TEMMUZ 2020 FİYATI: 10 TL
BİLİM • ARAŞTIRMA • KÜLTÜR • SANAT DERGİSİ GERÇEĞE DOĞRU
KUŞLAR
İNSANLIĞIN HİZMETİNDE NASIL ÇALIŞTIRILIR?
İNDİRGENEMEZ BÜTÜNLÜK
UZAY BOŞLUĞU MU, ESiR DENiZi Mi?
PROF. DR. Ş. HAKAN ATALGIN İLE
KURBAN RÖPORTAJI
www.zaferdergisi.com
M
ERHABA değerli dostlar, Hızla değişen gündemlerin için- de, Temmuz sayımızla da hayata, insana, olaylara farklı açılardan bakmaya ve değişmeyen gündemleri hatırlat- maya çalışıyoruz:Evet insan deyince sadece bugünü olan, yaşayıp yok olacak çaresiz bir canlıyı değil; geç- mişi, geleceği, kabir hayatı, mahşeri ve ebedi hayatıyla, Allah’ın muhatabı olmak için yaratıl- mış ‘vahyin öğrencisi’ bir varlığı kastediyoruz.
Hayat deyince, dünyada belirip burada yok olan değil; ruhlar âleminden başlayan, anne karnına, oradan dünyaya, oradan kabre, haşre ve oradan cehennem ya da cennete uzanan ebedi bir yolculuğu söylüyoruz.
Dünya deyince, bir yüzüyle geçici, bitici, eğlendirirken aldatan, kazandırırken kaybet- tiren, insanı tüketen; bir yüzüyle ahiret için çalışma yeri, orada bulacağımız şeyleri hazır- ladığımız yer; bir yüzüyle de Allah’ın kendisine muhatap ettiği, en güzel imkânlarla donatıp yeryüzünde olgunlaşma eğitimine tâbi tuttuğu misafirlerini ağırladığı bir mekânı kastediyoruz.
Evet Allah namına bakmak, her şeyin ger- çek yüzünü görmek demektir. Allah’ı devre dışı kabul edenlerin ve hayatı vahyin reh- berliğinden uzak yaşayanların, insanlığı ardı arkası kesilmeyen felaketlere sürüklediklerini gördük, görüyoruz. Oysa ne kadar açık: Göz görmek için güneşe muhtaç olduğu gibi, akıl da görmek için vahiy güneşine muhtaç. Aklı ve kalbi karanlıklardan, Kur’an’ın aydınlığı ve Resulullah’ın (asm) rehberliği kurtarır ancak…
Sadece seküler bilimsel verilerle yetişen insan, edindiği imkânları insanlık için değil kendi menfaatleri için kullanır; hilekâr olur.
Meslekî birikimiyle insanları aldatan okumuş sahtekârların anlatılan pek çok hikayelerini çok duymuşsunuzdur.
Çözüm; hem fenni hem de dini ilimlerin ayrılmadan beraber okutulması. Eğer hastasını
aldatmayan doktor, malzemeden çalmayan mühendis, hak yemeyen patron ve işçi.. yetiş- tirmek istiyorsak bunları ayırmamalıyız. Madde- mana, bilim-hak din, beyin-kalp, dünya-ahiret;
bunlar ayrı değil bir bütün olarak yaratılmışlar- dır. Ayıranlar da insanlığı aldatırlar.
Evet rehberini yanlış seçenlerin, gözlerini nerede açacakları belli olmaz. Sadece bugünü görebilenlerin rehberliğinde, yarınlar yokluk uçurumlarında heba olur…
•••
Bu günlerde Ayasofya’yı konuşuyoruz. Aya- sofya, barometre gibidir; halimizin aynasıdır.
İslâm’ın ve Müslümanların Batı’ya galibiyetinin- mağlubiyetinin sembolüdür Ayasofya. Ne yazık ki, 1 Şubat 1935’te müze yapıldı ve Hıristiyan Batı âlemine hediye edildi. O esaretten Ayasofya Camii’ni kurtarmanın şafağındayız inşaallah.
Ayasofya Camii ile birlikte, minarelerinden okunması engellenen yüzbinlerce ezanın ve kılınması yasaklanan yüzbinlerce vakit namazı- nın hasretini, okunacak ilk ezan ve kılınacak ilk namazla bitireceğiz inşaallah… Dularımız da taleplerimiz de Ayasofya Camii’nin esaretinin bitmesi için…
Kurban Bayramınızı tebrik ediyoruz. Rabbi- miz bu mübarek günleri vatanımız ve tüm İslâm Âlemi hakkında hayırlara vesile etsin.
•••
Temmuz sayımız hayırlara vesile olsun inşaallah. Hazırlığında emeği ve katkısı bulu- nanlardan, abone yaparak dergimizi daha çok kardeşimize ulaştırmaya vesile olanlardan ve abone olarak dergimizin yaşamasına katkı sağ- layanlardan Rabbimiz razı olsun…
Gayret, çalışmak, sefer bizim; zafer Allah’ın.
Selam ve dua ile…
Suat Ünsal
EditörDilek ve görüşlerinizi aşağıdaki adrese yollayabilirsiniz:
Temmuz bizbize
Temmuz bizbize
Dergimize abo ne ol mak ve ye ni le mek için 0 549 505 60 01 tel. ara yabilirsiniz.
[email protected] ad re si ne isim, ad res, telf. ve e-mail bil gi le ri ni zi yollaya bi lir si niz.
Nasıl Abone Olabilirsiniz?
Abone Merkezi ve İletişim Adresleri Orta mah. Pazar geçidi sk. No: 20 Adapazarı, Sakarya
www.zaferdergisi.com [email protected] İRTİBAT TELEFONLARI:
0 549 505 60 01 - 02 - 03
Yurt içi abo ne üc re ti (12 sa y›, 1 yıllık): Sadece 120 TL (KDV dahil) Yurt dışı abo ne üc re ti (12 sa y›, 1 yıllık): Av ru pa 40 EURO
ABD: 50 USD, Avust ral ya: 60 AUD Abone Ücretleri
1- Kredi kartı numaranızı bize bildirerek ya da internet sitemizden ödeme yapabilirsiniz.
2- Bir PTT şu be si ne gi de rek POS TA ÇE K‹ hesabımıza abone üc re tini yatırabilirsiniz.
(Lütfen posta çeki üze ri ne isminizi ya zmayı unutmayınız.) POS TA ÇE K‹ HE SAP NO: 170 880 68
Alıcı adı: Zafer Bilim Kültür Yardımlaşma Derneği İktisadi İşletmesi 3- Ayrıca aşağıdaki BAN KA HESAP nolarına abone üc retinizi ödeyebilir siniz.
Abone Ücretini Nasıl Ödeyebilirsiniz?
TL HESAP NUMARALARI
(Hesap Sahibi: Zafer Bilim Kültür Yardımlaşma Derneği İktisadi İşletmesi) -Kuveyt Türk Katılım Bankası İBAN: TR18 0020 5000 0957 7519 4000 01 -Türkiye Finans Katılım Bankası İBAN: TR59 0020 6001 0903 7795 3900 01
EURO ve USD HESAP NUMARALARI
(Hesap Sahibi: Zafer Bilim Kültür Yardımlaşma Derneği İktisadi İşletmesi) -Kuveyt Türk Katılım Bankası
EUR: TR07 0020 5000 0957 7519 4001 02 BIC/Swift Code: KTEFTRIS USD: TR34 0020 5000 0957 7519 4001 01 BIC/Swift Code: KTEFTRIS
Banka Hesap numaraları
HESAP SAHİBİ: ZAFER BİLİM KÜLTÜR YARDIMLAŞMA DERNEĞİ İKTİSADİ İŞLETMESİ Gerçeğe Doğru Zafer Dergisi Bilim ve Danışma Kurulu
Prof. Dr. Fatih Satıl Prof. Dr. Volkan Tuzcu
Prof. Dr. Niyazi Beki Prof. Dr. İsmail Kocaçalışkan
Muhiddin Yenigün Prof. Dr. Âdem Tatlı Prof. Dr. İbrahim Tekeoğlu Prof. Dr. Alaaddin Başar
Cüneyd Suavi Dr. Rasim Soylu
Hamza Tekin Prof. Dr. Osman Çakmak
Prof. Dr. Orhan Batman Prof. Dr. Sefa Saygılı
Ulusal Süreli Yayın Temmuz, 2020 Fiyat›: 10 TL (KDV dahil)
İmtiyaz Sahibi: ZAFER BİLİM KÜLTÜR YARDIMLAŞMA DERNEĞİ İKTİSADİ İŞLETMESİ Şirket Adına Yetkili: Cavit Çağlar
Genel Yayın Yönetmeni: Prof. Dr. Sefa Saygılı Yaz› İşleri Müdürü ve Editör: Suat Ünsal Grafik-Tasarım: Ayşe Sevinçgül-Elif Sevinçgül
BİLİM-ARAŞTIRMA • KÜLTÜR-SANAT DERGİSİ
Gerçeğe Doğru Zafer Dergisi
Adres: Orta mah. Pazar geçidi sk. No: 20 Adapazarı, Sakarya
Baskı-Cilt: Mega Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. Cihangir Mahallesi Güvercin Caddesi No:3/1 Baha İş Merkezi, A Blok Kat:2 34310 Haramidere/İstanbul
GERÇEĞE DOĞRU
06
Prof. Dr. Ş. Hakan Atalgın ile
08
kurbanlıkları ve helal kesimi
konuştuk Röportaj: Aslınur Bahar Kargalara çöp toplattılar
12
Prof. Dr. Fatih Satıl Uzay boşluğu mu
14
esir denizi mi?
