• Sonuç bulunamadı

HALKBANK KURUMSAL SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ TURİZM SEKTÖR RAPORU

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "HALKBANK KURUMSAL SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ TURİZM SEKTÖR RAPORU"

Copied!
41
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

HALKBANK

KURUMSAL SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ

TURİZM SEKTÖR RAPORU

(2)

İÇİNDEKİLER

1 GİRİŞ 2

2 MEVCUT DURUM 3

2.1 Dünyada ve AB Ülkelerinde Turizm 3

2.2 Türkiye’de Turizm Sektörü 6

3 KURUMSALSOSYAL SORUMLULUK 12

3.1 Turizm Sektörü ve Sosyal Sorumluluk 12

3.2 Turizmde Global Etik İlkeler 14

4 ÇEVRE 19

4.1 Çevresel Etkiler ve Riskler 19

4.2 Ekoturizm 24

4.3 Çevre Dostu İşletmeler 28

5 İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ 35

6 SONUÇ 39

KAYNAKLAR 40

(3)

1 GİRİŞ

Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS), Dünyada ve Türkiye’de üzerinde özellikle son birkaç yıldır tartışmaların yapıldığı önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. KSS farklı çevreler tarafından değişik şekillerde tanımlansa da, en genel olarak, işletmelerin, çeşitli operasyonlarının sosyal paydaşlarına karşı ne tür çevresel, ekonomik ve sosyal etkiler yarattığını ölçmeleri, yaratılan olumsuz etkileri azaltacak ve daha da önemlisi, toplumun ve işletmenin aynı anda gelişmesine katkı sağlayabilecek işlemleri hayata geçirmeleri olarak tanımlanabilir.

Hem küreselleşen dünya ekonomisindeki gelişmeler hem de işletmelerin sosyal paydaşları ile olan ilişkilerinin gelişmesiyle yeni bir iş stratejisi olarak ortaya çıkan KSS, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmada özel sektörün sorumluluklarını yerine getirmesi ile işletmelerin daha iyi bir toplum ve daha iyi bir çevre için gönüllü olarak katkıda bulunmalarıdır.

Günümüzde, KSS faaliyetlerinin geliştirilmesi ve uygulanmasına yönelik farklı sektörlerde yaşanan hızlı değişimler, hizmet endüstrisinin bir kolu olan turizm sektörünü de benzer şekilde etkilemiştir.

Dünyada değişen turist talebine uygun büyük bir potansiyele sahip bulunan Türkiye, artık sıradan bir turistik varış noktası olmaktan çıkıp, bütün varlık ve kurumlarıyla Akdeniz ve Avrasya’nın en önemli turizm ülkelerinden biridir. Deniz, güneş, kum gibi geleneksel turizm denince akla ilk gelen üç unsur açısından bakıldığında, Akdeniz’de sıradan bir ülke konumunda olan Türkiye, tarih, kültür, sanat, doğal güzellikler, gastronomi, folklor, sıcak ve sevecen insanları söz konusu olduğunda, aynı coğrafyada eşsiz bir üstünlüğe sahiptir. Diğer bir deyişle Türkiye 21. yüzyılın farklı renk ve tatlar arayan, değişen turist profilinin talep ettiği tüm özellikleri barındırmaktadır.

Ülkemizin bu eşsiz potansiyelini, sürdürülebilirlik özelliğini göz ardı etmeden, turizmin hizmetine taşıyabilmek, ciddi, bilinçli ve bilimsel çalışma ve planlamayı gerekli kılmaktadır.

Ekonomik, sosyal, kültürel, çevresel gelişmelerin izlenmesi, dış dünya ile verimli ilişkiler, turizm varlıklarının rasyonel kullanımı ve turizm gelirlerinin maksimizasyonu ancak turizmde etkin bir planlama ile sağlanabilir.

Halkbank Kurumsal Sosyal Sorumluluk Projesi kapsamında hazırlanan bu raporda; turizm sektörünün mevcut durumu ile sektörü ilgilendiren sosyal ve çevresel ilkeler ele alınarak, kendi KSS stratejilerini geliştirmek isteyen işletmelere, özellikle de KOBİ’lere, KSS çalışmalarında yol gösterilmesi amaçlanmaktadır.

(4)

2 MEVCUT DURUM

2.1 Dünyada ve AB Ülkelerinde Turizm

Turizmde uluslararası rekabet, 1980 ve 1990’lı yıllarda artış göstermiş, özellikle 1990’lı yıllar, dünya turizminin istikrarlı olarak büyümeye devam ettiği, ancak rekabet ortamının giderek yoğunlaştığı bir dönem olmuştur.

Sektörün bu dönemdeki hızlı büyümesinde ve rekabetin giderek hız kazanmasında, uluslararası alandaki küreselleşmenin başlangıcı olan ve 1980 sonrasında yaşanan mali liberalleşme akımları, Doğu Avrupa ülkelerindeki siyasi rejimlerin hızla liberal yapılara dönüşerek, seyahat özgürlüğü önündeki kısıtlayıcı engellerin kalkması gibi siyasi ve ekonomik temel tercihlerdeki değişiklikler, belirleyici etkiye sahip olmuştur.

1990’lı yılların sonuna gelindiğinde, hizmetler sektörü içinde birinci sırayı alan turizm faaliyetlerinin, dünyadaki yıllık ortalama büyüme hızı 1980-2005 döneminde % 6,8 olmuştur.

Söz konusu artış ile toplam uluslararası ticaret hacmi içinde turizmin payı, gelişme eğilimine bağlı olarak, belirtilen dönemin sonunda, % 15 gibi yüksek bir orana ulaşmıştır. Bu nedenle sektör, günümüzde “seyahat endüstrisi” olarak tanımlanmaktadır.

Dünyanın en hızlı gelişen sektörlerinden birisi olan turizmde, uluslararası turizm pazarı büyürken pazardan en yüksek payı almak için turist çeken ülkeler arasındaki rekabet de giderek artmaktadır. 1990’lı ve 2000’li yıllarda, dünya turizmi istikrarlı olarak büyümüş, uluslararası turizm talebi 2002-2005 yılları arasında 100 milyon kişi artmıştır.

Günümüzde ise uluslararası turist sayısı 880 milyona ulaşmıştır. Yılda 880 milyon kişinin gezdiği dünya turizm pazarında dolaşanların yarısından fazlası Avrupa ülkelerinde iken, yıllık 852 milyar ABD dolarına ulaşan turizm gelirlerinin de yarısına yakın bölümünü Avrupa bölgesindeki ülkeler elde etmektedir (Şekil 1). Buna göre dünya turizm pazarının yarısını Avrupa bölgesi oluşturmaktadır.

(5)

Şekil 1. 2009 yılı Dünya Turizm Verileri (UNWTO)

Dünya turizm hareketleri içerisinde Avrupa Birliği (AB) ülkeleri arasında en çok turist çeken ülkelerin başında 74,2 milyon kişi ile Fransa, 52,2 milyon kişi ile İspanya, 43,2 milyon kişi ile İtalya gelmektedir. OECD ülkelerinde, yabancı turist girişi itibariyle son 5 yılda % 20,6'lık artışla en hızlı gelişen ülke ise Türkiye’dir (Tablo 1).

Tablo 1. 2009 yılı Dünya Turizmi İlk 10 Ülke (UNWTO) Ülkeler Ziyaretçi Sayısı

(Milyon Kişi) Ülkeler Turizm Geliri (Milyar Dolar)

1 FRANSA 74,2 1 A.B.D 93,9

2 A.B.D 54,9 2 İSPANYA 53,2

3 İSPANYA 52,2 3 FRANSA 49,4

4 ÇİN 50,9 4 İTALYA 40,2

5 İTALYA 43,2 5 ÇİN 39,7

6 İNGİLTERE 28,0 6 ALMANYA 34,7

7 TÜRKİYE 25,5 7 İNGİLTERE 30,0

8 ALMANYA 24,2 8 AVUSTRALYA 25,6

9 MALEZYA 23,6 9 TÜRKİYE 21,3

10 MEKSİKA 21,5 10 AVUSTURYA 19,4

(6)

Dünya Turizm Örgütü (UNWTO) verilerine göre, 2023 yılında uluslararası turizm gelirlerinin 2 trilyon ABD dolarına ulaşacağı tahmin edilmektedir. Turizmin geliştiği ülkelerde Gayri Safi Milli Hâsılat (GSMH)’ın belirleyici alt sektörlerinden birisi konumuna gelmiş olan turizm sektörüne ilişkin yeni eğilimler incelendiğinde; tatilcilerin tercihlerinin, deniz-kum-güneş üçlüsünden, eğlence-eğitim-çevre üçlüsüne kaydığı gözlenmektedir. Bu durum, ülkelerin, turizm faaliyetlerini sezonluk olmaktan çıkarıp tüm yıla yayma zorunluluklarını da beraberinde getirmektedir.

UNWTO tarafından hazırlanan “Turizm 2020 Yılı Vizyonu” çalışmasında, 2020 yılında dünyadaki turist sayısının 1,5 milyar kişi olacağı öngörülmektedir. 2020 yılına ait uluslararası toplam turizm pazarının % 49,2’sini Almanya, Japonya, ABD, Çin, İngiltere, Fransa, Hollanda, Kanada, Rusya Federasyonu ve İtalya’nın oluşturacağı ve 717 milyon kişi ile Avrupa’nın en çok turist kabul eden bölge olmayı sürdüreceği belirtilmektedir. Ancak dünya turizminden 1996 yılında ortalama % 60 pay alan Avrupa turizminin payının, % 46’ya düşeceği öngörülmektedir. Çin’in de yer aldığı Doğu Asya/Pasifik Bölgesinin yıllık % 7 büyüme ile pazar payını % 27’ye yükselterek, % 18’de kalan Amerika’nın da önünde yer alacağı ve 2020 yılında Afrika ülkelerinin pazar payının % 5, Orta Doğu ülkelerinin % 4, Güney Asya ülkelerinin payının ise % 1 olacağı tahmin edilmektedir.

