• Sonuç bulunamadı

Erken Cumhuriyet Döneminde Resmi Tarih Çalışmaları ve Türk Tarih Tezi

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2023

Share "Erken Cumhuriyet Döneminde Resmi Tarih Çalışmaları ve Türk Tarih Tezi"

Copied!
69
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T.C.

İSTANBUL 29 MAYIS ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİ

TARİH BÖLÜMÜ

ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİNDE RESMİ TARİH ÇALIŞMALARI VE TÜRK TARİH TEZİ

(LİSANS BİTİRME TEZİ)

Özlem ÇETİN

Danışman:

Prof. Dr. Feridun M. EMECEN

İSTANBUL – 2021

(2)
(3)

T.C.

İSTANBUL 29 MAYIS ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİ

TARİH BÖLÜMÜ

ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİNDE RESMİ TARİH ÇALIŞMALARI VE TÜRK TARİH TEZİ

(LİSANS BİTİRME TEZİ)

Özlem ÇETİN

Danışman:

Prof. Dr. Feridun M. EMECEN

İSTANBUL - 2021

(4)

ii BEYAN

Bu tezin yazılmasında bilimsel ahlak kurallarına uyulduğunu başkalarının eserlerinden yararlanılması durumunda bilimsel normlara uygun olarak atıfta bulunulduğunu, kullanılan verilerde herhangi bir tahrifat yapılmadığını, tezin herhangi bir kısmının bu üniversite veya başka bir üniversitedeki başka bir tez çalışması olarak sunulmadığını beyan ederim.

Özlem Çetin

15.06.2021

(5)

iii

TEŞEKKÜR

Lisans eğitimim boyunca dersini aldığım için kendimi şanslı addettiğim, danışmanım olmayı kabul eden ve konu seçimime onay veren hocam Prof. Dr. Feridun Emecen’e katkılarından dolayı sonsuz teşekkürlerimi ve saygılarımı sunarım. Lisans sürecim boyunca beni milliyetçilik konusunda okumaya ve düşünmeye yönelten ve bu konuda ufkumu açan hocam Doç. Dr. Özlem Çaykent’e teşekkürü borç bilirim. Takıldığım bir noktada görüşlerine başvurduğum değerli hocam Prof. Dr. Selçuk Esenbel’e katkılarından dolayı teşekkür ederim.

(6)

iv ÖZET

Bu çalışmanın konusunu erken Cumhuriyet dönemi resmi tarih çalışmaları ve Türk Tarih Tezi oluşturmaktadır. Türk Tarihinin Ana Hatları’nda ve lise tarih ders kitaplarında ortaya konan ve geliştirilen Türk Tarih Tezi Cumhuriyetin kendi ihtiyaçları ve beklentileri doğrultusunda kurguladığı yeni bir tarihti. Bu tarihyazımının en önemli motivasyonlarından biri olan tarihin ulus inşa etme rolü söz konusu dönemdeki tarihyazımını anlamak ve açıklamak açısından son derece önemli bir anlam haritası sunmaktadır. Türk Tarih Tezi kendi amacını anlamlı bir bütünlük ve süreklilik içerisinde Türk tarihini ele almak olarak ortaya koymuştu. Burada bu teze yüklenen işlevler, tezin içine doğduğu tarihsel ortam ve tezin niteliği konu edinilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Cumhuriyet ideolojisi, Türk Tarih Tezi, ulus-inşa etme, ulusal tarihyazımı, milliyetçilik

(7)

v

ABSTRACT

The subject of this study is the official history studies of the early Republican period and the Turkish History Thesis. The Turkish History Thesis, which was put forward and developed in the Türk Tarihinin Ana Hatları and high school history textbooks (TARİH I-IV), was a new interpretation of history constructed by the Republic in line with its own needs and expectations. The nation-building role of history, which is one of the most important motivations of this historiography, offers an extremely important map of meaning in terms of understanding and explaining the historiography in this period. The Turkish History Thesis, which matured in this period, revealed its purpose as to deal with Turkish history in a meaningful integrity and continuity. Here, the functions attributed to this thesis, the historical environment in which it was born, and the nature of the thesis are discussed.

Keywords: Republican ideology, Turkish History Thesis, nation-building, national historiography, nationalism

(8)

vi

İÇİNDEKİLER

BEYAN ii

TEŞEKKÜR iii

ÖZET iv

ABSTRACT v

İÇİNDEKİLER vi

GİRİŞ 1

LİTERATÜRDE TÜRK TARİH TEZİ 4

CUMHURİYET İDEOLOJİSİ VE TARİH 18

TÜRKLERİN ANAYURDU VE GÖÇLER 29

TÜRKLERİN ANAYURDU ASYA’DADIR 29

ANADOLU: TÜRKLERİN YENİ YURDU 38

TARİHYAZIMI, ULUS DEVLET, MİLLİYETÇİLİK VE MİLLET 41

TARİHTE TÜRK MİLLETİ VE DEVLETİ TANIMLAMAK 47

OSMANLI VE İSLAM KİMLİKLERİNİN ÖTEKİLEŞTİRİLMESİ 53

SONUÇ 56

KAYNAKÇA 58

EK 61

(9)

1

GİRİŞ

Milli Mücadele’nin ardından modern bir ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde 1928-1932 yılları arasında kendi dünya görüşü ve ideolojisiyle uyumlu bir tarihyazımı süreci başlamıştır. Bu tarihyazımı geçmişin salt bir merak duygusuyla araştırılması ve yazılmasından çok daha farklı bir anlamı ifade ediyordu. Her şeyden önce ihtiyaç duyulan ulusal bir tarihin henüz yazılmadığı tespitinden hareket ediliyordu.

Osmanlı döneminden kalan tarih kitapları içerik ve zihniyet yönünden ulus devletin ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak bir durumdaydı. Cumhuriyetin kurucu ve entelektüel kadrosu tarihin ulus inşa etmedeki eşsiz rolünü takdir ediyorlardı. Yeni kurulan ulus devlet kitleleri millet kavramı etrafında homojen bir topluluk olarak görmek istiyor ve bağlılık talep ediyordu. Bu bağlılık ve sadakat duygusunu yaratacak bir tarihyazımı devlet eliyle tarihçiler, politikacılar ve bilim insanları kadrosuna tevdi edilmişti. Bu tarihyazımının en önemli motivasyonlarından biri olarak işaret ettiğimiz ulus inşa etmek rolü bu dönemdeki tarihyazımını anlamak ve açıklamak açısından son derece önemli bir anlam haritası sunmaktadır. Bu dönemde olgunlaşan ve sonradan Türk Tarih Tezi olarak adlandırılacak olan tarih teorisi kendi amacını anlamlı bir bütünlük ve süreklilik içerisinde Türk tarihini ele almak olarak ortaya koymuştu. 1928-1932 yılları arasında olgunlaşan tezler ortaokul ve lise tarih ders kitaplarına girmiş ve Güneş Dil Teorisi ile desteklenmişti. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya konan Avrupa merkezli tarih anlayışı ve oryantalist bakışın Türk tarihini tarihsel gerçekliklere uygun olarak ele almadığı; aksine tahrif ettiğine işaret eden Türk Tarih Tezi bu yanlış görüşlere meydan okuyarak yerine bilimsel ve tarihsel doğruları koymayı hedefliyordu. Bu tabloda

(10)

2

görüldüğü ve ilerde detaylandırılacağı üzere yazılacak tarihin çeşitli beklentilere cevap vermesi ümit ediliyordu.

Bu tezin konusunu erken Cumhuriyet döneminde 1928-1932 yılları arasında geliştirilen Türk Tarih Tezi ve onun ideolojik ve politik işlevi oluşturmaktadır. Tarihin resmi tarih olarak yeniden yazılmasının bir örneği olan Türk Tarih Tezi’nin hangi tarihsel konjonktürde şekillendiği, Cumhuriyet ideolojisi ile yakından ilişkisi irdelenecektir.

Buna ek olarak tarihe yüklenen ulus inşa etme rolünde Türk Tarih Tezi’nin pedagojik işlevi de sorgulanmaya çalışılacaktır. Öncelikle Türk Tarihi’nin Ana Hatları’nda ortaya konan teoriler Türk Tarihi’nin Ana Hatları Medhal’de geliştirilmeye devam etmiş, orta okullar ve lise tarih ders kitaplarının (TARİH I-IV) da ana omurgasını oluşturmuştur. I.

Türk Tarih Kongresi’nde tanıtımı yapılan Türk Tarih Tezi’nin çoğunluğunu tarih öğretmenlerinin oluşturduğu hedef kitleye aktarılması hedeflenmiştir. Bu kongrede teze yönelik eleştirilere sert bir şekilde karşılık verilmesi rejimin kendi istediğini destekleme ve ona aykırı olan fikirleri ne derece ilmi olursa olsun görmemezlikten gelme tutumunu yansıtmaktadır. Bu tavır tezin son Batılı kaynak, araştırma ve bulgulara dayandırılması ve bilimsellik konusundaki iddiasına gölge düşüren bir mahiyet arz etmektedir. Ayrıca kaynakları kullanımı, metodolojisi ve içeriği ile de tartışma konusu olmaya devam etmiştir. İlk eleştiri tarih çalışmalarının ikincil literatüre dayandırılmış olmasıdır. Batılı kaynaklar yeterince tahlile tabii tutulmaksızın ikinci derecedeki kaynakların bilgilerini kendi maksatlarına uygun bir şekilde kabul etmek gibi seçmeci bir tutum ortaya konmuştur. Kaynak kullanımında bilim insanlarının henüz net bir şekilde ifade etmedikleri ve kesin ifadelerden kaçındıkları yerlerde boşlukları Türk tarihçilerinin kendi varsayımları ile doldurma yolunu tercih etmiş olmaları eleştirilerin odaklandığı bir diğer önemli bir noktadır. Tarih aracılığıyla Osmanlı ve İslam geçmişinin ötekileştirilmesi

(11)