Prof. Dr. Osman Çakmak
Fotoblog
18
Nur Sena
içindekiler
21 52 58
Sayılı sözler
59
Dedikodu yapıp
20
laf taşıyanlara Hazırlayan:
Namık Onsekizoğlu Melekler katındaki insan
22
Prof. Dr. Kemal Sayar İndirgenemez bütünlük
24
çürütüldü mü?
Nihal Balcı Hayâsızlık
26
nasıl yayılıyor? II Ümit Şimşek Kur'an'ın Lût kavmi ile
28
ilgili haberleri Hazırlayan:
Zefer Araştırma Grubu Tohumdan çınara
30
Selim Gündüzalp Matematiğin
32
penceresinden yaratılış gerçeği II Doç. Dr. Erhan Pişkin
Bilen bilir
48
Yüksel Karahan Esma ile kol kola
49
Özkan Öze Ömür
50
Elif E. Bayraktar Dünyanın akciğerleri
52
Dr. Selçuk Eskiçubuk
57
Hac Prof. Dr. Şadi ErenAyasofya
60
İ. Erdinç Şumnu Ey aşk
34
Senai Demirci Yumurtanın hikâyesi
36
Yusuf Yalçın Hollanda'da
38
Osmanlı izleri İsmail Çolak Şerlerin ve çirkinliklerin
42
kaynağı nedir?
Prof. Dr. Alaaddin Başar Gönülden bir istek
44
Abdülkadir Şen Keşke!
46
Ömer Sevinçgül
Emile Zola,
Çehov
Oruç Aruoba
gerçekçi bir ömür, şaşırtıcı bir ölüm teklif ediyor bize:
“Ömrümüzün sonuna
hayatımızın her anını sarsan gerçeği itiraf ediyor:
“Düz yolda da sürçer insan!”
“şimdi burada” olmanın bedeli ağır ilkesini hatırlatıyor:
“İlişkide anlamı belirleyen ve yer tutan,
‘reel’ zaman aralıkları ve uzam bölümleri değildir:
her ilişkinin kendi bir ‘iç’ zamanı ve uzamı vardır;
onların içinde oluşur
—bu yüzden hiçbir ilişki, bir başka ilişkiden
‘önce’ ya da ‘sonra’ değildir;
her biri, ötekilerle hem ‘içiçe’dir, hem de onlardan ‘apayrı’.”
“
TEMMUZ 2020 zafer 7
Ovidius
tehlikeli bir gerçeği
yıllar öncesinden not almış:
“Gözyaşları ile demiri bile eritirsiniz!”
Juana Inés de la Cruz,
17. yüzyıl Meksikasında acılar içinde yaşamış
ve veba salgını yüzünden ölmüş
mutfağın kadınlara, felsefenin erkek- lere bırakılmasına itiraz eder:
“Aristo, yemek pişirseydi daha çok şey söylerdi!”
Ferit Kam,
aşina bilgeliğiyle
dünya işlerinin bileğine vuran kanlı basınca dokunuyor:
“
“İhtiras-ı beşerle kaimdir
Dehr-i mamur eden bu azm ü şitab İhtiras olmasaydı âlemde
Şüphe yok ki cihan olurdu harab!”
PROF. DR. Ş. HAKAN ATALGIN İLE
KURBANLIKLARI VE HELAL KESİMİ
KONUŞTUK
RÖPORTAJ: ASLINUR BAHAR
H
OCAM, kurban ne demek, kurban kesmek ne anlama geliyor?Kurban kelimesinin lügat anlamı, “yaklaştıran; kendisi ile Allah’a yaklaşılan şey”dir. Bu isimden de anlaşıldığı gibi kur- ban; Allah’a yaklaşma ve Onun rızasını kazanma vesilesidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır: “Biz her ümmet için kurban kesmeyi meşrû kıldık (emrettik).”
Bu âyette kurban kesme- nin, Allah’ın hatırlanması, yer- yüzündeki hayvanların Allah’ın mülkü olup, sırf rahmet eseri olarak insanların istifadesine verilmiş olduğunun bilinmesi için emr olunduğu belirtilmek- tedir.
Kurban kesmenin hikmeti ne; kurban kesmenin bilinen yardımlaşma vb gibi fayda-
İnsan, sahip olduğu malın, mülkün, ser- vetin Allah’ın bir lütfu olduğunu unutabiliyor.
Karun gibi her şeyi kendi çalışmasıyla, bilgi ve maharetiyle kazandı- ğını zannedebiliyor ve İlâhî nimetleri kendisine mal etmeye başlıyor.
Böylece gururlanıp, haktan uzaklaşabiliyor.
İşte kurban emri insana, sahip olduğu mal, mülk, arazi, hayvan, servet ne varsa Allah’ın bir lütfu olduğunu ve asıl sahip ve malikin Allah olduğunu hatırlatır. Onun izni ve ihsanı olmadan hiçbir şeye sahip olu- namayacağını bildirir. İnsan da gururu bırakır ve hakiki kulluk tavrını takınır, şükür vazifesi- ni ifaya çalışır. İşte bu hal de insanın Allah’a yaklaşmasına ve rızasını kazanmasına bir
E
VCİL veya yabani, eti yenen hayvanların kesilmesinin bir amacı da insanlar için hayati öneme sahip hayvansal protein ihti- yacının karşılanmasıdır. Pro- tein denildiğinde akla gelen hemen beyaz ve kırmızı ettir.Bunun dışında baklagiller gibi hayvansal olmayan protein içeren besinler de vardır; fakat dışarıdan almak zorunda olduğumuz ve vücudumuz- Kurban Bayramı vesilesiyle merak edilen bazı konuları yazarımız Prof. Dr. Hakan Atalgın
Hocamıza sorduk. Kurban Olan Hayvan Acı Çeker mi? Batıda uygulanan kesim tarzıyla Müslümanların uyguladığı Helal Kesim arasında ne fark var? Bunlardan hangisi daha
sağlıklı?.. Sorularımıza ilginç cevaplar aldık. Buyrun dinleyelim…
aminoasitler sadece hayvansal proteinlerde bulunur ve mut- laka hayvansal ürünlerden alınmalıdır.
B
İLDİĞİM kadarıyla kur- ban kesilirken kanının iyice akıtılması gereki- yor. Bunun sebebi nedir?Evet, hayvanın kesilme- sinden maksat, ‘kanının’ vücu- dundan mümkün olduğunca akıtılıp uzaklaşması ve ayrıl- masıdır. Hayvanların kesilmesi sırasında hızlı ve etkili kan kay- bının olması kesimin kalitesi açısından oldukça önemlidir.
Çünkü, kan mikroorganiz- maların çoğalması için çok iyi bir besi yeridir. Dolayısıyla hayvan vücudunda kan kal- ması demek mikrop üremesi ve etin kısa sürede bozulması demektir.
O yüzden dinimizde, kesi- len hayvanın kanının akıtılma- sına önem verilmiştir. Hatta, daha fazlası, Resulûllah (sav), hayvan kestiği zaman iliğini (omuriliğini) kesmezdi. Koyun soğuyuncaya kadar yüzme- ye başlamazdı. (Serahsî, ts, Mebsût, XI, 226.)
B
UNUN faydası, şah damarlarının (a. carotis communis) kesilmesi sonucu hayvan anında şoka girmekte ve bu sırada beyin ölümü gerçekleşmediği için kalp daha hızlı çalışmakta ve kanın vücuttan daha çok ve daha çabuk akıtılması sağlan- maktadır. Ancak böyle yapıl- maz ve kan akışı devam eder- ken kafa vücuttan tamamen ayrılırsa, omurilik ile beynin bağlantısı kesilmiş olur ve hay- vanın kalbine gelen sinirsel uyarılar (sempatik sinir siste- mine ait) kesildiği için kalpatımı sona erer veya yavaşlar.
Bu durumda kan dokuda kalır böylece et daha çabuk bozu- lur veya etin raf ömrü kısalır.
F
ARKLI kesim yöntemleri var. Bunlarla ilgili ne dersiniz?Güncel metotlar dikkate alındığında kesim yöntemle- rini kabaca iki gruba ayırmak mümkündür:
1. Bir bayıltma işlemi uygu- lamaksızın hayvanların doğru- dan boğazlanması.
2. Bir bayıltma işlemi uygu-
ladıktan sonra hayvanların boğazlanması/kanın akıtıl- ması.
Bayıltma işlemi, hayvan boğazlanırken acı çektiği düşüncesinden ortaya çıkmış bir uygulamadır.
Bu amaçla bayıltmada tabanca denilen bolzen apa- ratları kullanılmaktadır. Bu aparat bir delici mile veya ucu mantar formunda küt bir mile sahip olabilmektedir. Bu aparat ile hayvanın kafa kemi- ği delindikten sonra beyni parçalayıp medulla oblongata denilen beyin sapının parça- sına ulaşması ve burayı harap etmesi hedeflenmektedir.
Fakat bu şekilde hayvan daha canlı iken vurulan aparatla beyni hasar almaktadır. Hay- vanlar acı çekmesin diye(!) uygulanan bu yöntemle, kafasına şiddetli bir aparatla vurulup beyni—amiyane tabirle—parçalanmaktadır.
