• Sonuç bulunamadı

Izdırap Çiçekleri Seyyid Irmak

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "Izdırap Çiçekleri Seyyid Irmak"

Copied!
56
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

Izdırap Çiçekleri Seyyid Irmak

(2)

IZDIRAP ÇIÇEKLERI

ŞİİR

SEYYID IRMAK

CİNİUS YAYINLARI ŞİİR

Moda Caddesi Borucu Han No: 20 Daire: 504-505 Kadıköy 34710 İstanbul

Tel: (216) 5505078 http://www.ciniusyayinlari.com

[email protected] Seyyid Irmak IZDIRAP ÇİÇEKLERİ BİRİNCİ BASKI: Haziran, 2019

ISBN 978-605-7823-04-5 Baskı ve cilt:

Cinius Sosyal Matbaası Çatalçeşme Sokak No:1/1

Eminönü, İstanbul Tel: (212) 528 33 14 Sertifika No: 12640

© SEYYİD IRMAK, 2019

© CİNİUS YAYINLARI, 2019 Tüm hakları saklıdır.

Bu yayının hiçbir bölümü yazarın yazılı ön izni olmaksızın, herhangi bir şekilde yeniden üretilemez,

basılı ya da dijital yollarla çoğaltılamaz.

Kısa alıntılarda mutlaka kaynak belirtilmelidir.

Printed in Türkiye

 3

(3)

İÇİNDEKİLER

ŞİİR ... 9

IZDIRAP ÇİÇEKLERİ BU DÜNYA ...17

YENİ BİR GÜN ...18

GECELER ...19

GÖKLERDE ...20

ÖLÜM ...21

GÖSTER ...22

BİZİM ...23

GÜZ GELİNCE ...24

SAKSAĞAN ...25

BÜLBÜL ...26

PERİŞAN ...29

DAĞLAR ...30

ÜNİVERSİTELİ BACIMA ...31

KARINCA MİSALİ ...32

HİÇ ...33

GÜLMEYİ UNUTAN ÇOCUK ...34

(4)

ZİNDAN...37

HÜZÜN COĞRAFYASI ...38

GÜNEŞ BATAR AY DOĞAR GÜNEŞ BATAR ...44

GELSİN ...49

BAK ...51

GÖRMÜYOR MUSUN? ...52

GEÇTİK ...54

EY NEMRUT ...60

KAVAKLAR ...62

RÜZGÂR ...63

YANMAYINCA ...64

SAN’AT ...65

MÜRTECİ ...66

HAYKIRACAĞIM ...67

ERENLER ...70

MENEKŞE ...71

ÖLÜM ...72

CEMRE ...73

KARINCA ...74

ŞAİR ...75

VEDA ...76

İSTER ...77

SERDENGEÇTİLER ...80

BEDİÜZZAMAN...81

ÜSTADIM ...82

PALANDÖKEN ...84

SIRLAR ÂLEMİ ...86

İSTERİM ...87

REHBER ...88

ALLAH DİYOR ...89

GÖNÜLLER BİRLEŞİNCE ...91

HARABE ...93

KURTULUŞ ...94

BAHAR ...95

TUNA NEHRİ ...96

KOCATEPE ...98

AŞKINLA YANDIR BENİ ...101

DÜNYANIN YÜZÜNE ...102

SON NEFESTE ...104

BİR NEFES GİBİ ...105

İNSANOĞLU ŞU DÜNYAYA, ...105

EY YOLCU ...106

YÜRÜMEK ...107

EY HAYYAM ...109

BENZER ...111

(5)

ŞİİR

Şiirin en güzel tarifi, yine şiirin kendisidir. Nâmahremlerin, onun esrarını gizleyen peçesini açmaya çalışması, şiirin has- sas ruhunu rencide eder. Hele şâir olmayanların şiiri tarif etmeye kalkışması büyük bir talihsizlik...

* * *

Şiir çok sesli ve çok buutlu, tarifte idrakleri acze dü- şüren bir aşk bestesidir. Onu kavrayabilmek için, değişik perspektiflerden bakıp, bir yönünü yakalamaya çalışmak icap eder. O da, sadece şiirin bir cephesidir, onu bütünüyle ifade etmez.

* * *

Şiir, şâirin iç dünyasındaki iniş-çıkışların, yakarışların, aşk ve hüzünlerin, inkisarı hayallerin, zevk ve sürurların dil ile ifadesidir. Şâir aklı ile değil, ruhuyla düşünür ve hisseder.

* * *

Şiir, şâirin gönül bahçesinde gonca güller gibi açan, etrafına sihirli kokular saçan bir nevi solmayan lahuti çiçeklerdir.

* * *

(6)

Şiir, şairane ruhların sonsuzluk semalarında kanat çırpışlarının esrarlı sesleridir. Bu sesler, Kaf Dağı’nın ar- kasından, metafizik iklimlerin esrarlı dünyalarından bize haber verir.

* * *

Şiir, edebiyatların mebde ve müntehasıdır. Edebi türler içerisinde mazisi en eski olan şiirdir. Yazının icadından önce bile şiir vardır. Daha ilk insan topluluklarında şiir, destan şeklinde yeşermeye başlamış, fakat onu devam ettirecek yazı olmadığından dilden dile, gönülden gönüle aktarılarak, tevarüs ettirile gelmiştir. Bugün de, dünya edebiyatının şaheserleri destanlardır. Şiir, edebiyatın özü, özeti ve ulaşılması güç Everest’idir.

* * *

Şiir, Mutlak Güzel’i arama san’atıdır ve bu itibarla san’atların en yücesidir. Şâir, zaman ve mekan buutları içerisinde Mutlak Güzel’in cemâlinin tecellilerini görür, harika eserlerini müşahede eder ve nazarını kesretten vahdete çevirerek, O’nun izzet ve azameti karşısında hayret ve muhabbet secdesine kapanır.

* * *

Şiir, ince ve hassas bir terzilik san’atıdır. Şâirin gönlüne, ötelerden ilham olarak yuvarlanan mânâlara kelimelerden elbise biçme san’atı… Mahir san’atkar, usta terzi elbiseyi modele göre keser, biçer, ayarlar; modeli kumaşa göre de- ğil… Şiirde mana vücut gibidir, üslup ve kafiye ise onun libâsıdır. Güzel şiir, üslup ve manası tenasüp içinde olan şiirdir. İlle de birisinden fedakârlık yapmak gerekiyorsa, üslup ve kafiyeyi manaya göre ayarlamak en uygun olanıdır.

Diğer bir tabirle safiyeyi kafiyeye fedâ etmemeli. Kafiye yapacağım diye mânâyı preslemek, şiirin ruhuna, asliyetine hakârettir. Vücuda tam oturmayan, kolları uzun ya da çok kısa bir elbise, sahibinin üzerinde emânet gibi sırıtır. Şiirde de en ufak bir alelâdelik hemen kendini ele verir.

* * *

Bugün şiir, tarihinin en talihsiz devrini yaşıyor. Şiir ya- zanların, okuyanlarından daha çok olduğu bir devirdeyiz.

Bu da, şiire bir işporta malı kadar bile değer verilmediğinin göstergesidir. Bir şâirin bir mısraı ile orduların savaştığı, devletlerin barıştığı devirlerin olduğunu tarih kaydetmek- tedir. Şâirin en kutlu insan, şiir yazmanın da en yüce meslek sayıldığı devirler, şiirin altın çağı olarak kabul edilebilir.

Altın ve gümüşten sarrafların anladığı gibi, şiirden de ince ve hassas ruhlu, şâirane fıtratlar anlar.

