T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
UYGULAMALI PSİKOLOJİ ANABİLİM DALI
CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI VE KİŞİLERARASI TARZ, ÖFKE, KENDİLİK ALGISI
Yüksek Lisans Tezi
Emel ALKAN
Ankara-2008
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
UYGULAMALI PSİKOLOJİ ANABİLİM DALI
CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI VE KİŞİLERARASI TARZ, ÖFKE, KENDİLİK ALGISI
Yüksek Lisans Tezi
Emel ALKAN
Tez Danışmanı
Prof. Dr. Nesrin HİSLİ ŞAHİN
Ankara-2008
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
UYGULAMALI PSİKOLOJİ ANABİLİM DALI
CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI VE KİŞİLERARASI TARZ, ÖFKE, KENDİLİK ALGISI
Yüksek Lisans Tezi
Tez Danışmanı: Prof. Dr. Nesrin HİSLİ ŞAHİN
Tez Jürisi Üyeleri
Adı ve Soyadı İmzası
... ...
... ...
... ...
Tez Sınavı Tarihi ...
TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ MÜDÜRLÜĞÜNE
Bu belge ile, bu tezdeki bütün bilgilerin akademik kurallara ve etik davranış ilkelerine uygun olarak toplanıp sunulduğunu beyan ederim. Bu kural ve ilkelerin gereği olarak, çalışmada bana ait olmayan tüm veri, düşünce ve sonuçları andığımı ve kaynağını gösterdiğimi ayrıca beyan ederim.(……/……/200…)
Tezi Hazırlayan Öğrencinin Adı ve Soyadı
Emel ALKAN
İmzası
TEŞEKKÜR
Tez süresinde son aşamaya kadar yardımını esirgemeyen, akademik ve manevi desteği ile tezimi tamamlamamda önemli katkısı olan tez danışmanım ve değerli hocam Prof. Dr. Nesrin Hisli Şahin’e sonsuz tesekkürlerimi sunarım.
Tezim sırasında yardım talebimi geri çevirmeyip büyük sabır ve anlayış gösteren degerli jüri üyelerim Doç. Dr. Ayşegül Durak Batıgün’e ve Doç. Dr. Elif Kabakçı’ya çok teşekkür ederim.
Yüksek Lisans öğrenimim süresince dostlukları ve destekleriyle hayatımda olmalarıyla kendimi çok şanslı hissettiğim ve çalışmanın her aşamasında her şekilde beni motive eden, her daim yanımda olduğunu hissettiren çok değerli arkadaşlarım Uzm. Psk. Çisem Utku Ural’a, Uzm. Psk. Belgin Üstün’e, Uzm. Psk. İrem Öker’e ve Uzm. Psk. Sezer Kent Oduncu’ya sonsuz teşekkürler...
Lisans eğitimim ile hayatıma giren ve uzun yıllar boyunca da her daim yanımda olacaklarına inandığım, kilometrelerce uzakta olsalar da tezimin tamamlanmasında önemli katkılarını esirgemeyen çok değerli arkadaşlarım, Uzm. Psk. Aylin Gündoğdu Özgül’e, Uzm. Psk. Burcu Bölükbaşı’na ve Psk. Jülide Aktürk’e çok teşekkürler...
Tezimde örnekleme ulaşmamda yardımlarını esirgemeyen Dr. Asena Canyiğit’e, Dr.
Berat Cem Özgür’e, Dr. Şule Yılmaz’a, Dr. Sibel Tezcan’a, Dr. Göksel Bayam’a, Psk. Bilge Alpdündar’a, Psk. Gülay Çivi’ye, Doç. Dr. Demokan Erol’a, Doç. Dr.
Ayhan Karabulut’a, Dr. Kenan Öztorum’a, iş arkadaşlarıma ve Hıfzıssıhha Mektebi
Müdürlüğü’nde görev yapan eski mesai arkadaşlarıma sonsuz teşekkürler... İş ve oda arkadaşım sevgili Filiz Daşkafa’ya ve fahri çalışma arkadaşımız sevgili Azize Atlı’ya destekleri, anlayışları ve her ümitsizliğe kapıldığım anlarda motivasyon kaynağım oldukları için teşekkür ederim.
İsmini sayamadığım ve her bunaldığımda bana destek vermeye çalışan, sabırla tezimin bitmesini bekleyen ve beni özleyen tüm arkadaşlarıma da ayrıca teşekkürler...
Bu çalışmada yer almayı çekinmeden kabul eden tüm katılımcılara önemli katkılarından dolayı teşekkür ederim.
Tüm yaşamım boyunca bana duydukları sonsuz güven, destek ve rehberlikleri ile şu anda olduğum noktaya erişmemde büyük katkıları olan, yaptığım her işe iyi dilekleriyle katkıda bulunan, bana güç veren, sevgilerini ve sıcaklıklarını her daim hissettiğim sevgili anneme ve babama sonsuz teşekkürler...
Sadece tez aşamasında değil hayatım boyunca bana her konuda rehberlik eden, yolumu aydınlatan, destek veren, her zaman yanımda olduğunu hissettiren ve abim olmasından dolayı kendimi çok şanslı hissettiğim Alper Semih Alkan’a, tanıdığım andan itibaren hayatımda önemli bir yeri olan, ablam, arkadaşım, dostum ve sırdaşım olan Sevinç Göral Alkan’a (Sensei) sonsuz teşekkürlerimi sunarım.
Tezimin her aşamasında bana yardımcı olan ve sabırla beni destekleyen, her daim varlığı ile beni güvende hissettiren ve motive eden, her şeyden önemlisi de varlığıyla hayatımın ayrılmaz bir parçası haline gelen sevgili Ozan Pazvantoğlu’na sonsuz teşekkürler....
