• Sonuç bulunamadı

Yeni Yaşam. 1 Bu metin hem 12 Fen de okuduğumuz Fransızca kitabımızın sayfalarında (Des Granges,

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "Yeni Yaşam. 1 Bu metin hem 12 Fen de okuduğumuz Fransızca kitabımızın sayfalarında (Des Granges,"

Copied!
7
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

Yeni Yaşam

Bir kitap okudum, bütün yaşamım değişti.

Gerçekten değişti. Hem de bir roman başkişisinin yaşamı değil, benim kendi öz yaşamım değişti. Bu etkiyi çoktandır sezinler dururdum. Ama bugün, 37-38 yıl sonra, bunun böyle olduğunu, açık-seçik bir biçimde düşünüyorum.

19 yaşındaydım. Lise son sınıfta Fransızca öğretmenimiz Patrice Thompson bize, 322 yıl önce yazılmış bir kitaptan alınmış bir sayfalık bir metin okuttu: Descartes gerçeği öğrenme amacı güden usçu felsefenin ilk ilkesini buluyordu: “düşünüyorum öyleyse varım”. Bu metnin yer aldığı ders kitapçığının kapağında yazarın bir resmi vardı.1 Tek sayfalık metin beni öylesine etkilemişti ki, okulumuzun kitaplığından, birkaç yüzyıl önce, o zamanın Fransızca yazım kurallarına göre basılmış olarak kitabın özgün bir basımını arayıp buldum. İki parmak kalınlığındaki bu kocaman kitabı birkaç günde içer gibi okudum. Yazarın “yöntem” üzerine düşüncelerini açıkladığı uzun giriş bölümünden sonra, kitap, bu yöntemin uygulamalarını sergiliyordu. Okulda okuduğumuz geometri, optik, gökbilim ve öteki konularla ilgili pek çok bilginin temellerini açıklayan olağanüstü değerli bir yapıttı bu! Bir küp altından daha değerli bir gömü bulmuşçasına gözlerim kamaştı. Günlerce, haftalarca sınıf arkadaşlarımla yalnızca bu kitabı konuştum durdum. Sanırım bu eski kocaman kitabın iç kapağında da, yazarın bir gravürü bulunuyordu.2 Buradaki genç adam ne denli yakışıklı, sağlıklı ve güleryüzlüyse, öteki resimde betimlenen kazan kulpu kaşlı orta yaşlı adam o denli asıkyüzlü, düşünceli, yorgun ve yıpranmış gözüküyordu.

Arada yalnızca 15 belki 17-18 yıl bulunduğunu sandığım bu iki resmin aynı kişiyi gösterdiğine inanabilmek için bu resmin ve gravürün çizgilerini saatlerce inceledim.

Adam kuşkusuz o adamdı. O sağlıklı, güleryüzlü adam, doğayı, nesneleri, sayıları, yüreğimizi, ışığı gözlemiş, bilmenin yöntemini düşünmüş, Aristoteles’in daha o zaman yaklaşık 1800 yıllık, skolastik (okullu demek) ama yine de usçu düşüncesine3

1 Bu metin hem 12 Fen’de okuduğumuz Fransızca kitabımızın 321-322. sayfalarında (Des Granges, Ch.-M. et Boudout, J.: Morceaux Choisis des Auteurs Français, Classe de Lettres, Quatrieme Edition, A. Hatier, Paris, 1952, 1472 s.), hem de ek kitap olarak satın aldığımız anlaşılan Descartes, Discours De La Methode başlıklı, kapağında Frans Hals’ın Paris Louvre Müzesinde bulunan 1649’da yapılmış yağlı boya tablodan alınma resmi bulunan 94 sayfalık kitapçığın 45-46. sayfalarında yer almaktaydı (Libiairie Hachette 1937).

