• Sonuç bulunamadı

SERMAYENĠN ULUSLARARASILAġMASI, DEVLETĠN DÖNÜġÜMÜ: AVRUPA BÜTÜNLEġME TEORĠLERĠNE ELEġTĠREL BĠR YAKLAġIM

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "SERMAYENĠN ULUSLARARASILAġMASI, DEVLETĠN DÖNÜġÜMÜ: AVRUPA BÜTÜNLEġME TEORĠLERĠNE ELEġTĠREL BĠR YAKLAġIM"

Copied!
229
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

TÜRKĠYE CUMHURĠYETĠ ANKARA ÜNĠVERSĠTESĠ SOSYAL BĠLĠMLER ENSTĠTÜSÜ

AVRUPA BĠRLĠĞĠ VE ULUSLARARASI EKONOMĠK ĠLĠġKĠLER ANABĠLĠM DALI

SERMAYENĠN ULUSLARARASILAġMASI, DEVLETĠN DÖNÜġÜMÜ: AVRUPA BÜTÜNLEġME TEORĠLERĠNE

ELEġTĠREL BĠR YAKLAġIM

Yüksek Lisans Tezi

Erdem TEKÇİ

Ankara-2021

(2)

TÜRKĠYE CUMHURĠYETĠ ANKARA ÜNĠVERSĠTESĠ SOSYAL BĠLĠMLER ENSTĠTÜSÜ

AVRUPA BĠRLĠĞĠ VE ULUSLARARASI EKONOMĠK ĠLĠġKĠLER ANABĠLĠM DALI

SERMAYENĠN ULUSLARARASILAġMASI, DEVLETĠN DÖNÜġÜMÜ: AVRUPA BÜTÜNLEġME TEORĠLERĠNE

ELEġTĠREL BĠR YAKLAġIM

Yüksek Lisans Tezi

Erdem TEKÇİ

Tez Danışmanı

Prof. Dr. Gamze YÜCESAN ÖZDEMİR

Ankara-2021

(3)

TÜRKĠYE CUMHURĠYETĠ ANKARA ÜNĠVERSĠTESĠ SOSYAL BĠLĠMLER ENSTĠTÜSÜ

AVRUPA BĠRLĠĞĠ VE ULUSLARARASI EKONOMĠK ĠLĠġKĠLER ANABĠLĠM DALI

SERMAYENĠN ULUSLARARASILAġMASI, DEVLETĠN DÖNÜġÜMÜ: AVRUPA BÜTÜNLEġME TEORĠLERĠNE

ELEġTĠREL BĠR YAKLAġIM

Yüksek Lisans Tezi

Erdem TEKÇİ

Tez Danışmanı

Prof. Dr. Gamze YÜCESAN ÖZDEMİR

Tez Jürisi Üyeleri

Adı ve Soyadı: Ġmzası:

Prof. Dr. Gamze YÜCESAN ÖZDEMİR ...

Prof. Dr. Çınar ÖZEN ...

Dr. Öğr. Üyesi Engin SUNE ...

Tez Sınavı Tarihi 24.06.2021

(4)

TÜRKĠYE CUMHURĠYETĠ

ANKARA ÜNĠVERSĠTESĠ

SOSYAL BĠLĠMLER ENSTĠTÜSÜ MÜDÜRLÜĞÜNE

Bu belge ile bu tezdeki bütün bilgilerin akademik kurallara ve etik davranış ilkelerine uygun olarak toplanıp sunulduğunu beyan ederim. Bu kural ve ilkelerin gereği olarak, çalışmada bana ait olmayan tüm veri, düşünce ve sonuçları andığımı ve kaynağını gösterdiğimi ayrıca beyan ederim.(……/……/2…..…)

Tezi Hazırlayan Öğrencinin Adı ve Soyadı

Erdem TEKÇİ İmzası

………

(5)

v TEġEKKÜR

Tezin yürütülmesi konusunda sunduğu ilgi, tavsiye ve desteklerinin yanında sorumluluklarımı her aksattığımda gösterdiği sabır ve toleranstan ötürü danışman hocam sevgili Prof. Dr. Gamze Yücesan Özdemir‟e en içten teşekkürlerimi ve saygılarımı sunarım. Avrupa solu ve Marksizm içi tartışmalara katılımı ve yapısalcı Marksist teori çerçevesinde literatüre sunduğu katkılar ile tezin hazırlanması için bana temel motivasyonu veren ve 1979 yılında hayata gözlerini yuman Nicos Poulantzas‟a duyduğum saygıyı bir kez daha yenilemek isterim. Literatür taramam sırasında ziyaretlerimi kabul ederek temel kaynaklar konusunda yol gösteren, tezimde yer alan kavramların Türkiye akademisine dâhil edilmesi noktasında en çok emeğe sahip olan kıymetli hocam Prof. Dr. Ali Murat Özdemir‟e sonsuz teşekkür ederim. İleri okumalar, referanslar ve kaynaklar konusunda tavsiyelerini esirgemeyen Sayın John Kannankulam, Jens Wissel ve Ümit Akçay‟a ve tez metninin biçiminin oluşturulması sürecinde bana yardımlarıyla destek olan değerli dostum Emre Önkibar‟a teşekkürü bir borç bilirim. Ayrıca akademik hayatımın her bir aşamasında bana destek veren, yol gösteren ve beni tartışmalarıyla aydınlatan değerli hocalarım Arş. Gör. Göksu Uğurlu ve Arş. Gör. Ebubekir Aykut‟a sonsuz teşekkür ederim. Tez jürimde yer alan ve yol gösterici eleştirileriyle bakış açımı genişletmem için ışık tutan değerli hocalarım sayın Prof. Dr. Çınar Özen ve sayın Dr. Öğr. Üyesi Engin Sune‟ye saygı ve teşekkürlerimi tekrardan iletmek isterim.

(6)

vi

ĠÇĠNDEKĠLER

TEġEKKÜR ...v

KISALTMALAR ... viii

GĠRĠġ ...1

BĠRĠNCĠ BÖLÜM AVRUPA BÜTÜNLEġMESĠ TEORĠLERĠ VE SINIRLILIKLARI ... 6

A. BÜTÜNLEġME TEORĠLERĠ VE TANIMLARI ...9

I. Federalizm... 10

II. Fonksiyonalizm ... 15

III. Neofonksiyonalizm ... 21

IV. Liberal Hükümetlerarasıcılık ... 30

V. Yönetişim Yaklaşımı ... 37

B. BÜTÜNLEġME TEORĠLERĠNĠN SINIRLILIKLARI ...45

I. Analiz Düzeyindeki Sınırlılıklar ... 46

II. Sınıfsız Yaklaşım ... 50

III. Tarihsellikten Kopukluk ... 56

IV. Toplumsal Bütünlükten Bağımsız İnceleme ... 59

ĠKĠNCĠ BÖLÜM AVRUPA BÜTÜNLEġMESĠNĠ AÇIKLAMAK ĠÇĠN KURAMSAL YAKLAġIM VE KAVRAMLAR ... 68

A. AVRUPA BÜTÜNLEġMESĠNĠ ANLAMAK: ELEġTĠREL KAVRAMLAR70 I. Altyapı-Üstyapı İlişkisi ... 70

II. Yapı-Fail İlişkiselliği ... 78

III. Sınıfsal Yorumlar ... 85

IV. Kapitalist Devlet Anlayışı ... 93

B. AVRUPA BÜTÜNLEġMESĠNĠ ELEġTĠREL KAVRAMLARLA AÇIKLAMAK ...110

I. Sermayenin Uluslararasılaşması ... 110

II. Devletin Dönüşümü ... 120

(7)

vii

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

AVRUPA BÜTÜNLEġMESĠNĠN DEĞERLENDĠRĠLMESĠ ... 131

A. EURO KRĠZĠ ...133

B. AVRUPA BÜROKRATĠZMĠ ...145

C. MEġRUĠYET KRĠZĠ ...151

D. TEKNOKRATĠK OTORĠTERĠZM ...161

SONUÇ ... 176

KAYNAKÇA ... 190

ÖZET ... 217

ABSTRACT ... 219

(8)

viii

KISALTMALAR

AB: Avrupa Birliği

ABAD: Avrupa Birliği Adalet Divanı

ABD: Amerika Birleşik Devletleri

ABĠHA: AB‟nin İşleyişi Hakkında Antlaşma

AET: Avrupa Ekonomik Topluluğu AKÇT: Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu

AMB: Avrupa Merkez Bankası

AP: Avrupa Parlamentosu

APB: Avrupa Parasal Birliği

ASK: Avrupa Sendikalar Konfederasyonu

ASYM: Avrupa Sanayicileri Yuvarlak Masası

ATAD: Avrupa Toplulukları Adalet Divanı

ATS: Avrupa Tek Senedi

ECOFIN: Ekonomik ve Mali İşler Konseyi

EFSF: Avrupa Finansal İstikrar Kolaylığı

EFSM: Avrupa Finansal İstikrar Mekanizması

ESM: Avrupa İstikrar Mekanizması

EURATOM: Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu

(9)

ix

FHYM: Finansal Hizmetler Yuvarlak Masası

GIPSI: Yunanistan, İtalya, Portekiz, İspanya ve İrlanda‟dan oluşan Güney Avrupalı borçlu üye devletler için kullanılan bir kısaltma

GSYĠH: Gayri Safi Yurt İçi Hâsıla

IMF: Uluslararası Para Fonu ĠBP: İstikrar ve Büyüme Paktı

LH: Liberal Hükümetlerarasıcılık

OMT: Doğrudan Parasal İşlemler

SSCB: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği

(10)

GĠRĠġ

Teori, etimolojik olarak Antik Yunancada “görüş” ve “düşünme” eylemine karşılık gelmektedir. Başka bir ifadeyle, bir yandan düşünme eylemini, öte yandan ise bu eylem sonucunda ortaya çıkan ürünleri ifade etmektedir. Dolayısıyla teori, dünyayı düşünerek anlama çabası doğrultusunda, bizzat pratik sonucunda ortaya çıkarılan ürünlerin bütünlüklü bir şekilde soyutlanmasıdır. Bu bağlamda teorinin varlığı, Avrupa bütünleşmesini anlayabilmek ve açıklayabilmek için de büyük önem arz etmektedir. Bu tez ile ulaşılmak istenen hedef ise Avrupa Birliği özelinde somutlaşan bütünleşmeyi anlamak üzere ortaya atılan ana akım teorilerin eleştirel bir perspektifle analizini gerçekleştirebilmek ve Avrupa bütünleşmesini anlayabilmeyi mümkün kılacak bir eleştirel teorinin mümkün olup olmadığını tespit edebilmektir.