* * *

(7)

Şiir, tebliğ vasıtası değildir, ama onunla kısa fakat çarpıcı mesajlar verebilir.

* * *

Şiirde serbestçilik iptılasına karşı olanlardanım, ama bence, şiiri edebiyat dergilerinin dar boyutları içerisine hapsetmek de doğru değildir. Zira şu koca kâinat baştanba- şa kudret kalemi ile yazılmış manzum ve mevzun büyük bir kitaptır. Onun her sahifesi bir mersiye, her satırı bir kaside ve her harfi bir şiirdir. Hem de manzum, ölçülü, pürüzsüz, akıcı ve her uzvu tenasüp içinde olan, edebiyat dehâlarını gölgede bırakabilecek beliğ bir şiirdir. Bence her çiçek bir şiir, her ağaç kudret kalemi ile yazılmış bir kasidedir.

Bu kitabın Nazzâm’ı gökte yıldızlarla, zeminde çiçeklerle mütemadiyen yeni yeni şiirler, kasideler yazar. Her bahar, ehil olanlar nazarında bir şiir demetidir. Bu şiiri, bu kitabı ârifler ve şâir ruhlu mütefekkirler okur ve anlarlar. Aklı gözüne inmiş, maddede boğulan şekilperestler, o kitabın mânâ iklimine asla nüfuz edemezler.

* * *

Şiire canlılık ve ebedilik kazandıran ve ilhama dâyelik yapan iki önemli unsur: Aşk ve ızdıraptır. Aşk ile yanmış muzdarip bir gönlün ilhamı, coşkun akan dereler gibi gürül gürüldür. Mecâzi aşklar da şiire ilham kaynağı olabilir, ancak, böyle aşkların mahsulü olan şiir de, kaynağı gibi mecazi olur. Şiirin solmayan lâhuti çiçekleri, ilâhi aşk ile

yoğrulmuş çilekeş gönüllerin has bahçesinde açar. Eğer şiir, çile süzgecinden geçmiş ilham ile beslenmiyorsa, toprağı çorak, iklimi kurak, ömrü de kısa olur. Kısa bir müddetçik taze ve canlı kalsa da, sonunda solup, gitmeye mahkûmdur.

* * *

Şiir, ilhama ve şâirin hâlet-i ruhiyesine göre bazen ince- den inceye açan nazlı bir çiçek, bazen gürül gürül akan bir ırmak bazen de düştüğü gönülleri yakan bir kor lav olur.

* * *

Hayal, şiirin kanatlarıdır. Şiir bu kanatları takınca, son- suzluk semalarında kanat açarak, ta Kabı Kavseyn önlerine kadar uçabilir ve Sonsuzun kapılarına dayanır.

* * *

Halis şiir, halis bir imanın semeresidir. Allah’a inanma- yan bir toplulukta, aşkın, vecdin, ızdırabın olmadığı yerde şiir de olmaz. Böyle kurak ve çorak bir iklimde bize şiir diye takdim edilenler, renkli kâğıt ve kumaş parçalarından yapılmış çiçek taklitlerinden ibarettir. Allah’a inanmayan bir cemiyette, şair sermayesini ve en önemli dayanağını kaybetmiş demektir. Einstein’in “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır’’ veciz sözü şiir için de geçerlidir. Dinden uzaklaşan şiir, saksağan kuşu gibi sekmeye, edebiyatın engin sahralarında topallamaya başlar.

(8)

* * *

His ve fikir, şiirin vazgeçilemez iki unsurudur. Birisi arının göz göz dokuduğu petekleri, diğeri içine doldur- duğu tatlı bal özüdür. İkisi birlikte olduğu zaman bal olur.

Fikirden mahrum his, muhafazasız kalmış bal özü gibi akıp gider; hissiz kuru fikir de balı süzülmüş, petek po- sası gibidir. Tatsız, kuru bir kışırdan ibaret… Daima biri diğerine muhtaç…

* * *

Değerli okuyucularıma, gönül bahçemin en nazenin çiçeklerinden derlediğim bir demet, bir buket takdim ediyorum.

Seyyid IRMAK

IZDIRAP ÇİÇEKLERİ

(9)

BU DÜNYA

Bilir misin ey nefsim bu dünya neye benzer?

İçtikçe sarhoş eden, içtiğin meye benzer, İnsan bunu bilir de yine dalar dünyaya;

Taşları cevher sanan deli, divaneye benzer.

(2018)

(10)

YENİ BİR GÜN

Seni bilmez nadanlar her güne üzgün başlar, Oysa Güneş her sabah işine düzgün başlar.

Heyhat, bu âlem her gün yeni baştan kurulur!

Her sabah yeni bir âlem, yeni bir gün başlar.

(2018)

GECELER

Sular kararırken bir gurup vakti, Dağların ardından gelin geceler.

Gönlüme hicranın muştusu çöktü, Gelin beni benden alın geceler.

Geceler renk katın hülyalarıma, Akşamdan kararan dünyalarıma, Sarılın tül gibi rüyalarıma, Düşlerime yorgan olun geceler.

Her gece rüyamda bir başka perde, Tüllenir ruhuma vakti seherde, Kızıl şafakların söndüğü yerde, Gitmeyin, benimle kalın geceler.

(1992)

(11)

GÖKLERDE

Yerde gözüm yok benim, benim gözüm göklerde, Acep hayat var mıdır, yedi kat feleklerde?

Onlarla dolup taşar galaksiler, yıldızlar, Seyran edip gezerler, aklım hep meleklerde.

(2018)

ÖLÜM

Ölüm susturunca bir gün dilimi, Musalla taşında yatan ölümü, Dostlar bir an önce götürün beni, Mezarım dört gözle bekler yolumu.

(2018)

(12)

GÖSTER

Göster Allah’ım, nurunu göster, Karanlık geceler sabaha gebe.

Cihangir ordular bir Fatih ister, Köhnemiş şu zaman bir çağa gebe.

Bir fecir atıyor, sabaha yakın, Bir nesil geliyor, geliyor bakın!

Kızaran ufukta bir büyük akın, Zulmet surlarını kırmaya gebe.

Anlat tarihimi ey ulu çınar, Gönlüm hasretle o günleri anar, Yıllardır içimde kaynayan pınar, Bir deli havuz ki, ırmağa gebe!

Yıllar, bu yolda tükendi, yıllar, Kaç mevsim meyveyi bekledi dallar, Sonunda bahara çıkacak yollar, Bu yollar sonunda varmağa gebe.

Bilmem, o günlere erecek miyiz?

O kutlu zaferi görecek miyiz?

Muhabbet gülleri derecek miyiz?

Atılan her tohum bir bağa gebe!

(1992)

BİZİM

Kaç asır yüzüstü süründük yerde, Kaç yerde kan ağlar Karabağ’larımız var.

Bir fecri sadık doğacak, bir gün seherde, Önümüzde altın çağlarımız var.

Gün olur, yurdundan sürülürüz biz, Kopmayan yay gibi geriliriz biz, Heyhat, bir ölür bin diriliriz biz, Ölmedik daha sağlarımız var.

Bu vatan uğrunda canımız bizim, Gerekirse akar kanımız bizim, Bu yolda can vermek şanımız bizim, Mazi ile güçlü bağlarımız var.

Zulme baş kaldırmak bizim huyumuz, Zalimin keyfince akmaz suyumuz, Hür yaşamış bizim bütün soyumuz, Hürriyet cenneti dağlarımız var.