Önümüzdeki yıllarda turizmdeki gelişmelerin önemli özelliklerinden biri de uzak ülkelerden gelen turistlerin artış göstereceğidir. Uzak ülkelerden gelen turistlerin payının Avrupa’da % 12’den % 15’e, Amerika’da % 23’ten % 38’e, Orta Doğu’da % 58’den % 63’e, Güney Asya’da

% 76’dan % 86’ya yükseleceği; ilk kez seyahat edecek olan yoğun kitlelerin başlangıçta yakını tercih edeceği, bölgeler içi turistlerin payının Doğu Asya/Pasifik’te % 79’dan % 83’e, Afrika’da % 58’den % 64’e ulaşacağı öngörülmektedir.

Bilgi, iletişim ve ulaştırma teknolojisinde, beklentilerin ötesindeki hızlı gelişim, ekonomik ve siyasal nedenlerle genişlemiş olan seyahat talebine rekabet ortamı yaratarak, farklı gelir gruplarındaki tüketiciler için seyahat talebini etkin hale getirmiştir. Son on yıl içinde dünya ekonomisinde milli gelir, yıllık ortalama % 3,5 olarak gerçekleşirken, uluslararası turizm hareketlerinin ortaya çıkardığı gelir artışı % 4 olmuştur.

Turizmin ivme kattığı ve katma değer artışı yarattığı diğer sektörlerdeki dolaylı hizmetler ile birlikte ele alındığında, dünyanın gelişmiş ülkelerinde dış turizm gelirlerinin ihracata oranı % 7, gelişmekte olan ülkelerde ise % 9,6'dır. Bu nedenle, Dünya genelinde 210 milyonu aşkın kişiye istihdam sağlayan turizm sektörü, dünyadaki en büyük sektörlerden biridir ve küresel ekonomik gelişime güçlü bir ivme kazandırmaktadır.

(7)

Dünya Ekonomik Forumu’nun “Seyahat ve Turizm Sektöründe Rekabet Raporu”nun 2009 sayısında yayınlanan bir makalede mevcut ekonomik ortamda talebi tekrar canlandırmanın temel yöntemlerinden biri olarak kamu ve özel sektör ortaklıklarının önemi vurgulanmaktadır.

Kamu kesimi turizmin gelişmesi ve tanıtılmasında eskiden beri önemli bir rol üstlenmektedir.

Günümüzde, kamu kesimi ve özel sektör arasında kurulacak etkin bir iş birliği sektörün temel sorunlarını uygun bir şekilde ele alıp sektördeki gelişmenin altyapısını tesis edecek yasal çerçeveyi belirleyerek büyümeye önemli bir ivme kazandırabilecektir. Bu ivme özellikle gelişmekte olan ülkelerde ekonominin genel büyüme potansiyeli sayesinde çok daha güçlü olabilir.

2.2 Türkiye’de Turizm Sektörü

Turizm sektörü, son 40 yılda önemli sayılabilecek bir gelişme göstermiştir. Uluslararası turizm hareketlerinde yaşanan gelişmenin, ülke içi turizm hareketlerinde de yaşandığı gözlenmektedir. Son 20 yılda turizm sektöründeki gelişmelerin yanında rekabet koşullarında da yoğunlaşma başlamıştır.

Dünya turizminde değişen talep yapısı Türkiye’ye büyük avantaj sağlamıştır. Geleneksel deniz, kum ve güneş odaklı talep yapısından, geniş bir yelpazeye yayılan ve birçok değişik unsuru içeren talep yapısına geçiş, Anadolu’nun sektöre sağladığı ortak kültür mirası arzı ile örtüşmektedir.

Tarih ve kültür mirası ile birlikte doğal değerleri de büyük bir zenginlik ve çeşitlilik gösteren Türkiye’nin, turizm potansiyelinin değerlendirilebilmesi amacı ile turizm yatırım ve girişimlerine sağlanan destekler ve tanıtım çabaları sonucunda turizm sektörü, ekonomik ve sosyal yaşamda ağırlıklı olarak yer almaya başlamıştır.

Türkiye’de turizm endüstrisinin gelişimi, 1923-1963 yılları arasındaki planlı dönem öncesi ve 1963’ten günümüze planlı dönem olmak üzere iki kategoride değerlendirilebilir. Planlı dönem öncesinde turizm sektörü ile ilgili gelişme son derece sınırlı olmakla birlikte, turizmin devletin gündeminde yer aldığı görülmektedir. Yerli ve yabancı yatırımcılar için vergi indirimleri ve bazı teşvik unsurlarını içeren “Turizm Endüstrisini Teşvik Kanunu” 1953’te yürürlüğe girmiştir.

Türkiye planlı dönemle birlikte turizm alanında önemli gelişmeler kaydetmiştir. 1963 yılından başlayarak ülkesel sosyoekonomik gelişmenin kamu yatırımları için emredici, özel sektör yatırımları için yönlendirici nitelikte bir merkezi planlamaya bağımlı olması modelini seçen Türkiye’de Beş Yıllık Kalkınma Planları, ülke ekonomisini yönlendiren temel bir belge olarak yürürlüğe konmaktadır.

(8)

1963-1983 döneminde turizm politikasının temel hedefi, turizm gelirleriyle ödemeler dengesine katkıda bulunmak; döviz gelirlerini arttırmak; yeni iş alanları yaratmak ve Türk vatandaşlarına tatil olanakları sağlamaktır. Söz konusu hedefleri gerçekleştirebilmek için organizasyonlar, yasal ve finansal düzenlemeler, özel projeler olmak üzere birçok araç kullanılmıştır. Turizm Bakanlığı bu dönemin en önemli organizasyonel kuruluşudur. Diğer bir yönetim aracı ise yatırımlara kredi desteği ile birlikte proje ve teknik destek sağlamak üzere 1955 yılında kurulan Turizm Bankası’dır. Ayrıca 1972 yılında, Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) kurulmuş ve etkin bir yönetim aracı olarak devreye girmiştir.

Daha liberal bir dönemi başlatan en önemli yasal ve finansal araç, 1982 yılında yürürlüğe giren 2634 sayılı “Turizmi Teşvik Kanunu”dur. Anılan kanun ile yatırımlar, öncelikli turizm gelişme alanlarına yönlendirilerek kıt kaynakların daha etkin kullanımı sağlanmış, temel planlama ve koordinasyon işlevini yüklenen Turizm Bakanlığı, devlet arazilerinin tahsisi ile ilgili işlemleri basitleştiren, yeni turizm türlerinin gelişmesini sağlayan ve tüketici haklarını koruyan bir kuruluş olarak etkinliğini sürdürmüştür. Pazar ekonomisine geçiş dönemi olan 1983 yılı, devletin üst yapı yatırımlarından çekildiği ve özelleştirmelerin başladığı dönem olmuştur ve böylece pazar mekanizmaları devreye girerek turistik tesislerde fiyat belirleme devletin denetiminden çıkmış ve yeni bir teşvik sistemi yürürlüğe girmiştir.

Kamu arazilerinin tahsisi, vergi muafiyetleri, düşük faizli, uzun dönemli teşvik kredileri vb.

özendirmeler, Devlet Planlama Teşkilatı’ndan teşvik belgesi, Turizm Bakanlığı’ndan yatırım belgesi alınması koşuluna bağlanmıştır. Bu sistem çerçevesinde 1983-1997 yılları arasında 18 tahsis listesi yayınlanarak 297 yatırımcıya, 139 turizm gelişme alanında ve merkezinde toplam 95.178 yatak kapasiteli turistik tesis yapım izni verilmiştir.

1963’ten itibaren gelişmeyi yönlendiren Beş Yıllık Kalkınma Planları’nda, hedefler, öncelikler, araçlar ve kamu-özel sektör dengesindeki değişime paralel olarak turizm etkinliklerinde ağırlık, devletin öncü rolünden, özel sektör, sivil toplum örgütleri ve bunların birleşimlerini içeren yapılara dönüşmüştür. Bu dönemde turizm sektörünün yeni aktörleri TÜRSAB, Turistik Otelciler Federasyonu (TÜROFED), Türkiye Otelciler Birliği (TÜROB), Turizmi Geliştirme ve Eğitim Vakfı (TUGEV) ve Turizm Yatırımcıları Derneği (TYD) gibi sektör organizasyonlarıdır.

Etkileşim ve eşgüdüm açılarından yeni aktörlerin, tanıtım, altyapı, turizm eğitimi, çevre konularında görevlerinin ve bu bağlamda devletin rolünün yeniden tanımlanması gereği doğmuştur.

Turizmin geliştirilmesi için alınan tedbirlerin, daha çok özel sektörün teşvik edilmesi gibi ülkenin liberal ekonomik tercihlerini yansıtan veya alt ve üst yapının oluşturulmasına ilişkin konularda yoğunlaştığı ve bütün planlarda yer aldığı görülmektedir.

(9)

1980-1990 dönemi, ülkemizde turizm sektörünün en hızlı gelişme gösterdiği yıllardır. Söz konusu dönemde yatak sayısı 56.000’den 173.000’e ulaşmış, ülkeye gelen turist sayısı ise 1,2 milyondan 5,3 milyona yükselmiştir. Aynı şekilde, turizm sektörünün diğer alt sektörlerinde de önemli gelişmeler olmuş, Türkiye’nin Batı Avrupa ülkelerinde “moda ülke”

olması ve arz-talep dengesinin arz lehine oluşması ile Türkiye turizmi gelişme göstererek, turizmin ülke ekonomisine olan katkısı artmış ve turizm önemli bir istihdam alanı haline gelmiştir.

Birinci Körfez Savaşı ile birlikte başlayan fiyat düşürme ile ilgili gelişmeler, turizm işletmelerinin, rakip ülkeler düzeyindeki fiyatları genel kabul olarak benimsemeleri sonucunu doğurmuştur. Bu dönemin ikinci belirgin gelişimi, 1990 yılı öncesinde gündemde olmayan iç turizmin, ciddi bir pazar olarak ortaya çıkması ve turizm işletmeleri tarafından kabul görmesidir. Söz konusu yıllarda, iç turizm etkinliklerine katılanların sayısı milyonlarla ifade edilmeye başlamıştır.