Tezin temel araştırma gündemlerinden biri ana akım bütünleşme teorilerinin Avrupa bütünleşmesinin analiz edilmesi için ne kadar yeterli olduğu sorusuna cevap üretmektir. Bu soruya cevap verebilmek için ana akım teorilerin içeriğinin ve analiz biçimlerinin dikkatlice ele alınması gerekmektedir. Dolayısıyla tez içerisinde ana akım olarak nitelendirilen teorilerin bütünleşme, aktörlük, devletler, toplumun bütünleşme süreçlerindeki pozisyonları ve bütünleşmenin tarihsel gelişimi bağlamlarındaki argümanları ve bu argümanlardaki eksiklikler ve tutarsızlıklar sunulacaktır.

Bir diğer araştırma gündemi ise Marksist yaklaşımla oluşturulacak bir bütünleşme teorisinin hangi teorik çerçeveye, hangi kavramlara ve hangi teorik tartışmalara ihtiyaç duyduğunu göstermek üzerinden şekillenmektedir. Bunun için de tezde özellikle sınıfsal mücadele, sınıf fraksiyonları, birikim rejimi ve kapitalist devlet üzerine odaklanılacaktır. Bunun iki gerekçesi bulunmaktadır. Birincisi, elli yılı aşkın süredir devam eden Avrupa bütünleşmesinin analiz edilmesi ve bütünleşmeye bağlı

(11)

2

süreçlerin izah edilmesi amacıyla oluşturulan teorilerin Avrupa Birliği altında somutlaşan süreçlerin modern formunu ve güncel dinamiklerini yakalamak konusunda yetersiz kalmasıdır. İkincisi ise bu teorilerin temel kavramsal yaklaşımlarının AB içerisindeki iktidar ilişkilerini ve dağılımını analiz etme ve meşruiyet zemininde mevcut toplumsal ilişkileri ortaya koyma konusunda ilgisiz kalmasıdır (van Apeldoorn, Overbeek ve Ryner, 2003: 17).

Buna karşın ana akım bütünleşme teorilerinin ereksel pozisyonunun sorun çözücü olmaktan öteye gidemediği tespit edilmektedir. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı‟nın bitişinden itibaren başlayan dönemde temel problematik “Avrupa devletleri arasındaki savaşların önüne geçilebilir mi?”, Eurosclerosis döneminden sonra ise

“bütünleşme sürecinin yaşadığı eksen kayması nasıl yeniden rayına oturtulabilir?”

soruları olmuştur. Ana akım teorilerdeki genel eğilim, ekonomik-teknik araçlara ve siyasi amaçlara sahip teorik çerçeveler geliştirilmesidir. Tezde ise Avrupa bütünleşmesinin izlediği yol ve krizli yapısının doğru anlaşılabilmesi için sınıfsal ve eleştirel bir perspektifle süreçlerin değerlendirilmesi gerektiği önerilmektedir. Bu bağlamda tezin amacı, bu teorilerin sınırlılıklarının ortaya çıkarılması ve spesifik krizlerle somutlaşan AB‟nin yapısal krizlere açık yapısının analiz edilebileceği bir eleştirel analiz biçiminin literatüre sunulmasıdır.

Tezin amacına hizmet etmesi amacıyla birtakım araştırma sorularına cevap aranacaktır. Ana akım teoriler tarafından analiz içerisinde kullanılan düzeyler yeterli midir? Toplumsal grupların bütünleşme hareketleri içerisine katılımı ve bu süreçlerdeki rolü ana akım bütünleşme teorileri tarafından analize yeterli düzeyde dâhil edilmiş midir? Bütünleşme süresince gerçekleşen olay ve olguların tarihsel altyapıları teorik çerçeveleriyle ilişkili bir şekilde ele alınmış mıdır? Hepsinin bir sentezi olarak Avrupa Birliği‟nin gelişim aşamaları, bu aşamaları belirleyen parametreler ve bütünleşme süreçlerinde aktif rol oynayan aktörler bir bütünlük içerisinde incelenmiş midir?

(12)

3

Bütünleşmeyi anlamak ve açıklamak amacıyla odaklanılması gereken araştırma alanları ve olgular neler olmalıdır? Avrupa Birliği‟nin yapısal çelişkilerinin ve krizlerinin yoğunlaştığı dönemler hangi kavramlarla açıklanabilir?

Tez üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümün temel amacı ana akım teorilerin temel argümanlarının ve sınırlılıklarının sunulmasıdır. Bu nedenle birinci bölüm iki alt bölüme ayrılmaktadır. Birinci bölümde tezin amacına uygun olarak belirlenen beş bütünleşme teorisinin (federalizm, fonksiyonalizm, neofonksiyonalizm, liberal hükümetlerarasıcılık ve yönetişim yaklaşımı) ana odak noktaları, analiz düzeylerinden nasıl yararlandıkları, bütünleşmeyi nasıl tanımladıkları, devletleri ve toplumsal ilişkileri hem tarihsel hem de yapısal olarak nasıl inceledikleri ve bütünleşme sürecinde izlenecek olan yolu nasıl öngördükleri sunulacaktır. Ardından, bahsi geçen teorilerin Avrupa bütünleşmesini tutarlı bir şekilde incelemesine ve Avrupa Birliği‟nin yaşadığı problemleri öngörmesine engel olan sınırlılıkları ele alınacaktır. Teorik olarak yoğunlaşan bu sınırlılıklar, bu teorilerin temel analiz düzeylerini sınırlı bir şekilde ele alması ve kullanmasından, sınıfsız bir yaklaşıma sahip olmasından, tutarlı bir tarihsellikten uzak olmasından ve bütünleşme aşamaları süresince ortaya çıkan olayları isabetli bir biçimde ele almasını sağlayacak toplumsal bütünlükten uzak olmasıyla tek tek incelenecektir.

İkinci bölümde ise birinci bölümde hedef gösterilen eksikliklerin doldurulması amacıyla hem Avrupa bütünleşmesinin mantığını anlamaya hem de Avrupa bütünleşmesini açıklamaya imkân sağlayacak bir kavram seti verilecektir. Bu doğrultuda ağırlıklı olarak yapısalcı Marksist ekolün bir temsilcisi olan Nicos Poulantzas ve Amsterdam Okulu ile neo-Poulantzasçı Okul‟un temsilcilerinin savları sunulacaktır. Bu bölümde temel olarak yapısalcı Marksist ekolün, altyapı ile üstyapı arasındaki ilişkinin konjonktürün koşullarına göre karşılıklı olarak belirlendiği, toplumsal güçler arasındaki iktidar mücadelelerin Avrupa bütünleşmesine yönelik

(13)

4

yapılan analizlere eklenerek ana akım teorilerde eksik olarak bulunan fail-yapı arasındaki ilişkinin kapsadığı önem belirtilecektir. Ayrıca, Avrupa bütünleşmesi örneğinde toplumsal güçler arasındaki mücadelelerin sınıflar arası mücadeleler biçiminde yoğunlaştığının anlaşılması için, Poulantzas‟ın analizlerinde bulunan egemen sınıflar, hegemonik sınıflar ve sermaye fraksiyonlarının etki alanları, birbirleriyle kurdukları ilişkiler ve bu ilişkilerin siyasal alandaki izdüşümleri detaylı bir biçimde açılacaktır. Devletin tarihsel olarak geldiği son aşama olan kapitalist devletin önceki dönemdeki devlet türlerinden hangi nedenlerle ayrıldığı sorusuna Poulantzas‟ın bulduğu cevap üzerinden yorumlar aktarılacaktır. Poulantzas‟a göre “sınıflar ve sınıf fraksiyonları arasındaki bir güç dengesinin maddi yoğunlaşması” olması sebebiyle hem bir yapı hem de bir fail olan kapitalist devleti anlamak, bir yandan devletlerin nasıl bir güdüyle bütünleşme süreçlerinde yer aldığının, diğer yandan da “Avrupa-ölçekli ve uluslararası devlet aygıtlarının heterojen bir topluluğu” olan Avrupa Birliği‟nin devlet benzeri sınıfsal işlevlerini nasıl edindiğinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Yine aynı bölümde Avrupa bütünleşmesinin açıklanması için ön plana çıkan

“sermayenin uluslararasılaşması” ve “devletin dönüşümü” kavramlarından bahsedilecektir. Avrupa Birliği, sermaye sınıflarının Avrupa düzleminde kârlılığını ve siyasi olarak temsil edilebilirliğini artırması için siyasi toplumlara önerdiği bir keşiftir.

Sermayenin zamansal ve mekânsal genişlemesinin sonucunda devletler de hem yapısal hem de işlevsel birtakım dönüşümler geçirmiştir. Bunun bir yansıması da Avrupa Birliği boyutunda gözlemlenebilmektedir. Dünya çapında hissedilen bir birikim rejimi krizinin sonucunda hızlı ve programlı bir şekilde ulusal anayasalara doğrudan aktarılan uluslararası sermaye lehine kararlar, bir yandan devletler arasındaki sınırların geçirimli olmaya başladığının kanıtı olmuş, öbür yandan da uluslararası sermayenin hegemonyasının pekiştirilmesine yol açmıştır. Bu dönüşümlerin ulus-devletleri ortadan kaldırıp kaldırmadığı, kapitalist devletle özdeşleşen düzenleyici işlevin, denetim

(14)

5

mekanizmalarını güçlendirmiş olması itibariyle, Avrupa Birliği‟ne transfer edilip edilmediği sorularına bu bölümde cevaplar üretilecektir.