(1998)

(13)

GÜZ GELİNCE

Karşı dağlar boran olur, Bizim ele güz gelince.

Ne arayan soran olur, Bizim ele güz gelince.

Güz gelince bizim eller, Soğuk soğuk eser yeller, Boynu bükük solar güller, Bizim ele güz gelince.

Ayrılığın vakti bugün, Ağla gönül ağla, dövün, El âleme bayram, düğün, Bizim ele güz gelince.

Hazan vurur bağlarına, Korku siner dağlarına, Ölüm uğrar sağlarına, Bizim ele güz gelince.

Yağmur yağar hazin hazin, Yüreklere salar hüzün, Düşlerime girer güzün, Bizim ele güz gelince.

(2019)

SAKSAĞAN

Yol üstünde saksağan, kendini bülbül sanır, Konduğu dikenleri yeni açmış gül sanır,

Öyle nadanlar gördüm, burnu her dem havada, Bindiği boz eşeği şahlanmış düldül sanır.

(2019)

(14)

BÜLBÜL

Seher vakti yana yana, Daldan dala konma bülbül.

Ateş düştü aşiyana,

Kaç, bir de sen yanma bülbül!

Yakıp, yıkıp kül ettiler, Cennet yurdu çöl ettiler, El âleme kul ettiler,

Gel de buna yanma bülbül.

Ben gezerdim yollarında, Sen şakırdın dallarında, Bu cennetin kollarında, O günleri anma bülbül.

Şu dünyanın cefasını, Sürmedin mi sefasını?

İnsanların vefasını, Karşılıksız sanma bülbül.

Seni yoldan şaşırırlar, Kafeslere düşürürler, Kesip seni pişirirler, Her gülene kanma bülbül.

Git, buradan uzaklara!

Tutulmadan tuzaklara, Gül pembesi şafaklara, Git, bir daha dönme bülbül.

(1999)

(15)

BOSNA’DA DOĞAN GÜNEŞ Kanların zalimi boğacak bir gün, Bosna’da ırmaklar kan akıyor, kan!

Beklenen güneşin doğacak bir gün, Az kaldı, Bosnalı yiğidim dayan!

Bosna’da işlenen insanlık suçu, Hilal’in üstüne diktiler haçı, Ne olur ağlama Bosnalı bacı!

Yeniden doğuyor nesli Fatihân...

Analar mâtemli, gelinler yasta, Kundakta yaralı bebekler hasta, Ümidim kalmadı en sadık dosta, Bunca çığlıkları yok mudur duyan?

Koskoca bir dünya sağır ve dilsiz!

Yürekler taşlaşmış, insanlar hissiz...

Ya İslam dünyası, o niye sessiz?

Zulmü lanetleyen Hazreti Kur’an!

Ey koca dev, artık gücünü göster!

Bosna’da geceler bir sabah ister, Yeter, beş yüz yıldır yattığın yeter!

Artık, Kuran’ın sabahında uyan!

(1994)

PERİŞAN

Yine baş kaldırdı Moskof uşağı, Karabağ’da bizim iller perişan!

Getirin mavzeri, verin kuşağı, Dağlar geçit vermez, yollar perişan!

Hocali, Kelbecer, Fuzuli derken, Serhatlarım bir bir düşüp giderken, Bizde şom ağızlı gâfiller varken, Orada biçâre kullar perişan!

Kundakta bebekler canından sürgün, Yaralı yüreğin derinden vurgun, Azeri kardeşim bana mı dargın?

Derdini söyleyen diller perişan!

Şeyda bülbül Karabağ’dan göçerken, Ermeniler kardeşkanı içerken, Atı alan Üsküdar’ı geçerken, Kır atın sırtında Çiller perişan!

(1993)

(16)

DAĞLAR

Çekilin yolumdan dağlar çekilin, Ben ki şu dağları aşmak isterim.

Dört yanımı saran bağlar çekilin, Bosna’da yardıma koşmak isterim.

Ferhat’ın önünde diz çöktü dağlar, Dağlar ki benim yolumu bağlar, Dağların ardında bir çift göz ağlar, Gözyaşın silecek yaşmak isterim.

Ferhat’ın dağları aştığı gibi, Mecnun’un Leyla’ya koştuğu gibi, Baharda suların coştuğu gibi, Sel olup bendimi taşmak isterim.

Dönüp de tarihten sorsunlar beni, Er meydanlarında görsünler beni, Kanlı gömleğime sarsınlar beni, Hilal’in gölgesine düşmek isterim.

(2000)

ÜNİVERSİTELİ BACIMA

Makamı bâlâda görelim seni, Sokakta satılan mal değilsin sen!

Mehtabın tülüne saralım seni, Yerde çiğnenecek gül değilsin sen!

Konuşup, davanı haykıracaksın, Sana vurulan zinciri kıracaksın, Zulmün karşısında dik duracaksın, Ağızsız, dilsiz lâl değilsin sen!

Nene Hatunların soylu kızısın, Al bayrağımın nazlı yıldızısın, Savaşta aslansın, sulhta kuzusun, Benim şerefimsin; zül değilsin sen!

Senin örtün, Kâbenin örtüsüdür, Bacımın örtüsü en saf süsüdür, Ninnilerin kahramanlık türküsüdür, Meyvesiz, çiçeksiz dal değilsin sen!

Okyanuslardan derin şefkatin vardır, Semalardan engin saffetin vardır, Pak ve tertemiz iffetin vardır, Namus tacirine kul değilsin sen!

(1999)

(17)

KARINCA MİSALİ

Üfledim durdum kör ateşi yandırmak için, Ne yüzsuyu döktüm bu çarkı döndürmek için!

Karınca misali hep ağzımla su taşıdım, Kaynayan fitne ateşini söndürmek için.

(2017)

HİÇ

Şu çaresiz milletin ittifak derdiyle, Seherde oturup ağladın mı hiç?

Yokluk nedir, tattı mı hiç yüreğin?

Açlıktan karnına taş bağladın mı hiç?

Ban ban bağırırsın, var mıdır hiç amelin?

İnsanların ensesinde oturmak mı emelin?

O geniş karnınla iki büklüm olurken belin, Allah korkusuyla yüreğini dağladın mı hiç?

İpi kopmuş tespih gibi dağılırken ümmet, Hani nerde canhıraş olacak himmet?

Sen rahat adamısın, neyine zahmet?

Coşkun akan dereler gibi çağladın mı hiç?

Hani baş koyacaktın O’nun yoluna?

Ne çareler arayacaktın şu milletin haline, Darda kalmış, Allah’ın bir kuluna, En ufak bir yardım sağladın mı hiç?

(1999)

(18)

GÜLMEYİ UNUTAN ÇOCUK Yere düşen bir tomurcuk, Kar üstünde yatan çocuk...

Kan terlemiş boncuk boncuk, Korkularda yiten çocuk!

Yandı, Saraybosna yandı!

Hançer gırtlağa dayandı, Sular kızıla boyandı, Al kanlara batan çocuk.

Anasız kuzular gibi, Kan ağlıyor sular gibi, Seherde kumrular gibi, Hazin hazin öten çocuk...

Gözü dönmüş kanlılara, Ah, timsah vicdanlılara!

Ateş kusan namlulara, Elinde gül tutan çocuk.

Neden mahzun bakıyorsun?

Yüreğimi yakıyorsun, Sular gibi akıyorsun, Gülmeyi unutan çocuk...

Ben zaten yaralıyım, Bir bahtı karalıyım, Can evimden pareliyim, Derdime dert katan çocuk!

