Yakup Öztürk
*A SERIAL NOVEL OF NİHAD SÂMİ BANARLI:
“BİR GÜZELLİĞİN HİKÂYESİ”
ÖZ: Nihad Sâmi Banarlı, Türk edebiyatı çalışmalarında tarihçiliğiyle öne çıkmış
önemli şahsiyetlerden biridir. Resimli Türk Edebiyatı Tarihi’nin yanı sıra M.
Fuad Köprülü’nün Gustave Lanson ve Hippolyte Taine çizgisinde sürdürdüğü
tarihçilik anlayışının bir devamı olarak sosyal meseleler, siyasetteki hareketlilik
ve edebiyatın biçimlenmesini aynı çizgide gördüğü pek çok eseri bulunmaktadır.
Yahya Kemal, Faruk Nafi z Çamlıbel gibi isimlerin bugün edebiyat dünyasındaki
varlıklarında Banarlı’nın bu isimler etrafında ortaya koyduğu eserlerin önemli
bir payı vardır. Banarlı, eğitimci, edebiyat tarihçisi kimliğinin yanında Türk
edebiyatına roman ve tiyatro türünde eserlerle de katkı sağlamıştır. Bu makalede
Banarlı’nın tek roman çalışması olan ve Hürriyet gazetesinde tefrika edildikten
sonra kitaplaştırılmayan ya da kitaplarından herhangi birine dâhil edilmeyen Bir
Güzelliğin Hikâyesi adlı küçük romanı, yazarının millî romantizm ve bu kavramı
haber veren beyannâmesinden hareketle değerlendirilecektir. Nihad Sâmi Banarlı,
romantizmin milliyetçi hususiyetlerinden yola çıkarak millî romantizm kavramını
geliştirmiş, onu şahsî poetikası olarak görmüş ve beyannâme başlıklı
manifesto-sunda da nasıl bir edebiyat ideali içerisinde olduğunu yazmıştır. Bir Güzelliğin
Hikâyesi bu iki metinden hareketle değerlendirilecek ve tefrikanın tamamı ilk
defa bu makale içerisinde edebi kamuya sunulacaktır.
Anahtar Kelimeler: “yukarılık” duygusu, “Beyannâme”, millî romantizm, “Bir
Tepeden”.
Yeni Türk Edebiyatı, Sayı 19, Nisan 2019, s. 55-84. * Dr. Öğr. Üyesi, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı
ABSTRACT: Nihad Sâmi Banarlı is one of the important fi gures who came to the
fore as a historian in the works of Turkish literature. He has many works about social
issues, political mobility and the nature of literature. These works were written as a
continuation of M. Fuad Köprülü, Gustave Lanson and Hippolyte Taine’s
understan-ding of historiography. Thanks to Banarlı, Yahya Kemal and Faruk Nafi z Çamlıbel
are known by more people. He did this by writing many books and organizing
mu-seums. Besides his literary historian and teacher identity, he contributed to Turkish
literature with works of novel and drama. In this article, Nihad Sâmi Banarlı’s only
novel, Bir Güzelliğin Hikâyesi, will be analyzed. This novel has not been published
after being serialized in the Hürriyet daily. However, this text is not included in any
of the books of Banarlı. The novel will be raed as the concept of Millî Romantizm.
[National Romanticism] National Romanticism is produced from the nationalist
characteristics of romanticism. For Banarlı, this concept is his poetics. At the same
time, in his manifesto, Beyannâme, he discusses what literature is. Bir Güzelliğin
Hikâyesi will be evaluated in the light of these texts and the whole of the work will
be presented to the academic and literary community for the fi rst time.
Keywords: Sense of “Yukarılık”, “Manifesto”, National Romanticism, “Bir Tepeden”.
...
Giriş
Bir süredir çalışmakta olduğumuz Nihad Sâmi Banarlı monografi sinin hazırlıkları
sırasında Banarlı’nın uzun yıllar yazılarını yayımladığı Hürriyet gazetesinde Bir Güzelliğin
Hikâyesi başlıklı on üç sayılık küçük, telif roman biçiminde tarif edilen bir tefrikasıyla
karşılaştık.
1Daha önce Banarlı’nın biyografi sine dair ansiklopedik mahiyetteki çalışmalarda
eserin adı “Bir Güzelliğin Romanı” olarak ifade edilmekte, ilk defa Şeyma Güngör’ün
kaleme aldığı “Nihad Sâmi Banarlı” yazısında romanın doğru adına yer verilmekte ve tezine
dair yorumda bulunulmaktadır. Söz konusu yazıda Banarlı’nın “Bir Güzelliğin Hikâyesi”
başlığını taşıyan bir romanı olduğunu ifade eden Güngör, romanın telif tarihlerini de işaret
ettikten sonra romanın kaynağı olabilecek sanatçılar hakkında bilgi vermektedir:
1 Romanın ilk duyurusu 15 Nisan 1949 tarihli Hürriyet’te “Gazetemiz, aziz okuyucularına pek yakındaNihad Sâmi Banarlı’nın nefîs bir hikâyesini sunacaktır. Bir hikâye çerçevesine sığdırılmış, büyük bir roman kıymetindeki bu eserin, okuyucu gönüllerinde bırakacağı hatıra derin ve devamlı olacaktır.
Bir Güzelliğin Hikâyesi, bir bakıma bütün Türkiyeli güzellerin hikâyesidir. Derin bir aşk, duygulu
bir macera, ilmin, fi krin ve hissin lisaniyle birleşmiş, cazip bir yurd ve millet anlayışı, bu hikâyenin ruhunu teşkil etmektedir. Yeni tefrikamızın, Nihad Sâmi Banarlı’nın ince ve üstad kaleminden çıkmış olması ise, onun en büyük değeridir.” ifadeleriyle yapılmıştır. Tefrika, 21 Nisan-4 Mayıs 1949 tarihleri arasında 13 sayı sürmüştür. Çalışmamızın sonunda romanın tam metnine yer verme talebimizi kabul eden Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’na teşekkür ederim.
Romanda genel olarak Reşat Nuri’nin etkisi hissedilmekle beraber, asıl anlatılmak istenen Yahya Kemal’in “Bir Tepeden” şiirinde ifade ettiği; tarihi, coğrafyayı, kültürü şahsında birleştiren bir kadın tipinin canlandırılmasıdır.2
Nihad Sâmi Banarlı’nın eserlerine bakıldığında Reşat Nuri Güntekin’den
ısrar-la söz açtığı görülecektir. Banarlı ilk mektep sıraısrar-larında ve orta mektebin yedinci,
sekizinci sınıfl arında Reşat Nuri’nin öğrencisi olmuş,
3onu daima “büyük Türkçeci”
olarak yâd etmiş,
4millî değer ve maceralarımıza hayat vermesi bakımından millî Türk
romanının kurucularından biri olarak kabul etmiştir.
5Birazdan söz konusu
edeceği-miz Beyannâme’de gençlere seslenen Banarlı, onlardan Reşat Nuri’nin romanlarında
tanıtılan halk tipleri gibi tipler yaratmalarını da istemektedir.
6Ancak Bir Güzelliğin
Hikâyesi’nde karşımıza çıkan karakterlerle Reşat Nuri Güntekin’in Cumhuriyet
ide-olojisinin bayraktarlığını yapan karakterleri arasında doğrudan bir irtibat kurmak
mümkün görünmemektedir. Banarlı’daki Güntekin ilgisi romancının mefkûresinden
değil şahsî ilişkilerden kaynaklanmaktadır. Öte taraftan Yahya Kemal’in “Bir
Tepe-den” şiirinin referans gösterilmesi tartışmasız kabul görecektir. Burada Banarlı’nın
Yahya Kemal’le ilişkisi üzerinde durmak çalışmanın istikameti açısından sağlıklı
olmayacaktır ancak şunu ifade etmek gerekir ki Yahya Kemal’in ömrünün yarısına
gün gün tanıklık etmiş, hakkında, şairin hatıraları ile birlikte üç kitap yazmış, adına
enstitü kurmuş ve bir mecmua çıkarmış, vefatından sonra da külliyatını kitaplaştırmış
isim Nihad Sâmi Banarlı’dır. Onun, böylesine hayatını adadığı bir şairin sanatından
ve düşüncesinden istifade etmesi ve eserlerinde buna hayat vermesi tabiîdir. Ancak
Bir Güzelliğin Hikâyesi’ne kaynaklık eden öz, Banarlı’nın millî romantizm başlığı
altında toplanabilecek düşüncelerindedir.
Nihad Sâmi Banarlı’nın Edebiyat Sohbetleri adıyla kitaplaştırılan eserinde yer
alan “Millî Romantizm” bölümünde bir de “Beyannâme” başlıklı yazısı bulunmaktadır.
Edebî topluluklardan, şair kuşaklarından ya da yazdıkları birtakım şiirler
anlaşılmaz-lıkla suçlanınca kendilerini savunmak niyetiyle poetik metinler yazan şairlerden aşina
olduğumuz beyannâme, bildiri, manifesto tarzı yazılara, nadir görüldüğü kaydını
düşe-2 Güngör, “Nihad Sâmi Banarlı”, s. 525.3 “Reşat Nûri’yi daha sekiz yaşında bir çocukken tanımak saâdetine erdim. O târihde Fâtih Vakıf
Mektebi’nde okuyordum. İlkokulun 3. sınıfında Türkçe hocamız Reşat Nûri’ydi. (...) Aradan zaman geçti. Ben de bir gün Edirne Lisesi’ne edebiyat hocası gönderildim. (...) Bir gün karşımda Reşat Nûri’yi gördüm. Maarif müfettişiydi, beni teftişe gelmişti. (...) Onun tarafından yapılan ilk teftişim böyle baş-lamıştı...” Banarlı, Kültür Köprüsü, s. 451-452.
4 Banarlı, Kitaplar ve Portreler, s. 384. 5 Banarlı, Kültür Köprüsü, s. 438. 6 Banarlı, Edebiyat Sohbetleri, s. 14.
rek bir edebiyat tarihçisinin de metnini ilave etmek gerekmektedir. Bu beyannâmenin
muhtevası Bir Güzelliğin Hikâyesi’nin anlamlandırılmasını kolaylaştıracaktır.
1. “Beyannâme”nin Muhtevası ve Millî Romantizm
Nihad Sâmi Banarlı’ya göre Türk sanat ve edebiyatı İslâm medeniyeti asırlarında
tesir ve taklit devresine girmiştir. Ancak İslâmi Türk edebiyatı ilk andan itibaren millî
bir tavır almış, yeni sanata aşağılık duygulara kapılarak değil tam manasıyla “yukarılık”
denilebilecek bir duygu içerisinde girmiştir.