Son bölümde ise ikinci bölümde verilen kavram setinin somut örnekler üzerinde açılabilmesi için Avrupa Birliği‟nin yapısal ama son yıllarda yoğunlaşan krizleri incelenecektir. Öncelikle, 2008‟de başlayan küresel finansal krizin Avrupa‟daki özgül bir varyantı olan Euro Krizi ele alınacaktır. Tek tek finansal bir inceleme yapmaktan çok Euro Krizi‟ni özgül kılan Avrupa Birliği‟nin neoliberal politikaları ve kurumsal yapısı analiz edilecektir. İkinci başlıkta ise kriz sonrasında karar alma süreçlerinde etkisini artıran Komisyon ve neredeyse bir yürütme aygıtı gibi hareket eden Avrupa Merkez Bankası‟nın pozisyonları, “Avrupa bürokratizmi” tartışması etrafında irdelenecektir. Avrupa Merkez Bankası ve Euro Krizi boyunca kurulan fon ve mekanizmaların aynı zamanda üye devletlere bir denetim ve yaptırım mekanizmasına dönüşmeleri Poulantzas‟ın “uzmanlaşmış ekonomik aygıtlar” kavramsallaştırması çerçevesinde değerlendirilecektir.

Üçüncü başlıkta güçlenen yürütme erki etrafında kriz sürecini idare eden Avrupa Birliği üzerine geliştirilen meşruiyet tartışmaları açılacaktır. Buna göre, üye ülke vatandaşlarının kemer sıkma politikaları gibi yaptırım uygulamalarına karşı bir itiraz kanalının kalamaması sebebiyle Avrupa Birliği‟ne duydukları güvende gözle görülür bir azalmanın başlamasının ve vatandaşlar tarafından içselleştirilmeyen yaptırımlar sebebiyle Avrupa genelinde bir meşruiyet krizinin ortaya çıkmasının sebepleri analiz edilecektir. Son olarak ise, Avrupa Birliği‟nin yönetim yapısının “otoriter neoliberalizmin” bir evresi olarak açılmaya çalışılacak “teknokratik otoriterizm”

kavramıyla bütün bu yapısal sorunların kaynağı kavramsallaştırılacaktır.

(15)

6

BĠRĠNCĠ BÖLÜM

AVRUPA BÜTÜNLEġMESĠ TEORĠLERĠ VE SINIRLILIKLARI

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu‟nun kurulduğu tarih olan 1951‟den itibaren Avrupa bütünleşmesini anlamak, gelişimini takip etmek ve izleyeceği yolu önden değerlendirebilmek için birçok teori ve alt-teoriler ortaya atılmıştır. Bir zaman çizelgesi halinde değerlendirecek olunursa, teorilerin bazı evrelerde dönemin Avrupa çalışmaları literatüründe hâkim olduğu ya da başka hâkim bir teoriye bütünleşmenin geliştiği aşamayla ilişkili olarak eleştiriler getirdiği gözlemlenmektedir. Dolayısıyla teorilerin üç evre halinde incelenebileceği düşünülmektedir. Buna göre birinci evre olan Birinci Dünya Savaşı‟nın bitişinden itibaren başlayan dönemde temel problematik “Avrupa devletleri arasındaki savaşların önüne geçilebilir mi?” sorusu olmuştur. Doğrudan siyasi araç ve amaçlara sahip federalizm ve ekonomik-teknik araçlara ve siyasi amaçlara sahip fonksiyonalizm ve neofonksiyonalizm gibi teorik çerçeveler geliştirilmiştir. Bu dönemdeki hâkim inceleme ekseni devletlerin teknik alanlarda işbirliğine giderek savaş plan ve harcamalarını bir kenara atabilecekleri iddiası üzerine gelişmiştir.

Öte yandan bahsi geçen teoriler, ekonomik veya teknik alanda gerçekleştirilecek işbirliği örneklerinin siyasal alana da taşınabileceğini öngörmektedir. Örneğin federalist paradigmada devletler, bir anayasal birlik altında özerk üniteler haline gelecek;

neofonksiyonalizmde ise teknik konulardan yüksek politika alanlarına kadar varan bir çizelgede ortak çıkar ve temenniler temelinde “spill-over” yoluyla işbirliği alanlarını yaygınlaştıracaktır. Fakat Charles de Gaulle‟ün Fransa cumhurbaşkanlığı süreciyle başlayan dönem, aynı zamanda bütünleşme sürecinde bir gerileme yaşanmasına ve teorilerin dönemleştirilmesi için ikinci bir evrenin doğuşuna sebebiyet vermiştir. Daha doğru bir ifadeyle, Birleşik Krallık‟ın üyeliğinin iki kez veto edilmesi, Fransa‟nın ulusal egemenliğini gerekçe göstererek ortak bütçeleri ağırlıklı olarak kendi lehine organize

(16)

7

etmek istemesi ve özellikle yüksek politika alanlarına yönelik ulusal çıkarlar ekseninde işbirliğinin geliştirilmesi çabası bu dönemde neofonksiyonalist anlamda bir Avrupa bütünleşmesini rayından çıkarmıştır. İşte bu dönemde Realist paradigmanın Avrupa bütünleşmesine yönelik bir varyantı olan hükümetlerarasıcı teori, literatürde egemen paradigma olmaya başlamıştır. Avrupa Topluluğu‟nun gündemini uzun bir dönem boyunca ulusal çıkarlar, egemenlikten verilen tavizlere karşı bir duruş ve devletlerin rasyonel kararlar almaya yatkın olduğu fikirleri işgal etmiştir.

Avrupa Topluluğu‟nun genişlemesi için karşısında bulunan teknik engellerin kalktığı Hague Zirvesi ve 1970‟lerde Adalet Divanı‟nın negatif entegrasyon doğrultusunda aldığı Dassonville ile Cassis de Dijon kararları neticesinde Avrupa bütünleşmesinin kuruluş mantığına uygun yeni bir tetiklenme gerçeklemiştir. 1985‟te dönemin Komisyon başkanı Delors tarafından yayımlanan Beyaz Kitap ile Avrupa bütünleşmesi yeni bir yola girerek doğrudan ulusüstü bir Avrupa Birliği‟nin kuruluşu için yeni bir yol göstermiştir. İşte bu dönemde Avrupa bütünleşmesinin ulusüstü bir perspektifle bir araya gelmesi mevcut teorik yaklaşımların da kendisini revize etmesi ihtiyacını doğurmuştur. Öncelikle neofonksiyonalist yaklaşım “karşılıklı bağımlılık”1 teorisini kendi metodolojisiyle eklemlemiştir. Buna göre, devletler, artık salt normatif bir birliktelikten ötürü değil, teknik ihtiyaçlardan temellenen siyasi işbirliği biçimlerine duyduğu ihtiyaçtan dolayı da diğer devletlerle ulusüstü bir bütünleşme modelinin hayata geçmesi için destek verebilmektedir.

Diğer yandan Andrew Moravcsik, hükümetlerarasıcı teoriyi “aktör olarak devletlerin” beklentilerini ulusüstü kurumlara nakletmesinin rasyonel bir devlet eylemi olduğunu sav haline getirmiştir. “İki aşamalı oyun” teorisi etrafında üye devletler içerisinde karar alma süreçlerinin nasıl gerçekleştirildiği ve bu kararların ulusal çıkarlara dönüştürülerek ulusüstü ve uluslararası platformda nasıl müzakere edildiğini

1 Detaylı bilgi için bkz: Keohane ve Nye (2011).

(17)

8

analiz etmiştir. Dolayısıyla üçüncü evrede Avrupa Birliği etrafında cisimleşen ulusüstü bütünleşme girişimleri genel kabul haline gelerek önceki dönemin ulusallık ve egemenlik gündeminin hafiflemesine imkân vermiştir. Son olarak ise bir ulusüstü örgüt olarak Avrupa Birliği‟nin karar alma yapısını ve bütünleşmenin her ulus devletin bir kazancı olması halinin sürdürülebilmesi için oluşturulan biçimini değerlendiren

“yönetişim yaklaşımı”, bütünleşme teorileri içerisinde oldukça ilgi çekmeye başlamıştır.

Böylelikle üye devletlerin sürekli olarak hem katılımcı olduğu hem de örgüt içi denetim mekanizmalarının içinde yer aldığı; ilaveten AB vatandaşlarının karar alma süreçlerine katılım gerçekleştirildiği bir yönetişim modeli bu teori tarafından tahayyül edilmeye başlamıştır.

Bu açıklamalardan hareketle, birinci bölümde bütünleşme teorileri ve bunlara yönelik Marksist eleştiriler ele alınacaktır. Dolayısıyla bu bölümün iki alt bölüm halinde incelenmesinin isabetli olduğu düşünülmektedir. Birinci alt bölümde, yukarıda belirtilen federalizm, fonksiyonalizm, neofonksiyonalizm, liberal hükümetlerarasıcılık ve yönetişim yaklaşımı teorilerinin temel argümanları sunulacaktır. Bu argümanlar temel olarak belirtilen teorilerin bütünleşmeyi ve bütünleşmenin izlediği yolu nasıl değerlendirdiği, analizlerini hangi düzeylerde gerçekleştirdiği, toplumsal parametreleri nasıl ele aldığı ve devlete yönelik nasıl bir inceleme yaptığı üzerine odaklanmaktadır.

Birinci bölümün ikinci altbölümünde ise ana akım olarak nitelendirilen bu teorilerin Avrupa bütünleşmesini açıklamak üzere geliştirilen yaklaşımların barındırdığı eksiklik ve tutarsızlıkların altı çizilecektir. Tezin araştırma gündemlerini destekleyecek şekilde, bir bütünleşme teorisinin alçak ve yüksek politika alanlarına yönelik devletler arası analizlerle sınırlı kalmaması, birçok farklı parametreyle analizlerini gerçekleştirilmesi ve özellikle de bütünleşmenin seyrini takip edebilmek ve mantığını kavrayabilmek amacıyla bütünlüklü ve sınıfsal değişkenleri de analize dâhil etmesi gerektiği düşünülmektedir. Bu doğrultuda, ana akım olarak nitelendirilen bütünleşme

(18)

9

teorilerinin kullandığı analiz düzeylerinin eksik olduğu, sınıfsal yorumlardan bağımsız olması nedeniyle toplumsal güçler arasındaki ilişkileri analize dâhil etmediği, tutarlı bir tarihselci perspektife sahip olmadığı ve toplumsal bütünlükten bağımsız incelemeler yaptığı gerekçeleriyle kapsamlı bir şekilde değerlendirilecektir.

