• Sonuç bulunamadı

Türk Eğitim Vakfı

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Türk Eğitim Vakfı"

Copied!
188
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

GAZİ ÜNİVERSİTESİ

EĞİTİM BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ

EĞİTİM BİLİMLERİ ANA BİLİM DALI

(EĞİTİMİN SOSYAL VE TARİHİ TEMELLERİ)

TÜRK EĞİTİM VAKFI

YÜKSEK LİSANS TEZİ

Hazırlayan Seçil SANIYAMAN

(2)

GAZĠ ÜNĠVERSĠTESĠ

EĞĠTĠM BĠLĠMLERĠ ENSTĠTÜSÜ

EĞĠTĠM BĠLĠMLERĠ ANA BĠLĠM DALI

(EĞĠTĠMĠN SOSYAL VE TARĠHĠ TEMELLERĠ)

TÜRK EĞĠTĠM VAKFI

YÜKSEK LĠSANS TEZĠ

Hazırlayan: Seçil SANIYAMAN

Danışman

:

Prof. Dr. M. Çağatay ÖZDEMĠR

(3)

i

Seçil SANIYAMAN’ın “TÜRK EĞĠTĠM VAKFI” başlıklı tezi 17/05/2011 tarihinde, jürimiz tarafından Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitim Bilimleri Ana Bilim Dalı, Eğitimin Sosyal ve Tarihi Temelleri Bilim Dalı’nda oybirliği ile Yüksek Lisans Tezi olarak kabul edilmiştir.

Adı Soyadı imza

Üye (Tez Danışmanı): Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir ………..

Üye: Prof. Dr. Ülker Akkutay ………..

(4)

ii

ÖNSÖZ

“Türk Eğitim Vakfı” konulu çalışmada, Vakfın kuruluşundan bugüne yaptığı çalışmalara yer verilmiştir. Vakfın çalışmaları, eğitimde fırsat eşitliği yarattığı noktasına önemli bulunmuştur.

Bu çalışma süresince danışmanım olarak yardımlarını ve desteğini esirgemeyen hocam Sayın Prof. Dr. Çağatay Özdemir’e; yüksek lisans eğitimi süresince bilgi ve tecrübelerini benimle paylaşan hocalarım Sayın Prof. Dr. Ülker Akkutay ve Sayın Prof. Dr. Tayyip Duman’a; tezimle ilgili olumlu eleştirileri sayesinde gerekli düzeltmeleri yapmamı sağlayan Sayın Yrd. Doç. Haluk Ünsal’a teşekkürlerimi sunmak isterim.

Bu çalışmanın ortaya çıkmasında hocalarım kadar emeği geçen Türk Eğitim Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi Prof. Dr. Yahya Laleli, Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Şükrü Tekbaş, Genel Müdür Turgut Bozkurt, Genel Müdür Yardımcısı Güsel Bilal ve genel müdürlükte görevli Vakıf çalışanlarına; ayrıca Vakfın Ankara Şube Başkanı Sayın Ömer Turna, Halkla İlişkiler Sorumlusu Ebru Sekizkök ve tüm şube çalışanlarına yardımları için çok teşekkür ederim.

(5)

iii

ÖZET

TÜRK EĞĠTĠM VAKFI

SANIYAMAN, Seçil

Yüksek Lisans, Eğitimin Sosyal ve Tarihi Temelleri Bilim Dalı Tez Danışmanı: Prof. Dr. M. Çağatay ÖZDEMĠR

Mayıs- 2011, 175 sayfa

Çalışmanın amacı, Türk Eğitim Vakfı’nın kurulduğu günden bugüne eğitime yaptığı katkıları ortaya koymaktır.

Çalışmanın yöntemi, tarihsel yöntemdir. Araştırma kapsamındaki dokümanlar, Vakfın kendisinden temin edilmiştir. Sağlanan kitap ve dergilerin dışında, Vakıf yöneticileri ile yarı- yapılandırılmış mülakatlar yapılmış, bursiyer seçimlerine gözlemci olarak katılım izni sağlanmıştır.

Çalışma kapsamında Vakfın tarihçesi; amaç, ilke ve kuralları; örgüt yapısı; şubeleri ve onların çalışmaları; faaliyetleri; mal varlığı ve gelir kaynakları; eğitim tesisleri; projeleri; düzenledikleri yarışmalar ile gelecek planlarına yer verilmiştir. Vakfın faaliyetleri içerisinde yer alan burs çeşitlerine, bursların verilme koşullarına, başarılı bursiyerlere verdikleri ödüllerden ayrıntılı olarak değinilmiştir.

Sonuç olarak, Vakfın Cumhuriyet tarihinde eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak adına kuruluşundan bugüne titizlikle uyguladığı ilkeleri doğrultusunda çalıştığı anlaşılmıştır.

(6)

iv

ABSTRACT

TURKISH FOUNDATION OF EDUCATION

SANIYAMAN, Seçil

Postgraduate, Department of Social and Historical Fundamentals of Education Thesis Consultant: Prof. Dr. M. Çağatay ÖZDEMİR

May- 2011, 175 pages

The purpose of this study is to set forth the contributions made to the education by the Turkish Foundation of Education since the date of its establishment.

The method of study is the historical method. The documents within the scope of study have been acquired from the Foundation. Apart from the books and periodicals that have been acquired, semi-structured interviews were made with the executives of the Foundation and the permission to attend to the process of selecting the scholars as observer.

The background, purpose, principles and rules, organizational structure, branch offices and their operations, activities, assets and sources of income, educational facilities, projects and the contests organized and future plans of the Foundation are given within the scope of this study. The types of scholarships, the conditions for granting the scholarship and the prizes awarded to the successful scholars are mentioned in detail as among the activities of the Foundation.

In conclusion, it is revealed that the Foundation has acted according to the principles that it has implemented carefully so far since the date of its establishment in order to ensure equality of opportunity in education in the history of Republic.

Key Words: Turkish Foundation of Education, Foundation, Education, Non-Governmental Organization (NGO)

(7)

v

İÇİNDEKİLER Sayfa

No

JÜRĠ ÜYELERĠNĠN ĠMZA SAYFASI………. i

ÖN SÖZ………... ii ÖZET………. iii ABSTRACT……….. iv ĠÇĠNDEKĠLER……….. v TABLOLAR LĠSTESĠ ... ix KISALTMALAR LĠSTESĠ .………. x 1. GĠRĠġ ……… 1 1.1. Problem Durumu ... 2 1.2. Amaç... 3 1.3. Önem... 3 1.4. Varsayımlar ... 4 1.5. Sınırlılıklar ... 4 2.KAVRAMSALÇERÇEVE ……… 5 2.1. Sivil Toplum………. 5

2.1.1. Sivil Toplumun Tarihsel GeliĢimi……… 6

2.1.1.1. Toplumsal SözleĢme Kuramcıları………... 7

2.1.1.1.1. Thomas Hobbes (1588- 1679)……… 8

2.1.1.1.2. John Locke (1632- 1704)………... 9

2.1.1.1.3. Jean Jascques Rousseau (1712-1778)……… 10

2.1.1.2. Hegel (1770- 1831)………. 11

2.1.1.3. Karl Marx (1818-1883)……….. 13

2.1.1.4. Antonio Gramsci (1891-1937)……… 14

2.1.2. Sivil Toplumun Günümüzdeki Anlamı……… 16

2.1.3. Türkiye’de Sivil Toplum……….. 18

2.1.3.1. Osmanlı’da Sivil Toplum……… 18

2.1.3.2. Cumhuriyet Dönemi Sivil Toplum………. 21

2.2. Vakıflar………. 26

2.2.1. Vakfın Tanımı………. 26

(8)

vi

2.2.3.1 Osmanlı Devletinde Vakfın Gördüğü Hizmetler………. 27

2.2.3.2. Osmanlı Devletinde Vakıfların Sosyal Fonksiyonları……… 28

2.2.3.3. Vakıflardaki Bozulmalar………. 28

2.2.3.4. Vakıfların MerkezileĢtirilmesi……… 29

2.2.4. Cumhuriyet Döneminde Vakıflar……… 29

2.2.4.1. Ġdari Yapılanma……….. 29

2.2.4.2. Türk Medeni Kanunu’nda Vakıflar……… 30

3. YÖNTEM …... 32

3.1. AraĢtırmanın Modeli …... 32

3.2. Evren ve Örneklem …... 32

3.3. Verilerin Toplanması …... 32

3.4.Verilerin Analizi …... 34

4. TÜRK EĞĠTĠM VAKFI’NIN TARĠHSEL GELĠġĠMĠ………... 35

4.1. TEV Tarihçesi………... 36

4.2. TEV’in Amaçları, Temel Ġlke ve Kuralları………... 45

4.3. TEV’in Organları……….. 47 4.3.1. Mütevelli Heyeti……….. 47 4.3.2. Yönetim Kurulu………... 49 4.3.3. Denetim Kurulu……… 52 4.3.4. Genel Müdürlük TeĢkilatı……… 52 4.4. TEV’in ġubeleri……… 53 4.4.1. Adana ġubesi……….. 53 4.4.2. Ankara ġubesi……….. 54 4.4.3. Antalya ġubesi………. 59 4.4.4. Balıkesir ġubesi……… 59 4.4.5. Bursa ġubesi……… 60 4.4.6. Çorum ġubesi………..………. 61 4.4.7. Denizli ġubesi……….………. 62 4.4.8. EskiĢehir ġubesi………..………. 62 4.4.9. Hatay ġubesi……… 63 4.4.10. Ġzmir ġubesi………..………. 63 4.4.11. Kayseri ġubesi ………. 64

