Hazırlayan:
Seyfi KILIÇ
KİTAP İNCELEMESİ SERİSİ: 10
Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Kültür Bakanlığı Gazetecilik ve Yayınlar Genel Müdürlüğü Çeviri Bürosu tarafından 2013 yılında yayınlanan kitap temel olarak Kürt nüfusun yaşadığı dört ülke olan Irak, İran, Suriye ve Türkiye’deki Kürtlerin hukuki durumunun tespitini yapmaktadır.
Kitapta cevap aranan temel sorular şunlardır:
- Kürtler neden çoğunluk ya da diğer gruplar yerine kendileri tarafından temsil edilmeli- dir?
- Kürtlerin yaşadığı dört ülkenin anayasaları ve adli mercileri ne ölçüde kendi Kürt vatandaş- larına eşit yurttaşlık politikasını uygulamak- tadırlar?
- Dört ülkedeki Kürtlerin tanınması bu ülkeler- deki ulus-devlet sisteminin istikrarına katkı- da bulunabilir mi?
- Dört ülke Kürt sorununa “güvenlik” kaygısı duymadan yaklaşabilir mi?
Kitapta ilgili ülkelerin anayasaları ve diğer huku- ki metinleri ve içinde bulunduğumuz yüzyılda bu soruna ilişkin olarak söz konusu ülkelerde ya- şanan uygulamalar incelenmiştir.
Kitap giriş dahil olmak üzere sekiz bölümden oluşmaktadır. Giriş başlığı taşıyan ilk bölümde teorik çerçeve kapsamında vatandaşlık teorisi incelenmektedir. Bu bölümde ayrıca metodoloji, hipotez ve literatür taraması da bulunmaktadır.
İkinci bölüm dekolonizasyon süreci ile birlikte Ortadoğu’da ulus-devletlerin ortaya çıkışını ele almakta ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve yeni Ortadoğu’nun oluşumu değerlendiril- mektedir. Üçüncü bölümde ise ikinci bölüm ile bağlantılı olarak modern Ortadoğu’da ortaya çıkan yeni devletlerin oluşum süreçleri ve bu
“Ortadoğu’da Kürtlerin Hukuki Durumu:
Türkiye, İran, Suriye ve Irak’ın Kürtlere Yönelik Yirmi Birinci Yüzyıl Politikaları”
Published by Government of Kurdistan Region, Ministry of Culture, The General Directorate of Journalizm and Publications Directorate of House of Translation, 2013, 339 sayfa.
ülkelerdeki Kürt unsurları ele almaktadır. Dör- düncü bölüm “Irak: Geçmiş ve Mevcut Durum”
başlığı taşımaktadır. Bu başlık altında bir yan- dan Baas Partisi ve onun Irak toplumu üzerin- deki etkisi, diğer yandan 2003 işgali sonrası Irak anayasası ve anayasanın mevcut duruma etkisi ele alınmaktadır. Beşinci bölüm ise Türkiye’ye ayrılmıştır. Bu bölümde Türkiye’nin Kürtlere ilişkin resmi tutumu ve anayasal olarak Kürtle- rin durumu incelenmiştir. Seçimlerde uygulanan
%10’luk baraja ilişkin olarak da ayrı bir kısmının ayrıldığı bu bölümde, Irak Kürtleri’nin Türkiye Kürtleri’nin durumuna etkileri de ele alınmıştır.
Ayrıca Türkiye’nin bir dış politika anlayışı olarak izlediği iddiaları son dönemde sıklıkla gündeme gelmiş olan neo-Osmanlıcılık da bu kapsamda değerlendirilmiştir.
İran’daki Kürtlerin ele alındığı altıncı bölüm
“İran’da Kürtlerin Asimilasyonu” başlığını taşı- maktadır. Eşit vatandaşlık haklarının önündeki engeller olarak dini, hukuki ve sosyal engellerin her biri ayrı bir başlık altında incelenmiştir. Ay- rıca uluslararası hukuki standartlar ile İran’daki ifade, örgütlenme ve azınlık hakları arasında kar- şılaştırmalar da yapılmıştır.
Yedinci bölüm ise Suriye Kürtlerine ayrılmıştır.