İşte, Avrupa Birliği ülke- lerinde, kesimde hayvanları tabanca ve şok ile bayılttıkları için bu uygulama, hem hayva- nın daha fazla acı çekmesine sebep olmakta, hem de halk arasında deli dana hastalığı olarak adlandırılan (Sığır sün- gerimsi ensefalopati, Bovine Kurban kelimesinin lügat
anlamı, “yaklaştıran;
kendisi ile Allah’a yaklaşılan şey”dir. Bu isimden de anlaşıldığı
gibi kurban; Allah’a yaklaşma ve Onun
rızasını kazanma vesilesidir.
Spongiform Encephalopathy- BSE) hastalığını bulaştırma ihtimali artmaktadır.
P
EKİ bizim yaptığımız gibi bayıltma yapıl- maksızın boğazlayarak kesimlerde ağrı oluşuyor mu?Kendi tecrübelerimizden de biliriz ki, yanlışlıkla olu- şan kesikler başlangıçta ağrı oluşturmazlar, bazen elimizde olan bir kesiği kanı gördük- ten sonra anlarız. Bu bir acı, ağrı duymadığımızı gösterir.
Ağrı duyusu sinirlerle ilgili olduğundan sinir sistemine ulaşan bir etki olmadığında ağrı olmaz. Hayvan boğazlan- dığında da boyun kısmındaki az miktarda bulunan acı ve ağrı duyusunu ileten (senso- rik) sinirler kesilmiş olur. Sinire
devamlı bir basınç ve germe uygulanmadığı, sadece kesil- diği için çok ağrı oluşturmaz.
Kesimden hemen sonra hızlı kan kaybı neticesinde, hay- vanın bilinci de kaybolur ve hayvan ağrıyı hissetmez.
Rahmetli hocam Prof. Dr.
Gürbüz Aksoy yaptığı bilimsel bir çalışmada, kesimden önce ve kesimden sonra vücut tara- fından üretilen bir hormon olan beta endorfinin kesimde
4 katına kadar arttığını tespit etmişti. Yani hayvanın bey- ninde, beta endorfin denilen ve morfinden 30 kat daha fazla etkili olan ağrı kesici bir hormon üretilmektedir. Bu ise helal kesim uygulanan hayvanlarda çok ağrı olmadığı anlamına gelir.
B
EDİÜZZAMAN da bu konuya dikkat çekerek, kesilmek için yatırılan hayvanlar için, “Bıçak kestiği vakit hissetmek ister, fakat his gider o elemden de kurtulur”diyerek özetlemiştir.
Evet hocam, anladığım o ki, o hayvanın gerçek sahibi ve kurbanı emreden Allah (cc) rahmet eseri olarak ona en az şekilde hissettiriyor;
belki de acı hissettirmiyor.
Fakat biz dışarıdan bakıp şef- katimizi yanlış kullanıyoruz galiba…
Aslında insanın ve hayva- nın yaratılmalarının amacı ve hikmetleri bilindiğinde, insan şefkatini yanlış yönde kullan- mayacaktır.
Bu önemli bilgiler için Zafer okuyucuları adına teşekkür ediyoruz hocam.
Ben teşekkür ederim. Zafer okuyucularının Kurban Bayra- mını tebrik ediyorum.
Atıfta bulunulan kaynaklar:
1. Prof. Dr. Gürbüz Aksoy https://www.milliyet.com.tr/
yerel-haberler/sanliurfa/turk-bilim- adamlari-kurban-bayraminda-kesilen- hayvanin-aci-cekip-cekmedigini- arastirdi-12231745
2. ALİŞARLI, Mustafa (2011).
Kesim Yöntemleri, DİB, Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı-IV, Günü- müzde Helâl Gıda, 26-28 Kasım, Afyonkarahisar. Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.
3. SERAHSÎ, Ebû Bekr Muham-
Kurban emri insana, sahip olduğu mal, mülk,
arazi, hayvan, servet ne varsa Allah’ın bir lütfu olduğunu ve asıl sahip ve malikin Allah olduğunu hatırlatır.
HAZIRLAYAN: AHMET ZAFER
İ
TALYA’NIN küçük bir kasabasından Alberto adında bir terzi Amerika’ya göç etmişti. En büyük hayali ünlenip zengin olmaktı. Fakat bir derdi vardı; okur yazar değildi. Bu sebepten imza atmayı da beceremediği için imza yerine ancak iki çizgi çizebiliyordu.Alberto, nihayet terzilikteki üstün yeteneği ve çalışkanlığı ile hem ününü, hem de işini büyüttü. Bu arada imzasını da geliştirdi; iki çizgi yerine üç çizgi çizerek imza atmaya başladı.
Bir gün bir arkadaşı, bu sıradan üç çizgili imzasını göstererek bunun nedenini sorunca Alberto tüm cid- diyetiyle şu cevabı verdi:
“Burada tüm zenginlerin bir de orta adları var”
dedi. “Ben de bu modadan geri kalmayım dedim, imzamdaki adım ve soyadımın arasına, bir de üçüncü ad ekledim...”
İmza
PROF. DR. FATİH SATIL
KARGALARA
ÇÖP TOPLATTILAR
ZARARLI KİMYASALLAR YERİNE HAYVANLAR KULLANILABİLİR!
F
RANSA’DA insanların çevreye karşı duyarlı- lığını artırmak isteyen bir hayvanat bahçesi, özel olarak eğitilen altı akıllı(!) kargaya sigara izmariti ve çöp toplatmayı amaçlayan bir proje geliştirdi. Proje için Rooks türü kargalar seçildi. Bu kargalar, kuzgunları da içeren karga ailesinin bir üyesi olarak bilini- yor. Özellikle zeka ve iletişim becerileriyle diğer kuş türlerinden ayrılan bu kargalar, oyun yoluyla kolayca eğitilebiliyor- lar.Projedeki asıl hedef, parkı kargalara temizletmek değil;
zaten koca parkı
kargalar temizleyemez. Bu projenin asıl amacı, kargaların bile çevreyi temizlediklerini göstererek, insanlarda çevre
temizliği konusunda şuur oluş- turmak.
E
VET proje için özel olarak eğitilmiş bu kargalar buldukları izmarit veçöpleri kendileri için özel olarak tasarlanmış çöp otomatlarının haznesine atıyorlar. Otomatın üst kısmındaki başka bir bölmeden ise onlara bu
nugget parçası veriliyor. Pekiş- tireç olarak yemi alan kargalar, çöp toplamak üzere ikinci tur için yeniden yola koyuluyor.
Bu faydalı çalışma sonun- da, kargaların etrafı temizleme çabalarını gören insanlarda şöyle bir düşünce uyanıyor- muş: “Bu kuş beyinli kargalar bile yerdeki çöpleri toplayıp çevreyi temizlediğine göre, insan olarak bizler çevre temizliğine daha çok dikkat etmeliyiz.”
A
SLINDA kuşların ve bazı mahlukatın insanlığın hizmetinde kullanılabi- leceği Kur’an’da işaret edilenbu sayede, Hüdhüd isimli kuşu yer altından su çıkarmak- ta kullanmış ve ordusunun suyunu temin etmiştir. Sebe’
kraliçesine Hüdhüd ile mek- tup göndermiş ve sonuçta onların iman etmelerine vesile olmuştur. Yüce Kitabı- mız Kur’an-ı Kerîm’de geçen:
“Süleyman Davud’a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuşdili öğretildi.” (Neml, 27/16) meâlindeki âyet ile, “Toplu halde kuşları onun (Davud’un) emri altına vermiştik.” (Sâd, 38/19) meâlindeki âyette, Hz.
Davud (as) ve Hz. Süleyman’a (as) çeşitli kuşların dillerinin öğretilmesi yanında, o kuş- ların hangi işe yaradıklarını gösteren istidat ve kabiliyet dillerinin ve hünerlerinin de öğretildiği bildirilmektedir.
K
UR’AN’IN asrımıza bakan bir tefsiri olan Risale i Nur’da bu konuyla ilgili olarak yukarı- daki ayetlerin tef-siri verilirken şöyle ilginç bir izah da getirilmektedir:
“Madem rûy-i zemin (yeryüzü), bir sofra-i Rahman’dır.
İnsanın şerefine kurulmuştur. Öyle ise, o sofradan istifade eden sair hayvanat ve tuyurun
(kuşların) çoğu insana musah- har (emri altın- da) ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki en küçüklerin- den bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip ilham-ı İlahî ile
azîm bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bazı işlerde istihdam ederek ve papağan misillü kuşları konuşturarak, medeniyet-i beşeriyenin mehasinine (iyiliklerine) güzel şeyleri ilâve etmiştir.
Ö
YLE DE, başka kuş ve hayvanların istidad (yetenek) dili bilinirse, çok taifeleri var ki; karındaşları hayvanat-ı ehliye (evcil hay- vanlar) gibi, birer mühim işte istihdam edilebilirler. Meselâ:Çekirge âfetinin istilâsına karşı; çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim
edilse, ne kadar faideli bir hizmette ücretsiz ola- rak istihdam edilebilir.”
Bu mana- da Bediüz- zaman Said Nursi’nin çekirge isti- lasına karşı, sığırcık kuşla- rından fayda- lanma teklifi çok önemli bir tespittir.
Osmanlı döneminde Şam, Hatay ve Afyon böl-
gelerinde yaşan- mış çekirge istilaları ile sığır- cık kuşları kulla- narak mücadele verildiği Osman- lı arşivlerinde geçmektedir.
Sığırcık kuşları- nın beyin dalga- ları, kendi aralarında iletişim ağları ve konuşmaları incele- nip keşfedilse, sonra onların iletişim ağına sinyaller yoluyla dahil olunsa onların yönlendi- rilmeleri ve bir av köpeği gibi kullanılmaları mümkündür.