(9)

vii

4.4.12. Kocaeli ġubesi……… 65

4.4.13. Konya ġubesi………. 65

4.4.14. Trabzon ġubesi………... 66

4.5. TEV’in Gelir Kaynakları ve Mal Varlığı ile Bunların Yönetimi………….. 66

4.6. TEV’in Gelecek Planları………... 69

5. TÜRK EĞĠTĠM VAKFI’NIN VERDĠĞĠ BURSLAR………... 71

5.1. Yurtiçi Burslar………... 71

5.1.1. Meslek Lisesi Ġhtiyaç Bursları………. 73

5.1.2. Yüksek Öğrenim Ġhtiyaç Bursları……… 75

5.1.3. Yüksek Lisans ve Doktora Ġhtiyaç Bursları………. 76

5.1.4. Yüksek Öğrenim Ġhtiyaç Burslarının Ortak Hükümleri………... 77

5.1.5. Yükseköğrenim Üstün BaĢarı Bursları……… 80

5.1.6. Onursal BaĢkanlar Adına Doktora Bursu……… 84

5.1.7. Özel Burslar………. 84

5.1.7.1. YetiĢtirme Yurdu Öğrenci Bursu……… 84

5.1.7.2. Engelli Öğrenci Bursu………. 85

5.1.7.3. Doğal Afet Öğrenci Bursu……….. 85

5.1.7.4. TEV- ODTÜ Geleceğimiz Bursu……… 85

5.1.7.5. ġartlı BağıĢ Bursları……… 86

5.1.7.5.1. Tenis Bursu Fonu……….. 86

5.1.7.5.2. Deva Holding Burs Fonu………... 87

5.1.7.5.3. TÜPRAġ Burs Fonu……….. 87

5.1.7.5.4. ġükrü ġankaya (YeĢim Tekstil) Burs Fonu ……….. 87

5.2. Üstün BaĢarı Ödülleri……… 88

5.3. YurtdıĢı Bursları……… 90

5.3.1. Yüksek Lisans Bursları……… 90

5.3.1.1. TEV Kaynaklarından ABD ve Batı Ülkeleri Ġçin Verilen Burslar…. 95 5.3.1.2. TEV- British Chevening MüĢterek Bursu (Ġngiltere) ……… 95

5.3.1.3. TEV- DAAD (Alman Akademik DeğiĢim Servisi) MüĢterek Bursu 96 5.3.1.4. TEV- Fransa Büyükelçiliği MüĢterek Bursu……….. 96

5.3.1.5. TEV- Garring Vakfı MüĢterek Bursu (Danimarka)……… 97

5.3.1.6. TEV- Japonya Bursu……….. 97

(10)

viii

5.3.1.9. Sadberk Koç AraĢtırma Bursu……… 98

5.3.1.10. Adnan Saygun Müzik Bursu………. 99

5.3.1.11. Diğer Yurt DıĢı Burslar………. 99

5.3.2. Tıp Bursları……….. 100

5.4. Sosyal Faaliyetler……….. 102

6 TÜRK EĞĠTĠM VAKFI’NIN YAPTIĞI HĠZMETLER……….. 104

6.1. TEV- Endüstri- Üniversite ĠĢbirliği……….. 104

6.2. Eğitim Tesisleri………. 104

6.2.1. TEV’in Sorumluluğundaki Okullar ……… 107

6.2.1.1. TEVĠTÖL (TEV Ġnanç TürkeĢ Özel Lisesi)………... 107

6.2.1.2. TEV-Z. Zehra Garring Okulları .……… 114

6.2.2. Güsel Bilal Çok Amaçlı Toplum Merkezi………... 119

6.2.3.TEV Mübeccel-Albay ġerafettin Gezgiç Mesleki Eğitim Merkezi……. 120

6.2.4. Davut Ökütçü Çocuk Kütüphanesi……….. 122

6.2.5. Kız Öğrenci Yurtları……… 122

6.3. TEV-BağıĢçı ĠliĢkileri ……… 123

6.4. Projeler……….. 124

6.4.1. Hazırlanan Projeler……….. 124

6.4.1.1.Öğretmene Proje Yaptırma Eğitimi Projesi………. 124

6.4.1.2. Türkiye’nin Geleceği Ġçin 1,5 Milyon E-Kart Projesi……… 133

6.4.2. Desteklenen Projeler……… 133

6.4.2.1. 7 Çok Geç Kampanyası……….. 133

6.4.2.2. Ulusal Eğitime Destek Kampanyası………... 134

6.5. TEV’in Düzenlediği YarıĢmalar………... 134

6.5.1. Safiye Ayla- Zeki Müren Ses YarıĢması……….. 135

6.5.2. Nuri Ġyicil Uluslararası Keman YarıĢması………... 135

7. SONUÇ ve ÖNERĠLER …... 139

KAYNAKÇA…... 143

EK-1 Vakıf Resmi Senedi... 150

EK-2 Vergi Muafiyet Kararı……….. 173

EK-3 Ġzin Talebi ve Onay Dilekçeleri………... 174

(11)

ix

TABLOLAR LİSTESİ Sayfa

No

Tablo 4.1. TEV Kamuoyu Yoklaması Künyesi……… 42 Tablo 5.1. Yurt İçi Bursların Yıllara Göre Dağılımı………. 72 Tablo 5.2. Burs Ödüllerine Hak Kazanan Öğrencilerin Yıllara Göre Dağılımı… 90 Tablo 5.3. Yurt Dışı Bursların Yıllara Göre Dağılımı……….. 91 Tablo 5.4. TEV Yurt Dışı Eğitim Bursları 1967-2007………. 93

(12)

x

Kısaltmalar Listesi

AÖL: Anadolu Öğretmen Lisesi

ÖPYEP: Öğretmene Proje Yaptırma Eğitimi Projesi

STK: Sivil Toplum Kuruluşu TEV: Türk Eğitim Vakfı

(13)

BÖLÜM I

GİRİŞ

Sivil toplum kavramı, özellikle 1980’lerden sonra liberal görüşlerin hakimiyetiyle yeniden önem kazanmıştır. Türkiye’deki gelişimi ise dünyaya paralel olarak şekillenmiştir. 1980’deki darbe sonrasında, liberal ekonominin uygulanmaya çalışılması, kişisel özgürlüklerin değer kazanmasını sağlamış, daha iyi yaşama şartlarını oluşturulabilmek için bireyler örgütlenmeye başlamıştır.

Vakıflar ise, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yok olma tehlikesi atlatarak öncelikle 1967’deki Vakıflar Kanunu ile gerçek kimliğine tekrar kavuşmuştur. Sonrasında 1980’lerdeki özgür söylemlerden onlar da faydalanmıştır. Ülkede vatandaşların sorunlarını çözme aracı olarak değerleri giderek artmaktadır. Vakıflar ve diğer sivil toplum kuruluşları, özellikle eğitim konusundaki katkıları ile devletin açığını kapatmak için çabalayarak ülkenin gelişmişlik düzeyinin yükselmesinde etkili olmaktadırlar.

Bu anlamda Türkiye’de en etkili vakıflardan birisi olan Türk Eğitim Vakfı (TEV) araştırmanın konusunu oluşturmaktadır. Vakfın eğitime yaptığı katkıların bilinmesi Türkiye’deki sivil toplum girişimlerinin gelişimi için gösterge olmakla beraber eğitim sistemimizin eksikliklerini de kavramamıza yardımcı olacaktır. Bu çalışma Vakıf hakkında daha önce kapsamlı bir çalışma yapılmamış olması yönünden önemlidir.

Araştırma, Vakfın 1967-2010 yılları arasında yaptığı faaliyetlerle sınırlıdır. Ayrıca dokümanlar TEV’den sağlanabilenler, Vakfın yöneticileri ile yapılan görüşmeler ve basında çıkan haberle sınırlıdır. Dolayısıyla bu sayede edinilen bilgilerin yeterli olacağı varsayılmaktadır.

(14)

1.1. Problem Durumu

Ülkemizde özellikle 1990’lar ile hemen her alanda söz sahibi olmaya başlayan sivil toplum kuruluşlarının (STK) eğitim sistemimizdeki yeri de giderek artmaktadır. Özellikle fırsat eşitliğini sağlayabilmek, eğitimi toplumun her kesimine yaymak adına Bakanlığımızın yetişemediği eksikliklerin giderilmesi için önemli araçlar haline gelmişlerdir. Ülkemiz tarihine bakıldığında vakıfların da eğitim alanında söz sahibi olduğu görülmektedir. Osmanlı Devleti döneminde, eğitim faaliyetleri tamamen vakıfların sorumluluğunda iken bugün, devletin görevi olan bu alanda aksaklıkların giderilmesi için kurulan sivil inisiyatifler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Eğitim sisteminin iyileştirilebilmesi için ise bu kuruluşların faaliyetlerinin bilinmesinde yarar görülmektedir.

Bugüne kadar sivil toplum kavramı, yüksek lisans ve doktora düzeyinde pek çok teze konu olmuştur. Benzer şekilde vakıflar da incelenmiştir. Bu araştırmaların bazıları şu şekilde özetlenebilir:

Kaya (2002), “Sivil Toplum Kuruluşları Tartışmaları-Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Örneği” konulu yüksek lisans tezinde Türkiye’nin çağdaşlaşması için çalışan örgütlerden biri olan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin örgütsel, işlevsel, düşünsel ve eylemsel yönlerini incelemiştir.

Yaltı (2003), “Sivil Toplum Kuruluşlarının Eğitime Katkısı” konulu yüksek lisans tezinde İstanbul’da eğitim amaçlı olarak kurulan ve faaliyet göstermekte olan 40 STK’nın eğitime katkılarını özetlemiştir.

Özet (2007), “Bir Eğitim STK’sı Modeli Olarak Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı” konulu yüksek lisans çalışmasında 1980 sonrası dönemde Türkiye’nin yaşadığı değişim sürecinin önemli aktörlerinden sivil toplum örgütlerini Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı temelinde ele almaktadır. Vakıf tarafından sunulan eğitim programları ve uygulamaları ile eğitimde fırsat eşitliğini yakalayamamış bölge ve kitlelerin modern eğitim sistemleriyle tanışmasının gerçekleştirildiği belirtilmektedir.

(15)

3 Bu çalışma kapsamında ise, TEV’in yaptığı çalışmaların ayrıntıları ele alınarak eğitimimize yaptıkları katkılar ortaya konacaktır.

1.2. Araştırmanın Amacı

Eğitim, devletin her kademesini yönettiği, planladığı ve de bütçesini oluşturduğu en önemli toplumsal kurumlardandır. Ancak doğru planlama yapmak ve yeterli kaynak ayırmak konusunda devlet her zaman doğru kararlar alamamaktadır. Bu nedenle de STK’lar hem toplumun sesini duyurabilmek için önemli baskı grupları oluşturmakta hem de “parasız” olmasına rağmen yine de bu fırsattan yararlanamayan yoksul aile çocuklarına burs sağlayarak eğitim düzeyini yükseltmek için çalışmaktadırlar. Ülkemizde de bu amaçla kurulmuş pek çok dernek olduğu gibi çeşitli vakıflar da bulunmaktadır. Bu gibi kuruluşların daha iyi tanınması, eğitime hangi noktada nasıl katkı sağladıklarının bilinmesi gerekir.