Turizm, düşük maliyetli döviz girdisi ve istihdam sağlaması, nitelikli işgücü talep etmesi nedeniyle ekonomik olarak, dünya barışına katkı sağlaması nedeni ile de siyasi olarak bir makro sektördür. Turizmin, çok yönlü ve dinamik bir hizmetler sektörü olması, geliştirilecek plan ve politikalarda devletin önemli ölçüde ilgi ve desteğini gerektirmektedir. Turizm yatırımları, geri dönüşü uzun yıllar alan, sermaye/hâsıla oranı yüksek, siyasal, sosyal, doğal ve ekonomik olaylara duyarlı yatırımlardır. Bu nedenle bütün dünyada desteklenmekte ve teşvik edilmektedirler.

Turizmi Teşvik Kanunu, turizm yatırımlarının teşvik ve planlaması açısından önem taşımıştır.

Söz konusu Kanun ile turizm alan ve merkezleri ilan edilerek bu merkezlerde imar planı yapma ve onama yetkisi tanınmıştır. Turizm amaçlı planlanan kamu arazilerinin 49 yıl süreli olarak turizm yatırımcılarına tahsisi, turizm tesislerinin sınıflandırılması ve belgelendirilmesi sureti ile niteliklerinin yönlendirilmesi ve denetlenmesi, konaklama tesislerinin su ve elektrik gideri bedellerinin konutlara uygulanan indirimli tarifeden ödenmesi sağlanmıştır.

Turizmi Teşvik Kanunu ile sağlanan yetkiler kapsamında 155 adet turizm alan ve merkezi ilan edilmiştir. Çanakkale-Mersin kıyı bandı boyunca takriben 1.120.000 kapasite öngören çevre düzeni planlarının yapımı, 400.000 yatak kapasitesi içeren turistik tesisin belgelendirilmesi ile 116.000 yatak kapasitesi içeren 320 turistik tesis için kamu arazisi tahsisi gerçekleştirilmiştir. Antalya sahili boyunca, Türkiye’nin ilk bütünleşik turizm gelişim projeleri gerçekleştirilerek, Güney Antalya Turizm Gelişim Projesi ile 75.000, Belek Turizm Gelişim Projesi ile 40.000, Side Turizm Gelişim Projesi ile 35.000 yatağa ulaşılmıştır.

Böylece 1980 yılında 1,2 milyon olan turist sayısı 14,5 kat artış ile 2005 yılında 21 milyon turiste ulaşmıştır. 1980 yılında 400 milyon ABD doları olan turizm gelirlerinde ise 45 kat artış ile 18 milyar ABD dolarına erişilmiştir.

(10)

Turizm sektörü, Türk insanının refahının yükseltilmesi ve Türkiye’nin kalkınmasında giderek daha fazla rol oynamaktadır. Yaklaşık 1,7 milyon kişiye istihdam sağlayan sektör, 2009 yılında 95,3 milyar TL değerinde ekonomik faaliyette bulunmuştur. Bu rakam Türkiye’nin toplam Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYİH)’sının yaklaşık % 10,2’sine denk gelmektedir.

Türkiye turizm sektörü küresel ekonomik darboğaza rağmen 2008 yılında da büyümeyi başarmış ve tarihinin en başarılı yılını geçirmiştir. 2009 yılında küçük çapta da olsa bir daralma yaşayan sektörle ilgili beklentiler oldukça güçlüdür. Sektörün gelecekte yeni iş olanakları yaratarak ve ödemeler dengesini olumlu yönde etkileyerek ülkenin GSYİH artışına pozitif yönde destek olması beklenmektedir.

2009 yılı turizm geliri 2008’e göre % 3,2 azalarak 21,3 milyar ABD doları olarak kaydedilmiştir. 2009’da dünyanın en çok turizm gelirine sahip ilk 10 ülkesinin sıralamasında Türkiye 9. sırada yer alırken gelen yabancı turist sayısında Türkiye 7. sıraya yükselerek Almanya ve Malezya’yı geride bırakmıştır.

Almanya, İngiltere ve Rusya Federasyonu Türkiye’ye ziyaretçi gönderen ülkeler arasında başta gelmektedir. Bu üç ülke vatandaşları Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçilerin yaklaşık % 36’sını oluşturmaktadır. Türkiye’ye en çok turist gönderen diğer ülkeler ise sırası ile Bulgaristan, Hollanda, İran, Fransa, Yunanistan, Belçika ve Avusturya’dır.

Yabancı ziyaretçilerin yaklaşık % 60’ı Antalya ve İstanbul’u tercih etmektedir. Ayrıca, son üç yılın verilerine göre ülkemize gelen yabancı ziyaretçilerin yarısından fazlası Haziran ile Eylül ayları arasında gelmektedir.

Türkiye’de Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan işletme belgeli 3.604 tesis faaliyet göstermektedir. Bakanlığın yayınladığı “İşletme Belgeli Tesisler” listesine göre Türkiye genelinde faaliyet gösteren işletme belgeli tesislerin 655 adedi 3 yıldızlı otel, 577 adedi 2 yıldızlı otel, 530 adedi 4 yıldızlı otel, 456 adedi özel belgeli tesis, 349 adedi de 5 yıldızlı otel niteliği taşımaktadır (Tablo 2). Türkiye’nin 3 büyük şehri olan İstanbul, Ankara ve İzmir ile popüler tatil beldeleri Antalya, Muğla ve Aydın otellerin yoğunlaştığı illerdir.

(11)

Tablo 2. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan İşletme Belgeli Tesis ve İşletmeler İşletme Belgesi,

Tesis Türü

Tesis Sayısı

İşletme Belgesi, Tesis Türü

Tesis Sayısı 3 yıldızlı Otel 655 Günübirlik Tesis 40

2 yıldızlı Otel 577 Yüzer Tesis 26

Lokanta 535 Butik Otel 21

4 yıldızlı Otel 530 Tatilköyü 20

Özel Tesis 456 Bileşik Tesis 19

5 yıldızlı Otel 349 Motel 16

Müstakil Apart Otel 101 Mola Noktası 15

1 yıldızlı Otel 77 Kafeterya 14

Eğlence Yeri 67 Bar 11

Pansiyon 51 Diğer Tesisler 15

TOPLAM 3604

Günümüzde Türkiye’deki faal otellerin 567.470 yataklık kapasitesine ek olarak toplamda 258.287 yatak kapasiteli birçok otel yatırım aşamasındadır. 1998 ile 2008 yılları arasında yatak kapasitesindeki yıllık bileşik büyüme oranı % 6,1’e ulaşmıştır. Akdeniz Bölgesi en geniş yatak kapasitesine sahiptir. Bununla birlikte, Ege Bölgesi’ndeki yatak kapasitesi hızla gelişmektedir ve yeni yatırımlarla birlikte % 67 oranında artması beklenmektedir. İstanbul da başlı başına oldukça geniş bir yatak kapasitesine sahiptir. 2008 yılı rakamlarına göre faaliyetteki yatak kapasitesinin % 83’ü otellerde, % 10’u ise tatil köylerinde bulunmaktadır.

Toplam kapasitenin % 38, % 31 ve % 19’u sırasıyla beş, dört ve üç yıldızlı otellere aittir. Öte yandan, yatırım aşamasındaki kapasitenin faaliyetteki kapasiteden fazla olması apart otellerin günümüzde popülerlik kazandığını göstermektedir.

Türkiye doğal güzellikleri, eşsiz tarihi mekânları, arkeolojik ören yerleri, gelişmekte olan turistik altyapısı ve misafirperverlik geleneği ile dünyanın en çok tercih edilen turizm destinasyonlarından biri haline gelmiştir. İstanbul Boğazı üzerindeki iki asma köprü Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlamaktadır. Türkiye’nin Asya kıtasında yer alan ve Romalılar tarafından Küçük Asya olarak adlandırılan Anadolu Yarımadası, birçok eski uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Üç tarafı denizlerle çevrili olan ülkede yazların uzun sürmesi ülkeyi yaz tatili açısından son derece popüler hale getirmektedir.

Türkiye’de günümüze kadar öncelik kıyı turizmine verilmiştir. Gelecek dönemlerde kıyı turizminin daha da büyümesi beklenmekle birlikte, turizm sektörü, sağlık, termal-kaplıca, kış sporları, dağcılık, kongre ve fuar aktiviteleri, yatçılık ve golf gibi farklı dallar açısından da yüksek bir gelişme potansiyeline sahiptir.

(12)

AB ülkeleri, Türkiye turizmi için önemli bir pazar oluşturmaktadır. Türkiye’ye gelen turistlerin yarıdan fazlası ve gecelemelerin dörtte üçü AB ülkeleri kaynaklıdır ve 2020 yılında OECD üyesi Avrupa ülkelerinden gelenlerin sayısının 8 milyondan fazla olacağı öngörülmektedir. En büyük pazarı AB ülkelerinin oluşturması ve tam üyelik görüşmeleri nedenleri ile AB'nin turizm politikası ülkemizi yakından ilgilendirmektedir.

AB’nin turizm mevzuatı, Türkiye’de en fazla eksikliği duyulan ancak, üzerinde çalışılması en zor olan konulardan biridir. AB mevzuatı içinde diğer ana sektörler gibi belirgin bir kavramsal çerçeve ve hukuki temele sahip olmayan turizm sektörü, rekabet, vergi, devlet yardımları, sosyal politika, eğitim, tüketicinin korunması, çevre, taşımacılık ve sağlık gibi değişik alanlar için hazırlanan yasal düzenlemelerden etkilenmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’de ulusal turizm politikalarının AB politikaları ile uyumlu hale getirilmesi ve AB müktesebatının ulusal hukuka uyumu önem taşımaktadır.

