Beyoğlu Pera iken:5:Diğer simalar

Tam metin

(1)

B e y o ğ l u P e r a İken : 5

Simalar

Yazan: Said Naum Duhanî —

D ugün ortadan kalkmış bulunan impara- ® torluğun Rum - Ortodoks cemaatinin de hükümet işlerinde rolü olmuştur. Bâbıâ- li’nin baştercümanlan genellikle bu önem­ li cemaatin mensuplan arasından seçilirdi. Savvas ve A. Karatodori Paşalar hariciye nazırlığı ettiler; baba - oğul Musuruslar, Antopulus, Fotiadis Paşalar, Kalimakis ve Movroyeni Beyler vs. vs. sefir olarak va­ zife gördüler; Aristarhis ve E. Karatodori Beyler orta elçiliklerde bulundu; Adosides, Vogoridis ve Gavril Paşalar ve daha baş- kalan umumî vali olarak vazife gördüler. Sisam Beyleri ise istisnasız Rum’du.

Sultan Hamid’in özel hekimi Müşir Mavroyeni Paşa ve daha başka birçok yük­ sek rütbeli memurlar Rum - Ortodoks ce­ maatine mensuptu.

Yine aynı cemaatten Marko Paşa 1871’de askerî tıbbiyenin başına getirilmişti. Mar­ ko Paşa daha sonra, 1878’de Doktor Aziz Kınmlı Bey’le beraber Kızılay teşkilâtında çalıştı. Çok sabırlı bir insan olan Marko Paşa, profesörlerin, talebelerin, hattâ ale­ lade müracaatçılann dertlerini sükûnetle dinler — yahut dinler görünür —, şikâyet­ lerini baştan sona kadar anlatmalarına izin verirdi. Ama sonradan o konu ile il­ gilenmez, istekleri askıda bırakır, yerine getirmezdi. Bu yüzden Türkçe’de «Derdini Marko Paşa’ya anlat» diye bir atasözü doğ­ du.

Rum - Ortodoks bir Osmanlı olan Ferik

Dr. Zoeros Paşa II. Sultan Abdülhamid ta­ rafından, insanlığın velinimetlerinden biri­ ne, Louis Pasteur’e gönderilmişti. Zeoros Paşa, Pasteur’ün meşhur enstitüsünün ku­ rulmasına yardım olmak üzere 10 000 altın frank götürmüş ve ona padişah tarafından gönderilen Murassa Osmanlı Nişanı’nı tak­ mıştı. Hattâ Padişah, İstanbul'da açmayı tasarladığı kuduz enstütüsüniin bizzat Pas- teur tarafından kurulmasını istiyor, bu hu­ susta Pasteur ile mektuplaşıyordu. Ancak ünlü bilginin işleri onun Fransa’dan ayrıl­ masını imkânsız kılıyordu. Bu yüzden ken­ disinin yerini tutacağından emin bulundu­ ğu yakın dostu Dr. M. Nicolle'ü Padişah’a gönderdi. Son derece tecrübeli bir âlim olan Dr. Nicolle, İstanbul’da bulunduğu sı­ rada hiçbir zaman hasta muayenesine git­ memiş, bu konuda: «Benim İstanbul’da be­ lirli bir işim var. Üstelik burada çok iyi Türk doktorlar var,» demiştir.

Buna rağmen Dr. Nicolle bir istisna yapmaktan da kendisini alamamış, egzama illetine yakalanan bir küçük kızı tedavi et­ miştir. Zamanın her türlü tedavisiyle iyi­ leşmeyen çocuğu iyileştiren Dr. Nicolle, kızın ailesinin teklif ettiği parayı almamış ve şu cevabı vermiştir:

— Hükümet bana aylığımı veriyor; ay­ rıca icray ı tababet etmiyorum. Meslekî sevk-i tabiîm ve vakayı bana anlatan dos­ tunuz Süleyman el - Bostânî’ye olan sev­ gim beni hastanıza bakmaya şevketti.

