T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ GAZETECİLİK ANABİLİM DALI
İLETİŞİM, DENEYİM, SINIF KÜLTÜRÜ:
ZİNCİR MAĞAZALARDA TOPLUMSAL İLİŞKİLER
DOKTORA TEZİ
GÖKHAN BULUT
Ankara, 2019
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ GAZETECİLİK ANABİLİM DALI
İLETİŞİM, DENEYİM, SINIF KÜLTÜRÜ:
ZİNCİR MAĞAZALARDA TOPLUMSAL İLİŞKİLER
DOKTORA TEZİ
GÖKHAN BULUT
Tez Danışmanı
Prof. Dr. Gamze YÜCESAN-ÖZDEMİR
Ankara, 2019
TEŞEKKÜR
Bu tezi pek çok kişinin katkısı sayesinde yazabildim.
Prof. Dr. Gamze Yücesan Özdemir, danışmanım olmadan önce de çalışmama en kritik ve değerli katkıları sağlıyordu. Ayrıca tezin danışmanlığını üstlenmeyi de kabul ederek artan akademik katkılarının yanı sıra hem büyük bir dostluk örneği gösterdi hem de bitirilebilmesi için büyük bir enerji verdi. Akademik gelişmemdeki payı kadar zor zamanlarda desteğini esirgememiş olması da benim için çok önemliydi. Hocama teşekkür ederim.
Uzun yıllardır gerek kendisinden dersler alarak gerek ders dışı alanlarda birlikte çalışma fırsatı bularak çok şey öğrendiğim hocam Prof. Dr. Metin Özuğurlu, tez izleme komitesinde yer almayı kabul ederek sorumluluğumu da artırdı. Yaptığı değerli katkılara teşekkür ederim.
Tez izleme komitesinin diğer üyesi Prof. Dr. Çiler Dursun’un öneri ve eleştirileri çok öğretici ve geliştirici oldu. Teşekkür ederim. Jüri üyesi hocam Prof. Dr. Yüksel Akkaya, insani ve akademik desteğini hiç esirgemedi, minnettarım. Bir diğer jüri üyesi Prof. Dr. Selda Bulut hocamın değerlendirme ve önerileri cesaretimi ve güvenimi artırdı, teşekkür ediyorum.
Fakültedeki oda arkadaşım ve dostum Tuğrul Çomu, verdiği desteklerin yanı sıra tüm süreç boyunca sabırla her türlü duygusal gerilimime de katlandı. Kendisine bunun için de ayrıca teşekkür etmem gerekiyor.
Deniz Akdoğan, beni alanla tanıştırmakla kalmadı kendi başıma bulamayacağım ilişkiler ve bilgiler de sağladı. Sonsuz teşekkür ederim.
İletişim Fakültesi’nin uygulama gazetesi Görünüm’de birlikte çalışma fırsatı bulduğum öğrenci arkadaşlarıma da teşekkür etmeliyim. Onlar üniversiteye, gazetecilik mesleğine ve insanlığa ilişkin umutlarımı hep canlı tuttular. Yaklaşık yedi yıl boyunca birlikte çalıştığımız ve bugün bir kısmı genç gazeteciler ve genç meslektaş adayları olan
öğrencilerim, bana hep mutluluk ve gurur verdi. İçlerinden Petek, Anıl, Cem ve Hakan ise tezin son okumasını yaparak da katkı sağladılar. Hepsi iyi ki varlar.
Babam Cemil Bulut, annem Durube Bulut hem ilk öğretmenlerim hem sürekli destekçilerim olarak hayatı anlaşılabilir ve yaşanabilir kıldılar. Haklarını ödeyebilmemin imkânsız olduğunu biliyor, emeklerine, kişiliklerine layık biri olmaya çalışıyorum.
Ağabeyim Hakan Bulut, dünyanın öbür ucunda olduğu gerçeğini bile unutturacak düzeyde yanımdaydı. Kendisi örnek bir ağabey, bir dost, bir yoldaş.
Çağrı Kaderoğlu Bulut yalnızca eşi olmam dolayısıyla yaşamımı anlamlı, güzel ve güçlü kılmıyor aynı zamanda meslektaşı ve takipçisi olmam dolayısıyla da benim için geliştirici ve yol gösterici oluyor. Bu tez yazılabildiyse, bir tez için ihtiyaç duyulan bilgi, değerlendirme, kaynak ve motivasyonu büyük ölçüde o sağladığı içindir. Kendisine şükran ve minnetim sonsuzdur. Akademik hayranlığım ve duygusal bağlılığım gibi.
Son olarak, en büyük öğretmenim olan “Türkiye İşçi Sınıfına Selam”. Umarım bu tezle vermeye çalıştığım selam, tarafından alınmaya layıktır.
İÇİNDEKİLER
TEŞEKKÜR ... i
İÇİNDEKİLER ... iii
GİRİŞ ... 1
BİRİNCİ BÖLÜM İLETİŞİM: KAVRAMI BOYUTLANDIRMAK ... 11
1. İLETİŞİMİN KOLEKTİF KARAKTERİ ... 11
1.1. Kavram Olarak İletişim ... 11
1.2. Disiplin Olarak İletişim ... 16
1.2.1. Kültürel Çalışmalar ve Sınıf Kültürü ... 20
1.3. Deneyim Olarak İletişim ... 28
2. İLİŞKİSEL İLETİŞİM ... 32
2.1. Amaç ... 34
2.2. Taraflar ... 37
2.3. Dil ... 42
2.4. Zaman ve Mekân ... 44
İKİNCİ BÖLÜM İLETİŞİM VE SINIF KÜLTÜRÜ ... 53
1. SINIF KURAMINDA SINIF KÜLTÜRÜ ... 57
2. DENEYİM OLARAK İLETİŞİM VE SINIF MÜCADELESİ EVRENİ ... 80
2.1. Sınıf Mücadelesi Evreni ... 86
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
ARAŞTIRMANIN YÖNTEMİ ... 94
1. ARAŞTIRMANIN YAKLAŞIMI VE YÖNTEMİ ... 94
2. VERİ TOPLAMA TEKNİKLERİ VE SAHADAN NOTLAR ... 102
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ... 115
ALIMLAMA VE KARŞILIK VERME ... 115
1. İŞYERİNİ VE İŞLETME KÜLTÜRÜNÜ ANLAMLANDIRMA ... 122
1.1. Çalışma Hayatını İletişime İndirgemek ... 122
1.2. İsveç-Yönetici-Çalışan Arası Gölge Oyunları ... 126
1.3. Hizmet Sektöründe İletişimin Tarafı Olarak Müşteri ... 128
2. KARŞILIKLAR VE KARŞILAŞMALAR: STRATEJİ-TAKTİK SAVAŞLARI ... 134
2.1. Formel Stratejiler ve Karşılıkları ... 134
2.2. Enformel Stratejiler ve Karşılıkları ... 146
BEŞİNCİ BÖLÜM KOLOKTİVİTE SAVAŞLARI ... 155
1. DÜŞÜNCE VE YÖNELİMLERDE ... 155
1.1. “Aile” Düşüncesine Karşı Gerçeğin Yönlendirmesi ... 155
1.2. Referans Çerçeveleri ... 162
2. KURUM VE DAVRANIŞLARDA ... 171
2.1. Dayanışma Örüntüleri... 171
2.2.Sendikalaşma Karşıtı Hamleler ve Karşı Hamleler ... 178
SONUÇ ... 195
KAYNAKÇA... 210
EKLER ... 224
EK 1. Görüşmecilerin profili ve genel eğilimleri ... 224 EK 2. Ankara mağazasında çalışanların departman ve yetkiye göre dağılımı . 225
EK 3. Görüşme formu ... 226 ÖZET ... 228 ABSTRACT ... 229
GİRİŞ
Bu araştırma, iletişim pratiklerini toplumsal sınıf tartışmaları bağlamında ele alarak deneyim, kültür, iletişim ilişkisini tartışmakta ve bu kapsamda, iletişim deneyiminin sınıf kültürünün oluşumundaki etkisine odaklanmaktadır. Bu çalışma iletişim alanı ve sınıf çalışmaları arasındaki görece zayıf ilişkinin eleştirel bir perspektifle yeniden ele alınabilmesi ve canlandırılabilmesi için bir zemin oluşturma çabası olarak da görülebilir. Bu çaba aynı zamanda, iletişim kavramının açıklayıcılığını ve eleştirel iletişim çalışmalarının kapsamını genişletmek gibi üzerine düşünülmesi gereken fakat oldukça zor bir girişimin de küçük bir parçası olarak değerlendirilebilir. Deneyim Şarkıları adlı eserinde Jay (2012: 24-25), “deneyim” hakkında bir kitap yazmanın kendisinin de bir deneyim olduğunu belirtmektedir. İletişimi merkezine alarak, onu yeniden düşünme çabasını içeren bir araştırma yürütmenin de bu anlamda başlı başına akademik bir deneyim olduğu söylenebilir. Bu açıdan elinizdeki çalışma, sosyal bilimlerin çeşitli alanlarındaki birikimi, belirli bir olgusal gerçekliğin anlaşılabilmesi ve aynı zamanda kavramsal düzeyde yeni ilişkiler kurulabilmesi için biraraya getirme girişimi olarak da görülebilir. İletişim kavramının/disiplininin ve özel olarak eleştirel iletişim araştırmalarının, sınıf çalışmaları ile bağlarının yeniden tesis edilebilmesi gerekliliğini ve bu noktanın oldukça önemli olduğunu ileri sürme cesareti ise araştırmacının kendinden değil, araştırma sürecindeki deneyimin öğreticiliğinden kaynaklanmaktadır.