Bu yöntemle hem problem daha ucuza çözülecek, hem de kimyasallarla çevre kirlen- meyecektir.
B
ENZER şekilde, Çin Dev- leti de geçtiğimiz aylar- da ülkelerinde görülen çekirge istilasına karşı ördek- leri kullanarak mücadele etme yöntemini denemiştir. Tavuk- lara göre daha fazla çekirge yiyebilen ördeklerle müca- deleyi daha etkili bir yöntem olarak keşfettiler, uyguladılar ve sonuç aldılar.Bu bilgilerin ışığında diyebiliriz ki, hem Kur’an-ı Hakîm’de geçen ilgili ayetler- deki örnekler, hem de bilim adamlarının bazı canlılar üze- rinde yaptığı çalışmalar gös- teriyor ki, eğer insanoğlu çalı- şır, diğer canlıların ve kuşların kabiliyetlerini öğrenir ve dil- lerini çözebilirse, onlara çok önemli işler gördürebilir. İşte bu ayetler, kuşlar gibi bazı canlıları insanlığın yararına kullanmanın faydalı yönleri- ne dikkat çekiyor ve insanları bu işlere teşvik ediyor.
PROF. DR. OSMAN ÇAKMAK
ESİR DENİZİ Mİ?
E
SİR konusu değişik adları ile felsefe tari- hinde yer aldı. Heyu- la, adı konulmamış esir maddesi arayışı olarak yorumlanabilir. Bir kısım felse- feciler Allah’ın bazı sıfatları ve yetkinliğini ‘heyulâya’ vermiş ve maddeye ezeliyet nispet etmişlerdi. Bu anlayışla, günü- müzdeki atom ve maddeyeezeliyet veren fikir ve tabiat- perestlik anlayışı arasında ben- zerlik kurulabilir.
ezelî olduğu fikrine ve buna bağlı olarak Allah’ın varlığı ile ilgili sıfatların yetkinliğini tartışmalı hale getiren mater- yalist felsefecilerin heyula anlayışına karşı çıkmışlardır.
Sadece Aristocu anlayışı değil bu anlayıştaki heyulâ teorisini İslâm akaidine aykırı bulmuş- lardır.
B
UNUNLA birlikte İslam kelam ve akaid alim- lerinin heyulâ üzerine farklı yorum ve açıklamaları-El Kindî’nin, Fârâbî’nin, İbn Sinâ’nın, Kaşânî’nin, Mâturidî’nin, Abdülkahir el Bağdâdî’nin, Gazzâlî’nin, Fah- reddin Râzî’nin, Seyyid Şerif Cürcânî’nin ve daha birçok İslâm filozofunun ‘Heyulâ’ hak- kındaki tefekkür ve mütâlâaları vardır. Bu izahlarda maddenin aslî unsuru ve cevheri anlam- ları vardır.
Ü
NLÜ mutasavvıf Muh- yiddin İbnü’l-Arabî’ve onun ekolünde heyulâ kavramı önemli bir yer tutar. Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde ilgili mad- dede bu konuda geniş bilgi vardır. İbnü’l-Arabî’nin çeşitli eserlerinde ‘taayyün’ etmiş yani belirli bir mevcudiyet kazanmış cisim yanında taay- yün etmemiş, ilk madde yahut sûretlerin mahalli olan karan- lık cevher anlamında “hebâ”
terimi kullanılır. Yine İbnü’l- Arabî’nin “tabiat ve âlemin cevheri” anlamında kullandığı
“en-nefesü’r-rahmânî” tabiriyle
“heyulânî cevher” arasında paralellikler olduğu anlaşıl-
UZAY
BOŞLUĞU MU
NURSÎ VE ELMALILI’NIN ESİR YORUMU
S
AİD NURSÎ Hud Suresi yedinci ayetinde geçen“Arş su üzerindeyken…”
ifadesini yorumlarken, bu ifadenin esir maddesine işa- ret ettiğini, esir maddesinin yaratılış silsilesinin ilk adımını teşkil ettiğini ve sonra atom altı taneciklerin (cevahir-i ferd) yaratıldığını belirtir.
Bu yoruma göre, Cenab-ı Hakk’ın arşı, su hükmünde olan esir maddesi üzerinde yer almaktadır. Esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sani’in ilk icadlarının tecellîsine merkez olmuştur.2 Gerçekten de esiri anlayabilmemiz için en güzel benzetme, akıcılığı ve her yere nüfuz kabiliyetidir. Bu kabiliyet, canlılığın yaratıl- ması ve idamesindeki hayati görevleri son derece anlaşılır kılmaktadır.
Şu halde, ruh ve enerji bedenimizle bizim esir deryası içinde yüzdüğümüzü söyle-
yebiliriz. Hayat enerjimizi esir deryası içinden alıyoruz, ama denizdeki balıklar gibi o der- yadan haberimiz yok.
E
SİR maddesinin varlığı ve mahiyetiyle ilgili bir başka bilgiyi de, Yasin sûresi otuz altıncı ayetten alı- yoruz. Bu ayette geçen “Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzüp gitmektedir,” ifadesi, güneş, ay ve dünya ile beraber milyarlarca gökcisminin uzay- da belli bir yörüngede yüzüp gittiklerini anlatıyor. Buradaki“yüzme” kelimesini, yüzmenin bir boşlukta değil ancak bir madde içinde olabileceğini düşünürsek, ayette uzay boş- luğunun bir denize benzetildi- ğini görebiliriz. Elmalılı Hamdi Yazır da yine “Arş su üzerin-
deyken…” ayetinin tefsirinin bir manasını, “Bunlar arşın her şeyi kaplayan bir cisim olması anlamıyla ilgilidir” şeklinde ifade eder. Bu yorumda da esir ve esirin özelliklerine dolaylı yoldan bir açıklama dikkati çekmektedir.
B
U bilgilerden yola çıka- rak şunu söylememiz mümkün: Bilim tarihi içinde esirle ilgili teorilerin değişiklik göstermesine kar- şın, yine de bu teorilerden bağımsız bir gerçekliği var esir maddesinin. O da esir maddesinin bir yayılma orta- mı olmasıdır. Bunun doğru anlaşılması, pek çok şeyin de anlaşılmasına katkı sağla- yabilir. Örneğin, dua, hamd, tesbih gibi ibadetlerden hasıl Gerçekten de esiri anlayabilmemiz için en güzel benzet- me, akıcılığı ve her yere nüfuz kabiliyetidir. Bu kabiliyet,canlılığın yaratılması ve idamesindeki hayati görevleri son derece anlaşılır kılmaktadır.
olan neticelerin yayılma orta- mı, kulu Allah ile buluşturan alan olabilir esir. En uzağın en yakın hale geldiği, bir şeyin her şeyle münasebet kazandığı bir esir ortamı, hem Yaratan’ın birliğine hem de her şeyle bizzat ilgilendiğine delil olabilir. Yine, tüm evren katlarının ondan yapılandığı ve ondan hayat ve enerji aldığı bir esir ortamı, kâinatın âdeta “ruhu” hükmündeki işle- viyle de, kayyumiyet sırrının açıklayıcısı olabilir.
EVREN KATLARI VE ESİR
Nursî, fizik ötesi kanunların yürürlükte olduğu metafizik âlemlerin muhtelif tabakalara ayrıldığını ifade eder. Ona göre, bu evren katlarının her birinin kendine has kanunları vardır ve o kanunlar sayesinde
yedi farklı uzay-mekânın bir- birinden farklı işleyiş mekaniz- maları takdir edilmiştir.3 Esir de, işte bu âlemlerin ortam ve alanına tekabül etmek- tedir.
E
SİRİN her bir âlemin dokusunu teşkil etmesi ve yedi âlemin ayrı ayrı hüküm ve kaidelerine göre yapılanması ise Nursî’de şu şekilde ifadesini bulur: “Esir kalmakla beraber sair madde- ler gibi muhtelif teşekkülatta ve ayrı ayrı suretlerde bulun- duğu tecrübeten sabittir. Evet nasıl ki; buhar, su, buz, gibi havaî, maî, camid (gaz, sıvı, katı) üç nevi eşya aynı madde- den oluyor. Öyle de: Madde-i Esiriyye’den dahi yedi nevi tabakat olmasına hiçbir mani-i aklî olmadığı gibi, hiçbir itira- za medar olamaz.”4Bediüzzaman’ın esir ile
ilgili bu açıklamalarını şu ayetler de desteklemektedir:
“Gök ve yer ve içindekiler Onu tesbih eder,” “...Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti;
O her şeyi bilir.” (Bakara, 29) Yine, Peygamberimizin “Semâ emvacı karardide olmuş bir denizdir” hadisi de, esirle ilgili izahlara katkı yapmaktadır.
MODERN BİLİMDE BOŞLUK VE ESİR
K
UANTUM kuramı, boş- luğun boşluk olmadığı- nı kabul eder. Bu kura- ma göre, boş sanılan uzay bir“etkinlikler bölgesi”dir aslında.
Alanlar vardır, titreşir, dalgala- nır. Boşluğun bu dalgalanma- ları enerji demektir. “Mutlak Sıfır” enerjisinin var olabile- ceğini, Heisenberg’in ünlü belirsizlik ilkesi öngörmüştü.
“Boşluğun kuantumlaşması”
ile “genel görecelik” arasın- daki ilişki de ünlü Fizikçi Paul Davies ve Stephen Fulling tarafından yapılan bir deneyle gösterildi. Boşluktaki bir ayna titreştirilip foton ışıması oluş- turuldu.
