyor biri .
" Belki de. Ne ol ursa olsun , ben, karşınızda gördüğünüz bu ka
dın , kocama dedim ki: İstediğin ne senin? (Ayrıntılar). Avcunu ya
la! dedi m . Araplara git canı n istiyorsa , ama böyle pis şeylerle ka-
ramı bozma. Bana şey ettirmek isteyen . . . (ayrıntılar) kocama bun
ları söyledim işte ."
Dört bir yandan hak veriyorlar kadına.
Turandot dinlemedi. Kuruntuya kapılmıyor. Zazie'nin suçla
malarının yarattığı teknik ilgiden yararlanarak usulca sıvıştı . Du
varı sıyırarak sokağın köşesini aşıp çabucak meyhanesine geliyor, işgalden beri tahta tezgahının arkasına geçip koca bir kadeh beau
jolais dolduruyor kendine, bir dikişte yuvarl ıyor, bir daha dikiyor.
Mendil diye kullandığı nesneyle alnını siliyor.
Kısayak Mado patates ayıkl ıyordu:
"Ne oldu?" diye soruyor.
" Hiç sorma. Ömrümde hiç böyle panikleıneıniştim . Beni zam pik sandı inekler. Kalsaydı m , parçalayacaklardı ."
" Herkese çomarl ık etmek ne demek, öğrenmiş ol ursunuz," di
yor Kısayak Mado.
Turandot yamt vermiyor. Az önce yaşadığı ve kendisini tarihe ol masa da günlü k polis olaylarına geçirmesine ramak kal mış olan olayı kendi kişisel haberlerinde yeniden görmek için kafatasının altındaki kliçük televizyonu çal ıştırıyor. Nasıl bir yazgıdan kurtul
duğunu düşünerek titriyor. Yeniden terler akıyor yüzünden .
"Amanal lah , amanallah ," diye kekeliyor.
"Konuş ha konuş ," diyor Laverd ure , "başka bi r şey bildiğin yok."
Turandot alnını kurul uyor, üçüncü bir beaujolais daha dolduru
yor.
"Amanallah ," diye yineliyor.
Kendisini al tüst eden heyecana en uygun deyim buymuş gibi geliyor ona.
"Uzatacak ne var bunda," diyor Kısayak Mado, "öl mediniz ya."
"Seni de görmek isterdim o durumda."
"Seni de görmek isterdim demenin hiç anlamı yok . Siz başka . ben başka ."
"Bırak tartışmay ı , havam yok."
" Peki , ötekileri uyarmak gerekmez mi diyorsunuz?"
Doğru , tü Al lah kahretsi n , bunu düşünmemişti . Hala dol u üçüncü kadehini bırakıp fırl ıyor.
Marceline, el i nde bir örgü:
"Vay," diyor tatl ı tatl ı . Turandot , sol uk soluğa:
"Ufakl ı k ," diyor, "ufakl ı k , ufaklı k tüydü."
Marcel i ne yanıt vermiyor, dosdoğru odaya gidiyor. Doğru . Kız gitm i ş .
"Gördüm onu ," diyor Turandot, "yakalamaya çal ıştı m . Pırt!
(El kol)."
Marceli ne Gabriel 'in odasına giriyor, sarsıyor onu , ağır, kımıl
datılması zor, uyandırıl ması daha da zor, uyumaya bayılır, puflu
yor, dönüyor, uyudu mu uyur, böyle çekip çıkarılamaz uykudan .
"Nedir ne var?" diye bağırıyor sonunda.
"Zazie kirişi kırm ı ş ,'' diyor Marceli ne tatl ı tatl ı .
Gabriel ona bakıyor. Yoruma girişmiyor. Çabuk anl ıyor Gabri el . H ıyar deği l . Kal kıyor. Gidip Zazie'nin odasında bir tur atıyor.
Olanları kendi gözüyle gönneyi sever Gabriel .
" Belki de veseye kapanmıştır," diyor iyi mserl ikle.
"Yok," diye yanıtlıyor Marccl ine tatl ı tatl ı , "Turandot tüydüğü- nü görmüş ."
Gabriel:
'Tam olarak ne gördün?" diye soruyor Turandot'ya.
"Tüydüğünü gördüm, ben de yakalad ı m , alıp sana getirmek is- ted i m ."
"Çok güzel ," diyor Gabriel , "iyi arkadaşsın ."
"Evet, ama ufakl ı k mil leti ayaklandırd ı , bağırdı çağı rdı, kendi- sine bi r bokluklar yapmasını önerdiğimi söyledi ."