Hem tanım hem mecra hem de uygulama alanlarını aynı anda kapsayan ve her üçünün de en geniş sınırlarını içeren bir anlam çeşitliliğine sahip olan iletişim, hakkında yapılan tanımların çokluğu ile bilinir. İletişime ilişkin tanımların iletişim araçlarının gelişim ve dönüşümüne bağlı olarak arttığı da hesaba katılırsa, söz konusu tanımların “iki kişi arasındaki mesaj alışverişi” gibi dar kapsamlı kavrayışlardan, teknolojinin insan ilişkilerini dolayımladığı ölçüde karmaşıklaşan ve ideoloji gibi tartışmaları da içeren
geniş kapsamlı yaklaşımlara kadar büyük bir çerçeveyi oluşturduğu da görülecektir.
Mecralar söz konusu olduğunda da iletişimin, insanoğlunun sembol işlediği ilk nesnelerden her bir kullanıcının ürettiği içeriği kamuya ulaştırabildiği dijital ortamlara kadar geniş bir aralığa sahip olduğu söylenebilir. Aynı zamanda, yalnızca teknolojik araçlar ve bunların oluşturduğu ortamlar değil toplumsal ilişkilerin kapsamı ölçüsünde her türlü toplumsal iletişim ortamı da mecralar içerisine dahil edilebilir. Son olarak, iletişim çeşitli uygulama alanlarını da kapsamakta, halkla ilişkiler çalışmalarından gazeteciliğe, sinemadan reklamcılığa ve son yıllardaki yeni iletişim teknolojileri merkezli iş biçimlerine kadar pek çok uygulama alanını içermektedir. Özetle tanımların, mecraların, uygulama alanlarının ve onlarla kurulan ilişkilerin bağlam ve dolayımlarının tümünü içeren bir evren karşımıza çıkmaktadır.
İletişim tanımının ve tanımını belirleyen mecralar ile uygulama alanlarının -giderek artan- geniş aralığı, iletişim analizinin başvurduğu literatüre de yansımış, iletişim disiplini sosyal bilimler haritasında bir “kavşak” işlevi ve görevi üstlenmiştir. Bu işlev, alan içine giren çalışma konularını, bilimsel yaklaşımları, analizlerin bilimsel niteliğini ve analizde kullanılabilecek yöntem ve teknikleri çeşitlendirmiş olsa da iletişimin bir “disiplin”
olarak sınırlarını muğlaklaştırmakta, alanın tanımlanmasını zorlaştırmaktadır. Bu zorluk, iletişime ilişkin iki uç noktayı işaret eder. İlki kavramın tanımlanabilmesine dönük, çoğunlukla ana akım iletişim araştırmalarında gözlemlenebilen mekanik/şematik formüller geliştirme girişimidir. Bu girişimler çoğu zaman iletişimin toplumsal bir süreç olduğu kavrayışını geri planda bırakarak iletişim sürecinin kaynak-alıcı ikiliğindeki teknik akışını geliştirmekle ilgilidir. İkinci uç nokta ise, iletişimin “her şeyi” kapsadığı ölçüde kavramın neredeyse belirsiz kılınması ve iletişimin tanımlayıcı/açıklayıcı/ayırt edici özelliklerinin mass edilmesidir. Bu çalışma ise iletişimi, bir yandan iletişim sürecinin bileşenleri, araçları, amaçları gibi içeriksel özelliklerini gözeterek ele almakta, diğer yandan ise iletişimin toplumsal niteliklerini göz önünde tutarak sınıfsal
deneyimlerin yaratımı sürecinde iletişimin bu niteliklerinin nasıl işlevlendiğini tartışmaktadır.
Bu çerçevede çalışmanın kimisi kavramsal düzeyde kimisi olgusal düzeyde karşılığını bulan birkaç farklı amacı olduğunu söylemek mümkündür. Bunlardan ilki, yukarıda da vurgulandığı üzere iletişim disiplini ile sınıf çalışmaları arasında geliştirilebilecek ilişkileri tartışmaya açmak ve bu ilişkiler demeti içerisinde çalışmanın sorunsalına uygun bir kesişim kümesini olgusal ve kavramsal düzeyde ortaya koyabilmektir. İkinci amacı ise ilk amacıyla paralel şekilde, iletişim kavramının bir sınıf pratiği olarak ne anlama geldiğini tartışmaktır.
Çalışmanın üçüncü amacı, yukarıda vurgulanan kuramsal tartışmaların iletişim ve sınıf ilişkilerine yönelik bir saha araştırması yoluyla sınanmasıdır. Böylece, kuramsal düzeyde öngörülen kimi ilişki ve çıkarımların, olgusal düzeydeki karşılıklarını sorgulayabilme ve sahadan çıkan verilerle kuramsal düzeyi yeniden gözden geçirebilme imkânı yakalanmış olacaktır.
Çalışmanın bir diğer amacı saha araştırması seçimi ile ilgilidir. IKEA, çalışma ilişkilerine dahil ettiği kendine özgü ve dünyadaki tüm mağazalarında standart olan değer ve kültürel formlarla, çalışma ilişkilerinin kendisini de bilgisini de oldukça fazla dolayımlamaktadır. Bu aynı zamanda işletmeye özgü bir iletişim stratejisidir. Araştırma, çalışma ilişkilerinin dolayımının artırılarak olabildiğince karmaşıklaştırıldığı bu üretim noktasındaki sınıf karşılaşmalarını, iletişim deneyimleri bağlamında çözümlemeyi amaçlamaktadır. Böylece, işçilerin somut koşul ve pratiklerden türeyen gerçek iletişimsel deneyimleri ile şirketin idealize edilmiş stratejik iletişimi arasında nasıl bir ilişki olduğu tartışmak, bu iki farklı iletişimsel girişimin niteliklerinin sınıf ilişikleri ve iletişim açısından anlamını sorgulamak mümkün olacaktır.
Bununla bağlantılı bir diğer amaç da çatışma ve dayanışmanın somut sebepleri ve oluşumları yerine kurum kültürü ve değerleri çerçevesinde yer verdiği kimi kodları
benimseterek bir yanılgı/manipülasyon yaratmaya çalışan IKEA’da, çalışanların bu stratejileri nasıl algıladığı ve buna karşı kendi iletişim pratiklerini ne şekilde ürettiğini görebilmektir. Bu nokta, iletişim üzerine girişilen mücadelelerin temelindeki çelişki, amaç ve talepleri görebilmek bakımından önemlidir.
Çalışmanın amaçlarının ardından öneminin de açıklanması gereklidir. Bu çalışmanın iki önemi bulunmaktadır. İlki iletişim disiplininin sosyal bilimler içindeki
“disiplinlerarası” konumuna ilişkindir. Bu konumu bir yandan belirginleştirmeyi diğer yandan ona uygun bir çalışmayı alan araştırmasıyla üretmeyi amaçlamış olması nedeniyle, literatürde görece az gerçekleştirilen bir alanda bulunmaktadır. İletişim disiplini içinde sorunsallaştırılmasının örneklerine çok rastlanmayan sosyal gerçekliklerin ele alınması çalışmanın en belirgin önemini oluşturmaktadır. Bunlar ışığında çalışma, toplumsal sınıf konumları zemininde üretilen pratikler söz konusu olduğunda iletişimin çatışma ve dayanışma ikiliğinde anlamlandırılması gerektiğini savunarak yeni bir iletişim yaklaşımı geliştirmeyi denemektedir. Çalışmanın önemi, en çok da bu girişiminden gelmektedir. Temsil ve kimlik çalışmalarının belirleyici olduğu eleştirel iletişim disiplini içinde işçi sınıfının ürettiği pratiklerin tarihsel maddeci yöntemle analize tabi tutulması, disiplinin genel yönelimlerine bir itiraz olduğu kadar bir katkı çabasıdır da.
Çalışmanın öneminin belirtilebileceği bir diğer nokta ise saha araştırmasının gerçekleştirildiği mecraya dönüktür. Bu mecra, Türkiye’deki zincir mağazaların en önemlilerinden olan IKEA’dır. Türkiye’deki sosyal bilim literatüründe gerek zincir mağazalarda çalışanlara dönük gerekse IKEA özelinde yapılmış çeşitli çalışmalara rastlamak mümkündür. Ancak bu çalışmaların büyük kısmı iç mimari, işletme, ekonomi, halkla ilişkiler, reklamcılık gibi alanlardan gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmaların hiçbirinde sınıf ilişkileri ya da çalışanların iletişim deneyimleri gibi konular ele
alınmamıştır.1 Bu araştırma, literatürdeki bu boşluğu küçültmeye dönük bir girişim olması nedeniyle de önemlidir.
Buradan hareketle araştırmanın sorunsalı ekseninde, “bir kavram ve pratik olarak iletişim, çalışma ilişikleri içerisinde nasıl kavramsallaştırılabilir”, “çalışma ilişkilerinde ortaya çıkan çatışma ve dayanışma örüntülerinde iletişimin nasıl bir rolü vardır”, “iletişim deneyimleri ve sınıf kültürü arasında nasıl bir ilişki vardır” sorularına IKEA’da çalışan işçilerin çalışma deneyimleri üzerinden yanıtlar aranacaktır.