(13)

3 KURUMSAL SOSYAL SORUMLULUK

3.1 Turizm Sektöründe Sosyal Sorumluluk

Günümüzde, işletmelerin felsefesinde büyük bir değişiklik meydana gelmiştir. İşletmeler, tüketicilerle olan ilişkilerinden çok ticari olsun veya olmasın içinde bulunduğu toplumla olan ilişkileri üzerinde daha fazla durmaktadır. Bunun altında yatan en önemli faktör de, işletmelerin artık bilançoları ve kârları gibi mali sermayeleri ile değil sosyal sorumlulukları ile değerlendirilir hale gelmiş olmasıdır. Örneğin yanıltıcı reklam, çevreye duyarsızlık, çalışanına haksızlık bir anda kuruluşun kamuoyundaki değerini düşürebilmektedir. Bunun sonucunda, işletme kamu kesiminden kredi almakta sorunla karşılaşabilmekte, hisse senetlerinin borsadaki değeri düşebilmekte, ayrıca kalifiye insan gücü için istenilen bir işyeri olmaktan çıkma tehlikesi ortaya çıkabilmekte ve negatif anlamda işletme medyanın hedefi haline gelebilmektedir. Bu sebeplerden ötürü, artık kuruluşlar devlet müdahalesi gibi herhangi bir dış denetime gerek kalmadan, bu konuya kendileri eğilmektedir.

İşletmeler, sosyal yaşantının bir parçası olarak faaliyet gösterdiğinden içinde bulundukları topluma karşı da bir takım sorumluluklar üstlenirler. Kuruldukları andan itibaren bu sorumluluklarını, toplum içerisinde faaliyette bulunmak ve yaşamını sürdürmek amacıyla kabul etmiş olurlar. Bu nedenle, işletmeler toplumun amaçlarına hizmet ederek ve değer ölçütlerine uygun politikalar belirleyerek faaliyetlerini yürütmek zorundadırlar.

Bazı araştırmalara göre, işletmelerin sosyal sorumluluğu, “toplumun bir parçası olan işletmelerin etik değerlere uygun şekilde davranma yükümlülüğünü” ifade etmektedir.

Dolayısıyla kavram, iş dünyası ve toplumun sosyal yaşamda birlikte hareket ettiğini temel alarak, işletmelerin pay sahipleri ve bir bütün olarak toplumun refahını arttırmaya yönelik bir kavram gibi de tanımlanmaktadır. Aynı zamanda, işletmelerin belirli bir düzen içinde yaşamını sağlamak, korumak ve yükseltmek için yaptığı tüm faaliyetler de işletmenin sosyal sorumluluk alanı içinde yer alır. Görüldüğü gibi işletmelerin doğrudan sorumluluğu, işletmenin varoluşu ve faaliyetlerinden ortaya çıkan sorumlulukları içermektedir.

Sosyal sorumluluk kavramının günümüzde yayılmasının bir sebebi olarak da Sivil Toplum Kuruluşlarının (STK) hızla büyümesi gösterilebilir. Çünkü artık binlerce gönüllü üyesi olan STK’lar hem devlet hem de işletme politikalarını etkileyebilmektedirler. İşletmeler, her attıkları adımda STK’lar tarafından sözleşmesiz bir denetleme yapıldığının farkındadırlar.

(14)

Sosyal sorumluluk türleri, literatürde farklı başlıklar altında toplanmaktadır. En yaygın olarak görülen sınıflandırma; işletme içi sosyal sorumluluk türleri ve işletme dışı sosyal sorumluluk türleri olarak bu faaliyetlerin ayrılmasıdır. Bu tip bir ayrımda; çalışanlar, hissedarlar, yöneticiler gibi işletme içindeki bileşenlere yönelik sosyal sorumluluklar işletme içi sosyal sorumluluk olarak değerlendirilirken; rakipler, müşteriler, çevre, toplum gibi işletme çevresine ilişkin bileşenlere yönelik faaliyetler işletme dışı sosyal sorumluluk türleri olarak adlandırılmaktadır.

Sosyal sorumluluk faaliyetlerinin geliştirilmesi ve uygulanmasına yönelik farklı sektörlerde yaşanan değişim hizmet endüstrisinin bir kolu olan turizm sektörünü de benzer şekilde etkilemiştir. Sosyal sorumluluk konuları gündeme geldiğinde turizm sektörü genellikle şiddetli bir biçimde eleştirilmektedir. Özellikle az gelişmiş ve doğal verileri çekicilik unsuru oluşturan ülkelerde ekonominin döviz ihtiyacının karşılanması ana hedef alınarak turizm yapılaşmasının çok hızlı ve sağlıksız gelişmesi bu olumsuz eleştirilere neden olacak uygulamalara kaynaklık etmektedir. Ancak, sektörün tamamını suçlayan veya destekleyen bir genelleme yapmak objektiflik ile bağdaşmayacaktır.

Betonlaşma, doğanın tahribatı, kentsel ve doğal çevre ile uyumsuz projelendirmeler, estetik kaygıdan uzak yüksek yatak kapasitesi yaratma yaklaşımı, atık yönetimindeki yetersizlikler ve hatta duyarsızlıklar gibi birçok eleştirinin haklılığını kanıtlayan çok sayıda örnek mevcuttur.

Bu olumsuzluklara rağmen sektör içerisinde gerçekten kurumsal vatandaşlık yaklaşımı benimsemiş ve bu bilinçle sorumluluklarını yerine getirmeye yönelik projeler oluşturan veya mevcut projelere destek veren işletmeler de vardır.

Ülkemizdeki turizm işletmelerinin sosyal sorumluluk faaliyetleri incelendiğinde ise, turizm işletmeleri ile yerel yönetimler arasında sağlanan işbirlikleri sayesinde bulunulan turistik bölgenin çevre düzenlemesinin yapılması ve turistik bölgelerdeki okullara katkıda bulunulması gibi faaliyetlerin varlığından söz etmek mümkündür.

Diğer sektörlerde olduğu gibi, turizmde de sosyal sorumluluk faaliyetlerinin giderek önem kazanmaya başlamıştır. Özellikle çevre sorunlarıyla ilgili eleştiri alan turizm işletmeleri belki de bu olumsuzluğu ortadan kaldırmak amacıyla çevre sorunlarına yönelik sosyal sorumluluk faaliyetlerine öncelik vermektedirler. İşletmelerin bu yönde tercih yapmalarında ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşların çalışmalarının da etkili olduğunu söylemek mümkündür.

Zira gerek Kültür ve Turizm Bakanlığı gerekse sivil toplum kuruluşları tarafından geliştirilen çevre standartları ve bu standartlara uyan işletmelere verilen ödüller, turizm işletmelerini bu yönde teşvik edici rol üstlenmektedir.

(15)

Ancak yapılan araştırmalar, turizm işletmelerinin içlerinde yaşadıkları toplum ile sıkı ilişkiler içerisinde olmadıkları sonucunu ortaya koymuştur. İşletmelerinin, yerel halkın sorunlarına, toplumsal olaylara, kültürel gelişime yönelik sosyal sorumluluk faaliyetlerine yeterince önem vermedikleri gözlemlenmektedir. İçerisinde yaşadığı toplumdan kopuk olarak faaliyet gösteren işletmelerin için bu durum ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Her ne kadar yerel halk bu işletmelerin müşterileri içerisinde yer almasa da potansiyel iş gücünü oluşturmaktadır.

Dolayısıyla, toplumun problemlerine duyarsız kalan işletmeler, kendi personellerinin problemlerine duyarsız kalmış olmakta, personellerinin hayat kalitesini arttırma yolunda bir çaba içerisine girmemiş olmaktadırlar. Turizm gibi emek yoğun bir sektör için ise personel tatmini, müşteri tatmini için vazgeçilmez bir ön koşuldur.

Her ne kadar beklenen düzeyde olmasa da turizm işletmelerinde artan bir sosyal sorumluluk çabasının olduğunu söylemek mümkündür. İşletmelerin ileriki yıllarda sosyal sorumluluk faaliyetleri içersinde daha etkin rol oynamaya başlayacakları düşünülmektedir.

3.2 Turizmde Global Etik İlkeler

UNWTO, 1 Ekim 1999’da Santiago-Şili’de yapılan 13. Genel Kurulu’nda turizmin toplum ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak ve dünya turizminin sorumlu ve sürdürülebilir gelişimini bir dizi ilkeye bağlamak amacıyla “Turizmde Global Etik İlkeler Bildirgesi”ni kabul etmiştir.

10 bölümden oluşan Bildirge, turizm sektöründe faaliyette bulunan işletmelerin, verdikleri kararların etik açıdan uygun olup olmadığını sağlama yönünde etik karar almaya yol gösterici niteliktedir.

Bölüm 1: Turizmin Toplumlararası Karşılıklı Anlayışa Katkısı

1. Felsefi ve ahlaki değerler ile kültürel ve dini değerlerin çeşitliliğini kavramak ve bunlara saygı göstermek, sorumlu turizmin temeli ve sonucudur. Turizmin gelişmesinde etkili olan taraflar ve bizatihi turistler, ulusal azınlıklar ve yerli halk da dâhil tüm insanların sosyal ve kültürel değerlerine önem vermelidir.

2. Turizm faaliyetleri, ev sahibi bölge ve ülkenin özellik ve gelenekleriyle uyum içinde, alışkanlık ve yasalarına saygı gösterilerek gerçekleştirilmelidir.

3. Ev sahibi topluluk ve yerel profesyoneller, bölgelerine gelecek turistlerin yaşam şekli, beklentileri ve damak zevklerine saygı göstermelidir.

4. Turist ve beraberindeki eşyanın güvenliğinden kamu görevlileri sorumludur. Turistin her türlü zarardan korunması için kamu görevlileri gerekli önlemleri almalıdır. Turistik tesislerin ve kültürel / doğal mirasın korunması milli yasalarla güvence altına alınmalıdır.

5. Başka yöreleri ziyaret eden turistler, her türlü suç, yanlış davranış ya da yerel halkı incitici veya küçük düşürücü davranışlardan kaçınmalıdır.

(16)

6. Turist, hangi destinasyonu ziyaret ediyorsa orayla ilgili sağlık, güvenlik başta olmak üzere asgari bilgileri edinmekle yükümlüdür.

