20 AĞUSTOS 1978
¡¡¡¡¡¡■ ¡P
DEVEKUŞU
jnektupUVt
ARADIKLARINI RULAMAYAN ADAM
K
IRK yıllık dostuz. Daha doğrusu o kadar zamandır tanışırız. Çocukluğumuz ve gençliğimi zin bir kısmı birlikte geçti. Dostluğu yıllara vurmak bence yanlış bir ölçü. Arada yirmi beş yıl görüşmemişsek, o
dostluk kendi kendine gelişmiş gitmiş
mi oluyor akıımızca? Yirmi beş yıldır hiç karşılaşmadık. Çünkü o, yaşamını yurt dışında kurdu. Arada bir bayram tebriki yollar, o kadar. Yurda da bu arada ya bir kere geldi, ya hiç gelmedi.
Gazeteden çıkmış, Sahhaflar’a gidi yordum. Ona Kapaltçarşı’da rastla dım. Yılların getirdiği değişikliğe karşın birbirimizi tanımakta güçlük çekmedik. Benim orda burda çıkan resimlerim ona bir tutamak olmuştu. Onun ise çocukluk gözleri ve çocuksu bakışı, değişen cüssesine, mandolin sırtı göbeğine, dökülen saçlarına karşın, hep aynı kalmıştı. Ordan tanıdım. Karşılıklı adlarımızı haykır dık. Yıllardır görüşmemiş dostların abartılı özlem ve sevgi gösterisi ve bu çağrışımla gençliklerini hatırlamanın sevinci ile sarılıştık. Beylik hal hatır sormalardan, karşılıklı “Pek değişme mişsin", “Uzun etme, formundasın” komplimanlarından sonra anlattı: Bir miras işi için gelmiş. Gelişinin Ramazan’a rastlamasına da pek se vinmiş. Ama belleğindeki, daha doğ rusu belleğindeki verileri telleyip pullayan hayalindeki “Eski Ramazan ları" bulamayınca düş kırıklığına uğramış. Gerçekten de halinde bir şeyleri arayıp bulamamış insanların şaşkın dağınıklığı vardı. Kapalıçarşı’- ya tanıdığı eski bir mücevherciyi aramaya gelmiş. Onu da bulamamış, Osep Usta’nın hayatta olup olmadığı nı geçin, bir vakitler var olduğunu bilene bile rastlayamamış.
— Ne kadar değişmiş burası, dedi. — Sen görmeyeli bir kere yandı, restore edildi, dedim.
— Demem o deme değil. Eskiden bütün bu esnaf Ramazan’da müşteri lere Türkçe seslenirdi. Hatta, “Allı verelim, morlu verelim, sarılıverelim” diye hanımlara söz bile atardı. Bakı yorum, şimdi ilâmaşallah hepsi ya İngilizce, ya Almanca çığırtkanlık ediyorlar. Yabancı dil bilgileri artmış yahut da turist miktarı çoğalmış.
— Ne yabancı dil bilgilerinin artı şından, ne turist sayısının çıkışından, dedim. Sadece Türk lirasının düşü şünden.
Sahhaflar’a doğru yürüdük.
— Sakın elyazması ya da taşbas- ması antika kitap aramaya kalkma; onu da bulamazsın, dedim. Sahhaflar şimdi daha çok yeni yayınları satıyor lar.
— Niyetli misin? diye sordu. — Seferiyim, dedim.
— Gel öyleyse Küllük’te oturalım biraz.
— Küllük’ü bulursan oturalım, dedim.
— Ne o? Yoksa o da mı yandı kül oldu?
— Kalsaydı bile Ibnülemin’siz, Mükrimin’siz, Mustafa Şekip’siz, Hil mi Ziya’sız, Ahmed Hamdi’siz Kül- lük’ün ne zevki olurdu?..
— Yürü öyleyse Şehzadebaşı’na çıkalım. iFerah’ın, Millet Tiyatrosu nun, Direklerarası’nın kaldırımlarını o günlerdeki gibi arşınlayalım.
— Hay hay, dedim. Burası benim her günkü yolum. Ama, korkarım orada da aradıklarını bulamayacak sın. Millet Tiyatrosu sünger deposu oldu. Ferah başta olmak üzere, bütün o Direklerarası boyu şimdi yerli seks filmleri oynatan sinemalarla doldu.
Bozdoğan Kemeri’nin altından geç tik, sağdaki barakayı sordu.
— Eski Ferah’ın,, eski Darülbeda- yi’in yerini şimdi bu gecekondu tiyatrosu tutuyor, dedim. Fatih Bele diye Tiyatrosu....