7Buna ilave olarak bir dilin sesi ve mimarisi
millî kaldığı müddetçe o dil başka dillerden ne kadar kelime ve terim alırsa alsın millî
bir dildir.
8Banarlı, sanatın çirkinlikler içerisinde de var edilebileceğini ancak bu sanatın
âdî bir sanat olarak kalacağını düşünmektedir. Ona göre sanat insanları uçurumlara
sürükleyip, onları en iptidaî kılıklara sokmaz, onlara çirkin sözler söyletmez ve âdî
hareketlere sevk etmez. Böyle olduğunda onun adı yine sanattır ancak âdî bir sanattır.
9“Beyannâme”de romantizm devrinde aristokrasiyi ortadan kaldırmak için insanlığın
yeni hâllerinin orta sınıf ve aşağısından seçildiği, bu zümreler içerisinde iyi, efendi,
mümtaz şahsiyetlerin olduğu hatırlatılmaktadır. Ancak 1972 yılına ait “Beyannâme”,
o devirde sanatta form yıkımıyla birlikte zevk yıkımının da cereyan ettiğini
söyle-mektedir. İnsanlığın yeni kahramanları, sanat tarafından biçimlenen küçük adamlar,
serseriler ve anarşistlerdir. Âdî küfürler, görünüşler ve vicdan yıkıcı hareketler edebî
türlerde yer almaya başlamıştır. Nihad Sâmi Banarlı’ya göre endişe verici olan bu
durum bir teselsül hâlinde gençlere de aksetmekte, üstelik sanatın gerçek mahiyeti
bu zannedilmektedir. “Ulviyetten sufl iyete” doğru bir değişim olduğunu vurgulayan
Banarlı, seçkinci bir edebiyatın değil klasik Osmanlı mimarisinde Anadolu dağlarının
heybetini andıran bir edebiyatın takipçisidir.
10Sanatın, bütün insanlığa yeniden düzen verecek kudrete kavuşmasını arzulayan
Nihad Sâmi Banarlı, doğrudan doğruya Türk sanatı hakkında sözleri, bugünün
genç-lerine teklifl eri olduğunu belirterek dokuz maddelik beyannâmesine giriş yapmaktadır.
Öncelikli mesele dildir. Edebiyatta kullanılacak dil Türk milletinin asırlarca işleyerek
güzelleştirdiği Türkçedir. “Tarihsiz, musikisiz, zevksiz ve uydurma kelimelere iltifatı”
doğru bulmadığını, Türk dilini “soysuzlaştırmak” için çaba gösterenlere itibar
edil-memesi gerektiğini söylemektedir.
7 Banarlı, Bir Dağdan Bir Dağa kitabında da bizden evvel yapılanlardan daha iyisini ve üstününü yapmak
için “yukarılık” duygusu içerisinde Türk Selçuk ve Osmanlı fâtihlerinin taşla savaşa girdiklerini söy-lemektedir. s. 218.
8 Banarlı, Edebiyat Sohbetleri, s. 4. 9 age., s. 6.
Kadim Türk edebiyatının nazım şekillerinden ve kaynaklarından bazılarının
modernize edilerek Türk edebiyatının kendi millî temelleri üzerinde yükselmesini
istemektedir. Türk edebiyatı, dokuz yüz yıl “Türkçenin notası olmuş” aruzu terk
etmemelidir. Bilakis, zaman içerisinde Arap ve Fars edebiyatının bu unsurunu, nasıl
Türk aruzu hâline getirdiğimize dikkat edilmelidir. Banarlı’ya göre hazine olarak
vasıfl andırılan halk şiiri koşmalarının, türkülerinin, destanlarının tazelenmesi için
yeniden ele alınması gerekmektedir. Bu türlerin, eskilerin söyleyişlerinden daha güzel
nasıl söylenebileceği üzerinde fi kir yürütülmelidir. Yeni edebiyata bunlar, ses, şekil,
duygu, düşünce ve millî bir motif olarak ne verebileceklerdir? Bu düşünülmelidir.
“Beyannâme”de sunulan teklifl erin hayata geçirilmesi için milliyetçi olmaya da
gerek yoktur, millî olmak yeterlidir.
11Banarlı burada Fatih Sultan Mehmed’i emsal
göstererek onun bugünkü anlamda bir milliyetçi olmadığını fakat davranış ve
düşün-celerinde millî kaldığını ifade etmektedir.
Türk köylüsü, şehir halkı son zamanlarda ortaya konulan metinlerde olduğu gibi
şahsiyetsiz, iz’ansız, ezilmiş, pis ve kaba insanlar olarak değil, hakikî hayat ve
şahsi-yetleriyle anlatılıp gösterilmelidir.
2. Millî Romantizm
“Millî romantizmi idrak etmemiş milletlerin, kendi büyüklük devirlerine ve büyük eserlerine karşı bir farkında olmayış hâlleri vardır. Böyle devirlerde milletler ecdad şaheserleri yanından âdeta onları görmeksizin geçerler. (...) Vaktiyle Almanlar, eski Yunan mîmârîsine hayrandılar. (..) Sonra bir gün, kendi Nibelungen destanla-rının, kendi halk masalladestanla-rının, kendi Almancalarının ve kendi gotik mîmârîlerinin farkına vardılar. Gotik san’atiyle işlenmiş katedraller onlara o zamana kadar görmedikleri bir başka çehreyle göründü. Kendi saf Germenlik devirlerindeki millî varlıklarının ve millî san’atlarının hayrânı olmağa başladılar.”12
Nihad Sâmi Banarlı’nın geliştirdiği kavramlardan biri de “Millî Romantizm’in
İdrâki” başlıklı yazısında biçimlendirdiği millî romantizmdir. Romantizmi, milletlerin
dilde, kültür, sanat ve edebiyatta kendilerini bulmaları biçiminde tanımlamakta, millî
romantizmi ise idrak ile bir milletin bağlı bulunduğu medeniyet hangi medeniyet olursa
olsun onun içerisinde kendi millî şahsiyeti, haysiyeti ve değerleri ile kalkınma olarak
tarif etmektedir.
13Banarlı için millî romantizm, milletleri uyandıran ve kalkındıran
temeldir. Bunun da ötesinde bir milletin tarihte ve coğrafyada vücuda getirdiği büyük
eserlerin farkına varmasıdır.
1411 age., s. 13.
12 Banarlı, Bir Dağdan Bir Dağa, s. 219. 13 Banarlı, Edebiyat Sohbetleri, s. 15-16. 14 age., s. 22.
Nihad Sâmi Banarlı’nın “Millî Romantizm’in İdrâki” yazısında öne çıkardığı
şahsiyetlerden biri İngiliz romantik şairi Lord Byron’dır. Byron’ı, Yahya Kemal’e
bağ-laması bakımından bizim de burada söz konusu ettiğimizi belirtmemiz gerekmektedir.
Metinde de vurgulandığı üzere İngiltere’nin en ihtişamlı günlerinde yaşamasına rağmen
bu romantik şair, Ortaçağ Cermenliğine özlem duymaktadır. Avunmak için kendisine
“birtakım maceralar icat etmiş” olan Byron, iki defa doğuya gelmiş, Yunan harbine
katılarak Türklere karşı savaşmıştır. Byron’ın Türklere karşı bir husumeti olmadığı,
aksine bu milleti anlamış ve takdir etmiş bir Avrupalı olduğu söylenmektedir. Bunlara
rağmen Banarlı’ya göre Byron bir ruh hastasıdır. Byron’ı bu şekilde tavsif ettikten
sonra onun gibi millî romantizmi “derin bir tedkike ve tefekküre tâbi tutarak idrak eden
ilk büyük şair”in Yahya Kemal olduğunu söylemektedir.
151925’te yayımlanan “Açık
Deniz” şiiri millî romantizmin Yahya Kemal’de müşahhas hâle geldiği bir manzumedir.
Meşhur “Kalbimde vardı Byron’u bedbaht eden melâl” mısraını hatırlatan Banarlı,
“Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirini de öne çıkarmakta, millî romantizmi idrak
etmeden yaşamanın böylesine âbidevî yapıları birer taş yığını olarak görecek seviyede
kalmak anlamına geldiğini düşünmektedir. Millî romantizmi idrak etme mücadelesinin
karşısında bir de “tersine terbiye” edilen Türk çocukları bulunmaktadır. Bu eserlerdeki
inceliği, sanatı ve millîliği görmemeleri için Türk çocuklarının, onlara düşman gözüyle
baktırıldıkları söylenmektedir. Çünkü bu âbideler, dinî ve millî eserlerdir.
16Edebiyat Sohbetleri’nin girişinde Birol Emil, millî romantizmin, milletlerin kriz
dönemlerinde tarihî, siyasî, içtimaî buhranların sevkiyle doğduğunu, yine milletlerin
kendilerini kendi tarih ve coğrafyalarında aramaları, bulmaları ve böyle bir şuurla “millî
benliklerini keşfetmeleri” gerektiğini yazmaktadır.
17Banarlı’nın millî romantizmin
manzum bildirileri olarak gördüğü “Açık Deniz” ve “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”
şiirlerine Birol Emil, “İthaf”ı da katarak, bu şiirin Türk-Müslüman şarkın kaybolmuş
ledünnî hayatından bahsetmesinden ve yine şarkın neden yıkıldığını anlatmasından
dolayı millî romantizmin idraki olduğunu söylemektedir.
1815 age., s. 24-25.
16 “Süleymâniye Câmii, Anadolu’nun dumanlı dağları gibi, sanatkârının yeryüzüne sığmayacak kadar gür
dehasının, fakat, yine simetrik ve jeometrik terbiye içindeki yükselişleriyle muhteşemdir.” Banarlı,
Edebiyat Sohbetleri, s. 9.
17 Birol Emil, “Edebiyat Sohbetleri’ne Dair”, Edebiyat Sohbetleri içinde, s. VII.
18 Birol Emil, agy., s. IX. Birol Emil’in yazısında “İthaf”ın “Abâ var, post var, meydanda er yok, / Horasan
illerinden bir haber yok. / Uzun yollarda durdum, hiç eser yok / Diyâr-ı Rûm’a gelmiş evliyadan!” mıs-ralarına yer verilmektedir. Eski Şiirin Rüzgâriyle’de yer alan bu şiirin başında Yahya Kemal, “Abdülhak Hâmid’den sonra ledünnî şiirin menbâları kurudu. Sâmih Bey’in hâtif sadasını andıran bir manzumesi bu çorak devrin en güzel eseridir. O eserin kafi yelerinden doğan bu mısraları sahibine ithâf ediyorum.” demektedir. Yahya Kemal, Eski Şiirin Rüzgâriyle, s. 73.