2 Gravürün bulunduğu kocaman eski kitap, birkaç yüzyıl korunduğu gibi son 37-38 yıldır da korunabilmişse, İstanbul’da Galatasaray Lisesi Kitaplığındadır. Kitabın özgün adı şudur: DISCOURS DE LA METHODE, Pour bien conduire sa raison, & chercher la verite dans les sciences. Plus LA DIOPTRIQUE, LES METEORES ET LA GEOMETRIE, Qui sont des essais de cette METHODE.

(Usunu İyi Yönetmek ve Bilimlerde Gerçeği Aramak için YÖNTEM ÜZERİNE SÖYLEV. Artı, bu YÖNTEM’İN Sınandığı IŞIĞIN KIRILIMI, GÖKTAŞLARI VE GEOMETRİ.)

3 1800 yıl boyunca ilkçağ ve dinsel ortaçağ geleneğinin başöğretmeni Aristoteles bile, yaşlılığında,

“dinsizlik”ten yargılanmış, suçlu bulunacağı kesinlik kazanınca, “Atınalıları felsefeye karşı (Sokrates’in ölüm cezasına çarpılmasından sonra) ikinci bir günaha girmekten korumak için Atina’dan, kuzeydeki Khalkis’e kaçmış, çok geçmeden de İÖ 322’de orada ölmüştü.

(2)

karşı çıkan o olağanüstü yapıtı 15, belki 17-18 yılda yoktan var etmiş ve o bitkin, düşünceli, asıkyüzlü yaşlı adama dönüşmüştü. Ben kitaptan, hele hele ders kitabımızda öğretmenimizin bize okuttuğu, haftalar boyu didik didik edip çözümlediğimiz o tek sayfalık özgün metinden öylesine büyülenmiştim ki, arkadaşlarıma açıkladım: - “Ben böyle bir yapıt üretebilmek, insanlığa böyle bir hizmette bulunabilmek uğruna, bunun karşılığı olduğu anlaşılan böylesine bir tükenmeyi göze alırdım.” Arkadaşlar ikiye ayrıldı. İkinci resmin karanlık, ürkütücü görüntüsü karşılığında kazanılmış bilimsel düşüncenin parıltısını yıl boyu tartıştık.

Fransızca dersinin Lise Bitirme Sınavında, bana yöneltilen soru, rastlantı mıydı bilmem, o tek sayfalık metin üzerindeydi. Thompson, Dubois ve sınava giren öteki öğretmenlerimiz metin üzerindeki eleştirisel tartışma sonucunda beni kışkırttılar:

yazar yanılmıyor muydu, yöntemi gerçekten bugün için de doğru muydu? Hiçbir kuşku duymadan açıkladım: - “Hayır, ben Descartes’çıyım (cartesien), yazarın yönteminin doğru olduğunu düşünüyorum! Çünkü, ...” Sonradan o anda duyduğum özgüvene şaşmışımdır.

Baskı uygulanmayan özgür bir ortamda, aşırı ödev yükü altında ezilmeden, kendi kişisel ilgilerimize yönelerek zamanımızı kullandığımız bir ortamda, ana-baba baskısıyla da sınırlanmadan, iyi bir okulda, zengin kitaplığı, özgürce düşünme, düşündüğünü söyleyebilme gibi demokrat ve cumhuriyetçi, ezber’den uzak bilimsel yöntem ve gelenekleri olan bir yatılı okulda delikanlılık çağımın sekiz yılını geçirmiş olmanın ne denli büyük bir şans olduğunu, yıllarca sonra 40-45 yaşlarında ancak kavrayabildim. Gençliğimin çiğlik çağında, kavrayışımı, bilimsel düşüncemi, ilericiliğimi, kendi çalışkanlığıma, yeteneğime, tek sözcükle iyi öğrenciliğime bağlardım. Olgunlaştıkça, yeteneğin alıştırma olduğunu, Patrice Thompson, Pierre Dubois, Goodman, Liberman, Faruk Kurtuluş, Esat Mahmut Karakurt, Ferruhzat Turaç gibi öğretmenlerimizin ne denli büyük ustalar olduklarını, kendim de önünde- sonunda bir öğretmen olarak, karşılaştırmalı biçimde şimdi daha iyi anlıyorum.4