(1994)

(19)

KİM YANACAK

Sen yanmazsan, ben yanmazsam, Bu dâvâya kim yanacak?

Omuz verip dayanmazsam, Dâvâ kime dayanacak?

Yanacak, yandıracaksın, Hep ayakta duracaksın, Nefsine gem vuracaksın, Bu gafletten uyanacak…

Eriyeceksin mum gibi, Kızgın çöllerde kum gibi, Sevdalanmış Mecnun gibi, Boyasıyla boyanacak…

(1998)

ZİNDAN

Gün doğar, gün batar ve akşam olur, Güneş’in doğmadan battığı yerdir.

Nice koç yiğitler senden gam alır, Hazreti Eyyüb’ün yattığı yerdir.

Yoklama düdüğü öttüğü zaman, Ümitlerin uçup gittiği zaman, Her şeyin orada bittiği zaman, Rabbimin elimden tuttuğu yerdir.

Ay olur, yıl olur uzar günleri, Akşamdan kuşatır seni cinleri, Ne postacı gelir, ne güvercinleri, Uğursuz baykuşun öttüğü yerdir.

Elimde senedim yoktur sabaha, Girip de çıkamam belki bir daha, Tek suçum inanmak benim, Allah’a, Arifin çileyi tattığı yerdir.

(1998)

(20)

HÜZÜN COĞRAFYASI Çilekeş bir milletim, Ne dumanlı başım var!

Filistin’de, Keşmir’de, Ağlayan kardeşim var.

Bosna’da ağlayan ben, Karalar bağlayan ben, Tuna’da çağlayan ben, Irmak gibi yaşım var.

Öksüz kalmış bir millet, Halkından uzak devlet, Sabret, yüreğim sabret, Sönmeyen ateşim var...

Bellolmaz yazım, kışım, Dört mevsim eser başım, Gün olur akar yaşım, Baharım var, kışım var.

Haykırdım şafaklara, Duyulsun korkaklara, Nakşettim bayraklara, Benim de bir marşım var!

Sınırımda serhatlar, Ufukta beyaz atlar, Değişmezmiş fıtratlar, Eğilmez bir başım var.

(1998)

(21)

AHİRZAMAN Başsız başsız gövdeler, Bak, işte ahir zaman!

Şer için görevdeler, Günahlar sanki tufan!

Her şey kurulmuş tuzak, Rafta tozlanmış Kur’an.

Zincir vurulmuş tutsak, Öz yurdunda Müslüman...

Kora soktum elimi, Ateşten gömlek imân...

İnkâr şimdi bir moda, Marifet olmuş gümân.

Giydirilmiş kütükler, Kesilmiş birer aslan...

Soydan, soptan güdükler, Olmuşlar bir kahraman...

Cehennem inmiş yere, Caddeler dolu şeytan...

İnsan olmuş bir kere, İki ayaklı bir hayvan...

Fili yutmuş cüceler, Mikrop, olmuş gergedan...

Zift kokuyor geceler, Günahlar olmuş umman...

(1998)

(22)

GÜNEŞ BATAR AY DOĞAR

(23)

GÜNEŞ BATAR Güneş batar, Ay doğar, Karanlık devam etmez.

Bir nur zulmeti kovar, Bu dünya böyle gitmez.

Her inişin çıkışı, Bahar izler her kışı, Suların bir akışı, Bu suya perçin tutmaz.

Yine Güneş doğacak, Yine sabah olacak, Nur zulmeti kovacak, Bu gün yarın fark etmez.

Elimde rehber Kur’an, Odur bizi kurtaran, Vur davula mehterân, Bu şarkı burda bitmez!

Rabbim bırakmaz darda, Bir gün düşecek perde, Zalimin bastığı yerde, Yağmur yağmaz, ot bitmez...

Güneş doğmaya başlar, Ayılacak sarhoşlar, Yarasalar, baykuşlar, Bir daha böyle ötmez...

(1999)

(24)

BEKLENEN NESİL

Delikanlım haydi nerede kaldın?

Hani ya yangını söndürecektin!

Sen de mi dünyaya, oyuna daldın?

Akan gözyaşını dindirecektin...

Şu ağlayan senin bacın değil mi?

Acıları senin acın değil mi?

Ak saçlı ninen duacın değil mi?

Sönmüş ocağını yandıracaktın...

Alarak gücünü şanlı maziden, Fatih‘ten, Yavuz’dan, Orhan Gazi’den, Gülbankı titreten çelik pazıdan, Feleği tersine döndürecektin...

Ateşe atsalar Nemrutlar seni, Tutup kaldıracaktın bu yüce dini, Gel artık haydi, bekletme beni, Bu yükü omzuna bindirecektin...

Yıldızlarda mı, bulutlarda mısın?

Her sabah tüllenen umutlarda mısın?

Ahiret eksenli boyutlarda mısın?

Göklerden İsa’yı indirecektin...

Şöyle bir irkil, doğrul yerinden!

Volkanlar gibi kükre derinden.

Kahramanlık sende irsi pederinden, Düşmanı köşeye sindirecektin...

(1998)

(25)

GEL

Bir nesil bekliyoruz, Kalk yiğidim, kalk da gel!

Asırlar oldu yeter, Şafak vakti çık da gel!

Hizmet için yurduna, Şu milletin derdine, Dönüp bakma ardına, Gemileri yak da gel!

On dördünde Ay gibi, Küheylan bir tay gibi, Gerilmiş bir yay gibi, Şimşek olup çak da gel!

Dayan civanım dayan, Gerçek olacak rüyan, Şafak sökmeden uyan, Bir lav olup ak da gel!

Civan boylum, nur yüzlüm, Küheylanım, ay gözlüm, Meleğim, gül benizlim, Boyuna bir bak da gel!

(1998)

GELSİN

Ne bilsin bu yolda yâd eller bizi, Gelsin, bizi bilen yârenler gelsin!

Gönlümde azatlık, içimde sızı, Sıdk ile bu yola girenler gelsin...

Bu yol çilelidir, cefakâr ister, Dâvâya gönülden vefakâr ister, Her şeyden geçecek fedakâr ister, Ömrünü bu yolda verenler gelsin...

Bu yolda yer yoktur kine, kavgaya, Yüz elim olsa da yetmez dâvâya, Gönlünü açacak kutlu sevdaya, Muhabbet gülleri derenler gelsin...

Girecek ateşe, koşarcasına, Taşmış ırmak gibi coşarcasına, Basacak, bir taşa basarcasına, Benliği yerlere serenler gelsin...

(1999)

(26)

GÖNÜL ERLERİ Biz gönül erleriyiz, Aşk gibi yolumuz var.

Hakk’ın askerleriyiz, Bükülmez kolumuz var...

Küfrü getirdik dize, Koca dünya dar bize, Ne sorarsan sor bize, Susmayan dilimiz var...

Volkan olur akarız, Şimşek gibi çakarız, Sarp dağlara çıkarız, Nurdan düldülümüz var...

Dünyayı neyleriz biz, Tefekkür eyleriz biz, Dilsiz de söyleriz biz, Konuşan halimiz var...

Ariflerin peşinden, İçtik nur çeşmesinden, Dostun aşk bahçesinden, Solmayan gülümüz var...

(1998)

BAK

Petekteki mühürlere, Ballardaki birliğe bak!

Irmaklara, nehirlere, Göllerdeki birliğe bak!

Gözündeki perdeyi çek, Her şey yalan; O’dur gerçek, Ağaç sikke, mühür çiçek, Güllerdeki birliğe bak!