Bölüm 2: Turizmin Bireysel ve Kollektif Yönleri

1. Genelde dinlenme, spor ve kültürle ilgili bir faaliyet olan turizm, bireysel ve kolektif organizasyonun bir unsuru olarak açık görüşlülükle gerçekleştirildiğinde, kendini eğitme ve toplum / kültürler arası farkları öğrenmek açısından önemli fırsattır.

2. Turizm faaliyeti insan haklarının, özellikle de çocuk, yaşlı, engelli, etnik azınlıklar gibi daha savunmasız grupların bireysel haklarının gelişmesine katkı sağlamalıdır.

3. Hangi şekilde olursa olsun insan sömürüsü, özellikle cinsel açıdan ve çocuklara uygulandığında, turizmin temel amaçlarına karşıdır. Bu turizmin bir eksikliğidir. Tüm ülkeler tarafından gerekli yasal önlemler alınarak, yasaklanmalı ve cezalandırılmalıdır.

4. Din, sağlık, eğitim, kültür, dil öğrenme amaçlı seyahatler, turizmin yararlı türleridir ve teşvik edilmelidir.

5. Turizmin ekonomik, sosyal, kültürel faydalarının ve getirdiği risklerin ülkelerin eğitim programlarına alınması desteklenmelidir.

Bölüm 3: Sürdürülebilir Gelişmenin Unsuru Olarak Turizm

1. Turizmin gelişmesinde bütün taraflar, sağlam, sürekli ve sürdürülebilir ekonomik büyüme perspektifinde doğal çevreyi korumakla yükümlüdür. İhtiyaçların giderilmesinde gelecek nesiller dikkate alınmalıdır.

2. Kaynak tasarrufu, özellikle de su ve enerji tasarrufu sağlayan ve atık azaltan yöntemlere öncelik tanıyan turizm türleri, ulusal / bölgesel / yerel kamu yetkililerince teşvik edilmelidir.

3. Okul tatilleri gibi turist akışının arttığı dönemler, turizmin çevre üzerindeki etkisini azaltacak şekilde düzenlenmelidir.

4. Turizm altyapısı ve faaliyetleri, ekosistem, bioçeşitlilik ve vahşi yaşamın korunmasını sağlayacak şekilde hazırlanmalıdır.

5. Doğa turizmi ve ekoturizm, turizmin gelişmesi ve zenginleşmesinde rol oynayan temel unsurlar olarak kabul edilmelidir.

Bölüm 4: Kültürel Mirası Kullanan ve Zenginleştiren Unsur Olarak Turizm 1. Turizm eserleri, insanoğlunun ortak mirasıdır.

2. Turizm politikası ve turizm faaliyetleri, sanatsal / arkeolojik / kültürel mirasa saygı içinde gelecek nesiller dikkate alınarak yürütülmelidir. Müzeler, anıtlar, tarihi kalıntılar özel korumaya alınmalıdır. Özel mülke ait kültürel mirasın halka açılması, sahiplerinin izniyle, desteklenmelidir.

3. Kültürel alanların ziyaretinden elde edilen gelirin en azından bir bölümü, bu alanların

(17)

Bölüm 5: Ülke ve Toplumların Refahını Artıran Bir Faaliyet Olarak Turizm

1. Yerel nüfus, turizm faaliyetlerinin ekonomik, sosyal ve kültürel faydalarından, özellikle de turizmin yarattığı doğrudan ve dolaylı istihdamdan yararlanmalıdır.

2. Turizm politikaları, ziyaret edilen bölgedeki yaşam standardının yükseltilmesine katkıda bulunacak şekilde uygulanmalıdır. Turizm tesislerinin planlanması, mimarisi ve işletilmesi yerel ekonomik ve sosyal dokuya entegre olacak şekilde yürütülmelidir. Yetenekler eşit olduğunda, yerel işgücü tercih edilmelidir.

3. Sorunlu kıyı bölgeleri, adalar, kırsal alanlar gibi ekonomik faaliyetlerin yeterince gelişmediği bölgelerde turizm, refah yaratan bir araç olarak dikkate alınmalıdır.

4. Turizm yöneticileri, özellikle yatırımcılar, gerçekleştirecekleri projelerin çevre ve doğal yaşama etkisini inceleyen araştırmalar yapmalıdırlar. Şeffaflık ve nesnellik içinde, yapmayı planladıklarını yerel halkla paylaşmalı, projelerin olası sonuçları hakkında halkı bilgilendirmelidirler.

Bölüm 6: Turizmin Geliştirilmesinde Tarafların Yükümlülükleri

1. Turizm yöneticileri, turistlere gidecekleri yer, seyahat koşulları, konaklama tesisi hakkında gerçekçi bilgiler sağlamakla yükümlüdür. Kontratta taahhüt edilen doğa, fiyat ve hizmet kalitesiyle ilgili herhangi bir ihlal durumunda, ödenecek tazminatla ilgili açık ve anlaşılır hükümler bulunmalıdır.

2. Turizm yöneticileri, kamu görevlileriyle işbirliği yaparak, turistlerin güvenliği ve sağlığını güvence altına almakla yükümlüdür. Bu amaçla bir sigorta ve acil yardım sistemi kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu konulardaki eksiklikler maddi tazminat ödenmesini gerektirir.

3. Turizm yöneticileri, turistlerin kültürel ve dini vecibelerini yerini getirmesine yardımcı olmalıdırlar.

4. Turist gönderen ve ağırlayan ülkelerin kamu görevlileri, turizm yöneticileri ve onların üye oldukları organizasyonlarla işbirliği içinde, tur düzenleyen firmanın iflası durumunda turistlerin ülkelerine dönmelerini sağlamalıdır.

5. Hükümetler, vatandaşlarını dünyanın değişik bölgelerinde meydana gelen olaylar hakkında bilgilendirmek, uyarmak hakkına / görevine sahiptir. Ancak bu bilgilendirme önyargı ve abartmadan uzak olmalı, destinasyon ülkelerine ya da kendi tur operatörlerine zarar verecek nitelik taşımamalıdır. Seyahat danışmanları ilgili ülkenin yetkilileriyle görüşerek, (varsa) tehlikenin gerçek boyutları hakkında uyarılarda bulunmalı veya normal şartlara dönüldüğü açıklanmalıdır.

6. Basın, özellikle de turizm basını, dünyadaki turizm hareketlerini değiştirecek olaylar hakkında doğru ve dengeli bilgi vermelidir. Sürekli gelişen iletişim teknolojisi ve elektronik ticaret de, bu doğruluk ve güvenilirlik ilkesine sadık olmalıdır.

(18)

Bölüm 7: Turizme Katılma Hakkı

1. Dünyanın sahip olduğu değerler, tüm insanlara açıktır. Yerel ve uluslararası turizm hareketine katılmak boş zaman değerlendirmesinin en iyi şekli olarak görülmeli ve her türlü engelleyici unsur ortadan kaldırılmalıdır.

2. Turizm hareketine katılmak, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde belirtilen dinlenme, çalışma saatlerinin sınırlandırılması ve ücretli izin hakkının bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.

3. Sosyal turizm, özellikle de gruplar halinde yapılan turizm, kamu görevlilerinin desteğiyle geliştirilmelidir.

4. Aile, gençlik, öğrenci, 3. yaş ve özürlülerin turizm hareketine katılması kolaylaştırılmalı ve teşvik edilmelidir.

Bölüm 8: Turizm Hareketinde Özgürlük

1. Turist, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi uyarınca kendi ülkelerinde ya da ülkelerarası seyahat etme özgürlüğüne sahiptir. Transit geçiş, konaklama ve kültürel alanları ziyaret sırasında gereksiz formalite ve farklı muamele görmemeleri gerekir.

2. Turist, yerel ya da uluslararası iletişim kurma, idari, adli, sağlık hizmetlerinden yararlanma, diplomatik kurallar gereği kendi ülkesinin dış temsilcilikleriyle bağlantı kurma haklarına sahiptir.

3. Turiste, ziyaret ettiği ülkede, kendisiyle ilgili özel bilgilerin gizliliği konusunda güvence verilmelidir.

4. Sınır geçişlerinde uygulanan vize, sağlık, gümrük işlemleri, uluslararası anlaşmalar dikkate alınarak mümkün olduğunca basitleştirilmeli; bu konuda ülkeler arasında ortak bir yöntem geliştirilmelidir. Turizm, sektördeki rekabeti baltalayan vergi ve harçlardan arındırılmalıdır.

5. Turist, uluslararası konvertibiliteye sahip para birimini kullanma hakkına sahip olmalıdır.

Bölüm 9: Turizm Sektöründe Çalışanların ve Girişimcilerin Hakları

1. Turizm sektöründe ücretli veya kendi adına çalışanların temel hakları, sektörün mevsimsel, esnek ve uluslararası olma özellikleri de dikkate alınarak, yerel ve ulusal yönetim birimlerinin gözetiminde garanti altına alınmalıdır.

2. Turizmde ücretli ve kendi adına çalışanlar, eğitim, sosyal güvenlik, iş güvencesi, yaşam koşullarını iyileştirme gibi haklara sahip olmalıdır.

3. Gerekli yetenek ve donanıma sahip kişiler, ulusal yasal çerçeve dahilinde profesyonel anlamda turizmde faaliyet gösterme hakkına sahiptirler. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin sektöre girişinde yasal ve idari sınırlamalar asgariye indirilmelidir.

4. Turizmde çalışanlar arasında bilgi / deneyim alışverişi, sektörün gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Ulusal ve uluslararası yasa ve anlaşmalarla söz konusu alışveriş

(19)

6. Turist gönderen ve alan ülkelerde faaliyet gösteren firmaların ortaklıkları veya dengeli ilişkileri, sektörün sürdürülebilir gelişimine ve kazancın hakça dağılımına önemli katkı sağlamaktadır.

Bölüm 10: Turizmde Global Etik İlkelerin Uygulanması

1. Etik ilkelerin uygulanmasında kamu ve özel sektör işbirliği içinde olmalıdır.

2. Turizm sektöründeki tüm taraflar, turizmin geliştirilmesi, insan hakları, çevre, sağlık gibi konularda, uluslararası hukukun prensipleri dâhilinde, başta Dünya Turizm Örgütü olmak üzere, uluslararası örgütleri ve sivil toplum kuruluşlarını tanımaları ve izlemeleri gerekir.