* * *

Bugün 1596’daki doğumunun 400’üncü yıl dönümünü Cumhuriyet Gazetesindeki anma yazısından anımsadığım Descartes’ın 1637’de basılan “Yöntem Üzerine Söylev” başlıklı kitabından alınma 1-1,5 sayfalık metni 1959’da 19 yaşındayken derste okuduğum için tüm yaşamımın değiştiğini açık-seçik anladım: “Düşünüyorum öyleyse varım” ya da “je pense donc je suis” ya da “cogito ergo sum”. “Credo” değil,

“cogito”. “İnanıyorum” değil, “düşünüyorum”.

Özellikle bugün. Çünkü bugün 11 Ocak 1997’de, 3 Kasım 1996’dan beri iki ayı aşkın süredir, bütün TV yayınlarımızda, yazılı basınımızda Susurluk’taki kamyon-

4 Ustalarımız saydığım bu öğretmenlerimizden birkaçının daha adını anmaktan kendimi alamayıp listeyi biraz uzatınca, yalnızca orta öğrenimde bu adlar 44’ü buldu. Dipnotta bile sayılamayacak denli uzun bu listeyi belleğimden başka bir kağıda döküp kendim için sakladım, onlara büyük bir borçluluk duyarak, anıları karşısında duyduğum sevgi ve saygıdan yüreğim titreyerek.

Öğrenim anılarımı ayrıca yazmalıyım.

(3)

otomobil çarpışmasında yaşanan “kaza”yı (=kader’i= alınyazısı”nı5) yaşıyoruz.

Bütün basın-yayın kuruluşlarımız, kamusal-özel örgütlerimiz, üniversitelerimizde öğretim üyelerimiz, okullarda öğretmenlerimiz, düşünürlerimiz herkes “Kamyondan sonra Yeni Türkiye”de artık hiçbir şeyin aynı kalamayacağından söz ediyor.

Gazetelerimizde, bütün sayfa, renkli duyurularda “Yeni Türkiye” var. Artık Devlet ile elele çalışan “çete”lerin durumu toplumsal bilinç dışında karanlıkta saklanamayacak!

Kamyon, çirkin “öldürücü mafya - soygun - çağdışı ilkel yönetim” koalisyonuna çarptı! Kamyon kazasını oluşturan çarpışmanın ışığını Melek gördü. Öldüreni bir türlü bulunamayan ölülerin gövde parçaları, kimlikleri, anıları dört bir yana saçıldı.

20 yıldır oynanan, nereye gittiğimizi bilmeden sürüklendiğimiz otobüsle ölüm yolculuğumuzda trafik kazalarının ışığıyla yaldızlanan tiksindirici, mide bulandırıcı, öğürtücü “Yeni Hayat” bu: Orhan Pamuk, söylemini eleştirmenlerimize bir türlü beğendiremedi, ama kaza’ları kendi kanıyla ödeyerek bir alınyazısıymışçasına yaşayan yurttaş kalabalığımız, kitapta kendini bulmuş olmalı ki, onu en-çok-satan kitap yaptı.

Ey Orhan Pamuk! Bilici misin, nesin? İşte Melek de sonunda etiyle kemiğiyle göründü gözümüze, karşıdan bir ışık yumağı gibi yaklaşıp otobüsümüze çarptı:

başörtülü üniversite mezunu Fadime Şahin bu. Kaza, kader, alınyazısı önemsiz artık.