Yağmur yağar, şimşek çakar, Sular O’na doğru akar, Bütün yollar O’na çıkar, Yollardaki birliğe bak!

Bak dağlara, bak taşlara, Taşlardaki nakışlara, Çiçek açmış ağaçlara, Dallardaki birliğe bak!

Her simâya vurmuş mühür, Dikkat ile bakan görür, Her şey O’ndan haber verir, Mallardaki birliğe bak!

(1995)

(27)

GÖRMÜYOR MUSUN?

Sen nesin, dünyaya niçin gelmişsin?

Dönüp de kendine sormuyor musun?

Bu dünyaya balıklama dalmışsın, Her gün ölenleri görmüyor musun?

Gökte Güneş bile emrini dinler, O’na doğru akıp gidiyor günler, Birazcık düşünen her şeyi anlar, Kafanı birazcık yormuyor musun?

Bakıp da Güneşi görmeyen kördür, Basiretsiz bir göz bu başa ardır, Her şeyin mutlaka bedeli vardır, Beş vakit huzurda durmuyor musun?

(1993)

SEN ADAM OLAMAZSIN Sen Allah’ı bilmezsen, Sen adam olamazsın...

O’nu candan sevmezsen, Sen adam olamazsın...

“Ene”yi kırmadıkça, Hüve’yi görmedikçe, Hak için vermedikçe, Sen adam olamazsın...

Uzak durma, gel beri, Kur’an gibi rehberi, Sevmezsen Peygamberi, Sen adam olamazsın...

Mide dolu, kafa boş, Sünger beyinli sarhoş, Havuç burunlu hoşhoş, Sen adam olamazsın...

Bir taş attım Hasan’a, Ha Hasan’a, ha sana, Sen sana anlasana, Sen adam olamazsın...

(1997)

(28)

GEÇTİK

Biz bu yola düşeli, Mayınlı telden geçtik.

Karlı dağlar aşalı, Geçilmez yoldan geçtik.

Aktık aktık durulduk, Bir sevdaya vurulduk, Ballar balını bulduk, Petekten, baldan geçtik.

Sarpa sarınca yollar, Darda kalınca kullar, Geçit vermeyen çöller, Sahradan, çölden geçtik.

Bağları, bostanları, Köşkleri, mestânları, Koyduk gülistanları, Goncadan, gülden geçtik.

Şu dünyanın mülkünü, Koyup geldik yükünü, Düşündükçe ilkini;

Servetten maldan geçtik.

İstikbal bizim olsun, Ahrette yüzün olsun, Damlalar sizin olsun, Deryadan, gölden geçtik.

(1999)

(29)

NİSAN YAĞMURU Cemre düştü toprağa, Yağ, Nisan Yağmuru yağ!

Güneş vurdu yaprağa, Yağ, Nisan Yağmuru yağ!

Yere, Güneş’e, Ay’a, İçime doya doya, Gönlümü nura boya, Yağ, Nisan Yağmuru yağ!

Taş yürekli dağlara, Bahçelere bağlara, Susamış dimağları, Yağ, Nisan Yağmuru yağ!

İçimde bir kor ateş, Sanki içimde Güneş, Sen ki zemzemlere eş, Yağ, Nisan Yağmuru yağ!

Boynu bükük çiçekler, Kundaktaki bebekler, Hasretle seni bekler, Yağ, Nisan Yağmuru yağ!

Mis kokulu buhardan, Gelsin ezeli nurdan, Nur damlasın yağmurdan, Yağ, Nisan Yağmuru yağ!

(2001)

(30)

GERÇEK HUZUR İslam’da gerçek huzur, Beşer Kuran’a muhtaç...

Şimdi nerdesin ey nur?

İnsanlık sana muhtaç!

Özden kopmuş curuflar, Ruhsuz ruhsuz güruhlar, Kanı çekilmiş ruhlar, Taze bir kana muhtaç!

Şefkat yüklü sinende, Dostluk, kardeşlik sende, Yollar kesişir dinde, Kalpler imana muhtaç...

Yarasalar, baykuşlar, Ayık gezmez sarhoşlar, Yerden Güneş’i taşlar, Akla, irfana muhtaç!

(1999)

TERENNÜM EDER

Çağlayan sularda dinledim seni, Irmaklar hep seni terennüm eder.

Gün doğar, Ay batar dinler emrini, Şafaklar hep seni terennüm eder.

Baharda tüllenir renk, desen desen, Yağmurlarda sen varsın, rüzgârda sen, Senin meltemindir içimde esen, Topraklar hep seni terennüm eder.

Bülbüller zikreder, güller titreşir, Çiçekler raks eder, dallar titreşir, Senden bahsederken diller titreşir, Yapraklar hep seni terennüm eder.

Her şeyin üstünde mührünü gördüm, Hayretler içinde secdeye vardım, Nakış nakış çiçeklere diyordum;

Bayraklar hep seni terennüm eder.

(2001)

(31)

EY NEMRUT

Ey Nemrut! Sen ki kaç masumun kanına girdin, Bak, şimdi, sen de onlar gibi sürünüyorsun...

Hazreti İbrahim’i niye ateşe verdin?

Yaptıklarından pişman gibi görünüyorsun...

Hazreti İbrahim kaç defa kapında durdu, Sabırla, sana doğru yolu göstermek için.

O’na iman edenler göklere yükseliyordu, Sen ise yerin dibine batıyordun, niçin?

Sarayında saklambaç oynuyor ecinniler, Sen azap çekiyorsun taşlaşmış cesedinle...

Üstünde geziniyor, şimdi kim bilir kimler?

Yürekler hoplatırdın nemrutlaşmış sesinle...

(1999)

YOLUN YARISI

Yaş otuz beş, yolun yarısı, demiş adamın biri, Galiba, yetmiş yıl yaşayacağını hesap etmiş.

Heyhat! Yolun sonuna gelmiş, adamın yok haberi, Meğer birkaç yıl geçmeden adamcağız vefat etmiş...

(2000)

(32)

KAVAKLAR

Kavaklar, şu uzun, ince kavaklar, Uçuşuyor, sarı sarı yapraklar;

Ölüm, her an geliyorum diyor da, Yine de anlamıyor, şu ahmaklar!

(2000)

RÜZGÂR

Beni de bindirsen kanatlarına, Uçsam, uçsam Arz’ın öbür ucuna...

Binsem rüzgârın beyaz atlarına, Binsem de yükselsem Başak Burcuna...

Bazen müjdeler getiren bir bâdı sâbâ, Bazen sabahlara kadar kükreyip duran!

Sen misin içimdeki meltem acaba?

Kaldırıp da beni yerlere vuran!

Sen ki dans ettiren kum taneciklerine, Yapraklara şarkı söyleten sensin...

Issız çöllerde derinden derine, Kayaları inletip, ağlatan sensin...

Bazen de yolumda bir deli rüzgâr, Sinsice döşemiş tuzaklarını...

Rüzgârlarda ölüm ürpertisi var, Gezdirir ensemde dudaklarını!

(1993)

(33)

YANMAYINCA

Demir bile ham demirdir, Ateşlerde yanmayınca.

Ha elmastır, ha kömürdür, Cevher adı konmayınca…

Sensin Rahim, sensin Rahman, Sensin Gafur, sensin Gufrân, Günahlarım sanki umman, Tövbe ile yunmayınca.

Bir mum gibi yanmayınca, Mecnun olup dönmeyince, Suyun kadri bilinir mi?

Susayıp da kanmayınca…

(1998)

SAN’AT

Sanat manat diyorlar, Bilmezler nedir sanat?