" Peki , doğru değil miydi?"
"El bette deği ldi ."
" H i ç bel l i ol maz."
'Tamam , hiç bel l i ol maz ."
"Gördün m ü ?"
" B ı rak da anlatsın ," diyor Marceline tatl ı tatl ı .
"Hir de baktı m , bütün mil let çevremde toplanıyor, hepsi sura
tıını dağılmaya hazır. Zampiğin tekiyim sanıyordu h ıyarlar."
Gabriel ile Marceline kahkahayı basıyorlar.
"Ama , bir ara baktım ki bana dikkat ettikleri yok , hemen pırla
dıın."
" Panikledin mi?"
"Sorma. Ömrümde hiç böyle korkmamıştı m . Bombarduman
l<ırda bile."
"Yalla, ben bombardumanlarda hiç korkmad ı m ," diyor Gabri- cl . "Atanlar İ ngilizler olduğuna göre , bombalar bana değil , Ala
ıııanlara atıl ıyor diye düşünüyordum , öyle ya , iki kol umu açıp da bekliyordum ben İ ngilizleri."
"Zırva bir mantıkmış seninki," diye belirtti Turandot .
"Olabilir, ama hiçbir zaman korkmad ı m , halla gördüğün gibi suratıma da hiçbir şey inmedi, en kötülerinde bile . Alanıanlar fe
na korkuyorlard ı , dirsek belde, sığınaklara dal ıyorlardı hemen , bense eğleniyordum, dışarda kal ı p şenlik fişeklerine , havaya uçan bir cepane deposuna , toz olan gara , parça parça dağılan fabrika
ya, alev alev yanan kente bakıyordum , kıyak manzaraydı ."
Gabriel sonuca bağlayıp içini çekiyor:
" Hiç de fena yaşamıyorduk doğrusu ."
" Beni sorarsan, ben savaşta yaptığımla övünecek değilim ," de
di Turandot. "Karaborsada , durmamacasına çuval l ıyordum. Nasıl ediyordum , bil mem , ceza yiyip duruyordum , devlet, maliye , be
lediye , her şeyimi arakl ıyor, dükkanımı kapatıyorlardı , 44 hazira
nında bir köşede birkaç altınını kal mıştı topu topu, o sırada da bir bomba geldi , bir bok kalmad ı . Dilenecek duruma düştüm. Bere
ket şu kümes miras kal d ı , yoksa yanmıştı m ."
"Sonuçta yakınacak bir durumun yok ," dedi Gabriel , "işin tı
kırında bayağı , hem de tembel işi."
" Denesen de bir görsek. Yorucudur bu iş , yorucu . Üstüne üst
l ük de sağlıksız."
"Ya benim gibi gece çal ışmak zorunda olsan ne diyecektin?
Gündüz uyu mak zorunda ol san . Pek öyle görünmez ya gündüz uyumak son derece yorucudur. Bugünkü gibi ol mayacak bi r saat
te uyandığını zamanlar da cabası . .. Her sabah böyle olsun iste
mezdim doğrusu."
"Bu ufaklığı kilit altına al mak gerekecek ," diyor Turandot.
Gabriel düşünceli düşüncel i :
"Neden kırdı kirişi, merak ediyorum ," diye mırıldanıyor.
"Gürültü etmek istemedi ," diyor Marceline tatl ı tatl ı , "bu yüz- den , seni uyandırmamak için, gezmeye gitti ."
"Ama ben yalnız gezmesini istemiyorum ," diyor Gabricl , "so
kak günah okuludur, bunu herkes bi l i r."
"Belki de gazetelerin kaçamak dedikleri şeyi yapmıştır," diyor Turandot.
"Böylesi pek de hoş ol maz doğrusu," diyor Gabriel, "bel ki de zarbolara haber vermek gerek i r. O zaman millet ne der bana?"
"Onu bul maya çal ışman gerekti ğini düşünmüyor musun?" di- yor Marcel ine tatlı tatl ı .
"Ben gidip yatacağı m gene," diyor Gabriel . Yatağa doğru yönel iyor.
"Görevini ancak onu bul unca yapmış olacaksı n," diyor Turan- dot .
Gabriel sırı tıyor. K ı rıtıyor ve Zazie'nin sesine öykünerek:
"Görev götüm ," diye kestirip atıyor.
Sonra da ekl iyor:
"O tek başına da bulur yol unu."