3. Aynı taraflar, Turizmde Global Etik İlkelerin yorumlanması ve uygulanmasında ortaya çıkacak sorunların giderilmesinde bağımsız bir organ olan Turizmde Etik İlkeler Dünya Komitesi’ni tanımalıdır.

(20)

4 ÇEVRE

4.1 Çevresel Etkiler ve Riskler

Turizm ve çevre birbiriyle doğrudan bağlantılı ve ayrılmaz bir ilişki içerisinde olan kavramlardır. Fiziksel çevrenin tahrip edilmemiş olup, doğal güzelliklere sahip olması turist sayısını artırmakta, ancak turist sayısının fazlalaşmasıyla da ortaya bazı sorunlar çıkmaktadır.

Turizmin çevreye olumsuz olan etkisi iki şekilde irdelenebilir. Artan turist sayısı sonucunda sahiller, ormanlar, arkeolojik sit alanları ve genel çevresel değerler amaca uygun şekilde ürün haline getirilmekte, daha sonra ise kullanım sürecinde her türlü atık çevreye bırakılmaktadır. Sonuç olarak da doğal yapının bozulmasıyla meydana gelen çevre kirliliği ve kaynakların tükenme riski ile karşı karşıya kalmaktadır.

Turizmin neden olduğu en büyük çevre sorunu, doğayı korumaya yönelik olmayan tatil merkezlerindeki plansız yapılaşmadır. Bugün aynı sorun Türkiye'nin de gündemindedir.

Şöyle ki; bu sorunun çözümü için gerekli olan fiziksel planlama, doğal tarihi ve kültürel zenginliklerin koruma-kullanma dengesi sağlayarak değerlendirilmesinde kullanılan başlıca araçtır. Türkiye’ye gelen yabancı turistlerin çok büyük bir bölümünün tatil amacı gütmesi ve sahil şeridindeki tatil merkezlerini tercih etmeleri nedeni ile bugüne kadar uygulanan turizm politikaları, kıyılarda yoğunlaşmayı kolaylaştırmış, dar bir çerçeve içerisinde birbiri ardına turistik tesislerin kurulmasına neden olmuştur.

Türkiye’nin bugün geçtiği aşamalardan yıllarca önce geçmiş olan İspanya’nın, kıyılarda yapılaşmanın turizme ve çevreye verdiği zararları en etkili biçimde yaşaması, turizm pazarındaki eski payına ulaşabilmek için daha önce yapılmış tesisleri yıkarak, yeşil alana çevrilmesi yoluna gittiği dikkat çekmektedir.

Turizmin çevreye verdiği diğer bir zarar, doğal kaynak olmadıkları halde turistik çekicilik özelliğine sahip tarihi, kültürel ve sanatsal merkezlerin ziyaretler sırasında hasar görmeleridir.

Turizm, tarım arazilerinin imara açılmasına, ormanların, bitki ve hayvan türlerinin yok olmasına da neden olabilmektedir. Turistik beldelerde yapılaşmaya gitmek amacıyla, kıyı şeridindeki tarım alanlarının kullanılması, eğimli yerlerdeki orman bölgelerinin tarıma açılmasını gerektirmektedir. Bu da toprağın en verimli kısmının sulara karışmasına ve korumasız kalan toprakların erozyona uğramasına neden olabilmektedir.

(21)

Turistik merkezlerin giderek artan bir hızla şehirleşmesi, bu nedenle ormanların yok olmasına, dolayısıyla bitki örtüsünün ve özellikle sahil kesiminde yaşayan ve üreyen hayvan türlerinin de zarar görmelerine neden olmaktadır. Bu nedenle neslinin tükenmesi tehlikesi ile karşı karşıya kalan canlı türlerinin, ziyaretçi trafiğinin çok yoğun olduğu bu tip tatil merkezlerinde koruma altına alınması, sit alanlar belirlenmesi zorunluluk haline gelmiştir.

Alt yapısı bulunmadığı halde turistik özellikleri nedeni ile yaz aylarında kalabalık nüfusa sahip tatil merkezlerinden denize, göllere ve nehirlere akıtılan kanalizasyon ve diğer tüm atıklar ile yat ve yolcu gemisi gibi turistik amaçlı deniz ulaşım araçlarından boşalan atıklar ve yağlar deniz kirliliğine neden olmaktadır. Aynı şekilde turistik amaçlı seyahatlerde kullanılan motorlu araçlarda hava kirliliği oluşturulabilmektedir.

Turizm tesislerinin kullanımı sırasında ortaya çıkabilecek başlıca çevresel etkiler ise aşağıda sınıflandırılmış olup, bu etkilerden en önemlileri atık su ve katı atık oluşumudur.

 Sıvı atıklar

 Atık sular

 Katı atıklar

 Hava kalitesine etkiler

 Gürültü

 Görsel etkiler

Turizm tesislerinden kaynaklanan atık sular genel anlamda evsel atık su özelliği taşımaktadır. Atık suların arıtılmadan alıcı ortamlara deşarj edilmesi olumsuz çevresel etkilere sebep olmaktadır. Konumsal olarak uygun olduğu durumlarda, atık suyun derin deniz deşarj yöntemi ile açık denizlere deşarjı kapalı sulara kıyasla daha az olumsuz çevresel etkiye sebebiyet verecek bir alternatiftir. Buna ek olarak, bir atık su toplama ve arıtma sisteminin kurulması, atıkların ön arıtmaya tabi tutulması ve daha sonra şehir kanalizasyonuna bağlanması, endüstriyel atık suların daha etkili bir şekilde kontrol edilmesi ve arıtılmış atık suların faydalı bir şekilde yeniden kullanımı değerlendirilmelidir. Atık su arıtma tesislerinde üretilen atık çamurun uygun şekilde bertaraf edilmesi unutulmaması gereken bir husustur.

Atık suyun toplanması, arıtılması-bertarafı ve atık çamur yönetimi için çok çeşitli sistemler ve teknolojiler mevcuttur. Bunların bir kısmı aşağıda özetlenmekte olup, turizm projelerinin gerçekleştirildikleri alanın özellikleri ve mevcut altyapısına göre tercih edilebilmektedir:

 Atık su toplama sistemleri: Yerinde arıtım, ayrı tanklarda kamyonla toplama, atık suyun kendi cazibesiyle aktığı kanallar, atık su terfi hatları, basınçlı ya da vakumlu kanallar, derin olmayan kanallar, düz kanallar, basitleştirilmiş kanalizasyon sistemleri, bölgesel toplama sistemleri, şehir şebeke sistemleri.

(22)

 Atık su arıtma prosesleri: Yerinde arıtma sistemleri, oksidasyon havuzları, stabilizasyon havuzları, havalandırmalı lagünler, yapay sulak alanlar, arazide arıtıma, konvansiyonel biyolojik arıtma, fiziksel-kimyasal arıtma.

 Bertaraf yöntemleri: Tarımda yeniden kullanım (gübre vb.), ağaçlandırma, yeraltı enjeksiyonu, endüstriyel uygulamalarda yeniden kullanım, derin deniz deşarjı, yüzey sularına deşarj.

 Atık çamur yönetimi: Kompostlama, belediye atıklarıyla birlikte kompostlama, tarımda yeniden kullanma ya da ağaçlandırma, toprağı işleme, yakma, katı atık depolama alanında depolama ve derin deniz deşarjı.

Atık sular, uzman teknik personel tarafından işletilen, işletme sonuçları laboratuarlarda muntazam kontrol edilen merkezi arıtma sistemlerinde toplanmalı ve arıtılmalıdır. Antalya yöresi bu konuda kısmen şanslıdır. Diğer yörelerde ise, merkezi arıtma tesislerinin yeterli olmayışı, bazı bölgelerde ise hiç bulunmayışı, yatırımcıyı problemini paket arıtma sistemleriyle çözmek zorunda bırakmıştır. Bu paket arıtma sistemlerinin, tesislerde mükemmel bir şekilde çalıştırıldığı söylenememektedir.

Arıtma tesislerinde her hafta düzenli olarak yapılması gerekli olan kimyasal kontrollerin, tesislerin kendi imkânları ile yapılması güçtür. Bu nedenle paket arıtma tesisleri denetimsiz kalmaktadır ve turizm alt yapısında boşluk oluşturmaktadır. Devletin bu boşluğu doldurması, denetimlerin sık ve bilimsel olarak yapılması gereklidir. Merkezi arıtma sistemlerinin bulunduğu yörelerde ise, arıtmalar, artan yoğunluğa paralel olarak tevsi edilemediğinden yetersiz kalmaktadır.

Türkiye’deki arıtma tesislerinde sadece biyolojik arıtma yapılmaktadır. Çok pahalı olan ikinci ve üçüncü arıtma kademeleri kurulmadığından bu suları kullanma suyu olarak tekrar değerlendirme imkânı bulunmamaktadır. Bu suyu kum filtrelerinden geçirerek bahçe sulamada kullanmak veya denize deşarj etmek mecburiyeti vardır.

Arıtılan sularda fosfat ve azot oranının yüksek olması nedeniyle iyi arıtılsalar bile, kıyıdan 50 m uzağa ve 20-30 m derinliğe deşarj edilmeleri gerekir. Aksi halde denizin oksijenini alırlar ve yosunlanmaya sebep olurlar, ayrıca hemen kıyıdan denize yapılan deşarjın insanlar üzerinde olumsuz etkileri vardır.

(23)

Turizm projelerinde genellikle evsel katı atık oluşumu söz konusudur. Katı atıkların depolanmasından kaynaklanan çevresel zararlar genellikle toprağın, yer altı sularının, yüzey sularının kirlenmesi ve hava kalitesinin bozulması diye sınıflandırılabilir. Uygun olmayan yer seçiminden dolayı ortaya çıkan bu olumsuz etkiler, yeterli olmayan tasarım ve işletme gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır. Hidrolik koşullar altında, katı atıklardan kaynaklanan sızıntı suları (çöp suyu) toplama sistemi kullanılmadığında katı atıkların altında bulunan doygun olmayan toprak tabakasından geçerek, yeraltı sularına karışabilir ve yeraltı suyu kalitesini bozabilir.