Bir görkemli Belediye Sarayı’na, bir de Bozdoğan Kemeri’nin altında küçüklüğü, alçakgönüllülüğü bir kat daha vurgulanan düzayak yapıya bakakaldı. Uzun uzun iç geçirdi, sustu. Sonra Muvahhit’lerin, Eliza Binemeciyan’iarın, Raşit Rıza’ların, Küçük Kemal’lerin sık sık dil ucuna geldiği eski anıların çağrışımı ile Unkapanı Köprüsü’nden Perşembe Pazarı’na, oradan da Köprü’ye vardık. Karaköy Postanesi’nin önündeki boş lukta kurulmuş tezgâhlara bakıp orada, eski bir birahanenin hayalini arayıp,
— Cenyo’nun Yeri’nde de yeller esiyor, dedi. Geçende Ada'ya gittim. Nerde eski Yat K lü b ü ,. nerde eski Nizam, nerde eski Tepeköy... Her taraf mahalle olmuş. Yollar insan dolu. Bu kadar insan o kadar yere nasıl sığışıyor, şaştım. Hâsılı Ada adalıktan çıkmış.
— Ada adalıktan çıktı da Moda modalıkta berdevam mı sanıyorsun? dedim.
— Mühürdar Kahvesi’ni yıkmışlar, doğru mu? dedi.
— Kimini yakıyorlar, kimini yıkıyor lar. Yerine insan siloları dikiyorlar. Daha hesaplı oluyormuş.
Tünel'e doğru yürüyorduk.
— İyi ki Tünel’e dokunmamışlar, dedi.
— O da restore edildi, eski vagonları bulamayacaksın, dedim. Ziya Osman’ın bir şiirinde sözünü ettiği Tünel’in o kendine özgü kokusu da kalmadı.
— Koku dedin de hatırıma geldi, dedi, Tokatlıyan’ın önünden geçerken zemin kat pencerelerden nefis pasta, kek kokusu yayılırdı hatırladın mı?
— Tokatlıyan sîzlere ömür. O koku da tarihe karıştı.
Neon lambalı Tünel vagonu bizi Beyoğlu’na çıkarmıştı.
— Hadi gel Lebon’da birer çay İçelim dertleşelim, dedi.
— Lebon'un yerinde şimdi çelik eşya satılıyor, dedim. Eskilerden bir Markiz kaldı.
Markiz’e girdik. Bel-epok dört mevsimi simgeleyen dört çini duvar panosundan ikisi yok olmuştu.
— Öbür ikisi ne olmuş? dedi. — Bu ikisinin kaldığına şükret, dedim.
Burası nasılsa eski İstanbul’dan kalmış huzurlu bir köşe idi. Orada biraz kendini, hayallerini bulur gibi oldu, rahatladı:
— Geçen gün bizim Beylerbeyine gittim, dedi. Çocukluğumuzun sokak larını, evlerini, çift kale oynadığımız arsaları bulup o mutlu günleri gidera yak bir anayım, hayalimde yaşayım istedim. Koydunsa bul. Eski Beyler beyi sanki toptan yok olmuş, yerine bambaşka evler, apartmanlar, bam başka İnsanlar gelmiş. Eski Beyler beyinden kala kala, bir İskele Mey danı, bir cami, bir de Küplüce Mezarlığı kalmış.
Biz böyle konuşurken Markiz’e Celâl Sahir Siian girdi. Mutad neza keti ve zarafetiyle köşesine oturdu. Dostumun gözleri parlamıştı. Eski günlerden kalma bir İstanbul centil meni gördü ya «im di dili açılmıştı:
— Bir İstanbul efendisi kavramı vardı eskiden, dedi, bir IBeylerbeyi muaşereti vardı, hatırlar mısın? Bo ğaz vapuru her iskelede iki dakika durur, ama Beylerbeyi’nde on dakika boyu beklemek zorunda kalırdı. Bey lerin, “Siz buyurun”, “Aman efendim, ne haddime, sizden önce asla”, “İstirham ederim, siz önden buyurun” ısrarlarını kaptan da köşkünden güle rek ve anlayışla izlerdi. Öyle saygılı bir ortam vardı.
Ben de köşkünden gülen kaptan gibi güldüm:
— O zaman insanların birbirlerine sevecenlik gösterebilecekleri telâş sız, yalın bir yaşamları varmış. Hem onların, hem kaptanın vakti varmış. Bugün öyle mi ya? Bunca itiş kakış, bunca gerilim ve telâş içinde kim kime, dum duma. Herkes birbirini eziyor. Hem maddeten, hem mânen kırıyor geçiriyor. Herkes kendi kendi si ile kavgalı. Nezaket, alçakgönül lülük göstermek bir yana, herkesin burnu Kafdağı’nda su içiyor. Kimse kimseye burnundan kıl aldırtmıyor. Ama bu onların suçu değil. Çağ hoyrat bir çağ. Aceleci bir çağ.