Dua, hamd, tesbih gibi ibadetlerden hasıl olan netice- lerin yayılma ortamı, kulu Allah ile buluşturan alan ola-
bilir esir. En uzağın en yakın hale geldiği, bir şeyin her şeyle münasebet kazandığı bir esir ortamı, hem Yaratan’ın birliğine hem de her şeyle bizzat
ilgilendiğine delil olabilir.
T
ÜM bu gelişmelere rağ- men, “boşluk enerjisi”nin tam olarak ne olduğu fizik bilimi içinde anlaşılmış değildir henüz. Bu yüzden de kullanılabilecek türden bir enerji biçimi haline gelemedi.Bu konuda bilinmeyen nokta- lar var. Örneğin, bizler durgun potansiyel suyu alıp yukarı- dan aşağıya doğru akıtarak onu kinetik enerji şekline dönüştürebiliyoruz. Böylece elektrik elde edebiliyoruz.
Ama altında bir enerji fazı ve düzlemi bulunmadığı için, boşluk enerjisini akıtamıyoruz, dolayısıyla bu enerjiden şim- dilik elektrik üretilemiyor. Bu durum, koca bir okyanusun içinde yaşayıp da çevreyi oluş- turan dev enerji ortamından faydalanamamaya benziyor.
Boşluğun anlaşılmasında karşılaşılan problemi çözme adına atılan adımlardan biri,
“Süpersicim teorisi olduğunu söyleyebiliriz. Sicimler öyle bir küçüklüğü ifade ediyor ki, atom bir gezegenin yanında ne kadar kalıyorsa, sicim de bir atomun yanında o kadar kalıyor. 10 üzeri 33 santimet- re (Planck sabiti)5 çapındaki süpersicimler bütün madde- nin temelini oluşturuyor. Yıl- dızlar arasındaki sözde boşluk
da dahil, her şey onlardan oluşuyor. Onlardan daha küçük bir cisim yok. “Onlar olmasaydı hiçbir şey ola- mazdı” diyor Green. “Ne zaman, ne uzay, ne de madde olurdu. Yıldızlar ve gezegenler de olmazdı.”
SON BİR İKİ CÜMLE Tüm bu bilgilerden sonra, esir maddesi hak- kında herhalde şunları söyleyebiliriz:
Âlemde ilâhî lütuf, güzellik ve hayırlar sergi- leniyor. Mahlukat da bu sergiye dua, tesbih, hamd ve ibadetle karşılıkta bulu- nuyor. Aynı zamanda bu varlıklardan her biri ilâhî isimlerin güzelliklerini, yaratılış sırlarını kendi üzerinde sergiliyor. İşte bu varlıkların hamdleri- ni, senalarını arş-ı azam yönüne sevk etmek için bir ortama ihtiyaç var ki, bu
da esir ortamı olacaktır. Her şeyin sebeplere bağlandığı bu alemde hava âleminin maddi cephesi atmosfere tekabül ediyorsa, manevi cephesinin de (ışın, çekim ve elektroman- yetik dalgaların yanı sıra ışık ötesi dalgaları nakleden) esire karşılık geldiği zaten gerekli kılınmaktadır.
Bir hataya da düşmeye- lim: Bu harika faaliyetlere vesile olan gerek esir mad- desi, gerekse hava zerresi bir vasıtadır. Bu icraatların asıl sahibi, kâinatı esir vasıtasıyla bir bütün haline getirip en uzağı en yakın eden, bununla evren çapında birliğini açıkça gösteren Âlemlerin Rabbi’dir.
Boyutların ve uzayların gerçek sahibi Odur. Yoksa, esir mad- desine her şeyi görecek, bile- cek, idare edecek bir irade ve güç vermek, esir maddesinin zerreleri adedince yanlışlara götürecektir.
Kaynaklar:
1. el-Mucemü’s-sûfiyye, s. 1064, 1095-1097; krş.
Kâşânî, s. 45-46 2. Bkz: İşarat-ül İ’caz
3. Bu yargıları, Nursî’nin şu ifadelerinden anlayabiliriz:
“Madem âlem-i ulvide muhtelif teşkilat var, muhtelif vazi- yetlerde görünüyor. Öyle ise, o ahkâmların menşe’leri olan semâvât, muhteliftir. İnsanda, cisimden başka nasıl akıl, kalb, ruh, hayal, hafıza gibi mânevî vücutlar var... Elbette, insan-ı ekber olan âlemde ve şu insan meyvesinin şeceresi olan kâinatta, âlem-i cismaniyattan başka âlemler var. Hem âlem-i arzdan, tâ Cennet âlemine kadar her bir âlemin birer semâsı vardır.”
4. Bkz: Lemalar, s. 67.
5. Planck ölçeği, genel görelilik ve kuantum mekani- ğinin aynı anda geçerli olması beklenen, ancak erişileme- yecek kadar küçük bir uzunluklar ve zaman aralıklarıdır.
Kuantum köpüğü denen uzay-zamanın kendi başına eğrilen çizgileri Weyl tensörü denen bir nicelikle ifade edilir. Uzay- zamanın eğriliği iki şekilde ele alınır: Birincisi, uzay-zaman- da maddenin varlığından, diğeri matematikçi Herman Weyl tarafından ortaya konduğu gibi maddenin yokluğunda bile ortaya çıkabilir. Bu eğimi tanımlayan niceliğe Weyl tensörü denir. Örneğin kütleçekim dalgaları da boş uzayda kendi başına salınarak eğrilikler oluşturur. Bu eğriliği Weyl tensö- rü ile tanımlanır.
fotoblog
Fotoğraf:
Bahadır Emre
Boşluğun Zaferi
NUR SENA
G
AZİANTEP Bakır-cılar Çarşısı’ndaki tıkırtıları duyur- maya çalışıyor bize fotoğrafçı Bahadır Emre Bozkurtlar. Yalnızlığa razı olmuş bir ihtimamı nakşediyor vaktin sayfasına meçhul usta.
Loş bir köşede oynaşan gay- reti işliyor bakıra. Işık kadar gölgenin de aydınlattığı kadrajda, başkaları için var olmanın sızısını, diğerkâm çabanın pırıltısını “görüyor”
gibiyiz. Bakıra tas biçimi veren de, çamuru testi olsun diye yoğuran da, başkalarına serinlik olacak, doyum suna- cak bir boşluğu inşa ediyor.
Boşluğu suyla dolduracaklar mesela. Sıcacık çorba akacak bakırın boşluğundan. Ustanın çabası, boşluğun çeperlerini oluşturmak için.
Bu fotoğrafın içindeyiz hepimiz aslında. Çalışıyoruz, koşturuyoruz, sabahı akşam ediyoruz telaşla, akşamdan sabahı bekliyoruz heyecanla.
Toplantılarımız var. Seya- hatlerimiz var. Borcumuz.
Alacağımız. Kiramız. Gelirimiz.
Banka hesaplarımız. Bank- notlarımız. Seyahatlerimiz.
Vergilerimiz. Asansörlerimiz.
Ofislerimiz. Var da var!
Kendimizi önemli gördüğümüz, kendimiz için öncelikli saydığımız her çaba ustanın nazik çekiç darbele-
rine benziyor. Tüm bu patırtı gürültü, bir boşluk üretmek için. Bir vakit ayırmak için kendimize özel. Sevdikle- rimizi kucaklayacağımız, derince nefes alacağımız, türkü dinleyeceğimiz, şiir okuyacağımız, koltuğa yaslanacağımız aşk boşluğunun çeperlerini süslüyoruz. Çeperlerini süslerken, içerideki boşluğu unutmuşuz.
Şimdi hooop durdu her şey! Hatırlama vakti. Evet, şimdi arkamıza yaslanma vakti. Sevdiklerimiz için çalışmayı bir kenara koyduk.
Yorgun bir bakır ustasıyız, tekaüte ayrılmış bir testi usta- sı. Sevdiklerimiz için çalışmaya bunca alışmışken, sevdikle- rimiz için OLMAyı deneme vakti.
Ö
YLE YA! İçindeki serin boşluğun hatırına dövülür bakır, yoğrulur çamur. O boşluktan kana kana su içme vakti şimdi. Can cana su içirme vakti. Serin ve sakin hayat kuytusunu şenlendirme vakti. Çeperlerini var etmek için koştururken, çeperlerin sakladığı boşluğu unutmaya- lım diye geldi bugünler. Şimdi dolu dolu o boşluğun tadını çıkaralım.HAZIRLAYAN: NAMIK ONSEKİZOĞLU
Dedikodu Yapıp
Laf Taşıyanlara
İyilik yapanlar teşvik ve övgü ile mükâfat görse toplumda iyilik artar; kötülük yapanlar böyle tepki görse toplumda kötülük azalır.
Rabbimiz bizleri su-i zan ve gıybet (dedikodu) yapanlardan; haset ettiği zaman hasetçi insanların şerlerinden muhafaza etsin. Amin.
Rasulullah (asm) buyurdu ki:
“Dil, kılıç darbesinden daha tehlikeli olur.”
(Ebu Davud, Tirmizi, İbni Mace, Fiten 12)
Bir adam, Hz. Halid bin Velid’e (ra) gelerek,
“Falanca kişi senin hakkında konuştu” dedi.
Hz. Halid bin Velid:
“Kendi sayfasıdır; istediği ile doldurur” dedi.
Bir adam, Vehb bin Münebbih’e (ra) yanaşarak,
“Falanca kişi senin hakkında konuştu” dedi.
Vehb bin Münebbih,
“Şeytan senden başka elçi bulamadı mı?” dedi.
Bir adam, bir âlime
“Falanca kişi senin hakkında
konuştu” dedi.