Bunun için ilk olarak iletişimin kavram ve disiplin olarak nasıl bir içeriğe sahip olduğu serimlenecek ve ardından da iletişimin sebep ve süreçlerini anlamlandırabilmek için analize E.P. Thomspon’un “deneyim” kavramı dahil edilecektir. Thompson’ın deneyim kavramı, tekil yaşantıların ortak bilişsel çıkarımlara ve ortak davranışsal yönelimlere nasıl dönüştüğünü açıklamaktadır. “İşçi sınıfı” (ve genel olarak “sınıf”) dendiğinde kast edilen yalnızca aynı nesnel konumlara tabi ve birbiriyle ilişkisi yalnızca bu olan dağınık bir kitle değil de ortak çıkarları ortak amaçlara yönelmiş tarihsel bir oluşum kast ediliyorsa -ki bu kast edilmektedir-, bu ortaklığın kurulduğu en önemli pratik, deneyimdir. İletişimin temelinde bulunan “etkileşim”in asıl olarak bir kolektivite çabası olduğu düşünüldüğünde, iletişim ile deneyim kavramları arasındaki görünmez ama hayati kesişim de net olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu çalışma, işçi sınıfı söz konusu olduğunda iletişimin, yukarıda sözü edilen bu ortaklığın gerçekleşme ilişkileri anlamına geldiğini; iletişimin doğasındaki kolektivite arayışının pratikte bir deneyim olarak gerçekleştiğini savunmaktadır. Tam burada, iletişim tartışmasına dönmek, iletişimi oluşturan unsurları bu çerçeveden tekrar ele almak gerekmektedir. İletişim sürecine dahil olan unsurlar yalnızca gerçekleşme anında
1 YÖK Tez Merkezi üzerinden yapılan araştırmada IKEA üzerine yazılmış 29 tez bulunduğu saptanmıştır.
Bu tezlerin 3’ü doktora, 26’sı yüksek lisans seviyesindedir. Çalışmaların önemli bir kısmının marka, reklam ya da tüketici tercihlerini odağa aldığı görülmektedir.
etkileşime sokulanları değil bu an dışında/öncesinde oluşmuş ve bu anda harekete geçen unsurları da kapsamaktadır. Çalışmada etkileşime sokulan ve harekete geçen unsurların ne olduğu, iletişime nasıl ve ne etkiyle dahil oldukları da tartışılacak, deneyim olarak gerçekleşen iletişim pratiğinin hangi unsurlarla gerçekleştiği tarif edilmeye çalışılacaktır.
İletişimin işçi sınıfının gündelik yaşamı içinde bir deneyim olarak yaşandığı önermesi çalışmayı, sınıf kültürü tartışmasının içinde yürütme gereğini ortaya çıkarmaktadır. Kolektivite (oluşturmak) amacı taşıyan iletişimin işçi sınıfının deneyimi olarak yaşanıyor oluşu, deneyimin sınıfsal bir kültürel form kazanması anlamına da gelmektedir.
Sosyal bilimlerde gerek tarihsel özneler üzerine makro ölçekli analizler gerek geniş topluluklar üzerine yapılmış araştırmalar, ister kuramsal ister olgusal düzeyde olsun, iki farklı ve birbirine zıt yönelime sahiptir. Bunlardan biri bireylere ve farklara vurgu yapmakta; diğeri bireyler arasındaki ilişkilere ve ortaklıklara odaklanmaktadır. İlk yaklaşım kolektif öznelerin hareketini, ikincisi ise parçalı faillerin durağan “hallerini”
merkeze almaktadır.
Gündelik davranışların ortaya çıktığı tüm biçimleri birer analiz nesnesine dönüştüren, süreçleri “neden” sorusuyla değil sonuçları “nasıl” sorusuyla odağına alan ilk tür yaklaşımlar, işçi sınıfı kültürünü gözlemlenebilir gündelik davranış alışkanlıkları olarak kabul etmektedir. Bir işçi ailesinin hane içi yaşantısını, bağlamından uzaklaştırarak parçalı anlatılar halinde sunan bu çalışmalar için işçi sınıfı kültürü ya romantize edilerek ve idealleştirilerek davranış öğelerinin ya da sınıf kategorisinin evrenselleştirilemeyeceğini kanıtlamak üzere kişiler arası farkların örneklenmesine odaklanmaktadır. İkinci türe giren yaklaşımlar ise sınıf kültürünü gündelik davranış alışkanlıkları ile değil deneyimden kaynaklanan bilişsel ortaklıklarla ve bunların gözlemlenebileceği kolektif davranışlarla tanımlamaktadır. Bu çalışma, ikinci yaklaşıma
girmekte; işçi sınıfı kültürünün, ortaklıklar kurmak için ve ortaklıklar yoluyla yaratılan kolektiviteler olduğu kabulüne dayanmaktadır.
Bu noktada, Raymond Williams’ın biri iletişimin içeriğine diğeri de sınıf kültürüne ilişkin iki temel önermesi takip edilecektir. Willams iletişimin “alımlama ve karşılık verme” temelinde işlediğini belirtmektedir. İletişimin bir deneyim olarak yaşandığı işçi sınıfı kültürü içinde alımlama, yatay (işçiler arasındaki) ilişkilerde ortaklıkların belirlenmesi, dikey (işçi-işveren arasındaki) ilişkilerde ise mesaj içeriklerinin sınıfsal karakterinin deşifre edilmesi şeklinde; karşılık verme ise yatay ilişkilerde ortaklıkların, dikey ilişkilerde ise karşıtlıkların harekete geçirilmesi olmak üzere iki biçimde gerçekleşmektedir. Deneyimin birleştiriciliği hem tekil olaylar hem de tekil bireyler arasındaki örüntüyü kurmaktan ileri gelmektedir ve iletişim deneyimi, işte bu belirleme- deşifre etme ile ortaklık ve karşıtlıkların harekete geçirilme pratikleri olarak ve örüntüleri açığa çıkarıp kuran bir ortaklık olarak analiz edilmektedir.
Çalışmanın yaslandığı Williams’ın ikinci önermesi ise sınıf kültürünün
“düşüncede, yönelimlerde, kurumlarda ve davranışlardaki kolektivite yönelimi” olduğu şeklindeki yaklaşımdır. İşçi sınıfı fikrinden söz ettiğinde bütün çalışan insanların o fikre sahip olduğunu hatta onu onayladığını kastetmediğini ifade eden Williams (2017:476), işçi sınıfının da aynı koşullara sahip insanların mensup olduğu bir yapıyı değil, kolektivite yönelimli bir hareketi işaret ettiğini belirtir. Tam burada iletişim deneyimi, sınıf konumu, sınıf kültürü ve sınıf bilinci bütünlüğünü oluşturan ve bu araştırmada “sınıf mücadelesi evreni” olarak kavramsallaştırılan hareketli kolektivitenin harcı olarak kabul edilebilir.
Bu tartışmaların izleğinde elinizdeki çalışma iki ana kısımdan oluşmaktadır. İki bölümden oluşan ilk kısımda çalışmanın sorunsalına ve bu çerçevedeki kuramsal tartışmalara yer verilmektedir. Birinci bölümde iletişim; kavram, disiplin ve deneyim olarak incelenerek, sınıfsal pratikler ve iletişim ilişkisi ekseninde “deneyim olarak iletişim” kavrayışı tartışılmaktadır. İkinci bölümde ise iletişim deneyimlerinin görünür
olduğu sınıf kültürü alanına ilişkin temel kuramsal tartışmalar gerçekleştirilmektedir.
Sınıf kültürü; deneyim ve iletişim bağlantısının kurulabildiği önemli bir zemin olarak ele alınmaktadır.
İkinci kısımda ise çalışmanın yöntemi ve saha araştırmasının bulguları kuramsal çerçeveyle ilişkisi içinde tartışılarak sunulmaktadır. İkinci kısım, üçüncü, dördüncü ve beşinci bölümleri içerir.
Üçüncü bölümde, araştırmanın yöntemi ve araştırma sürecinin araştırmacı tarafından nasıl deneyimlendiğini de içeren saha notları serimlenmektedir. Ayrıca saha araştırmasına katılan görüşmecilere ilişkin kimi demografik veriler de bu bölümde aktarılmakta ve tartışılmaktadır. Çalışmanın temel sorunsalına ilişkin tartışmaların olgusal verileri, IKEA Ankara mağazasında gerçekleştirilen dört aylık bir saha araştırmasıyla toplanmıştır. Araştırma eleştirel iletişim etnografisi yaklaşımı ile şekillendirilmiş ve bir etnografik araştırma yöntemi olan genişletilmiş vaka analizi ile operasyonelleştirilmiştir. Etnografik ilkelerin, belirli bir topluluğa ait iletişimsel olguları, deneyimleri ve ilişkileri anlamak ve açıklamak üzere kullanıldığı iletişim etnografisi, bu çalışmada tarihsel maddeci epistemolojik öncüllerle yapılandırılmış ve bu yanıyla eleştirel iletişim etnografisi olarak hayata geçirilmiştir. Bu etnografik yaklaşım, kolektivite ve deneyimin bilgisine ulaşabilmek için “araştırma alanıyla etkileşimde olan bir aktör” olarak yürütülen araştırmada oldukça yol açıcı olmuştur.
Bu yaklaşım içinde kullanılan genişletilmiş vaka analizi yöntemi ise, vaka analizi sırasında dahil olunan ilişkileri ve elde edilen bulguları, mevcut yer ve ilişkilerin dışına doğru genişleterek tarihsel-toplumsal süreçlerle ilişkilendirmeye dayanmaktadır. Bu araştırmada da bireysel ve kolektif iletişimsel deneyimleri, içinde yer aldığı daha geniş süreç ve yapılarla ilişkilendirerek sınıf kültürü bağlamında tartışmak, söz konusu bu genişletme girişimleri ile mümkün olmuştur.
Saha araştırması, çalışmanın gözlem birimi olan IKEA çalışanları ile yürütülmüştür. IKEA, sektörünün belirleyeni konumundadır. Markanın kendi “değerleri”
ve kurum kültürü bulunmaktadır. Dünya üzerindeki 313 mağazasında standart olarak uygulanan çalışma ilişkileri prosedürlerine ve prensiplerine sahiptir. Markanın
“Değerlerimiz” ve “IKEA’da Çalışmak” başlıklarıyla kamuoyuna açık şekilde duyurduğu bu prensipler aracılığıyla çalışanları üzerinde yüksek düzeyde bir hegemonyaya sahip olduğu söylenebilir. Çalışma dahilinde IKEA Ankara mağazasında çalışan 20 işçi ve 1 sendika uzmanı olmak üzere toplam 21 kişiyle görüşülmüştür.