(2)

Bu olayı bana bizzat eski Ziraat Nazırı merhum Süleyman el-B ostânî anlatmıştı.

Louis Pasteur’le devamlı olarak mek­ tuplaşan Sultan Hamid, ona yazdığı nâ- me-i hümâyûnlarında, bilgine daima «Mon Cher Monsieur Pasteur» (Azizim Mösyö Pasteur) diye hitabeder, mektuplarını ay­ nı hitapla bitirirdi

SULTAN HAMİD SERUMU

Sultan Hamid’in tıbba ve eczacılığa bü­ yük merakı vardı. Söylendiğine göre Pa­ dişah, Sertabîb-i Hazret-i Şehriyârî Mav- royeni Paşa'nın. yazdığı reçeteleri özel ec­ zanesinde bizzat yaparmış. Her ne olursa olsun merhum hükümdarın tıp ve eczacı­ lık alanındaki yeni buluşlarla ilgilendiği ve bunları çok yakından takibettiği, bili­ nen bir gerçektir. Bundan başka Sultan Hamid, ıztırap çeken insanların dertlerini gidermek, ıztıraplarım hafifletmek yolun­ da büyük gayretler sarfeden değerli ilim adamlarına her vesileyle takdirlerini bildi­ rir, onlara ceyb-i hümâyûnundan çok yük­ sek rakamlara baliğ olan nakdî yardımlar­ da bulunurdu.

Çok muhtemel olarak; ilk defa tedavide kullanılmasına başlanan «antipnömo- koksik serumsun tatbiki sırasında, Padi- şah’ın yaptığı bu kabil bir âlicenaplığa karşı bir cemile olmak üzere, zamanın Amerikalı doktorları yeni seruma «Sultan Abdülhamid Serumu» adını vermişlerdi.

1941 yılının 27 kasım perşembe gecesi şehrimiz Lâle sinemasında gösterilmesine başlanan «Untamed» adlı bir Paramount

filminde de aktörlerden biri yüksek sesle bu ismi «Sultan Abdülhamid’s Serum», şeklinde söylemiştir .

KURU SIKI BİR TEK ATIŞLA BASTIRILAN İSYAN

Toprağı bol olsun, Sisam Beyi Kopassis Efendi, işinin başındayken öldürülerek va­ zife kurbanı oldu: Bir asker gibi nöbetinin başındayken can verdi. Vatanın sadık ve değerli bir hâdimiydi.

Sisam 2 ocak 1832 tarihli Londra Proto­ kolü’ne göre Bâbıâlî’ye yılda 200 000 kuruş öderdi. Kopassis Efendi’nin 1908 yılında Si­ sam Beyi olarak Vati’ye yerleşmesinden sonra M. Sofulis'in (?) tahrikleri sonunda bazı yerliler karışıklık çıkardılar. Ada sa­ hillerine durmadan gizli çıkarmalar yapı­ lıyordu. Polis vazifesi gören mahallî milis kuvvetleri ve adadaki küçük Türk garni­ zonu karışıklıkları önlemeye muktedir de­ ğildi. İhtilâlcilerin maksadı, adayı Türki­ ye'den koparıp, Yunanistan’la birleşmekti.

Kopassis Efendi bu durum üzerine sad- râzamlığa bir telgraf çekerek ya acele tak­ viye gönderilmesini, yahut bir harp gemi­ si yollanmasını istedi.

Sadrâzam Avlonyalı Ferid Paşa asıl tedbirlerini almadan önce Yabancı Basın Bürosu’nun müdürlerinden birini çağırta­ rak, telgrafın «Levant Herald» da aynen neşredilmesini istedi. Gerçekten haber ga­ zetenin okuyucuları arasında bir bomba tesiri yaptı. Ferid Paşa böylece hükümda­ rını bir emr-i vaki karşısında bıraktıktan sonra Hamidiye’ye gerekli emri verdi.