3

konusu ise üzerinde durulması gereken bir konudur. Geçmişin kolektif hafızası ve kimlikleri yerine geçirilmek istenen milli kimlik ve ulusal geçmişin başta genç kuşaklar olmak üzere toplumun geneline mal edilmesi ve benimsetilmesinde tarih araçsallaştırılmıştır. Tarihe Türk nosyonu çerçevesinde yaklaşılmış ve Türk milletinin Asyalı geçmişine odaklanılmıştır. Bu tercihte ideolojik bir tutumun etkisi açıktır. Modern laik bir Türk devleti ve ona uygun bir Türk milleti inşa etmenin yolu yeni bir tarih anlayışı ile temellendirilebilirdi. Bu yeni tarih Türklerin milli tarihlerinin araştırılması ile ortaya çıkacaktı. Bu tarihlerde Orta Asya Türk Tarihi ile Cumhuriyet tarihi arasında sıkı paralellikler inşa ediliyordu. İşte burada bu tarihin nasıl kurgulandığı ve arkasında yatan temel saiklerin neler olduğu araştırılacaktır. Başta genel bir şekilde tezin temel iddiaları ve teorilerine yer verilecektir. Hemen arkasından eleştirel bir değerlendirmeye tabii tutulacaktır. Hangi amaçlara hizmet ettiği, nasıl bir işlev yüklenildiği meselesi üzerinde durulacaktır. Bugün artık Türk Tarih Tezi’nin tamamen terk edildiği, hiçbir bilimsel dayanağının olmadığı, ideolojik ve politik bir karaktere sahip olduğu gibi konularda toplanmış eleştiriler son derece yüzeysel bir mahiyet arz etmektedir. Tezin arkasında yatan temel saiklerin araştırılması ve açıklanmasının, ulus devletin kuruluş aşamasında kendi ideolojisini tarih üzerinden nasıl kurguladığının araştırılmaya değer bir konu olduğunu düşünmekteyim.

(12)

4

LİTERATÜRDE TÜRK TARİH TEZİ

Bu ilk bahiste Türk Tarih Tezi’nin akademik literatürde nasıl ele alındığına ilişkin kısa bir değerlendirme ile konuya giriş yapılacaktır. Tezin daha çok siyasi gayelerle ortaya konmasını ön plana çıkaran bir tutumun akademik literatürde hakim olduğunu söyleyebiliriz. Cumhuriyet ideolojisinin kendisini tarih üzerinden ortaya koyduğu ve meşrulaştırdığı düşüncesi üzerinde temellenen bu görüş tezin bilimselliğine şüpheyle yaklaşmayı tercih etmiş, hatta tamamen bilimdışı ilan etmiştir. Tarih araştırmalarının araçsallaştırılarak ülke içinde ve dışında ne gibi politik ve ideolojik gayelere hizmet ettiğini ortaya koymayı hedefleyen çalışmalar ağırlıktadır. Araştırmaların bir kısmı ise bu çalışmaların kaynaklarının neler olduğu üzerine hiç düşünmeden tarihe ulus devletin inşa sürecinde ne gibi bir işlev yüklendiği ve makbul vatandaşı yaratmak konusunda ne gibi bir rol atfedildiği soruları üzerinde daha çok durmaktadır. Bu yaklaşıma göre geçmişin değerleri ve kimlikleri tarih aracılığıyla ötekileştirilirken bunun yerine yenileri ikame edilmeye çalışılıyordu. Bu yeni görüşler ders kitapları okul müfredatları, zorunlu standart eğitim aracılığıyla genç kuşaklara ve toplumun geneline ulaştırılıyordu1. Kimi araştırmalarda ise Türk Tarih Tezi’ni ortaya çıktığı tarihi bağlamı içinde ele alma çabası hakimdir. Bunlarda 19. yüzyıldan itibaren Batı’da Türkler hakkında ortaya çıkmış önyargılı görüşlerin neler olduğu ve bu görüşler karşısında Cumhuriyetin yönetici ve

1 Şefik Taylan Akman, Türk Tarih Tezi Bağlamında Erken Cumhuriyet Dönemi Resmi Tarih Yazımının İdeolojik ve Politik Karakteri, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi 1, 2011, s. 83

(13)

5

aydın kadrosunun bunu nasıl algıladıkları ve nasıl bir karşılık verdikleri öne çıkarılmış görünmektedir. Daha sonra tarihin bu eserlerde siyasal hedefler çerçevesinde nasıl güncelleştirildiğinin bir okumasını yapmaktadırlar. Ayrıca Cumhuriyetin kendi ideallerini tarihyazımı ile uzak Asyalı geçmişe nasıl yansıttıkları, şimdiyi ve geleceği tarih üzerinden kurmak yönündeki çabaları ele alınmaktadır2. Bu amaçla geçmişin Türk toplumlarının laik, hoşgörülü, kadın-erkek eşitliği mevcut olan, sınıfsız, demokratik toplumlar olarak nasıl sunulduğu, bu tarihyazımı aracılığıyla Cumhuriyet reformlarının Türk tarihinin derinliklerine nasıl yansıtıldığı tartışmaya açılıyordu.

Bu temel unsurları belirledikten sonra söz konusu tez ile ilgili yapılan bazı önemli çalışmaları ele alalım: Etienne Copeaux’nun “Tarih Ders Kitaplarında (1931- 1993) Türk Tarih Tezinden Türk- İslam Sentezine” başlıklı doktora tezi bu alandaki önemli çalışmaların başında gelmektedir. Ders kitaplarının özel bir tarih söylem biçimi olduğuna ilişkin değerlendirmesiyle başladığı eserine iktidardaki elit parti ya da ideolojik bir hareketin belli bir geçmiş yorumunu dayattığına dikkat çekmektedir. Bu açıdan Türk Tarih Tezi’ni Kemalist tarih yorumu olarak adlandırmaktadır.3 Keza tarih ders kitaplarıyla ortaklaşa bellek ve ortak kimlik yaratma arasındaki yakın ilişkiye değinmektedir. Tarih derslerinin kimlik söylemini taşıyan derslerden biri olması sebebiyle Kemalistler tarafından önemsendiğini, hareket noktasının ulusal bilince katkıda bulunacak ve Türklerin kültürlerinin sürekliliğini ve büyüklüğünü kanıtlayacak, devlet kurma yeteneklerini ön plana çıkaracak bir tarihyazımına başvurulduğunu düşünmektedir. Ona göre böylece tarihin “ideolojikleştirilme” süreci başlamıştır.

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Türkiye toprak bütünlüğünü sağlamlaştırmak

3 Etienne Copeaux, Tarih Ders Kitaplarında 1931-1993 Türk Tarih Tezinden Türk İslam Sentezine, Çev, Ali Berktay, İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s. 19-23

(14)

6

amacıyla elde kalan son kara parçası olan Anadolu, “ebedi Türk vatanı” olarak telakki edilmiştir. Aynı zamanda Yunan ve Ermenilerin Anadolu’daki hak iddiaları nedeniyle Asyalı geçmişi ön plana çıkarmanın tehlikeleri de vardı. Bundan dolayı Anadolu’da kadim Türk atalar bulmak önemlidir. Uygarlık tarihinde Hititler hakkındaki araştırmaların gündemde olması, söz konusu tezler için iyi bir temel teşkil edecektir.

Nitekim dillerinin çözümlenememesi dolayısıyla Hititlerin Orta Asya’dan gelmiş eski Türkler oldukları ileri sürülmüştür. Böylece Anadolu’nun kadim zamanlardan beri Türklere ait olduğu ortaya konulmuş olacaktır. Yine Copeaux’a göre o zamana dek Türklerin Anadolu’daki varlığı 1071 ile başlatılmaktadır. Türk Tarihinin Ana Hatları’nda ve tarih ders kitaplarında ortaya konan Orta Asya’dan göç eden Türklerin dünyanın geri kalanını uygarlaştırdıkları anlatısı, Türklerin tarihe müdahalesinden başka bir şey değildir. Bütün uygarlıklarının Türk kökenli olduğu iddiası Türk geçmişinin parlaklığını vurgulayacak bir dogmaya dönüşmüştür. Copeaux ayrıca Türk Tarih Tezi’nin zamanla Türk- İslam sentezine dönüştüğünü iddia etmiş ve bunu tarih ders kitapları üzerinden açıklamaya çalışmıştır.4

Bu konu üzerinde çalışan Büşra Ersanlı da tarihyazım projesini “tek parti tarihyazıcılığı” olarak adlandırmaktadır. Araştırmasında Türk tarihyazıcılığını siyasal bir bakış açısıyla incelemeyi seçtiğini ifade etmiştir. Ersanlı, tarihin ulusal bilinç oluşturmak gayesine hizmet eden yönünü ön plana çıkaran bir anlatı benimsemiştir. Ulus devletin ortaya çıkışıyla birlikte yeni bir tarih anlayışı ve yazımının ortaya çıkması sürecinin Türkiye’de de dünyadakine benzer bir şekilde geliştiğine dikkat çekmiştir.5 Ona göre Alman romantik düşüncesi, pozitivist tarih anlayışı ve Alman tarihselciliği Cumhuriyet

4 Copeaux, a.g.e., s. 49-59

5 Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih Türkiye’de Resmi Tarih Tezi’nin Oluşumu 1929-1937, İletişim Yayınları, İstanbul 2003, s. 21-26

(15)

7

tarihçiliğini etkilemiştir. II. Meşrutiyet döneminde Türkçülük akımı çerçevesinde ortaya çıkan milliyetçi tarihyazımı Cumhuriyet dönemine miras kalmıştır. Osmanlı aydınları arasında İslam öncesi Türk tarihine yönelik geliştirilen bu ilginin Avrupa’da ortaya çıkan Türkoloji çalışmalarıyla yakından ilgilisi vardır. Aynı çalışmalar Türk Tarih Tezi’nin de kaynakları arasında yer alacaktır. Araştırmacının “Kemalist tarih tezi” olarak nitelendirdiği Türk Tarih Tezi’nin Kemalist ideolojinin önemli bütünleyici parçalarından biri olduğunu düşündüğü ve kültür devrimi özelliği taşımakta olduğunu fikrini paylaştığı anlaşılmaktadır. Ona göre ulusçuluk, pozitivizm ve laiklik bu ideolojinin felsefi temellerini oluşturmaktadır. Siyasetçi tarihçilerin tarih yazımını milli kimliğin geliştirilmesi ve benimsetilmesi için bir görev olarak üstlendiklerine dikkat çekmiştir.