Saha araştırması kapsamında, araştırmanın yaklaşımı ve yöntemine uygun olarak, çalışanların açık ve/veya örtük iletişim deneyimlerini, bu deneyimlerin güdüleyicisi olan kolektivite mücadelelerini, düşünce ve motivasyonlarını anlamak ve anlamlandırmak için çeşitli veri toplama teknikleri kullanılmıştır. Bunlar, yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşme, yarı yapılandırılmış odak grup görüşmesi, yapılandırılmamış odak grup görüşmesi, kapalı uçlu sorulardan oluşan yapılandırılmış soru formu ile sistematik ve sistematik olmayan gözlemlerdir.
Dördüncü Bölüm, Williams’ın iletişim için vurguladığı “alımlama ve karşılık verme” ayaklarının saha araştırması verileriyle değerlendirilmesine ayrılmıştır. IKEA’da çalışanların iletişim deneyimlerinin “alımlama ve karşılık verme” ekseninde değerlendirilebilmesi için önce markanın nasıl algılandığı ve çalışanların, üzerlerinde kurulmaya çalışılan hegemonyaya hangi karşı-stratejilerle karşılık verdiğinin analiz edilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla alandan toplanan veriler bu ikili iletişim sürecinin bulguları olarak dördüncü bölümde değerlendirilmiştir. İletişimin bir deneyim olarak şekillendiği dayanışma ve çatışma pratiklerinin göstergeleri olarak ele alınan bulgular, işçilerin, çalışma hayatı içinde iletişime girdiği temel bileşenler olan şirket-yönetici- müşteri ile ilişkileri içinden toplanarak bu başlıklar altında çözümlenmeye çalışılmıştır.
Beşinci bölüm ise “düşünce ve yönelimler”deki ve “kurum ve davranışlar”daki kolektivite mücadeleleri ekseninde yapılandırılmıştır. Bu bölüm, sınıf kültürünü işaret eden kolektivite yönelimlerinin, çalışma hayatı içinde gerçekleşen mücadeleler çerçevesinde nasıl ortaya çıktığını ele almaktadır. Bu bölümde sınıf kültürünün bir kolektivite yönelimi olarak belirdiği alanlarda (düşünce, davranış, yönelim ve kurumlarda) iletişim deneyiminin nasıl gerçekleştiğine ilişkin veriler analiz edilmektedir.
İşçilerin dayanışma temelli kolektivite yönelimlerinin ortaya çıkışını etkileyen faktörler ve ortaya çıkma biçimleri bu bölüm altında değerlendirilmiş, düşünce, yönelim, kurum ve davranışlardaki kolektivite pratikleri, iletişim unsurları etrafında kategorize edilerek iletişim deneyimi odağında analiz edilmiştir.
Özetle bu çalışma, iletişimi sınıf ilişkileri içinde ele almakta, kolektif yönelimlerin oluşumunun zemini olarak gördüğü iletişim pratiklerini “deneyim” olarak tarif etmekte ve iletişim deneyiminin gerçekleşme formlarını sınıf kültürünün göstergeleri olarak değerlendirmektedir.
BİRİNCİ BÖLÜM
İLETİŞİM: KAVRAMI BOYUTLANDIRMAK
1. İLETİŞİMİN KOLEKTİF KARAKTERİ 1.1. Kavram Olarak İletişim
“İletişim” kavramı için yapılan tanımların 1970’li yıllarda bile 5 bine yakın olduğu hatırlandığında2, teknolojik gelişmelerin de etkisiyle bu sayının günümüzde giderek ivmelenen biçimde artarak daha da çoğaldığını düşünmek yanlış olmayacaktır. Bu sayı, bir yandan iletişimin tanımlarından yola çıkarak yapılacak herhangi bir değerlendirmeyi neredeyse imkânsız kılarken diğer yandan yeni bir tanım yapmak için de cesaret vericidir.
Zaten olağanüstü genişlemiş ve ufku kaplamış olan bu tanım havuzuna yeni bir damla eklemenin sakıncasının olduğu, savunulabilir olmaktan çoktan çıkmıştır. Üstelik,
“disiplinler arası” olarak tanımlanan çalışmalara ismini veren “iletişim” kavramı, pek çok farklı disiplin tarafından da tanımlanmaktadır. Aziz’e (2016: 27) göre “bu tanımların hepsi de doğrudur çünkü iletişim olgusunun farklı disiplinlere göre tanımlanması, o disiplinlerin iletişim alanı ile kesiştiği noktalara göre yapılır.” Dolayısıyla iletişim kavramını, farklı disiplinler kendi sorunsalları ve metodolojileri etrafında ve geçerli sayılabilecek düzeyde tanımlayabiliyorken, kavramın, bu çalışmanın sorunsalı doğrultusunda bir kez daha tanımlanabilir olduğu da açıktır. Çalışmamızın dahil olmayı amaçladığı akademik düzey de inceleme biriminin olgusal verilerini analiz düzeyinde soyutlayarak yeni bir tanıma ulaşmak için hem uygun hem teşvik edicidir.
İletişim, teknik-teknolojik araçlar ile, karşılıklı olsa da doğrusal ve iki boyutlu olarak işleyen mekanizmalar ile tanımlanamayacak kadar karmaşık bir süreçtir. İletişime ilişkin tanımların da “mesaj alışverişi” seviyesinden yeni iletişim teknolojilerinin sürece
2 Bkz. Oskay (2000: 309)
katılmasıyla “kişiselleştirilmiş kitle iletişimi” gibi çok katmanlı girift bir hal aldığı bilinmektedir. Ayrıca kavramın sahip olduğu “karşılıklılık” esasındaki öznelerin sayısı da giderek artmıştır. Bireyler, gruplar, kitleler zamanla iletişimin tarafları haline gelmiş;
iletişim sözsüz, sözlü, sembolik, yazılı, görsel, işitsel, bedensel olabildiği gibi tarafların aynı anda aynı yerde olması zorunluluğunu ortadan kaldıran teknolojik gelişmelerle birlikte iletişimin araçları da artmıştır.3 Kavramın katman ve dolayımlarındaki artış, bir yandan teknolojik gelişmelerin bir yandan kapitalizmin ideolojik hegemonyasını kurarken başvurduğu ideolojik araç ve stratejilerin zamanla artışı dolayısıyla toplumsal yaşamın giderek karmaşıklaşması nedeniyledir.
Raymond Williams (2005:88) Anahtar Sözcükler’in Communication başlığında, Türkçeye “iletişim” olarak çevrilen sözcüğün etimolojik kökeninin “ortak” anlamına gelen “communis” sözcüğü olduğunu belirtmektedir. Bu kökten türeyen eylem adları ve fiiller olduğunu anlatan Williams, 17. yüzyıla kadarki “temel kullanım yelpazesinin” de bu olduğunu belirtmektedir. Ardından gelen yüzyıllarda kavram, teknoloji ve sanayinin gelişmesine paralel olarak özellikle nakliyat (transportation) imkânlarındaki artış ile
“ulaşım” ve geçtiğimiz yüzyılda da kitlesel yayıncılık faaliyetlerinin ortaya çıkmasıyla
“basın-yayın” anlamını alacaktır. Williams (1968: 17), Communications kitabında bu dönüşümü şöyle anlatmaktadır: “İletişim (communication) ile ne demek istiyoruz?
Kelimenin İngilizce’deki en eski anlamı, düşüncelerin, bilgilerin ve tutumların insandan insana geçirilmesi şeklinde özetlenebilir. Fakat daha sonraları iletişim bir yerden bir yere
3 İletişim kavramının tanımına ve iletişimin türlerine ilişkin bilgiler çok büyük oranda “İletişime Giriş”
kitaplarında yer almaktadır. Bu kitapların içerikleri birbirine çok yakındır ve en detaylı içeriğe sahip olanının diğer tümünü kapsadığı söylenebilir. Bu başlığı taşıyan bazı kitaplar için bkz. Güngör (2015), Aziz (2016), Gökçe (2017), Çamdereli (2008). Sözcüğün etimolojik kökeni ve kullanım alanları için ise ayrıca bkz. Güngör (2013: 38-39), Taş (2017: 15-16)
olan hat veya kanal anlamına da geldi.” Prof. Dr. Ünsal Oskay da (2015: 15), iletişim tanımını şöyle yapmaktadır:
İletişim sözcüğü Latince kökenli communication sözcüğünün karşılığıdır.
Birbirlerine ortamlarındaki nesneler, olaylar, olgularla ilgili değişmeleri haber veren, bunlara ilişkin bilgilerini birbirine aktaran; aynı olgular, nesneler, sorunlar karşısında benzer yaşam deneyimlerinden kaynaklanan, benzer duygular taşıyıp bunları birbirine ifade eden insanların oluşturduğu topluluk ya da toplum yaşamı içinde gerçekleştirilen tutum, yargı, düşünce ve duygu bildirişimlerine iletişim diyoruz. Batı dillerindeki communication sözcüğünün, Latincedeki communis sözcüğünden gelişi de bunu gösteriyor.
Benzeşenlerin oluşturduğu ortaklık ya da topluluk anlamına gelen bir sözcükten kaynaklanıyor communication ya da iletişim kavramı. Belirli bir coğrafya parçasında, aynı doğa koşulları içinde varlıklarını sürdürmek için araç ve gereçler bulan, bu konuda çeşitli bilgiler üreten, bunları belirli işbölümü yöntemlerine göre kullanan, kendi aralarındaki bu işbölümünden kaynaklanan farklılaşmaları haklılaştırmak için çeşitli değerler ve inançlar üreterek toplumun farklı kesimlerini ortak üst kimlikler içinde kaynaştırmayı amaçlayan insanların etkinliğidir iletişim.