Turizm projeleri için ortak katı atık toplama sistemleri ve ortak atık su arıtma tesisleri kurulması değerlendirilebilecek bir alternatiftir. Atık su arıtımı ve yönetimi için oluğu gibi katı atık yönetimi için de farklı sistemler ve teknolojiler mevcuttur. Bunların bir kısmı aşağıda özetlenmektedir:

 Toplama sistemleri: Atık kaynaklarının azaltılması, araçlarla toplama, belediyeye ait sabit/

taşınabilir konteynır sistemleri, yerleşimcilerin işbirliği ile blok toplama sistemleri, tehlike riski bulunan maddelerin ayrı olarak toplanması.

 Depolama sistemleri: Düzenli katı atık depolama alanları, katı atık depolama alanı gaz kazanımı ve kullanımı, yakma ve yakma ile enerji kazanımı, çöpten yakıt üretimi, kompostlama, inşaat/yıkıntı molozları için düzenli katı atık depolama alanında ayrı bir depolama bölgesi ya da ayrı bir depolama alanı oluşturulması.

 Yeniden kazanım sistemleri: Ürün dayanıklılığının arttırılması, yeniden kazanılabilen atıkların kaynakta sınıflandırılması, yeniden kazanılabilen atıkların transfer istasyonlarında ve depolama tesislerinde manuel olarak ya da mekanize bir şekilde ayrılması, özel sektör için yeniden kullanım projelerine yönelik mali teşvikler, dayanıklı ürünlerin yeniden üretimi.

Bugün bütün bölgelerde uygulanan sistem belediyeler veya alt yapı hizmet birliklerince veya tesis elemanlarınca çöplerin toplanıp, çöp toplama alanına dökülmesi, burada toprağa gömülerek bertaraf edilmesidir. Bahse konu çöp imha alanlarının seçiminde hidrolojik ve hidrojeolojik araştırmalara yer verilmediği ve gömülen çöpün toprağa sızmasına karşı teknik önlemler alınmadığı için, özellikle yağmurlu mevsimlerde çöp atık sularının yer üstü veya yer altı su kaynaklarına sızarak kirletmesi önlenememektedir.

Birçok bölgede çöpleri bu yöntemle imha edecek alan da kalmamıştır. Yeni alanların bulunması ise çevre halkının, civar arazi sahiplerinin, orman şefliklerinin baskı ve engellemeleri yüzünden kolay olmamaktadır. Katı atıkların bilimsel bir yolla imhası kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.

(24)

Turistik bölgelerde tavsiye edilen imha projesi aşağıdaki ana safhalardan geçmektedir.

Çöplerin evlerde veya tesislerde atılırken, yeniden değerlendirme imkânına sahip olanlar cinslerine göre ayrılarak toplanmalı ve ayrı sevk edilmelidir. Böylece seçilecek ve gömülecek çöp miktarı azaltılmalıdır. Bu, kullanıcının ve tesislerin görevidir. Çöp toplama yerine getirilen çöpler burada bir kez daha ayıklanmalıdır. Ayrılan çöpler, toprağa sızmayı önleyecek şekilde yalıtılmış; çürüme esnasında doğacak gazları ve suları toplayarak dışarı atacak biçimde projelendirilmiş yataklara gömülerek çürümeye bırakılmalıdır. Çürütülen bu çöpler daha sonra kompos gübre olarak kullanılabilir. Maliyet ve alan sorununun çözülmesi için, çöplerin önce bölgesel çöp ayırma istasyonlarında toplanarak ayrılması; gömülecek çöplerin sıkıştırılarak, birkaç bölgeye hizmet veren ana çöp imha merkezine gönderilerek, gömme işleminin orada yapılması da düşünülebilir.

Bodrum yöresi hariç, şimdilik alt yapının en iyi çözümlenmiş kısmı temiz su teminidir. Ancak yatak kapasitesinin artmasına ve kentsel nüfus yoğunluklarının çoğalmasına paralel olarak bu konunun da ele alınması gerekir. Aksi halde elektrik enerjisinde karşılaşıldığı gibi gelecek yıllarda kullanma suyunda da problemler yaşanabilir. Ayrıca sahil yöresindeki turistik bölgelerde, bilgisizce açılan ve işletilen su kuyuları, deniz suyunun bu kuyulara karışması nedeniyle tuzlanma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Konu yalnız su kaynaklarını değil bitki örtüsünü de tehdit edecek boyutlara erişebilir. Bu tür kuyuların tuzlanmaya karşı devletin kontrolüne alınması şarttır. Şeklen mevcut olsa bile bu kontrol yapılmamaktadır.

Turistik yörelerde kentsel nüfus süratle artmakta, ikinci konut ve kentsel konut talebini doğurmakta mahalli idareler kendilerine verilen imar planlama yetkisini bazı durumlarda etkin bir şekilde kullanamamakta ve yapılaşma dengeli bir şekilde gelişememektedir. Sürdürülebilir kalkınma, kaynakları tüketmeden ekonomik kalkınmayı sağlamak şeklinde özetlenebilir.

Mevcut kullanımlarda ise doğal çevrenin hızla tüketilmesi söz konusudur. Kaynak temeli korunmadıkça ve hatta yenilenmedikçe kalkınma sürdürülebilir olmayacaktır.

Sektör gelirleri arasında büyük paya sahip olan turizmin gelecek yıllarda da bu payını devam ettirme tahminleri de göz önünde tutulursa, çevreye olan duyarlılığın önemi daha açık olarak ortaya çıkacaktır. Çünkü doğal kaynakların kullanımında koruma-kullanma dengesinin sağlanması, doğal varlıkların korunduğu ölçüde potansiyel kaydeden turizm sektörü için özel bir önem taşımaktadır.

(25)

4.2 Ekoturizm

20. yüzyılın başlarında ulusların refahını artırmada en önemli gösterge milli gelirin artırılması, yani ekonomik büyüme olmuştur. Ancak, geçen yüzyıl boyunca küresel bazda yaşanan çevre kirliliği sorunları ekonomik büyümenin bir gelişme-refah ölçütü olarak kullanılmasında birtakım eksiklikler olduğu ve bu haliyle ekonomik büyümenin sürdürülemez olduğunu göstermiştir. Sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı ile ekonomik faaliyetlerin doğayı tahrip etmeyenleri ön plana çıkmaya başlamıştır. Bunlar içinde tabii ki turizm sektörü büyük ölçüde çevre kalitesine bağlı olan bir sektör olarak karşımıza çıkmaktadır.

Turizm sektörü özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ekonomik anlamda çok gelişen ve önem kazanan bir sektör olmuştur. Ancak, turizm insanın doğayı kendi çıkarları doğrultusunda tüketmesi sonucunda tahrip etme pahasına gelişme göstermiştir. Ülkeler ve işletmeciler turizm plan ve projelerinde çevre faktörünü dikkate almadan yatırımlarını gerçekleştirmişlerdir. Böylece, turizm sektörünün sürdürülebilirliği ihmal edilmeye başlanarak ekonomik nedenler yüzünden doğasının tahrip olması sonucunda cazibesini yitiren birçok bölge beton yığını haline gelmiştir.

Son yıllarda dünyada tartışılan konuların başında gelen sürdürülebilirlik kavramı tüm alanlara yansıdığı gibi turizm de bu çerçevede ele alınmaya başlanmıştır. Araştırmalar ve bilimsel kaynaklar da 21. yüzyıl turizminde ana temanın doğal ve kültürel kaynakların etkili ve dengeli bir şekilde kullanımı olacağını göstermektedir.

Sürdürülebilir turizm doğal, kültürel ve sosyal kaynakları uzun vadede güzelleştiren ve koruyan, olumlu ve ılımlı bir tarzda ekonomik gelişme destekleyen bir turizm olarak tanımlanmaktadır. Sürdürülebilir turizmin gelişimi için ana amaç, turizm etkinlikleri sonucunda ekonomik kalkınma ve çevresel değerlerin korunmasıdır. Konuyla ilgili olarak sürdürülebilir turizm kavramını beşgen bir piramitle somut hale getirmiştir. Buna göre, bölgedeki yerel topluluğun ekonomik refahı ve öznel sağlığı ziyaretçi istemlerinin karşılanması için ön koşul

“işleyen doğa” ve “işleyen kültür”dür. Gelecek nesillerin biçimlendirilmesi hakkı bir üst hedef olarak kesinlikle gerçekleştirilmelidir. Buna göre, doğal kaynakların kullanılma dereceleri ve çevre yüklenmeleri kararlı bir şekilde azaltılarak ekonomik gelişme sağlanmaya çalışılmalıdır.

Sürdürülebilir turizm kavramı ulaşılmak istenen bir hedeftir. Ancak, bunun için fiziksel ve sosyo-ekonomik yapının incelenmesi, stratejik kararlar alınması, teknik konularda deneyim sahibi olmak ve eğitim kaçınılmazdır. Sürdürülebilir turizmin gelişmesindeki en önemli faktör kuşkusuz ki korumadır. Bu da doğal çevrenin korunması, yenilenmesi ve ekolojik dengenin bozulmamasıyla gerçekleşecektir.

(26)

Sürdürülebilir turizmde ekolojik sürdürülebilirlik önem taşır. Çünkü ekolojik sürdürülebilirlik temel ekolojik dengelerin, eko sistemlerin korunmasını hedef alır, yani çevrenin korunması, doğal kaynakların güçlendirilmesi ve ekonomik gelişme ile ekolojik gelişmenin uyum halinde sürdürülmesi gerekmektedir. Bu genel anlamıyla ekonomik açıdan kıt kaynakların etkin kullanılması anlamına da gelmektedir. Bu amaca ulaşmak için de eldeki olanakların etkin biçimde kullanılmasına yönelik bir yöntem geliştirilmiştir.