Cumhuriyetin bu tarihyazım projesinin başarılı olmadığını düşünen Ersanlı bunun gerekçesi olarak devrimci ve aceleci bir atmosferin varlığını, birincil elden kaynakların yokluğunu, tarihöncesine büyük bir yer ayrılmasını ve tarihsel bir süreklilik içerisinde günümüze getirilememesini göstermiştir.6

Bu iki temel kapsamlı çalışma dışında yan varyantlarla da olsa meseleye değinen başka çalışmalar da mevcuttur. Bunlardan birini kaleme alan Halil Berktay Cumhuriyetin ideolojik ihtiyaçları doğrultusunda ortaya koyduğu tarih çalışmaları üzerine kısa, ancak önemli bir değerlendirmede bulunmuştur. Cumhuriyetin bu tarih çalışmalarının ülkemizde tarihin bir bilim dalı olarak yerleşmesinde tayin edici bir rol oynadığını ileri sürmüştür.7

Halil Berktay’a göre bu çalışmalar ilk olarak 19. ve 20. yüzyıllar boyunca Avrupa merkezci ve oryantalist tarih görüşlerinin Türkler hakkındaki olumsuz ve

6 Ersanlı, a.g.e., s.45-46, s.103-105

7 Halil Berktay, Cumhuriyet İdeolojisi ve Fuat Köprülü, Kaynak Yayınları, İstanbul 1983, s. 13

(16)

8

küçümseyici yargılarına cevap vermek üzere karşı bir tez olarak kurgulanmıştır. Türkleri medeniyete hiçbir katkı yapmamış, barbar, istilacı, yıkıcı bir kavim olarak gören, uygarlığın bütün başarılarını Avrupalı beyazlara mal eden Avrupa merkezci tarih görüşüne göre barbar bir kavim olan Türkler XI. yüzyılda İslam Uygarlığı’na girmelerinden önce son derece geri, tamamen göçebe ve uygarlıktan nasibini almamış durumdaydılar. Daha sonra uygarlık adına ortaya koydukları her şeyi de İran-İslam Uygarlığı’na borçluydular. Bu türden ön kabullerden ve varsayımlardan yola çıkan bu tarihyazımı, geri ve barbar bir kavmin nasıl olup da Osmanlı Devleti gibi dünyayı sarsan bir imparatorluk kurabildiği sorusu üzerine yoğunlaşmıştır. O dönemde ortaya konan görüşlere göre Türkler devlet kurmak için gereken medeni unsura sahip değillerdi.

İslamiyet’i ise henüz benimsemişlerdi. Bunlar fethedip yerleştikleri sahalardaki unsurlar sayesinde bir devlet kurup ilerlemişlerdi. İlk kurulduğunda Asyalı ilkel bir teşkilat mahiyetindeydi. İmparatorluk asıl bütün müesseseleriyle İstanbul’un fethinden sonra kuruluyordu. Bu da Bizans müesseselerinin taklit ve iktibası yoluyla mümkün olabilirdi.

Berktay’a göre o dönemde Türk ve Osmanlı tarihine yönelik bakış açısı tarih çalışmalarına büyük ölçüde yansıyordu. 19. yüzyıl Batı emperyalizmi ve hegemonyası batı-dışı bölgelerin ve halkaların tarihini de sömürgeleştiren bir çizgideydi. Bu olumsuz ve küçümseyici tarihyazımına karşı Cumhuriyet dönemi tarih yazıcılığı Türklerin dünya ve uygarlık tarihindeki yerleri konusunda Avrupa merkezci tarihyazımı ve ideolojisine bir karşı çıkış niteliğindeki tezlerle cevap vermeye çalışmıştı.8

Nadir Özbek de Başkurt Tatarlarından meşhur tarihçi Zeki Velidi Togan üzerinden konuyu ele alarak, onun Türk Tarih Tezi konusundaki tenkitlerinin mahiyetine

8 Berktay, a.g.e., s. 14-22

(17)

9

değinmiş, böylece konumuzla ilgili bazı fikirlerini ortaya koymuştur. Ona göre Togan, I.

Türk Tarih Kongresi’nde Türk Tarih Tezi’ne getirdiği eleştirilerle bir ölçüde ilmî kaygılarını dile getirmiştir. Özbek bu vesileyle yeni bir tarih yaratma çabası olarak değerlendirdiği Türk Tarih Tezi ile Kemalist rejimin, Anadolu’nun ezelden beri Türk olduğunu ortaya koyma amacı taşıdığını, Osmanlı saltanatından ve İslam’dan kopuşu meşrulaştırmak için yeni bir tarih görüşüne ihtiyaç duyduğunu ve bu nedenle önceki kavrayışlardan farklı yeni bir çerçeve gündeme getirdiğini belirtmiştir. Anadolu’nun tarihöncesi medeniyetlerinin Orta Asya kökenli olduğunu ispatlama çabasının bu tarihyazımına yön verdiğini düşünmektedir. Zeki Velidi Togan ise Türklerin Orta Asya’dan göçlerini kuraklığa bağlayan resmi görüşe karşın göçlerin nüfus yoğunluğu nedeniyle gerçekleştiği eleştirisini ortaya koymuştur. Togan’ın temkinli tavrı, yaklaşımını tarihi devirlerle sınırlandırmış oluşuyla ve, M.Ö. 7000, 10000 gibi tarihlerden bahsetmeye şüpheli yaklaşmasıyla belirmiştir. Togan’ın eleştirisi Nadir Özbek’e göre tarihin politik hedefler uğruna çarpıtılmasına karşı çıkış niteliği taşımaktadır.9

Yine dolaylı olarak konuyu çalışmasında ele alan Nevzat Köken, “Cumhuriyet Dönemi Tarih Anlayışları ve Tarih Eğitimi (1923-1960)” başlıklı doktora tezinde Türk Tarih Tezi’ni Cumhuriyet dönemi tarih çalışmalarına yüklenen işlevler üzerinden değerlendirmektedir. Tezin bir iç, bir de dış cepheye yönelik olmak üzere ikili bir işlevi yerine getirdiğini düşünmektedir. Bunlar Türk toplumunun müşterek değerler etrafında toplamak suretiyle “millet şuurunu” uyandırmak, Türklerde “millî vatan” şuurunu yerleştirmek, Türkiye Cumhuriyeti ideolojisinin varlığını güçlendirmek ve yeni Türk devletinin tarihini geçmişle temellendirmek amacı, tezin iç cephedeki hedeflerini

9 Nadir Özbek, “Zeki Velidi Togan ve Türk Tarih Tezi”, Toplumsal Tarih, cilt 8, no. 45, s. 21-26, 1997

(18)

10

oluşturmaktadır. Sürekli mağlubiyetler sonunda İmparatorluk devrinden miras kalan halktaki ve bilhassa da aydınlardaki Avrupa karşısında aşağılık duygusundan kurtulmak için özgüven duygusu aşılamak amacı da bir ölçüde dış cepheyi hedefine alır. Yeni tarih ile dış cepheye verilen mesaj, Türklerin barbar ve medeniyet meydana getiremeyen yeteneksiz bir kavim olduğu yolunda özellikle Batı dünyasında yaygın olan önyargıların geçersizliğini ve Batılıların Anadolu üzerindeki emperyalist emellerine karşı Anadolu’nun eskiden beri “Türk vatanı” olduğunu göstermektir10

Nazan Maksudyan da Türkçülük ideolojisi çerçevesine haps ettiği çalışmasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kurulmuş bir devlet olarak milli kimliğin oluşturulması ve milliyetçi ideolojinin yerleştirilmesini aşamasında yeni bir tarih tasarımına ihtiyaç duyduğuna dikkat çekmektedir. 1930’larda ırk kavramının ön plana çıkmasının Türk milliyetçiliğine de yansıdığını ve Türk ırkının üstünlüğüne inancın dile getirilmesinde antropolojinin bir bilimsel bir dayanak noktası olarak kurgulandığını ifade etmiştir.

Türklerin de tıpkı Avrupalılar gibi uygar bir ırktan geldiğini ve Avrupa uluslarıyla aynı ırka mensup olduğunun dile getirilmesi ile o dönemde ulaşılması gereken bir hedef olarak ortaya konmuş olan muasır medeniyet seviyesine erişme arasında bir bağ kurmaktadır.

Bu bağlamda, Türk Tarih Tezi milli kimliğin inşasında temel taşlardan biridir. Tarih gelecek nesillere ileriye dönük bir hedef sunuyor ve milli bilincin yerleştirilmesi ve sağlamlaştırılması için araçsal olarak kullanılıyordu.11

Ona göre Türk milliyetçi seçkinleri bilimi meşruiyet kaynağı olarak kullanarak, Türklerin efsanevi geçmişleriyle ilgili tezler icat edip Türk kimliğini ırka dayalı kurgulamak istemişlerdi. Böylece Türk milliyetçiliğinin antropolojik çalışmalarla ırkçı

10 Nevzat Köken, Cumhuriyet Dönemi Tarih Anlayışları ve Tarih Eğitimi (1923-1960), Doktora tezi, 2002, 82-99

11 Nazan Maksudyan, Türklüğü Ölçmek Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi 1925- 1939, Metis yayınları, İstanbul 2005, s. 55-57

(19)

11

ideolojinin bilimsel temelleri atılmış oluyordu. Türk ırkının üstünlüğü bir ön kabul olarak ele alınmış, bunu bilimsel bulgularla ispat etme şeklinde bir yöntem benimsenmişti.12 Konuyu doğrudan ele alan İsmail Beşikçi ise, meseleyi farklı bir cihete çekmeyi tercih ederek tamamen siyasi tutumu öne çıkarıp dönemin tek parti iktidarını hedef tahtasına oturtmuş ve dönemi bu tarihyazımı üzerinden eleştirmiş görünmektedir. Türk Tarih Tezi’ni ortaya koyan ekibin milletvekili, politikacı kimliklerini ön plana çıkaran Beşikçi, bilimsel olmayan bir tutumun egemen olduğu eleştirisini ortaya koymaktadır.