Millî romantizmin bir terbiye vasıtası olarak iki ödevi vardır. Millî tarih, Türk
çocuklarına o güne kadar olduğu gibi küçük düşürülerek ya da hilekârlıkla, kof ve
mübalağalı, sahte bir dille yüceltilerek değil, “kendi tabiî büyüklüğü içinde, yalansız,
yanlışsız ve iftirasız” anlatılmalıdır.
19Beyannâme’nin ve millî romantizm idealinin
mahiyetine dair bu malumattan sonra, Bir Güzelliğin Hikâyesi’ne, romanın içeriğine
ve meselelerine dair bir değerlendirme yapılacaktır.
3. “Bir Güzelliğin Hikâyesi”
Bir Güzelliğin Hikâyesi, emekli bir büyükelçi ile onun hatıralarını gazetesinde
neşreden anlatıcı kahraman bir gazeteci arasında geçen dostlukla başlamaktadır. “O
günlerde eski Büyük Elçiyi hemen hergün ziyaret ediyordum.” sözleriyle açılan roman,
büyükelçinin ilk gençlik yıllarında romanda Zelîha olarak anılan, ancak gerçek adı
gizlenen genç bir kıza olan aşkını anlatmasıyla şekillenecektir. Büyükelçi, Boğaziçi’nin
manzarası hisarlara kadar uzayan bir köşkünde yaşamaktadır. Gerçekte “büyük bir
edip” olan büyükelçi, memleket gönüllerini fethetmiş, millet tarafından sevilen biridir.
Anlatıcı, siyasî hatıralarını neşrettiği büyükelçinin diplomat olduğu yıllarda siyaset
oyunlarına kadınların vasıta kılınarak çekilip çekilmediğini merak etmektedir. “Hâlâ
bekâr yaşıyan bu adamın mutlaka birtakım derin ve mânalı gönül maceraları” olduğunu
düşünen romancı, çok fazla ısrara lüzum kalmadan büyükelçinin başından geçen bir
hikâyeyi satırlarına taşıyacaktır. Ancak bu hikâye, gazetecinin merakını teskin için değil
başka bir maceranın kapısını aralamak için romana dâhil edilmiştir. İsmi verilmeyen
merkezlerden birinde Türkiye’nin büyükelçisi sıfatıyla görev yaptığı günlerde Madam
Meliza Bella adında, sanatının ve güzelliğinin şöhreti dünyaya yayılmış, onu bir
da-kika görebilmek için büyük zenginlerin servet harcayacakları bir kadın büyükelçiliğe
gelmiştir. Büyükelçi, tecrübesi sayesinde, Bella’nın güzelliğinden ve şöhretinden
siyasî alanlarda da faydalanmak isteyenlerin oyunlarından haberdardır. Onun şimal
devletleri için casusluk yaptığını bilmektedir. Meliza Bella, iki gün önce büyükelçiye
bir mektup göndermiş ve İstanbul’da yaşayan bir akrabası için kendisiyle görüşmek
istediğini bildirmiştir. Bella’nın bir fotoğrafına sahip olmak için can atanların olduğu
bir zamanda, Bella, mektubuna bir de fotoğrafını ilave etmiştir. Büyükelçi, hem
mek-tubu hem de fotoğrafı “bir gün siyasî bir vesika olabilir düşüncesiyle” saklamıştır.
Bella’nın makama geldiği haber verildiğinde büyükelçi bu fotoğrafa tekrar bakma
ihtiyacı hissetmiş ve romanın asıl mevzusu olan hikâye başlamıştır.
İkinci bölümden itibaren geriye dönüşle İstanbul’da, Sultanî’nin son
sınıfın-da talebe olan büyükelçi karşımızsınıfın-dadır. Mektebin sene sonu müsameresinde temsil
19 Banarlı, Edebiyat Sohbetleri, s. 30.edilmesi için bir piyes yazmaktadır. Piyes, Anadolu’nun Oğuz Türkleri tarafından
“istila” edildiği tarihten bir devri anlatmaktadır. Mektep idaresince beğenilmiş ancak
sahnelenmesi için önemli bir eksiklik gündeme gelmiştir. Erkek mektebinde oynanacak
bu piyeste bir genç kız rolü bulunmaktadır. Erkeklerin karşısında, hikâyenin cereyan
ettiği devirde böylesine bir genç kıza tesadüf etmenin imkânsızlığı romanda
hatırla-tılmaktadır. Mektebin müdüründen umutlu olan gençler, umutlarının heba olmadığını
kısa sürede göreceklerdir. Yakın çevredeki bir kız sultanîsinin yılsonu müsamerelerini
izlemek üzere piyesin oyuncuları müdür nezaretinde mektebin yolunu tutmuşlardır.
Müsamerede sahnelenen oyunda millî kıyafetler içinde kızlar Aydın köylerinden
bi-rinde geçen bir hikâyeyi anlatmaktadırlar. Sahnede rolünü bekleyen talebeler arasında
narin yapılı genç bir kız, çarpıcı güzelliğiyle, “ruhundan vücuduna yayılan bir ışıkla;
iç âleminin derinliklerinden esen bir rüzgârla” dikkati çekmektedir. Genç
büyükelçi-nin, içinden geçenler hakikat olmuş, mektep müdürleri, genç kızın babasının olurunu
alarak Sultanî’deki piyeste sahneye çıkmasını sağlamışlardır.
“Oğuz Kağan destanındaki kahramanın nurlu yüzünü” hatırlatan çehresiyle bu genç
kız, bir akşam erkek mektebinin provalarına katılmak üzere sultanîye gelmiştir. Büyük
bir sanat ruhuyla rolünü hayata geçirmiş, genç adam asil güzelliği karşısında Zelîha’ya
günden güne içinde zapt edemediği safi yane sevmek duygusuyla yönelmekten kendisini
alamamıştır. Romanın dördüncü bölümü biterken okur, Zelîha’nın bir miralayın kızı
oldu-ğunu, provalara gelirken kendisine refakat eden bir nefer dolayısıyla öğrenecektir. “Kızını,
bir erkek mektebinin müsameresine gönderecek kadar sağlam bir terbiye ile yetiştiren bu
asker babaya hayran” olunacaktır. Zelîha, romanın kahramanı için bütün varlığıyla
sevi-len bir kızdır. “Sadece sevmek... Sevmenin zevkini tatmak” için sevisevi-len bir kız. Bu, gün
gün derinleşen muhabbet içinde piyes nihayet başarıyla sahnelenmiş, perde arasında bir
gazeteci Zelîha ile kahramanımızın birlikte bir fotoğrafını dahi almayı talep etmiş ancak
Zelîha, edasıyla bu fotoğrafın çıkarılmasını istemediğini göstermiştir. Romana göre hakiki
aile terbiyesi görmüş bir genç kız, arkadaşlıkları sadece bir piyesin sahnelenmesi için
kurulmuş bir erkekle fotoğrafının gazete sütunlarında ilelebet kalmasını istemeyecektir.
Bu, Zelîha’nın değil genç adamın düşüncesidir. Yine de ertesi gün gazetenin çıkmasını
sabırsızlıkla bekleyecek ancak gazetede fotoğrafı göremeyecektir. Fotoğraf camının
ga-zetecide olması kahramanı biraz olsun sakinleştirecek, muhabire ulaşarak fotoğrafın bir
kopyasını talep edecektir. Ancak birkaç gün sonra muhabirden gelen haberde, fotoğrafın
aslının, yanında bir neferle gelen arkadaşı tarafından alındığını öğrenecektir.
Romanın beşinci bölümü, kahramanın on dokuz yaşının bu hazin macerasını
akta-rarak sona ermekte, altıncı bölüm tekrar Madam Meliza’nın büyükelçilik makamında
karşımıza çıkmasıyla başlamaktadır. Büyükelçinin bu kadına önem atfetmesinin tek
sebebi, onun Zelîha’ya çok benzemesidir. “Bu kadınla öteden beri niçin fazla meşgul
olduğumun sırrını daha iyi kavradım.” diyerek asıl sebebi açık eden büyükelçinin bu
hatıraları da önceki siyasî hatıraları gibi gazetede neşredilmiştir. Tefrikanın
tamam-lanmasından üç gün sonra büyükelçiyi ziyarete giden gazeteci fevkalade bir hadise ile
karşılaşacaktır. Bahçedeki sohbet esnasında hizmetçi kadın içinden mektup ve fotoğraf
çıkan bir zarfı getirip büyükelçiye takdim etmiştir. Mektubu okuyan, fotoğrafa bakınca
sarsılan büyükelçi elindekileri anlatıcı kahramana verecek, böylece eski harfl erle yazılmış
bu mektubun Zelîha’dan geldiği anlaşılacaktır. Gazetedeki tefrikayı okuduktan sonra,
gerçek adının yazılmamış olmasına rağmen hikâyenin kahramanının kendisi olduğunu
sühuletle anlayan ve artık ihtiyarlamış, saçları büsbütün beyazlamış bir kadının
mek-tubudur bu. Yıllar önce, orijinaliyle birlikte alınıp zapt edilen fotoğraf da zarfl a birlikte
gönderilmiştir. Gazeteciyi güzellik bakımından hayal kırıklığına uğratan bir fotoğraftır bu.
Hafi f Tatarımsı bir çehre ve çekik gözlerden başka ortada sihrine kapılacak bir güzellik
yoktur. Mesele de zaten bir güzelin değil bir güzelliğin hikâyesini görmektir.
21 Nisan 1949, Hürriyet
Millî romantizm ve beyannâmenin Bir Güzelliğin Hikâyesi’nde görünür olduğu
kısımlardan kısaca bahsetmek gerekmektedir. Bir güzelin değil, güzelliğin hikâyesini
anlatmak istemiştir Nihad Sâmi Banarlı. O güzellik, Yahya Kemal’in şiirlerinin,
Türk-lüğün, medeniyeti var eden estetiğin, tarihin birike birike bir milleti yoğurmasının
gü-zelliğidir. Nihad Sâmi gibi isim sembolizasyonunu tesadüfe bırakmayacak bir edebiyat
adamının, Zelîha’nın semavî dinlerden gelen güzelliğini erteleyerek onu çekik gözlü
Tatar kızlarına indirmesi üzerinde durulmalıdır. Romanda, İslam merkezli bir tasavvur
yoktur. Medeniyetin kaynağı, Yahya Kemal’in kable’t-tarih dediği Anadolu öncesi Türk
tarihinden ve Anadolu’dan alınmıştır. Banarlı, Türklerde Ayşe ve Mehmetçik
isimle-rinin Türk kadınını ve erkeğini kahramanlık cihetinden aksettiren isimler olduğunu
düşünmektedir. İki ismin de öz Türkçe olmadığını, birinin Hz. Aişe’den, diğerinin Hz.