Bu bölümde de diğer bölümlerde olduğu gibi ilk olarak Suriye’deki Kürtlerin hukuki statüsü ele alınmış daha sonra ise Baas politikalarının Kürt- lere olan etkisi ile birlikte Suriye’deki Arap kuşa- ğı olarak nitelendirilen Araplaştırma politikaları incelenmiştir. Mart 2004’de Kamışlı’da başlayan olaylar ile Suriye yönetiminin bu olaylara tepkisi de ayrı bir başlık altında değerlendirilmiştir.
Son bölüm olan sekizinci bölümde ise bir takım uluslararası belgeler incelenerek bu belgeler ışı- ğında Kürtlerin bölge ülkelerindeki durumlarına ilişkin değerlendirmeler yapılmıştır. Bu belgeler arasında başta İnsan Hakları Evrensel Beyanna- mesi, daha sonra ise “Her Türlü Irk Ayrımcılı- ğının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme”,
“Ulusal ya da Etnik Dinsel ve Dilsel Azınlıkların haklarına İlişkin Deklarasyon” gelmektedir. Bun- lara ek olarak Avrupa Konseyi’nin kararları da yine Kürtlerin hakları kapsamında değerlendiril- miştir.
İkinci bölümde yazar kolonyalizmi sadece Av- rupa imparatorluklarının bir özelliği olarak de- ğil insanlık boyunca oluşmuş bir yapı olarak tanımlamaktadır. Yazar 19. yüzyılda Avrupalı güçlerin Ortadoğu’ya yönelik genişleme sürecini ele alırken Wallerstein’dan söz etmese de, onun kavramsallaşmasına büyük katkı koyduğu, ırkçı söylem ile sınıf ve toplumsal cinsiyet söylemleri- nin, Avrupa’nın Ortadoğu’yu kolonileştirmesin- de önemli bir rol oynadığına değinerek Avrupa oryantalizminin rolüne oldukça ciddi bir vurgu yapmaktadır. Edvard Said’in Batı’nın Doğu’yu sömürgeleştirmesinde en önemli araç olarak gördüğü oryantalizmin temel savlarını da açık- layan yazar, özellikle “Binbir Gece Masalları” ile oluşturulan Doğu imgesinin, Batı’da özellikle 19.
Yüzyılda ne kadar etkili olduğunu da belirtmek- tedir. Ancak yazar 19. Yüzyıl kolonilerini açık- larken onları Beşikçi’nin “tam sömürgeler, yarı sömürgeler sınıflandırmasını kullanmakta ve Beşikçi’nin sınıflandırmasına herhangi bir başka katkı sunmamaktadır. Yazar Çin, İran ve Osmanlı İmparatorluğunu yarı sömürgeler olarak tanım- layan bu sınıflandırmayı tek doğru olarak kabul edip herhangi bir eleştiri ya da inceleme konusu haline getirmemektedir. Osmanlı İmparatorlu- ğu ele alınırken ise Beşikçi2nin yaklaşımından uzaklaşılarak genel geçer bir Osmanlı toplum ve devlet yapısı çerçevesi çizilmekte ve Osmanlı İmparatorluğu’nda görülen Türk ağırlıklı yapının Batı tarzı herhangi bir kolonyal faaliyette bulun- madığını ileri sürmektedir.
Modern Türkiye’nin de kuruluş aşamasına kısaca değinilen kitapta bu döneme ilişkin herhangi bir tartışmaya yer verilmemiştir. Özellikle Osmanlı toplumunun temel yapısı olan millet sistemin- den eşit vatandaş anlamındaki cumhuriyet sis- temine geçişteki sancılı döneme ait herhangi bir yorum ya da bilgi bulunmamaktadır.
1920’lerde bölgede en etkili güçler olan Fransa ve İngiltere’ye yönelik direniş hareketlerinden ise bahsedilmemesi ciddi bir eksiklik olarak gö- rülmelidir. Özellikle Irak ve Suriye’de İngiliz ve Fransız hakimiyeti ile bu güçlerin yerli işbirlik- çileri arasındaki ilişkiler ve bu ilişkilerin toplum- ların yapısına etkileri ele alınmamıştır. Yazar sö- mürgeleştirmenin hegemonya ve emperyalizm
ile doğrudan ilişkili olduğunu belirtmekle yetin-
miş, ancak bu bağı açıklamamıştır. Emperyalizm ile kapitalizm arasındaki bağı görmezden gelerek yapılan emperyalizm değerlendirmelerin düştü- ğü tuzağa yazar da eserinde düşmüş görünmek- tedir.