"Ya bir zampi ğin el ine düşerse?" diyor Marceline tatlı tat l ı . Gabriel gülerek:
"Turandoı gibi mi ?" diye soruyor.
" Ben bunda bir matrakl ı k göremiyorum ," diyor Turandot .
"Gabriel ," diyor Marcel ine tali ı tatl ı , "onu yakalamak için ufak bir çaba harcamal ıyd ı n ."
"Git sen yakala."
" Benim ocakta çamaş ırını kaynıyor."
"Çamaşırınızı otomati k Ameri kan dal galarına vermel isi niz,"
di yor Turandot Marcel ine'e, "işiniz azal mış olur, ben böyle yapı
yorum."
"Ya çamaşırını kendi eliyle yıkamaktan hoşlanıyorsa?" diyor Ciabriel kurnazca. "Ne olacak o zaman? Sen ne karış ıyorsun? Ko
ıwş ha konuş , başka bir şey bildi ği n yok . Senin Amerikan dal ga
ların i şte burada."
Ye kıçını dövüyor.
" Bak şu işe," diyor Turandot alaylı alayl ı , "ben de seni ameri kansever sanırdım."
"A mcri kansevcrmi ş ! " diye atı l ı yor Gabriel , "anlam ın ı bi 1 medi - ğin sözcükler kullanıyorsun sen . Ameri kansevermi ş! sanki ameri kanseverl i k kirli çamaşırını aile içi nde yıkamaya engelmiş gi bi . Marceli ne'le ben yal nızca amcrikansever değiliz, bundan fazla olarak ve aynı zamanda , duydun m u , mankafa , ve AY NI ZA
MAN DA çamaşırseveriz. Tamam mı? Şaşırdın m ı , ha (duruş), ııı an kafa?"
Turandot verecek yanıt bulamıyor. Somut ve güncel soruna, yı
kanması o denli kolay ol mayan çamaşı ra dönüyor.
" Kızın ardından koşmal ıydın ," öğüdünü veriyor Gabriel 'e.
"Sana olan bana da olsun diye mi? cahil cühelaya kendimi l i nç ctlirtmek için mi?"
Turandot omuz silkiyor.
"Sen de öyles i n ," diyor horgörül ü bir havayla , " konuş ha ko- nuş , başka bir şey bildiğin yok ."
"Hadi ," diyor Marceline tatl ı tatlı Gabriel 'e.
" İkiniz de kafamı ütül üyorsunuz," diye homurdanıyor Gabriel . Odasına dönüyor, yöntemle giyiniyor, elini kıl larını almaya za- ıııan bulamadığı çenesinde gezdiriyor hüzünle, içini çekiyor, ye
niden bel i riyor.
Turandot ile Marceli ne, daha doğrusu Marceline'le Turandot
�anıaşır maki neleri nin üstünl üklerini ve yetersi zl iklerini tartışı
\orlar. Gabricl Marceline'i alnından öpüyor.
"Al lahaısmarladı k ," diyor ciddil i kl e , "görevimi yapmaya gidi
yorum ."
Sertçe Turarıdot'nun elini sıkıyor; varl ığını saran heyecan "gö
revimi yapmaya gidi yonını"dan başka tari hsel söz söylemesine el vermiyor, ama gözleri büyük bir yazgının beklediği ki şilere özgü hüzünle dumanlanıyor.
Ötekiler saygıyla toparlanıyorlar.
Çıkıyor. Çıktı.
Dışarıda yeli kokl uyor. Yalnızca al ışılmış kokuları , özel likle de La Cave'dan çıkan kokuları duyuyor. Sokak kuzeye ve güneye yönlenm i ş , hangi yöne gitmesi gerektiğini bilemiyor. Ama bir ses duralamalarının yönünü değiştiriyor. Kunduracı G ridoux dükka
nından el etmekte . Gabriel yaklaşıyor.
"Kal ıbımı basarım ki küçük kızı arıyorsunuz."
Gabriel hiç coşku göstermeden:
"Evet," diye homurdanıyor.
"Ben nereye gitti ğini bi l i yorum."
Gabriel bell i bir sinirl i l ikle:
" Her zaman her şeyi bi l i rsiniz," diyor.
"Bu herif ," diyor içinden hafif iç sesiyle, "bu herif, ne zaman konuşacak olsak, bu herif benim kompleks aşağılığımı abartır."
"Sizi i l gilendi riyor mu?" diye soruyor Gridoux.
"Zorunlu olarak ilgilendi rmiyor."
"Anlatayım mı öyleyse?"