İÇİNDEKİLER
TEŞEKKÜR ... 5
İÇİNDEKİLER... i
TABLOLAR... iii
EKLER... iv
BÖLÜM I ... 5
GİRİŞ ... 5
I.1. Kişilerarası İlişkilere Yönelik Kuramlar...10
I.1.a.Kişilerarası Kuram...10
I.1.b.Bağlanma Kuramı...18
I.1.c.Kişilerarası Döngü ...23
I.2. Kişilerarası İlişkiler ve Kendilik Algısı ...31
I.3.a. Bir Kişilerarası Duygu: Öfke ...40
I.3.b. Kişilerarası İletişim Tarzı ve Kendilik Algısı ...48
I.4. Cinsel İşlev Bozuklukları ...51
I.4.a.Cinsel İstek Bozuklukları...62
I.4.a.i.Azalmış Cinsel İstek Bozukluğu ...62
I.4.a.ii.Cinsel Tiksinme Bozukluğu ...66
I.4.b.Cinsel Uyarılma Bozuklukları...67
I.4.b.i.Kadında Cinsel Uyarılma Bozukluğu ...68
I.4.b.ii.Erkekte Erektil Bozukluk...69
I.4.c.Orgazm Bozuklukları...72
I.4.c.i.Kadında Orgazm Bozukluğu ...72
I.4.c.ii.Erkekte Orgazm Bozukluğu ...75
I.4.c.iii.Premature Ejakülasyon (Erken Boşalma) ...78
I.4.d.Cinsel Ağrı Bozuklukları ...81
I.4.d.i.Disparoni (Ağrılı Cinsel İlişki)...81
I.4.d.ii.Vajinismus...83
I.4.e.Genel Tıbbi Duruma Bağlı Cinsel İşlev Bozuklukları ...87
I.4.f.Madde Kullanımının Yol Açtığı Cinsel İşlev Bozukluğu ...88
I.5.a. Öfke ve Cinsel İşlev Bozuklukları...89
I.5.b. Kişilerarası İletişim Tarzı ve Cinsel İşlev Bozuklukları...90
I.5.c. Kişilerarası İlişkiler, Kendilik Algısı, Öfke ve Cinsel İşlev Bozuklukları ...94
I.6. Araştırmanın Amacı ve Cevap Aranan Sorular...98
BÖLÜM II...101
YÖNTEM...101
II.1. Örneklem...101
II.2. Kullanılan Ölçme Araçları ...105
II.2.a.“Kişisel Bilgi Formu”...106
II.2.b.“Kişilerarası İletişim Tarzı Ölçeği” ...109
II.2.c.“Sosyal Karşılaştırma Ölçeği” ...111
II.2.d.”Çok Boyutlu Öfke Ölçeği”...112
II.2.e.“Kısa Semptom Envanteri”...114
II.2.f.“Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği”...116
II.3. İşlem...118
BÖLÜM III...121
BULGULAR ...121
III.1. Kişilerarası İletişim Tarzı, Öfke, Benlik Algısı ve Genel Psikolojik Belirtiler (KSE) Üzerinde Grup, Cinsiyet ve Yaşın Temel ve Ortak Etkileri .122 III.2. Kadınlarda ve Erkeklerde GRCDÖ Üzerinde Grup, Yaş ve Eğitimin Temel ve Ortak Etkileri...126
III.3. Cinsel İşlev Bozukluğu Olan ve Cinsel İşlev Bozukluğu Olmayan Grupların Karşılaştırılması ...128
III.4. Cinsel İşlev Bozukluğunu ve Cinsel Yaşam Kalitesini Yordayan Değişkenler ...134
III.5. Cinsel İşlev Bozuklukları ile Kişilerarası İletişim Tarzı, Öfke ve Benlik Algısı Arasındaki İlişkiler ...141
BÖLÜM IV ...152
TARTIŞMA...152
IV.1. Sınırlılıklar ...170
IV.2. Sonuç ve Öneriler ...171
KAYNAKLAR...175
ÖZET ...191
ABSTRACT ...193
EKLER...195
TABLOLAR
Şekil 1. Kadında cinsel yanıt döngüsü ...54 Şekil 2. Erkekte cinsel yanıt döngüsü ...54 Tablo I.1 Cinsel yanıt döngüsünde her bir evreye karşılık gelen klinik sendromlar..56 Tablo I.2. Cinsel işlev bozukluklarının etyolojisinde psikolojik faktörler ...60 Tablo II. 1. Örneklemin Demografik Özellikleri...104 Tablo II. 2. Cinsel İşlev Bozukluğu Tanıları ve Başlangıç Tiplerinin Oranları...105 Tablo II.3. Kişisel Bilgi Formu Sorularının Ortalama ve Standart Sapma Verileri .109 Tablo III. 1. Kişilerarası iletişim tarzı düzeyi üzerinde grup, cinsiyet ve yaşın temel ve ortak etkileri...122 Tablo III. 2. Öfke düzeyi üzerinde grup, cinsiyet ve yaşın temel ve ortak etkileri ..123 Tablo III. 3. Genel psikolojik belirtiler (KSE) düzeyi üzerinde grup, cinsiyet ve yaşın temel ve ortak etkileri ...123 Tablo III. 4. Benlik algısı düzeyi üzerinde grup, cinsiyet ve yaşın temel ve ortak etkileri ...124 Grafik III.1 Kadınlarda yaşın etkisi ...125 Grafik III.2. 18-30 yaş grupta cinsiyetler arasındaki farklılık...126 Tablo III. 5. Kadın grupta cinsel işlev bozuklukları (GRCDÖ) düzeyi üzerinde grup, yaş ve eğitim düzeyinin temel ve ortak etkileri...127 Tablo III. 6. Erkek grupta cinsel işlev bozuklukları (GRCDÖ) düzeyi üzerinde grup, yaş ve eğitim düzeyinin temel ve ortak etkileri...127 Tablo III.7. Cinsel işlev bozukluğu olan ve cinsel işlev bozukluğu olmayan grupların öfke, kişilerarası iletişim tarzı, benlik algısı, genel psikolojik belirtiler (KSE),
yaşamdan doyum almama ve kişilerarası ilişkilerden duyulan memnuniyetsizlik değişkenleri açısından karşılaştırılması ...129 Tablo III.8. Cinsel işlev bozukluğu olan ve olmayan kadınların ve erkeklerin