Yazar “Modern Ortadoğu ve İlgili Dört Ülkeye Bakış” başlığını taşıyan üçüncü bölümde Os- manlı imparatorluğunun dağılması sonrasında bölgede oluşan yeni devletlerin yapısına ilişkin kısa bilgiler vermektedir. Bu bilgiler de genel olarak kabul görmüş Peter Mansfield ve Roger Owen gibi yazarlara atıfta bulunarak verilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıkma sürecin- deki yönetim tarzını Watts’ın “otoriter moder- nizm” kavramsallaştırması ile açıklayan yazar bu dönemi ilerlemeci ancak demokratik olma- yan yollarla toplumun yeniden şekillendirilmesi olarak tanımlamaktadır. Yazar bu kısma kadar Türkiye ile ilgili yorumlarında yukarıda da belir- tildiği gibi daha ılımlı bir tutum takınırken bir- den Türkiye’nin kuruluş döneminden bu yana bir güvenlik sorunu olarak algıladığını ve Kürtlerin insan hakları ihlalleri ve asimilasyon politikala- rına maruz kaldığı ileri sürülmektedir. Eserde Alevilerin de azınlık haklarından yararlanamadı- ğını ve dini gerekliliklerini yerine getiremediğini belirtmektedir. Türkiye’de Alevilerin kendilerini Şii mezhebinin bir kolu olarak değerlendirdikle- ri belirten yazar bu konuda Batılı analistlerin ve akademisyenlerin de sıklıkla düştüğü tuzağın ay- nısına düşmüş görünmektedir. Sadece Hz. Ali’ye ve oniki imama bağlılık ortak paydasından hare- ketle varılan bu sonuç gerek Türkiye gerek bölge gerçekleri ile örtüşmemektedir.
İran’daki etnik ve dini topluluklar hakkında da CIA’in World Factbook’tan alınan veriler kul- lanılmıştır. Yazar İran’da azınlık gruplarının, ki yazar tüm kitap boyunca “azınlık” terimini hu- kuki anlamda değil devlet yapısında hakim unsur olarak tanımladığı (Türkiye’de Türkler, İran’da Farsiler, Suriye ve Irak’ta ise Araplar) grubun dı- şında kalan tüm gruplara yönelik olarak kullan- maktadır, insan hakları ihlalleri ve asimilasyon politikalarına maruz kaldığını ileri sürmektedir.
Eserde Suriye’nin etnik yapısı hakkında bilgi ve-
rilirken Kürt İnsan Hakları Projesi’nin (Kurdish Human Rights Project) rakamlarını kullanmak- tadır. Ancak bu rakamlar Suriye’deki etnik dağılı- mı belirtirken %80 Arap, %15 Kürt ve %5 Ermeni ve Süryaniler olarak sıralamıştır. Oysa Suriye’de Türkmen ve Çerkezlerin de yaşadığı bilinmek- teyken bu grupların Suriye’deki etnik yapı içinde yer almaması eser için ciddi bir eksiklik olarak görülmelidir. Bu etnik grupların diğer ülkelere ait verilerde olduğu gibi en azından “diğer” baş- lığı altında verilmesi tutarlılık açısından uygun bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir. Ancak diğer yandan aynı sayfa içinde (s. 93) Suriyeli Türkmenlerin yaşadıkları yerler sıralanmakta ve bu nedenle de yukarıda verilen etnik dağılım ra- kamları ile çelişilmektedir.