Muhammed’den geldiğini hatırlatmaktadır. Ancak Banarlı’nın da vurguladığı üzere
“yeryüzünde Mehmetçik ve Ayşecik kadar Türk olan hiçbir şey yoktur.”
20Bir
Güzel-liğin Hikâyesi’nde Arapça Züleyha’nın Muhammed ve Mehmed arasındaki kırılma
gibi bir değişime uğrayarak Zelîha yapıldığı görülmektedir. Banarlı’da Züleyha olan
Arap adı, Türk güzelliğinin aksettiği Zelîha’ya dönüşmüştür.
Romanın mekânı Boğaziçi’nde bir köşkün bahçesidir. Tasvirlerde çevrenin
yeşil-liği, köşkün beyaz ve zarif olduğu, ağaçlarla çevrili ve nefi s bir gölgelikte yer aldığı
ifade edilmektedir. Köşk, ileride hisarları görmektedir. Rumelihisarı’nın dört ayda
yaptırılan heybetli bir eser olduğu ve kendisine bakanları hayranlık içerisinde bıraktığı
söylenmektedir. Bu asudelik ve çevrenin insana ferahlık veren hâli, Beyannâme’de,
küfür ve çirkinliğin son zamanlarda edebiyatın malzemesi kılındığı metinlere duyulan
tepkinin karşılığı olarak romana alınmıştır.
Romanın en aslî teması kadındır. Kahramanın bir Türk kızı olması, onun
in-celiklerinin ve güzelliklerinin öne çıkarılması için Avrupalı kadınlarla mukayeseyi
mecburi kılmış olacak ki Nihad Sâmi Banarlı, büyükelçinin kadınlara dair
düşünce-lerine yer vererek romana aslında kendi fi kriyatını aksettirmektedir. Buna göre garpta
hazdan sarhoş olacak kadar şark erkeklerine düşkün kadınlar, itidalli kadınlara göre
daha fazladır. Oysa şarkta kadın altından bir tahta oturmuştur. Kimi erkeklerin kadını
madde olarak görmeleri, nihayetinde bu maddenin zevkini bir hazza taşımak peşinde
oldukları da söylenmektedir. Bazılarının gönlünde ise kadın maddî varlığına rağmen
“bir iç âlemine” sahiptir ve “Aşk erkeklerle kadınlardaki bu iç âlemlerinin anlaşması
demektir.”
Büyükelçinin Bella ile tanıştığı günler, Türkiye’nin dünya siyasetinde yeniden
büyük roller oynamaya başladığı yıllardadır. Bu, romanda bilhassa vurgulanmaktadır
ki millî romantizm idealinin hareket zemini de yeniden silkinme anlamına gelmektedir.
Zelîha’nın yüzünde eski asırların Türk güzellerinden kalma çizgiler bulunmakta
hatta bu yüz büyük fetihlerin Türkiye topraklarında uzun uzun işlenip olgunlaştırdığı,
tarihî bir güzellik taşımaktadır:
Bu kız, on birinci asırda doğup, efsanevî bir yavaşlıkla güzelleşerek, yirminci asır başla-rında genç kızlık çağına ulaşmış, cici bici bir Türkmen güzeliydi. Makiyajsızdı. Dar ve çekik gözleri vardı.
Konuşmasında, “Türk dilini en güzel söyliyen İstanbul kadınlarına mahsus”
bir zarafet olan Zelîha, romanda sesiyle Anadolu’yu istilaya başlayan Oğuzların
dokuz asır evvelki lehçesiyle konuşuyor gibi hayal edilmektedir. Hatta daha
ge-rilere gidilerek, elindeki Çin yelpazesini bir Bozkurt resmine değdirmiş vehmiyle
hayal edilmektedir: “Göktürkler devrindeki Şaman’ların karşısında, gözlerini dinî
bir vecidle, göklerin on yedinci katındaki nur âlemine daldırdığını tahayyül
ediyor-dum.” Piyesin provaları için erkek mektebine geldiği ilk gün yüzünde Oğuz Kağan
destanındaki kahramanın nurlu yüzünü hatırlatan bir beyazlık vardır. Yine bir başka
yerde Zelîha’nın bu yüzünün “Şaman dininin nur âlemlerine ait inanışları anlatan”
bir mukaddes kitaba benzediği söylenmektedir. Sadece Ortaasya Türklüğünün
de-ğil Osmanlı devirlerinin inceliği de Zelîha’nın yüzüne aksetmiştir. Sultanahmet
minarelerinin narinliği, Süleymaniye ve Selimiye oymalarındaki çizgi saltanatı bu
güzellikte saklıdır: “Anladım ki o gün Zelîha’nın çehresinde okuduğum şey, böyle
engin bir güzelliğin tarihi imiş...”
Bir Güzelliğin Hikâyesi’nde Türk dilinin zenginliğine de vurgu yapılmaktadır.
Ziya Gökalp’ın söylediklerinden hareketle Türkçeyi en güzel konuşanların İstanbul
hanımları olduğu hatırlatılmakta, Zelîha’nın bu lisana kendi sanatkâr ruhundan yeni
bir ses ve güzellik kattığı dile getirilmekte, o konuştukça İstanbul Türkçesi denilen
dilin imparatorluğun maceralarından süzülüp gelmiş ve dünyanın en zengin söz ve
musiki sentezi olduğu söylenmektedir.
Romanda zamanın tespitini yapmamızı kolaylaştıran bir vurgu üzerinde de
durul-malıdır. “Türkiye’de Osmanlı tarihinden evvel, engin bir Türk tarihi daha
bulunduğu-nu yeni yeni öğrenmeğe başladığımız ilk günlerdi.” cümlesi bizi meşhur Türk Tarih
Tezi’ne götürmektedir. Romanda, asırlarca büyük galibiyetler elde etmiş bir milletin
harplerde ardı ardına yaşadığı mağlubiyetlerden sonra gözlerini çok eski tarihlere açarak
kendisini teselli etmesi önemli bulunmaktadır. Tefrikada millî romantizm kavramının
doğrudan geçtiği yer de bu meselenin yorumlandığı kısımdadır: “Garp milletlerinin,
eski Yunan ve Lâtin çağlarından sonra, daha çok, kendi millî mâzileri olan bir
‘orta-çağ tarihi’ keşfedince, nasıl bir mâzi hasreti, bir millî romantizm içinde tahayyülden
tahayyüle koştuklarını bilirsiniz.” denildikten sonra Türklerin güneşe taptığımız yıllar
kadar eskiye gittikleri, bu devirlerin, içinde bulunduğumuz ızdırapları unuttururcasına
“tatlı” geldiği, sevdiğimiz her şeyi o tarihle birleştirerek sevdiğimiz ifade edilmektedir.
Yansıtıcı kahraman diyebileceğimiz genç talebenin dilinden yirminci asırda Türk
mil-letine bir istiklal mücadelesi kazandıran “mucize”de, o günlerde duyulmaya başlanan
bu “millî tarih sevgisinin” payı olduğu düşünülmektedir.
2121 Burada tarihî bir sapma olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Türk Tarih Tezi’yle Anadolu öncesi Türk
tarihine dönüş 1930’lu yıllarda olmuştur. İstiklal mücadelemiz ise daha eski tarihlidir. Ancak, Banarlı’nın Meşrutiyet yıllarındaki Türkçülük araştırmalarını kastettiğini düşünerek bu maddî hata göz ardı edilebilir.
Bir Dağdan Bir Dağa kitabında yer alan “Saâdetin Sırları” yazısında şöyle bir
soru sormaktadır Banarlı: “Türkiye’de bir güzel kadın veya bir genç kız gördüğünüz
zaman, bu Türkiye güzelini size diğer bütün dünya güzellerinden daha alımlı, daha
sıcak gösteren sırrı çözebilir misiniz?” Bu sır, Banarlı’ya göre “Bir Tepeden” şiirinde
Yahya Kemal tarafından çözülmüştür. Tılsım dediği bu sırrın bu şiirde musikileştiğini
düşünen Banarlı, Türk kadınının hem Türk vatanına hem de Türk tarihine benzediği için
güzel olduğunu düşünmektedir.
22Yahya Kemal söz konusu şiirinde “Irkın seni iklîmine
benzer yaratırken / Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış / Târihini aksettirebilsin
diye çehren, / Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış”
23demektedir.
Banarlı bu mısralarda derin ve manalı Türk kadınının güzelliğinin toplandığını
iddia etmektedir. Türkiye’de güzel bir kadına bakarken onun sadece kadın ve güzel
olmasını değil de onda büyük bir tarihin en güzel coğrafyasının kızını görebilenlerin,
gerçek bir güzellik hazinesi diye tarif ettiği hazineye dalmış olabileceğini
söylemekte-dir. Sûfi lerin insan güzelliğinde Tanrı’yı bulmalarına, söz konusu hazineye erişenlerin
vatan ve tarih güzelliğinden alınmış parıltılar ilave edeceğini düşünmektedir.
24Bir ideal uğrunda kurgulanan ve tezi, yazılan metinlerle ve Yahya Kemal şiirleriyle
kuvvetlendirilen romanın teknik ve edebî açıdan kusurları da söz konusudur. Bunların
en dikkat çekeni, henüz bir lise talebesinin dilinde Nihad Sâmi Banarlı’nın yılların
getirdiği bilgi, tecrübe ve iradesinin görünür kılınmasıdır. Bu genç adam, piyesini
ya-zabilmek için yazma koleksiyonları arasında dolaşmıştır. Minyatürün inceliklerinden
haberdar, minyatürlü yazmaları Avrupa’daki baskı teknikleriyle mukayese edecek kadar
bilgili, Arap ve Fars şiirinde Türk güzellerini öven şiirlerin idrakindedir. Banarlı’nın
denemelerinde geçen bu bilgilerin bir lise talebesine söylettirilmesi romanın kusurudur.