Sanatkâr geçiniyor, Üç beş tüysüz hayvanat…

Haberi yok sanattan, Lahuti saltanattan, Muhteşem kâinattan, Bir şâh eser kâinat!

(1998)

(34)

MÜRTECİ

Bana mürteci diyen, Kaç asır geridesin…

Ben çağla yarışırken, Sen hâlâ yerindesin…

Ben ileri, sen geri, Geçirdik devirleri, Âdem devrinden beri, Hep şer üzerindesin.

Ey gerici, ey yobaz!

Laf ebesi hokkabaz!

Fikir yoksunu, bağnaz!

Cehalet devrindesin.

Battıkça batıyorsun, Her telden ötüyorsun, Sen hâlâ yatıyorsun, Oldukça derindesin…

Merdiven kurdum Ay’a, Gidip, geldim uzaya, Sen hâlâ yerde yaya, Midenin derdindesin.

(1999)

HAYKIRACAĞIM

Boşa uğraşma, beni susturamazsın, Sen sus dedikçe, ben haykıracağım!

Yurdumda bana zincir vuramazsın, Prangaları bir bir kıracağım!

Ne banka soydum ben, ne kıydım cana, Düşünce suçlusu diyorlar bana,

Düşünmek suç mudur, sorarım sana?

Düşünüp taşınıp hep soracağım!

Her şeyi sen keyfince tutamazsın, Her fermanı bana okutamazsın, Suları tersine akıtamazsın, Azgın sulara perçin vuracağım!

Ben ki söylüyorum diriliş marşı, Mazlumun feryadı titretir Arş’ı, Senin o tükenmez zulmüne karşı, Kaleler gibi dimdik duracağım!

(1998)

(35)

DURDURUN SAVAŞLARI Dünyaya gelmez huzur, Silahlar susmadıkça!

Ne de savaşlar durur, Zalimi asmadıkça!

Durdurun savaşları, Söndürün ataşları;

Analar ağlamasın, Akmasın gözyaşları!

Firavunlar, Nemrutlar, Dimdik ayakta putlar, Yıkılır mı tağutlar, Boynuna basmadıkça…

İndirin şu başları, Susturun sarhoşları;

Gelinler ağlamasın, Akmasın gözyaşları…

Bitmeyen savaşların;

Surdaki şu kuşların, Baştaki sarhoşların, Sesini kısmadıkça…

Surdaki şu kuşları, Susturun baykuşları;

Nineler ağlamasın, Akmasın gözyaşları…

(1997)

(36)

ERENLER

Bu diyardan göçtüler, Bu kapıdan girenler.

Kanat açıp uçtular, Sonsuzluğa erenler.

Geçti, gitti bu dünya, Bitti artık bu rüya, Serap dolu bir hülya, Aldanmasın görenler.

Nura girdinse eğer, Bir ânı cihan değer, Gerçek, ölmezmiş meğer, Hak yolunda ölenler.

Ne verirsen o kalır, Eksilmez, hep çoğalır, Bir verirse, bin alır, Allah için verenler.

Halis Müslüman onlar, Yiğit, pehlivan onlar, Gerçek kahraman onlar, Zulme göğüs gerenler…

(1997)

MENEKŞE

Issız dağ başında bir mor menekşe, Rüzgâra karşı gülümsedi durdu.

Açılıp kapandı, kaç gün kaç gece, Belli ki bir misafir bekliyordu.

Melekler göz kırptı, uzaktan ona, Yıldızlara döktü duygularını.

Her akşam bir adım yaklaştı sona, Bu yüzden kaçırdı uykularını.

Kuş uçmaz, kervan geçmez doruklarda, Mor dağların mor çiçeği menekşe!

Moru, pembesi akseder sularda, Tatlı tatlı tebessümü Güneşe!

Ve derken dalına bir bambus kondu, Okşadı çiçeği kanatlarıyla.

Menekşe bal dolu kâseyi sundu, Bambusa karşılık yanaklarıyla.

(1997)

(37)

ÖLÜM

Ne zaman virane bir şehir görsem, O anda aklıma sen geliyorsun.

Ne vakit ölüler yurduna varsam, Her taşın üstünden yükseliyorsun.

Her yerde benimle gezip dolaşan, Hayalin üstümde bir böcek gibi!

Bir gölge gibi peşimden koşan, Bir anda kanımı emecek gibi!

Yine bir cenaze geçti yolumdan, Yine bir adım daha yaklaştım sana.

Kaçıp da kurtulmak var mı ölümden?

İnsan ölmek için gelmiş cihana…

(2003)

CEMRE

Cemre toprağa değil; gönlüme düştü cemre, Çiçekler tomur tomur, derdimi deşti cemre…

(2001)

(38)

KARINCA

Karınca deyip geçme; bu yolda bir karınca, Dağlardan büyük olur, hedefine varınca…

(2001)

ŞAİR

Ben ki, çilekeş bir milletin mahzun şâiriyim, Ağlarım, gam çekerim, ben ki onlardan biriyim…

(2000)

(39)

VEDA

Bugün Karabağ’da bülbüller yasta, Seher vakti açan güllere veda!

Ümidim kalmadı en sadık dosta, Dost diye uzanan ellere veda.

Candan severiz biz Azerbaycan’ı, Uğrunda severek veririz canı, Dostluk ve kardeşlik nerede, hani?

Laf değil, iş yapan dillere veda.

Deli rüzgâr yine tersinden esti, Bugünde bellolur kara gün dostu, Nahçıvan’da düşman yolları kesti, Anayurda giden yollara veda…

Karabağ’da bizim iller kan ağlar, Gönüller yas tutar, diller kan ağlar, Bülbüller mâtemde, güller kan ağlar, Artık bu bağda bülbüllere veda.

(1992)

İSTER

Yeter, Allah’ım yeter!

Bu millet bir nur ister.

Hayat, ölümden beter, Gönüller huzur ister.

Bitsin artık bu gece, Bitmeyen şu işkence, Dudaklarda bir hece, Zulmete bir “dur” ister.

Bu gece, zulmet niye?

Bıçak değdi kemiğe, Ya Sabır diye diye, Deli gönül vur ister!

Her derde sende çâre, Yandırma bizi nar’a, Yandık, susadık nura, Kalbimiz sürur ister.

(1988)

(40)

AHDETTİM

Bu dâvâya gönül verdim, Bu yoldan dönmeyeceğim.

Eğer dönersem namerdim, Bu yoldan dönmeyeceğim.

Bu can tenden çıkmadıkça, Kan damardan akmadıkça, Sel bendini yıkmadıkça, Bu yoldan dönmeyeceğim.

Fizan’a sürseler beni, Ateşe verseler beni, Çarmıha gerseler beni, Bu yoldan dönmeyeceğim.

Kaf Dağına uçursalar, Kızgın kezzap içirseler, Beni benden geçirseler, Bu yoldan dönmeyeceğim.

Düşse gökten yıldırımlar, Uzansam yerlere kadar, Şahit olun kaldırımlar, Bu yoldan dönmeyeceğim.

Yarı yolda ölsem bile, Çölde Mecnun olsam bile, Dünyada tek kalsam bile, Bu yoldan dönmeyeceğim.

Ben bu yola sevdalıyım, Ona gönülden bağlıyım, Sanmayın ki ben deliyim, Bu yoldan dönmeyeceğim.

(1991)

(41)

SERDENGEÇTİLER Serdengeçti derler bize, Biz bu candan geçeceğiz.

Ecel şerbeti sunsalar, Yudum yudum içeceğiz.