Şimdi Aczimendi Şeyhi Müslüm Efendi, Cinci Ali Kalkancı Hoca, Melek yüzlü Fadime’nin gözyaşları, cinler, onlarla iletişimimizi sağlayan Medyum Memiş, Medyum Keto, falcılar, ruh çağıranlar, inanmış iyi insanlar, dörtlü evlilikler, gizli nikahlar, geçici süreli nikahla (muta) kadın tazelemeler, cin çıkarmalar, açık oturumlar gündemde: Ramazanda kadının dilini emmek oruçlu kocaya haram mıdır?

Canı genç kadın isteyen er kişi, Meleği (Fadime’yi) koynuna almadan karılarından olur almak zorunda mıdır? Çözümler, bilimsel açıklamalar: “kesinlikle hayır, zorunluk yoktur, ama olur alırsa da iyi olur!”

* * *

“19. yüzyıl sonunda Paris’te uluslararası bir sergiyi gezen İbrahim Ethem (Dirvana), geri kalmışlığımızın ve her alanda başarısızlığımızın ülkemizde bilim ve felsefe yokluğundan kaynaklandığı tanısını koymuş, Descartes’ın ünlü “Yöntem Üzerine Söylev”ini Osmanlıcaya çevirerek felsefeyi ve onunla birlikte usçuluğu ülkemizde tanıtmayı kararlaştırmıştı. Yurda dönünce bu çeviriyi gerçekleştirmiş ve basım izni için ilgili devlet dairesine başvurmuştur”.6 Kitap, içinde “felsefe”

sözcüğünün asla geçmemesi, tüm “felsefe” sözcükleri yerine “hikmet” yazılması koşulu ile (Abdülhamit döneminde) 1895’te yayınlanmıştı. Kitabın “felsefe”

sözcüğünün kullanıldığı gerçek çevirisi ise, Cumhuriyet’ten sonra, 1928’de yayınlanabilmiştir.

Orhan Pamuk’un olağanüstü yapıtlarını, örneğin Kara Kitap’ını kim, neden yadırgıyor, anlayamıyorum. O biziz işte: 1895’te yasaklanan “felsefe”, 1928’de ilk

5 “Kaza, kader, kadı” Arapça aynı kökten sözcükler olup /d/ ile /z/ arasında /th/ gibi okunur (zel, noktalı z). “Kaza” yargı anlamına geldiği gibi ilçe anlamına gelen “kaza” da bu sözcüktür (kadılık).

6 Descartes, Usçuluk ve Biz, Prof. Dr. İlhami Çetin, Cumhuriyet, 11 Ocak 1997.

Açıklama [S1]:

(4)

kez yasak değil. Bizim gençliğimizde, 1959’da da yasak değildi. Ama 1990’larda, şimdi artık yeniden yasak: okullarımızdan felsefe dersi kaldırıldı, yerine din dersi konuldu. “Sözde felsefe” ve “tefsir” artık yalnızca İmam Hatip Liselerinde öğrenilebiliyor, doğal olarak bilim değil, inanç çizgisinde. 400 yıl önceki Deseartes’ın “düşünüyorum, öyleyse varım” ilkesine karşı 2319 yıllık Aristoteles mantığının da gerisine düşen “inanıyorum, öyleyse varım” çizgisinde. Haftalardır TV kanallarımızda, basınımızda ne çok feylesof ortaya çıktı, gerçekten Orhan Pamuk’sal (hem de kamyon-sal ve cin-sel ya da cins-el) “Yeni Hayat”ımızda.

* * *

Bugün, dinlence olsun diye Ankara’nın Abidinpaşa, Aşık Veysel Mahallesi, Akdere, Tuzluçayır, Doğukent yörelerinde uzun bir yürüyüş yaptım yalnız başıma.

Gecekondu bölgelerinde kent dokusu hızla değişiyor, koca koca apartmanlar hızla örtüyor bu bölgeleri; geniş caddeler, dükkanlar/mağazalar, başörtülü/başörtüsüz işinde-gücünde iyi insanlar, işleriyle ilgili, istekli, devingen, tertemiz, zamlara/enflasyona karşı yaşam savaşımında. Çankaya-Mamak köprüsünün yapım yerine dek uzandım. Doğukent planlanıyor buralarda, geniş yollar açılmış bile.