Bu tanımın bize söylediği şey, iletişim kavramının tanımının, sözcüğün zaten sahip olduğu kabul edilenden çok daha fazla “ortaklık/kolektiflik” anlamı içerdiğidir. İletişim,
“mesaj alışverişi” tanımındaki karşılıklılık nedeniyle kavrama içkin olandan çok daha fazla “kolektif yaşam” anlamı içermektedir. Kavramın İngilizcesinde var olan
“ortaklık/ortaklaşalık” anlamı, Türkçede karşılanamamış durumdadır. Öte yandan Oskay’ın açıklıkla ifade ettiği gibi “benzeşenlerin oluşturduğu ortaklık” niteliği, iletişimin ortak özelliği olanlar arasında gerçekleştiğine ilişkin bir çıkarıma da neden
olabilir. Oskay’dan yapılan alıntının sahip olduğu zengin içeriği çözümlemeye çalışırsak, iletişim kavramına ilişkin şu çıkarımları yapmak mümkün olacaktır:
İletişim, yaşamdan/somut durumdan türer, ortak yaşamı konu alan bir içeriğe sahiptir, deneyimin aktarılmasına dayanır ve baskın ve/veya görünür olmasa da ideolojik/faydacı yönelimleri vardır.
Dursun (2013: 12)’a göre iletişim, “kendilik ile öteki arasında bir uzlaşma tasarımıdır.” Buradaki “uzlaşma” kavramı, iletişimi “etki” temelinden kurtarıp “anlam üretimi” zeminine taşıması bakımından önemlidir. Dursun (2013: 12), buradan hareketle iletişimin, uzlaşma kavramının eliyle “kendilik ve öteki arasındaki ortak algılamalarla gerçekleşen bir anlam üretimi” özelliği taşıdığını söylemekte ve önemli olanın, “kimin kim üzerinde hangi etkide bulunduğu değil, karşılıklı anlam üretimiyle nasıl bir dünyanın kurulduğu” (2013: 13) olduğunu belirtmektedir. Dursun’un bu değerlendirmesi bizi iletişimin bir “ortaklaşma” olduğu çıkarımını yapmaya teşvik etmektedir. Bu çıkarım, yaşamdaki deneyimleri aynı koşullarda şekillenenler arasında kurulacak iletişimin daha güçlü olacağını sonucuna da götürmektedir. Kula (2016: 23) da toplumun “metinlerden değil iletişimlerden”, iletişimlerin de “nesnelerden değil olaylardan” oluştuğunu söyleyerek toplumun oluşumunda olayın, dolayısıyla deneyimin başrolde olduğunu ifade etmektedir. Micheal Tomasello (2017: 18) insanlardaki iletişimin evrimsel kökenlerini ve diğer canlılardaki iletişim biçimlerinden farklarını anlattığı İnsan İletişiminin Kökenleri kitabında, insan iletişiminin “temelde işbirliğine dayalı bir girişim” olduğunu belirtmektedir.
Buradan hareketle söyleyebiliriz ki iletişim olgusunun insanın toplumsal varoluşundan ayrı düşünülemeyeceği ve basitçe bir “mesaj alışverişi” olarak tanımlanamayacağı ortadadır. Burada ifade edilmeye çalışılan, toplumsal yaşamın tüm kavramlara üst-belirleyen olması nedeniyle iletişimi de belirlediği değil iletişimin biçim ve içeriğinin toplumsal yaşamdan filizlendiğidir. Daha kısa ve net bir ifadeyle toplumsal
yaşam, iletişimin yalnız “belirleyeni” değil “içeriği”dir. İletişimin hangi somutla ve nasıl bir ortaklık anlayışı ile hangi deneyimler üzerinden ve nasıl bir yönelimle kurulacağının belirleyicisi, içsel olarak tüm toplumsal yapının ve ilişkilerin o andaki durumu olacaktır.
Bu durum, sınıf ilişkilerinin özelliklerine ve onun deneyimlenme biçimlerine tekabül etmektedir. Bu noktada vurgulamak gerekir ki sınıf ilişkileri yalnızca görünür anlarda ortaya çıkan ve ölçülebilen sonuçları olan iktisadi temelli çatışmaları değil aynı zamanda görünmez hatta saklı anlardaki kolektif karakterli değer ve tutumların oluştuğu veya sergilendiği deneyimlerin bütününü ifade etmektedir.4 Bu anlamda iletişim tüm toplumsal ilişkilerin tarihsel boyutta kurulma ve aktüel düzeyde deneyimlenme güzergâhlarını ifade eder.5 Oskay’ın da yukarıda verilen tanımında (2015: 15) açıkça ifade ettiği gibi
“işbölümünden kaynaklanan farklılaşmaları haklılaştırmak için çeşitli değerler ve inançlar üret(mek) (ve) toplumun farklı kesimlerini ortak üst kimlikler içinde kaynaştırmayı amaçla(mak)”, ideolojik mücadeleyi kapsayan eylem ve süreçlerdir. Bu tartışmalardan hareketle söyleyebiliriz ki sınıf çalışmalarının en önemli başlıklarından biri olan sınıf mücadelesi tartışmalarında da temel dinamik kolektif bir hareketin yaratılması sorunu olarak ortaya çıkmaktadır ve iletişim, işte bu “kolektif” olanın varlık zeminidir. Bu yönüyle iletişim ve sınıf çalışmaları arasındaki ilişki, bir tercih sorunu olmanın ötesinde bir analitik gereklilik olarak da ortaya çıkmaktadır.
İletişim çalışmaları içindeki eleştirel çalışmaların sıklıkla başvurduğu Marx ve Engels’in (1999:75) “egemen sınıfın düşünceleri(nin) her çağda egemen düşünceler…”
olduğu alıntısının kullanım bağlamları dahi aslında egemenlerin de geniş kitleler üzerinde
“kolektif” bir eğilim ve düşünce oluşumunu amaçladıklarına işaret etmektedir. Bu da
4 Sınıf mücadelesinin bu niteliği, onun tarihsel boyutu ile ilgilidir. Bu tartışmaya ilişkin bir kuramsal çerçeve için bkz. Özuğurlu, M. (2005: 21-39).
5 Toplumsal ilişkilerin sınıfsal güzergahlarda deneyimlendiğine ilişkin iki temel tartışma için bkz.
Williams (1989) ve Wood (2008).
göstermektedir ki iletişim, aslında bir kolektivite oluşumu sürecidir ve burjuvazi iletişimin bu karakterini kendi egemenliği lehine çevirebilmek için bu kolektivitenin oluşum süreçlerini maniple etmektedir. Tüm ulusun kaderinin kendi kaderine bağlı olduğu; kendi çıkarlarının tüm ulusun çıkarları olduğu yanılgısını yaymaya çalışırken iletişimin kolektivite oluşturan karakterinin farkında olarak, tüm siyasal ve iktisadi varlığıyla bu kolektif düşünce oluşumunu kendi yeniden üretimi, gizlenmesi ve göründüğü yerlerde de ve meşruiyeti için kullanmaktadır. İşçi sınıfı ise “kendisini bir muamma haline getirmekte yapısal olarak yerleşik bir çıkarı olmayan tek” (Willis, 2016:
197) sınıftır. Dolayısıyla iletişim süreçleri işçi sınıfı için manipülasyon için değil deşifre etme ve kolektivite için kullanılmaktadır.
Sınıf kültürü söz konusu olduğunda ise iletişimin “kolektif” karakteri, bize sınıf içi dayanışma ve sınıflar arası çatışma dinamiklerini ve bu dinamiklerin gözlemlenebileceği olgusal verileri vermektedir. Dolayısıyla, sınıflar mücadelesi zemininde iletişim, kolektivite ve deneyimin oluşma zeminidir. Sıradan yaşayışların deneyime, parçalı itirazların kolektif hareket dönüşmesi ancak iletişim yoluyla mümkündür. İletişim, kolektif nitelikli bilgi, düşünce, duygu ve hareketlerin hem üretimini hem de paylaşımını kapsayan bir ilişki sürecidir. Gerek kişiler arası iletişimin gerek kitle iletişiminin bütün amacının açıklanmasında, “anlaşma, ortaklaşma, etkileşim” gibi kavramlar kullanılmasıyla anlatılmaya çalışılan husus, kolektif bir anlam ve hareket üretimine dönük girişimlerdir.
1.2. Disiplin Olarak İletişim
İletişim, “daha başından itibaren disiplinler arası bir bilim dalı” (Güngör, 2015: 19) olması nedeniyle sosyal bilimlerin farklı alanlarından gerek kuramsal yaklaşım gerek yöntem bakımından pek çok katkının bileşimiyle oluşmuştur. Bu durum iletişim disiplininin konularının ve kapsamının genişlemesini sağlamış olsa da disiplinin muğlak bir alan olmasını da beraberinde getirmiştir.
Toplumsal gerçeklikler ve eşitsizliklerle ilgili çalışmalar, disiplinlerarası bir yöntem benimsemeyi neredeyse zorunlu kılar. Bununla birlikte disiplinlerarasılık, farklı metodolojileri ve teknikleri birlikte kullanma imkanının yanında eklektizm riskini de beraberinde taşımaktadır. Bu riskin de etkisiyle “iletişim teorisinin neye benzediği, sınırlarının nereden geçtiği, hangi kriterlere göre bölümlendiği, iletişim araştırmasının nasıl yapılması gerektiği hala yanıt arayan sorulardır” (Craig, 1993: 27).