"Şu kunduracılar çok matrak," diye yanıtl ıyor Gabriel , "hiç dunnadan çal ışırlar, bu işi seviyorlar diyeceği gel i r i nsan ı n , hiç durmadıklarını göstermek için de millet hayran kalsın diye bir vit
rin içine girerler. Çorap çekiciler gi bi ."
"Peki siz," diyor G ridoux, "mi lleti hayran bırakmak için siz ney i n i çine giriyorsunuz?"
G abriel başını kaşıyor.
" H içbir şeyin içine gi rmiyorum ," diyor gevşekçe , "ben arti zim . H i ç kötü bi r şey yapmam . Ayrıca beni böyle lafa tutmanın hiç sırası değil şimdi , bu kız işi çok ivedi ."
G ridoux sakin saki n:
" Hoşuma gidiyor da onun için konuşuyorum ," diye yanıtl ıyor.
Burnunu i şi nden kald ırıyor.
"Söyle pek i , tatavacı , öğrenmek i stiyor musun, istemiyor mu- sun?" diye soruyor.
"Çok i vedi ded i k ya."
G ridoux gülümsüyor.
"Turandot başını anlatmadı mı?"
"İstediği n i anlattı ."
"Ama sizi ilgilendi ren daha sonra olanlar."
"Evet," diyor Gabriel , "sonra ne oldu?"
"Sonra mı? Baş ı yetmedi m i ? B i r kaçamak yapıyor bu kız. Ka- çamak !"
"Çok matrak," d i ye m ı rıldandı Gabriel .
"Pol ise haber vermekten başka yol yok ."
Gabriel çok zayıflamış bir sesle:
"Hiç içimden gelm iyor," dedi .
"Kendi başına dönmez."
"Orası bel l i olmaz ."
G ri doux omuz s i l kti_
"Ne olursa olsun, bu söyl edikleri m umurumda bile değil ."
"Hele beni m hiç umurumda deği l , asl ında," dedi Gabriel .
"Sizin asl ınız da mı var?"
Gabriel de omuz s i l kti . B u herif bir de hakaret etmeye başl ar
sa . Tek sözcük söylemeden evi ne , yatmaya döndü.
iV
Hemşeri ler ve hanı mablalar olay ı tartışmayı sürdürürken , Za
zie tüydü. Sağdan birinci sokağa, sonra soldakine saptı , kentin ka
pılarından birine gel i nceye dek böylece yürüdü. Dört beş katl ı görkemli gökdelenler göz kamaştırıcı bir caddenin iki yanını çev
rel i yor, caddenin kaldırımında bitl i işportacı tablaları bi rbi rine gi
riyordu. Nerdeyse her yerden yoğun ve mor bir kalabal ık akıyor
du. Gösteri nin şiddetine dev balonlar satan bir kadının haykırışla
rının ve bir sirk müziğinin arı notaları eklenmekteydi . Zazie'nin ağzı açık kal mıştı , az ötesi nde, kaldırıma dikilmiş barok bir demir
cilik yapıtının METRO yazısıyla tamamlandığını görmesi epeyce zaman ald ı . Zazie sokağın görüntülerini unutuverdi hemen , kendi ağzı heyecandan kurumuş durumda, metronun ağzına yaklaştı . Koruyucu parmakl ığın çevresini kısa adımlarla dolaştı , en sonun
da giri ş i buldu. Ama parmakl ık kapal ıyd ı . Üzerinden sarkan taş
tahtaya tebeşirle yazıl mış yazıyı kolayl ıkla söktü. G rev sürüyordu.
Yasak uçurumdan demi rsi ve suyu gitmiş bir toz kokusu yüksel i yordu tatlı tatl ı . Zazie çok üzüldü, ağlamaya başladı .
B undan öyle keskin bir haz duydu ki daha bir konforlu ağla
mak i çi n gidip bir kanepeye oturdu. Ancak az bir süre sonra ya
nında bi rinin varlığını duyarak acısından uzaklaştı . Ne çıkacak di
ye merakla bekled i . Tiz perdeden bir erkek sesinden yayılan söz
cükler çıktı , bu sözcükler şu soru tümcesini oluşturmaktaydı:
" Ne o, yavrucuğum, çok mu üzgünüz?"
Sorunun al ık iki yüzl ül üğü karşısında , Zazie gözyaşlarının oy
lumumı iki katına çıkardı . Göğsünde öyle çok h ıçkırık sıkışır gi biy
di ki hepsini boğmaya zaman yokmuş gibi görünüyordu.
"O kadar kötü mü?" diye sordu adam .