Ben bu iyi insanlardan, bütün insanlığın ve benim yaşamımı değiştiren, 400 yıllık Descartes’ın düşünme yöntemiyle ilgili düşüncelerinin gizlenmesine karşıyım. Cinci Hocalara, Aczimendilere, öldürücü çetelere, trafik kazalarında gözümüzü kamaştıran ölüm ışığına karşıyım; özellikle bütün bunları kullanarak, bugün Ankara’nın dere- tepe dümdüz dağlarını derelerini kapladığını gördüğüm bu değişen kent dokusunda yaşam savaşımı veren bu iyi insanları bilgisiz bırakarak böylesine kullanan ve bundan hiçbir tedirginlik duymayan yöneticilerimize karşıyım.

* * *

Ben bir kitap okudum, bütün yaşamım değişti. 360 yıl önce Hollanda’da Fransızca halk diliyle basılan bir kitaptan seçilmiş bir sayfa okudum, bütün yaşamım değişti.

Gerçekten değişti. Hem de Orhan Pamuk’un anlattığı gibi bir roman başkişisinin yaşamı değil benim kendi öz yaşamım değişti.

Bunu hep sezinler dururdum. Ama bugün, kitabı okuduktan 37-38 yıl sonra, bunun böyle olduğunu, bir gazetedeki anma yazısı, bir kamyon kazası üzerine kamuoyunda uyanan düşünceler, Aczimendi feylesofların, öteki sözde feylesofların ve softaların yorumları ve Ankara içinde yaptığım birkaç saatlik bir dinlence yürüyüşünden sonra, şimdi açık-seçik bir biçimde düşünüyorum.

Yürüyüş bitti, eve geldim. Bu anı ve düşüncelerimi, Yeni Yaşam’a uygun bir davranışla, hemen yazdım. Kim bilir belki de “kamyon’dan çıkanları, Meleğin (Fadime’nin) ışığında işinde-gücünde iyi insanlarımız bir kez gördükten sonra, Türkiye’de oynanan oyun gerçekten ters tepecek, Orhan Pamuk’un kitabındaki “Yeni Hayat” değil, bunun tümüyle tersi olan ve 37-38 yıl önce Descartes’ı okuyan 19-20 yaşındaki gençte uyanan bilimsel düşünce bilincinin egemen olduğu “Yeni Yaşam”

dönemi başlayacak ülkemizde. Tıpkı “ilim” ile “bilim”, “talim-terbiye” ile “öğretim-

(5)

eğitim”, “idare” ile “yönetim” sözcüklerindeki anlam ayrımı gibi. Küçücük bir ayrım söylemde, ama özde, yepyeni bir yaşam.

Aydın Köksal Ankara, 11.1.1997 Cumartesi

Yeni Yaşam’a Ek (Ertesi Gün Sabahleyin)

Ben dün gece bu yazıyı yazarken sanki uzaktan ilişki yöntemiyle (telepati mi ne, cinler artık bize de mi yardım eder oldu?) İlhan Selçuk’la iletişim kurmuşum gibi, o da belki aynı saatlerde “Eşinin Dilini Emen Oruçlu Koca” başlıklı yazısını yazarmış.

12 Ocak 1997 günkü Pencere’de, çoğu kişi gibi okulda tarih öğretmeninden aldığı ilk ibret dersini anımsıyor: “Türkler İstanbul’u kuşattıklarında Bizans içinden çürümüştü. Kilisenin papazları meleklerin kanatları var mı, yok mu? diye tartışıyorlardı”.