Seher vakti çıkıp geldik, Gemileri yakıp geldik, Bir sel olduk, akıp geldik, Ummanlara göçeceğiz.

Nur söyleriz, nur okuruz, Bülbül oluruz şakırız, Gerçi aciziz, fakiriz, Defineler açacağız.

Gerçek mümin düşmez yese, Ne gam çeker ne de tasa, Yıldızlara basa basa, Kanatlanıp uçacağız.

Bu sır saklanır mı serde, Açılırken perde perde, Biz bu nurları her yerde, Dört bir yana saçacağız.

(1982)

BEDİÜZZAMAN

Şu yalan dünyada bir garip yolcu, Gurbet illerinde Bediüzzaman.

Yolcunun halinden anlamaz hancı, Gurbet illerinde Bediüzzaman.

Vefasız dünyada düşmanı çoktur, Makamda, mevkide sevdası yoktur, Sözleri hakikat, dâvâsı haktır, Gurbet illerinde Bediüzzaman.

Gönüller sultanı, maznunlar piri, Mevla’nın dostudur, Habib’in yâri, Âlem-i bekada cennettir yeri, Gurbet illerinde Bediüzzaman.

Barla bağlarında bülbüller öter, Hastadır üstadım muzdarip yatar, Hazreti Eyüp’ten derdi bin beter, Gurbet illerinde Bediüzzaman.

Mukaddes çileni bir nebze tattım, Medet et üstadım hırkanı tuttum, Ben senin yolunda nurlara battım, Gurbet illerinde Bediüzzaman.

(1982)

(42)

ÜSTADIM Has bağın gülü, Bediüzzaman.

Asrın bülbülü, Bediüzzaman.

Elinde Kur’an, Dilinde burhan, Muini Rahman, Bediüzzaman.

Üç devir gördün, Bir ömür verdin, Mührünü vurdun, Bediüzzaman.

Zindanda sultan, Kükreyen aslan, Sanki bir volkan, Bediüzzaman.

Yıkıldı putlar, Nerde tağutlar?

Zaferi kutlar, Bediüzzaman.

İnsanlık hayran, Değişti devran, Dostlara bayram, Bediüzzaman.

Vasfetmez yâdım, Haktır muradım, Aziz üstadım, Bediüzzaman.

(1990)

(43)

PALANDÖKEN

Palandöken Palandöken, Nedir bu efkârın senin?

Yine dumanlanmış başın, Bitmez mi hiç zârın senin?

Kaçkar Dağı senin eşin, Pek amansız geçer kışın, Tipi, boran eser başın, Uğuldar rüzgârın senin.

Duman duman yamaçların, Yine çatılmış kaşların, Bağrı yanık dadaşların, Erzurum diyarın senin...

Güneş evvel sana doğar, Yağmur önce sana yağar, Sanki başın göğe değer, Soğuktur suların senin.

Soğuk akar pınarların, Eriyince o karların, Hani ulu çınarların?

Öksüzdür pınarın senin.

Bu dünyada gülmez yüzün, Doruklarda yoktur düzün, Eksik olmaz kışın, yazın, Başındaki karın senin.

(1982)

(44)

SIRLAR ÂLEMİ

Seyrettim Güneş’i, bir katre suda, Damlalar deryayı içinde taşır.

Bir tohum içinde ağaç uykuda, Minnacık vücudun yorganı kışır…

Sırlar âlemidir bu dünya, sırlar, Bir ânın içinde gizli asırlar, Sırları kuşatıp, hapseden surlar, Kırılacak bir gün gelince haşir.

(1988)

İSTERİM

Sensin gönüller tabibi, Derdime derman isterim.

Cerrah kıldın ol Habib’i, Kalbime Lokman isterim.

Anladım ki dünya fani, Terk ettim canı, cananı, İstemem kasrı, cinânı, Rüyet-i Rahman isterim.

Bu canım kurban olacak, Yüreğim biryân olacak, Derdime derman olacak, Kevser-i Kur ’an isterim.

(1985)

(45)

REHBER

Derdine derman istersin, Yetmez mi dert derman sana.

Kalbine Lokman istersin, Kendi derdin Lokman sana.

Arş’tan inen ulu ferman, Aklı beşer olur hayran, Ondadır her derde derman, İşte rehber Kur’an sana!

(1984)

ALLAH DİYOR Yerde, gökte ne varsa, Dinle bak, Allah diyor.

Eğer insan anlarsa, Dinle bak, Allah diyor.

Okyanuslar, bahirler, Gürül gürül nehirler, Petekteki mühürler, Dinle bak, Allah diyor.

Kırk bin başlı bir melek, Her dalında bin çiçek, Hepsi nutka gelerek, Dinle bak, Allah diyor.

Ağaçlara, taşlara, Böceklere, kuşlara, Her yanda nakışlara, Dinle bak, Allah diyor.

(46)

Yeşeren yapraklara, Çatlamış topraklara, Kulak ver dudaklara, Dinle bak, Allah diyor.

Seherde bir bülbüle, Nazar et gonca güle, Her biri bir dil ile Dinle bak, Allah diyor.

Yıldızlar ve felekler, Hazin hazin melekler, Denizlerde semekler, Dinle bak, Allah diyor.

(1992)

GÖNÜLLER BİRLEŞİNCE Birlikte bir dirlik var, Gönüller birleşince.

Birlik beraberlik var, Kalplere yerleşince.

Gelin, ey dostlar gelin!

Bir ve beraber olun, Sesi duyulur elin, Bir yerde buluşunca...

Güneş vurur kavrulur, Can sineden devrilir, Bir toz gibi savrulur, Yaprak daldan düşünce...

(1991)

(47)

VİRANE

Bir kor düştü içime, Yaktı, yıktı; virane…

Bir ben değil dünyada, Baktım herkes divane.

Pest ey gönül sana pest!

Bütün âlem dest bedest, Benim gibi her şey mest, Yıldızlar da pervane.

(1987)

HARABE

Kiminin gönlü saray, kiminin ki Kâbe’dir, Benimse dışım gibi, içim de harâbedir.

(1982)

(48)

KURTULUŞ

Kitabımız Kuran’dır, yolumuz Allah yolu, Sarılalım Kuran’a, kurtulsun Anadolu.

(1985)

BAHAR

Her bahar insana söylüyor haşri, Dört yüz bin ağızdan dili baharın.

Her tohum çatlatır kabuğu, kışrı, Sümbüllenip açar gülü baharın.

Yamaçlar yeşildir, etekler sarı, Leylekler müjdeler gelen baharı, Kıştan arta kalan dağların karı, Eriyip coşturur seli baharın.

Her yerde, herkeste bahar neşesi, Mest eder çobanı kavalın sesi, Açılır sümbülü, gülü, lalesi, Giyer fistanını yolu baharın, Âşıklar methini edemez gülün, Dalında şakıyan şeydâ bülbülün, Başına haleler takınmış gelin, Yaprağı, çiçeği, dalı baharın,

(1982)

(49)

TUNA NEHRİ

Tuna Nehri, Tuna Nehri, Hani nerde yoldaşların?

Hep beraber çağlardınız, Nil, Sakarya kardeşlerin!

Serdarların yarışırdı, Allah için vuruşurdu, Kanına kan karışırdı, Gül rengiydi akışların…

Yeşil donlu atlıların, Hani kırk kanatlıların, Viran olmuş serhatları Yurdu musun baykuşların?

Hatırladıkça dünleri, Estergon’u, Budin’leri, Zafer dolu o günleri, Taştı yine gözyaşların.