A. BÜTÜNLEġME TEORĠLERĠ VE TANIMLARI

Avrupa‟ya yüzyıllar boyunca egemen olmuş savaş ortamı, kıta boyunca istikrarlı bir düzenin ve devletler arasında güvenlik gündemi dışında bir işbirliğinin kurulmasına engel olmuştur. Özellikle Avrupa‟da yoğunlaşan dünya savaşları, milyonlarca insanın ölümüne ve ağır hasarlara yol açarak birçok büyük imparatorluk ve devletin tarihin tozlu sayfalarında yer almasına sebep olmuştur. Savaşların önüne geçmek üzere oluşturulan güç dengesi temelindeki girişimler ve barış üzerine ortaya atılan görüşler de kendi dönemlerinde etkili olmayı başaramamıştır. İkinci Dünya Savaşı‟nın sonuçlanmasıyla birlikte savaşların engellenmesi amacına uygun olarak Avrupa bütünleşmesi modeli geliştirilmiştir. Avrupa tarihinde ilk kez uygulanan ve sürece dâhil olan devletlerin birbirlerine yönelik neredeyse 70 yıldır bir askeri yönelimde bulunmadığı bu girişim modeli, beraberinde disiplinler arası yepyeni bir çalışma alanı meydana getirmiştir.

Modelin analiz edilmesi, süreç içerisinde çıkabilecek sorunların öngörülebilmesi ve bu modelin potansiyel etkilerinin ortaya çıkarılabilmesi için pek çok teorik yaklaşım meydana gelmiştir. Bu yaklaşımlar genel anlamda, belirli bir analiz düzeyi etrafında hareket eden ve aktörlerin tercihlerinin bütünleşme süreci içerisindeki rolünü inceleyen yaklaşımlar olmuştur. Birinci bölüm altında ise bu iki faktör başta olmak üzere, bütünleşme teorilerinin siyasi yapıları (devlet), aktörlerin bütünleşme süreçlerindeki etkilerini, devletlerin tercihlerini nasıl belirlediklerini ve son olarak da tarihsel gelişmelerdeki çıktıları ele alma biçimleri değerlendirilecektir. Tezin amacı, birtakım

(19)

10

sorunlara cevap olabilmişse de başka birçok sorunu da beraberinde getiren Avrupa bütünleşmesi teorilerinin sınırlılıklarının değerlendirilmesi olduğu için, değerlendirme sırasıyla federalizm, fonksiyonalizm, neofonksiyonalizm, liberal hükümetlerarasıcılık ve yönetişimle sınırlı tutulacaktır.

Bu doğrultuda ilk başlıkta savaşların sebebini ulusal çıkarlarını takip eden ulus- devletlere atfeden ve ulus-devlet düzeninin bozulup federal yapılı bir Avrupa devletine dönüştürülmesini savunan federalizm anlatılacaktır. İkinci olarak, savaşların önüne geçebilmek için yetersiz kalan ulus devlet düzeninin yerine teknik konular üzerinden devletlerin işbirliği içinde hareket edebileceğini savunan fonksiyonalizm ele alınacaktır.

Üçüncü olarak, ulus içindeki baskı gruplarının geliştirdiği fonksiyonel baskıların siyasi elitlerde yeni beklenti ve sonuçlar doğuracağını ve bu doğrultuda önce teknik alanlardan başlayacak bütünleşme hareketlerinin siyasal alana da genişleyeceğini savunan neofonksiyonalizmin görüşleri incelenecektir. Dördüncü olarak Robert D. Putnam‟in

“iki aşamalı oyun” teorisinden kaynağını alan ve Moravcsik tarafından bir sentez teori olarak geliştirilen liberal hükümetlerarasıcılığın devletlerin aktörlüğünün nasıl meydana geldiği, ulusal düzlemde pazarlıklar yoluyla oluşturulan ulusal çıkarların uluslararası arenada yine pazarlık aşamalarıyla nasıl savunulduğu üzerine kapsadığı görüşler ifade edilecektir. Ve son olarak, Avrupa Birliği‟nin yeni yönetim modeli olarak tarif edilen

“yönetişim” üzerine analizler geliştiren yönetişim yaklaşımının bu modelin yan parçalarını ve potansiyel etkilerini nasıl incelediği üzerine yorumda bulunulacaktır.

I. Federalizm

Avrupa bütünleşmesinin evrileceği siyasi yol ve sorunlara karşı ideal çözüm olarak iki düzeyli bir çerçeve sunmasıyla federalizm, 20. Yüzyılın başlarında bir siyasi tutku olarak kendisini göstermiştir. Uluslararası ilişkilerin merkezinde siyasi problemlerin bulunduğunu iddia ederken bu problemlerin çözümü için doğrudan siyasi

(20)

11

çözümleri teşvik etmiştir. Federalistlere göre, savaşların sebebi devletlerin “ulus-devlet”

karakterine sahip olması ve bu nedenle ulusal çıkarlarını takip etmesidir. Savaşların önüne geçebilmek ve kalıcı barışı tesis edebilmek için tek yolun; ulus-devlet düzeninden vazgeçilip anayasal bir düzen etrafında örgütlenecek federal yapılı oluşumlara duyulan ihtiyacı karşılamaktan geçtiğini iddia etmiştir. (Rosamond, 2000:

28). Bu içeriğiyle, bütünleşme teorileri arasında “en sıkı bütünleşme modelini öneren idealist yaklaşım” olarak tanımlanmaktadır (Açıkmeşe, 2004: 4).

Latince uzlaşı, sözleşme ve pazarlık anlamlarının karşılığı olarak kullanılan foedus sözcüğü ve inanç ve güven anlamlarına gelen fides sözcüğünden türemiştir.

Federalizme göre (Burgess, 2009: 26-29), kurulacak egemen devlet, federe birimlerin anayasal çerçevede birleştiği bir model oluşturacaktır. Bütünlüğü ve bileşimi Avrupa‟da kurulacak federasyonun yetki dağılımı, Avrupa‟daki Katolik gelenekten ilham alınarak yerindenlik ilkesi temelinde gerçekleştirilecektir (Arısoy, 2010: 1196).

Federasyon, genel hatlarıyla birbirinden farklı, bağımsız ya da otonom olan siyasi yapıların ortak hedef ve amaçlarla bir araya geldikleri ve belirli misyonları üstlenen ulusüstü kurumlar oluşturdukları, aşağıdan yukarıya doğru örgütlenen organik bir siyasi düzene karşılık gelmektedir (Burgess, 2000). Dolayısıyla ademimerkeziyetçi ve aşağıdan yukarıya doğru örgütlenirken, bir yandan da yerindenlik ilkesine uygun olarak “uygun düzeyde karar alma” fikrini içermesiyle yukarıdan aşağıya doğru bir karar alma yapısına da sahip olacaktır (Burgess, 2009: 30).

İlk kapsamlı federalist bütünleşme girişimi Kont Richard Coudenhove-Kalergi öncülüğüyle kurulan ve yürütülen Pan-Avrupa Hareketi olmuştur. Bu hareket, SSCB‟yi bile kapsayacak bir Avrupa bütünleşmesinin diğer bölgelerdeki benzer girişimlerin ortaya çıkmasına öncülük edeceğini iddia etmiştir. Yirmi altı üye devletten gelen temsilcilerin katılımıyla kurulacak olan Temsilciler Konferansı‟nın, devletlerarası

(21)

12

ihtilafların giderilmesi ve bir gümrük birliğinin oluşturulması sonucunda son kertede bütünleşecek olan Avrupa Federasyonu‟nun anayasa güvencesi altında meydana geleceği ve dünya barışının tesisi için önemli bir adım olacağı öngörülmüştür (Akdemir, 2016: 49). Coudenhove-Kalergi‟ye göre kurucu Avrupa ruhu, üç ayaklı bir yapı sayesinde dengede duracaktır. Kurucu Avrupalı ruhu derinliğini Hıristiyanlık, genişliğini Helenik miras ve yüksekliğini Almancadan alacaktır (Wiedemer, 1993: 829).

Pan-Avrupa Hareketi‟nin sembolü olarak “altın güneşin üzerinde bir kızıl haçı” uygun gören Kalergi, Haç ve Apollo mitlerinden beslenmiş ve dolayısıyla birleşmiş Hıristiyan ilkeleri ve Yunan hümanizmasını bir araya getirmeye çalışmıştır (aktaran Villanueva, 2005: 68).

Pan-Avrupa federal birliğinin destekçileri arasında Eduart Herriot, Gustav Stresemann, Paul Löbe, Karl Renner, Engelbert Dollfuss ve Kurt Schuschnigg gibi siyasetçiler ve Heinrich Mann, Paul Valery, Rainer Maria Rilke, Stefan Zweig ve Franz Werfel gibi düşünür ve yazarlar da yer almıştır (Villanueva, 2005: 68). İkinci Dünya Savaşı öncesi, sırası ve sonrasında etkisini kaybetse de bu girişim, iç sınırların ortadan kaldırılması, Avrupa içi silahsızlanma, gümrük birliği, ortak para biriminin kurulması ve dört özgürlük alanının sağlanması konusunda ileriki yıllarda hayata geçirilmiş olan gelişmeleri öngörmüş olması sebebiyle, entegrasyon literatüründe önemli bir yeri hak etmektedir.

Winston Churchill, II. Dünya Savaşı‟nın hemen ardından Zürich‟te yapmış olduğu konuşmada, Avrupa Birleşik Devletleri fikrini “Avrupa’yı ayağa kaldıralım!”2 sloganıyla paylaşmıştır. Bahsi geçen konuşmada Churchill, savaştan büyük bir enkazla çıkan şehirlerin ve atom bombası tehdidinin geçerliliğinin altını çizmiştir. Buna ilaveten olası bir birleşmenin Fransız ve Alman devletleri arasındaki bir birliktelikten ve İngiliz

2 “Let Europe arise!”

(22)

13

Milletler Topluluğu, ABD, SSCB ve Birleşmiş Milletler‟in sponsorluğunda sağlanabileceğini belirtmiştir (Churchill, 1946).