Bu çalışmanın amacı da Türk Eğitim Vakfı’nın (TEV) eğitim sürecine yaptığı katkıları ortaya koymaktır. Bu amaca ulaşmak adına şu alt sorulara ilişkin cevaplar aranmıştır:

1) Vakfın tarihi gelişimi nasıldır?

2) Vakfın verdiği burslar nelerdir? Bursların verilme şartları nelerdir ve burs verme süreci nasıl işlemektedir?

3) Vakfın burslar dışında gerçekleştirdiği diğer hizmetler nelerdir?

1.3. Araştırmanın Önemi

Eğitim sistemimizin eksikliklerinin giderilmesi için STK’lara duyulan ihtiyaç pek çok kurumun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ancak hepsi yeterince tanınmamakta, ne tür katkı sağladıkları bilinmemektedir. Ayrıca bilimsel anlamda eğitim alanında faaliyet gösteren STK’lar üzerinde kurum incelemesinin de yeterli sayıda yapılmadığı düşünülmektedir.

(16)

Bu araştırma kurumsal incelemelerin azlığını giderme de katkı sağlaması bakımından önemlidir. Ayrıca TEV gibi cumhuriyet tarihimizin neredeyse yarısında hizmet vermiş ve bugüne kadar hakkında bir araştırma yapılmamış köklü bir kurumun incelenmesi açısından da önemlidir.

1.4. Varsayımlar

Araştırma, TEV’in kurumsal incelemesi olması dolayısıyla veriler kurumdan elde edilmiştir. Elde edilen verilerin Vakfın tüm faaliyetlerini kapsadığı ve incelenen dokümanların tarafsız ve yeterli olduğu varsayılmaktadır.

1.5. Sınırlılıklar

Araştırma, 2009-2010 eğitim döneminde yapılmış olup TEV’in 1967-2010 yılları arasındaki faaliyetleriyle sınırlıdır.

Araştırma kurum incelemesi olduğu için TEV’in kurumsal dokümanları, Vakıf yöneticileri ile yapılan görüşmeler ve basında yer alan haberlerle sınırlıdır.

(17)

BÖLÜM II

KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Bu bölümde sivil toplum kavramı ile vakıfların tarihsel gelişimleri ile ilgili tanıtıcı bilgi verilmektedir. Öncelikle sivil toplum tanımının tarihsel süreçte nasıl değiştiğine değinilecek ve Türkiye‟deki sivil toplumun gelişiminden bahsedilecektir. İkinci olarak ise vakıf kurumunun Osmanlı‟daki ve Türkiye‟deki gelişimi üzerinde durulacaktır.

2.1. Sivil Toplum

Türkiye‟de 1980‟lerden sonra gelişme imkânı bulan sivil toplum, kavram olarak çok çeşitli tanımlara sahiptir. Bunlardan bazıları şöyle özetlenebilir:

“Keane'e göre, sivil toplum, ekonomik, sosyal, kültürel veya politik tüm toplumsal ilişkilerin farklı toplumsal gruplar arasındaki etkileşim alanıdır. Bu farklı toplumsal gruplar, kapitalist ekonomi kuruluşlarından aileye, sosyal hareketlerden gönüllü kuruluşlara, medya kuruluşlarından siyasi partilere kadar uzanan geniş bir yelpazedeki tüm kuruluşları içermektedir. Bu kurumların karşılıklı ilişkileri uyum içinde olabileceği gibi çatışmalı da olabilmektedir. Sivil toplumda bu farklı ideolojilerin yansıdığı ortam olarak tanımlanmaktadır.” (Aktr. Şirin, 2008:57)

İnsanların katılımının gönüllü olduğu, hukuk sistemi ile teminat altına alınan farklılıklarını güvence altına almak için yaratılmış medeni bir ortaklıktır (Sunar, 1992:9-16). Kuçuradi‟ye göre ise yurttaşların oluşturduğu düzendir (1998:28).

Sivil toplumun tanımı, farklı bakış açılarına göre çoğaltılabilir. Ancak kavram, temelde Batılı toplumlarının gelişim süreci ve siyasal geleneğinde ortay çıkmış ve gelişmiştir. Kavramın tarihsel ve düşünsel temelleri ise Aristoteles, Hobbes, Locke, Montesquie, Bodin,

(18)

Rousseau, Ferguson, Machiavelli, Hegel, Marx ve Gramsci‟ye kadar pek çok düşünürün çalışmalarında izlenebilmektedir (Tosun,2001:29).

Kavramın tarihi Antik Yunan‟a kadar uzanmasına karşın, günümüzdeki anlamı sanayi devrimi ile oluşmaya başlamıştır. Ortaçağda kentlerin doğuşu, bununla birlikte burjuva sınıfının ortaya çıkışı ve ekonomideki gelişmelere paralel olarak burjuvanın giderek güç kazanması sivil toplumun oluşumuna zemin hazırlamıştır. Bu anlamda sivil toplumla ilgili kavramsal tartışmalar, 17.yy sonları ve 18.yy başlarında, geleneksel siyasal yapı ve düzendeki değişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu tartışmalar iki ana eksende gelişmiştir: devlet eksenli ve birey eksenli. Ayrıca üçüncü bir görüş de Marksist düşünürler tarafından savunulmuştur (Çaha,2007:17; Doğan,2002:2). Bu bölüm kapsamında, bu üç farklı görüşte örnek olabilecek düşünürler ele alınmıştır.

2.1.1. Sivil Toplumun Tarihsel Gelişimi

Sivil toplum kavramı ilk olarak Aristoteles‟te “politike koinonia” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla yasaların belirlediği sınırlar çerçevesinde özgür ve eşit insanların oluşturduğu siyasal toplumu anlatmak istemiştir. Bireylerin ortak kullandığı “polis” ve özel yaşamlarına ait olan “oikos” birleşerek polisi oluştururlar. Yani ona göre devlet ve sivil toplum arasında fark yoktur (Tosun,2001:30-31; Kuçuradi,1998:28).

Aristotales‟in tanımı, Latinceye “societas civilis” olarak çevrilmiştir (Odabaşı, 2005:13). Sivil olanla siyasal olanın anlamında henüz bir ayrım yapılmadığı bu dönemde, kişi ile topluluğun bir bütünün ayrılmaz bir parçası olduğu görüşü egemendir (Doğan,2002:11). Buna benzer olarak Ortaçağda da feodal beylikler, Krallıklar gibi yönetimleri belirtmek için de kullanılmıştır (Tosun,2001:30).

Kavramın bugünkü anlamını kazanması ise Avrupa‟da 12. ve 18. yüzyıllar arası yaşanan değişimler neticesinde gerçekleşmiştir. Bu dönemlerde yönetime hâkim olan soyluların ve toprak sahiplerinin egemenlikleri, kentlerde ticaretle uğraşan burjuva sınıfının giderek zenginleşmesi ile sarsılmıştır. Sahip oldukları servet birikimi onlara devletin görevlerini para ile satın alma imkânı sağlamış, bu sayede de yönetimde söz sahibi olmaya

(19)

7 başlamışlarıdır. Sağladıkları ayrıcalıklar- vergi imtiyazları, özerklik- kentleri “özgürlük” alanları haline getirmiştir. Kentlerin özerkleşmesi ise toprağa bağlı kölelerin ve köylülerin kentlere kaçmasını hızlandırmıştır. Bu sayede köleler ve köylüler kentlerde özgürlüklerini elde ederken burjuva için ucuz işgücü kaynağı olmuşlardır. Üretim ise giderek aile içi üretimden küçük atölyelere, ilerleyen yüzyıllarda ise fabrikalara taşınmıştır. Malların sayıca artması ise fiyatların düşmesi ve ticaretin hızlanmasına etki etmiştir. Basının gelişmesi sayesinde haber akışının daha geniş alanlara ulaşması ve farklı ülkelerdeki değişimlerin birbirini etkilemesi mümkün olmuştur. Bu gelişmeler ise değişimin kaynağı olan burjuvanın giderek güçlenmesini sağlamıştır. Dönemin düşünürlerinin de ülkelerindeki değişimlerden nasıl etkilendikleri yaptıkları sivil toplum tanımlarında görülebilmektedir. Aristotelesçi düşünce, 17.yy itibariyle ince farklılıklar taşısa da devam etmiştir. Asıl değişim ise Hegel ile gerçekleşmiştir (Doğan,2002: 15- 36).

Sivil toplum konusunu işleyen pek çok düşünür olduğu daha önce de belirtilmişti. Tezin asıl konusunu Türk Eğitim Vakfının çalışmalarının oluşturması ve sivil toplum konusunun başlı başına bir tez konusu olması dolayısıyla bu bölümde, söz konusu düşünürlere örnek teşkil edebilecek olanlar seçilmiştir. Bu düşünürler, devlet- sivil toplum birlikteliğini vurgulayanlardan Hobbes, Locke ve Rousseau; devlet – sivil toplum ayrımını yapan Hegel ve Marksist görüşü savunan Marx ve Gramsci‟den oluşmaktadır.

2.1.1.1. Toplumsal Sözleşme Kuramcıları

Sözleşme kuramının temelinde “doğa durumunda” yaşayan insanların kendi aralarında yaptıkları sözleşme bulunmaktadır. Bu sözleşme ile insanlar, haklarını bir egemene devrederek “sivil topluma” geçmektedirler. Dolayısıyla sivil toplum, doğa durumunun karşıtı siyasal toplumun da eşdeğeri kabul edilmektedir.

Toplumsal Sözleşme Kuramcıları kapsamında Thomas Hobbes, John Locke ve J.J. Rousseau‟ya yer verilmiştir.

(20)

2.1.1.1.1.Thomas Hobbes (1588- 1679)

Hobbes‟un eserlerini verdiği dönem İngiltere‟sinde, burjuva henüz kendi iktidarını kurabilmiş değildir. Halen daha aristokrat sınıf içinde kendine destek bulmak zorundadır. Bu nedenle Hobbes, İngiliz halkına güçlü bir devletin gerekliliğini gösterme çabasındadır. Onun amacı, insanlara ne olduklarını gösterip en uygun siyasal teşkilatlanmayı önermektir (Savran,1987:39).