Zelîha’nın eşsiz bir el yazması olarak tarif edilen güzelliğinden sonra İslam klasiklerinde
Türk güzellerinin yüzleri ve gözleri için kaleme alınan metinlerden bir ansiklopedi
maddesi kaleme alınıyormuşçasına bahsedilmesi elimizdeki metnin roman olmak için
yazılmış olma ihtimalini neredeyse ortadan kaldırmaktadır. Banarlı, Zemahşeri ve
Cüveyni’den alıntılar yaparak onların Türk güzellerini nasıl övdüğünü göstermektedir.
Nihad Sâmi Banarlı’nın, millî romantizm mefkûresi ve Yahya Kemal’in “Bir
Tepeden” şiirindeki tarihi aksettirebilen Türk kızlarının çehresinin romanı olan Bir
Güzelliğin Hikâyesi, güzelin değil güzelliklerin hikâyesidir. Romana dair ortaya konulan
değerlendirmede bu gösterilmek istenmiştir. 13 sayılık tefrika romanın tam metni ilk
defa bir araya getirilerek aşağıda okura sunulmaktadır.
22 Bir Dağdan Bir Dağa, s. 249.
23 Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz, s. 11.
BİR GÜZELLİĞİN HİKÂYESİ Küçük, Telif Roman Yazan: NİHAD SÂMİ BANARLI
I 1
O günlerde eski Büyük Elçiyi hemen her gün ziyaret ediyordum. Boğazın, manzarası Hisarlara kadar uzayan, yeşil bir yamacındaki beyaz ve zarif köşkünde âdeta yalnız yaşıyordu.
Beni ekseriya bahçede, çeşitli ağaçlarla çerçevelenmiş, nefis bir gölgelikte kabul ediyordu. Şezlonglarımıza yan yana uzanıyorduk. Aramızda mermerden yontulmuş, ufak bir bahçe masası bulunuyordu. Toprağa, aynı sütundan fırlamış, dört arslan pençesiyle basan bu masanın üstü, üç parmak kalınlığında, keskin kenarlı, yekpâre bir taştı ki, insan elinin ömür ve talih çizgilerini andıran sihirli hârelerinde tahayyüle ufuk açan bir güzellik vardı.
Arada bir, masanın üzerinden ya birer sigara alıyor, yahut, hizmetçi kadının hemen iki saatte bir, iri fincanlarla getirdiği kahvelerimize uzanıyorduk.
Söz söylerken yanındakinin yüzüne bakmazdı. Bilhassa Rumelihisarı’na; onu dört ayda yaptıran hükümdarın bu heybetli eserine doymak bilmez bir hayranlıkla dalar; ve ekseriya böyle zevkli bir dalgınlık içinde konuşurdu. Bu hâli, onun beyaz saçlarla çerçevelenmiş, asîl ve hâlâ erkek çehresini dikkatle seyretmemi kolaylaştırdı.
Yavaş yavaş Büyük Elçinin yakın arkadaşı, âdeta sırdaşı oluyordum. Bu, bana hususî bir gurur veriyordu.
Aynı zamanda büyük bir edip olduğu ve eserleriyle memleket gönüllerini fethetmiş bulunduğu için; hemen bütün bir millet tarafından sevilen böyle bir adamla yan yana, hattâ kalb kalbe bulunmak, asla ufak bir saadet değildi.
Birkaç ay evvel, onun bir kısım siyasî hâtıralarını gazetemde ihtimamla neşretmiştim. Bu hâtıralar, yine birtakım mülâkatlar hâlindeydi. Ona bazı sualler sormuş, nezaketle ve pürüzsüz cümlelerle verdiği cevapları aynen not etmiştim. Hâtıraların uyandırdığı alâka genişti. Eski Büyük Elçiyi yalnız edebî çehresiyle değil, siyasî çehresiyle de tanımak isteyenlere, bu hâtıraların intişarı bir fırsat vermişti. Onun, hareketli bir hayatı, durmaksızın yurdu ve milleti uğruna sevgiyle vakfedişi, bilhassa edebî eserlerinin hayranları için yeni bir ürperiş vesilesiydi.
Bu hâtıraları hakikî bir ihtimamla, hattâ tertip hatalarını bile elimle tashih ederek yayınlıyordum. Araya yabancı şeyler katarak, yahut hâtıralara romantik veya popüler bir çehre vererek, onları sürüm ve şöhret gayretiyle tahrif etmeğe asla mütemayil olmayışım, eski ve değerli diplomatı bana karşı bir kat daha ısındırmıştı. Hâtıralarının intişarından memnundu.
Arada bir bana neşrolunamıyacak kadar hususî sırlarını da söylüyordu.
Fakat bu sırlar, yine hep siyaset dünyasına ait şeylerdi. Hâlbuki ben çok merak ediyordum: Bu sanatkâr diplomatın acaba ne gibi gönül maceraları olmuştu? Hele, hâlâ mütehakkim, büyüleyici bakışları karşısında yabancı ülkelerin kadınları neler duymuş olabilirlerdi?
En mühimmi, şu hassaslığı derecesinde hülyâlı adam; diplomatları, bazı siyaset oyunlarına kadın vasıtasiyle sürüklemek istiyen teşekküller karşısında nasıl mukavemet edebilmişti?
Siyasî hâtıraları arasında bu noktalara temas etmekten kaçınmıştı. Hâtıralarını söylerken, bazı sırları saklamak lüzumuna inanıyor, ve bu sırları bir diplomat alışkanlığı ile, ustalıkla gizliyordu.
Yahut, bana öyle geliyordu. Fakat hem sanatkâr, hem zarif bir diplomat olan ve hâlâ bekâr yaşıyan bu adamın mutlaka bir takım derin ve mânalı gönül mâceraları olacaktı.
Bir gün:
– Üstad, dedim. Sizi güzel kadınlar vasıtasiyle siyasî emellerine âlet etmek istiyen herhangi bir hareketle karşılaştığınız olmadı mıydı?
Sanki kendisine böyle bir sual sorulacağını biliyor ve bundan şiddetle çekiniyormuş gibi – Hayır hayır.. dedi, bu bahislere temas etmiyelim.
Sonra durdu; ve aynı süratle birinci fikrinden vazgeçti: – Yahut, dedi. Size bir şey, yalnız bir şey anlatabilirim: 2
– Türkiye’nin xxx Büyük Elçiliğini yapıyordum. Artık yurt dışında esaslı başarılarla dolu bir şöhretim vardı. Diplomasi dünyasının beni hürmetle ve itimatla karşıladığı her yerde gönlüm, milletim adına, haz ve gururla ürperiyordu.
Gerçi Büyük Elçi olmak için henüz genç bir yaşta idim. Devletlerin, sefirlerinde pek haklı ola-rak aradıkları bazı vücut ve çehre ölçülerinden de mahrumdur. Yani öyle iri ve gösterişli bir vücudum yoktu: güzel değildim.
Fakat devamlı kafa yorgunlukları, hareketli siyaset oyunları, insanı her zaman uyanık ve tetikte bulunduran elçilik vazifeleri; ve bilhassa durmaksızın okuduğum ve yazdığım kitaplar, çehreme bir takım çizgiler işlemişlerdi.
Bu çizgilerle vaktinden evvel olgunlaşmış, hisli ve düşünceli bir ruhun akisleri vehmolunabilirdi. O kadar ki bir gün xxx in yüksek sosyetesine mensup bir kadın, hiç beklemediğim bir anda ve hiç ummadığım bir samimîlikle; işaret parmağını yüzüme değdirerek; bu çizgileri âdeta bir daha çizmiş ve yüzümün yakınlarında duyduğum sıcak bir sesle:
– Güzel değilsiniz.. Fakat bu çizgiler? Bu çizgilerde bir sır var. Demekten kendini alamamıştı.
Aynada, kendi yüzümü seyrettiğim zamanlar, bu hendesî işaretlere benim de, bambaşka bir yüz seyreder gibi, dikkatle baktığım olurdu. Bu çizgiler bana bazan babamı hatırlatırdı. Onun, âdeta yuvarlak hatları olmıyan, muntazam fakat sert ve keskin satıhlarla yapılı, şöhretli başından bazı izler taşıyorum, sanırdım.
Uzun kirpiklerle gölgelenen bakışlarımı ise, annemin derin ve hüzünlü bakışları gibi, sevgi, şef-kat ve hülya ile dopdolu bulurdum. Bu ayna oyunu, bana yalnız zamanlarımda, yine annemle bakışıyormuşuz gibi, yarı mesut, yarı mahzun, ürpertili anlar ve hâtıralar yaşatırdı.
Size bunları şunun için anlatıyorum ki, çehremin bazan bu erkek çizgileriyle, bazan da öteki hüzünlü bakışlariyle, bir kısım Avrupa kadınları üzerinde birbirine zıt tesirler bıraktığını biliyo-rum: Beni ya arzu ve ihtiras dolu bir insan; yahut, içten pazarlıklı, hülyâlı ve romantik bir aşk bünyesi gibi değişik sıfatlarla tanıdıklarını hissettiğim zamanlar çoktu.
Esasen Avrupa’da iki türlü kadın vardır; ve bunların nazarında Şark erkekleri de böyle iki çeşit-tir: Biri nârîn fakat adalî yapılı ve derin bakışlı bir kısım Garp kadınlarını maddî hazdan sarhoş edecek kadar fedakâr ve fazla erkek Şarklılar..
Diğeri, âdeta şeff af tenli ve ışıklı çehrelerinde nispeten daha yuvarlak çizgiler bulunan; ba-kışlarında daha gök rengi hülyâlar uçuşan temiz yüzlü kadınlar, ki Şark erkekleri, bunların gönüllerinde eski Hint masallarının şehzadelerine benziyen bir saltanatla yerleşmiş; baştan ayağa histen ve incelikten yapılmış, esrarlı ve romantik birer aşk insanıdır.
Ancak size, son zamanlarda Avrupa’nın hiç bir yerinde bu ikinci sınıf erkeklerin eskisi kadar merakla ve alâka ile aranılmadığını cesaretle söyliyebilirim.
Bana gelince, ben, babamdan ve annemden sakladığım kuvvetli miraslarla, galiba bu iki tip erkeği, bir vücutta birleştirmiş gibi karşılanıyordum. Hattâ, milletlerarası siyaset dünyasının fazla karıştığı bir devirde, benim bu tezatlı şahsiyetim, gizli emel sahiplerini bir parça yorar gibi oldu: Beni, siyasî emellerine âlet yapabilmeyi düşünen bir takım teşekküller, etrafımda renk renk, ışık ışık kadınlar dolaştırıyorlardı.