Golombok Rust Cinsel Doyum Ölçeği puanları açısından karşılaştırılması...132 Tablo III.9. Cinsel İşlev Bozukluğu Olan ve Olmayan Kadınlarda ve Erkeklerde Golombok Rust Cinsel Doyum Ölçeği’nden alınan puanları yordayan değişkenler136 Tablo III.10 Kadınlarda Cinsel İşlev Bozuklukları ile Öfke Değişkenleri arasındaki ilişkiler ...142 Tablo III.11 Kadınlarda Cinsel İşlev Bozuklukları ile Benlik Algısı Değişkenleri Arasındaki İlişkiler ...143 Tablo III.12 Kadınlarda Cinsel İşlev Bozuklukları ile Kişilerarası İletişim Tarzı Değişkenleri Arasındaki İlişkiler ...144 Tablo III.13 Erkeklerde Cinsel İşlev Bozuklukları ile Öfke Değişkenleri arasındaki ilişkiler ...146 Tablo III.14 Erkeklerde Cinsel İşlev Bozuklukları ile Benlik Algısı Değişkenleri arasındaki ilişkiler...148 Tablo III.15 Erkeklerde Cinsel İşlev Bozuklukları ile Kişilerarası İletişim Tarzı Değişkenleri arasındaki ilişkiler ...149
EKLER
Ek 1. Veri Toplama Araçları ...195
Ek 2. Psikiyatrist Hasta Değerlendirme Formu ...213
Ek 3. Psikiyatrist Bilgi Formu ...214
Ek 4. Araştırma Değişkenleri Arasındaki İlişkiler ...215
BÖLÜM I GİRİŞ
Doğası gereği toplumsal bir varlık olan insan, ilişkiler ağı içinde doğar, yaşar ve ölür. İnsan yaşamı boyunca anne, baba-çocuk, arkadaş, komşu ve iş arkadaşı gibi çeşitli ilişkiler kurar. Ancak hepsinin ortak yönü, bu ilişkilerde kişilerin birbirlerini etkilemeleri ve birbirlerinden etkilenmeleridir (Hortaçsu, 2003). Saymaz (2003) kişilerarası ilişkileri, genel anlamıyla bireylerin diğer kişilerle olan ilişkilerinde yaşadıkları duygu, düşünme ve davranış stilleri olarak tanımlamaktadır. İlişkiler, kişilerin özelliklerinden, etkileşim özelliklerinden, içinde yaşanılan toplumdan ve fiziksel ortamdan etkilenmektedir. Ayrıca ilişkiler kişilerin ne sıklıkla görüştükleri, aralarında var olan duygusal yakınlık, karşılıklı bağımlılık, toplumsal rolleri içermesi gibi özellikler açısından farklılık göstermektedir (Hortaçsu, 2003). Bunların yanısıra ilişkiler, birbirlerinden kişilerde uyandırdıkları duygular, kişinin ilişkiye dair düşünceleri ve anıları, ilişkinin niteliğinin kişinin sonraki yaşam ve uyumuna etkileri yönünden de farklılaşmaktadır. Kişilerin ihtiyaçlarını karşılama yönünden önemli bir işleve sahip olan ilişkilerin kapsamı ilişkiden ilişkiye farklılık göstermektedir.
İlişkilerin sözkonusu işlevsel yönlerine yönelik çeşitli çalışmalar yapılmıştır ve bunların büyük çoğunluğu ilişkilerin kişilere sağladığı olumlu katkılarına odaklanmıştır (Hortaçsu, 2003). İlişkilerin işlevleri yaşamın farklı evrelerinde değişiklik gösterebilmektedir. Örneğin Erikson’a göre, ergenlik evresinde kimlik oluşturma, kendini anlama ve geliştirme önem kazanmaktadır ve görüş ve düşüncelerin paylaşılmasına, kimliğin oluşturulmasına önemli katkılar sağlamaktadır
(Akt., Hortaçsu, 2003). İlişkilerin işlevleri üzerine yapılan çalışmalara göre ilişkilerin olumlu işlevleri arasında; bağlılık (sevgi, güven, sırdaşlık gibi), dostluk (hoş vakit geçirme, düşüncelerin paylaşımı gibi), yardım, zararlı davranışların engellenmesi ve toplumsal konumun gerektirdiği davranışların geliştirilmesi ve sürdürülmesi yer almaktadır (Hortaçsu, 2003). Bunların yanısıra bir diğer kişi ile ilişki kurmak, kişinin yalnızlık duygusunun azalmasına, zihinsel süreçlerinin devamlı olarak uyarılmasına ve zenginleşmesine, kişinin kendisi hakkında daha çok bilgi edinmesine yardımcı olmaktadır. İlişkiler kişinin benlik saygısını (self-esteem) ve kendilik değerini artırmaktadır. Sonuç olarak ilişkilerin olumlu işlevleri, kişilerin zor durumlara olan direncini arttırmakta ve daha mutlu olmalarına, kendilerine zarar verecek davranışlardan kaçınmalarına olanak tanımaktadır (DeVito, 2002). Bunun yanı sıra zarar veren yardım (istenmeyen ya da kişiden gelen aşırı düzeydeki yardım gibi), istenmeyen dostluk (özel yaşama müdahale, eleştiri gibi), sağlığa ve toplumsal kurallara zarar verici davranışların edinilmesi ve sürdürülmesi ise olumsuz işlevler arasında yer almaktadır. Olumsuz işlevler ise kişiyi mutsuz etmekte, gerilime sokmakta ve kendisine zarar verebilecek davranışlarda bulunmasına neden olabilmektedir (Hortaçsu, 2003).
Kişilerarası ilişkilerin altı aşaması bulunmaktadır. Bu altı aşama görüşme (contact), bağlılık/ilgi (involvement), samimiyet (intimacy), bozulma/gerileme (deterioration), düzelme/iyileşme/onarma (repair) ve çözülme/sona erme (dissolution)’dir. Her ilişki görüşme aşaması ile başlamaktadır ve bu aşamada ilk olarak algısal bir ilişki kurulur, yani iki taraf birbirini görür, duyar. Daha sonra yüzeysel ve şahsi olmayan etkileşimsel bir görüşme gerçekleşir. Bu aşamada fiziksel görünümün, sözel ve sözel olmayan davranışların, arkadaşlık, canayakınlık, açıklık
gibi özelliklerin büyük bir önemi bulunmaktadır. Bağlılık aşamasında karşılıklı ilişki gelişir, ilerler ve iki taraf birbiri hakkında daha çok şey öğrenmeye çalışır.