Hatta ona göre bu tarihin resmi ideolojinin arzuları doğrultusunda çarptırıldığını iddia etmektedir. Türk Tarih Tezi’nin Kürt kimliğini ve dilini yok saydığını eklemektedir. Türk Tarih Tezini bunu ortaya çıkaran sebepler silsilesini göz ardı ederek ideolojik boyutta bir fikriyatın etkisi altında “bir yalanlar dizisi” olarak ele almıştır. Resmi ideolojinin kendi sübjektif görüşlerini, tarihsel gerçeklikler olarak takdim ettiğini düşünmektedir. Kürtlerin aslında Türk olduğu şeklinde ifadesini bulan ve ders kitaplarına giren dönemin anlayışının Kürt kimliğini ötekileştirdiğini ve Kürt ulusunu boyunduruk altına aldığına dikkat çekmiştir. Onun çalışmasında Türk Tarih Tezi Cumhuriyet kadrosunun Türk milletine özgüven aşılamak amacıyla yazdığı bilimsel olmayan, ırkçı bir teze dönüşüvermektedir. Hiçbir bilimsel temeli olmadığı, hiçbir belge ve kanıt ileri süremedikleri, sadece kendi özlemlerini, sübjektif kanılarını ortaya koydukları iddiasını öne sürmektedir. Çalışmalarda, genel doğru olan bazı ilkelere yer verilmekle birlikte, bu genel doğrular ifade edildikten sonra, tarihsel olgulara, bilim yöntemi ile değil de belirli bir ideolojiyi ve görüşü doğrulamak açısından yaklaşıldığı için hiçbir sonuç elde edilememiştir. Cumhuriyet ideolojisinin kendi varsayımları ve doğrularını kanıtlama

12 Maksudyan, a.g.e., s. 8-14

(20)

12

çabası bilimselliğin önüne geçmiştir. Ancak bu genel doğruların neler olduğu nerede bu doğruların ve bilimsel kanıtların tahrif edildiği ve sübjektif değerlendirmelere yerini bıraktığı Beşikçi’nin bu çalışmasından anlaşılamamaktadır. Türk Tarih Tezi’ni ideolojik olduğu için eleştirmekle birlikte eserin kendisi de son derece sübjektif değerlendirmeler içermektedir. Beşikçi’nin bu yaklaşımları bir ölçüde başka bir ideolojik saplantının yansımasıdır, amacına hizmet etmek için de Türk Tarih Tezi’ni kendi tarihsel bağlamından kopararak ele almış görünmektedir.13

Öte yandan meseleye dengeli yaklaşan Zafer Toprak, Cumhuriyet ve Antropoloji isimli eserinde Türk Tarih Tezi’nin iddiaları ile İsviçreli antropolog Eugene Pittard’ın çalışmaları arasındaki bağı ortaya koymuştur. Zafer Toprak Türk Tarihinin Ana Hatları’nın kaynakları üzerine yaptığı çalışmalarla bir eksiği doldurmaktadır. Buna göre tezin nerede literatüre dayandığı nerede Türk tarihçilerin müdahaleleri olduğunu anlamamızı sağlayan bir bakış açısı ortaya koymuştur. Eugene Pittard’ın rolüne değinmesiyle bu tarih tezinin anlaşılması yönünde bir boşluğu doldurmaya yarayacak açıklamalar getirmiştir. 1930’lu yıllarda ortaya konan ve ders kitaplarına giren Türk Tarih Tezi’ni tamamen bilimdışı gören, tek parti tarihçiliğinin bir örneği olarak ele alan ve bu çalışmalar üzerinden bir dönemi ırkçı olarak etiketleyen çalışmalardan farklı bir yaklaşım sergilemiştir. Bunun kendi dönemi içerisinde ve dünyadaki gelişmelerle ilişkilendirilmesinin önemini vurgulayarak “anlama” çabasını ortaya koymuş, bu bakışla da diğerlerinden ayrılmıştır.14 Son yıllarda Türk Tarih Tezi’nin Türklerin Orta Asya’dan

13 İsmail Beşikçi, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi ve Kürt Sorunu, Denge Komal, Stockolm 1996, s. 9-16

14 Zafer Toprak, Cumhuriyet ve Antropoloji, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2021, s. 138-139, 141-142

(21)

13

göç ettiğine ve beraberlerinde medeniyeti dünyanın çeşitli yerlerine götürdüklerine indirgendiğine dikkat çeken Toprak, bu hususu kapsamlı bir şekilde ele almıştır.15 Onun tespitlerine göre Türk Tarih Tezi’nin temeli iki kitaba dayanmaktadır. İlki ünlü antropolog Eugene Pittard’ın Irklar ve Tarih isimli eseridir. Eugene Pittard 1910’lu yıllardan itibaren Türkiye’de antropolojik çalışmalarda bulunuyordu. Bir diğer eser dönemin tanımış bir yazarı olan Herbert George Wells’e aitti. The Outline of History isimli dünya tarihi, Atatürk’ü derinden etkilemişti. Nutuk’ta kendisine atıf yapılan tek eser olduğuna işaret etmişti. Atatürk’ün bu eserde altını çizdiği bir paragrafta:

“Tarihçiliğin artık jeolojistlerin, paleontolojistlerin, embriyolojistlerin, her kesimden doğa bilimcilerin, ruh bilimcilerin, etnolojistlerin, arkeolojistlerin, filolojistlerin ve tarih uzmanlarının ortak çalışmalarıyla şekilleneceği” belirtilmişti. Atatürk bu eserin Türkçeye çevrilmesini istemiş kısa sürede eser bölümlere ayrılarak Türkçeye kazandırılmıştı. Bu eserle birlikte Cumhuriyet döneminin tarih anlayışında önemli değişiklikler meydana gelmişti. Burada insanın ortaya çıkışı ve gelişimi bilimsel temellere dayandırılarak açıklama yaklaşımı benimsenmişti. Arkeoloji ve antropoloji çalışmalarının tarih çalışmalarıyla bütünleşeceği süreç de böylece başlamıştı. Wells’ten esinlenen ders kitapları Darwinist içeriğe sahip olarak kurgulanmıştır. Z. Toprak, içeriği itibariyle ders kitaplarının devrimci bir niteliğe sahip olduğunu vurgulamıştır. Tarih dar kalıplar içinde diplomatik, siyasal yapısını kırarak disiplinler arası bir yapıya dönüşüyordu. Bir diğer yönü de tarihi çok geniş zaman ekseninde ele almasıydı. Bu vakanüvis tarihçiliğinin ya da Meşrutiyet döneminin aktarmacı tarihçiliğinden farklı olarak sentetik bilgilere yer vermesiyle de tarih anlayışında yaşanan değişimi ortaya koyuyordu. Z. Toprak çağdaş

15 Toprak, a.g.e., s. 223

(22)

14

Türk tarihçiliğini Türk Tarih Tezi’yle başlatmaktadır. Ona göre arkeoloji, antropoloji, filoloji çalışmalarıyla bütünleştirilen tarih çalışmaları ilk defa disiplinlerarası bir alana taşınmıştı.

Toprak, eserinde, dönemin fiziki antropolojiye olan eğiliminin, Türk Tarih Tezi (=TTT) ve Güneş Dil Teorisi (=GDT) gibi tezlerin bugünün değer yargılarıyla eleştirilmesine itiraz etmektedir. Bugünden bakılarak bunların bilimdışı ilan edilmesinin yerinde olmadığını, antropolojinin o dönemin popüler bir bilim dalı olduğunu ifade etmiştir.1930’lardaki kültürel devrimin sac ayaklarından biri olarak gördüğü TTT’ni Türkiye’deki uluslaşma süreci ile birlikte ele alan Toprak, Cumhuriyetin arzu ettiği yurttaşlarını oluşturmak ve onu geçmişten koparmak, ona yeni değerler kazandırmak için tarihe başvurduğu söylemiştir.16 Mark Mazower’in Karanlık Kıta: Avrupa’nın 20. Yüzyılı isimli eserine yaptığı atıfla yirminci yüzyıl boyunca hangi ideolojiden olursa olsun bütün rejimlerin kendi yeni insanını inşa etmeyi amaçladığına dikkat çekerek Cumhuriyetin de bunun bir istisnası olmadığının altını çizmiştir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra imparatorlukların yıkılmasıyla yeni bir dünya düzeninin tesis edildiği bir süreç başlamıştı.

Savaşın yol açtığı yıkım o zamana dek insanların sadakatle bağlı oldukları kimlikleri ve değerleri de sorgulamalarını beraberinde getirmiştir. Cumhuriyet Türkiye’si Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden bir ulus devlet olarak doğmuştur ve kendi yeni insanı ve yeni hayatı kurma çabası içinde olmuştur.17

1920’lerin önceliği siyasi ve hukuki alandaki inkılaplara verilmiş; 1928’den itibarense kültürel çalışmalara hız kazandırılmıştır. Bu kültürel çalışmalardan en önemlileri tarih ve dil çalışmalarıdır. TTT ile uluslaşma ve yeni insanın inşa edilmesi arasındaki ilişkiyi

16 Toprak, a.g.e., s. 130

17 Zafer Toprak, Atatürk Kurucu Felsefenin Evrimi, İstanbul 2020, s. 5

(23)

15

sorgulayan Toprak, I. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılan Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması sürecinde bağımsızlık savaşı neticesinde kurulan Cumhuriyetin yönetici ve aydınlarının Sevr ile somutlaşan Anadolu üzerindeki hak iddialarına karşı bu tarihyazımı ile “bu topraklar bizim” demek istediklerine dikkat çekmiştir. Bu Sevr travmasının hala belleklerde canlı olduğunu ve savunmacı bir güdüyle bu iddiaları tarih aracılığıyla cevap verileceği bir süreci başlatacaktır. Tezde 1071’den önce de Türklerin Anadolu’da olduğuna dair fikirler Batılı bilim insanlarının kaynaklarına atıf yapılarak ortaya konacaktır. İslam öncesi tarihe uzanan antropoloji ve arkeoloji yöneliminin gerisinde bu siyasi mücadelenin bilimsel tabana oturtulması kaygısı yatmaktadır.