Schuman Deklarasyonu‟nda belirtildiği şekliyle kurulacak, kömür ve çelik üretimlerini bir havuzda toplayacak ve kararları üye ülkeleri bağlayacak olan Yüksek Otorite, Avrupa Federasyonunun ilk somut adımı olacaktı. AKÇT kurulduktan sonra çalışmaları başlatılan Avrupa Savunma Topluluğu girişimleri, üye devletler tarafından kabul edilmiş olsaydı, belki de nihai hedefi federasyon olan Avrupa bütünleşmesinin diğer somut adımları arasında yerini almış olacaktı. Bu topluluğun taslak antlaşmasına Alcide de Gasperi‟nin önerisiyle eklenen 38. maddedeki Avrupa Siyasal Topluluğu‟na (Kunz, 1953: 279-280) yönelik girişimler, Avrupa entegrasyonunun karar alma biçimi, yönetim ilişkileri ve yetki paylaşımındaki değişiklikler yürürlüğe girebilseydi, pek çok federal unsur barındıracaktı.

Siyasi çözümler üretmek yerine daha çok teknik ve ekonomik çözümlerden hareket etmeye çalışan ve adalet, içişleri, ortak güvenlik politikası ve mali politikalar konusunda ulusal karar alma mekanizmalarını korumayı sürdüren Avrupa bütünleşmesinin federal ve ulusüstü gelişimi, ancak Avrupa Tek Senedinin kabulüyle yeniden hareketlenmeye başlayabilmiştir. Maastricht Antlaşması ve Amsterdam, Nice ve Lizbon gibi tadil antlaşmalarından sonra birçok alanda ulusüstü karar alma ve uygulama mekanizmasını yürürlüğe sokan Avrupa Birliği, anayasa girişiminin başarısızlığa uğramasıyla birlikte anayasal birlik konusunda yavaş ama daha sağlam adımlar atmaya başlamıştır.

Yukarıda da belirtildiği üzere, siyasi pratik yönü ağır basan federalist görüş, ilk olarak siyasi figürler tarafından bir siyasi çözüm mekanizması olarak savunulduğu için eleştirilmiştir. Çünkü federalizmin özellikle teorik boyutta bir program sunmaması ve ilerlemeyi organik bir bağ ile açıklaması bu yaklaşımın siyasi bir ütopyacılık eleştirileri

(23)

14

almasına yol açmıştır. İkinci olarak, ulusal hükümetlerin ve siyasi figürlerin çabasından ya da tehditlerin yarattığı zorunluluklardan meydana getirilen bir federal bütün, koşullardan ve tarihsel akıştan kopuk olmakla suçlanmaktadır. Çünkü Avrupa halkları demokratik bir çerçevede bir bütünleşme süreci içerisine giremeden Avrupa‟nın anayasa çerçevesinde yeni bir aşamaya geçmesi mümkün görünmemektedir.

Fakat entegrasyon tarihi boyunca federalist görüşün önemli sonuçlara yol açtığı rahatlıkla söylenebilir. İvedi-tedrici olarak adlandırılan grubun öncülüğünü üstlenen Altiero Spinelli (Sunay, 2006: 193-194), ilerleyen yıllarda Avrupa Birliği entegrasyonunun önemli yapı taşlarından biri olan Avrupa Tek Senedi ve Maastricht Antlaşmaları için gerekli siyasi hareketliliğin başlatıcısı olmuştur. Parlamenterlerin Avrupa genelinde yapılacak seçimler yoluyla atanmaya başladığı yıl olan 1979‟dan itibaren Spinelli‟nin öncülüğünde toplanmaya başlayan ve isimlerini toplantılarını gerçekleştirdikleri restorandan alan Crocodile parlamenterler grubu, takriben dört yıl süren derin çalışmaları sonucunda “Spinelli Projesi” ya da diğer adıyla “AB Antlaşması Projesi” olarak anılan metni ortaya çıkartmıştır (Yıldırım, 2010: 103). Bu projenin temel hedefi Avrupa topluluklarının tek bir siyasi ve ekonomik birlik haline gelmesine yol açacak reform hareketini başlatmaktır. Hedeflenen Birlik önerisi, kurumsal yapıya dair güç dengelerinin yeniden düzenlenmesini; yani Parlamento‟nun da yasama sürecine katılacağı ortak karar alma usulünü, Komisyon‟un görev süresinin beş yıla çıkarılmasını ve Komisyon‟un Parlamento‟dan güvenoyu alıp göreve başlayabilmesini içermekteydi.

Nitekim Avrupa Parlamentosu‟nda 14 Şubat 1984‟te kabul edilen Taslak, Avrupa Birliği kurumsal hukukundaki ve yetki paylaşımındaki birçok alanda (Ortak Güvenlik Politikası ve Adalet ve İç İşleri dışında) ulusüstü yönetişim için yol haritaları çizmekteydi. Neticesinde, 1986‟da yeni bir genişleme dalgası yaşayan Avrupa Topluluğu, Avrupa Tek Senedinde AB Antlaşması Taslağı‟nın önerilerinin bir kısmını

(24)

15

kabul ederek 1992 yılında Maastricht Antlaşması ile hayata geçirilecek bir iç pazar oluşturma ve Birlik modeli hedeflerini yerine getirmek için program oluşturmuştur.

II. Fonksiyonalizm

David Mitrany‟nin II. Dünya Savaşı devam ederken çalışmalarına başlamış olduğu ve öncülüğünü yaptığı fonksiyonalizm kuramı, yalnızca neofonksiyonalist kuram ya da Avrupa entegrasyonunu etkilememiş, aynı zamanda ilerleyen yıllarda ortaya çıkan ve uluslararası düzene ilişkin birçok kavram ve yaklaşımların “entelektüel atası” olarak kabul edilmiştir (Rosamond, 2000: 31). Kısaca fonksiyonalizm, realizmde yer alan ve 19. Yüzyıldan bu yana süregelmiş geleneksel devlet anlayışını analiz düzeyi olarak ele almış, fakat devletin anlam ve biçimindeki dönüşümü ortaya çıkarmaya çabalamamış bir kuram olagelmiştir (Kurt, 2009: 43).

Mitrany‟i de dünya barışı konusunda düşünmeye iten güç, İkinci Dünya Savaşı‟nın yarattığı tahribat ve savaşın ortadan kaldırılması ülküsü olmuştur. Ona göre savaş, insan doğasının değil, içerisinde yaşadıkları bir “topluluk” olan devletlerin irrasyonel politikalarının sonucu meydana gelen bir olgudur (Yapıcı, 2007: 138). Yani, insanların kurduğu ulusların irrasyonel, işlevsiz ve yıkıcı yönelimlerinin kaynağı da ulus-devletlerin ta kendisidir (Pentland, 1973: 81). Dolayısıyla Mitrany, dünyadaki kutuplaşmaları, uluslararası mücadele içerisinde yer alan ve rekabet halindeki siyasi birimler üzerinden okumaktaydı.3 Geleneksel ulus-içi, ulusal ve coğrafi bütünleşmeye yönelik girişimlerin, yalnızca tehlikeli boyutlara varabilecek siyasi anlaşmazlıklara çözüm üretebileceği kanısındaydı (Pentland, 1973: 75). İşte fonksiyonalizm bütünleşmenin bahsedilen doğasından hareketle federalist ve konfederalist yaklaşımlara eleştiri zeminini oluşturmuştur. Ona göre ancak başarıyla kurulmuş bir dünya

3 Mitrany‟nin bu konu hakkındaki görüşlerini ifade ettiği örnek bir çalışma için bkz: Mitrany (1948);

ayrıca Mitrany‟nin “Working for Peace System: An Argument for the Functional Development of International Organization” isimli çalışmasını destekleyecek okumalar için bkz: Long ve Ashworth (1999), McLaren (1985) ve Popoviciu (2010)

(25)

16

federasyonu, bu çekişmeleri ortadan kaldırabilecek imkâna sahip olabilirdi. Ancak anayasa ve antlaşmalara karşı güvensizliğin ve milliyetçiliğin varlığı dikkatten kaçırılmaması gereken hususlar olmakla birlikte dünya federasyonunun kurulabilmesi için de engeller oluşturmaktaydı. Bu nedenle Mitrany; pragmatik, teknokratik ve esnek bir fonksiyonel bütünleşmeyi önermiştir. Çünkü ona göre, ancak böyle bir bütünleşme biçimi, hedeflenen alanlarda ulusal-uluslararası, özel-kurumsal ve politik-apolitik arasındaki ayrımları ortadan kaldırabilecek güce sahip olabilecekti.

İki büyük dünya savaşının yıkıma uğrattığı Avrupa‟nın tarihini Birinci Dünya Savaşı‟nın sonunda kurulan Milletler Cemiyeti‟nden itibaren okuyan Mitrany, bu cemiyetin amaçlarında ve hedeflerinde neden başarılı olamadığı sorusuna cevaplar üretmeye çabalamıştır. Bu nedenle uluslararası örgütlerdeki kurumsal yapılara ve paydaşlarıyla kurduğu mekanizmalara odaklanmıştır. Bunun sonucunda Mitrany (1994:

78-79), Milletler Cemiyeti‟nin “barışçıl değişimi” hayata geçirebilecek kurumsal doygunluğa ve bunun için gerekli olan istikrarlı düzenlemeleri ve uzlaşı ortamını sürdürebilecek mekanizmalara sahip olmadığının altını çizmiştir. İkinci olarak, Milletler Cemiyeti yerine kurulabilecek bir dünya federasyonu ya da federasyonlar birliği ihtimallerini de tartışmaya açmıştır. Çünkü ona göre yine ancak bir dünya federasyonu, demokratik metotlarla siyasi birimleri bir araya getirebilecek donanımlara hâkim olabilirdi. Böylelikle, Cemiyet‟te eksikliği derinden hissedilen yasal zemin ve bağlayıcılık; kurulacak federal anayasa ve geniş grupların dâhil olmasıyla hayata geçirilecek ortak eylemliliği harekete geçirebilmek için gerekli olan yaptırım gücünü kurumsal yapısı içerisinde barındırabilecekti. Ancak, tıpkı ulus-devletler gibi federasyon da yalnızca düzen sağlayıcı bir işlev barındırırsa, başarılı olamayacaktı.

Yani, kurulacak olan yapı ne olursa olsun, yasal zemine ve yaptırım gücüne sahip olmalıydı.