Hobbes‟un eserlerini verdiği dönem, Aristotelesçi düşüncenin artık önemini kaybetmeye başladığı bir dönemdir. Hobbes ve diğer sözleşme kuramcıları, toplumsal sözleşme aracılığıyla doğal hukuk-pozitif hukuk ayrımı yapmaktadırlar (Akal,2005:92).

Hobbes‟un felsefesinde, doğal (toplum öncesi) ve toplumsal (uygar) durum karşıtlığının temelleri atılmıştır. Ona göre doğal durum, insanların sürekli şiddet kullanma eğiliminde oldukları, kendi güçleri oranında her şeyi yapmaya hakları bulunan bir “savaş” durumudur (Ekici,2006:81). Bir iktidarın bulunmadığı bu ortamda, insanlar doğal haklar açısından eşit oldukları için kendi isteklerini diğer insanlara yaptırabilmek adına her yolu denemektedirler. Bu durum sürekli bir korku ortamı yaratmakta ve herkesin birbirinden çekinmesine yol açmaktadır. Yani Hobbes‟un “insan insanın kurdudur” olarak tanımladığı durumdur (Onbaşı, 2005:19-20). Bu hak eşitliği ve iktidar yoksunluğu, insanları kendi kendisinin yargıcı yapmakta ve dolayısıyla da yaşanılan ortamı son derece güvensiz kılmaktadır. Bu durumdan kurtulmak insanların kararıdır. Barış ancak herkesi birden korku altında tutacak, insanları kendine tabii kılacak bir egemen sayesinde sağlanabilir. İnsanlar, barışın sağlanacağı, sivil duruma geçebilmek için her şeyi isteyebilecekleri doğal haklarından vazgeçmek zorundadır. Yani haklarını sözleşmeler aracılığı ile bir egemene devretmeleri gereklidir (Ekici,2006:81-83). Egemen, sözleşmelere taraf olmadığı gibi kanunları yapan ve onları uygulayandır (Akal,2005:97).

Egemenin her sözü kanundur, onun gücü sözleşmelerle kendisine devredilmiş olan haklardan kaynaklanır. Bu sayede sivil topluma giden ilk adım atılmış olur. Egemenin oluşturduğu yasalar pozitif hukuku meydana getirir ve bireyler de birer yurttaş olarak bunlara uymakla yükümlüdür (Ekici,2006:85). Bu sözleşme ile ortaya çıkan toplum, sivil ve politik bir toplumdur. Bireyler kendilerini devletle özdeşleştirirler. Netice de “devlet biziz” noktasına varılmaktadır (Onbaşı,2005:21).

(21)

9

2.1.1.1.2. John Locke (1632- 1704)

John Locke, Hobbes‟tan farklı olarak, eserlerini burjuvazinin yükselme döneminde vermiştir. Bu dönemde, artık sivil toplum kendini düzenleyen güce kavuşmaktadır. Locke‟nin amacı, kapitalist mübadele ilişkilerinin „zorunlu olarak‟ özerk olduklarını anlatmaktır. “Siyasal alan, „elverişsizliklere‟ karşı kollanması gereken ama kendi kendini düzenleyen başka bir alanın güvencesi altındadır.” Locke, devletin rolünü sınırlandırma çabasındadır (Savran, 1987:39-40).

Locke da doğa durumundan bahsetmektedir. Ancak ona göre doğa durumu bir savaş durumu değil, “eşitlik ve özgürlüğün hüküm sürdüğü, insanlar arsında iyi niyet, yardımlaşma ve koruma duygularının olduğu bir durumdur” (Onbaşı,2005:21). Bu durum bir başıboşluk hali de yaratmamaktadır (Doğan,2002:61). Doğa durumunda geçerli olan doğa yasasıdır ve buna göre herkes eşit ve bağımsızdır. Bu durumda kimse bir başkasının hayatına, sağlığına, özgürlüğüne ve mülküne karışamaz. Karışması durumunda ise, herkesin kendisine zarar verenleri cezalandırma hakkı vardır (Savran,1987:27).

Doğa yasasının genel ve soyut ilkelerince belirlenen toplumsal ilişkilerin bir örneği ailedir. Yasa, doğal insanın varlığını sürdürmesini buyurarak aileye doğal bir gereklilik yüklemektedir. Varlığını sürdürmek zorunda olan aile ise, bu amaç için gerekli olan maddeleri mülk edinebilmektedir. Bu şekilde, özel mülkiyet toplumsal ilişki alanlarından bir diğeri olarak ortaya konmaktadır. Ancak mülkiyete sınırlandırma getirilmiştir: Bireyler, tüketebilecekleri ve işleyebileceklerinden fazlasını sahiplenememekte ve ayrıca başkalarının gereksinimlerini karşılamalarına engel olacak kadar mallarını arttıramamaktadırlar (Savran,1987:29). Diğer bir deyişle insanlar, kendi çıkarlarını gözetirken diğerlerininkine de saygılı olmaları gerektiğini bilmektedirler. Tabi Locke da bu saygıyı göstermeyen insanların olabileceğini belirtmektedir. Bu durumda herkesin birbirini yargılama ve cezalandırma hakkı bulunmaktadır. Ancak bu hak, insanları savaş durumuna götüren riski de beraberinde taşımaktadır. Bu nedenle insanlar, yargılama ve cezalandırma haklarını toplumsal sözleşme aracılığıyla merkezi bir otoriteye devrederler (Onbaşı,2005:21-22). Locke, doğa durumuna son veren bu sözleşme sonrasında siyasal toplumun ortaya çıktığını belirtmektedir. Bu durumunda bireyler sivil toplumun üyesi ya da bir devletin üyesi olmuşlardır. Yani Locke da Hobbes gibi, sivil ve siyasal toplum ayrımı yapmamıştır (Doğan, 2002:64-65).

(22)

Locke‟da vurgulanması gereken nokta şudur ki; hükümetin kuruluşu iki aşamalıdır. Bireyler, öncelikle, ortak iradeyle bireysel güçlerini siyasal bir otoriteye devrederler. Bu sayede sivil durumu oluşturduktan sonra ikinci bir sözleşme ile hükümetin kurulmasını sağlarlar. Eğer kurulan hükümet görevini yerine getiremezse, ona son vermek yine onu kuran bireylerin elindedir. Dolayısıyla, sivil toplumun birliği korunmuş olur (Savran,1987:32).

Özet olarak; 17.yüzyılda Locke, sivil toplumu doğa durumundaki toplumun karşıtı olarak tarif etmiştir. Sivil toplumu, aile merkezli aşiret düzeninde yaşayan insanların kendi aralarında anlaşarak oluşturdukları toplumun adı olduğunu belirtmiştir. Bu anlaşma medeni hukuk altında gerçekleşmekte ve siyasi olduğu gibi sosyal tarafı da bulunmaktadır. Bu iki tarafın birbirinden ayrılması da mümkün değildir. Locke, sanayi toplumunun yükselmeye başladığı bu dönemde yeni bir medeni toplumun oluştuğunu belirtmektedir (Çaha,2003).

2.1.1.1.3. Jean Jascques Rousseau (1712-1778)

Rousseau‟da üçlü bir ayrım vardır: doğa, sivil toplum, siyasal toplum (Kutlu ve Usta,2005:198; Çağlar vd.,2005:346). Ona göre sivil toplumun temeli, toplumsal sözleşme ile sağlanan özel mülkiyettir (Tosun,2001:34). Hobbes ve Locke‟da olduğu gibi doğa durumundan sivil ve politik topluma geçildiğini belirtmektedir (Onbaşı, 2005: 22). Ancak Hobbes‟dan farklı olarak doğa durumunda insanların özgür ve eşit olduklarını söyler. Eşitlik, çeşitli dönüşümler geçirerek eşitsizlik haline gelmiş ve kurumsallaşmıştır (Ekici,2006:86). Zaten doğa durumundaki insanların yaşamları yiyecek, içecek ve barınak bulmaktan ibarettir. Bu ihtiyaçlarını karşılarken de mücadeleye girmek zorunda değildir (Onbaşı,2005:22).

Doğa durumunu bitiren sözleşme aşamasına ise insanların en basit düzeydeki ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale gelmeleri neden olur. Bunun için insanlar, yeni yollar bulmaya ve bundan dolayı da kendilerini dönüştürmeye başlamışlardır. Dönüşüm başladıktan sonra ise, kendini üreten “yeni gereksinim- yeni gelişim” zinciri oluşmuştur. Bunun sonucunda ise ilk olarak aile, sonrasında işbölümü ve özel mülkiyet ortaya çıkmıştır. İnsanlar, ihtiyaçlarından fazlasına sahip olmalarının kârlı olduğunu fark etmeleriyle birlikte efendi- köle ilişkisini de keşfetmişlerdir. Sürecin devamında kaçınılmaz olarak savaş durumuna geçilmiş, bu da sözleşmeyi zorunlu hale getirmiştir. Ancak buradaki savaş hali, mülkiyet

(23)

11 sayesinde güç sahibi olma isteğinden kaynaklanmaktadır, insanların “kötü” yapısından değil (Ekici,2006:86-87; Savran,1987:42-45). Özel mülkiyet ölçülü sınırlar içinde tutulduğu sürece hukuki olarak bireylerin hakkıdır. Rousseau, aşırı zenginlik ve aşırı yoksulluk yani servetler arasındaki farkın büyük olmasına karşı çıkmaktadır. Ona göre ideal toplum, kendi kendine yetebilen, küçük mülkiyeti olan ve tarımla ya da kol emeğiyle geçimini sağlayan ailelerden oluşmaktadır (Savran, 1987:89,93).

2.1.1.2. Hegel (1770- 1831)

Hegel, 18.yüzyıla kadar hüküm sürmüş olan doğal hukuk anlayışının “devlet- sivil toplum eşitliği” görüşünü kökünden değiştirmiş düşünürdür. Hegel ile birlikte artık siyasal ve sivil toplum birbirinden ayrı olarak ele alınmaktadır.

Hegel‟in ayrımında ekonomi, sivil toplum alanıdır yani bütün ticari faaliyetlerin gerçekleştiği alandır. Toplum, sivil toplum şeklinde örgütlenirken devlete, diğer tanımıyla siyasal alana, gereksinim yaratmaktadır. Ahlaki iyiliğin temsili olan siyasal alan, toplumun diğer alanları gibi sivil toplumu da denetim altında tutmaktadır. Bu sayede bireysel çıkarlar, toplumsal nesnel hukuk kurallarına uyulması sağlanarak, evrensel çıkarlar ile bütünleşecektir. Hegel‟in bu devletçi kavramlaştırması, yaşadığı dönemin Almanya‟sından etkilendiğini göstermektedir (Doğan, 2002:158; Tosun,2001:37-38).