— Şu sokaktan geçenlere bak. Eskiden biz Beyoğlu’na saçımızı tarayıp, önümüzü ilikleyip öyle çıkar dık.
— İstanbul o zaman dükalıktı dostum, dedim. Şimdi uluslaştı, Ana- doluiaştı. İstanbul o zaman gerçek dışı yapay bir yaşam sürermiş, şimdi gerçekle karşı karşıya kaldı. Bunu böyle kabul edip çağın gidişine anlayış göstermek gerek.
Dostum beni dinlemiyordu bile. Gözü karşı binalara dalmıştı.
— Ekonomidis şurda idi galiba en son, dedi. Biz Mir'e yetişemedik ama Ekonomidis’e diktirirdim elbiseleri mi.
— Şimdi onların yerini konfeksiyon sanayii aldı, dedim. Fason parası vermeyince yarı yanya ucuz oluyor. Görünüşü de pekâla kurtanyor.
— Kalk çıkalım, dedi.
Çok eserekli olmuştu. Birden duy gulanıyor, birden bozuluyordu. Bir zamanlar İstanbul’un en saygın sine ması Elhamra’nın önünden geçtik. Kanlı bir karate filminin resimlerini sergiliyordu.
— Hiç değilse Çiçek Pasajı yanma mıştır, dedi alayla.
— Hayır, yanmadı, dedim.
Gülümsemesinin daha yayılmasını önlemek için de hemen ekledim:
— Geçende çöktü. — Yalan!
— İşte önüne geliyoruz. İnanmı yorsan sola bak.
Baktı, sendeledi. Düşecek sandım. Ama sendeleyişi şoktan değil pej mürde kaldırımın çukurundanmış.
— İstanbul’da her geçen günüm beni büsbütün karamsarlaştırıyor, dedi. Şehri gezmeyeceğim artık. Gidip Suadiye sahillerinde bir otele çekilip denize gireceğim. Belki sinir lerime iyi gelir.
— Denizi de bulamayacaksın dos tum, dedim. O eski lâcivert denizin şimdi rengi uçukladı. lyod yerine şimdi lâğım kokuyor. Artan milyon larca nüfusun lâğımlan Anadolu kıyısını, sade orayı mı, bütün Mar mara kıyılarını eski Kurbağalıdere pisliğine boğdu.
— Peki ben ne yapayım? dedi. Çıldırayım mı? Yoksa yarın döneyim mi?
— Eskiyi aramayı bırak, çağın gidi şine uymaya bak. dedim. Eskileri nostalji ile anmanın gerçi buruk bir ta dı vardır, ama hiçbir işlevsel yaran yoktur. Eski İstanbul’un bugünküne tek üstünlüğü estetik üstünlüğü idi. Ama İstanbul dükalığının bu rafine zevki hangi pis sömürüler üzerine kurulmuştu, hiç düşündün mü? O düzenin ipliği pazara çıktığı bir çağda, bu düzeni özlemek romantik anı yazarları ile bunak emekliler dışında kimseye yaraşmaz.
— Yani bu hoyratlık, bu zevksizlik, bu başıboş çatışmalar...
— Evet, bunlar bile bir gelişmenin zoruniuğu olarak, gerçeğe o yapay düzeyden daha yakındır. Bunlar yaşa mın, gelişmenin sonucudur.
— Ya ben bu toplumsal görüşleri benimseyemiyorsam?..
— O zaman ya şair Nedim’den, ya Epiktetos’tan medet um. B iri.içb a d e güzel sev var ise akl ü şuurun/Dünya var imiş ya ki yok olmuş ne umurun” demiyor mu idi? Epiktetos’a gelin ce... O bencilliğine felsefi bir kılık da giydirmişti: “Her şey gönlünce olsun isteme” diyordu, "Her şeyi olduğu gibi kabullen. O zaman tatlı canın üzülmez.”
— Aradıklarımın çoğunu bulama dım. Keşke sana da rastlamasaydım. Seni de bıraktığım yerde bulamadım.
— O da şunu gösteriyor ki, ben geçmişin içinde değil, başıbozuk da olsa bir gelişmenin içinde yaşıyorum. Türkiye’ye senin gibi yirmi beş yılda bir hatıralarımla balayı yaşamak için gelmedim. Sittin senedir bu toz-top- rağın içinde çabalıyorum. İzin ver de değişmiş, gelişmiş olayım.
Eski dostlar bazen acı da konuşsalar yine bozuşmazlar.
Dostum da bana bozulmadı. Ya da renk vermedi. Hiç değilse ben öyle sandım.
Taha Toros Arşivi