1930’lu yıllarda oldukça revaçta olan ve ders kitaplarına giren göç haritalarını Cumhuriyetin bilim insanları icat etmemişti. Batı’da ortaya çıkan bu göç haritalarının da bilimsel dayanakları vardı. Fiziki antropoloji kafatası şekli üzerine kurulu bir takım antropolojik araştırmalarla insanların göç yolları üzerinde araştırma yapmaktadır. Bu göç yollarına bakıldığında ise şöyle bir tablodan bahsedilmektedir: Orta Asya’dan yola çıkan Anadolu’dan geçen ve Avrupa’ya kadar ulaşan göç olgusu söz konusudur ve bu göç yolu uygarlığı Batı’ya ulaştıran göçebe, toplayıcı bir evreden toprağı ekip biçen, hayvanları evcilleştiren bir sürece işaret etmektedir. Bu fikirleri ortaya koyan kişi Eugene Pittard’dı.

30’lu yılların tarih tezleri de onun bu antropolojik çalışmalarına dayanmaktaydı.

Medeniyeti Avrupalı beyaz ari ırka atfeden görüşlere bilimsel bulgularla karşı çıkılarak Türklerin sarı ırka ait olmadığı “kanıtlanmış” oluyordu. Dönemin çalışmalarını ırkçı olarak nitelemek bu açıdan peşin bir yargıyı yansıtmaktadır. 1930’ların antropolojik çalışmalarının kendisi ırkçı Aryan tezlerine bir karşı çıkış niteliğindedir. Afet İnan’ın doktora tezi de Eugene Pittard’ın tezlerini Anadolu bağlamında doğrulayan bir niteliğe sahipti.

(24)

16

Pittar’da göre İsviçre’de göller bölgesinde insanlar avcılıkla toplayıcılıkla yaşadıkları evrede insanlar dolikosefal kafatasına sahipti. Ancak tarihin bir evresinde bu insanlar toprağı ekmeye, hayvanları evcilleştirmeye başlamıştı. Bu uygar evreyi gündeme getirenler oraya sonradan gelmişlerdi ve brakisefal kafatasına sahipti. Eugene Pittard’ın ilk tespiti uygarlığın brakisefallerle bir aşama atladığıdır. Bu bulgulardan yola çıkan Eugene Pittard bu göçmenlerin izini sürmeye başladığında brakisefallerin Orta Asya’da rastlandığını ve göç yollarının Anadolu’ya işaret ettiğini, yani Orta Asya’dan yola çıkan ve Anadolu’dan geçen brakisefallerin Avrupa’ya uygarlığı götürdükleri sonucuna varmaktadır.18 Pittard’ın bu tezini Afet İnan kapsamlı bir örneklemle kanıtlamıştır. Bu Türkiye’de 64 bin kişi üzerinde yapılan antropolojik anket çalışması geçmişin brakisefalleriyle 1930’lu yılların Anadolu insanının aynı kafa ölçülerine sahip oldukları anlamına geliyordu. Türklerin anayurdunun Orta Asya olduğu bilgisiyle bu antropolojik veriler bir araya getiriliyordu.

Pittard’ın temkinli bilimsel sınırlar içerisinde bunların Türk olabileceğini ifadesi Türk Tarih Tezi’nde ve Türk Tarih Kongresi’nde kesin ifadeler şekline dönüştürülmüştü. . Böylece Türklere atfedilen ikinci sınıf sarı ırk iddialarını bilimsel verilerle çürütmek ve geçersiz kılmak hedefine ulaşılmış olunuyordu. Irk çalışmalarının hedef kitlesi ülke içine değil dışa dönük bir mahiyet arz ediyordu. Batıdaki önyargılı görüşleri hedef alıyor ve son kertede Türklerin uygar bir ırktan geldiğini söylüyordu. Türklere yeni bir imaj kazandırmak misyonu atfedilen Türk Tarih Tezi ile istenen sonucun alındığına dikkat çekmiştir: “Gazi’nin, kimi kez aşırılıklar içeren fizik antropoloji kökenli tezleri, Türkiye’de çağdaş sosyal bilimlerin temellerinin atılmasına da vesile olmuştu. Bugünkü

18 Zafer Toprak, “Adem-Havva’dan Homo-Alpınus’a Eugène Pittard, Antropoloji ve Türk Tarih Tezi”, Toplumsal Tarih, sayı 206, Şubat 2011, s. 16-29

(25)

17

bilgilerimiz doğrultusunda bilimsellikleri tartışıladursun, bu tezler on yıl gibi kısa bir sürede antropoloji ve tarihöncesi arkeoloji bilim dünyasında Anadolu halkı ve Türklerle ilgili önyargıların kırılmasını sağladı. Türklerin kökeninin sarı ırka mensup olduğuna yönelik genel kanı çürütüldü ve bilim çevrelerinin geniş bir kesimi bu tezlerin anlamlı olduğu kanısına vardı. Türk Tarih ve Dil tezleri sayesinde Anadolu insanı sınıf atladı ve Avrupa insanıyla aynı kefeye konulmaya başlandı.”19

Eugene Pittard aynı zamanda Afet İnan’ın Türk Irkı üzerine yaptığı tezin de danışmanıdır ve Atatürk’le yakın ilişki içerisindedir. II. Türk Tarih Kongresi’nin de başkanlığını üstlenmiştir. Türk göç dalgalarının tüm Avrupa ve Asya’yı işgal ettiklerini ve tüm neolitik uygarlıkları ilerlettikleri iddiasına yön veren bir perspektif sunmuştur:

Neolitik çağın henüz başlamadan brakisefal bir halkın ortaya çıktığını yontma taş çağında Avrupa’da bilinmeyen bu insanların brakisefallerin yaşadıkları Asya’dan geldiğine işaret etmiştir.

Antropoloji çalışmalarına odaklanan Pittard, çalışmalarıyla o sırada gündemde olan ırk konusu üzerine farklı bir perspektif ortaya koymuştu. Les Races et l’Histoire (Tarih ve Irklar) adlı eseri kısa sürede çeşitli dillere çevrilmişti. Bu sırada Atatürk’ün ve Türk bilim insanlarının dikkatini çekmiştir. Pittard uzun yıllar yaptığı araştırmalar şu sonuca varmıştı: Anadolu’daki ve Avrupa’daki neolitik kültür, Orta Asyalı kavimlerin göçüyle bağlantılıdır

. Bu göç edenlere ise Türk vasfını veren o değildir; bu sonuca varanlar Atatürk ve çevresindeki tarihçiler ve antropologlar olmuştur. Bununla birlikte II. Türk Tarih Kongresi’nde Türk Tarih Tezi’yle örtüşen bir tebliğ vermişti.. Ancak Türk Tarihinin Ana

19 Zafer Toprak, Cumhuriyet ve Antropoloji, Doğan Kitap, İstanbul 2012, s.470

(26)

18

Hatları’ndan farklı olarak daha temkinli bir tavır sergiliyor ve kesinlik bildiren ifadelerden kaçınıyordu. Göç yollarından yola çıkarak Orta Asya’dan Anadolu’ya oradan Avrupa’ya yayılan göçlerin medeniyetin ilerlemesine katkıda bulunduğunu ifade ediyordu. Eugene Pittard Asyalı göçleri ön plana çıkaran teziyle Almanya’da geliştirilen Ari ırk safsatasını sorguluyordu. Kendisi ise tezini son antropolojik bulgulara dayandırmaktaydı. Mezolitik devir sonlarında Avrupa’da göçebeler ve avcı-toplayıcılar vardı. Bunlar hayvan beslemeyi ve tarımı henüz bilmiyorlardı. Temel geçim kaynakları avcı-toplayıcılıktı. Aynı devirde Asya’da ise insanlar toprağı ekiyorlar ve hayvanları ehlileştiriyorlardı. Buğday, arpa, darı gibi tahılları yetiştirebiliyorlardı. Nüfus olarak çoğalmışlardı. Bunun üzerine göçlerle Avrasya coğrafyasına yayılmışlardı ve beraberlerinde uygarlığı dünyaya taşımışlardı. Anadolu’da yapılacak antropolojik ve arkeolojik araştırmaların bu tezini destekleyeceğini düşünen Pittard Anadolu’da neolitik kültür üzerine çalışmıştı. Orta Asya’da ve Anadolu’daki kafatası biçimi brakisefaldi. Bu Anadolu ile Asya’nın ırk birliğine işaret ediyordu. Brakisefaller göçler sonucunda Anadolu üzerinden Avrupa’ya yerleşmişlerdi. Böylece Avrupa’ya neolitik kültürün dışarıdan geldiği sonucuna varıyordu. Avrupa’ya bu neolitik uygarlık Karadeniz ve Küçük Asya üzerinden Avrupa’ya taşınmıştı. Orta Asya’dan başlayan göçlerle Türklerin medeniyeti dünyanın çeşitli yerlerine götürdükleri iddiası üzerine kurulu olan Türk Tarihinin Ana Hatları Pittard’ın bu tezleriyle büyük ölçüde uyuşuyordu.20

Kısaca Z. Toprak bütün bu tez ile ilgili argümanların tarihi temellendirmesinin o döneme ait yapılan incelemelere dayandığını ve bunun da makul bir çizgi içinde o devrin icablarına ve ihtiyaçlarına cevap verdiğini, ilmi temellendirmenin yapılan antropolojik

20 Zafer Toprak, Cumhuriyet ve Antropoloji, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2020, s. 229-230, 240, 310

(27)

19

çalışmalarla irtibatlandırılabildiğini dile getirmiştir. Bütün burada temas ettiğimiz görüşler kapsamında Cumhuriyet ideolojisinin mahiyetine kapı aralamak yerinde olacaktır.

CUMHURİYET İDEOLOJİSİ VE TARİH

Kurtuluş Savaşı’nın akabinde toparlanmakla meşgul olan ve tüm enerjisini modern, seküler bir cumhuriyet kurmaya vakfeden Türkiye, 1930’ların başında dikkatini ideoloji meselesine yöneltebilmişti. 1931 senesi Türk milliyetçiliğinin yükselişini (ya da yeniden yükselişini) haber veren önemli bir olaya şahit olmuştu. Bu Türk Tarih Tezi’nin ortaya çıkışıydı. Tez ilk olarak Türk Ocağı Türk Tarihi Tetkik Heyeti tarafından geliştirildi.