Samimiyet aşamasında taraflar ilişkiyi tam olarak oluştururlar. Birçok ilişki samimiyet aşamasında kalabildiği gibi bazı ilişkiler de gerileme/bozulma aşamasına girmekte ve taraflar arasında bağlar zayıflamaya başlamaktadır. İlişkiler çok çeşitli nedenlerle bozulmaya, gerilemeye başlar. İki kişinin biraraya gelmesini sağlayan nedenler devam etmedikçe ya da değişmeye başladıkça ilişkiler de bozulmaya başlar.
Sonuç olarak, yalnızlık duygusunun azalmasında, kişinin kendilik bilgisini ve özsaygısını arttıran, hoş duygular veren ve acıları azaltan ilişki bu işlevleri yerine getirmemeye başlar. Blumstein ve Schwartz (1983), ilişkilerin bozulmasına neden olan diğer faktörlerin üçüncü bir kişinin ilişkiye dahil olması, cinsel memnuniyetsizlikler, iş ile ilgili memnuniyetsizlikler ya da ekonomik, maddi sorunlar olduğunu öne sürmüşlerdir (Akt., DeVito, 2002). Bozulmanın ilk aşaması kişinin kendi içinde yaşadığı memnuniyetsizliklerdir ve kişi bu ilişkinin önceden düşündüğü gibi kendisi için o kadar da önemli olmadığını düşünmeye başlar. Bu süreç ilerledikçe, devam ettikçe ikinci aşamaya kişilerarası bozulmaya yani memnuniyetsizliğin eşler arasında tartışılmasına geçilir. Bu bozulma aşamasında kişilerarası iletişim de önemli bir düzeyde değişir. Aslında bu örüntüler kısmen ilişkideki bozulmaya karşı verilen tepkidir, yani ilişkideki bozulmaya bağlı olarak kişi hissettiklerine göre iletişim kurmaktadır. Buna karşın nasıl bir iletişim kurduğu (ya da iletişim kurmakta başarısızlığa uğradığı) ilişkinin geleceğini, akıbetini etkilemektedir. Bozulma aşamasında taraflar daha az konuşmaya ve dinlemeye, daha fazla uzaklaşmaya ve kendilerini daha az ortaya koymaya başlar.
Sosyal bir varlık olan insanın yaşamında büyük bir öneme sahip olan iletişimin kişilerarası ilişkilerde önemi açıkça görülmektedir. İletişim, gündelik yaşamın kaçınılmaz bir parçasıdır ve iki sistem arasındaki karşılıklı bilgi alışverişi olarak tanımlanmaktadır (Dökmen, 1994). McQuail (1975)’e göre her sosyal etkileşim, iletişimi zorunlu kılmaktadır ve herhangi bir sosyal süreç, iletişimsel sürecin varlığını doğurmaktadır (Akt., Hartley, 1993). Bunun dışında iletişimi açıklamak için birçok tanım yapılmıştır, ancak vurgulanan esas unsur, bireyin diğer kişiler ile olan her türlü etkileşiminde iletişimin yer almasıdır. Dolayısı ile kişinin yaşamdan aldığı zevk ve mutluluk kişinin hem diğer insanlarla kurduğu ilişkilere hem de bu kişilerarası ilişkiler bağlamında oluşturduğu iletişim becerilerine bağlı olarak değişmektedir (Matthews, 1993).
İletişimi açıklamak için yapılan tanımlar gibi kişilerarası iletişimi açıklamak için de birçok tanım yapılmıştır. Kişilerarası iletişimi anlamanın en iyi yollarından birisi içerdiği öğeleri incelemektir. Bu öğeler; yüz yüze olmak, ilişkideki roller, iki yönlülük, anlam, amaçlılık, süreç ve zamandır (Hartley, 1993). Kişilerarası iletişim iki kişi arasındadır ve yüz yüze gerçekleşmektedir. Bu iki kişinin rolleri ve bir diğeri ile olan ilişkisi, değişiklik göstermektedir. John Stewart (1975)’a göre kişilerarası iletişim roller, stereotipiler ya da kullandığımız maskeler arasında değil, kişiler arasında gerçekleşmektedir. Ona göre kişilerarası iletişim, birbirini tanıyan, bilen ve bir diğerinin birey olarak var oluşunun farkında olan iki kişi arasındaki iletişimdir. Dürüstlüğün, kişisel duygu ve düşüncelerin açıklıkla paylaşıldığı, karşılıklı ilgi ve alakanın gösterildiği iletişimlerdir (Akt., Hartley, 1993). Ayrıca kişilerarası iletişim, iletişim tanımlarında yer aldığı gibi mesajın doğrusal bir biçimde alıcıya ulaştığı bir iletişim biçimi olmayıp, aksine iki yönlü bir akışı barındıran bir
iletişimdir. Bu tür iletişimde sadece mesajın aktarımı değil, özellikle anlamın yaratılması ve paylaşılması söz konusudur. Kişilerarası iletişim, amaçlı bir şekilde gerçekleşen, belli olay akışlarından ziyade, devam eden bir süreci olan ve zaman içerisinde belli bir birikimi barındıran bir iletişimdir (Hartley, 1993). Bunların yanı sıra kişilerarası ilişkilerde önemli olan bazı unsurlardan biri, sosyal benliklerimizi etkileyen sosyal durumun özellikleridir. Diğer bir unsur da sosyal algımızın, yani kendimizi nasıl gördüğümüzün (kendimize olan güvenimizin, saygımızın vb.) diğerlerini nasıl gördüğümüzü etkilemesi, bilişsel ve zihinsel süreçlerimizin, davranışlarımıza ve iletişimimize olan etkisidir. Kişilerarası iletişimin bu bileşenlerinin yanı sıra, bireyin kişilerarası becerilerinin de iletişimde önemi bulunmaktadır. Bu beceriler; sözsüz iletişim, geribildirimde bulunma, soru sorma, yansıtma, iletişimi başlatma ve bitirme, dinleme ve kendini açmadır (Hartley, 1993).