Benim gibi, tartışma uzadıkça o da sonunu bekleyememiş, televizyonu kapatıp yatağa yatmış, uykuya dalarken aklına bir sorunun çengeli takılmış, düşüne girmiş;

“Biz de İstanbul’da yaşıyorduk, değil mi?/ Sahi, meleklerin kanatları var mıydı?..”

diye soruyor “düşünmek” isteyen okurlarına.

Biz Türküz, hem Avrupalı, hem Asyalı. Biz Türküz, Atatürkçü, Cumhuriyetçi laik, hem de Osmanlı. Biz hem Selçukluyuz, hem Romalı (Rumi); hem müslüman, hem Bizanslı.

Dün ben, yurttaş olarak, bir bunalım geçirmiş olmalıyım, bir kimlik bunalımı:

Türk olmanın dayanılmaz karmaşıklığı!

Ankara, 12.1.1997 Pazar

Yeni Yaşam’a İkinci Ek (Bir Sonraki Gün Sabahleyin)

Usçu bilimsel düşünceye alışık olmayan kaderci kişi, belirsizlik karşısında her şeyde bir “hikmet”, bir büyü, bir giz arar; rastlantıları bu yolda değerlendirir. İşte size canlı bir örnek: dün değil önceki gün yazdığım bu yazıda yalnızca birkaç sayı var, ama Orhan Pamuk’un roman kişisi olan Osmanlıların düşünceleriyle bakınca gizli bir im (bir işaret) hemen gözüme çarptı: okulda 322 yıl önce basılmış bir kitaptan bir sayfa okumuştuk, metin, kitabımızın 321 ve 322. sayfalarında yer alıyordu, Descartes’ın, karşı çıktığı, kendisinden 1800 yıl önce yaşamış Aristoteles İÖ 322 yılında ölmüştü, günümüzden tam 2319 yıl önce, başka bir deyişle, 3 yıl kalan 3. Binyıl’a girişimizden 2322 yıl önce.

(6)

Descartes’ın sözcüklerini kullanalım: “Usunu iyi yönetmeyi” (ya da aklını kullanmayı) bilmeyenlere ve “bilimlerde gerçeği aramak” yerine “açık-seçik”

olmayan gizli imlere “inanmak” isteyenlere işte benden yeni bir tartışma konusu: 322 sayısının, hele hele 3. binyıla girerken, 2322 sayısının gizlerini başka yerlerde de araştırmamalı mıyız? Bu sakın Yunanlıların pek istediği gibi, İstanbul’un yeniden Bizans’a dönüşmesinin de bir göstergesi olmasın?

Descartes’ın Yöntem Üzerine Söylev’ini okullarda bu anlayışla okutmayı sürdürsek bile zaten bir işe yaramazdı! Kaldı ki Milli Eğitimimizin Talim Terbiye Kurulu’na göre bugün okullarımızda Descartes okutmak yasaktır; çünkü felsefe dersi toptan kaldırılmıştır. Kendi kendime sorup duruyordum: nereden çıktı bu Aczimendiler?

Oysa biliyorum ki ta Roma’dan kalma, bizde de bilinen atasözüdür: Ne ekersen onu biçersin!

Ankara, 13.1.1997 Pazartesi

Yeni Yaşam’a Üçüncü ve Son Ek: Açıklama ya da Metin Çözümleme (İki Gün Sonra Geceleyin)

7

Bu akşam, iki gün önce yazdığım bu başkaldırı, eleştiri, övgü, yergi, alay, gülmece, kara gülmece, umutsuzluk, sövgü, uyarı, anı, yerinme, umut dolu metni, beni en iyi tanıyan, seven, anlayan, yaşamı benim gibi algılayan bir kişiye, eşim Gülden’e okuttum. Gözünü kırpmadan, büyük bir dikkatle inceledi metni. Kısa bir paragrafı gösterip “burası hiç anlaşılmıyor” dedi okurken. (O paragrafı metinden çıkardım.) Bitirdiğinde ise beni büyük bir düş kırıklığına uğrattı: Neden bu denli karmaşık yazdın? Ne demek istediğin hiç anlaşılmıyor! Düşünceni açıkça belirtmelisin! Herkes ne bilsin Descartes’ı, Aristoteles’i? Bunlarla Aczimendilere ilişkin düşüncelerini birlikte yazman da metni karmakarışık kılmış! Hem sen neye Orhan Pamuk’a özeniyorsun ki? Kendi yazını yazsana!