Aile, Hegel‟de doğal bir kurum olarak kabul edilmektedir. Sivil toplum ise, ailenin antitezi olarak ortaya çıkmıştır. Sivil toplum aşamasında, devlet ve toplum birbirinden ayrı alanlardır ve az öncede belirtildiği gibi siyasal alan devlettir. Sivil toplum ise, siyaset dışında ekonomik faaliyetlerin geliştiği alandır. Sivil toplumun barındırdığı rekabet ilişkileri, devletin kontrolü altında tutularak sivil toplumun „bütünlüğü‟ korunmaktadır (Doğan, 2002:106).

Hegel, sivil toplum- devlet ayrımını siyasal ahlakın yansıması olarak kabul eder. Ona göre, ahlaki yaşam „aile‟, „sivil toplum‟ ve „devlet‟ olarak üç ana alana ayrılmaktadır ve her biri kendi ahlaki değerlerine sahiptir.

Ailenin temel kavramları, karşılıklı sevgi, saygı, fedakârlık, itaat, birliktelik, doğal işbölümü, dayanışma, ortak duyu ve düşünceden oluşmaktadır (Çaha,2007:22-23). Bireyler,

(24)

sevgi duygusu temelinde, kişisel bağımsızlıklarından vazgeçerek evlilik sözleşmesi yoluyla aile kurmaktadırlar. Buradaki sözleşme diğer sözleşmeler gibi feshedilmemektedir zira evlilik aynı zamanda hem akli bir birleşme hem de çocukların eğitiminin sağlandığı bir sorumluluk alanıdır. Anne- baba, çocuklarının bireyselliklerini elde etme yetisini onlara kazandırmakla yükümlüdür (Doğan,2002:107-109).

Zaten sivil toplum da bireylerin, ailelerinin karşısında bağımsızlıklarını kazanması ile ortaya çıkar. Bu alan çatışmanın, rekabetin, hırsın alanıdır. Bağımsızlıklarını kazanmış olan bireyler, kendi „ihtiyaçlar‟ını karşılayabilmek adına birbirleriyle çekişmektedir. Ancak aynı zamanda birbirlerine bağımlı hale de gelirler. Zira burada karşılıklı meta değişimi ön plandadır, öncelikli olan bireysel özgürlükler değil, bireysel çıkarlardır. Aile ise, hâlâ varlığını sürdürmekle beraber, artık geleneksel aile olmaktan çıkmış ve çekirdek aile haline gelmiştir. Buradan hareketle Hegel‟in, 1789 devrimi sonrasında oluşmaya başlayan sanayi toplumundan bahsettiği anlaşılır. Ona göre sivil toplum, uzun tarihsel dönüşümler neticesinde modern dünyada meydana gelmiş olan bir „üründür‟. Sivil toplumun geliştirdiği „ihtiyaçlar sistemi‟, doğal çevre ile net bir ayrımın ve kopuşun göstergesidir. Burjuvanın kontrolündeki ekonomik yapı, meta üretimine ve doğal olarak bunların alınıp satılmasına dayanmaktadır. İnsan emeği uzmanlaşmaya ve üretim makineleşmeye başlamıştır. Üretimin fazlalaşması insanların doğal ihtiyaçlarından fazlasını tüketmeye teşvik etmektedir (Doğan,2002:110-115; Çaha,2007:23; Keane,2004:68).

Hegel, bireysel çıkarların kontrolündeki bu sivil toplum alanına olumsuz bir anlam yüklemektedir. Burada toplumun yaşamları, hukuki statüleri ve mutlukları birbirine bağımlı olmakla beraber siyasal olarak düzenlenmediği sürece bütünlüğünü koruyamayacaktır. Bu noktada devlet, aile ve sivil toplumdan sonra bir sentez olarak ortaya çıkar. Sadece devlet gibi üstün kamusal bir otorite, sivil toplumdaki çatışmacı unsurları bir senteze dönüştürebilir. Hegel‟de devlet, sivil toplumdaki çatışan bu unsurları hem muhafaza eder hem de daha yüksek ahlaki bir varlık olarak sentezler. Yani devlet, bir yandan bireysel özgürlükleri korurken bir yandan da toplumdaki farklılıkları denetim altına alarak uyumlu bir yapı geliştirmek ve evrensel bütünlüğe ulaşmakla görevlidir (Mardin,1995:14; Doğan,2002:117,139; Çaha,2007:24; Keane,2004:70-71).

Hegel, devlete ulaşmak için aile ve sivil toplumun birer aşama olduğunu söyler. Devlet, özgürlüğe ulaşmaktır. Bunun için de bireyin tümüyle devletle bütünleşmesi gerekir

(25)

13 çünkü O‟na göre özgürlük ancak devlet disiplini sayesinde elde edilebilir. Bireyin devletle bütünleşmesi ise, devletin kurallarını akılcı olarak kabul edip sorgulamaksızın onlara uyması ile sağlanır. Böylece Hegel, sivil toplumu ortadan kaldıracak mutlak devlet anlayışına ulaşır (Doğan,2002: 143,158).

2.1.1.3. Karl Marx (1818-1883)

Marx‟ın sivil toplum kavramsallaştırması, kendinden önceki düşünürlere getirdiği eleştiriler üzerine oturmaktadır. Hegel‟e getirdiği eleştirilerde üstün ve evrensel devlet anlayışını sorgulamıştır (Tosun,2001:41). Ona göre devlet, toplumsal ve ekonomik yaşamın tümünü değil, bu alanları kuşatan sivil toplumun hizmetinde bir kurumdur. Marx‟a göre siyasal yaşamın belirleyicisi sivil toplumdur. Ona göre sivil toplum, 18. yüzyılda burjuvazinin ortaya çıkışı ile gelişmiştir. Sivil toplum kapsamında, ekonomik ilişkilerin tümü yer almaktadır. Din, aile, kanun, bilim gibi diğer alanlar buna bağlı olarak gelişmektedir (Çaha, 2007:29; Savran,1987:190; Azaklı,1997:226).

Diğer bir anlatımla, Marksist evrimin başlangıcında insan-doğa ilişkilerinin ürünü olan üretici güçler yer alır. Üretici güçlerdeki gelişme, üretim ilişkilerinde de değişme yaratacaktır. Bu da üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin sahibi olan egemen sınıfın değişmesi anlamına gelmektedir. Egemen sınıfın değişmesi ise, devlet biçiminin değişmesini zorunlu kılacaktır (Kışlalı,2002:78). Görüldüğü gibi Marx, siyasal yaşamın sivil toplum tarafından belirlendiğini söylemekte; devleti ise egemen gücün elindeki bir aygıt olarak nitelendirmektedir. Devlet, sivil toplumdaki çatışmaları (Hegel‟deki gibi) senteze dönüştüren bir varlık değil, sivil toplumun bir yansımasıdır (Çaha,2007:30; Azaklı,1997:226).

Sivil toplum, üretimin yapıldığı ve sınıf mücadelelerinin yaşandığı- alt yapısal- alandır (Çaha,2007:30). Marx‟ta sınıf kavramı, „artık‟ emeğe göre yani artık emeğin veya onun ürünlerinin üretim ve dağıtım süreçlerine göre tanımlanmaktadır (Wolff,2003:127). Sınıfları yaratan temel etken, işbölümüdür. İşbölümü, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti, o da toplumsal sınıfları yaratır. Bir fabrika sahibi(yani burjuva) ile emeğini satan bir işçi arasındaki ayrım böylece ortaya çıkmaktadır (Kışlalı,2002:218). Devlet ise, özel mülkiyetin belirginleşmesi ile oluşan sınıflı toplumun ürünüdür- yani üst yapısal alandır. Marks‟a göre devlet, egemen sınıfın çıkarlarını gözeten, sınıfsal çelişkileri yaratan, özel mülkiyeti haklı

(26)

gösteren ve sömürü ilişkilerini yeniden üreten bir aygıttır (Kızılçelik,2007: 139,141). Dolayısıyla devletin amacı, Hegel‟de olduğu gibi, sivil toplumu aşmak değil; sivil toplumda yer alan mevcut ilişkilerin devamını sağlamaktır. Böylece sivil toplum kaybolmaz, aksine yeniden üretilir ve sömürüye dayalı ilişkilerin devamını sağlar (Doğan,2002:172).

Devlet ve sivil toplum arasındaki bu çelişkinin aşılması, Hegel‟deki gibi sivil toplumun devlet içinde erimesi ile değil, radikal bir devrim ile mümkün olacaktır (Tosun,2001:43-44). Devrimi gerçekleştirecek olan ise, kapitalist sınıfın egemenliğinden en çok zarar gören sınıf, yani işçi sınıfıdır (Kışlalı,2002:223). İşçi sınıfının toplum üzerinde denetim kurmak için verdiği mücadele ile öncelikle sınıf çekişmeleri ortadan kalkacaktır. Yönetimi ele geçiren işçiler, artık egemen sınıf olmanın avantajıyla burjuvanın elindeki üretim araçlarını ele geçirip, hukuku da sınıfsal farklılıkları ortadan kaldıracak biçimde yeniden düzenleyecektir. Böylece devletin de bir önemi kalmayacaktır. Toplum, homojen ve uyumlu bir toplum haline gelecektir (Onbaşı,2005:37; Doğan,2002:175). Marx‟ta nihai olarak, devletsiz ve sınıfsız topluma, sosyalizme ulaşılmaktadır.

2.1.1.4. Antonio Gramsci (1891-1937)

Marksist kuramın takipçilerinden olan Gramsci‟ye göre, sivil toplum üretim ve ekonomik örgüt içinde değil, devlet içinde bulunur. Gramsci, hem Hegel‟in hem de Marx‟ın kavramlarını kullanarak devlet-sivil toplum şemasını yeniden biçimlendirmekte ve özellikle de ekonomik olmayan boyutuna ağırlık vererek kültürel, dini vs. kurumların önemini vurgulamaktadır(Tosun,2001:45-46).