(26)

17

Fonksiyonalizmin sorunlara yönelik yaklaşımının temelinde, savaşların sebebinin siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklardan kaynaklandığı argümanı yer almaktadır (Yapıcı, 2007: 138). Mitrany, bu istikrarsızlıkların çözümünün ve dolayısıyla barışın, ancak ve ancak ekonomik ve sosyal refahtan geçtiğini belirtmektedir. Bu bağlamda ikinci argüman, ulus-devletlerin bu ihtiyacı karşılamak konusunda yetersiz kalmış olduğudur. Uluslararası boyutta bir işbirliği kurulmasının büyük bir gereklilik olmaya başladığı İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ulus devletler; nükleer silahların hâkimiyet gösterdiği, uydu sistemlerinin geliştiği ve Batı ülkeleri içerisinde ideolojik iktidar savaşlarının yaşanmaya başladığı bir çağda, toplumsal harmoniyi sürdürebilmek konusunda zayıf kalmıştır. Ayrıca yine ulus devletler, refahın ve ekonomik gelirin paylaşımı konusunda problem çözücü bir kapasiteye sahip olamamıştır (Rosamond, 2000: 33).

Her ne kadar Mitrany, dünya barışının tesisi üzerine akıl yürütmüşse de, çalışmalarının birçok yerinde Avrupa‟yı merkeze almasıyla bu kıtadaki bütünleşme girişimleri yolunda önemli bir başlangıç noktası oluşturmuştur. Buna rağmen, bölgesel birlik fikrine karşı durmuştur; çünkü uluslararası düzeydeki gerilimlerin yerini bölgesel düzeydeki gerilimlerin alacağına inanmıştır (McCormick ve Olsen, 2017: 18). Buna ek olarak, “uluslararası toplumun kuruluşu” veya uluslararası düzeyde barışın sağlanabilmesi için hükümetler ve hükümet temsilcilerinden ziyade uzmanların önü açılmalıydı. Çünkü uluslararası düzeyde yaşanan sorunların tespit edilebilmesi ve bu sorunlardan hareketle işlevsel bir uluslararası kurumun organize olabilmesi ancak bu konu üzerinde uzmanlaşan sosyal bilimci ve teknokratların çabaları ile mümkün olabilecekti (Kurt, 2009: 45).

Fonksiyonalistlere göre, luslararası arenada yaşanan ortak sorunların temelinde siyasi değil, teknik konular yer almaktadır. Fonksiyonalist teorisyenlerin bu noktaya ağırlık vermelerinin temel sebebi, ulus-devlet doğasında yer alan rekabetçiliğin

(27)

18

insanların bir arada yaşamasına engel olmasıdır. Dolayısıyla, eğer ki insanların doğasıyla ilgili bir yorumda bulunulacaksa, bu da insanın sosyal bir varlık olduğu ve bu nedenle de, kuracakları bağın sosyal refah temelinde gelişmesi gerekliliği üzerinden gerçekleştirilmelidir. Teknolojik değişimin meydana getirdiği ortamdaki gereklilikler ve küresel boyutta yaşanan refah sorunlarının teknokratlar tarafından tanımlanabilir hale gelmesi sebebiyle, belirli işlevsel görevleri yerine getirebilmesi için ve ulusal sınırları aşarak yetkili olacak bir fonksiyonel örgütler ağı geliştirilmelidir (Pentland, 1973: 69).

Bu doğrultuda, fonksiyonalistlerin ilk aşamada anayasalı ya da konfedere bir biçimde bütünleşmiş uluslararası ya da bölgesel bir devlet kurulması gibi bir amaçlarının olmadığı aşikârdır. Fonksiyonalizmin birinci önceliği, teknik bir uluslararası işbirliği ağının yaygınlaştırılmasıdır. Bu yaygınlaşmanın birinci yolu, insanların değişen ihtiyaçlarına göre koşulların da değişmesinden hareketle, esnek ve süreç içerisinde gelişen uluslararası örgütlerin kurulmasıdır (Rosamond, 2000: 34).

Böylelikle ekonomik alanda başlayan bir bütünleşme hareketi, kendisini sektör içi ya da sektörle ilintili alanlarda geliştirilecek bir işbirliği girişimiyle devam ettirecektir.

Sektörel ya da fonksiyonel yayılma olarak adlandırılan bu sürecin fonksiyonalizm bağlamında ismi ramifikasyondur (Alexandrescu, 2007: 24). Yani ramifikasyon, hükümetlerin, bir alanda kurduğu işbirliği ve sarf ettiği bütünleşmeye yönelik çabaların işlevselliğini tanıdıktan sonra, otomatik olarak aynı sektör içerisinde yer alan farklı bir alanda da bütünleşmeyi sürdürecekleri öngörüsüne dayanmaktadır. Örnek olarak, ortak pazarda başlayan bir bütünleşme girişiminin ekonomik bağlamda finans ve sosyal güvenlik gibi teknik konularda atılabilecek işbirliği adımları verilebilir (Açıkmeşe, 2004: 6).

Siyasi olmayan ortak sorunlar üzerine girişilecek bir fonksiyonel bütünleşme süreci, siyasi olmayan uluslararası örgütlenmeler aracılığıyla, dünya barışını meydana getirebilecek altyapıyı içerisinde barındıracaktır. Dolayısıyla, fonksiyonalizmin siyasi

(28)

19

bütünleşme idealini dünya barışının kalıcılaştırılması oluşturmaktadır. Fakat bu yöntem, yine de ilişkisel bir süreci tarif etmektedir. Mitrany‟e göre (1965: 145), planlı ve radikalleşmiş bir toplumsal dönüşüm talebi geliştiği anda, fonksiyonel bütünleşme girişimleri kendisini teknik alandan siyasi alana da yönlendirebilecektir. Burada iki yol gözükmektedir: Birinci yolda fonksiyonalizmin ana hedef olarak değerlendirmiş olduğu Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi işbirliğini sağlayan ve dönemi için kısıtlı yetki paylaşımına sahip uluslararası örgütler, uluslararası toplumun sürdürülebilmesi için arabuluculuk faaliyetleri geliştirecektir. İkinci olarak da Mitrany, Avrupa Devleti fikrini ele almıştır. Buna göre, bu devlet, toplumsal dönüşüm hareketliliğinin baskısı altında; merkezi, münhasır ve rekabetçiliğin temel yasalarına göre düzenlenmelidir.

Yani, bu merkezi devletin (her ne kadar yerindenlik ilkesiyle uyumlu olsa da) temel işlevi; içerisinde yer alan bölgesel ya da ulusal bütünlüklerin oluşturacağı yeni ideolojik bölümlenme ihtimallerine karşı arabuluculuk yapmak ve entegre birlikler içerisinde yaşanabilecek milliyetçilik ve tekil rekabetçilikleri kurulacak uluslararası toplumun ortak çıkarlarına yönlendirmek olacaktır.

Şüphesiz ki fonksiyonalist paradigmanın en çok etkilemiş olduğu politikacı

“Avrupa‟nın babası” olarak bilinen Jean Monnet‟dir. Monnet, Robert Schuman‟ın hazırlamış olduğu Schuman Deklarasyonunda ve Paris Antlaşması‟nda önemli rol oynamıştır. Ardından, AKÇT‟nin kuruluşundan sonra hayata geçirilen Yüksek Otorite‟nin ilk başkanı olmuştur. Avrupa Savunma Topluluğu girişiminin başarısızlığa uğraması sonrasında AKÇT Yüksek Otorite görevinden ayrılıp Avrupa‟daki kıdemli siyasetçi ve teknokratlarla Eylem Komitesi‟ni kuran Monnet, bu komitenin çalışmalarında Paul-Henri Spaak ve Johan Willem Beyen‟i EURATOM ve Avrupa Ekonomik Topluluğu‟nun kurulması için ikna etmiştir. Kısacası Monnet, etkin olduğu yıllarda öncülük ettiği atılımlarla insanlarda bir “sessiz devrim” hareketinin kıvılcımını ateşlemiştir (Nelsen ve Guth, 2015: 17).

(29)

20

1962‟de yayınlamış olduğu yazıyla dünyada yaşanmakta olan değişimleri ele alan Monnet, bir yanda gerçekleşen komünist devrimlerin; öbür yanda da eski sömürge ülkelerinde yaşanan bağımsızlık hareketlerinin temelini siyasal boyutta kavramlaştırdığı

“değişen ellere” bağlamaktadır (1994: 19). Öte yandan, Avrupa‟nın da anayasal ve

demokratik bir felsefeyle dönüşüm geçirmekte olduğunu belirtmiştir. Monnet, bu değişimden söz ederken İkinci Dünya Savaşı‟ndan sonraki beş yıl içerisinde yaşanan gelişmeleri referans göstermiştir. Ona göre, Fransız ulusu üretim üslerini yeniden yaratmak için çaba sarf etmekteydi, fakat sürdürülebilir genişleme ve yüksek yaşam standartlarının sağlanabilmesi için tek başına Fransa‟nın kaynakları yeterli olamazdı. Bu nedenle de ulusal çerçevenin aşılması gerektiğine inanmaktaydı. Bu doğrultuda, Altılar tarafından kömür ve çelik temelinde kurulması planlanan ortak pazar ve ortak kararların yürütülmesini sağlayacak ortak kurumlarla birlikte teknik bir adım atılmaya çalışılırken;

aynı zamanda da insanların akıllarında sessiz bir devrim gerçekleştirilmekteydi. Bu hareketliliklerin sonucunda, ulusal boyutta eylemde bulunan ve ulusal sınırların ötesine geçme eğiliminde olan işadamları, politikacılar ve sendikacılar, sürecin sonucunda AKÇT girişimini yeni alanlarda geliştirmeyi ve genişletmeyi desteklemişlerdir. Burada altı çizilmekte olan nokta; “Topluluğun” genişletilmesini hedefleyen girişimlerin insanların toplum içerisinde daha iyi şartlarda yaşayabilecekleri bir muhtevada gerçekleştirilmekte olduğudur. Bu muhteva ise her üyenin saygı duymak durumunda olduğu ortak yasalar ve bu kuralların uygulanmasında kullanılan ortak kurumlardan oluşmaktadır (Monnet, 1994: 20). Dolayısıyla zaman içerisinde ulusların kararlarını Bakanlar Konseyi‟nde aldıkları ve sürecin denetiminin Avrupa Parlamentosu ile Adalet Divanı tarafından gerçekleştirildiği bir ortamda, ulus devletlerin egemenliğindeki alanların bir kısmı kolektif bir eylemliliğin yetkisine dâhil edilerek değişimlere ayak uydurulabilmiştir. Ayrıca metnin yazıldığı tarihlerde, Monnet tarafından temelleri

(30)

21

sağlam atılmış olarak değerlendirilen Avrupa entegrasyonunda her değişimin bir sonraki değişimi tetikleyeceği de öngörülmüştür.