Bu bileşenlerin her biri, her duruma uygun olmasa da bireyin farklı ortam ve durumlarda uygun davranışı ve duruşu sergilemesi, bireyin iletişim becerilerini ortaya koymaktadır. Gordon (1970), “eleştiri, etiketleme, analiz etme, niyetli övme, emretme, tehdit etme, ahlak bekçiliği, uygunsuz soru sorma, öğüt verme, konuyu değiştirme, mantık boyutuna çekme, teselli etme” olmak üzere 12 iletişim engeli tanımlamıştır. Kişinin bu iletişim engellerini sıklıkla kullanması yani belirli bir kişilerarası iletişim tarzı oluşturması, kişinin kişilerarası ilişkilerinde kalıcı zararlar oluşmasına neden olabilmektedir (Bolton, 1986). Ayrıca, bireyin özsaygısını etkileyebilmekte, kişiyi savunmacı davranmaya, dirençli olmaya ya da kızgın ve öfkeli olmaya itebilmektedir. Bunlara ek olarak iletişim engelleri, kişinin yalnızlık hissetmesine, aile problemleri, mesleki yetersizlik, stres ve fiziksel hastalıklar yaşamasına etkide bulunabilmektedir (Bolton, 1986).
Buraya kadar toplumsal bir varlık olan insanın, ilişkiler ağı içinde doğup yaşadığı ve öldüğü belirtilirken, kişinin kişisel özelliklerinin, benliğinin ve iletişim tarzlarının da bu ilişkiler içerisinde oluştuğuna ve özellikle iletişim alanında yaşanılan sorunların tüm yaşamı etkileyebilen sonuçlarının olabileceğine bi giriş yapılmıştır. Ancak sözkonusu kişilerarası ilişkilerin bireyin kişiliğinin, özsaygısının oluşumunda ve yaşayabileceği psikolojik sorunların ortaya çıkışında nasıl bir rol oynadığı ise aşağıdaki bölümlerde ele alınacaktır. Bu çerçevede öncelikle kişilerarası kuramlara yönelik kuramlara yer verilirken daha sonra sırayla kişilerarası ilişkiler ve kendilik algısı, kişilerarası bir duygu olan öfke, kişilerarası iletişim tarzı ve kendilik algısı, cinsel işlev bozuklukları, öfke ve cinsel işlev bozuklukları, kişilerarası iletişim tarzı ve cinsel işlev bozuklukları konularına değinilecektir.
I.1. Kişilerarası İlişkilere Yönelik Kuramlar I.1.a. Kişilerarası Kuram
Kişilerarası ilişkilere yönelik ilk kuramsal girişim Freud ve ardından gelen psikanalitik kuramcılar ile başlamıştır. Baldwin (1992), Freud’un depresyonun oluşumunda ilişkilerin içselleştirilmesine ve obje kaybı olgusuna değinerek ilk defa kişilerarası ilişkilere vurgu yaptığını ifade etmektedir (Akt., Boyacıoğlu, 1994). Daha sonraki süreçte kişilerarası ilişkiler nesne ilişkileri olarak kavramsallaştırılmış ve kişiliğin gelişimi ile psikopatolojinin oluşumunda kişilerarası ilişkilerin önemine vurgu yapılmıştır. Kernberg (1976) içselleştirilen nesne ilişkilerinde insan, benlik ve benliğin diğerleri ile etkileşim imgesi olmak üzere üç boyutuna vurgu yaparken;
Mahler ve arkadaşları (1975) nesne ilişkilerinin bireydeki güvenlik, korunma, bakım duygularının devam etmesi açısından önemli olduğuna değinmiştir (Akt., Boyacıoğlu, 1994). Baldwin (1992)’in de belirttiği gibi bu kuramcıların özellikle
vurgu yaptıkları konu, önemli diğerleri ya da nesnelerle olan ilişkilerin kişiliğin ve psikopatolojilerin oluşumunda belirleyici olduklarıdır. Nesne ilişkileri ile ilgili yapılan yeni çalışmalar da benlik yaşantısının diğerleri ile olan ilişkide oluştuğunu ve benlik duygusunun önemli diğerleri ile güvenli ilişkide olma isteği ile biçimlendiğini göstermektedir (Akt., Boyacıoğlu, 1994). Kişilerarası ilişkilerin kuramsallaşması ile ilgili ilk çalışmalar Sullivan tarafından gerçekleştirilmiştir (Boyacıoğlu, 1994).
Sullivan psikanaliz alanında diğer kuramcılardan farklı bir duruşa sahiptir. Çünkü psikanalitik bakış açısına sosyolojik ve antropolojik bakış açılarını da dahil ederek, şimdiki sosyal psikiyatri olarak adlandırılan ve psikiyatri alanına sosyal bilimlerin dahil edilmesine olanak tanıyan farklı bir yaklaşım sağlamıştır. Sullivan, kişilerarası psikiyatrinin kavram ve fikirlerini, ilk olarak şizofreni hastaları ile çalışırken üretmeye başlamıştır. Sullivan’ın insan kavramının temelinde, insanın sosyal bir varlık olduğu yatmaktadır. Bu yönü ile Freud’cu yaklaşımdan ayrılmasının yanısıra Sullivan, Kraepelin’ci psikiyatriyi de tanı kriterleri ve semptomlara verdiği önem açısından eleştirmiştir. Bu tarz bir bakış açısının, tanının ötesinde bir değerlendirme yapmayı önleyebileceğini ve bireyi sosyal çevresi ile bir bütün olarak görmeye engel olabileceğini öne sürmüştür. Sullivan’ın yaklaşımı, şimdiki ve geçmişteki kaygılar, güvensizlik ve kaçınma deneyimleri aracılığı ile şekillenen, uygun olmayan ilişki örüntülerini değiştirmek amacıyla, kişilerarası ilişkiye odaklanmaktadır (Evans, 1996). Kişilerarası ilişkilerde, özellikle davranışları ve ilişkiler içinde geliştirilen tepkileri vurgulamıştır. Sullivan (1953), kendinden önceki kuramcılardan farklı olarak kişiliğin, kişilerarası ilişkilerin bir örüntüsü olduğunu, kişilerarası ilişkilerden arındırılamayacak bir bütünlük olduğunu ve bireylerin diğer insanlarla ilişki dışında var olamayacaklarını vurgulamıştır. Sullivan, davranış bozukluklarının insanlar arası
ilişkilerden kaynaklandığını ve dolayısı ile tedavisinin de insan ilişkileri ile mümkün olabileceğini belirtmiştir. İnsan ilişkilerinin en önemli yönü olarak sözlü ya da sözsüz iletişimi görmüştür. Dolayısı ile iletişimin, insanlararası olaylarda çözümü oluşturabildiği gibi yanlış yorumlama veya algılamalar ile sorunları ortaya çıkartabilen bir araç olduğunu düşünerek, çalışmalarında ilişkilere ve iletişime odaklanmıştır (Geçtan, 2000). Sullivan’ın kuramına göre insanlararası ilişki ve iletişimin engellenmesinde, anksiyete en önemli faktörlerden birini oluşturmaktadır.