Fakat, bütün bu oyunlar, hemen her çeşit kadına karşı gösterdiğim sağlam irademe çarparak, kırılıyordu. Zaman zaman onların siyasî maksatlarını sezebilmek için takındığım küçük zaafl ar-dan süratle sıyrılmasını biliyor; ve memleketime karşı her zaman en zor ve en ciddî hizmetleri yapmıya muvaff ak olan bir sefir şöhretini muhafaza ediyordum.
...
Büyük Elçi, bir müddet sustu. Vaktin gündüz olmasına rağmen, oturduğumuz gölgelikte, parlayışı dikkatimi çeken bir kibrit çaktı; bir sigara yaktı. Güneş, bizim bulunduğumuz sırtın arkasına çekilmişti.
3
Biz, onun varlığını sulardaki ışıklarından ve Anadolu yakasındaki akislerinden anlıyorduk. Hikâyesini merakla dinlediğim adam yine Hisarlara dalmıştı. Sonra aynı bakışların, Boğazın yer yer lâcivertleşen sularına döküldüğünü hissettim. Anlatacağı vak’ayı bir daha yaşamak istiyen bir tahayyül hâliyle ve daha sıcak bir sesle başladı:
– Türkiye’nin milletlerarası siyaset hayatında yeniden büyük roller oynamağa başladığı günler-den biriydi. Büromda, derin, karışık meselelerle uğraşıyor, şifreler üzerinde başımı amansızca yoruyordum.
Kapım vuruldu.
Türk sefaret memurlarının ciddî ve sevimli üniformasını taşıyan adamım içeri girdi; başını hürmetle eğdi, ve:
– Madam Meliza Bellâ’nın otomobili, elçilik binası önündedir, dedi.
– Madamı salona davet ediniz. Biraz sonra kendisiyle görüşeceğim. Zile bastığım zaman, buraya kadar gelmeleri için rica edersiniz.
Bunları söyledikten sonra, elimdeki resmî kâğıda son şifreyi yazdım; üzerinde uğraştığım me-seleyi bitirdiğimi ifade eden, küçük ve hususî bir işaret koydum.
Sonra, saatlerden beri kâğıtların üzerinden ayrılmıyan gözlerimi; yorgunluklarını ve kuruluklarını gidermek için sık sık açıp kapayarak, yukarı kaldırdım.
Odam, boş ve loştu. Sağ elimle büromdan yakın bir göz çektim; bir dosya aldım. İçinden bir kadın resmi çıkararak, bütün dikkatimle bakmıya başladım.
...
Meliza Bellâ, şimal milletlerinden birine mensup bir sinema yıldızıydı. Daha iki ay evvel, içinde eski Türk tarihinin zafer sayfaları da bulunan güzel bir film çevirmiş, hassas bir günümde, göz-lerimin önüne hasretle baktığım bir mâzi sererek; beni bir sinema perdesi karşısında ağlamaklı etmişti. Bir başka gün bir soirée’de [suare] çok kısa süren bir tanışmamız olmuştu. Gözlerimi karşımdaki kadının tehlikeli çehresine kaptırmamağa çalışarak, ona sadece:
– Sanat albümüm, Meliza Bellâ’nın imzalı bir fotoğrafı ile süslenirse, değer biçilmez bir kıymet alacaktır, diyebilmiştim.
Sanatının, bilhassa modern güzelliğinin şöhreti, o günlerde bütün sanat, hattâ hayat âlemini sarmış bulunuyordu: Onu bir dakika görebilmek, onunla en kısa bir telâkiye erebilmek için, günün dünya zenginleri arasında, umulmıyacak kadar büyük servetler vermeğe hazır insanlar vardı. Avrupa’nın asîl ve muhafazakâr ailelerinden bir çokları; on altı yaşlarından başlayarak; erkek çocuklarının yalnız onu konuşmaları, onu istemeleri, hattâ onu teneff üs etmeleri karşı-sında çaresiz kalmışlardı.
Asrî delikanlıların yastıkları altında onun, gözyaşlariyle ıslanmış resimler bulunuyor; bir tek kadın, koca Avrupa’da bir onsekizinci asır sonu hayatı, bir şark hassasiyeti ve bir Werther aşkı yaşatıyordu.
Fakat Meliza’nın marifetleri bu kadarla kalmıyordu. Kuvvetli istihbarat kollarım vasıtasiyle, onun, bu büyük şöhret ve tesirinden siyasî sahalarda da istifade edildiğini tesbit etmiştim. Açıkcası, Meliza Bellâ, bugün hâlâ adını söyliyemiyeceğim şimal milletlerinden biri namına casusluk yapıyordu.
Benim bu büyük artist tarafından ziyaret edildiğim tarih de memleketimle bu memleket arasında çok nazik, hattâ çok tehlikeli siyasî vak’alar geçtiği bir devreye tesadüf ediyordu.
Meliza, daha iki gün evvel bana bir mektup göndermiş, İstanbul’da bulunan akrabasına ait pek hususî bir mesele için beni ziyaret edeceğini bildirmişti. Bu mektuba, herkesin ele geçirmek için can attığı, imzalı bir fotoğrafını ilâve etmeği de unutmamıştı. O gün ben Meliza’nın bu fo-toğrafına dikkatle bakmak fırsatını bulamamıştım. Fakat mektubu da, resmi de; bir gün siyasî bir vesika olabilir düşüncesiyle; büromda hususî bir dosyaya yerleştirmeği ihmal etmemiştim. 4
Hâlbuki genç kadının bu resmi, hem kendisinin her zamanki çehresinden, hem de öteki re-simlerinden çok ayrı bir hususiyet taşıyordu. Meliza Bellâ, “bir genç kıza benziyen bu kadın” sahiden çok güzeldi. O kadar ki onun, bu makyajsız, sade, fakat sadeliğinden ileri bir fotoğraf-çılık sanatı bulunan resmini ikinci defa elime aldığım zaman, göğsümün içeriden, bir yerden yırtıldığını duydum. Kadınların birer şeff af cisimmişler gibi, yüzlerinden ve vücutlarının çekici çizgilerinden hariç hiç bir şey görmemeğe çalışarak, ötelere çevirmeğe alıştığım bakışlarımda bir buğulanma oldu. Ne kadar sürdü, bilmiyorum. Fakat elimdeki resme, belki çok uzun bir müddet, böyle dolu dolu gözlerle baktım.
II
Gözlerimin önüne açılarak, beni allak bullak eden hâtıra, yıllarca evvele âitti:
İstanbul’da, “Sultanî” nin son sınıfında talebe idim. Saz benizli, hassas bir çocuktum; fakat durgun değildim. Ağırlık merkezi bende toplanmak şartıyle sınıfımda ve muhitimde bir çok hareketler yapıyor; hem yaramazların, hem de çalışkanların elebaşısı olabiliyordum.
Daha o zamanlarda bile çeşitli hayat hâdiseleri üzerinde kafamı o kadar işletiyordum ki, mem-leketimin idare ve tefekkür hayatında şerefl i bir mevki olan babam, hasta olduğum bir gün; yanan başımı titreyen ellerinin içersine alarak, uzun uzun gözlerime bakmış ve:
– Böyle devam ederse, bu baş çabuk yorulur, demişti.
Hastalığıma, mektebimizin sene sonu müsameresinde temsil edilmesi için yazmaya çalıştığım bir piyes sebep olmuştu. Anadolu’nun Oğuz Türkleri tarafından istilâ edilişi tarihinden bir mevzu almış, piyesimin hatâsız olabilmesi için, kısa zamanda ciltlerle kitap karıştırmıştım.
Gecelerim olmuştu, ki akşam, mektepten döner dönmez odama kapanmış, sabahlara kadar, yemek içmek ve uyumak düşünmeden, onu tamamlamağa uğraşmıştım.
Piyesim, mektep idaresi tarafından çok takdir edilmişti. Kültürlü bir tarih hocası olan müdürümüz, eserimi dikkatle okumuş; bazı yerlerine ehemmiyetli işaretler koymuş, sonra beni çağırarak tebrik etmişti. Bu tebrik sahnesi, hayatımın güzel anlarından biriydi: Müdürüm, heyecanını belli etmek, bana fazla yüz vermek istememişti. Fakat millî bir terbiye vererek yetiştirdiği talebesi-nin, bir az ince, bir az solgun fakat yaşına nisbetle bir hayli olgun bulduğu çehresi karşısında, hakikî bir baba şefkatiyle titrediğini, âdeta eserinin tamamlandığı anları yaşayan bir heykeltraş gururu duyduğunu sezmiştim.
...
Piyesinin, o devir için bir tek mühim zorluğu vardı. Erkek mektebinde oynanacak bu eserin içinde bir de genç kız rolü bulunuyordu.
Bir erkek mektebinin sahnesinde rol yapmaya cesaret edecek bir genç kız bulabilmek; hele kızlarını böyle bir sahneye çıkaracak, her hangi bir aileye tesadüf etmek, o zaman için, âdeta imkânsızdı. Biz, eserin provalarına onsuz başladık. Bütün ümidimiz müdürümüzde idi. Onun bu büyük müşkülümüzü halledeceğine inanıyorduk. Gerçi bize kat’î bir şey söylememişti: – Hele siz çalışın da.. Bakalım.. Bir çaresini buluruz. Diyordu. Fakat bu söz, bizim için kuvvetli bir vait sayılabilirdi. Müdürümüzün, bilhassa münevver aileler arasında çok tanındığını, kendisine hürmet ve itimat edildiğini biliyorduk.
Provalar ilerliyor, fakat benim primadonnamdan bir haber çıkmıyordu. Eserde birinci erkek rolüne de ben çalışıyordum. Bu piyes, muhitimde gördüğüm bir çok kızları rüyalarıma getirdi: Gözlerimin önünde ipek, sarı saçların dalgalandığı; siyah kumral, çift örgülerin uzanıp, halka-landığı; yeşil, mavi, ela gözlerin uzun kirpikler arasından parlayıp, gölgelendiği oldu. Fakat bütün bunlar, birer yalancı “hayâl” idiler.
Bir kere ben, değil hariçte ailem içinde bulunan kızların yanında bile, o zaman için ideâl bir kızdan daha çok sıkılır, kızarır, söyliyeceklerimi şaşırır, ya söyliyemez, yahut eksik veya kesik söylerdim. Onlardan uzakken, meclislerinde bulunmaya can attığım ve erkeklerden ayrı bir yaradılışta sandığım bu bol neş’eli, bol kahkahalı, çın çın mahlûkların yanında âdeta ecel terleri dökerdim.