Eserde Irak’ta 2003 yılındaki Amerikan işgalin- den sonra uzun uğraşlar sonucu kabul edilen Irak Anayasasına ilişkin iki önemli Kürt figürü olan Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesut Barzani ve Kürdistan Yurtseverler Birliği lide- ri Celal Talabani’nin tepkileri de konu alınmış- tır. Amerikan İşgalinden sonra kurulan bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Barzani’nin anayasa gö- rüşmelerinde oynadıkları arabulucu role ilişkin olarak “Kürtler şüphesiz Irak’ın bütünlüğü için çalışan bir güçtür” şeklindeki açıklaması ile Irak Cumhurbaşkanı olan Talabani’nin oylama sıra- sında evet oyu kullanmasını ve hayır oyu veren bir bakanın kabinedeki görevine son verilmesini
“Kürdistan’ın kaderinin Arapların ellerine terk edilmesi” olarak değerlendirmiştir. Kürt siyasi li- derlerinin Irak anayasasını Kürtlere bir kilometre taşı ve tarihi bir başarı olarak sunmalarını kabul etmeyen yazar anayasanın Kürtlere yönelik bas- kının tarihinde yeni bir sayfanın aracı olduğunu ileri sürmektedir. 2005 tarihli anayasanın her beş kişiden dördü tarafından onaylanmasının İngiliz yapısı olarak kabul ettiği Irak’ın gönüllü bir bir- liktelik haline dönüştürdüğünü ifade etmektedir.
Eserin beşinci bölümü Türkiye’ye ayrılmıştır.
Bu bölümde 1924 Anayasası ve bu anayasaya dayanılarak Kürtlere devletin davranış biçimi ele alınmaya çalışılmıştır. Daha önce farklı ke- simlerce dile getirilmiş olsa da eserde ilginç bir yaklaşım olarak Bulgaristan’da yaşayan Türklerin durumunun ve gösterdikleri siyasi gelişmenin Türkiye’nin kendi Kürt nüfusuna yaklaşımına kaynaklık edebileceği tezi de işlenmektedir.
Eserde Türkiye’nin Kürtlere ilişkin takındığı tutum güvenlik algısı ve Türkleştirme politi- kaları çerçevesinde geliştiği ifade edilmekte- dir. Türk ulusal kimliğinin oluşturulması süreci olarak tanımlanan Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’nin Kürt kimliğine ve Kürt halkına kar- şı bir savaş yürüttüğü iddiasında bulunulmakta ve gerek iç gerek dış politikanın bu kapsamda oluştuğu ifade edilmektedir. Bu görüş esas ola- rak İsmail Beşikçi’nin özellikle cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin değerlendirmeleri ile örtüşmekle birlikte Beşikçi’ye herhangi bir atıfta bulunul- maması dikkat çekmektedir. Eserin esas olarak hitap ettiği kitle olan Iraklı Kürtlere Türkiye’de yaşanan durumu açıklamak amacıyla Saddam rejiminin Kürtlere yönelik politikası ile aynı tarz politikaların takip edildiği ileri sürülmektedir.
Ayrıca Türkiye’de de bir süredir tartışılan 1921 anayasası ile 1924 anayasası arasındaki farkla- ra da değinilmektedir. Yazar 1921 anayasasın- da Mustafa Kemal’in Kürtlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda desteğini almak adına Kürtlere ulusal haklarının verileceği sözünü vermiş olduğunu ileri sürmekte ancak 1924 yılına gelindiğinde bu sözün unutularak Türkleştirme ve asimilasyon politikaları izlenmeye başlandığı iddiasında bu- lunmaktadır. Günümüzde dair tartışmalara da yer verilen eserde meşhur Türk Ceza Kanunun 301. maddesi tartışılmaktadır. Ancak burada yazar çok ciddi bir hata yaparak 301. maddeyi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın bir maddesi olarak anlatmakta ve eleştiriler getirmektedir. Bu maddeye dayanılarak açılmış bulunan davalar- dan örnekler veren yazar, anayasanın da Kürtleri tanımadığını belirtmektedir. Kürtçenin kullanı- mıyla ilgili de örnekler verilen eserde özellikle eğitim dili olarak Kürtçe’nin kullanılması yönün- deki gelişmeleri kozmetik olarak değerlendir- mektedir. Anayasanın 10. maddesinde yer alan
“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir”
ifadesi ise yazar tarafından etnik azınlıklara özel bir atıfta bulunmadığı için eleştirilmektedir. Ay- rıca Türkiye’nin onaylarken rezerv koyduğu in- san haklarına ilişkin uluslararası metinlere de yer verilmiştir.
Siyasi partilerin kurulması konusunda ayrı bir alt başlık açılmış olan eserde gerek anayasanın
ilgili maddeleri sıralanmış gerek Siyasi Partiler Kanunu’nda yer alan hükümler incelenmiştir.