Gramsci‟deki sivil toplum kavramı, Marx‟dan faklı olarak alt yapısal alana değil, üst yapısal alana aittir. Sadece maddi ilişkileri ve ekonomiyi değil, ideolojik-kültürel, düşünsel hayatı da içermektedir (Bobbio,2004:102). Gramsci‟nin kendi anlatımıyla, “ekonomik yapı ile yasama ve zorlama mekanizmalarıyla devlet arasında sivil toplum yer alır” yani ekonomi ve devlet arasında tüm üst yapısal kurumları kapsamaktadır (Anderson,2007:59). Bu anlamda tarihsel gelişmenin olumlu bir durağıdır. Bu olumlama Hegel‟de devlet için yapıldığından bu nokta, Gramsci‟nin ondan farklılaştığı noktayı ifade eder (Bobbio,2004:102).

(27)

15 Gramsci‟nin Marx‟tan farkının ortaya çıktığı nokta ise alt-üst yapı ilişkileridir. Marx‟ta alt yapı alanında yani ekonomideki gelişmeler, siyasal alanı değiştirirken Gramsci‟de ise alt yapı ve üst yapının karşılıklı etkileşimi söz konusudur. Üstelik iki üst yapı belirler: birisi özel kurumlar toplamı olarak sivil toplum, diğeri politik toplum yani devlet. Böylece alt yapı- üst yapı arasındaki temel antiteze, üst yapı içinde gerçekleşen ikinci bir antitez ekler (Bobbio,2004:105-107; Doğan,2002:179; Anderson,2007:42).

Gramsci‟nin kullandığı kavramlardan birisi de hegemonyadır. Marx‟ın kullandığı anlamda hegemonya, egemen sınıfın çıkarlarının, ideal biçimde evrensel çıkarlar olarak temsil edilmesidir. Gramsci bunu sadece siyasi çıkarlarla sınırlandırmaz, aynı zamanda kültürel çıkarları da ekler. Üstelik kültürel hegemonya, daha baskın konumdadır. Ona göre hegemonya, kapitalist bir toplumda toplumsal düzenin korunması için bir araçtır ve aynı zamanda toplumsal rızanın üretilmesidir. Ekonomik gücü elinde bulunduran sınıf hem diğer sınıfları ikna eder hem de gücünü zorla kabul ettirir. Bu anlamda devlet, diktatörlük ve hegemonyanın toplamıdır (Doğan,2002:183,189-194).

Aslında devlet- sivil toplum ilişkisinde üç boyut bulunmaktadır. Birincisi, devletin tersi olan sivil toplum; ikincisi, devletle dengeli ilişkileri olan sivil toplum ve üçüncüsü, devletin kapsamı altındaki sivil toplum. Bunlar arasındaki geçişgenlik sürmektedir. Sivil toplum ve devlet arasında bir karşıtlık olduğu bellidir ancak tam olarak vurgulanmamıştır. Devlet ile sivil toplum ilişkisini toplumsal yapı değişikliği açısından ele alır. O‟na göre toplumsal yapı değiştiğinde egemen grup egemenliğini zorla kabul ettirir. Bu egemenliğini sürdürebilmek için ise, yeni bir yurttaş tipinin doğması sağlanır. Bunu sağlayan ise, devleti ele geçirmek suretiyle sivil toplumda yapılan köklü değişikliktir (Doğan,2002:208).

Gramsci, sivil toplumun politik toplumu içerecek şekilde genişletilmesini gerekli görür. Siyasal toplumun sivil toplum içinde „eritilmesiyle‟ “düzenlenmiş toplum” adını verdiği aşamaya gelineceğini belirtir. Bu aşama aynı zamanda devletin de sonudur. Devletin sonuna, yani devletsiz devlete, ulaşmada aydınlara da görev düşmektedir. O‟na göre, aydınların kitleleri ikna gücü vardır ve bu güçlerini egemen sınıfın elçisi olarak toplumu ikna etmede kullanacaklardır (Doğan,2002:204; Bobbio,2004:115).

(28)

2.1.2. Sivil Toplumun Günümüzdeki Anlamı

Sivil toplum kavramının tarihsel gelişimi- yukarıda ele alındığı kadarıyla bile- incelendiğinde görülmektedir ki, kavramın tanımlanması, düşünürlerin yaşadıkları dönemde gerçekleşen siyasi olaylardan etkilenmektedir. Benzer biçimde günümüzde de tanımlar da bu tarz bir etki altındadır.

Çaha‟ya göre Batı toplumlarında sivil toplum tartışmaları iki döneme ayrılmaktadır. Birincisi, 17. ve 19.yüzyıllar arası ulus-devletlerin ortaya çıktığı klasik dönem; ikincisi, sosyal grupları temel alan ve 1960 sonrasında liberalizmin de etkisiyle gelişen modern dönemdir. Her iki dönemde de sivil toplum kavramı, var olan toplumsal ve siyasal yaşamı anlamak üzere bir araç olarak kullanılmıştır. 1980 sonrasında ise, sosyalist rejimlerin dağılması ile birlikte bu rejimin hâkim olduğu ülkelerde otoriter yönetimler çökmüştür (1997:30-33). Latin Amerika ve Doğu Avrupa‟da yaşanan bu demokrasiye geçiş sürecinde toplumsal örgütlerin otoriter rejimlere karşı oluşturdukları halk hareketinin başarıya ulaşmasıyla sivil toplum yeniden canlılık kazanmıştır (Gençkaya,1997:102).

Bu gelişmelerden hareketle yapılan tanımlara bakılırsa yukarıda da belirtildiği çok geniş bir çerçevenin varlığı söz konusudur:

Liberal görüşün temsilcilerinden Larry Diamond, “sivil toplum örgütlü sosyal yaşamın gönüllü, kendi kendini üreten, kendi kendini destekleye, devletten özerk olup bir yasal düzen ya da ortak kurallarla bağlı olan alanıdır…” diyerek sivil toplumun devlet ve özel alan arasında aracı olduğunu belirtmektedir (Onbaşı,2005:46).

Gordon White‟a göre ise, sivil toplum “devlet ile- devletten ayrı, devletle ilişkide özerkliğe sahip olan ve toplumun üyeleri tarafından kendi çıkarlarını ya da değerlerini korumak ya da yaymak için gönüllü olarak kurulan örgütlenmelerin oluşturduğu- aile arasında ara bir birliktelik alanı”dır (Doğan,2002:264).

Görüşlerindeki bazı farklılıklara karşın Taylor ve Walzer, kavramı açıklarken açıklık ve çoğulculuğa önem vermişlerdir. Açık ve çoğulcu, katılımcı, yapıdaki toplumlarda görüş ayrılıkları düşman hedefler gibi algılanmaz. Dolayısıyla farklı görüşteki sivil toplum kuruluşları da değişik açılardan siyasal iktidara etkide bulunabilirler. Bu anlamda sivil

(29)

17 toplum, bütün sosyal alanların uyum içinde bulunduğu toplumsal sistemlerdir (Doğan,2002:272).

Biraz daha dar bir anlam çerçevesinde tanımlayan Habermas‟a göre ise sivil toplum, bireylerin devletin etki alanı ve ekonomi dışında gönüllü olarak bir araya gelmeleriyle oluşturdukları iletişim yapılarıdır (Acı,2005:24).

Bölümün başında ele alınan Keane‟nin tanımının dışında son olarak Atar‟ın yaptığı tanımına göre sivil toplum, “devlet denetimi veya baskısının ulaşamadığı veya belirleyici olamadığı alanlarda, bireylerin/grupların devletten izin almadan, kovuşturmaya uğrama korkusu taşımadan ve ekonomik ilişkilerin baskısından da büyük ölçüde bağımsız olarak hareket ederek tutum belirleyebildikler, sosyal-kültürel etkinliklerde bulunabildikleri, gönüllü ve rızaya dayalı ilişkilerin, etkinlikleri ve kurumların oluşturulabildiği bir toplumu” ifade etmektedir (1997:98).

Anlaşılacağı gibi kavramın nasıl tanımlanacağı üzerinde anlaşılmış değildir. Bakış açılarına göre tanımlar çeşitlenmektedir. Ancak buna rağmen sivil toplumun taşıması gereken beş özellik çoğunlukla kabul görmüştür (Çaha, 1997:31-32): “toplumsal farklılaşma”, “toplumsal örgütlenme”, “gönüllü birliktelik”, “toplumsal düzeyde özerklik” ve “baskı mekanizması oluşturma”

Toplumsal düzeyde farklılaşma, kültürel, dinsel, siyasi, ekonomik vb. alanlardaki farklılaşmaların gerekliliğini vurgular ancak bu değişimler tek başına yeterli değildir. Bu alanlara yönelik politikaların geliştirilebilmesi için toplumsal örgütlenme de gereklidir. Kurulacak örgütlere ise bireylerin kendi rızalarıyla-gönüllü olarak- katılmaları esastır. Bu örgütler, siyasi katılıma açık toplumlarda, siyasi meşruiyetlerinin sağlanmasıyla birlikte kendi içlerinde devletin müdahalesi olmaksızın politikalar üretebilmelidir. Ürettikleri politikalar çerçevesinde ise, haklarını- hukuk ve siyaset kuralları dâhilinde olmak şartıyla- demokratik yoldan savunabilmelidir.

(30)

2.1.3. Türkiye’de Sivil Toplum

Türkiye‟deki durumu kavramak için Batılı anlamda sivil toplum kavramının gelişimini bilmek yeterli gelmeyecektir. Zira Avrupa toplumlarında sivil toplumun ortaya çıkışı feodal toplum yapısının yıkılarak yerini burjuvanın almasıyla anlamlandırılmaktadır. Oysaki Türkiye‟nin kendine has bir değişim süreci bulunmaktadır. Ne de olsa Türkiye‟nin gelişim çizgisinde, öncelik Osmanlı Devleti‟ne aittir. Osmanlı‟nın yapısı ise, Avrupa‟daki değişimler ve gelişmelerden etkilenmekle beraber, ondan oldukça farklı boyutlara da sahiptir. Bu nedenle Osmanlı Devleti‟nde sivil toplum unsurlarının bulunmadığını söylemek mümkündür. Buna karşın aslında Osmanlı‟daki yapılanmada devletin işlerine yardımcı olan bazı kurumlar, aynı zamanda halkın gelişimini de desteklemiştir. Aşağıda bu kurumlardan kısaca bahsettikten sonra Cumhuriyet döneminde Türkiye‟de gelişen sivil toplum kavramı özetlenecektir.