Âlim, “O bana ok attı ama isabet ettiremedi. Sen
ise oku getirip kalbime sapladın”
dedi.
Bir adam Hz. Ali’ye (ks),
“Falanca insan senin hakkında konuştu” dedi.
Hz. Ali (ks),
“Eğer benim hakkımda söyledikleri doğru ise Allah beni affetsin; eğer doğru değilse Allah
onu affetsin” dedi.
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında
gözetleyen yazmaya hazır bir melek
bulunmasın.”
(Kaf suresi, 18) Bir adam, İmam
Şafiî’ye (ra),
“Falanca kişi senin hakkında konuştu”
dedi.
İmam Şafiî (ra),
“Eğer doğru diyorsan sen dedikoducusun.
Eğer yalan söylüyorsan sen
fâsıksın” dedi.
Bir adam, bir âlime gelerek,
“Falanca insan senin hakkında konuştu”
dedi.
Âlim, “Kaç cinayet işledin biliyor musun?” dedi:
- Kardeşim ile aramı bozdun.
- Kalbimi boş bir işle meşgul ettin.
- Kendini de benim gözümde düşürdün”
dedi.
MELEKLER KATINDAKİ
İNSAN
PROF. DR. KEMAL SAYAR
İ
NSAN ruhunun kasvetli bir koridora açılan pence- releri olduğu gibi, şefkat ve merhametin ışıklı kori- dorlarına açılan pencereleri de var. Basında yer alan haberler, insan doğasının karanlık tara- fını temsil eden zalimlik, cina- yet, hırsızlık, savaş gibi kötücül eylemleri daha fazla bildirir.Aslında insanların özünde, saldırganca duygulardan belki daha fazla olarak, fedakârlık ve diğerkâmlık yeteneği mevcuttur. Yeter ki anlayış ve empatiye hayatları- mızda daha fazla yer ayırabi- lelim.
E
MPATİ başka insanların acılarını, ıstırap ve sıkın- tılarını anlayabilmek, hissedebilmek ve onları anla- yıp hissettiğimizi onlara da duyurabilmek demek. “Baş- kasının acısı benim acımdır”diyebilen insanlar daha yar- dımsever ve diğerkâm olur- lar. Ahlâkın kökleri de empati duygusunda yatar; acı, tehlike
gösterebilen insanlar, acıyı sadece kendi bölgelerinden değil insanlığın yanından yöre- sinden kovmak ister.
Aliya İzzetbegoviç, Tari- he Tanıklığım adlı kitabında şöyle yazar: “Kurbana duyulan sempati, düşünme yetisinde bulunabilecek bir şey değildir;
o ancak ruhta, yani ‘bu dün- yaya ait olmayan’ bir ilkede bulunabilir…
Ne denli yoğun olursa olsun hiçbir akıl yürütme, düşünme ve basiret, adalet ve
bir hayata ilişkin tek bir örneği bile açıklamaya, meşrulaştır- maya yetmez.” Bu sözler uzun zamandır zihnimi tırmalıyor.
Hodbinliğin salgın boyutuna vardığı bir zamanda, başka insanların yararı için kendi çıkarlarını feda eden, doğru- luk ve hakikat için, özgürlü- ğün ve adaletin türkülerini söyleyebilmek için kendilerini feda eden insanları nasıl açık- layacağız? Onları esinleyen şey nedir? Hangi psikolojik dürtü veya düzenek ‘bu
İ
NSAN doğasına ilişkin karamsar bir görüşü inatla koruyanlar, diğerkâm kişi- nin evrendeki temel dürtü olan organizmanın kendi öz çıkarlarını kovalama ilkesine aykırı hareket ettiğini, cömert bir edim gibi görünen şeyin aslında size başkalarının yardım etmesini sağlamaya dönük bir hareket olduğunu dile getiriyorlar.Şüpheciler der ki, başka- larına yardım ederiz çünkü etmezsek hissedeceğimiz utanç ve suçluluğu bu eylem- le gidermek isteriz veya kendi kendimize daha fazla saygı duymak için, insanlar tara-
fından hayırsever ve iyi birisi olarak tanınmak için yardım ederiz.
O
YSA kimsenin görme- diği, göremeyeceği, görülse, övülmek bir kenara sert bir biçimde ceza- landırılacak yardımlar vardır.İnsanlık bu kabil kahramanlık edimlerine savaş ve buhran zamanlarında tanıklık eder.
Nazi soykırımından Yahudileri kurtaran insanlar üzerinde yapılan ruhbilimsel bir çalışma, kurtarıcıları fevkalâde empatik kişiler olarak tanımlıyor. Bu insanlar başka varlıkların acı çektiklerini görmek istemiyor ve hemen o acıyı dindirecek
bir şeyler yapmaya soyunuyor.
Başkasının çaresizlik ve keder içinde oluşu onlarda empati uyandırıyor, “başkalarının kederli olduğu bir dünyada ben mutlu olamam” düşün- cesi onları eyleme geçiriyor.
Yakın zamanlı bazı çalış- malar, başka insanların iyiliğini düşünmenin insan doğasında var olduğunu bize gösteriyor.
Diğerkâmlık, sıradan insan- lığımızla onu aşan ‘meleksi’
tarafımızın arasında bir yerde, maneviyat ile bilimin birbiriyle kapıştığı bir alanda duruyor.
Manevî disiplinler insanın ahlâken evrilebilir, mükem- mele doğru gidebilir bir varlık olduğunu söylerken bilim insana diğer varlıkların arasın- da daha kutsal, daha özgül bir rol biçmiyor.
İnsanın doğasında hem alçalış hem de yükseliş için imkân var, bencilce yaşamak ile diğerkâmlık arasında yapı- lacak bir seçim, bizi ‘melekler katı’na tırmandırabilir. Ve ora- dan, Rilke’nin dizeleriyle sesle- nebiliriz: “Kim duyar, ses etsem, beni melekler katından?”
İNDİRGENEMEZ BÜTÜNLÜK
ÇÜRÜTÜLDÜ MÜ?
NİHAL BALCI
1
800’lerin ortalarında, Darwin, bu kadar çeşitli ve karmaşık canlının nasıl doğal olaylarla oluşabileceğini açık- lamak istemişti. ‘Türlerin Köke- ni’ adlı kitabında geliştirdiği teori hakkında şunları söyler:“Eğer karmaşık bir organın, sayısız, peş peşe, küçük deği- şikliklerle oluşmadığı kanıtlana- bilirse, teorim kesinlikle yıkılır.
Fakat öyle bir durum göremiyo- rum.” (Darwin 1859, 158)
Burada Darwin, teorisinin tedrici bir sistem üzerine kuru- lu olduğunu vurgular. Doğal seleksiyon, organizmaların uzun bir zaman içerisinde, minik adımlar ile gelişmesi anlamında kullanılır. Eğer bu gelişme çok hızlı, ani ve büyük adımlarla olursa, doğal selek- siyondan başka bir mekaniz- manın bu süreci yönlendirdiği düşünülür.
B
U tedrici doğal selek- siyon mekanizması, biyolojide bazı şeyleri açıklasa da her şeyi açıkla- yamıyor. Açıklayamadığı ana sorunlardan biri hücre içeri- sinde bulunan “indirgenemezkazandıran Lehigh Üniversi- tesi Profesörü, ve “Darwin’in Kara Kutusu” kitabının yazarı Michael Behe ‘indirgenemez bütünlük’ü, “birbiriyle uyumlu ve birlikte çalışan parçalar- dan oluşan bir sistem” olarak tanımlıyor. Bu sistemde parça- lardan herhangi birinin çıka- rılması bütün sistemin artık işlevini görememesi anlamına geliyor. (Behe, 2001)
Çalışan her sistemin indirgenemez olmadığını da vurgulayan Behe, örneğin bir insanın bir gözünü veya kolu- nu kaybetmesi durumunda bunun talihsiz bir durum olsa da hayatta kalabileceğini;
bir arabanın farının kırılsa da yine çalışıp sürülebileceğini söylüyor. Fakat hücredeki bazı moleküler makinalar herhangi bir parçanın eksikliği durumunda işlev göstermiyor.
İndirgenemez bütünlükten kasıt da bu.
B
EHE, konunun daha iyi anlaşılması için bir fare kapanını örnek göste- riyor. Kapanın bir tahta plat- formu, bir yayı ve birkaç farklı parçası vardır. Bunlardan her-şan bir kapan olmaz, işlevini tamamen kaybeder. Oysa hüc- redeki moleküler motorlar bu küçük aletle karşılaştırılama- yacak kadar karmaşık, boyut olarak son derece küçük, fakat onun gibi indirgenemez bir
‘bütün’dürler.
Bazı bakteriler tarafından sıvılar içinde hareketi sağlayan yukarıdaki kamçı, bir motor vasıtası ile döndürülmekte- dir. İnanılmaz hız kazandıran bu kamçı sayesinde bakteri hücreleri bir saniye içerisinde yaklaşık 60 hücre boyu kadar ilerleyebilirler. Bu sayede bir bakteri 245 gün içerisinde bir kilometrelik yolu kat eder. Bu size yavaş gibi görünse de bakterilerin boylarının mikro-
hız bir çitanın hızının yaklaşık iki katından fazladır.