Monnet‟ye göre siyasi bütünleşme ancak ve ancak zorunluluk durumunda ve Avrupalıların gözünde doğal bir süreç olarak kabul edildiğinde gerçekleşecektir. Fakat Spinelli, Monnet‟yi ekonomik alandaki entegrasyonu gereğinden fazla ön plana çıkarmasından –daha doğrusu siyasal alandaki entegrasyonu gereğinden fazla arka planda bırakmasından - dolayı eleştirmekteydi (Kurt, 2009: 56). Fonksiyonalizme yönelik ikinci eleştiri ise, Paris Antlaşması‟nın temelinde siyasi pazarlıkların ve diplomatik görüşmelerin etkisinin bulunduğunun göz ardı edilmesi sebebiyle AKÇT ve Savunma Topluluğu girişimlerini birbiriyle kıyaslayan realistlerden getirilmiştir.

III. Neofonksiyonalizm

Mitrany‟nin fonksiyonalizm kuramını ve federalist hedefleri birbiriyle harmanlayan neofonksiyonalist teori, uluslararası örgütler ve bütünleşme olgusu üzerine analiz yapan bir teorik yaklaşım olmuştur. 1958 yılında Ernst B. Haas tarafından yazılan

“The Uniting of Europe: Political, Social, and Economic Forces 1950-1957” isimli

çalışma neofonksiyonalist görüşün ilk kapsamlı eseridir. Bu çalışma özelinde ve erken dönem çalışmalarında, fonksiyonalizme benzer şekilde neofonksiyonalizm de teknokratik karar alma, aşamalı değişim ve öğrenme süreçlerindeki mekanizmaların altını çizmiş; fonksiyonalizme nazaran bölgesel bir bütünleşme teorisi özelliği göstermiştir (Niemann ve Schmitter, 2009: 46). Fakat bu teori olma özelliği sonradan gelişebilmiş, ilk dönem tartışmalarında konjonktürel ve ideolojik olarak belirlenen hedefler ve pragmatik değerlendirmelerin sonradan bir strateji etrafında buluşturulmasıyla teorik çerçevesi oluşturulmuştur (Groom, 1978).

Neofonksiyonalist paradigmada ulusüstü kurumlar ve kurumsallaşma analiz edilmeye çalışılıp ortak kurulmuş çıkarların artan önem ve rolünün üzerinde

(31)

22

durulmuştur.4 İkinci olarak fonksiyonalizmde yer alan ve çıkarlar arasında uzlaşı sağlama ve arabuluculuk etme misyonuna sahip bir ulusüstü örgüt anlayışına karşın, neofonksiyonalizmde değişimin üzerinde durularak elitlerin süreç içerisinde bütünleşmeyi geliştirmek üzere ulusüstücü örgüt düşüncesine doğru “fikirsel bir değişim” gerçekleştirmelerinin üzerinde durulmuştur. Dolayısıyla neofonksiyonalizm, Avrupa‟daki elitlerin bütünleşme yolundaki stratejilerini ele alarak sonuca varmaya çalışan bir teorik çerçeve sunmuştur (Açıkmeşe, 2004: 7).

Bir bütünleşme teorisi olan neofonksiyonalizmde, entegrasyonun tanımıyla ilgili bir kesinlik bulunmamaktadır. Haas 1958‟de bütünleşmeyi, “ulusal ortamdaki siyasi aktörlerin, gönüllü bir şekilde bağlılıklarını, beklentilerini ve siyasi faaliyetlerini önceden var olan ulus devletlerin üzerinde yetkiyi talep eden kurumlara sahip yeni bir merkeze kaydırdığı süreç” olarak değerlendirmiştir (1958: 16). Böylelikle siyasi entegrasyon sürecinin sonucu, önceden var olan toplulukların (devletlerin) üzerinde yer alacak yeni bir siyasi topluluk olacaktır. Leon Lindberg ise entegrasyonu (Haas‟ın yaptığı tanımın üzerine ek yaparak) “ulusların iç ve dış politikaları bağımsız olarak yetki, arzu ve yeteneklerini gönüllü bir şekilde terk ettiği, bunun yerine ortak kararlar almak için yeni merkezi organlara devrettiği ve ulusal ortamda birbirinden farklı siyasi aktörlerin beklentilerini ve siyasi aktivitelerini yeni bir merkeze kaydırmaya ikna edildikleri süreç” olarak tanımlamıştır (Lindberg, 1963: 6). Burada ortaya çıkan en keskin ayrım, Lindberg'in Haas'a nazaran ulusal boyuttaki aktörlerin sayısının çoğaltılabileceğinin altını çizmiş olmasıdır. İkinci belirgin ayrım ise bir “yeni merkeze”

yapılan vurgudur.

4 Neofonksiyonalist yaklaşımın temsilcileri tarafından hazırlanan çalışmalar için bkz: Haas (1958; 1960;

1961; 1964; 1976; 2001), Lindberg (1963), Lindberg ve Scheingold (1970); Sandholtz ve Stone Sweet (1998), Schmitter (1969; 1970), Schmitter ve Lefkofridi (2016) ve Tranholm-Mikkelsen (1991)

(32)

23

Neofonksiyonalizmi, döneminde bulunan liberal-merkezli teorilerden ayıran ilk nokta, entegrasyonu otomatik bir sürece indirgememiş olması; tam tersine kendi dinamikleri ve bütünleşmeye yön veren elitlerin tutumlarıyla olgunlaşan bir süreç olarak görmesi ve entegrasyonun fonksiyonel alandan siyasi alana da yayılabilme potansiyeline dikkat çekmesidir. Bu yayılma için de Avrupa bütünleşmesinin temel dinamiği olan ekonomik işbirliğinin teşvik edilmesi, merkezi idari organların kurulması ve beklentilerin merkeze aktarılırken bir yandan da bu beklentilerin ulusal çıkarlar ile uyumlaştırılması gerekli unsurlar olarak görülmüştür (Toprak, 2007: 71). İkinci olarak neofonksiyonalizm devletlerin uluslararası ilişkilerdeki tek aktör olduğu algısına karşı çıkmaktadır. Bunun yerine çoğulcu bir bölgesel bütünleşme teorisi özelliği (aktörlerin sadece iç siyasi ortamla sınırlandığının reddi) göstererek birden çok ve farklı değişkene sahip aktörü bütünleşme süreci içerisine dâhil etmektedir (Niemann ve Schmitter, 2009:

47). Bu noktada da aktörlerin yalnızca iç siyasi alanda değil aynı zamanda ait bulundukları devlet sınırlarının ötesinde ulusötesi ilişkiler kurabildiklerini iddia etmektedir. Neofonksiyonalizmi fonksiyonalizmden ayıran farklardan bir tanesi de burada yatmaktadır. Çünkü fonksiyonalizmde yer alan teknokratik ama otomatik işleyen sürecin karşısına neofonksiyonalistler, ekonomik bütünleşmeden siyasi bir yapıya geçişin teknokratik aktörlerin bilinçli ve gönüllü eylemlerini koymaktadır. Dolayısıyla bu teorik çerçeve içerisinde ulusötesi ve ulusal çıkar grupları, siyasi partiler ve bölgesel kurumlar da aktör olarak yer alabilmektedir.

Erken dönem neofonksiyonalizm kısaca, karşılıklı ekonomik bağımlılığın gelişmeye başladığı bir dönemde, devlet içinden ya da dışından gelecek fonksiyonel baskılar karşısında bütünleşmenin sektörler arası bir yayılma süreci içerisine gireceğini savunmuşlardır. Yayılmayla birlikte bütünleşmenin geleceği aşamanın oluşturacağı yeni beklenti ve sonuçların (ulusüstü çıkar grupları aracılığıyla) entegrasyonu siyasal alanda da geliştirecek bir baskıyı ortaya çıkaracağını iddia etmiştir. Değişimdeki itici gücün

(33)

24

kavramsallaştırılması ve değişimin açıklanabilmesi amacıyla spill-over kavramı kullanılmaktadır. Yayılma anlamına gelen bu kavram, ileri bir entegrasyonun ortaya çıkması için ihtimallerin ve yükselen fonksiyonel ve ekonomik karşılıklı bağımlılık ilişkileriyle birlikte entegrasyonun içsel mantığının tanımlanabilmesi amacıyla kullanılmaktadır (1958: 383). Erken dönem neofonksiyonalizmde birbiriyle ilişkili, tamamlayıcı ve bu biçimlerin bir arada gelişimini sürdüren 3 tip spill-over kavramsallaştırması bulunmaktadır. Bunlar fonksiyonalizmdeki ramifikasyon ile benzeşen fonksiyonel ya da sektörel spill-over, siyasi spill-over ve işlenmiş spill-over olarak ifade edilmiştir (Tranholm-Mikkelsen, 1991: 4-6). Haas, bir sektörde gerçekleşen bütünleşmenin, başka sektörlere yayılması için devletleri teknik anlamda bir baskıya maruz bırakacağını iddia etmiştir (1958: 383). Özellikle de ekonomi, rekabet ve ticaret alanları birbirilerinden ayrılamayacak düzeyde karşılıklı olarak bağımlıdır ve bu nedenle de bir alanda gerçekleşen bölgesel bir entegrasyonun uygulamada başarılı olabilmesi için sektör içi ve sektörler arası bir mantıkla entegrasyonun sürdürülmesi gerekmektedir. Örneğin, kömür ve çelik üzerine gerçekleştirilen bir ortak yönetim ve serbest ticaret girişimi, ancak ve ancak ulaştırma hizmetleri politikaları konusunda ortaklaşa ya da birbirine uyumlu olarak atılan ileri adımlarla ve dolayısıyla entegrasyonun yaygınlaştırılmasıyla mümkün olabilir. Bahsi geçen yayılma süreci fonksiyonel spill-over ile açıklanmaktadır. Fakat bu süreci tarif ederken kullanılan teknik baskı kavramı, devletlerin karar alma süreçleriyle değerlendirilmediği sürece havada kalmaktadır. Bu nedenle neofonksiyonalizm yaklaşımı bütünleşme ve spill- over‟ı kaçınılmaz ve otomatik bir süreç olarak değerlendirmemektedir. Onlara göre,

baskıların mahiyetine dair bir elit farkındalığı ya da kaba tabirle elitlerin “durumların”

gerçekliğini algılayabilmesi gerekmektedir (Lindberg, 1994: 106).