Bazı durumlarda, sürdürülebilir turizm kavramı alternatif turizm ya da ekolojik turizm kavramlarıyla eş anlamda ele alınsa da, ekoturizm sürdürülebilir turizmin bir bileşeni olarak yer almaktadır. Alternatif turizm, genel olarak deniz ve güneş turizmi dışında, turizmde talep tıkanıklarını gidermek amacıyla turizmde alternatifleri değerlendirmektir. Örneğin, yaşlılara yönelik turizm, sağlık turizmi, kongre turizmi, spor ve maceraya yönelik turizm gibi projeler alternatif turizm kavramı içinde ele alınmaktadır.

Ekoturizm ise 2002 yılının Mayıs ayında, Kanada’nın Quebec kentinde, ülkeden gelen 1.100 delegenin katılımıyla yapılan “Dünya Ekoturizm Zirvesi”nde, doğal bölgelere yapılan, doğal ortamı ve kaynakları koruyan, yöre insanın ekonomik refahını artırıcı güvenilir bir turizm türü olarak tarif edilmektedir.

Ekoturizm, Birleşmiş Milletler Enformasyon Merkezi (UNEP)’nin araştırmasına göre, günümüzde en hızlı büyüyen turizm çeşitlerinden birisidir. Özellikle çevreci kuruluşların yarattığı kamuoyu genç ve aydın kesimin doğa ile bütünleşme, renkli kültürlerle bir araya gelme tutkusu bu turizm türünün geleceğinin parlak olduğunu göstermektedir. Ekoturizm turlarını genellikle 25 kişiyi aşmayan küçük gruplar oluşturmaktadır.

(27)

Ekoturizm merkezlerinde yer alan konaklama tesisleri de 100 yatak kapasitesini aşmayan üniteler olup bu alanda çalışan tur operatör veya acenteleri ağırlıklı olarak küçük ve orta ölçekli firmalardan oluşmaktadır.

Ekoturizmin iki önemli kriteri bulunmaktadır. Bunlardan ilki “doğal çevrenin korunarak sürdürülebilirliğin sağlanması” ilkesine sıkı sıkıya uyulması ve gerektiğinde uzman rehber kullanılmasıdır. Tur düzenleyen acentelerin ve tur katılımcılarının uyması gereken diğer kurallar ise;

 Milli park, doğal koruma alanı gibi ilan edilmiş bölgelerde, ilgili Bakanlık ve kurumlarca konulmuş kurallara kesinlikler uymak, girilmesi veyahut kamp yapılması yasak veya kısıtlamalı bölgelerdeki yasaklara uymak,

 Gezilen veya kamp yapılan yerlerde belirlenmiş gezi rotalarına ve tecrübeli doğa rehberlerinin uyarı ve yol göstericiliğine uymak,

 Gezilen yerlerde flora ve faunaya asgari zarar verecek şekilde hareket etmek,

 Gezi faaliyeti sırasında çevreye hiçbir şekilde atık bırakmamak

 Özellikle nesli tehlikede bulunan hayvanların bulunduğu bölgelerde, gürültü ve kirlilik yaratmamak,

 Acenteler için; flora ve faunanın korunmasına özel önem verilen yerlerde gerek yıl içinde gerekse uzun vadede tur rotalarını, koruma ilkelerini gözeterek sıkı sık değiştirmek,

 Yetkili resmi kurumlar tarafından doğa ve dağ rehberliği sertifikasyonu varsa, mutlaka sertifikalı rehberler kullanmak, eğer yoksa doğa turları konusunda uzman kurum ve kişilerden eğitim almış tecrübeli rehberler kullanmaktır.

Ekoturizmin ikinci önemli kriteri “yerel kültürlere saygı ve yerel halkların ekoturizmden fayda sağlamalarıdır”. Ekoturizm bölgelerinde yaşayan topluluklar genellikle otantik kültüre sahip oldukları için, bölgeye turizm kanalıyla katkı sağlanırken, ahlaki, dini ve ananevi değerlere saygı göstermek, yerel yeme-içme eğlenme gibi geleneklere uyumlu davranarak manevi kültür unsurlarının bozulmamasına dikkat edilir. Diğer önemli bir unsur, ekoturizmden bölge yerel halkının katkı sağlaması için uluslararası büyük tur operatörleri yerine bölgede bulunan küçük acentelere başvurulması ve bu tur acentelerinin de tur gereksinimlerini bölgeden sağlanmalarının gerekliliğidir.

Türkiye dünyanın pek az ülkesinde bulunan zengin coğrafyası, doğal potansiyeli ve çeşitli kültürlere ev sahipliği yapmış olması nedeniyle ekoturizm açısından çok şanslı bir pozisyona sahiptir. Dünyada, turizm kalıplarında meydana gelen değişmeler sonucunda alışılmış turizm merkezlerinden uzaklaşarak, doğa ile bütünlük sağlanabilecek abartıdan uzak tesislerde doğa güzellikleri bozulmamış bir çevrede iyi ve temiz bir hizmet öne çıkmaktadır. Bu açıdan, Türkiye bilinçli bir şekilde yatırım yaptığı takdirde turizm potansiyelini artırarak çeşitlendirmede büyük bir potansiyele sahiptir.

(28)

Ülkemizin ekoturizmde başarılı olma şansı Akdeniz çanağındaki diğer ülkelerden çok daha fazla gözükmektedir. Çünkü her şeyden önce ülkemizde farklı inanç ve kültürlerin bir arada uzun yıllar yaşaması sonucu kendine has doğu ile batının arasında yarattığı kültürü ve otantik değerlere sahip olması ön plana çıkmaktadır. Genel anlamda bakıldığında Akdeniz çanağında turizm potansiyeli yüksek ülkelerin endüstriyelleşmiş ve kentli nüfusu yoğunlaşmış ülkeler olduğu görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında, ülkemizin henüz gelişmekte olan bir ülke olması ve doğal ve kırsal kültürel değerlerinin büyük bölümünü hala canlı bir şekilde sürdürmesi Türkiye’nin birçok bölgesinde sürdürülebilir ekoturizm için büyük bir potansiyelin varlığına işaret etmektedir.

Ancak, plansız ve bilinçsiz olarak turizm yatırımları yapıldığı takdirde çevre değerlerinde bozulma ve yerel kültürün zarar görmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle, ülkemizin ekoturizmde bu potansiyelini görüp, doğa ile bütünlük sağlayan çevreyle barışık turizm yatırımlarını gerçekleştirmemiz gerekmektedir.

Ekoturizmde yerel halkın gelen yabancı turistten olumsuz yönde etkilenmemesi ve bölge insanının bu turizm türünden pay alma faktörü gözden kaçırılmamalıdır. Bu bağlamda, turizm profesyonelleri gibi yerel halklar da eko-turizm konusunda bilinçlendirilmeli ve eğitilmelidir.

Çünkü özellikle ekoturizmden gelir sağlayacak olan bölge halklarının, sahibi ve bekçisi oldukları doğal ve kültürel zenginliklerin bilincine varmaları ve ancak bunları koruyarak, insanlığa ve kendilerine fayda sağlayacaklarını kavramaları gerekmektedir. Yerel yöneticilere ve bölge halklarına, ekoturizm tür ve çeşitleri ve yöntemleri hakkında eğitim, kurs ve bilgilendirmeler yapılmalı, kendilerinin de ürün ve eko-konaklama imkânları geliştirmesi için destek sağlanmalıdır.

Ülkemizde ekoturizmin gelişmesi ve yukarıda sayılan amaçların gerçekleştirilmesi amacıyla 2002 yılının sonunda İstanbul’da Türkiye’nin ilk “Ekoturizm Derneği” kurulmuş olup çalışmalarını sürdürmektedir.

Dünyadaki gelişmeler ise artık turistlerin geleneksel turizm kalıplarının dışına çıkmak istediklerini ortaya koymaktadır. 1997 yılında Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’nün yapmış olduğu bir araşmaya göre doğaya yönelik turizmin tüm uluslararası turizm harcamalarının içinde % 7’lik bir oran ile yer aldığını göstermektedir. Dünya Kaynakları Enstitüsü’ne göre ise 1990’lı yıllarda turizmin yıllık büyüme oranı % 4 iken doğa turizmin büyümesi % 10-30 oranları arasında gerçekleşmiştir.

Referanslar

Benzer Belgeler

Sermaye Yeterlilik -- BDDK tarafından geçtiğimiz yıl açıklanan SYR hesaplamasına yönelik yapılan düzenlemelerin banka SYR’sine etkisinin sınırlı (1bp) olacağı ve bu

fiirketimizin Yönetim Kurulu Üyeleri, Yöneticileri ve fiirket sermayesinin do¤rudan ya da dolayl› olarak %5'ine sahip olan pay sahiplerinin ihraç etti¤i sermaye piyasas›

fiirketin Yönetim Kurulu Üyeleri, Yöneticileri ve fiirket sermayesinin do¤rudan ya da dolayl› olarak %5'ine sahip olan pay sahiplerinin ihraç etti¤i sermaye piyasas›

fiirketimiz'in Yönetim Kurulu Üyeleri, Yöneticileri ve fiirket sermayesinin do¤rudan ya da dolayl› olarak %5'ine sahip olan pay sahiplerinin ihraç etti¤i sermaye

Tasarımda özgürlüğe ve kolaylığa imkan tanıyan, dayanıklı doğal ve sağlıklı alçı özlü malzemelerle inşa edilen geleceği olan yapılarda, yüksek teknolojiye

İş yaşamına 1982 yılında İTÜ Malzeme Bilimleri Enstitüsü’nde başlayan Öztürk, Eylül 2010'dan bu yana Arçelik A.Ş.'de Genel Müdür Yardımcılığı - Satınalma ve

Genel Kurul Toplantıları'na davet Türk Ticaret Kanunu (TTK), Sermaye Piyasası Kanunu ve Şirket Esas Sözleşmesi hükümlerine göre, Yönetim Kurulu'nca yapılmaktadır.

anlamlarına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok buna ilişkin ayetler vardır. Bu ilmin bir fikri pekiştirmek, öğüt vermek, teşvik et- mek ve sakındır mak gibi