Bugün içine aldığı konuların oldukça genişlemiş olması nedeniyle kökenleri Antik Yunan’a kadar götürülebilecek6 iletişim çalışmalarının bir disiplin olarak kurulması 20’inci yüzyılın ilk çeyreğine rastlamaktadır. Sanayi toplumunun oluşumuyla, iletişim kavramının tanımlanmasında analize dahil edilen katman ve dolayımlardaki artışa paralel olarak inceleme nesneleri ve sorunsallar da artmış, bu artış kendi özerk alanının sınırlarını yavaş yavaş oluşturmaya başlamıştır. “19. yüzyıl ortalarından itibaren işbölümünün artması, toplumsal üretim sürecinin gitgide karmaşık bir yapı içinde etkinliğini arttırması, insanın bu yeni toplumsal ilişkiler içinde iş saatlerinde de, iş’in dışındaki zamanında da yeni bir yaşama biçimini benimsemeye zorlanması gibi olayların sonucu olarak dış gerçekliğin algılanmasındaki ve anlamlandırılmasındaki güçlükler” (Oskay, 2000: 308) ortaya çıkmıştır. Sanayi toplumunun hem birey hem de toplum düzeyinde gösterdiği etkiler, olgusal gerçekliğin bilgisinin hiç olmadığı kadar dolayımlanmasını beraberinde getirmiştir. Bu, bir yandan bilginin bütünselliğini parçalamış diğer yandan da
6 Retorik, uzun zamandır iletişim disiplininin en önemli çalışma alanlarından biridir. Dolayısıyla Aristoteles’in çalışma ve yaklaşımlarının günümüz açısından iletişim disiplininin kökenlerinden en az biri olduğu söylenebilir. Öte yandan 18. yüzyıldan itibaren tüm sosyal kuramcıların çalışmaları bugünkü iletişim araştırmalarının kökenleri ve kaynakları olarak görülmektedir. Epistemoloji alanının kurucularından Kant, diyalektik ve ideoloji çalışmalarında önemli bir sıçrayışı gerçekleştiren Hegel, toplumsal kuramlarda kopuş sağlayarak yeni bir paradigmanın penceresinden bakmamıza yol açan Marx ve Engels’in özellikle toplum üzerine analizleri, iletişim disiplininin tarihsel kökenlerini oluşturmaktadır.
Böyle bir bağlantının detaylı anlatımı için bkz. Güngör (2013: 19-28)
anlamlandırma sürecini öznenin inisiyatifinden uzaklaştırmıştır. Uzaklaştırmasına neden olan etmenler, düşünce sürecinin perdelenmesi ve gölgelenmesinin yanı sıra sürece dışarıdan müdahalelerdir. Başta geleneksel kitle iletişim araç ve süreçleri olmak üzere günümüzde yeni iletişim teknolojilerinin de eklenmesiyle bu parçalanmış, dolayımlanmış ve ikame edilmiş düşünsel süreçler iletişimin tanım, amaç ve işlevlerini de dramatik biçimde dönüşüme uğratmıştır.
Sanayi toplumuyla birlikte ortaya çıkan “modernitenin kurumlara olan inancı ve ontolojik yapı ile açıklanan disiplinler, hakkında çalıştıkları unsurlarla değil bu unsurlara bakışlarıyla ayrılmaktadır (Shepherd, 1993: 83-84). Dolayısıyla sosyal bilimlerde
“disiplin olmak”, hakkında bilgi ürettiği toplumsal ilişkiler ve insan hakkında epistemolojik konum almayı gerektirmektedir. İletişim alanının, ele aldığı konuların genişliğinin yanı sıra bu epistemolojik konumunun da muğlaklığı nedeniyle, bir disiplin olup olmadığı sorusu sürekli gündemdedir. Levy ve Gurevitch (1993: 4), bu noktayı
“Politik soğuk savaş bitti fakat ideolojik ve metodolojik savaşlar alanı parçalamaya devam ediyor” şeklinde saptamaktadır. Yazarlar (1993: 4)’a göre iletişim bilimleri aynı zamanda “ileşitim uygulama ve politikalarını etkilemek konusunda isteksiz ve yetersiz”
durumdadır ve “temel/özsel bir bilgiye sahip olmadığı için disiplin statüsünden yoksundur.”
Alanın “kurucu ataları” olarak görülen kuramcılar ve çalışmaları, 20’nci yüzyıl Amerika Birleşik Devletleri’nde Lippmann ve hemen ardından Lasswell’in başlattığı propaganda araştırmalarına dayanmaktadır. Dolayısıyla disipliner anlamdaki ilk iletişim araştırmaları kitle iletişimine yoğunlaşmıştır. Pozitivist olduğu eleştirilerine de neden olacak şekilde “bu çalışmaları, bir yanda deneysel araştırmalar, diğer yanda niteliksel yöntemin ihmal edilip rakamlarla anketlerden yararlanılan niceliğin yeğ tutulması karakterize etmektedir” (Lazar, 2009: 28). Ardından 2. Dünya Savaşı döneminde Alman Nazizmi’nin kullandığı kitle iletişimi ve propaganda modellerini analiz etmeye yönelen
araştırmalar ile bu dönemin toplumsal dinamiklerini açıklamaya odaklanan Frankfurt Okulu çalışmaları, iletişim disiplininin, hala muğlak da olsa özgün sınırlarını yavaş yavaş görünür kılmaya başlamıştır. İngiliz Kültürel Çalışmalar ekolünün hem genişlettiği hem de eleştirel kuramın ağırlığını kazandırdığı iletişim disiplininde, teknolojik gelişmelerin de etkisiyle medya ve ideoloji çalışmaları ağırlık kazanmıştır.
İletişim alanının disiplinlerarası yapısı ve yukarıda saydığımız yaklaşımların oluşturduğu çeşitlilik, “Balkanlaşma/akademik Yugoslavya olma” olarak da görülmüştür (Rogers ve Chaffe, 1993: 128). Buna karşın alandaki eğilimleri özetle, “etki meselesine odaklanan liberal (Katz ve Lazarsfeld), katılım konusunu teorize eden sosyal demokrat (Dewey ve Carey) ve egemenlik ilişkilerini odağa alan Marxist (Hall ve Batı Marxizmi) eğilimler” olarak tasnif eden Peters (1993: 133-134) bu akımların 19. yüzyılın paradigmaları olduğunu belirterek iletişim bilimcilerinin kendilerini özel bir alana sıkıştırmamaları gerektiğini savunmaktadır.
Bugün disiplin, “Ana Akım Kuramlar” ve “Eleştirel Kuramlar” ayrımıyla yol almaktadır7. İletişim çalışmalarında egemen yaklaşımın karşısında konumlandırılan
“Eleştirel Kuramlar” içinde sayılan pek çok gelenek bulunmaktadır. Başlıcaları 20.
yüzyılın ortalarında etki alanı oldukça geniş olan Frankfurt Okulu, 1960’larla birlikte ortaya çıkan politik gelişmelerle de yakın bağları olan İngiliz Kültürel Çalışmalar Ekolü, Althusser’in çalışmalarına dayanan Yapısalcı okul, ABD’li Marxistlerin (Chomsky, Herman) çalışmalarından oluşan araçsalcı yaklaşımlar ve yüzyılın son çeyreğinden itibaren alanı domine eden postmodern iletişim araştırmalarıdır.
7 İletişim Kuramları ile ilgili ayrıntılı bilgi ve tartışmalar için bkz. Güngör (2013), Lazar (2009), Yaylagül (2008), Mutlu (2000), Özçetin (2018), Bulut (2008).
Öte yandan eleştirel kuramlar yaygın olarak “Kültürel Çalışmalar” ve “Ekonomi Politik Çalışmalar”8 diye ikiye ayrılmaktadır. İlki kültür, alımlama, epistemoloji, dil, ideoloji gibi anlam ve anlamlandırma sorunsallarıyla ikincisi ise medya mülkiyetinin sınıfsal haritası, uluslararası medya yapılanması gibi iktisat, işletme sorunsallarıyla tanımlanmaktadır. İlkinin “Post-Marxist”, ikincisinin ise “Ortodoks Marxist” olarak görülme eğilimi ise yüksektir.
Bu noktada, çalışmamızın yaklaşımının ve kavramsal çerçevesinin dayandığı Williams ve Thompson’un temellerini attığı Kültürel Çalışmalar okulunun gelişimi ve bugün temsil ettiği kuramsal pozisyonu ele almamız gerekmektedir.