Artık harem selâmlık hayatını yıkmaya; onları aramıza almaya başladığımız; onların da bizim gibi, etten, kemikten yapıldıklarını yakından gördüğümüz hâlde, içerimizde onlara karşı bam-başka duygular yaşardı.
5
Dünyanın hiçbir yerinde kadın, şark erkeğinin gönlündeki kadar, kadınlığın incelikleri, faziletleri için hazırlanmış, altından bir tahta oturmuş değildir. Kimi erkekler, daha küçük yaştan başlayarak, kadını fazla “madde” hâlinde görürler. Onlar için kadın duygusu, ancak bu maddenin zevki ve nihayet bu zevkin bediî bir haz kıvamına ulaşabilmesidir.
Kimi erkeklerin gönlünde ise, kadın, bütün maddî varlığına rağmen, bizim bilmediğimiz, apayrı bir “iç âlemi”ne sahip olan insandır: İçinde baş döndürücü yıldızların kaydığı; ve duyguların renkler, ışıklar, sesler hâlinde tekâsüf ederek, erkek gönüllerinin en ihtizazlı tellerini gerdiği, başka, çok başka bir âlem...
Ve aşk erkeklerle kadınlardaki bu iç âlemlerinin anlaşması demektir.
Ben, o çağlarda kadınları hep böyle sanır, böyle düşünürdüm. İstanbul’un hülyalı güzellikleri içinde büyümüş bir erkek olduğum için, gitgide bu duygularım büsbütün azalmış değildir. Bilâkis, eski müphem duygularımın bazan ifade edilecek kadar zenginleştiğini; renklere, şekillere, hattâ kelimelere büründüğünü yaşadığım zamanlar oldu.
...
Bizim sahnemize bir kız çıkacaksa, bu, her hâlde benim seçtiğim birisi olmıyacaktı. Çünkü ben, hiç kimseye böyle bir teklifte bulunamıyacaktım. Hayâle sığmaz bir ihtimal olarak, onu bulsam ve razı etsem bile, gene ne çok zorluklar vardı. O kız, mektebimize nasıl gelirdi? Muhitimiz, hattâ müdürümüz, provalarımızın ciddîliğine inanırlar mıydı? İnansalar bile, bu provalar hakikaten ciddî olabilir miydi?
Bu dakikalarda bazı arkadaşlarımın sâf ve temiz heyecanlarına mukabil, ötekilerin şeytanî bakışlarını; bazılarının da bön ve dedikoducu çehrelerini hatırlardım. Kadınlar için, benim duy-duklarımdan başla şeyler de duyabilenlerin bulunuşuna için için üzüldüğüm olurdu.
III
Hemen civarımızda bir kız sultânîsi vardı ki, o yıl, sene sonu müsamerelerini bizden önce yap-tılar. Bir gün müdürümüz beni odasına çağırdı. İçinde bazı arkadaşlarımın numara ve isimleri bulunan bir liste verdi:
– Bu talebeye haber verin, hazırlansınlar. Sizinle bir başka mektebin müsameresine gideceğiz, dedi. Biz, koyu lâcivert elbiselerimiz, sivilceli yüzlerimiz ve mutlaka hayâl dolu güzellikler görmeğe hazırlanan gözlerimizle, müdürümüzün arkasından yürüdük.
Kız mektebinin kapısından girerken, kalbimin niçin o kadar çok çarptığını anlıyamıyor; bu çar-pıntıyı başkaları da sezeceklermiş gibi bir korkuya düşüyor, hep önüme bakıyordum.
Perde açılınca, millî kıyafetlerle millî oyunlar oynamaya hazırlanan kızlarla karşılaştık. Güzel bir musiki.. Nağmelerinde, sonsuz arzu ve hülyâ terennümleri dalgalanan ince, hisli ve tatlı genç kız sesleri.. Allı, yeşilli, işlemeli elbiseler.. Ve gûya Aydın köylerinden birinin manzarası..
Kızlar, hüzünlü görünmek istedikleri zaman, ne çok muvaff ak olurlar, hattâ nasıl, kendilerini o anda içlerinden gelen, âvâre bir hüzne kaptırıverirlerse, aslında neş’eli olması gereken bu sahneler de bizde böyle sebepsiz üzüntüler ve hasret duyguları uyandırıyordu.
Sahnedeki kızlardan bir çoğunu tanıyorduk. Mektebe gidip gelirken, onlardan biri veya bir kaçı ile karşılaşınca, kendiliklerinden yere dökülen bakışlarıma rağmen, bilmem nasıl olur, onları ben de görürdüm; bir çoklarının çehresi, hattâ güzelliklerindeki hususiyet, hayâlimde kalırdı. Birinci tabloda, bir kenarda figüranlar arasına karışmış bir kız gördüm. O tablo ile pek müna-sebeti olmıyan bir heyecanla, âdeta yerinde duramıyordu. Bu kızın, bundan sonraki sahnelerde mühim bir rolü olacağını hissettim; büyük rollere çıkacak çocukların heyecanını yaşıyordu. Aldanmamıştım.
İkinci, üçüncü tablolarda göremediğim bu nârîn yapılı genç kız, müsamerenin en mühim temsili olan piyeste başrolü yaptı. Çarpıcı güzelliğiyle, yahut çekici endamıyle değil, sadece ruhundan vücuduna yayılan bir ışıkla; iç âleminin derinliklerinden esen bir rüzgârla dikkati çeken nâdir yaradılışlı kızlardandı.
Sesi, dudakları veya dişleri arasından değil, âdeta ruhundan geliyormuş gibi, derin, derûni ve sıcak bir âhenge sahipti.
Gerçi arkadaşlarım onunla, daha çok, pek muvaff ak olduğu bir başrolü hiç aksamadan yapa-bildiği için alâkadar oldular. Fakat ben.. Ben, büsbütün başka bir hisle ve bambaşka sebeplerle o gün, ona bağlandığımı duydum:
6
Piyesimi yazarken karıştırdığım eski, yazma kitaplarda Anadolu’nun fethi yüzyıllarındaki Türk güzellerinin minyatürlerini görmüştüm. Ailemizin büyük bir İstanbul yangınında yanan tarihî kütüphanesinde bana bu yolda ışık veren çok güzel ve nâdîde kitaplar vardı. Bu çeşit min-yatürler, Avrupalı Türkologların basmalarında da, o zaman için, ileri bir matbaacılık sanatı ile birleşerek, yer almıştı. Ayrıca eski asırlar edebiyatında Garp-Oğuz Türklerinin güzelliklerini tarif eden kitaplar, hattâ Türk güzelleri için, Arap ve Fars dilleriyle yazılmış şiirler vardı.
İşte, karşımdaki genç kızın çehresinde o çağların Türk güzellerinden kalma çizgiler bulunuyor, canlı hâtıralar yaşıyordu.
Fakat bu kızdaki güzellik, bu kadarla kalmıyor, karşımdaki yüz, Türkiye topraklarında büyük fetihler ve istilâlarla dolu asırların uzun uzun işleyip olgunlaştırdığı, tarihî bir güzellik taşıyordu. Bu kız, on birinci asırda doğup, efsanevî bir yavaşlıkla güzelleşerek, yirminci asır başlarında genç kızlık çağına ulaşmış, cici bici bir Türkmen güzeliydi. Makiyajsızdı. Dar ve çekik gözleri vardı. Bu gözlerin, kuyruk tarafında kaşlarla araları açılıyor, araya zarif bir şişkinlik giriyordu. Sanki gözlerdeki daralışa bu şişkinlik sebep olmuştu. Bu gözler, biraz yumulunca, uzun kirpiklerin biribirine yaklaşmasiyle, tek bir çizgi hâlini alıyor, biraz taşkın ve gergin yanaklarının üzerine bir gölge hâlinde seriliyordu. Sonra, düz, biraz sivri ve muntazam bir burun.. Üst dudağın üzerindeki düzgünlüğü yanakların taşkınlığından ayırarak, iki taraftan ağız uçlarına inen keskin çizgiler.. Arkaya doğru pervasızca salıverilmiş, açık ve kumral düz saçlar.. En ufak bir kıvrımı olmadığı hâlde, bilinmez nasıl bir sebeple, belki de kendi renklerindeki aydınlıkla ışıldayan; hattâ böyle bir ışıkla dalgalanan düz ve uzun saçlar..
Bu beyaz yüzlü ve ince yapılı kız, muhakkak ki İstanbulluydu. Konuşmasında, Türk dilini en güzel söyliyen İstanbul kadınlarına mahsus zarif ve nazlı bir sesleniş vardı.
Fakat ben, bazan, bu seste Anadolu’yu istilâya başlayan Oğuzların dokuz asır evvelki lehçeleriyle konuşan, bir başka insan buluyordum. Sonra, daha eskiye giderek, elindeki Çin yelpâzesini, gö-ğüslerini örten Hint kumaşına işlenmiş gibi gördüğüm bir Bozkurt resmine değdirdiği vehmine kapılıyordum. Göktürkler devrindeki Şaman’ların karşısında, gözlerini dinî bir vecidle, göklerin on yedinci katındaki nur âlemine daldırdığını tahayyül ediyordum.
...
Siz bilmezsiniz.. Siz, o günleri bilemezsiniz.. O günler, Türkiye’de Osmanlı tarihinden evvel, engin bir Türk tarihi daha bulunduğunu yeni yeni öğrenmeğe başladığımız ilk günlerdi. Tarih boyunca zaferden zafere koşmağa alışmış bir milletin, harp sahalarında bir dolu mağlûbiyet acısı tattıktan sonra, gözlerini birdenbire daha eski, daha engin bir tarihe açarak, bu tarih sevgisinde, pınara kavuşmuş susamışların tesellisini bulması, çok kandırıcıydı.
Garp milletlerinin, eski Yunan ve Lâtin çağlarından sonra, daha çok, kendi millî mâzileri olan bir “ortaçağ tarihi” keşfedince, nasıl bir mâzi hasreti, bir millî romantizm içinde tahayyülden tahayyüle koştuklarını bilirsiniz
Bizimki, onlara da benzemiyordu. Biz, en karanlık günlerimizde âdeta güneşe taptığımız çağları bulmuştuk. Bu mâzi, bize, içinde yuvarlandığımız ıztırapları unutturacak kadar tatlı gelmişti. Her şeyde, her güzellikte Allah’ı bulan mutasavvıfl ar gibi, biz de her zevkte, her heyecanda eski Türk tarihini buluyor, her sevdiğimizi o tarihle birleştirerek seviyorduk.