1958‟de yürürlüğe giren Avrupa Ekonomik Topluluğu, aşamalı bir şekilde serbest ticaretin önündeki her türlü engelin, kotaların ve tarifelerin kaldırılmasını

(34)

25

amaçlamıştır. AET bununla birlikte belirli aralıklarla denetlenecek, gözlenecek ve revize edilecek hedeflerle nihai hedef olan ortak gümrük tarifesini hayata geçirebilmeyi hedeflemiştir. Dolayısıyla bir aşamadan başka bir aşamaya geçilebilmesi için birbiriyle ilgili olan bütün alanlarda bütünleşme hedeflerinin tamamlanmış olması gerekmektedir.

Bahsedilen hedef doğrultusunda, bu süreci idare edecek, denetleyecek ve devletlerin ortak bir mekanizma etrafında buluşarak uzlaşabilme potansiyellerini bir resmiyete dökecek kurumlar hayata geçirilmiştir. AET‟nin amacı bu bağlamda bir gümrük birliği ve ortak gümrük tarifesini yürürlüğe sokmak olsa da temel motivasyonu siyasi olmuştur (Lindberg, 1994: 101). Bütünleşmenin faydalı olduğu alanları tespit edebilen ulusüstü grup ve ulusal siyasi elitler, bütünleşmenin boyut atlayarak yeni alanlarda sürdürülebilmesi için de tetikleyici bir baskı grubu haline gelmişlerdir. Sonuç olarak ortak karar alma mekanizmalarının kurulmasına yönelik arzu ve istekliliğin bütünleşmenin merkezileşmesi için önemli bir zemin oluşturarak ulusüstü işbirliği doğrultusundaki bilinçli eylemlilikleri koordine etmeye başladığı iddia edilmiştir (Kahraman, 2016a: 120). Ayrıca neofonksiyonalistlere göre, bu zamana kadar ulusal çıkarlarla hareket eden hükümetler ve hükümet dışı çıkar grupları içerisindeki elitler, siyasi spill-over kapsamında meydana gelecek dinamikleri aynı zamanda bir kâr-zarar hesaplaması çerçevesinde değerlendirmektedir (Açıkmeşe, 2004: 7). Ulusal çıkarların ulusötesi beklentilerle birleşmesi ve nihayet yeni bir ulusötesi merkezde hayata geçebilmesi için elit sosyalizasyonunun, süreç içerisinde öğrenme ve müzakere etme yolları ile mümkün olduğu da savunulmuştur (Niemann ve Schmitter, 2009: 60).

Son kertede, ulusal boyuttaki çıkar gruplarının ulusüstü temsil kaynaklarının gelişim göstermesi ve ulusüstü merkezi kurumlarla iletişimini kuvvetlendirerek entegrasyon sürecine fiilen dâhil olması, siyasi spill-over mantığının en net göstergeleridir. Bu durum da sayısal ve ölçek bağlamında daha fazla aktör, çıkar grubu ve toplumsal grubun bütünleşme süreci içerisinde yer alabilmesini mümkün kılmıştır.

(35)

26

Bütünleşmeyi idare edebilmek, ulusal çıkarların uyumlaştırılmasının yanında ulusüstü ve bölgesel çıkarların temsiliyetini de sağlayan birçok kurumun kurulması, ulusötesi çıkarların oluşabilmesi ve hayata geçirilebilmesi için bir diğer faktördür. Bir bölgesel bütünleşme modeli olan Avrupa entegrasyonu bağlamında amacı bütünleşme sürecinin denetimini sağlamak, yol haritasını çizmek ve Avrupa çıkarlarının temsilini sağlamak olan kurum Komisyon‟dur. Komisyon, ortak Avrupa çıkarlarının takip ve temsil edilebilmesi ile Avrupa Birliği‟ne münhasır yetki alanlarının idaresi altında yer alacak ortak politikaların hükümetlerarası düzlemde pazarlık yoluyla belirlenmesi için önemli bir rol üstlenmektedir. Dolayısıyla bu arabuluculuğu gerçekleştirirken ulusötesi girişimlerin gerçekleştirilmesine ihtiyaç duyan ulusal çıkar grupları ve ulusal bürokrasi ağları ile içerisinde bulunan alt birimlerle işbirliği halinde hareket etmektedir. Ulusötesi çıkarların oluşumu ve Birlik kurumları tarafından yürütülerek sui generis5 bir Topluluk Metodunun hayata geçirilmesi neofonksiyonalizm içerisinde yer alan işlenmiş spill-over ile ifade edilmektedir (Kahraman, 2016a: 120). Komisyon da bu noktada işlenmiş spill- over kavramının Topluluk boyutunda vücut bulmuş halidir.

AB bütünleşmesinin, İngiltere‟nin üyeliğinin reddedilmesi, Ortak Tarım Politikası görüşmeleri sırasındaki krizler, Fouchet Planı ve “boş sandalye krizi” ile büyük bir çıkmaza girmesi, erken dönem neofonksiyonalizmin de literatürdeki hâkimiyetini sarsmıştır. 1966 yılında üye ülkelere veto yetkisini veren Lüksemburg Uzlaşısı ile hükümetlerarasıcı yaklaşım neofonksiyonalizme karşı söz gücünü artırmaya başlamış ve neofonksiyonalistleri teorik argümanlarını yeniden ele almak konusunda dışarıdan teşvik etmiştir. Bu süreci Tranholm-Mikkelsen, ampirik gelişmeler ve teorik eleştiriler bağlamında iki parametrede değerlendirmiştir (1991: 7-8). AKÇT‟nin kuruluşundan sonra EURATOM ve AET‟nin de kurulmasıyla spill-over‟ın ilk aşamaları ekonomik ve kurumsal boyutta gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte Jean Monnet tarafından

5 Türkçeye çevirisi: “nevi şahsına münhasır”

(36)

27

öngörülen yeni enerji kaynakları ve ekonomik bütünleşme alanları, siyasi bütünleşme için savaşlara çözüm bulmanın yanında serbest ticaret bağlamında da spill-over amacına uygun koşullar meydana getirmiştir. Bu sayede 1957 yılında Roma‟da imzalanan antlaşmalar sonucunda AET ve EURATOM kurumları kurulmuştur.

AET tarafından gümrük birliğinin aşamalı ve bir program doğrultusunda kurulması girişimi ve Ortak Tarım Politikasının biçimlendirilmeye başlanması, dönemin Komisyon başkanı Walter Hallstein tarafından “Avrupa yönetiminin embriyosu” olarak değerlendirilmiştir (Hallstein, 1962: 14). Fakat en çok da bu iki konudan kaynaklanan ve bunun yanında 1963 yılında İngiltere‟nin başvurusuyla oluşan Avrupa ulusüstücülüğüne karşı de Gaulle muhalefeti, AET‟yi eleştirilerin odak noktası haline getirmeye başlamıştır. Aynı zamanda de Gaulle, Fouchet Planı kapsamında Fransa önderliğinde bir “Europe des patries”6 adı altında alternatif bir hükümetlerarası bütünleşme modeli icat ederek Avrupa gündeminde önemli bir belirleyici olmuştur (Tekin, 2008: 137). Ortak Tarım Politikası‟ndaki bütçe planlaması ve kurumsal işlevlere tepki duyan de Gaulle yönetimindeki Fransa, Konsey toplantılarını boykot ederek Topluluğun karar alma yöntemini etkisiz kılmış; bu kriz ancak üye devletlere hayatî konularda veto hakkını veren Lüksemburg Uzlaşısı ile hafifletilebilmiştir. 1961‟de başlayıp 1980‟lerin başına kadar devam eden bu süreçte hükümetlerarasıcı yaklaşım, neofonksiyonalist paradigma ve ulusüstücü bütünleşme modelini sekteye uğratarak yeni alanlarda ulusüstü boyutta bir spill-over’ın gerçekleşmesine engel olmuştur. Aynı zamanda ulusüstü kurumsal bütünleşmede başlayan durgunluk, Avrupa ülkelerindeki

“dramatik politik aktörler” (Niemann ve Schmitter, 2009: 52) ile yükselen ulusalcı reaksiyonlar ve bir de 1970‟li yıllarda başlayıp tüm dünyaya yayılan ekonomik durgunluk süreçleriyle birleşince siyasi birliğe yönelik derinleşme ve genişleme politikalarında da durgunluk meydana gelmiştir (Kahraman, 2016a: 125).

6 Türkçeye çevirisi: “Milletler Avrupası”

Referanslar

Benzer Belgeler

Makalenin amacı, son yıllarda Türkiye’nin üyeliği ile ilgili Avrupa Birliği ülkelerindeki akademik ve siyasi çevrelerce yapılan tartışmaların tarafsız olarak

All dog bones at Alaybeyi Höyük were found from the Iron Age workshop complex in the east section and its courtyard, and the Early–Late Iron Age residence buildings in the west

Araştırma kapsamındaki üniversite öğrencilerinin dindarlık ve bu değişkenlerin alt boyutlarına ilişkin puanlarının sınıf düzeyi değişkenine göre

Türkiye ile AB arasında kurulan gümrük birliğinin uygulama koşullarının düzenlendiği 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı uyarınca, Gümrük Birliği'nin

A machine learning based approach for intrusion prevention using honeypot interaction patterns as training data. Explorative techniques and vulnerability assessment

• Avrupa Birliği içinde Komisyon ve Konsey arasında paylaşılmış yasama ve yürütme yetkilerinin kullanılmasının demokratik biçimde denetlenmesi amacıyla bir ortak

 Ulusal Programlar: AB’ye aday ülkelerin tam üyelik standartlarına ulaşabilmeleri adına ihtiyaç duydukları alanlardaki hazırlanmış olan programlar toplam

Uygulama Zamanı Sivil Toplum Destek Programı II Avrupa Birliği Bakanlığı 3 milyon Avro 2018 Sivil Toplum Diyaloğu V Avrupa Birliği Bakanlığı 9 milyon Avro 2018