Bu noktada Sullivan Freud’dan farklılaşmaktadır. Çünkü Freud, kaygının kişiden kaynaklanan nedenlerine odaklanırken Sullivan, insanların değer verdiği kişilerle yaşadıkları ilişkilere dikkat çekmiş (Burger, 2006); davranışların oluşumunda etkili olan dinamizmler kapsamında en önemli dinamizm olarak, anksiyete sonucu oluşan
“benlik sistemi” dinamizmini tanımlamıştır. Sullivan’a göre anksiyete insan ilişkilerinin ürünüdür. Bireyler, kayıgıyı azaltmak amacı ile önemsedikleri kişilerden onay almak ya da onların onaylamama davranışlarını aza indirmek için davranışlarını şekillendirmeyi, uyarlamayı ve duruma uyumlu hale getirmeyi öğrenirler. Bazı davranış biçimlerini onaylayan ve bazılarını ise yasaklayan benlik sistemi bu şekilde oluşmaktadır (Sullivan, 1953; Geçtan, 2000).
Sullivan (1953) prototaksik, parataksik ve sintaksik olarak üç şekilde ortaya çıkan ‘psikolojik süreçler’i tanımlamıştır. Prototaksik yaşantı, yaşamın ilk yıllarında oluşan ve daha sonraki parataksik ve sintaksik süreçler için gerekli olan ve zihinde geçici olarak ortaya çıkan, anlık imge ve duygulardır. Bu duygular arasında bir bağlantı bulunmamaktadır. Parataksik düşünce ise, aralarında mantıksal bir ilişki bulunmayan ancak aynı anda ortaya çıkan iki olay arasında nedensel bir bağlantı kurma eğilimi olarak tanımlanmaktadır. Sullivan düşüncelerimizin birçoğunun
parataksik nitelikte olduğunu öne sürmüştür. Sintaksik ise sözcükler, rakamlar gibi, bir grup tarafından geçerliği ortaklaşa kabul edilmiş simgeleri içeren en gelişmiş düşünce biçimidir (Geçtan, 2000).
Sullivan kişilik alanı içerisinde etkinlik gösteren süreçler arasında, dinamizm ve psikolojik süreçlerin yanısıra kişileştirmeleri (personifikasyon) tanımlamıştır.
Kişileştirmeler, kişinin kendisine ya da bir diğer insana ilişkin olarak geliştirdiği imgelerdir ve ihtiyaçların karşılanması ya da anksiyeteli durumlar karşısında oluşan duygu, tutum ve kavramları içeren bir karmaşadır (Geçtan, 2000). Kişileştirmeler, öncelikle, daha izole kişilerarası ilişkilerde oluşmaktadır. Ancak bir kere oluştuktan sonra, diğer insanlara ilişkin tutumlarda kalıcı ve etkileyici olmaktadır. Bu kavram Sullivan tarfaından ‘iyi ben’ ve ‘kötü ben’ olarak ikiye ayrılarak daha da belirginleştirilmiştir. ‘İyi ben’ ödülleyici özelliğe sahip kişilerarası deneyimlerle,
‘kötü ben’ ise kaygı verici kişilerarası yaşantılarla gelişmektedir (Boyacıoğlu, 1994).
Sullivan’a göre normaldışı davranışlar, gelişim aşamaları süresince ortaya çıkan olumsuz yaşantılar sonucunda, kişinin kendisine ve diğerlerine ilişkin yetersiz ve yanlış kişileştirmeler geliştirmesinden kaynaklanmaktadır. Kişi diğer insanları nitelendirirken, kendine ilişkin kişileştirmelerinin etkisinde kaldığı için, diğerlerini de kendisini değerlendirdiği şekilde değerlendirmekte, dolayısı ile kendine dair geliştirmiş olduğu yetersiz ve yanlış kişileştirmeler, kişinin diğerlerine yönelik de yanılgılı algılamalarına neden olmaktadır. Bireyin, geçmişinde yaşadığı sorunlu yaşantılar sonucu kendine ilişkin geliştirdiği olumsuz görüşler, bu sorun üzerinde etkin bir şekilde düşünebilmesini, olayları doğru algılamasını ve uygun davranışları sergilemesini engellemekte ve anksiyete düzeyini arttırmaktadır. Sonuç olarak kişi kendisini içinden çıkılmaz bir hal içerisinde hissetmekte ve bir kısırdöngüde sıkışmış
bir halde bulmaktadır. Ancak kişinin bu olumsuz yaşantılarına bağlı olarak geliştirdiği kişileştirmeler, genellikle mal edildikleri kişilerin gerçek niteliklerini yansıtmamakta, kişinin hem çevresini hem de kendisini yanlış değerlendirmesine ve dolayısı ile ilişkilerinin bozulmasına neden olabilmektedir (Geçtan, 2000).
Sullivan insan davranışlarının, ihtiyaçlarını doyurma ve güvenlik amaçlarına hizmet etmek için şekillendiğini, dolayısı ile tüm davranışların, bu ihtiyaçların yoğunluğunu azaltmak ya da anksiyeteden kaçınmak için gerçekleştirildiğini öne sürmüştür. Bireyin fiziksel ihtiyaçları, sevgi ihtiyacı, güvenlik ihtiyacı, yakınlık ihtiyacı gibi ihtiyaçlarının giderilmesi, bir diğer insana bağımlıdır ve doyum sağlama insanlararası ilişkiler ile gerçekleşmektedir. İnsan, bu sözü edilen fizyolojik ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasında başkalarına bağımlı olmasının yanısıra, yaşadığı her olaydan ve ilişkilerinden etkilenmekte ve davranışları, ilişkilerinin içeriği tarafından belirlenmektedir (Geçtan, 2000).