(3)

Tıp ve eczacılık konusundaki çalışmalarla yakından ilgilenen ve bu alanlarda araştırma yapanları daima maddî bakımdan destekleyen Sultan Hamid’in veliahd iken çekilmiş bir fotoğrafı.

minin kumandanı meşhur Rauf Bey de Hamidiye'yi tam yolla Sisam’a harekete geçirdi. Elbette ki memleketin haklarım koruyacaktı.

Diğer taraftan işin ciddiyetini gören Yu nan orta elçisi ve baştercümanı (M. Garipa-

ris ve M. Naum) Yıldız'a koşarak adanın durumunu yüksek rütbeli bir mâbeynciye anlatmıştı. Sadrâzam’a bir oyun oynamak isteyen bu mâbeynci de hemen Padişaha koşup, Sisam’ın statüsünü garanti eden devletlerin Türkiye’nin bu tek taraflı mü­ dahalesinden hoşlanmayacağını etraflı bir şekilde Padişah’m akima sokunca, o da Hamidiye’nin geri çevrilmesini emretti.

Ancak Ferid Paşa verdiği kararı tatbik ettirmesini bilen bir sadrâzamdı. Padişa­

hın iradesini yerine getirmeden önce ge­ minin Çanakkale Boğazı’ndan geçmesini sağlayacak kadar bir zaman bıraktıktan sonra geri çağırma telgrafını çektirdi. Ar­ tık iş işten geçmiş, Hamidiye, Ege’ye açıl­ mıştı...

Evet, Padişah’m iradesi yerine getiril­ miş, fakat Hamidiye kruvazörü de Vati limanına ulaşarak kuru sıkı bir tek top atışı yapmıştır. Ama bu tek ihtar topu va­ tanperver bozuntularım tam bir bozguna uğratmaya yetmiştir.

Vazifesini tamamlayan Hamidiye de Si­ sam’da sükûnet avdet edince, tam yolla İstanbul’a dönerek Haliç’te demirlemiştir. Böylece telsiz telgrafın henüz kullanılmaya başlanmamış olması Avlonyalı Ferid Paşa’

(4)

nın bu diplomatik oyununu başarmasını sağlamıştır.

Ancak ne yazık ki Kopassis Efendi ana­ vatana bağlılığını bir suikastte hayatım kaybederek ödemiştir. Bu olaydan birkaç yıl sonra bir âyin için Vati katedraline giderken Öldürülmüştür.

Meşrutiyet Türkiyesi'nin sadrâzamı Hak­ kı Paşa, merhumun cenazesini İstanbul’a getirtmiş ve burada ona mükemmel bir cenaze töreni yaptırmıştır.

KARATODORİ PAŞA

Müteveffa Aleksandr Karatodori Paşa Padişah’ın baştercümanlığında bullunmuş ve Türk - Rus harbinden sonraki Berlin kongresinde (1878) Türkiye'yi temsil et­ mişti. Bu kongre başlayacağı zaman önce Merhum Sadık Paşa’mn (1) gönderilmesi­ ne karar verilmiş ancak iki gün sora Sa­ dık Paşa’nın ikinci temsilcisi olarak be­ raberinde götürmek istediği Karatodori Paşa onun yerine getirilmişti. O sıralarda Padişah tarafından kabul edilen bir sefir bu anî değişikliğin sebebini sorunca Sul­ tan Hamid şu cevabı vermiştir:

— Bir kimsenin Türkiye’yi yabancı memlekette temsil edebilmesi için üç vaz- fı haiz olması lâzımdır: Zekâ, bilgi ve hükümdarına bağlılık. Sadık Paşa’da han­ gisinin noksan olduğunu keşfetmeyi size bırakıyorum.

Her vesileyle Türkiye’ye ve hükümdara olan bağlılığının inkâr edilmez delillerini veren Karatodori Paşa, bu kongre sırasın­ da birkaç defa Türk vatanının mukaddes haklarım dilediği gibi müdafaa edemediği için, müzakere salonunu gözyaşları içinde terketti.