2.1.3.1. Osmanlı’da Sivil Toplum

Osmanlı geleneksel sisteminde, merkezde hanedan ve ona bağlı devlet kadroları bulunurken çevre de ise reaya bulunmaktadır. Devlet kadroları içerisinde askerî ve bürokrat sınıf ile ilmiye sınıfı yer alırken, reaya Müslim veya gayri Müslim bütün halkı içermektedir. Sultan, en yüksek yöneticidir ve çevresinde ona hizmet etmekle görevli bürokratları bulunur. Osmanlı‟da devletin baskın güç olması esastır. Sultan, Allah‟ın yeryüzündeki temsilcisi kabul edilir. Ayrıca ekonomik hayatın kontrolü de yine devlet elindedir. Batı Avrupa‟daki gibi özel mülkiyete dayalı şehirler yoktur. Onun yerine mülkiyeti Sultana ait olan toprak sistemi vardır. Topraklar, işlenebilmesi için has, tımar, zeamet şeklinde halka dağıtılır; bu sayede toplanan vergiler yine devletin kasasına gönderilir. Osmanlı yapısında asıl olan vergilerdir. Vergisini verdiği sürece gayrimüslim halkın „içişlerine‟ karışılmamaktadır. Aynı şekilde esnaf ve aşiretler de serbest bırakılmıştır. Her kesimin kendi seçtiği temsilcisi yani kethüdası padişahla gerektiğinde iletişimin kurulmasını sağlamaktadır. Bu anlamda bakıldığında İnalcık, Osmanlıyı „şemsiye devlet‟ olarak tanımlamıştır. Sultanın, uyması gereken şer‟i ve örfi kurallar bulunmasına rağmen, gerek toplumsal gerekse idari alanda tartışılmaz etkisi vardır (Cicioğlu,2005:140; Cihan ve Doğan, 2007:15-16; İnalcık, 2000:91; Çaha,2007:139).

Osmanlının devlet-toplum ilişkisi incelendiğinde, siyasal örgütlenmenin yukarıdan aşağıya olması ve Batılı anlamda sivil toplum kurumlarının gelişimine imkân vermemesine

(31)

19 karşın sivil toplum potansiyeli taşıyan kurumların bulunduğu görülmektedir. Çaha, bu unsurlardan bahsederken devlet- toplum ilişkisinin üç dönemde incelenebileceğini belirtir: Birinci dönem „klasik‟ diye tanımlanan Osmanlının kuruluşundan 16. yüzyıla kadar olan dönemdir. Bu dönemde ahilik ve lonca sistemi ile tarikatlarında yer aldığı dini gruplar, siyasal alanda belirleyici olmuşlardır. Bu dönem aynı zamanda farklı unsurlara hoşgörü gösterilen dönemdir. İkincisi 16.-19. yüzyıllar arası devletin baskın olduğu dönemdir. Bu dönemde, bürokratik gelenek karşısında Sultanın da etkisi azalmıştır. Son dönem ise 19.yüzyıldan itibaren modernleşme hareketlerinin başladığı dönemdir. Bu dönemde Sultanın artık hiçbir hükmü kalmamakla beraber toplumsal yaşamın tümüne hükmedici elit politikaların uygulandığı bir dönem olmuştur (1997:34-35).

Sivil toplum potansiyeli taşıyan unsurların en önemlisi, toplumsal yapının “millet sistemine” dayalı olması ve farklı milletlere özerk alan tanınmış olmasıdır. Devletin farklı milletlere (yani farklı dini gruplara) yönetim, maliye ve askerlik alanlarında karışmaktadır. Bunların dışında gayri Müslim azınlık kendi dilini ve dini hayatını geliştirme şansını yakalamıştır. Hatta modernleşme çabalarının ortaya çıktığı dönemde Batılı kurumları, Osmanlıya taşıyan kesim olmuşlardır.

İkinci grup ise, “loncalar”dır. Temeli usta-çırak ilişkisi ile oluşturulan, ahilik sistemine dayalı olan ve ahiliklerin zamanla şehirlerde merkezileşmesiyle oluşan loncalar, toplumsal işlevi nedeniyle sivil toplum unsurlarından kabul edilir. Loncaların görevi, esnafla merkezi yönetim arasında köprü kurmaktır. İlk başlarda üretim ve pazarlama ortaklığını teşvik edici kurumlar olarak görev yapan loncalar, zamanla üretim kalitesini yükseltme, kalifiye eleman yetiştirme, yetişen elemanlara ustalık belgesi verme, işçileri koruma ve ucuz yoldan halka ulaştırma görevlerini de üstlenmişlerdir. Loncalar, klasik dönemde kendi kethüdalarını seçebiliyorken, 16. yüzyıl sonrasında merkezi yönetimin atamasıyla devlet adına faaliyet gösteren kurumlar haline gelmişlerdir.

Diğer bir unsur, resmi ve halk düzeyinde kurumlaşmış olan dini örgütlenmelerdir. Resmi kanadı ulema grubu (şeyhülislam, kadı, müderris vb.) oluştururken, halk grubunu ise tarikatlar oluşturmaktadır. Resmi kanadın devlet çatısı altında oluşması, onu yönetici grubun içine almaktadır. Bunun yanında devlet kadroları için eleman yetiştirmeleri, vakıfların yönetiminde görev almaları, dinin devlet otoritesi için kullanılmasına olanak tanımıştır. Ancak din kurumunun, sivil toplum unsuru olarak tanımlanmasını sağlayan nokta,

(32)

Osmanlı‟daki ikili hukuk yapısıdır. Bunlardan ilki Şeyhülislamın temsil ettiği şeriat kuralları, diğeri Örf-i Sultani, yani sultanın kanun yapma yetkisidir. Padişah tarafından atanan şeyhülislam, hükümet işlerine karışamaz ancak devletin meşruiyetini kazanmasında halkı itaate yönlendirmekle görevlidir. Tarikatları, bir din kurumu, bir sosyal örgütlenme veya bir sosyal hareketin temsilcisi olarak tanımlayabiliriz. Osmanlı‟nın kuruluşundan itibaren, fethedilen topraklardaki halkın Müslümanlaştırılması veya sempatilerinin kazanılması açısından etkili olmuşlardır. Padişahlar, kamuoyu oluşturma, destek sağlama veya muhalefeti bastırma gibi konularda tarikatlardan faydalanmışlardır. Resmi bürokratik örgütlenmenin dışında kalmalarına rağmen, yeniçerilerin ve loncaların içinde de etkileri olmuştur.

Sonuncu unsur vakıflardır. Daha sonra da ayrıntılı olarak değinileceği gibi vakıflar, dini ve eğitim kurumlarının yapımında; ayrıca yol, köprü vb. devlet işlerinin yürütülmesinde çalışmışlardır. Vakıfların yönetiminde ulema görev almaktadır. Özellikle eğitim kurumlarının vakıf bünyesinde bulunması dolayısıyla hem halkın eğitimi hem de devlet bürokratlarının yetiştirilmesi sağlanmaktadır (Cicioğlu,2005:140; Tosun,2001:209-219; Çaha,2007:153-158; İnalcık,2000:92).

Batılı anlamdaki sivil toplum örnekleri ise, Tanzimat‟la birlikte ortaya çıkmıştır. Osmanlı 17.yüzyıldan itibaren toprak düzeninin bozulması, ticaret yollarının Akdeniz‟den Okyanuslara taşınması gibi pek çok iç ve dış etkenlerle güç kaybetmeye başlamıştır. Ekonomik alandaki gerileme, diğer alanlarda da geri kalmaya sebep olmuştur (Çaha,2007:160). Bunun sonucunda da ileri devletler olarak görülen Avrupa devletlerine yetişebilmek için bu ülkeler örnek alınmak zorunda kalınmıştır. Hatta pek çok unsur aynen aktarılmıştır.

Modernleşme çabaları, 19. yüzyılda, öncelikle askerî alanda başlamış, sonrasında ise hukuk ve eğitim alanlarında yenilikler yapılmıştır. Ancak değişimin yönlendiricileri, devletin seçkinleri olmuştur. Devlet, modernleşme aygıtı olarak algılanırken, halk değişimin alanı olarak görülmüştür. Bu çabaların önemli sonuçları da bulunmaktadır. İlki anayasal sistemin gelişmesi, diğeri devletçi seçkin bir grubun ortaya çıkmasıdır. Anayasal düzenlemelerin başlangıcını ayanlarla yapılan Sened-i İttifak, teşkil etmiştir. Gülhane Hatt-ı Hümayun, Islahat Fermanı, Tanzimat Fermanı ve sonrasında gerçekleşen Meşrutiyet dönemleri sayesinde, idari kurumlar düzenlenmiş ve ilk kez meclis açılmıştır. Bu gelişmeler, padişahın yetkilerini sınırlayarak sivil toplumun önünü açacak gelişmeler olarak düşünülebilir. Ancak diğer bir

(33)

21 sonuç olan devletçi seçkinlerin ortaya çıkması, bu çabaları engelleyen bir etki doğurmuştur. Zira Batılaşmayı gerçekleştirebilmek için üç temel politika izlenmiştir. Bunlar; Batıdan uzmanlar getirmek, teknik bilgisi yüksek kişiler yetiştirmek için Avrupa‟ya öğrenci göndermek ve Batı bilimi öğreten eğitim kurumları açmaktır (Çaha,2007:161). Yeni eğitim kurumlarının açılması bir yandan bu kurumları tüm ülkeye yayarken bir yandan da medrese gibi mevcut eğitim kurumlarına dokunulamaması nedeniyle dünya görüşleri birbirinden çok farklı insanlar yetiştirilmesine yol açmıştır. Ancak yine de kızların okumasına yönelik açılan okullar, kadınların toplum içindeki yerini güçlendirmek adına olumlu adımlardır.

Avrupa‟da öğrenim görenler, zaten devlet kademelerinde görev almaları için yetiştirildiklerinden, döner dönmez istihdam edildiler. Onlar da devletçi aydınlar gibi siyasal otoriteye karşı değil, onun bir parçası oldular. Toplumun tümüne hükmedici bir ideolojiye sahip olarak ortaya çıkan elit kesim, karşılarında kendilerini dengeleyecek başka bir grubun olmayışından dolayı diğer sivil toplum unsurlarını yok etme yönünde davranmışlardır (Çaha,2007:163). Bu dönemde uygulanan baskı politikası Cumhuriyetin ilk yıllarında da etkili olmuştur.