K
AMÇININ, bir perva- ne işlevi gören ipliksi kuyruğu, bakteriyi sıvı içerisinde ileri doğru iter.Pervane bir çengel içinden geçerek hareket miline bağ- lanır. Hareket mili ise motora bağlıdır. Motor, rotasyon için gerekli enerjiyi sağlamak için, hücre dışındaki asit veya sodyum iyonlarının hücre içine akışını kullanır. Aynı bir kayık motorunda hareket eden pervanenin bağlı olduğu motorun sabit olduğu gibi, kamçı motorunu da yerinde tutmaya yarayan proteinler vardır. Araştırmalar kamçının tamamen fonksiyonel olabil- mesi için 30 ila 40 arasında protein gerektiğini söyle- mektedirler. Bu proteinlerden yarısı, adeta bir makine olan kamçının, yapım aşamasında, diğerleri ise son halinde görev alır. Görev yapan parçalar olan proteinlerden herhangi birinin olmadığı durumda çalışan bir kamçı yapılamaz.
M
İKROSKOBUN altın- da milimetrenin yüz binde biri eninde ve binde biri boyunda olan bu canlı makinenin döner hare- ketini gören insan şu soruyu sormadan edemiyor: Bu mükemmel sanat eseri motor nasıl evrimleşmiştir? Motorun çalışabilmesi için gerçekleş- mesi gereken bunca basamak varken ve bir tek eksik parça veya işlemde her şeyin yine başa döneceği düşünülünce, Darwin’in doğal seleksiyon mekanizmasının, tesadüfi mutasyonlar ile gerekli değişik- likleri yapıp, istenilen protein- leri zamanla yavaş yavaş ortayaçıkarabilmesi iddiasını anlayıp kabul edebilmek çok zor.
Çünkü Darwin’e göre az çalışan, daha basit bazı yapılar doğal seleksiyon tarafından seçilir, sonra gitgide gelişir,
‘yeni modeller’ oluşur ve en son tam çalışır halini alır. Bir- kaç veya daha fazla proteinin bir araya gelmesi ile oluşan ara formlar ise çalışmayan bir yapı olacaktır, ve bu durumda doğal seleksiyonun bunları elemesi gerekir. Elenirse nasıl yeni nesillere aktarılıp evrimle- şecektir?
Bu durumu daha da zor- laştıran başka meseleler de mevcut: Bakterideki motorda aynı zamanda oldukça girift bir kontrol mekanizması var.
Bu mekanizma kamçının dönmesini, durmasını, gere- kirse ters dönüp canlının aksi yöne doğru hareket etmesini sağlıyor. Yani doğal seleksiyon ve rastgele mutasyonlar sade- ce kamçının değil, bu kontrol mekanizmasının da kökenini açıklamak durumunda. Yapı taşlarının kökeni açıklansa bile, işlev gösterecek şekilde birbirine monte edilmesi ise ayrı bir sanat, ilim ve iradeyi,
yani bu eseri ortaya koyan bir Alîm, Hakîm, Musavvir’i gerek- tiriyor.
R
ABBİMİZİN bütün yarat- ma mekanizmalarının anlatıldığı bir kitap yazıl- sa “Doğal Seleksiyon” denilen şey onun sadece küçük bir bölümü olabilir; bunca kar- maşık ve mükemmel canlının ortaya çıkışını tek başına bu mekanizma ile açıklamaya çalışmak bir iki kelime ile bir romanı yazmaktan kat kat daha zordur. Kendiliğinden olabilmesi ise imkânsızdır.Küçük adımlar olduğu düşü- nüldüğü için kendi kendine olabildiğini zannetmek ise o küçük denilen adımların ne derece özen, sanat, ilim, irade gerektirdiğini bilme- mekten kaynaklanmaktadır.
Doğal seleksiyon sadece bir mekanizmanın adıdır, ve bazı durumlarda yaratmanın bir şeklidir. Fakat indirgenemez bütünlükteki yapılar bize üzer- lerindeki sanat ve Sanatçı’ya işaret ile beraber, yaratmada doğal seleksiyon mekanizma- sından farklı, çok başka meka- nizmaların da olduğuna işaret ediyor.
(Devam edecek)
ÜMİT ŞİMŞEK
“Cinsel özgürlük”çüler Kur’ân’ı yalanlıyor!
K
üresel sapıklık cere- yanlarının bütün gücüyle yüklendiği ülkelerin başında Türkiye geliyor. Çünkü bu ülke sapıklığa—Allah gösterme- sin—teslim olduğu takdirde, bu kapıdan İslâm âlemine de giriş yapacaklarını ve bütün bir İslâm âlemini bozmakta çok fazla zorlanmayacakla- rını hesaplıyorlar. Boston’lu sapıklar orkestrasının İsrail’den hemen sonra Türkiye’de konser vermesiyle ilgili olarak yapılan yorumlarda, bu niyetlerini çok fazla saklamak ihtiyacını duy- madılar.Çok şükür ki, Türkiye, sapıklıklara karşı inançların-
ölçüde muhafaza ediyor. Her ne kadar Avrupa Birliği yasaları Türkiye’yi cinsel sapıklıklara karşı ayırımcılığı cezalandıran kanunlar yapmaya zorluyor- larsa ve iftiharla imzaladığı- mız İstanbul Sözleşmesi adlı mel’anetname(*) bu konuda herkesi bağlayıcı hükümler içeriyorsa da, cinsel sapıklıklara karşı halkta büyük ve köklü bir tepkinin hâlâ var olduğu mem- nuniyetle müşahede ediliyor.
E
ŞCİNSEL evliliklere izin veren ve onlara evlât edinme hakkı tanıyanyasaların çıkarılması için her ne kadar sapık cereyanlar büyük çaba gösteriyorsa da, henüz bunu Avrupa’nın bile tamamına kabul ettiremediler.
Ancak İslâm âleminin nesil- lerini bozmak gibi bir amacı hiçbir zaman bir kenara atma- yacakları belli olan mihrakların bu konu üzerinde daha uzun yıllar boyunca ısrarlı bir şekilde çalışacaklarından da şüphe edilmemesi gerekiyor.
Yüzde 10’un ahlâkı bozulursa ne olur?
Burada, Maarif Eski Vekili rahmetli Tevfik İleri’nin tesbiti- ni hatırlıyoruz:
“Yüzde 10’un ahlâkı bozulduğu zaman, toplumda ahlâksızlık hâkim olur.”
Cinsel sapıklıklar açısından
HAYÂSIZLIK
NASIL
YAYILIYOR? II
Önceki yazımızda, ahlâksızlık ve sapıklıkların nasıl yay- gınlaştırıldığına ve dünyayı bir sapıklar gezegeni haline getirmek için girişilen operasyonlara değinmiştik. Bu yazı- mızda, küresel sapıklık cereyanlarının neden var güçleriyle
Türkiye’ye yüklendikleri ve Kur’an’ın hepimize bir uyarı niteliği taşıyan benzetmesine değineceğiz.
Sapık cereyanların propagandalarına hoşgörü ile yaklaşanlar, onlarla aynı
âkıbeti paylaşabilirler.
çok şükür ki bu seviyelerin hayli uzağında bulunuyor.
Ancak aynı konuya lisanımızın bozulması açısından baktığı- mızda o kadar iyimser olamı- yoruz.
Çünkü Kur’ân’ın lisanını bir kenara bırakıp Batılı sapıkların piyasaya sürdüğü dili benim- seyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor.
K
UR’ÂN’IN fuhşiyat dediği şeyin adı özgürlük oldu, cinsel tercih oldu.İslâm’ın hayâ dediği şeye fobi adı takıldı.
Ve bu dil değişimi, sadece belirli bir sapıklar çevresinde kalmadı, Müslüman entellek- tüeller arasında da yavaş yavaş kullanılmaya başladı.
Fuhşiyatı özgürlük, hayâyı fobi olarak gördükten sonra, o fiillerin bizzat faili olmaya ne ihtiyaç var? %10 öyle de, böyle de tamamlanmış olur;
ahlâksızlık %10’a erişince de toplumu bütünüyle kıskacına almış bulunur. Bundan sonra toplumun %10’a yetişmesi sadece bir zaman meselesidir.
Fakat cinsel sapıklıklara İslâm’ın verdiği isimleri bırakıp da sapıklar tarafından tedavüle sokulan isimleri kullanmaya başlamanın bu dini yalanlamak ve ona karşı açıkça meydan okumak mânâsına geldiğini ayrıca belirtmeye ihtiyaç var mı?
Düşünün ki, Kur’ân tekrar tekrar o meş’um fiiller için
“fuhşiyat” adını kullanıyor ve bunları kesin bir dille temel- den reddediyor.
Bir kısım insanlar ise Kur’ân’ı yalanlıyor; “Hayır o fuh- şiyat değildir, hastalık da değil-
dir, ancak bir cinsel tercihten ibarettir” diyor.
Yine düşünün ki Allah’ın Resulü “hayâ”yı bu dinin ahlâkı olarak ilân ediyor.
Bir kısım insanlar ise Allah’ın Resulünü açıkça yalan- lıyor ve “Hayır o hayâ değil fobidir” diyor.
Kur’ân’ı ve Resulullah’ı yalanlayan kimselere Müslü- man denir mi?
Eşcinselliği bütün dünya reddediyor
A
HLÂKSIZLIĞI yaygın- laştırmak için faaliyet gösteren küresel sapık- lık hareketleri hakkında hiçbir zaman gözden uzak tutulma- ması gereken bir gerçek vardır:Onların yalancı oldukları ve bütün propagandalarının yalan üzerine bina edildiği gerçeği.
Eşcinselliğin normal bir cinsel davranış olduğu iddi-
aları, bütün kutsal kitapların ve peygamberlerin yanı sıra, kâinatın da şahitliğiyle, yalan- ların en büyüğüdür. Semavî dinler de, selim fıtratlar da bu yalanı iddia sahiplerinin suratı- na çarpar.