Size, tereddütsüz söyliyebilirim ki yirminci asırda Türk milletine bir istiklâl mücadelesi kazan-dıran mûcizenin sırları arasında, işte o günlerde duyulmaya başlanan bu zevkli, bu millî tarih sevgisinin büyük hissesi vardır.
...
O gün, bu cicibici Türkmen kızının; Şark yazmalarındaki minyatürlerden canlanmış bu tarih yavrusunun ne yaptığı rol, ne de etrafındaki başka güzellikler, benim perişan başımda kuvvetli bir iz bırakabildi. Ben orada, alelâde bir mektep sahnesi artisti ile değil, bir genç kız şekline girmiş bir tarihle karşılaşmıştım. Günlerce, onun, o sâde, beyaz yüzü ve kulaklarımda tatlı akisler uyandıran derin sesi, bir türlü benden ayrılmadı.
Günlerce bu hayalin ve bu sesin yarattığı heyecanla, dalgın ve perişan yaşadım. Nihayet, bir sabah, kendimi müdürümüzün odasında buldum. Sesim:
7
– Acaba, ailesinden ve müdürlerinden rica etsek, bu çok muvaff ak olan talebeyi, bizim müsa-meremize iştirâk ettirmezler mi? diye titredi.
Cevap olarak: Düşündüğüm şeyin, daha önce her iki müdür ile genç kızın babası arasında görüşüldüğünü işittim; benim tarihî piyesime en çok yakışacak kızın, bizim sahnemizde rol alacağını öğrendim. Bunları duyduğum zaman nasıl olup ta bir şaşkınlık göstermediğime ben de hâlâ hayret etmiyor değilim. Fakat umulmaz saadet müjdeleri karşısında insanların taşkınlık göstermeden, hissiz ve durgun kalabilmeleri, herhâlde onların gerçekleşmesine mâni olacak ihtimallerden şiddetle korkan bir ihtiyatlılıktan ileri geliyor.
IV
Bir akşam, mektebimizin kapısından, siyah mektep önlüğü giyinmiş, zarif ve nârin yapılı bir genç kız girdi. Yüzünde, bir kaç gün evvel, bir kız mektebine girerken benim çehremde tutuşan renk vardı. Onun, maviye çalan beyaz bir teni vardı ki bana, Oğuz Kaan destanındaki kahra-manın nurlu yüzünü hatırlattı. Bu mavimsi beyazlığın üstüne serpilen pençe pençe kızıllıklarsa, müsamere salonunun önüne biriken arkadaşlarımın yanında biraz daha çoğaldı.
Ağır, ciddî ve çok sevimli bir vekarla yürüdü. Sol kolunun altında küçük bir defter vardı; ve elleri siyah önlüğünün küçücük ceplerine iliştirilmişti.
Sultânî kızlarında yeni görmeye başladığımız bu siyah mektep önlüklerinin bende ne tatlı hâtıraları vardır. Genç kızları hiç bir zaman ve hiç bir elbise içinde bu sade mektep önlüğü ile oldukları kadar güzel, sıcak ve cana yakın bulmadım. Bana öyle gelir ki, genç kızlık hayatının en sevimli ve en mesud devresi bu elbisenin giyildiği günlerdir. Ekseriya biraz bol, biraz ihmal edilmiş ve bir çok rahat olan bu önlüklerin koyu dalgalanışları içinde, genç kız vücutlarının en tâze, en gergin, en nazlı ve bilhassa en masum ve en hülyâlı güzellikleri saklıdır.
Bu mektep önlüğünü çıkaracak yaşa ve duruma giren kızlar, korkarım ki artık eskisi kadar bol neş’eli ve bol kahkahalı olamıyacaklardır. Belki de bütün ömürlerince, kendi mektep hayatlarını hatırlatan siyah önlüklü kızlara karşı, gizli bir özleyiş, zevkli bir kıskanış duyacaklardır. Gerçi, daha bu önlüklerin içinde iken, süslü elbiselere karşı mukavemet edilmez bir özenişle; ablalarının, annelerinin genç kız veya genç hanım elbiselerini kendi üzerlerinde gizlice prova eden mektepli kızlar olmamış değildir. Ayna karşısında beyaz, kabarık bir kürkün içine gömüldükleri, veya açık, mavi bir tuvaletin gergin ve pırıltılı darlığına sarındıkları zaman; bu iğreti kıyafetleri içinde, kendi kendilerine hayran olan mektepli kızların, yıllarca sonra o elbiseleri sahiden giyindikleri zaman-larda da, çıkardıkları önlükler içindeki neş’e sağanaklarına karşı, özleyişle baktıklarını gördüm. ...
Beni içine düştüğüm dalgınlıktan, onu bize takdim eden müdürümüzün ciddî ve mânalı sesi uyandırdı. Söylediği sözlerin derunî mânasına ait bir kelime kullanmadığı hâlde, bize bu akşam-dan sonraki provalarımızın çok daha ciddî olması lüzumunu hatırlatmaktan kendini alamadığını kolayca hissettik.
...
Fakat Zelîha, hiç bir arkadaşımın üzerinde bende uyandırdığı tesiri bırakmadı. O kadar ki bazıları: – Kız mektebindeki müsamerenin dillere destan olan kahramanı, bu cılız, bu renksiz mektep çocuğu muydu?
Der gibi, âdeta dudak bükerek birbirlerine baktılar. O ise, etrafındaki hiç bir harekete ehemmiyet vermeden, yalnız rolünü ve vazifesini yaptı. Hakikaten büyük bir sanat ruhu taşıyordu. Kibar ve nezih ağırbaşlılığı ile, salonumuzda öyle ciddî bir hava yarattı ki, hepimiz, bir müsamere provasının nasıl ciddî bir vazife olabileceğini âdeta ondan öğrendik.
Zelîha, mektep önlüklerinin belki en sadesini giyinmişti. Bir erkek mektebine gelirken, kıyafe-tine lüzumsuz bir süs katmaya, tabiî giyinişinden bir fedakârlık yapmaya lüzum görmemişti. Bu önlük, bir kolunun dirseğinden hafifçe akmış, eskimişti. Belli ki Zelîha, mektep sıralarında bir hayli dirsek çürütmüş.
8
Hârikulâde günler yaşadım. Kendi piyesimin, şimdi bana sahiden güzel gelen bir çok söz-lerinin bu kızın dudaklarından çıkarken aldığı ses ve mâna beni sarhoş ediyordu. Zelîha’nın çekik gözlerini; bu gözlerin uç tarafl arını kaşlardan ayıran zarif şişkinliği şimdi daha yakından görüyordum. İçinde süt mavisi bir ışık yanıyormuş gibi aydınlık, nurlu yüzünde, “Oğuz Kaan”ın rengini ve cicibici Türkmen kızlarının hâtırasını daha yakından seyrediyordum. Zelîha’nın yüzü benim kitabım, millî ve mukaddes kitabım olmuştu: Şaman dininin nur âlemlerine ait inanışları anlatan ve insanı, bu âlemin ışıklariyle, tâ içinden yıkayan bir kitap...
Örselenmeden saklanabilmiş, eşsiz bir el yazması.. Başlık sayfalarında eski Türk prenseslerinden birinin hârikulâde güzel bir minyatürü bulunan, nâdîde bir eser..
...
Türk-İslâm âlimi Zemahşerî, sekiz asır evvelki Türk güzellerinin yüzleri ve gözleri için Arapça divanında yer yer şu mısraları sıralıyor:
“Türk güzellerinin en güzel silâhları gözleridir.”
“O gözler, insanın yüreğini parça parça doğrarken, kılıç gibidirler. Güldükleri zaman ise, bu gözler; kılıç, kınına girmiş gibi; görünmez olur.”
“O güzelin gözleri dardır. Fakat bakışlarının gönülde açtığı yaralar geniş.”
“Sa’dâ’ya şöyle söyle: Bizim sana ihtiyacımız yoktur. İri ve geniş gözler bizi çekmez.. Çünkü dar gözler ve dar gözlü Türk güzelleri bizi bizden almışlardır.”
Cüveynî’den de şu mısraları hatırlıyorum:
“Ey Arap bâdiyeleri! Benden uzaklaşın! Çünkü ben, Türk şehirlerine bağlıyım. Ve ey iri gözlü güzel-ler! Kendi kavminizin yanına gidin! Çünkü beni deli eden, iri gözler değil, dar ve çekik gözleridir.” Dar ve çekik gözler.. Büyük ve ebedî Türk yurdu olan Anadolu’yu istilâ etmek için, ilâhî Tanrı dağlarının iri ırmaklar yaratan pınar başlarından koparak; şahlanmış atları üzerinde, erleriyle birlikte ve erkekleri bile imrendiren birer ceylân çevikliğiyle uçan Türk güzellerinin gözleri.. Erlerinin vuruşa dövüşe açtıkları yoldan güle oynaya, öte şakraya Anadolu ve Balkanlar Tür-kiyesine gelen, yerleşen ve asıl Türkiye ikliminin güzellikleriyle bir kat daha güzelleşen Türk kızlarının gözleri..
Bana öyle geliyor ki, bugünkü Zelîha’nın gözlerinde eskilerden ileri olarak, böyle bir zafer ve istilâ tarihinin renkleri ve ışıkları vardır. Bu güzellikte Garp dünyasına “Türk kadar kuvvetli!” veya “Oyvar’da bir Türk gibi” dedirten kahramanlıklar tarihinin canlı akisleri yanmaktadır; do-nanmasının lengerlerini gümüşten, urganlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabileceğini haykıran muazzam medeniyetin mirasları vardır.
Bu güzellikte Sultanahmet minarelerinin nârinliği; Süleymâniye ve Selimiye oymalarındaki şekil ve çizgi saltanatının enginliği vardır. Hattâ bu güzellikte, fethedilmiş ülkelerden seçilen renk renk, çeşit çeşit, dalga dalga dünya güzellerinin, Türk kanıyle canlanarak, yine Türk kanına hediye bıraktığı hâtıralar vardır.
Zelîha’da bu dar ve çekik gözlerin zaman zaman umulmıyacak kadar irileştiğini; bazan maviye, bazan yeşile, hattâ sarıya çaldığını sandığım güzel, elâ gözlerinin, bugünkü Türkiye güzellikle-rindeki bütün ışıkları kendilerinde toplayarak, bana baktıklarını görüyorum.