1.2.1. Kültürel Çalışmalar ve Sınıf Kültürü
Geçtiğimiz yüzyılın özellikle son çeyreğinde görülen, toplumsal üretim ilişkilerinde tarihsel bir paradigma değişiminin olmayacağına dönük inaç(sızlık)la birlikte Marxist yöntemin ve Marxizmin (artı-değer sömürüsü, sınıf mücadeleleri, belirlenim vb.) klasik konularının sosyal bilimlerdeki etkisi de azalmıştır. Dolayısıyla, üretim ilişkilerinden doğan çelişkiler nedeniyle ortaya çıkan gerçekliklerin sorunsallaştırılmasının yerini, kültürel formasyonlar arasındaki farkların ve anlam oluşumlarının ifşa edilmesine odaklanan çalışma gündemleri almaya başlamıştır. “Anglo-Sakson dünyasında şekillenen akademik ve politik ilgilerin toplamının bir ifadesi” (Dursun, 2012: 1) (olmakla) birlikte bir ekol olarak “Kültürel Çalışmalar”9 bu döneme tekabül eden 1964’te İngiltere Birmingham Üniversitesi bünyesinde kurulan Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi ile kurumsal bir çatı haline gelmiştir. Merkez, kültürel çalışmalara disiplinlerarası olarak
8 Bu iki yaklaşımın temel tartışmaları ve aralarında bağ kurma çabalarıyla ilgili çalışmalar için bkz. Çelenk (2008).
9 Kültürel Çalışmalar’ın gelişimi, genel ilgi alanları, temel metinleri, iletişim alanı ile ilişkisi ve ona yönelen eleştiriler ile ilgili detaylı bir çalışma için bkz: (Dursun, 2012)
yaklaşmış10 ve eleştirel kuramın ele aldığı konuları makro düzeydeki sorunlardan mezo ve mikro düzeydeki durumlara doğru kaydırmıştır. “Ortaya çıktığı dönemde akademik alana politik bir müdahaleyi temsil eden kültürel çalışmalar daha işin başında disiplin kavramını reddetmişti” (Birkan, 2002: 7-8). “Tek disiplinlerin ya da yaklaşımların kendi başına çözemeyecekleri problemler ve temel konularla ilgilenen” (Baldwin, 1999: 7) ve sosyal bilimin tüm alanlarını yüksek derecede etkilemekle birlikte temel olarak bir iletişim alanı sayılan Kültürel Çalışmalar’ın “iletişim bilimlerinden farklı olarak tanımlanmış bir entelektüel veya disipliner alan arayışı içinde olmadığı” (Türkoğlu, 2004:
181) da söylenebilir.
Okulun esas kurucuları ve Kültürel Çalışmalar geleneğinin öncüleri olarak kabul edilen Hogart ve Williams’ın çalışmaları, egemen ideolojilerin üretimi ve yeniden üretiminde kitle iletişiminin rolü üzerinde durmaktaydı. Bu iki isim ile birlikte, o zamana kadar ağırlıkla edebiyat incelemeleri yürüten ve popüler kültürü incelemeye değer görmeyen Kültürel Çalışmalar, işçi sınıfı kültürü ve popüler kültürün işçi sınıfı içindeki görünümleri üzerine eğilmeye başlamıştır. Frankfurt Okulu düşünürlerinin, geniş nüfusların kitle iletişim araçları eliyle ideolojik manipülasyon etkisine alındığı kabulüne dayanan “kitle kültürü” yaklaşımlarının aksine Hogart ve Willams, işçi sınıfı kültürünün yaratıcı ve dayanışmacı karakteriyle, manipülasyon girişimlerine karşı koyan bir kültürel dinamiğin de olabileceğini savunmuştur. Hogart’ın Edebiyatı Kullanmak (1958), Williams’ın Uzun Devrim (1961) kitapları ile E.P. Thompson’un İngiliz İşçi Sınıfının
10 Merkez’in kültürel çalışmalar alanını kuran yaklaşımı şu niteliklere sahiptir: 1- disiplinlerarasılık, 2- kültürü dar değil geniş tanımlamak, 3- yüksek kültür-aşağı kültür ayrımını reddetmek, 4- kültürü hem bir pratik hem de bir deneyim olarak görmek, 5- teorisini hem Gramsci hem de Althusser üzerine kurmak.
Bu başlıkların belirlendiği ve ayrıntısıyla tartışıldığı çalışma için bkz: (Agger, 2014: 75-92)
Oluşumu (1964) eseri11, Kültürel Çalışmaların işçi sınıfı kültürü, sınıf oluşumu ve sınıf mücadelelerini esas alan yönelimlerini belirlemiştir. Yazarların çalışmaları, kültürün hem üretimini ve dağıtımını hem de içeriğini birlikte düşünerek onu tarihsel bağlamına yerleştirmekte ve kolektif bir olgu olarak ele almaktadır. “1950’lerin sonu ile 1960’ların başında Amerikanizm ve kitle kültürüne karşı eleştiri getiren erken dönem İngiliz Kültürel Çalışmalarının öncü dalgaları” olan Hoggart ve Williams “kültürel çalışmaları ilerici sosyal değişmenin bir aracı olarak gördüler. İşçi sınıfı politikaları ve eğitimlerini içeren projelere dahil oldular” (Kellner, 2016: 140).
İngiliz Kültürel Çalışmaları, 1980’lere kadar Marxist yaklaşımı kültür çalışmalarına uyarlamaya devam etse de 1970’lerin sonlarında Saussure, Lacan ve Foucault’un dilbilim ve psikanaliz yaklaşımlarının etkisine girmiş, böylece alımlama çalışmaları ağırlık kazanmaya başlamıştır. 1980 sonrası ise Kültürel Çalışmalar’ın başlarda sahip olduğu kapitalist toplumda işçi sınıfı kültürünü ve bunun dinamiklerini anlamayı odağına alan yaklaşımı epistemolojik ve metodolojik bir kırılma yaşamış, kültürel çalışmalar bir yandan tarihsel maddecilikle ilişkilerini koparırken diğer yandan çalıştıkları toplum kesimleri ve çalışma sorunsalları önemli bir dönüşüme uğramıştır.12 Bu dönüşümle birlikte Kültürel Çalışmalar, kendisine dönük eleştirilere verdiği yanıtlarda ve toplumsal gerçekliği analizinde, Marxist kategorilerin yerine başka kategoriler ikame etmektedir.
Bunlar aynı zamanda kendisinin de Marxizm’e yönelttiği “(sınıf) “indirgemeci”, (toplumsalı anlamada) “ekonomici” ve (üst-yapının yapının epifenomeni olduğu anlamında) “yansımacı” şeklindeki eleştirilerin ışığında şekillenmektedir. Kültürel çalışmalar böylece analizlerinde, belirlenimin karşısına/yerine eklemlenme, sömürünün karşısına/yerine tahakküm, tarihin karşısına/yerine anlatı, sınıfın karşısına/yerine kimlik,
11 Bu üç yazarın kısa özgeçmişi, önemli eserleri ve temel yaklaşımları için bkz: (Bourse ve Yücel, 2017:
18-25)
12 Bu dönüşümü anlatan bir çalışma için bkz: (Erdoğan, 2003)
bütünlükün karşısına/yerine de çoğul(cu)luk kavramlarını koymaktadır. Bu noktada Zizek (Butler vd., 2000: 95), postmodernizmin Kültürel Çalışmaların, ve postMarxizmin
“mücadelelerin çoğulculuğunu” varsayarak “kapitalizmi ‘türünün en iyi örneği’ olarak kabul etmiş olduğunu ve kapitalist liberal rejimin üstesinden gelme çabasından vazgeçtiğini” belirtmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz ikameci tutumu asıl olarak pozitivizm ve modernleşme eleştirisine dayandıran Kültürel Çalışmalar, ampirik verilere dayalı kuramsal çözümlemelere de onların yöneldiği epistemolojik konumlara da uzak durmuştur. “Bu durum onu pozitivist işlevselciliğin tahribatlarına karşı aşılamış oldu fakat … aynı zamanda idealizme yönelik eğilimlerini güçlendirdi (Garnham, 2008a: 69).
Kültürel Çalışmalar, kültürel edimlerin önemini, belirlenimcilikten ve indirgemecilikten kurtulabilmek amacıyla gereğinden fazla vurgulayarak her türlü davranışsal dışa vurumu muhalif bir unsur olarak görmeye yatkın hale gelmiştir. Öte yandan bu durumun, “her popüler kültür pratiğine, elitizme bulaşmaktan kaçınmak arzusuyla, bir direniş olarak değer atfetmek” yoluyla “kültürel çalışmaların kendi politik mücadelesine geniş ölçüde zarar ver(diği)” (Garnham, 2008b: 126) de belirtilmektedir.
Çeşitli beslenme kanallarına ve kesişim kümelerine sahip olmakla birlikte Kültürel Çalışmalar’ın Marxizmle ilişkisi gelgitli olmuş, aralarındaki kuvvetli ve doğrudan bağlar, Williams ve Thompson’un ardından kopma noktasına gelmiştir. Fucks bu dönüşümü oldukça net ve örnekleriyle incelemektedir. Yaklaşımın ortaya çıktığı günden bu yana Marxizm’le ilişkisini serimleyen Fucks (2015: 93-114), Willams ve Thompson’ın Marxist karakterine vurgu yaparken 1990’lar sonrası Kültürel Çalışmalar’da “temelde değişen bir şeyin, sınıf ve kapitalizm bağlamında Marx, Marxizm ve kültür çözümlemesinden çok derin bir uzaklaşmanın” (2015: 95) olduğunu söylemektedir13.
13 Fucks (2015: 94), Kültürel Çalışmalar ve Ekonomi Politik arasındaki tartışmanın Garnham ve Grossberg arasında 1990’lı yıllardaki fikir alışverişiyle doruğa çıktığını belirterek, bu iki ismin temel konulardaki karşılıklı eleştirilerini “temel farklar”, “klasik yapıtların değerlendirilmesi”, “üretimin çözümlenmesi”
Kültürel Çalışmalar’ın çeşitli akımlarında Marxizmle farklı ilişkiler kurulduğunu örnekleriyle anlatan Fucks (2015: 96), buna karşın okulun son dönem temsilcisi Hall’ün ise Kültürel Çalışmaları “genelleştirmekte ve hiçbir zaman var olmamış bir İngiliz Kültürel Çalışmalar türdeşliği” oluşturduğunü belirterek Hall’ü “Kültürel Çalışmaların ve Marxizmin kendi deneyimlerini ve dünya görüşünü çok fazla genelleştiren, hiç karmaşık olmayan, herhangi bir bağlama yerleştirilmemiş ve indirgemeci bir okumasını”
yapmakla eleştirmektedir. Gardiner (2016: 24)’in Kültürel Çalışmalar’a eleştirisi de “son yıllarda gittikçe dağınık ve amorf bir hale geldiği” ve “başlangıcında ortaya konulan eleştirel ve siyasal karakterinin çoğunu kaybettiği” şeklindedir. Gardiner (2016: 24) bunun sonucunda “kapitalizmin ve sosyoekonomik eşitsizliklerin eleştirisinin müphem ve depolitize bir popülizm tarafından gölgede bırakıldığı hüzün verici bir eğilimin” ortaya çıktığını belirtmektedir. McChesney (1996: 6-8) de benzer bir şekilde, “(anti kapitalist, piyasa karşıtı, pro-demokratik ve sosyalist vb.) sol bir politik girişim olarak varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğini” sorguladığı Kültürel Çalışmaların bugün kapitalizmi, piyasa ya da sınıf ilişkileri gibi temel toplumsal faktörlerin sorunsallaştırılmaması bir yana bu kavramları açıkça yanlış ve “absürt” bir şekilde ele aldığı eleştirisinde bulunmaktadır.