Üyeleri arasında heyet başkanı Yusuf Akçura, ikinci başkan Samih Rifat Horozcu, genel sekreter Reşit Galip, Ahmet Ağaoğlu, Fuat Köprülü ve Afet İnan gibi önemli tarihçiler, aydınlar ve Kemalizm’in ideologlarını bulundurmaktaydı. Atatürk’ün bizzat görevlendirdiği bu heyetin ilk büyük çalışması Türk Tarihinin Ana Hatları başlığını taşıyan 606 sayfalık kitaptı. 10 Nisan 1931’de Türk Ocakları kapatıldıktan sonra Türk Ocağı Türk Tarihi Tetkik Heyeti ismini Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (=TTTC) olarak değiştirdi. Atatürk bu cemiyet için öngördüğü programı Afet İnan’a bildirdi. TTTC “Türk ulusal tarihini, bu milli tarih mallarını asıl sahibi olan halkına muhafaza ettirmek ve yaymakla” görevliydi. Cemiyet aynı zamanda Türkçe üzerine tarihsel araştırma yürütmek üzere Türk Dili Tetkik Cemiyeti (=TDTC) adı altında bir komite oluşturarak “Türk dilinin bütün dünya dillerinin inkişaf ve tekamülünde en müessir bir amil olduğunu

(28)

20

kanıtlamak için” Türkçe ile Hint-Avrupa dillerini karşılaştıran bir inceleme başlatacaktı.

TTTC’nin ikinci ödevi Türk Tarihinin Ana Hatları’nı müdellel olarak ve bir sentez halinde yazmaktı. Cemiyet bu doğrultuda eserin gözden geçirilmiş bir versiyonu olan Türk Tarihi’nin Ana Hatları Medhal’i ortaya çıkardı.21 Hemen arkasından 2-11 Temmuz 1932 tarihinde Ankara’da, sonraları I. Türk Tarih Kongresi olarak adlandırılacak olan amacı öğretmenleri Türk tarihi konusunda eğitmek olan bir kongre düzenlenmiştir.22 Kongrede Afet İnan’ın tafsilatlı bir şekilde anlattığı Türk Tarih Tezi, Türklerin muazzam bir geçmişe sahip çok eski bir ırk olduğunu ileri sürmekteydi. Türkler kökleri binlerce yıl evvel yaşadıkları Orta Asya’ya dayanan brakisefal bir ırktı. Orta Asya’da bir iç deniz etrafında parlak bir medeniyet yaratmışlardı. Bu iç deniz iklim değişikliklerine bağlı olarak kuruyunca Orta Asya’yı terk ederek dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmışlar ve beraberlerinde bu medeniyeti götürmüşlerdi. Doğuda Çin’e güneyde Hindistan’a, batıdaysa Mısır’a, Mezopotamya’ya, İran’a, Anadolu’ya, Yunanistan’a, İtalya’ya gitmişlerdi.23 En temelde bu şekilde özetlenebilecek olan Türk Tarih Tezi’nin ortaya konduğu ilk eser olan Türk Tarihinin Ana Hatları (=TTAH)“Bu kitap niçin yazıldı?”

sorusuna cevap vererek başlıyordu. Buna göre:

Bu kitap, muayyen bir maksat gözetilerek yazılmıştır. Şimdiye kadar memleketimizde neşr olunan tarih kitaplarının çoğunda ve onlara mehaz olan Fransızca tarih kitaplarında Türklerin dünya tarihindeki rolleri şuurlu veya şuursuz olarak küçültülmüştür. Türklerin, ecdat hakkında böyle yanlış malûmat alması, Türklüğün kendini tanımasında, benliğini inkişaf ettirmesinde zararlı olmuştur. Bu kitapla istihdaf olunan asıl gaye, bugün bütün dünyada tabiî mevkiini istirdat eden ve bu şuurla yaşayan milliyetimiz için zararlı olan bu hataların tashihine çalışmaktır, aynı zamanda bu, son büyük hadiselerle ruhunda benlik ve birlik duygusu uyanan Türk milleti için millî bir tarih yazmak ihtiyacı

21 Soner Çağaptay, “Otuzlarda Türk Milliyetçiliğinde Irk, Dil ve Etnisite”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 4, İletişim Yayınları, İstanbul 2020, s. 245-246

22 Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih, Türkiye’de Resmi Tarih Tezi’nin Oluşumu, s. 139

23 Türk Tarihinin Ana Hatları, İstanbul 1930, İstanbul Devlet Matbaası, s. 50-58

(29)

21

önünde atılmış ilk adımdır. Bununla, milletimizin yaratıcı kabiliyetinin derinliklerine giden yolu açmak, Türk deha ve seciyesinin esrarını meydana çıkarmak, Türkün hususiyet ve kuvvetini kendine göstermek ve millî inkişafımızın derin ırkî köklere bağlı olduğunu anlatmak istiyoruz: Bu tecrübe ile muhtaç olduğumuz o büyük millî tarihi yazdığımızı iddia etmiyoruz, yalnız bu hususta çalışacaklara umumî bir istikamet ve hedef gösteriyoruz. İkinci bir maksadımız da kâinatın teşekkülüne, beşerin zuhuruna ve beşer hayatının tarihî devirlerden evvelki mazisine dair, yakın zamanlara kadar itibarda bulunan yanlış telâkkilerin önüne geçmektir. Yahudilerin mukaddes saydıkları efsanelerden çıkan bu telâkkiler membalarının tenkidi ile ve son zamanların ilmî keşifler ile artık tamamen kıymetini kaybetmiştir.

Tenkidi tarihe ve tabiî ilimlere dayanılarak kurulan faraziyeler elbette Sifri’t tekvin’ in haberlerinden daha ilmîdir, işte bunun içindir ki, kitabımızda beşerin tarihine girmeden önce kâinat, dünya ve insan hakkında zamanımızın ilme müstenit nazariyelerim nakil ve izah ettik;

ve bunu yaparken, batıl fikirlerden sıyrılarak, tarihî şeniyeti kavramaya çalıştık.24

Kitabın hedef kitlesinin Türk gençliği olduğu belirtilerek Türklerin dünya tarihindeki rolleri ve yaratılış teorilerine ek olarak okuyucuya genel bir insanlık tarihinin Türklerle alakalı kısımlarına değinildiği ifade edilmiştir. Bu nokta dikkat çekicidir çünkü tarihteki olay ya da olgular Türklerle ilişkili olduğu ölçüde kitaba girebilmiştir.

Son zamanlarda Batı’da yayınlanmış terkibi kitapların verileriyle bazı dil incelemeleri karşılaştırılarak ulaşılan neticelere yer verilmesi hedeflenen eserin derleme, çeviri ve toplayıp yazma yollarıyla yapılmış bir girişim olduğu belirtilir.

Dönemin önde gelen isimlerinin önderliğinde yazılmış olan eser Türkleri barbar olarak gören ve medeniyete katkısı olmayan, ikinci sınıf bir ırk ithamlarını çürütmeyi hedeflemiştir. Her ne kadar aceleye getirildiği ve Atatürk’ün kendisinin de beğenmediği ifade edilse de kitap diğer çalışmalara kaynaklık etmesi bakımından önemli bir yere sahiptir. Bir tarih kitabı olarak değeri tartışmalı olsa da o dönemin zihniyetini anlamak açısından önemli veriler ihtiva etmektedir.

24 TTAH, 1-3

(30)

22

Dönemin Cumhuriyet ideolojisinin somutlaştığı alan tarih olmuştur.25 Cumhuriyet kendi ideolojisini tarih üzerinden ortaya koymayı hedeflemiş ve bu ideolojiyi hakim kılmayı amaçlamıştır.26 Bunu yaparken bir önceki dönem olan Osmanlı ile hesaplaşılan yerler kendini nasıl konumlandırdığını anlamamamız açısından da önemli veriler sunmaktadır. Başta Atatürk olmak üzere cumhuriyetin önde gelen isimlerinin kendilerini tarih çalışmalarına vermesi anlamlıdır. Oryantalist Avrupa merkezci tarih görüşleri Türklerin dünya tarihindeki yerlerini bilinçli ya da bilinçsiz olarak küçültmüşlerdir. Bu nedenle Türkler kendini tanıyamamaktadır. Cumhuriyetin tarih çalışmaları ise Türklerin tarihi rolünü teslim edecek ve milletin kabiliyetini ortaya çıkaracaktır. Kutsal kitap kaynaklı yaratılış teorisinin yerine evrim teorisine tarih kitaplarında yer verilerek pozitivist bir tarih ve dünya görüşü ile ikame edilmesi hedeflenmişti.27 Tevrat’ta yer aldığı ifade edilen insanın ve evrenin yaratılışına dair görüşlerin son bilimsel çalışmalarla geçerliliğini yitirdiği ifade edilirken bu iddiaların aynı zamanda Kuran’da yer alması hakkında bir şey söylenmemesi dikkat çekicidir.

Tevrat’ın bu iddiaları efsane olarak nitelenirken doğa bilimlerinin verilerine tarih kitaplarında yer verilerek “Türklerin yanlış düşüncelerden ve görüşlerden kurtarılmasının” amaçlandığı ifade edilmiştir.28

Kaynak olarak özellikle Fransızca kitapların tercih edilmesinin sebebi o zamana kadar ülkede yayınlanmış tarih kitaplardaki yanlış görüşlerin Fransız bilim insanlarının

25 Ersanlı, s.103

26 Doğu Perinçek, Türk Tarihinin Ana Hatları Kemalist Yönetimin Resmi Tarih Tezi, Kaynak Yayınları, İstanbul 2019, s. 15; Kaynak Yayınları TTAH’nı sadeleştirerek “Kemalist Yönetimin Resmi Tarih Tezi” alt başlığıyla yeniden yayımlanmış ve sunuş yazısına yer vermiştir.

27 Zafer Toprak, Atatürk Kurucu Felsefenin Evrimi, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2020, s.364

28 TTAH, 3

(31)

23

eserlerinden alınan veriler olması nedeniyle bu yanışları yine Fransız alimlerinin verdiği delil ve verilerle düzeltilmesinin tercih edildiği ifade edilmiştir.