Kaldığı Berlin otelinde Karatodori Pa- şa’nm tek tesellisi ayrılmaz müşaviri Na­ uru Efendi idi. Ancak bu durumda o da en az şefi kadar müteessir olduğu için söy­ leyecek bir şey bulamıyor, şefi gibi göz­ yaşı dökrtıekten başka bir şey yapamıyor­ du.

BİR MEGALOMAN

Tersane sermiman Yanko Bey’in, Be­ yoğlu Mektep sokağında güzel bir evi var­ dı. Sonradan burası karakol oldu. Bu Yan­ ko Bey’in kızkardeşlerinden biri neredeyse kraliçe oluyordu. Çünkü bir süre Sırp Kra­ lı Milan'm yalnızlığım paylaştı. Üstelik kral kanı taşıyan bir de oğlu oldu ama çocuk genç yaşta öldü. Öldüğü sırada Bu­ dapeşte’de bir sirkte tabanca atışları ya­ parak gösterilere katılıyordu .

Yanko Bey, ne sebeple bilinmez, İstan­ bul’daki lüksünü bırakıp Paris'e yerleşti ve kendisini favori sporu olan «kâğıt» oyu­ nuna verdi. Epeyce de para kazandı. Da­

ha sonra Excelsior’da hatıralarını yayınla­ dı. Bu megaloman adam imzalarının altı­ na hiç bir zaman sahip olmadığı bir un- vaan koyardı: «Architecte de Sa Majesté Impériale de Turquie» (2). Eh, bu demok­ rasi devrinde oldukça zararsız bir mega­ lomanlık.

MELKİTLER ve MÂRÛNÎLER

Melkitler (Suriye Katolikleri) ve Lübnan­ lı Marunîler de Padişah'ın şefkatine nail oluyorlardı. Halepli Nasrî Franko Paşa hariciye nezareti müşavirliğinde, posta müdürlüğünde ve Galata gümrüğü müdür­ lüklerinde bulunduktan sonra Cebel-i Lübnan’ın ikinci mutasarrıfı olmuş­ tu. Paşa bu vazifede bulunduğu sırada Prusya veliahdı, müstakbel imparator ve kral III. Friedrich tarafından ziyaret edil­ mişti. Nasrî Franko Paşa’nm damadı olan Naum Paşa da daha sonra aynı vazifede bulunmuştu.

Bu vazifede bulunduğu sırada o da III. Friedrich’in oğlu IL Wilhelm’in ziyaretini kabul etti.

Çok zekî bir insan olan II. Wilhelm, bu vesile ile II. Abdülhamid’in vezirine, kendi eliyle Büyük Kırmızı Kartal Salibi nişanı­ nı takmış ve Naum Paşa'nm zevcesinin eli­ ni öperek şöyle demişti:

— Babanız Franko Paşa, benim babamı misafir etmişti. Siz bugün beni misafir ediyorsunuz; öyle umarım ki, oğlunuz da gelecekte benim oğlumu misafir eder.

Gerçekten Nasrî Franko Paşa’nın oğlu Yusuf Paşa mutasarrıflığı sırasında II. Wilhelm’in beşinci oğlu Prens Oscar von Hohenzollem’i misafir etti.

Sultan Hamid’e çok bağlı olan Nasrî Pa­ şa istisnasız bütün Lübnanlılar'ı Osmanlı hükümranlığı altında toplayacağına söz vermişti. Gerçekten sözünü tuttu. Bütün resmî binalara Türk bayrağı çektirdi, im ­ paratorluğun posta pullarını kullanmaya başladı ve yerli milis teşkilâtında Osmanlı jandarmasının kıyafetini taklid etti.