"Evvel , müsy ü ."
Doğrusu ya, zampiğin suratını görmenin zamanıydı artık . Zazie yüzünün üstünden elini geçirip gözyaş ı sel lerini çamurl u izlere dönüştürerek adama doğru döndü . Gözlerine inanamadı . Koca
man kara favoriler bırakm ış, bir melon şapka, koca pabuçlar giy
miş , eline de bir şefl'!siye almıştı . Zazie, minik iç sesiyle, "Ola
maz," diyordu, "olamaz, gezintiye çıkmış bir oyuncu bu , bir eski ı.aınan oyuncusu ." G ül meyi unutuyordu.
Oysa sevimlice suratını kırıştırdı ve çocuğa şaşılacak ölçüde te
miz bir mendil uzattı . Zazie mendili aldı , yanaklarında duran nem
li kirle kirletti biraz, sonra bu sunuyu okkal ı bir sümükle tamam
ladı.
Adam yüreklendirici bir sesle:
"Hadi , söyle, neyin var?" diyordu . "Anan baban m ı dövüyor?
Bir şey yitirdin de bağırırlar diye mi korkuyorsun?"
Birbiri ard ından varsayı mlara girişiyordu. Zazie iyice nemlen
miş olarak mendilini geri verdi . Öteki bu pisliği cukkasına yerleş
t i ri rken en ufak tiksinti belirtisi göstermedi. Konuşmasını sürdü
rüyordu:
" Her şeyi söyle bana. Korkma . Bana güvenebilirsin ."
Zazie , kekeleyerek , içinden pazarl ıkl ıl ı kla:
"Niçin?" diye sordu.
Adam şaşırdı .
"Niçin mi?" dedi.
Şemsiyesiyle asfaltı kazımaya başladı .
"Evet," dedi Zazie, "size niçin güvenecekmişim ki?"
Adam yeri kazımayı bıraktı .
"Ama ben çocukları severim ," diye yanıtladı . "Küçük kızları . Oğlanları da."
" Pis herifin birisiniz siz."
" Hiç de değil ," dedi adam , sesindeki ateşlilik Zazie 'yi şaşırttı . M üsyü bu üstünl üğünden yararlanarak ona bir kakokalo ıs- marlama önerisinde bulundu, orada önlerine il k gelen kahvede ,
yani gün ortasında , herkesin içinde , bundan dürüst öneri mi olur
du?
Zazie, bir kakokalo devirme düş üncesi karşısında coşkusunu belli etmek istemediği nden , kaldırımın öbür yan ında, i ki işporta sırası arasında yol alan kalabal ı ğa bakmaya başladı ciddili kle.
"Ne yapıyor bu millet?" d iye sord u .
" B i t pazarına gidiyorlar," dedi adam , "daha doğrusu b i t pazarı onlara geli yor, burada başlıyor çünkü."
Zazie öyle kolay kolay şaşalamaz havalarında:
"Ha, bit pazarı ," dedi , "yok pahasına rambranlar alınıp sonra Cani 'Jere satılarak kıyak para kazanılan yer."
"Yalnızca rambranlar yok ki ," dedi adam , "mantar tabanlar var, lavantalar var, çiviler var, hiç giyilmemiş ceketler bile var."
"Amerikan i htiyaç fazlaları da var m ı ?"
"Elbette var. Kızamıış patates satıcıları da var. Alas111dan . Da
ha bu sabah kızartılmış."
"Çok kıyak . Amerikan i htiyaç fazlalari ."
"İstenirse, midye bile var. Alas111dan . Adamı zehi rlemeyeni n den ."
"Bl uci nler de var mı bu Ameki kan i htiyaç fazlalarının arasın
da?"
"Olmaz olur m u ! Karanlıkta çalışan pusulalar bile var."
"Pusula umurumda değil ," dedei Zazie, "ama blucin (sessiz
l i k) ."
"Gidi p bakabiliriz," dedi adam.
"Peki sonra?" dedi Zazie . "Metel i ğ i m yok ki alayı m . Apartır- sam , o başka ."
"Gene de gidip bakal ım," dedi adam . Zazie kakokalosunu bi tirmişti . Adama baktı:
"Gel i ş i ni z gözleri min önüne geliyor," dedi . Sonra da ekled i :
"Gidiyor muyuz?"
Adam parayı ödüyor ve kalabal ı ğa dal ıyorlar. Zazie bisiklet plakası kazıyanlara , cam üfleyicilere, kravat bağlama gösterileri