Gazeteleri okuyup televizyonda Susurluk, Aczimendiler, Fadime, Kıbrıs sorunu, uyuşturucu kaçakçılığı sorunu, Türkçe’nin eğitim ve bilim dili olmaktan çıkıp çöküşüyle ilgili açık oturum gibi konuları izledim. Gece yatıp biraz uyuduktan sonra kalkıp, yalnızca kendi gözümde kendimi aklamak için, belki de Thompson’dan o zaman öğrendiğim metin çözümleme yöntemini ve bu yöntemi uygulayarak Descartes’tan öğrendiğim gerçeği araştırmak için usunu iyi yönetme yöntemini yıllar sonra yeniden kullanma isteğiyle bu açıklamayı yazmaya giriştim.

İşte metinde söylediklerimin hızlı bir dökümü:

1.

2 .

7 Bu “Üçüncü ve Son Ek”i yazar, yayınlanmak üzere Bilim ve Ütoya’ya gönderdiği metinden çıkarmıştır.

(7)

. .

11.

. .

111.

Bu metin çözümlemeyi, 2 İngiliz konuğumun ve 7 ayrı Türk Şirketi’nin temsilcilerinin katıldıkları art arda 2 ayrı büyük projeye ilişkin toplantıyla çok yorulduğum bir günün ardından, geceleyin, sınırlı zamanda yaptığım için, satır aralarında söylemiş bulunduğum daha pek çok anı, düşünce, gözlem ve saptamayı artık, biri dışında, okuyana bırakıyorum:

112. “Metin çözümleme”, kısaca “düşünme” ya da “okuma/yazma”, sonsuz bir zenginlik ve sevinç kaynağıdır, bilene!

Ankara, 14.1.1997 Salı

Bilim ve Ütopya, Mayıs 1997, s. 44-45.

Referanslar

Benzer Belgeler

Gazeteyi boş vakitleri değer­ lendirmek için seçilen bir eğlence vasıtası değil, maarif sahasındaki geri kalmışlığı telafi edebilecek bir vasıta olarak

The most successful approach identifying and predicting the symptoms and indications of having an cancer is SVM(Support vector machine) and with robust and high

Orhan Veli’nin bilinen arka- daşlarının yanında ismi hiç duyulmayan yakın çevresine de temas ettiğini söyle- yen Haluk Oral, şairinin yaşadığı hayat

Forumun açılış töreninden önce toplantının yapıldığı salonun üst katında bulunan küçük bir grup, protesto amacıyla üzerinde “No Risky Dams” yaz ılı bir

Orbay, "İSO Çevre Komisyonu'nun Çevre Bakanlığı'ndan önce kurulduğunu" hatırlatarak İstanbullu sanayicilere takdirini belirttikten ve "İstanbul'un tüm canlılar

Gelintepe için daha önce verilen yürütmenin durdurulmasına madenci şirketin itirazı reddedilirken, Yerlitahtacı altın madeni için verilen bilirkişi raporunda da

Önceki gün "İstikbal derinliklerdedir" diyerek yer altı zenginliklerini özelleştireceklerini ifade eden Bakan Güler, bu kez ''Su akarken biz bakmayaca ğız.. 'Su akar

Kitapta Avustralya, Belçika, Danimarka, Almanya, Kanada, Nijeria, isviçre, Japonya, İspanya ve Birleşik Amerika'da, yapılmış müsta- kil konutlardan fotoğraf, plân ve detayla-