Sullivan normal dışı davranışı, benlik sisteminde oluşan bozuklukların yanısıra, bu bozuklukların oluşmasında önemli bir etken olarak gördüğü anksiyete kavramı çerçevesinde, “anksiyeteye neden olan etmenler” ve “anksiyetenin yarattığı sonuçlar” olmak üzere iki şekilde açıklamıştır. Bu bağlamda Sullivan, anksiyetenin oluşumuna neden olan etmenler arasında ilk sırada, kişinin yetişmesinde etkili olan ilişkileri, yani ebeveynleri, öğretmenleri gibi yetişkinlerle ve yaşıtları ile kurduğu ilişkileri görmüştür. Anksiyetenin empati yolu ile öğrenildiğini vurgulamıştır. Bu nedenle de çevredeki kişiler ve iletişim çok önemlidir (Geçtan, 2000; Altıntaş ve Gültekin, 2005). Çocuğun yakın çevresinde anksiyeteli insanların varlığı, çocuğun da anksiyete hissetmesine, korku duygusunun yerleşmesine ve güvensizlik duyguları
yaşamasına neden olmakta ve çocuk üzerinde yıkıcı etkiler yaratmaktadır (Sullivan, 1953). Anksiyetenin oluşumu ile kişinin davranışları da etkilendiğinden, etkin tepki biçimlerinin geliştirilmesi de engellenmektedir. Anksiyetenin yoğunluğuna bağlı olarak, davranışlar kısıtlanır, algılama ve dikkat bozuklukları görülmeye başlar.
Birey bu anksiyete durumundan kaçmaya, uzaklaşmaya çalışır ya da çevresinden ya da iç dünyasından kaynaklanan ve anksiyete yaratan bu durumları algılamamaya, yok saymaya ya da çarpıtmaya çalışarak, iki farklı savunma tepkisinden birini verebilir.
Anksiyete yaratan durum ya da koşuldan fiziksel olarak kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda, kişi davranışlarını haklı gösterecek nedenler bulmaya, kendisini cezalandırabilecek durumdaki kişileri ikna etmeye, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalıştığı savunma yöntemlerini kullanır. Sayılan bu çeşitli savunma biçimlerinin yanısıra Sullivan’ın daha fazla önem verdiği savunma yöntemi, bireyin iç dünyasından ya da davranışlarından kaynaklanan anksiyeteye karşı kullandığı, bilinç dünyasının içeriğini denetlemedir. Bu savunmalar, “seçici ilgisizlik” olarak adlandırdığı, kişinin kendisinde anksiyete oluşturabilecek düşünce ve duyguları seçici bir biçimde bilinç dünyasından uzak tutması şeklinde; ya da “yedek süreçler”
dediği, kişinin anksiyete oluşturabilecek duygusal tepkilerinin yerine, böyle tepkiler yaratmayacak nitelikte tepkiler geliştirmesi şeklinde, iki biçimde oluşmaktadır. Bu iki savunma yöntemini kullanarak kişi, kendisinde anksiyete yaratabilecek durumları görmemeyi ya da duymamayı öğrenerek, böyle durumlarda zihnini başka düşüncelerle dolduracak uğraşılar içerisine girer ve bu şekilde kendisini korumaya çalışır. Bu durumlarda kişi obsesif düşüncelerle uğraşabilir; kendisini küçültücü özeleştiriler yapabilir; bedensel rahatsızlıklarına ilişkin kaygılar ya da yoğun üzüntü
ve endişe duyguları yaşayabilir; bir süre sonra kim olduğuna dair yanlış çıkarımlar yapmaya başlayabilir (Geçtan, 2000; Burger, 2006).
Sullivan tarafından, seçici ilgisizlik ve yedek süreçler olarak adlandırılan bu savunma yöntemlerini herkes belirli oranlarda kullanmaktadır, ancak Ford ve Urban (1967) tarafından da belirtildiği üzere, bu yöntemlerin çok sık bir şekilde kullanılması, kişinin uyum sorunlarının daha çok artmasına neden olmaktadır (Akt., Geçtan, 2000). Bu savunma yöntemlerinin çok sık kullanılması, kişinin kaçındığı ya da görmezden geldiği durumların sayısının artmasına, dolayısı ile kendisine doyum sağlayabilecek birçok fırsatı değerlendirememesine ve sonuç olarak davranış kaybına uğramasına neden olabilir. Buna ek olarak bu yöntemler, bireyin ilişkilerini olumsuz yönde etkilediği için çevresinden doyum alması mümkün olamayacaktır.
Anksiyeteden kaçınmak amacı ile kullandığı yedek düşünceler, yaşadığı durumları ve diğerlerine dair düşünce ve görüşlerini yanlış algılamasına ve yorumlamasına neden olduğundan, diğerlerine ya da durumlara ilişkin abartılı genelleme ve önyargılar geliştirmesine ve bunlara saplanıp kalmasına neden olacaktır. Onun bu tür davranışları, çevresi tarafından olumsuz bir şekilde değerlendireleceği için diğerlerinde olumsuz duyguların uyanmasına ve çevresi tarafından kabul edilmemesine neden olacaktır (Geçtan, 2000). Bilinç düzeyinde yapılan ve ‘iyi-ben, kötü-ben kişileştirmesi’ tanımlamalarının yanısıra, Sullivan ‘ben-değil kişileştirmesi’
tanımlaması da yapmıştır. Sullivan, yaşamın sürdürülmesinde büyük öneme sahip olan bazı tepkilerin, kişi tarafından hayatından çıkarılmasının, yani bireyin yaşamı boyunca bazı duygu, düşünce ya da davranışları bilinç düzeyinden uzak tutmasının, kişiliğin çözülmesine kadar varabilecek ağır sonuçlar doğurabileceğini öne sürmüştür. Sullivan’a göre kişi, ben-değil kişileştirmelerini uyurken ya da şizofren
olduğunda fark eder ve yaşar. Bu çözüştürme kavramı Freud’un bastırma kavramı ile benzerlik göstermektedir (Geçtan, 2000; Burger, 2006). Bunlara ek olarak Sullivan (1953), seçici ilgisizliğin ve yedek süreçlerin bireyin doğuştan getirdiği eğilimler olduğunu düşünmüş ve bunların nasıl uygulanacağının çevresel etmenler tarafından belirlendiğini ifade etmiştir.