B
İLİMİN eşcinselliği has- talık olarak kabul etme- diği iddiası yalandır.Bilim demek, Amerikan Psiki- yatri Birliğinin el kitabı demek değildir; kaldı ki, bu kitaptaki değişikliğin hangi yollardan gerçekleştirildiği üzerinde daha önce durduk.
Bütün dünyada eşcin- selliğin normal karşılandığı iddiası da, bütün dünyanın gözünün içine baka baka söy- lenmiş hayâsızca bir yalandır.
Eşcinsellik sadece Batı dün- yasının bir kısmında normal davranışlar arasında sayılmaya başlamıştır. O da Amerika kıt’asının sadece birkaç ülkesi ile Avrupa kıt’asının bazı ülke- lerinden ibarettir. Dünyanın geri kalan kısmında cinsel sapıklıklar sapıklık olarak kabul edilmekte, büyük kısmında da cezalandırılmaktadır.
Cinsel sapıklıkların karşı- sında olanlara yakıştırdıkları
“fobi” ve benzeri etiketler, Küresel sapıklık
hareketlerinin bütün iddiaları yalan, iftira ve nefret söylemleri üzerine
bina edilmiştir.
yalan olmanın da ötesinde apaçık iftiradır. Bu tür nefret söylemleriyle, muhalifleri olan sağlıklı ve sağduyu sahibi kişileri sindirmek ve onlara karşı toplumda bir kin ve düşmanlık vücuda getir- mek istemektedirler.
A
SLINDA bu sapıkların kendi iddiaları ara- sında da bir tutarlılık yoktur. Bir yandan evlilik müessesesiyle aralarının hiç iyi olmadığı ve serbest ilişkileri alabildiğine teş- vik ettikleri cümle âlemin malûmudur; ama diğer yandan eşcinsellere evlilik hakkının tanınması için çalı- şıp çabalarlar.Bunların askerlikten de hoşlanmadıkları yine herkes- çe bilinir; ama eşcinsellerin askere alınmamasına da bütün güçleriyle karşı çıkar- lar ve onlara askerlik yapma yolunun açılması için yalan- dolan da dahil olmak üzere her türlü çareye başvururlar.
Böylesine bir ikiyüzlülüktür, bir nifak cereyanıdır sapıkların hareketi. Bu yüzden de iyiliği teşvik edip kötülükten sakın- dırdıkları hiç görülmez. Bilâkis, münafıkların iyiliği men edip kötülüğü teşvik ettiklerini Kur’ân bize haber veriyor, hal-i âlem de sayısız vak’alarla doğ- ruluyor.9
Bu uyarı hepimize: Geride kalan kocakarı olmayın!
Sapık cereyanların yoğun propagandaları, ne yazık ki, bazılarımızı bu konuda daha müsamahalı bir bakış açısını benimsemeye sevk edebiliyor.
kullandığı dili kullanmaya başlayanları bile ne yazık ki görebiliyoruz.
Bu dostlarımıza önce şunu hatırlatalım ki, bütün bu yazdıklarımız, sapıklıkları ale- niyete döken, meşrulaştırmak ve yaygınlaştırmak için açıkça faaliyet gösteren, dinimizin de
“mücahir” olarak nitelediği ve
“Allah’ın affetmeyeceği kim- seler” arasında saydığı10 kişiler hakkındadır. Bunlara karşı dinde hiçbir müsamaha belirti- si göremiyoruz.
Tam tersine, toplumda sapıklığı yaymak isteyenlere karşı gösterilen müsamahanın elîm âkıbetine dair pek çok uyarılar görüyoruz. Bunun en açık örneği, Lût aleyhisselâm’ın karısı ile ilgili olan uyarılardır.
L
ÛT kavminin helâkini anlatan âyetler, o kavimle beraber bir kişinin daha aynı korkunç âkıbeti paylaştığı- nı hatırlatır.Bu, bir peygamber hanımı- dır. Fakat mücrim kavimle olan alâkası—ki bu alâkanın ne
yor—onun helâkine sebep olmuştur.
Lût aleyhisselâmın karısı, Kur’ân-ı Kerim’de “kâfirlere örnek” olarak gösterilir ve hıyaneti sebebiyle kocasının dahi onu kurtaramadığı hatırlatılır.[11]
Lût kavminin helâkine dair haberlerde Kur’ân’ın sürekli olarak bize bu kadını hatırlatması hepimizi ciddî bir muhasebe içinde bulun- maya sevk etmelidir.
D
ÜNYANIN bütün şey- tanlarının bütün şey- tanlıklarını sergilediği bir konuda, yoğun propagan- daların tesiri altında kalarak dilimize, hal ve tavırlarımıza bulaşan bazı söz ve davranışla- rın farkına varamayabiliriz.Propagandalar sürekli ve çeşitli olduğu için, bir günkü müteyakkız halimiz, bir başka gün için teminat teşkil etme- yebilir.
Onun için, (1) İslâm’ın en küçük bir müsamaha gös- termediği bir konuya hiçbir zaman ve hiçbir surette sem- pati veya hoşgörüyle yaklaşma hakkımızın bulunmadığını, (2) aksi takdirde, yersiz bir hoşgörünün bizi geride kalan kocakarı durumuna düşürüp Allah’ın lânetlediği bir toplu- lukla aynı âkıbete duçar edebi- leceğini hiçbir zaman hatırdan uzak tutmamak, hepimiz için önde gelen bir iman problemi- ni teşkil etmektedir.
Kaynaklar:
[9] “Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirinin cinsindendir. Kötü- lüğü emrederler, iyilikten sakındırır- lar.” (Tevbe sûresi, 9:67)
[10] Buharî, Edeb: 60; Müslim,
KUR’AN’IN
LÛT KAVMİ
İLE İLGİLİ HABERLERİ
HAZIRLAYAN: ZAFER ARAŞTIRMA GRUBU
Kur’ân, rahmeti her şeyi kuşa-tan Allah’ın, Rahmet Elçisi olarak gönderdiği Hz. Muhammed (asm) eliyle bize yol gösteren bir rehberdir. Rahman ve Rahîm olan Allah (cc) ibret olanlardan değil, ibret alanlardan olmamız için Kur’an’ı bize şifa, rahmet ve yol gösterici olarak inzal etmiştir.
Sizler için, Kur’ân’ın tekrar tekrar bir ibret dersi olarak hatırlattığı Lût kavmi ile ilgili haberlerinden bazılarını derledik:
ARKADA KALIP HELÂK OLANLAR
Lût’u peygamber olarak gönderdiğimizde, o da kavmine dedi ki: “Sizden evvel dünyada hiç kimsenin yapmadığı iğrenç bir işi nasıl yapıyorsunuz?
“Siz kadınları bırakıp, erkeklere şehvetle yaklaşıyor- sunuz. Gerçekten siz haddini iyice aşmış bir kavimsiniz.”
Kavminin ona verdiği cevap, “Bunları ülkenizden çıkarın; bunlar temizliğe fazla düşkün insanlar!” sözünden başka bir şey değildi.
Biz de Lût’u ve ailesini kur- tardık -ancak karısı müstesna; o geride kalıp helâk olanlardan idi.
Onların üzerine ise bir azap yağmuru yağdırdık. İşte bak, mücrimlerin sonu nasıl oldu!
(A’râf, 7:80-84)
“BUNLAR TEMİZLİĞE FAZLA DÜŞKÜN”
Lût’u da peygamber olarak gönderdiğimizde, kavmine dedi ki: “Göz göre göre o hayâsızlığı mı işleyip duruyor- sunuz?
“Kadınları bırakmış, erkekle- re şehvetle yaklaşıyorsunuz. Ne kadar cahil bir kavimsiniz siz!”
Kavminin ona cevabı,
“Lût’u ve ailesini yurdunuzdan çıkarın; çünkü bunlar temizliğe fazla düşkün insanlar” demek- ten ibaret oldu.
Biz de onu ve ailesini kur- tardık—karısı dışında; çünkü onu geride kalanlar arasında takdir etmiştik.
Üzerlerine de bir yağmur yağdırdık ki! Uyarılmış olanlar için ne kötü bir yağmurdu o!
(Neml, 27:54-58) AKIL ETMEYECEK
MİSİNİZ?
Lût da peygamber olarak gönderilenlerdendi.
Biz onu da, bütün ailesini de kurtardık.
Ancak geride kalan kocaka- rı müstesna.
Sonra diğerlerini helâk ettik.
Sabah akşam onların yurt- larından geçiyorsunuz. Hâlâ akıl etmeyecek misiniz?
(Sâffât, 37:133-138)
İBRET ALACAK NEREDE?
Lût kavmi de uyarıcıları yalanladı.
Biz de onların üstüne taş yağdırdık. Ancak Lût’un ailesi müstesna—onları seher vakti kurtardık. Bu ise katımızdan bir nimet idi. Şükredeni Biz böyle ödüllendiririz.
Lût onları şiddetli azabımız hakkında uyarmıştı; fakat onlar uyarıları şüpheyle karşıladılar.
Onlar Lût’un konuklarına kötülük etmeye niyetlendiler;
Biz de onların gözlerini kör ettik, “Tadın azabımı ve uyarıla- rımın sonucunu” dedik.
Bir sabah vakti, yakalarını bir daha bırakmayacak bir azap onları yakalayıverdi.
Şimdi tadın azabımı ve uyarılarımın sonucunu!
And olsun, Biz Kur’ân’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık.
Fakat hani ibret alacak olan?
(Kamer, 54:33-40)