Nasrî Paşa, bir bakıma Ermeniler'in kur­ banı oldu sayılabilir. Büyük bir ayrılık içinde bulunan Ermeniler, Hasunîler (Ka tolikler) ve gayri Hasunîler (Gregoryen- ler) olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Görevi itibariyle Bzmmar manastın Ermeni ke­ şişlerini rakiplerin menfaatine olarak va­ zifelerinden uzaklaştırmak zorunda kalma­ sı onu öyle sıkıntıya sürükledi ki sonunda kalpten gitti.

1873 yılında Beyrut'ta ölen Nasrî Paşa,

1Sadık Paşa münevver ve üstün bir insan­

dı. Ancak bazıları onu Padişah’a şüpheli tanıt­ mışlardı.

2Türkiye imparatoru hazretlerinin mimarı.

(5)

gorunuş.

Beyrut - Şam karayolunun 5. kilometresin­ deki Hazımiye’ye gömüldü!

Valinin beyaz mermerden yapılmış me­ zarında gökyüzünün maviliklerine doğru şer çekmiş bir hilâl vardır ki, camilerdeki hilâlin aynıdır, ve yine Türk bayrağını süs­ leyen yıldızın aynı da bu hilâlin önündedir. Burası Türk - Islâm semboliyle süslenmiş tek Hıristiyan mezar - anıtıdır.

KUSA: KABAK

Küçük oğlu Yusuf daha sonra onun ye­ rinde valilik etti, P.T.T. ve hariciye nazır­ lıklarında bulundu. Nasıl Franko Kusa Pa- şa'nın oğullan Fevzi, Fuad ve Fethi de ö- nemli dış görevlerde bulundular. Nasrî Franko Paşa’nın Kusa olan aile adı Arap­ ça’da «kabak, yahut kabakgiller» anlamına gelir. Bunu sakalsız mânasına gelen köse ile karıştırmamak lâzımdır.

Nasrî Paşa, menşeini daima hatırlatmak için ailesinin Beyoğlu’ndaki eski Padualı St. Antoine kilisesinin duvarlanndan birin­ deki mezar taşına bir hurma dibinde düşü­ nen bir Bedevi deseni çizdirmiştir.

Nasrî Franko Paşa'nın damadı Naum Efendi (Doktor Cebrail Naum Duhânî’ nin tek oğlu) çeşitli iç ve dış vazifelerde bulunduktan sonra Cebel-i Lübnan’da on yıl müddetle (1892- 1902), mutasarrıflık et­ miştir. Daha sonra sefir olarak Paris’e

gönderilmiş ve bu vazifede bulunduğu sı­ rada ölmüştür (1911).

Suriyeli Araplar’da Naum, Nimetullah’ ın kısaltılmışıdır.

Mikail’in oğlu A. ve P. Naum Efendiler, Naum Paşa’nın kardeş çocuklarıydı. Kar­ şılıklı olarak Malta ve Taganrog'da konso­ losluk ettiler.

Hariciye Nazın Tevfik Paşa, fizik bakı­ mından katıksız Asya Türkü tipinin mü­ kemmel bir nümunesiydi. Daha sonra çe­ şitli aralarla sadrâzamlıklarda bulundu. İmparatorluğun sonuncu sadrâzamı da o idi. Meşrutiyetten sonra kurulan Sadrâzam Küçük Said Paşa kabinesine de hariciye nazın olarak girdi.

Hariciye Nazırlannm ilki Mehmed Akif Paşa (1835) idi. Aynı zamanda edip ve şair olan bu değerli devlet adamı 1831’den beri «reisülküttablık» makamını işgal edi­ yordu (Eskiden hariciye nazırlanna reisül- küttab denirdi). Daha sonra reisülküttap- lara «umur-ı hariciye nazın» dendi.

Türkiye’ye, Kanunî Sultan Süleyman za­ manında kurulan bu makama ilk defa 1524’te Celâl - Zâde Mustafa Bey getirilmiş­ ti. Bu isim merhum Mehmed Akif Paşa’ya kadar devam etti.

Gelecek sayımızda: MUSEVÎ PAŞALAR

39

Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi

Şekil

Updating...

Referanslar

Updating...

Benzer konular :