Geldiğimiz noktada Kültürel Çalışmalar başlığı altında çok çeşitli yaklaşım ve çalışma konusu14 sayılabilmektedir. Böylesi bir çeşitliliğe sahip Kültürel Çalışmaların
ve “tüketimin çözümlenmesi” diye özetleyebileceğimiz dört başlıkta incelediği bir tabloyla (bkz: 2015:
95), oldukça anlaşılır şekilde sergilemektedir.
14 Kültürel Çalışmalar bugün, beden çalışmalarından kimlik çalışmalarına, gençlik araştırmalarından kent kuramlarına ve daha pek çok konuya kadar çok geniş bir konu aralığına sahiptir. “Kültürel Çalışmalar”
ismi altında yürütülen tartışmaları, kaynakları ve temsilcileri içeren oldukça kapsamlı bir çalışma için bkz: (Barker ve Jane, 2016).
varlığı, alanın önemli isimlerinden Grossberg (1993: 96)’e göre, “bize bir disiplin sınırları içinde tüm sorularımıza yanıt bulamayacağımızı hatırlatmaktadır.”
Özetle, kurucu isimlerinin Marxizm içinde ve Marxizmi genişleterek verdiği eserlerden, üretim ilişkilerine dayalı toplumsal gerçeklikler yerine “mikro iktidar” temelli kültür-kimlik sorunlarını koyan postmodern çalışmalara uzanan Kültürel Çalışmaların türdeş olmadığı, belirleyici olanın ise sosyal gerçekliğin açıklanmasındaki analitik öncelikler ve yöntem tercihleri olduğu vurgulanmalıdır. Günümüzde “teorik çoğulculuğun kabulü evrensel bir paradigma bulma ‘arzu’sunun yerini almış” (Levy ve Gurevitch, 1993: 4) durumdadır ve Kültürel Çalışmalar, bu arzunun uygulama zemini haline gelmiştir. Oysa ki “amaç, bu kültürel pratiklere etnografik bir tapınma ile baş eğmek değil fakat bundan, içinde daha geniş sembolik ve maddi güç uygulama olanakları barındıran sosyal bir gerçeklik yaratmak olmalıdır” (Garnham, 2008: 126).
Sınırları, Kültürel Çalışmaların dikkat dağıtıcı etkisiyle de oldukça muğlaklaşan iletişim disiplininin karakteri, disiplinlerarası yapısı da akılda tutularak, belirginleştirilmelidir. Bu noktada başvurabileceğimiz Fransız iletişim bilimci Jacques Perriault, İletişim Bilimlerinin Unutulmuş Kökenleri (2016: 9) başlığıyla derlediği kitaba yazdığı sunumda, iletişim bilimlerinin karakterine ilişkin şunları belirtmektedir:
(…) bu kitabın (…) amacı, iletişim bilimlerinin bilinmeyen, hatta unutulmuş kayakları konusunda okuru bilgilendirmektir. İletişim bilimleri araştırır, gözlemler, tasnif eder ve birlikte yaşama düşüncesine katkıda bulunan tartışmaları, bilgileri, haber yayınlarını, paylaşım ve değişimin olgularını yorumlar. İletişim bilimlerinin gözlemlediği olgular özellikle şunlardır:
Teknik araçlar ve kullanımları, sembolik ve işlevsel pratikler, diller, düzenlemeler, bilgi ve enformasyon dolaşımları, polemikler, politikalar ve stratejiler. Tüm bunların nihai kazancı ‘birlikte yaşama’dır (Wolton, 2009).
Bu değerlendirmede üç önemli nokta bulunmaktadır. Bu noktaların ilki, Perriault’un iletişimin zeminine ilişkin ifade ettiği “birlikte yaşama” düşüncesidir. Bu demek oluyor ki iletişim, birlikte yaşamaya ve birlikte yaşama düşüncesine katkıda bulunma özelliği taşımaktadır ve iletişim bilimlerinin ilgi alanı da bu katkı ile bu katkının yol, yöntem ve araçlarıdır. İkinci önemli nokta, iletişim bilimlerinin konularını “paylaşım ve değişimin olguları” içinden seçtiğidir. Bu da bize iletişim kurulmasının ancak bir
“paylaşım” ile mümkün olduğunu ve kurulmasıyla birlikte bir değişime sebep olduğunu söylemektedir. Perriault’un değerlendirmesindeki üçüncü önemli nokta da iletişim bilimlerinin gözlemlediği olguların sıralanmasıdır ki bu olgular şunlardır: “Teknik araçlar ve kullanımları, sembolik ve işlevsel pratikler, diller, düzenlemeler, bilgi ve enformasyon dolaşımları, polemikler, politikalar ve stratejiler.” Sıralanan bu ögeler, iletişimin kanallarını işaret etmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da iletişim bilimlerinin gözlemlediği olguların hem bu mecraların kendisi hem de özgün kullanım bağlamları olduğudur. Perriault’un anlatımını sadeleştirerek özetleyecek olursak, iletişim bilimlerinin, insanların birlikte yaşama deneyim ve düşüncelerini geliştiren mecra, teknik ve bilgileri araştırdığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla sınıf mücadelesinin temel zemini olduğunu belirttiğimiz kolektif deneyimin araştırılması da iletişim bilimlerinin başat ilgi alanı olduğu ifade edilebilir. Böylece sınıf mücadelesinin en önemli gerçekleşme alanı olan çalışma ilişkileri15 üzerine bir araştırmanın iletişim disiplininden faydalanmak;
iletişim alanı içinden toplumla ilgili yapılacak bir araştırmada çalışma ilişkilerinin temel
15 Yücesan-Özdemir (2014: 20) “çalışma ilişkileri” kavramının “emek süreci” kavramı yerine kullanımına itiraz etmektedir. İtirazın nedeni, “Marxist kavramların bağlamlarından koparılarak kaçırılmasına, söylemsel bütünlükleri göz ardı edilerek fütursuzca kullanılmasına” yol açacak “bir teorik bulanıklık”tır.
Özdemir’in eleştirisinin hedefindeki kuramsal yaklaşımlara dahil olmadığımı iddia etsem de bu tercihimin nedeninin, “emek süreci” kavramının kendine ait oldukça geniş literatürünün çekiciliğine karşı kendi sorunsalımı çalışma boyunca görünür tutabilme kaygı ve amacım olduğunu söylemeliyim.
dinamiklerini hesaba katmak zorunda olduğunu kabul edebiliriz. Bugün açısından iletişim üzerine çalışmak, bir yandan bu etkilerin çözümlenmesi olduğu gibi diğer yandan bu sürece maruz kalanların tepkilerini, karşı koyuşlarını ve kendi deneyimlerinden ürettikleri alternatifleri konu edinmeyi gerektirmektedir. Öte yandan bu gereksinme, kapitalizmle birlikte karmaşıklaşan ve dolayımlanan yaşamın anlaşılabilmesi için kompartımanlara ayrılmış sosyal bilimin çeşitli alanlarına dağıtılmış kimi sorunsalları ve onlara bağlı çözümlemeleri tek bir analizin analitik uğrakları olarak bir araya getirmeyi de zorunlu kılmaktadır. Böylece aslında, Ollman’ın, (2015) inceleme nesnesinin çeşitli açılardan görülebilmesini sağlayarak daha iyi anlaşılabilmesi için analiz içinde sürekli yer değiştirebileceğini söylediği “konumlanma noktası”nın çoğaltılması da söz konusudur.
Garnham (2008a: 68), özel olarak medya analizi için söylese de, sosyoloji, tarih ve ekonomi disiplinlerini birleştirme şansı veren bir çalışma alanı olduğunu belirtirken tüm iletişim alanının bilimsel toprağının ürün çeşitliliğine imkân verecek ölçüde verimli olduğunu belirtmektedir. Bununla birlikte, başka alanların sahip olmadığı bir konu zenginliğini barındırma şansı bulunmasına rağmen, son 30 yıldaki hâkim sosyal bilim eğilimlerinin de etkisiyle, post-yapısalcılığın yöneldiği inceleme nesneleri ve yaklaşımları, iletişim alanının disipliner merkezleri ve hatta sınırlar haline gelmiştir.
Gerek literatürünün belirgin ve geniş olması gerek betimleyici çalışmaların asgari yeterliliğe sahip olarak kabul edilmesi nedeniyle bu kuvvetli eğilimlerin içinde hareket etmek, belirli bir çalışma konforu sağlamaktadır fakat önemli olan iletişim alanının potansiyel haldeki geniş bilimsel kabiliyetini de kullanabilecek şekilde, olgusal gerçekliğin analizini yapabilecek yöntemsel zenginliği harekete geçirebilmektir. “Çağdaş gelişmeleri dışarıdan analiz etmek lüksünün tadını çıkaramayacak” (Garnham, 2008a: 68) olduğumuzun unutulmaması gerekir.