Eserin neden yazıldığı sorusuna cevap vererek işe başlanılmış olması, neden bir tarihyazımı projesi başlattıklarına dair motivasyonlarını, bu tarihyazımından beklentilerinin neler olduğunu anlamamızı kolaylaştırmaktadır ve tarih yazanların kendilerini nasıl konumlandırdıklarını da görmemizi sağlayan bir muhtevaya sahiptir.

Açıkça belirtildiği üzere Cumhuriyetin kurucu ve entelektüel kadrosunu yeniden bir tarih yazmaya sevk eden durumlar söz konusudur. Bunun başında başta Fransızca kaynaklar olmak üzere Türklerin dünya ve medeniyet tarihindeki rollerini bilinçli ya da bilinçsizce küçülten bir yaklaşımın egemen olduğundan bahsedilmektedir. II. Meşrutiyet döneminde bu kaynaklar Türkçe’ye çevrilmiş ve ders kitabı olarak okutulmuştu. Yusuf Akçura Tarih Kongresi’nde bu konuyu eleştirecektir. Daha çok dünya ve Avrupa tarihine ayrılmış olan bu eserler Avrupa merkezci bir bakış açısıyla kurgulanmıştı. Yusuf Akçura Fransız tarihçilerin pedagojik kaygılarla kendi öğrencilerine yönelik olarak hazırladıkları bu eserleri ders kitabı olarak okutmanın hiçbir mantığı olmadığını vurguladı. Bu Avrupa merkezci tarihyazımının sömürgeciliği meşrulaştırmak gayesiyle inşa edildiğine dair bir farkındalık ortaya koyuyordu. Ari ırkın diğer ırklara üstünlüğünü savunan teorinin sömürgeci ülkelerin amacına hizmet ettiğini ve hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığını vurguluyordu. Yusuf Akçura’ya göre yapılması gereken Avrupacı merkezci gözlüklerin çıkarılması, tarihin Türk milletinin gerçekliği, Türkiye’nin çıkarları, ihtiyaçları ve beklentileri çerçevesinde yeniden yazılmasıydı. Yusuf Akçura’nın tebliği ayrıca tarihin günün ihtiyaçlarına göre kurgulanmasının önemine dikkat çekiyordu. Tarih eğitiminden beklenen genç nesilleri milli amaçlara yönlendirmesiydi. Tarih ulusların varlıklarını korumak ve güçlendirmek için bir dayanak noktasıydı. Fransa ve Almanya’daki tarih

(32)

24

kitapları vatanperverlik hissini güçlendirecek bir tarzda tasarlanmıştı.29 Bu bir benzerinin Türkiye’de yapılmasına yönelik bir çağrıydı. Cumhuriyetin tarih çalışmalarına yönelmesinin arkasındaki temel saik böylece bu söylemlerde açıklık kazanıyordu.

Afet İnan’ın tarihe atfettiği rol ise 19. yüzyılda modern bir disiplin olarak gelişen tarih çalışmalarının milliyetçiliğin bir enstrümanı olarak nasıl bir işlev gördüğünü anlamlandırmamıza olanak tanımaktadır. Milliyetçilik Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması ve topraklarının işgal edilmesi sürecinde milli mücadelenin ortaya çıkmasını ve Türklerin antiemperyalist mücadele ile yeni bir devlet kurmasını sağlamıştı.

Birlik ve beraberlik çerçevesinde ortaya konan bu başarı ile tarihyazımı arasında bağ kuran bir kavrayışa sahip olan Afet İnan’a göre tarihten beklenen ulusun bu türden başarıları ve kahramanlıklarını yazarak gelecek nesillere doğru tanıtmaktı.30 Ulusun birliğini güçlendirecek ve onu anlamlı kılacak bir tarihyazımına ihtiyaç olduğunu belirterek romantik bir tarihyazımı girişiminde bulunduklarını ortaya koymuş oluyordu.

Romantik tarih kurgusu ulusun ne kadar eski bir geçmişe sahip olduğunu, (ki bazen tarihin kendisi kadar eski olabilmektedir.) tarihinin nasıl başarı ve kahramanlıklarla dolu olduğunu ön plana çıkarıyordu. Ulusun şanlı geçmişinin vurgulanmasının yanı sıra ulusun ne gibi zorluklara göğüs gerdiğinin hatırlatılması da bu tarihyazımından beklenen önemli bir konuydu. Bireylerin duygularına seslenerek ortak bir ulus kimliğinin yaratılması hedefi bütün süreci yönlendirmektedir.

Afet İnan’ın Belleten’de yayınlanan “Atatürk ve Tarih Tezi” isimli makalesinde tarih çalışmalarının doğuşunu müjdeleyen bir anısından bahsetmektedir. Afet İnan 1928 yılında, Fransızca coğrafya kitaplarının birinde, Türk ırkının sarı ırka mensup olduğu ve

29Yusuf Akçura, Tarih Yazmak ve Tarih Okutmak Usullerine Dair, Milli Tarihin İnşası, haz. Ahmet Şimşek, s.

178, 192-194

30 TTAH, 1-3

(33)

25

Avrupa zihniyetine göre ikinci "secondair” nevi bir insan tipi yazılı olduğu bilgisini kendisiyle paylaşması üzerine Atatürk: “Hayır, olamaz, bunun üzerinde meşgul olalım.

Sen çalış” cevabını vermiştir. Bu açıdan 1928 yılı tarih çalışmaları açısından bir dönüm noktası anlamına geliyordu. Bu tarihten sonra tarih alanında yayınlanmış en son kitaplar Türkiye’ye getirtilir. Bu kitaplar Atatürk’ün kendisi başta olmak üzere yakın çevresindeki bilim insanları tarafından okunduğu ve tahlil edildiği yeni süreç de böylece başlamış olur.

Afet İnan’ın aktardığı bir diğer anekdota göre Atatürk Türklerin bir aşiret olarak Anadolu’da imparatorluk kuramayacağını, bunun başka türlü bir izahı olmak lazım geldiğini düşüncesiydi ve ona göre tarih ilmi bu konuyu aydınlatmalıydı.31

Türklerin Avrupa merkezci tarihyazımında uzun yıllardır medeniyete hiçbir katkısı olmayan, göçebe ve barbar bir ulus olarak gösterilmesi, 19. yüzyılda sömürgeciliği meşrulaştırmak amacıyla ortaya konan ırkçı söylemlerle birleştiğinde karşı taraf için bir cevap hakkı doğuruyordu.32 Dönemin tarih çalışmalarına yön veren güçlü sebeplerden biri Avrupa merkezci iddialara karşı çıkmaktı.33 Avrupa merkezci görüşe göre Avrupa ulusları tarihi yapanlar olarak görülmekte ve daima ilerlemektedirler. Diğer toplumlar ise gelenekseldir, ya yavaş ilerlemektedir ya da duraklama içerisindedir. Avrupa merkezcilik, Avrupalıların Avrupalı olmayanlar karşısında geçmişteki ya da günümüzdeki üstünlüğünü varsayan inanışlarını tanımlamak için başvurulan bir adlandırmadır.34 Sömürgecilik çağında uygarlık Avrupa malı bir içerik kazanmaya başlamıştır ve

31 Afet İnan, “Atatürk ve Tarih Tezi”, Belleten, Sayı 10, Ankara 1939, s. 244-245.

32 Halil Berktay, Cumhuriyet İdeolojisi ve Fuat Köprülü, , s.14-15

33 Zafer Toprak, Cumhuriyet ve Antropoloji, , s.133

34 J.M.Blaut, Sömürgeciliğin Dünya Modeli Coğrafi Yayılmacılık ve Avrupa-Merkezci Tarih, Dergah Yayınları, İstanbul 2012, s. 11, 22-27

(34)

26

Avrupa’nın kendi başına başardığını düşündüğü bir şey haline gelmişti. Jack Goody bu tavrı Avrupalılar tarafından yapılan “uygarlık hırsızlığı” olarak adlandırmaktadır.35 Eserine verdiği Tarih Hırsızlığı ismi ise tarihin Batı tarafından ele geçirilişi anlamına gelmektedir. Avrupa merkezli tarih yazıcılığı Avrupa dışındaki bir coğrafyayı dünya tarihinin dışında tutmuştur. Oysa Avrupa merkezli tarih anlayışının iddia ettiği gibi Avrupa ile Asya arasında keskin bir ayrım yoktur.36 Türk Tarih Tezi girişimi de Asya’yı ya da Avrupa’nın dışındaki coğrafyayı dünya ve uygarlık tarihinin içerisine dahil etme girişimi olarak görülebilir. Ancak bunun etnosentrik bir bakış açısıyla yapıldığı ve milliyetçi kaygıların egemen olduğu da açıktır. Medeniyet ve ırk kelimelerinin neredeyse anahtar sözcük olarak işaretlenebileceği bu tarih çalışması tam da bu nedenle günümüz okuyucuları için şaşırtıcı bir niteliğe sahiptir. Ancak tezin içine doğduğu tarihsel bağlamı göz önünde bulundurmak meseleyi daha anlaşılır kılabilmektedir.