Tuna Nehri döne döne, Yatağından taştı yine, Vahşi Sırplar azdı gene, Bugün Tuna berduşların…

Durgun durgun akıyorsun, Neden mahzun bakıyorsun?

Bir kor gibi yakıyorsun, Hançer gibi bakışların!

(1991)

(50)

KOCATEPE

Kocatepe, ezansız semtlerin ulu mâbeti, Kocatepe, bu şehir sende tattı saadeti.

Ölü bir şehrin başucunda mezar taşısın sen, Ayasofya’nın, Selimiye’nin kardeşisin sen.

Bir devir böyle geçti, ezansız ve mâbetsiz, Bir millet nasıl yaşar duasız, ibadetsiz?

Şahlanan bir milletin nabzı sende atıyor, Gümüş kubbelerinden bir kandil uzatıyor.

Şu cadde senin yolun, sana çıkar şu sokak, Bu şehrin insanları, oluk oluk akacak.

İmana susayanlar hep sana koşacaklar, Yıllardır özlediği nura kavuşacaklar.

Billur avizelerinden bir nur uzatacaksın, Kararmış dünyalara sen ışık tutacaksın.

Kırıldı bir bir artık, sana uzanan eller,

Gölgende çürüyecek yosun tutmuş heykeller.

Bütün dünya yıkılsa, sen ayakta duracaksın, Kıyamete kadar Tevhidi haykıracaksın.

(1992)

(51)

DOĞA

Nedir, bu “doğa” nedir?

Deve mi, yoksa at mı?

Saati yapan usta, Acep yine saat mi?

En basit şeye kadar, Her şeyin sahibi var, Bunca Ay’lar, yıldızlar, Sahipsiz saltanat mı?

(1987)

AŞKINLA YANDIR BENİ Aşkınla yandır beni, Gaflete dalmayayım.

Mecnun’a döndür beni, Ben, beni bilmeyeyim.

Karlı dağlar aşayım, Çöllerde dolaşayım, Irmak olup taşayım, Bendime dolmayayım.

Ağlatma güldür beni, Nurlara daldır beni, Bir kere öldür beni, Bir daha ölmeyeyim.

Şu dünyada bir mola, Ölüm haktır her kula, Kervanlar çıktı yola, Arkada kalmayayım.

(1987)

(52)

DÜNYANIN YÜZÜNE Şu dünyanın yüzüne, Bir kez dönüp bakmadım.

Kârun gibi, hazine, Doldurup bırakmadım.

Yıllar geçti, âh yıllar!

Meyveye durdu dallar, Bitirdi beni yollar,

Ben yolumdan bıkmadım.

(1988)

ÖLÜM

Ölüm sarınca seri, Bir yudum içemezsin.

Ne ileri ne geri, Bir adım geçemezsin.

Ölüm, ölüm, hep ölüm, Ölüme mahkûm kulum, Kabre uğrarsa yolum, Kuş olup uçamazsın.

Bu sokak, çıkmaz sokak, Sonu ölüm muhakkak, Dur kaçma, kaçma korkak, Ölümden kaçamazsın.

(1992)

(53)

SON NEFESTE Omuzlarda bir tabut, Gider aheste aheste.

Bir top kefen, bir kaput, Sana kalan son nefeste.

Kabir, zifir mi zifir, Ötelerden bir sefir, Gelecek Münker, Nekir, Bir ışık ve bir seste…

(1988)

BİR NEFES GİBİ İnsanoğlu şu dünyaya, Üryân gelir, üryân gider.

Âşık ise mâsivâya, İki gözü giryân gider.

Kırılan bir kafes gibi, Yankılayan bir ses gibi, Bir ömür, bir nefes gibi, Bir ân gelir, bir ân gider.

(1988)

(54)

EY YOLCU

Ey yolcu, dinle beni!

Bu yol uzağa gider.

Ölüm bekliyor seni, Yolun tuzağa gider.

Yollar, ayrılan yollar, Toz olup savrulan yollar, Azrail yolları kollar, Yollar, berzaha gider.

(1985)

YÜRÜMEK

Yürümek, sonsuza dek adım adım yürümek, Bu yolda damla damla, yudum yudum erimek.

Her şey yürür, Gök’te yıldızlar; yerde karınca, Sular ancak durulur, hedefine varınca.

Yürümek alın yazım, hedefime yürümek, Gerekirse bu yolda, yerde bile sürünmek…

Yürümek vakti bugün, yürü, yürü Sakarya!

Gün olur insanlar da senin gibi akar ya!

İşte bak! Dicle, Fırat; yan yana yürüyorlar, Geçtikleri çöllere, ne hayat veriyorlar!

Göklerde yarış varken, herkes giderken Ay’a, Benim kör talihim mi, arkada kalmak yaya?

Feleğin inadına, talihi yenmek için, Sulara vurmalıyım, çelik ve taştan perçin.

(55)

Ey yürüyen ölüler, canından bezmiş ruhlar!

Dirilip, kalkın artık; sonsuza dek yarış var.

Sulara gem vurulur, biliyorsun Sakarya, Koca koca adamlar, koyun gibi bakar ya!

Devran tersine döndü; çağ, artık benim çağım, Sonu hedefe varan, bir çığır açacağım!

Ölürsem de bu yolda, yiğitçe ölmeliyim, Dişimle, tırnağımla; dağları delmeliyim.

Yürümek bana yetmez; ben artık koşacağım, Surlar, setler, duvarlar; hepsini aşacağım!

(2006)

EY HAYYAM

İçtiğin şarabı içtikçe kandın, İçkiden, işretten bıktın usandın, Elinde kadehle ağlar durursun,

Üç beş günlük ömrü bitmez mi sandın?

(2019)

(56)

YOLLAR

Ben bu yolda arkama, bir kez dönüp bakmadım, Dostlar bilsin arkamda yaşlı göz bırakmadım, Yolları biter sanma, ömür biter yol bitmez,

Ömrüm yollarda geçti, ben yolumdan bıkmadım.

(2019)

BENZER

Sözünü dinlersin veliye benzer, Haline bakarsın deliye benzer, Mürşidin yanında ilmin talibi, Gassalin elinde ölüye benzer.

(2019)

Referanslar

Benzer Belgeler

Ocak 2009 - Mart 2012 tarihleri arasında has- tanemiz Göğüs Hastalıkları Kliniği’nde tetkik edilen, akciğer grafisi veya bilgisayarlı toraks tomografisine göre süperior

Sultan Süleyman was as offended as his fellow ruler h a d no doubt intended, a n d calling Sinan to him told him to take the jewels and incorporate them in the mosque

Plant extracts were tested in view of its in vitro antioxidant activities as total phenolic and total flavonoid contents, DPPH free radical-scavenging, metal chelating and

Atıksu arıtma tesisleri, kullanılan sisteme göre ön çöktürme çamuru, aktif çamur, kimyasal çamur veya anaerobik çamur gibi farklı çamurlar üretmektedir..

[r]

Renksiz olanların en tanınmışı kesmeli, özellikle maydanoz motifli, yaldız bezemeli olduğu için "maydonozlu" olarak anılan tür.... Renkli camlar,

Ben, saçımla, saka­ lımla, kendi ulusunun dilini doğru kullanarak müzik ya­ pan bir insanım.. • Peki, yaptığınız müzik türü Türkiye’de yeterince

Lityum-metal piller normal lityum-iyon pillere kıyasla en az iki kat fazla enerji depolama potansiyeline sahipler.. Bu yüzden bilim insanlarının aradığı enerji sağlayıcılar