2.1.3.2. Cumhuriyet Dönemi Sivil Toplum

Cumhuriyet dönemine, yeni bir devlet ve toplum yapısı oluşturma çabasıyla girilmiş olsa da Osmanlı‟nın etkisi devam etmiştir. Osmanlı‟nın 19.yüzyıldan itibaren sergilediği modernleşme çabaları, devletçi- aydınlar ve bürokratlar tarafından yönlendirilmiştir. Sultan bu yönetici sınıfın „oyuncağı‟ haline getirilmiştir. Sivil toplumun alt yapısını oluşturan millet sistemi, loncalar, ulema ve tarikatlardan oluşan dini kesim, modernleşme çabaları nedeniyle yok edilmiştir. Bu değişimin yarattığı yeni sosyal gruplar ise, yaşam şansı bulamamıştır (Çaha,1995:101). Osmanlı‟dan gelen bu baskın devlet anlayışı, Tek Parti döneminin de belirleyici unsuru olmuştur. Devletin temellerini sağlam atabilmek adına aykırı düşüncelere geçit verilmemiştir. Meşruti sistemin yerini halk egemenliğine dayalı cumhuriyet sistemi almış, devlet-ulus anlayışı yerleştirilmeye çalışılmıştır ancak diğer taraftan CHP‟nin destekçisi olmayan örgütlenmeler dağıtılmıştır (Cicioğlu,2005:142).

Benzer şekilde 1924 Anayasası, haklar ve özgürlükler açısından oldukça esnek olmasıyla ve devletin niteliğine getirdiği laiklik, cumhuriyetçilik, devrimcilik gibi yeniliklerle

(34)

sivil toplumun oluşumuna zemin hazırlamıştır. Ancak bu dönemde asıl belirleyici olan sıkıyönetim uygulamaları, İstiklal Mahkemeleri, Takrir-i Sükûn Yasası, Türk Ceza Kanunu ve Hıyanet-i Vataniye Kanunu gibi yasaklayıcı kanunlar olmuştur. Tek Parti döneminin „homojenleştirici‟ ve „tek tipleştirici‟ egemen devlet anlayışı neticesinde toplum, devletin ideallerinin, amaç ve programlarının uygulanacağı bir alan olarak görülmüştür. Devletçi aydın ve bürokratlar, kendilerini devletin sahibi olarak gördükleri için modernleşmenin ancak halkın onların „emirlerine‟ uymasıyla sağlanacağına inanmışlardır (Tosun,2001:259; Çaha,1995:102).

Döneme siyasal örgütlenmeler açısından bakılınca, çok sesliliği sağlama konusunda yine başarısız girişimlerin varlığı görülmektedir. II. Meşrutiyet sonrasında 1920‟lere kadar çok sayıda parti kurulmuş ancak dönemin tek partisi İttihat ve Terakki‟nin baskısına maruz kalmışlardır. 1923‟den sonra siyasal çeşitlilik açısından ilk deneme, 1924‟de kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olmuş ancak 1925 Şeyh Sait isyanı sonrasında Takrir-i Sükûn Yasası gereğince kapatılmıştır. Diğer deneme ise Serbest Cumhuriyet Fırkasının kurulması ile gerçekleştirilmiştir. 1930‟larda Atatürk‟ün belirlediği kişilerce kurulan parti, Cumhuriyet Halk Fırkasına muhalefet olan bütün kesimleri kendisine çekmiştir. Parti, bir anlamda toplumdaki gerici kesimlerin ortaya çıkması için kullanılarak üç ay sonrasında kendini feshetmiştir (Tosun,2001:263; Çaha,1995:106,111).

Sivil toplum- devlet ilişkisi açısından bakılınca 1924 Anayasası‟nın sağladığı esnekliği sınırlandırıcı kanunların yapıldığı dikkati çekmektedir. Anayasa‟da bulunan ve bir kanunla sınırlanabileceği belirtilen dernek kurma özgürlüğünün, 1938 yılında çıkarılan Cemiyetler Kanunu ile tamamen önlendiği görülmektedir. Benzer şekilde sendikalar da 1936‟da çıkarılan İş Kanunu ile işlevsiz hale getirilmiştir (Tosun,2001:261). Ayrıca Osmanlı modernleşmesi ile devralınan çok sesli basının, yine bazı kanunlar neticesinde sıkı denetim altına alınarak muhalefet yapması engellenmiştir.

Devletin vatandaş algısı, yukarıda da belirtildiği gibi, bu gelişmelere paraleldir. Vatandaş olarak değil, iktidara boyun eğmesi gereken kişiler olarak algılanmaktadırlar (Tosun,2001:265). Zira devletçi aydın- bürokratlar, toplumu potansiyel bir tehdit olarak görmektedirler ve denetimleri dışındaki herhangi bir yapılanmanın konumlarını bozacağı endişesi taşımaktadırlar (Durgun,1997:221). Türk siyasetindeki yerleri, vatan, millet, devlet ve aileden sonra gelmektedir (Çaha,1995:104).

(35)

23 Sonuç olarak, Tek Parti dönemindeki Batılılaşma çabaları kültürel özelliklerin dikkate alınmaması nedeniyle, halktan kopuk ve tepeden inme nitelik kazanmıştır. Dolayısıyla yapılan devrimler, sivil toplumun gelişimi açısından yararlı olmamıştır.

1946 yılındaki seçimlerle Türkiye‟de çok partili dönem başlamıştır. 1950‟de iktidara gelebilen Demokrat Parti, 46‟daki seçimlerde gösterdiği başarı ile muhalefetin sesi olmuştur. Aynı sene basına uygulanan kısıtlamalar kaldırılarak farklı görüşlerin kendini duyurmasına fırsat tanınmıştır. Böylece Tanzimatla başlayan ancak gelişeme imkânı bulamayan demokrasi ve sivil toplum yeniden şekillenmeye başlamıştır. Bu dönemde siyasi özgürlük ortamından yararlanan muhalif görüşler, yeni partiler kurmuştur (Tosun,2001:269-270). Özgürlük ortamından yalnız siyasi partiler değil dini gruplar, işçiler, işveren kesimi ve basın da yararlanmış ve çok sayıda dernek veya sendika kurmuşlardır.

1950-80 arasın dönemde, Çaha, hem siyasal hem de sosyal alanda farklılaşma eğilimlerinin görüldüğünü belirtir. Siyasal alanda devlet politikalarını belirleyicisi devletçi aydın ve bürokratlar iken artık seçilmiş siyasi elit meydana gelmiştir. Ayrıca Avrupa‟nın liberal ekonomi ve ılımlı laiklik politikaları da Türkiye‟ye taşınmıştır (1997:37).

Çok partili hayata geçişle, muhalefetin varlığı, basın üzerindeki yasaklamaların kaldırılmasına etki etmiş ve sağ-sol-liberal görüşlerin gelişmesine imkân tanımıştır. Demokrat Parti‟nin iktidara gelmesiyle özgürlük ve serbestlik hâkim olmuş ancak ekonomideki kötüye gidiş bu havayı çabuk söndürmüştür. 1955‟den sonra her türlü muhalefet engellenmiştir. Devletin asker-sivil bürokrasisi CHP‟yi desteklemekte, sanayi ve köylü kesimi ise Demokrat Parti‟nin yanında yer almaktadır. Sonuçta 1960 darbesine toplumun sivil kesimleri de taraf olmuştur.

1961 Anayasası ile düşünce, ifade, örgütlenme, basın ve kişisel haklar alanlarındaki özgürlükler güvence altına alınarak sosyal adalete dayalı devletin öngörülmesi sivil toplumun gelişim sağlaması adına ilerleme olarak nitelendirilebilir. Ancak anayasa ile oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu, ordunun siyasal alanda etkisini göstermesine aracılık etmiştir (Tosun,2001:274-279).

Anayasa ile sağlanan rahatlık, siyasi partilere, derneklere ve sendikalara da yansımıştır. Ancak 1971 muhtırası ile birlikte yerini kutuplaşmalara bırakmış ve dönemin

Şekil

Tablo 4.1. TEV Kamuoyu Yoklaması Künyesi
Tablo 5.1. Yurt Ġçi Bursların Yıllara Göre Dağılımı
Tablo 5.2. Burs Ödüllerine Hak Kazanan Öğrencilerin Yıllara Göre Dağılımı  Ödül Türü 1995 1996  1996 1997 1997 1998 1998 1999 1999 2000 2000 2001 2001 2002 2002 2003 2003 2004 2004 2005 2005  2006  toplam Doktora Onur  Ödülü 1 1 2 4 Yüksek Lisans  Onur Ödü
Tablo 5.3. Yurt DıĢı Bursların Yıllara Göre Dağılımı
+4

Referanslar

Benzer Belgeler

Hatîb el-Bağdâdî‟nin Târîhu Bağdâd Adlı Eseri Çerçevesinde Bağdat‟ta Hadis Öğrenim ve Öğretimi (KuruluĢundan Hicrî 3. Asrın Sonuna Kadar)... IV

Araştırma öncelikli olarak İslam ekonomisi alanındaki temel kavramları açıklamaya çalışmış, dünyada tarımsal emtia ticaretine yönelik yapılan çalışmalarla

Vakıf yapan açısından, vakfın yerine getirdiği sosyal fonksiyon, her şeyden önce, psikolojik yani r u h î­ dir. gibi dünya nim etlerin: sadece ve sadece kendi

Merkezi Araştırma Laboratuvarı bünyesindeki taşınabilir ARTAX µ-XRF cihazı, açık tasarımlı spekt- rometre başlığıyla özellikle müzelerde bulundukları

a) Vakfın gayesi doğrultusunda her türlü kararı alır ve uygular. b) Mütevelli heyetçe belirlenen genel politikalar ışığında, vakıf faaliyetlerinin düzenli ve verimli olarak

2018-2019 Eğitim Öğretim Yılı’ndan başlayarak FMV Ayazağa Işık Anaokulu ve FMV Ayazağa Işık İlkokulunda 3-12 yaşları arasındaki öğrenciler için IB PYP

ABD başkanının, çok taraflılığa açık bir bağlılık ifade ettiğini, ancak Çin’e karşı sert olacağını da belirttiğini hatırlatan Jong-Wha, bunun RCEP ve daha geniş