İslam bilimleri uzmanı Prof. Dr. Martin Hartmann, Türkleri kültür varlıklarını yıkan ancak kültür değerleri yaratmak üzere hiç ama hiçbir şey yapamayan aşağı bir ulus olarak nitelendirmekteydi.37 Dönemin İngiltere Başbakanı Lloyd George, 1914 yılında Türkleri “bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yara” olarak tanımlamakta ve Türklerin olası bir zaferini “Asya’dan Avrupa’ya taşınacak olan (…) talan, zulüm ve cinayet meşalesi” olarak nitelemekteydi. Ona göre Türkler Avrupa uygarlığının dışına atılmalıydı, zira: “Türkler yüzyıllarca Avrupa’da kalmışlar ve Avrupa’nın başına daima dert açmışlardır. Hiçbir zaman Avrupalı olamamışlar, Avrupa uygarlığını benimsememişlerdir”.38 Paris Konferansı sırasında 1919 yılının ilk aylarında

35 Jack Goody, Tarih Hırsızlığı, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2012, s.183

36 Goody, a.g.e., s.1

37 Mete Tunçay, Cihat ve Tehcir, Afa, İstanbul 1991, s.47

38 Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Cilt I, İstanbul Matbaası, İstanbul 1974, s. 35-36

(35)

27

yapılan görüşmelerde İngiltere’nin Şark Meselesi siyasetinden sorumlu olan Lord Curzon: “Türklerin Avrupa’daki varlığı herkes için tam anlamıyla bir kötülük kaynağı olmuştur. Neredeyse beş yüz yıldır süren bu varoluşun ne Türkler ne de Türk olmayanlar için tek bir yarar sağladığı görülmemiştir” demiş ve “Türklerin sicillerinin Doğu dünyasının tarihinde neredeyse benzeri olmayan bir şekilde kötü yönetimden, baskıdan, entrikadan ve katliamdan ibaret” olduğunu ileri sürmüştür.39

Halil Berktay Batı’nın Türkler hakkındaki bu olumsuz yargılarını

“Oryantalizmin Türk Tarihini Sömürgeleştirmeye Yönelik Paradigması” başlığı altında incelemektedir. Buna göre XX. yüzyılın başlarından Avrupa tarihyazıcılığı dünya tarihini Avrupa tarihine indirgemişti ve uygarlığı ortaya koyanlar Avrupalı beyazlardı. Batı-dışı haklar ise mutlak bir durağanlık içerisindeydiler. Ancak Batı ile temasa geçtikten sonra Batı’nın evrimini geriden tekrar eden bir tarihe sahiptiler. Bu Avrupa-dışı hakları tarihsizleştirmek yönünde ortaya konan bir paradigmaydı. Tarihi gerçeklikleri tahrif eden bu yaklaşıma karşın tarihten dışlanan ve gelişmemişlik atfedilen milletlerin kendi tarihlerini kendileri keşfetmeleri süreci de böylece başlamış oluyordu. Cumhuriyet dönemi tarihyazıcılığının da bunun örneklerinden biri olarak değerlendiren Berktay, oryantalistlerin Türk tarihini kendi bütünlüğü içerisinde ele almaktan uzak bir perspektif sergilediklerini ortaya koymuştur. XX. yüzyılın başlarına kadar Batı oryantalizmine hakim olan anlayışa göre; Türkler XI. asırda İslam uygarlığına girmeden önce son derece geri, barbar, her türlü uygarlık emaresinden uzak bir durumdaydılar. Daha sonra İslam’ı kabul ederek dahil oldukları İslam uygarlığına ise kendilerinden hiçbir şey katmamışlardı ancak daha sonra sahip oldukları her şeyi İran- İslam uygarlığına borçluydular. Bu kadar

39Yalın Alpay, Fuat Köprülü’nün Muhafazakar Ulusal Tarih Tezi Kurgusu”, Muhafazakar Düşünce Dergisi, 10, 2013, s.88.

(36)

28

geri bir kavim Osmanlı İmparatorluğu gibi büyük ve karmaşık devletler kuramayacağına göre bunun başka türlü bir izahı olmalıydı. Osmanlı Devleti kurulmadan önce mutlak bir gerilik içinde bulunan Türkler yerli unsurlarla karışarak ve Bizans’tan aldıkları miras sayesinde böyle bir devletin sahibi olmuşladır. Bu anlayış Osmanlı tarihini genel Türk tarihinden koparmakta ve Bizans’ın devamı gibi ele almaktadır.40 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’da Osmanlı Devleti’nin hikayesi “400 çadırlık bir aşiretten muhteşem bir imparatorluğa dönüşme” hikayesi/anlatısı üzerine kurulmuştu. Bu anlatıyı ikna edici bulmayan Gibbons ise Osmanlı Devleti’nin büyük ölçüde putperest Türkler ile Hıristiyan Rumların karışımından doğan yeni bir ırkın eseri olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundaki asıl yaratıcı güç Asyatik Türklerden çok bu Avrupalı unsurlarda aranmalıydı. Türk tarihçilerinin Gibbons’un fikirlerine itirazı gecikmedi: Köprülü de aynı şekilde 400 çadırlık aşiret söylemini eleştirmekle beraber Gibbons’un görüşlerini tersyüz ederek Osmanlı Devleti’nin esas olarak Türk ve Müslüman unsurların eseri olduğunu ileri sürmüştür. Köprülü’ye göre bu tarihsel olay ancak 13. ve 14. yüzyıl Anadolu tarihi bağlamında ve Selçuklu- Anadolu Selçuklu- Beylikler çizgisinin tarihsel sürekliliği içinde dönemin siyasal, toplumsal ve kültürel ortamı çerçevesinde izah edilebilirdi.41 Fuad Köprülü’nün bu bakış açısı Türk Tarihinin Ana Hatları ve tarih ders kitabının 3.cildinde yer bulmuştur. Atatürk’ün “Türklerin Anadolu’da bir aşiret olarak imparatorluk kuramayacağı, bunun başka türlü bir izahı olmak lazım geldiği” düşüncesi42 bu dönemdeki tarih çalışmalarında da kendini hissettirmiş ve Osmanlı tarihinin genel Türk tarihinin bir parçası olarak değerlendirildiği

40 Berktay, a.g.e., s. 15-20

41 Oktay Özel ve Mehmet Öz, Söğüt’ten İstanbul’a Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar, İmge Kitabevi, İstanbul 2015, s. 21-22

42 Afet İnan, “Atatürk ve Tarih Tezi", Belleten, Sayı 10, 1939, s. 244-245.

(37)

29

takdirde doğru anlaşılacağı yönünde bir bakış açısı ortaya koymuştur. Lise tarih ders kitabının Osmanlılar ile alakalı kısmında Osmanlı Devleti, Anadolu Selçuklu tarihi ve beylikler döneminin bir devamı olarak ele alınmasıyla düşünceden fiile geçirilmiştir.

Dört ciltlik lise tarih kitaplarının her birinde yer verilen önsözde Türk tarihi ile ilgili olarak şöyle denmekteydi:

Son yıllara gelinceye kadar Türk Tarihi memleketimiz de en az tetkik edilmiş mevzulardan biri halinde idi. 1000 yıldan fazla süren İslâmlık- Hıristiyanlık davalarının doğurduğu husumet duygusu ile mutaassıp müverrihler bu davalarda asırlarca İslâmlığın pişdarlığım yapan Türklerin tarihini kan ve ateş maceralarından ibaret göstermeğe savaştılar. Türk ve İslâm müverrihler de Türklüğü ve Türk medeniyetini İslâmlık ve İslâm medeniyeti ile kaynaştırdılar; İslâmlığa takaddüm eden binlerce yıla ait devreleri unutturmayı Ümmetçilik siyasetinin icabı ve din gayreti vecibesi bildiler. Daha yakın zamanlarda Osmanlı İmparatorluğuna dahil bütün unsurlardan tek bir milliyet yaratmak hayalini güden Osmanlılık cereyanı da, Türk adının anılmaması, millî tarihin yalnız ihmal değil, hatta yazılmış olduğu sayfalardan kazınıp silinmesi yolunda üçüncü bir amil halinde diğerlerine eklendi. Bütün bu menfi cereyanlar, tabiî olarak, mektep programları ve mektep kitapları üzerinde dahi tesir gösterdi ve Türklüğün, çadır, aşiret, at, silâh ve muharebe mefhumları ile müradif tutulması an’anesi mektep kitaplarımıza kadar girdi.Türk Tarihinin, inkâr edilmiş ve unutturulmuş simasını ve mahiyetini, bütün hakikatlerile meydana çıkarabilmek için çalışmakta olan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti bir kısım azasını tarih tedrisatındaki bu boşluğu doldurabilecek bir kitap hazırlamağa memur etti.

Bu söyleme de yansıdığı üzere Batılı tarihçilerin Hıristiyanlık-İslamlık davalarının doğurduğu husumet duygusuyla yüzyıllarca İslam’ın öncülüğünü yapan Türklerin tarihini kan, ateş ve muharebe maceralarına indirgemişlerdi. Türk ve İslam tarihçileri ise ümmetçilik gayesiyle binlerce yıllık İslam öncesi Türk tarihini unutturmaya çalışmışlardı. Türklük ve Türk uygarlığını İslam uygarlığı ile kaynaştırmışlardı. Son dönemin Osmanlıcılık politikası ise imparatorluğun bütün unsurlarından tek bir millet yaratmak arzusuyla Türk adının tarihten tamamen kazınmasına neden olmuştu. Bütün bu olumsuzluklar ders kitaplarına kadar girmişti. Türk tarihi yok sayılmış ve unutturulmuştu.

Referanslar

Benzer Belgeler

“Aykosan daha çok ayakkabı üreticilerinin bulunduğu, Aymakoop ise, ayakkabı satıcılarının ve ayakkabı malzemesi satanların yoğun olarak yer aldığı bir

Bundan ba~ka A~~k Pa~aza~l~~ Tarihi'nin Oruç Be~~ Tarihi için önemli bir kaynak oldu~u; ancak geni~~ ölçüde kullan~lmad~~~~ belirtilmektedir.. Oruç Bey, eserinde anlatt~~~~

Çukurova ve arkadaşlarının ameliyat sonrası analjezide epidural HKA ile sürekli infüzyon uygulamasını karşılaştırdıkları çalışmada (2005), her iki yöntemin de

Değerli okurlarımız, ülkemiz hemşirelik eğitim ve uygulamalarına yaptığı önemli katkılarla hemşirelik mesleğinin gelişiminde öncü rol almış değerli

Sovyet Rus tarih kitaplarında Türk imajının nasıl çizildiği, öğrencilere Türk tarihi ve Türklerle ilgili ortak tarih hakkında neler öğretildiğini belirlemek amacıyla

1968 yılından sonra cumhuriyet döneminde müstakil bir ders olan tarih dersi yerine yurttaşlık bilgileri, tarih ve coğrafya dersinin birleştirilerek sosyal bilgiler adı altında

Sovyet döneminde ya- zılan Tarih dersliklerinde Osmanlı hasta devlet olarak nitelen- dirilmeye çalışılsa da Azerbaycan bağımsızlığını kazandıktan hemen sonra

Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Tarih III: Yeni ve Yakın Zamanlarda Osmanlı-Türk Tarihi (1931: 43) kitabında yer alan bu ifadeler doğrultusunda Osmanlı ile ilgili olarak