Bu kapsamda Türkiye’de açılan davalardan da örnekler verilmiştir. Yine aslında siyasi partilerle ilgili bir konu olan %10’luk seçim barajı da ayrı bir altbaşlık içinde ele alınmıştır. Eserde birta- kım iddialar üstünkörü bir biçimde ele alınmış- tır. Türkiye’de Kürtlerin adli merciler tarafından ulusal kimlikleri siyasi görüşleri gibi nedenlerle yargılandığına ilişkin iddialar herhangi bir kanıt ya da dava örneği sunulmadan tüm taraflarca ka- bul edilen gerçeklermiş gibi sunulmaktadır. Bu ise eserin inanılırlığını sakatlamakta ve yer yer onu sıradan bir propaganda malzemesi haline getirmektedir.
Eserde, Bulgaristan’daki Türk azınlığın durumu- na ayrı bir alt başlık ayrılmıştır. Bu başlık altında Bulgaristan’da faaliyet gösteren Haklar ve Özgür- lükler Partisi’nin Bulgaristan’daki siyasi ortama nasıl etki ettiği incelenmektedir. Bulgaristan’daki Türk azınlığın durumu ile Türkiye’deki Kürt nü- fusu karşılaştıran yazar Türkiye’deki politikaları daha sistematik ve uzun soluklu olarak nitelen- dirmekte ancak Türk azınlığın 1989’da kitleler halinde göçe zorlanmasından bahsetmemekle eksik kalmaktadır.
Yazarın Türkiye’de Kürtlerin haklarına saldı- rı olarak ileri sürdüğü konulardan biri de Baraj inşaatlarıdır. Türkiye’nin baraj inşaatları yolu ile onbinlere varan Kürt nüfusunu yerlerinden etme politikası yürüttüğünü iddia eden yazar ayrıca bu yolla Türkiye’nin uluslararası teamül hukuku ve Irak ile ikili andlaşmaları kapsamında sorum- luluklarını yerine getiremediğini ileri sürmekte- dir. Ancak yazar Türkiye’nin hangi uluslararası teamül hukukunun gereğini yerine getirmediği- ne ilişkin bir açıklama getirmiş değildir. Irak ile Türkiye’nin imzalayarak iç hukuk metinleri ha- line getirmiş oldukları hangi andlaşmayı yerine getirmediği de belirsiz bırakılmıştır. Bu iddialar Irak’taki her grup tarafından ileri sürülmekle bir- likte herhangi bir dayanağı bulunmayan temelsiz propagandalar olarak değerlendirilmelidir.
Kitabın geneline ilişkin yapılacak değerlendir- mede ilk sırayı alacak konu çok sık bir biçimde altbaşlıkların açılması olacaktır. Birbirinden ba-
ğımsız olamayacak olan konuların farklı altbaş-
lıklar altında ele alınması bütünlüğü bozucu bir etki yapmış görünmektedir. Örnek vermek gere- kirse Türkiye’nin ele alındığı beşinci bölümde bir yandan siyasi partilere ilişkin bir altbaşlık bulu- nurken bir de %10 barajına ilişkin başlığın bulun- ması iki konu arasında kopukluğa sebebiyet ver- mektedir. Bir diğer eleştiri konusu ise “Kürtlerin Ortadoğu’da Hukuki Statüsü” başlığı taşıyan bir kitapta daha fazla hukuki metinlere ağırlık veril- mesi gerekliliği olabilir. Oldukça kısa geçilen bu metinlerin hukuki analizlerinin eksik kaldığı gö- rünmektedir. Üçüncü ve son eleştiri noktası ise kitabın basım yılı 2013 olmasına rağmen 2010
yılından daha sonraki döneme ilişkin herhan- gi bir kaynak kullanılmaması ve söz konusu üç yıllık boşlukta gelişen ve değişen bölge siyase- tinin kitapta konu edilmemesi olacaktır. Eserin olumlu yanlarına bakılacak olursa dört ülkedeki durumu genel hatları ile tek bir eserde bulmak daha derinlemesine araştırmaların yolunu açı- cı bir rol oynayabilecektir. Ayrıca Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ne ait bir bakanlık tarafından ba- sılan bir kitabın yine Bölgesel Yönetime dönük eleştirilerde bulunabiliyor olması demokratik değerlerin yavaş da olsa yerleşmeye başladığının bir kanıtı olarak değerlendirilebilir.
O