Bunların yanısıra Sullivan (1953), kişilerarası ilişkilerde ihtiyaçların doyurulması gereksiniminin ‘iki taraflılık’ ilkesine dayandığını belirtmiştir. Sullivan, kişilerarası bir durumda bütünleşmenin bir süreç olduğunu ve bu süreçte tamamlayıcılık ihtiyaçlarının çözüldüğünü (ya da daha kötüye gittiğini), iki taraflı eylemin oluştuğunu (ya da dağıldığını) ve benzer ihtiyaçların memnun edildiğini (ya da reddedildiğini) öne sürmüştür. İki kişi arasındaki bu süreç birleşme, yakınlaşma (sonraki etkileşimlerin oluşması) ya da ayrılma (sonraki etkileşimlerden kaçınma) ile sonuçlanabilmektedir. Bu süreç de ikili ya da daha büyük bir sosyal sistem içerisinde gelişmektedir ve sonuç sadece bir tarafa bağlı olarak belirlenmemekte, iki tarafın karşıdaki kişinin ihtiyaçlarına nasıl karşılık verdiğine bağlı olarak gelişmektedir.
Sullivan, bu iki taraflı kişilerarası ilişkiler kuralı ile herhangi bir kişilerarası davranışın, bireyin diğer kişilerden algı ve beklentilerini doğrulayacak ya da onaylayacak tepkiler almak amacıyla ortaya çıktığını belirtmiştir. Diğerlerinin kendilerinden tatmin olduğu izlenimi, kişinin olumlu duygular yaşamasına olanak tanımaktadır. Kişi onay gördükçe, benzer davranışları tekrarlamaktadır ve başarılı kişilerarası ilişki kişinin kendine saygı ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaktadır.
Sullivan’ın kişilerarası ilişkiler kuramı ile ilgili olarak buraya kadar aktarılanlar kısaca toparlanacak olunursa; Sullivan’ın özellikle kişiliğin kişilerarası
ilişkiler içerisinde geliştiğine ve bireylerin diğer insanların dışında varolamayacağına vurgu yaptığı görülmektedir. Ayrıca prototaksik, parataksik ve sintaksik olarak üç şekilde ortaya çıkan ‘psikolojik süreçler’in kişilerarası niteliklerinin olduğunu belirtmiştir. Bu bilişsel süreçler ile kişinin kendine ve diğerlerine ilişkin imgelerinin oluştuğunu ifade etmiş ve bunu da kişileştirmeler (personifikasyonlar) olarak adlandırmıştır. Ona göre bu kişileştirmeler yakın ilişkilerde oluşmakta ve bir kere oluştuğunda da diğer insanlara ilişkin tutumlarda da etkileyici ve kalıcı olmaktadır.
Ödülleyici özelliklere sahip kişilerarası ilişkilerde ‘iyi ben’ kişileştirmesinin, kaygı verici kişilerarası ilişkilerde ise ‘kötü ben’ kişileştirmesinin geliştiğini belirtmiştir.
Kişilerarası ilişkilerde, ihtiyaçların doyurulması gereksiniminin de ‘iki taraflılık’
ilkesine dayandığını belirtmiş ve diğerlerinin onaylayıcı davranışlarının kişinin olumlu duygular yaşamasına olanak tanıdığını, kaygının azaldığını, olumsuz tepkilerinin ise var olan kaygılarını daha arttırdığını öne sürmüştür.
Yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde görülmektedir ki Sullivan, kişinin çocukluk döneminde kişilerarası ilişkilerinde kendine ve önemli diğerleri için belirli algılamalar geliştirdiğini, ileri yaşlarda da kişilerarası ilişkilerdeki davranışlarını bu algılamalar çerçevesinde oluşturduğunu söylemektedir, Olumsuz algımalar geliştirdiğinde ise yani kendilik algısı olumsuz olarak etkilendiğinde kaygıdan kurtulmak için olumsuz sonuçlara yol açabilecek bazı savunma mekanizmalarını kullanmaya başladığını öne sürmüştür.
I.1.b. Bağlanma Kuramı
Bowlby annelerin çocuklar için neden bu kadar önemli olduğunu anlamaya çalışırken var olan kuramların açıklamalarını yetersiz bulmasına karşın, psikanalatik
kuramdan, etoloji çalışmalarından, evrim kuramından ve gelişim psikolojisi çalışmalarından yararlanmış ve bağlanma kuramının ilk temellerini oluşturmuştur (Thompson, 1999; Cassidy, 1999). Bowlby, bir çocuğun annesine bağlanmasına farklı bir bakış açısı getirmiş ve bunun yanısıra ayrılık, yoksunluk ve yasa bağlı bozukluklara ilişkin de bir takım açıklamalar ortaya koymuştur. Bağlanma kuramı (Ainsworth, 1989; Bowlby, 1969/1982), bireyin erken dönemde birincil bakıcısı ile kurduğu ilişkinin, kişinin kendisine yönelik ve kendisi için önemli diğer insanlara yönelik temsillerini etkileyebileceği görüşü üzerine kuruludur (Akt., İmamoğlu ve İmamoğlu, 2007). Bireyin ilk bakım veren kişi ile kurduğu ilişki, bireyin kendini güvende hissetmesi, ihtiyaçlarının giderilmesi, yakınlık görme gibi beklentilerini olumlu bir şekilde karşılıyorsa, birey bakıcısı ile kurduğu ilişkiden tatmin olacak ve kendisini sevilmeye değer ve önemli hissedecektir. Karşısındaki kişiyi de güvenilir ve olumlu algılayacaktır. Bu algılamalar zaman içerisinde zihinsel temsiller olarak yer edinerek bireyin sonraki ilişkilerini ve ilişkide olduğu kişilerle birlikte kendini algılayışını da etkileyecektir (Hazan ve Shaver, 1994. Akt., Saymaz, 2003).
Ainsworth, Bowlby’nin bu kuramının genişlemesine yardımcı olmuş, kurama farklı açıklamalar getirmiş ve bebeğin sinyallerine karşı ebeveyn duyarlılığı kavramını ve bu duyarlılığın anne bebek arasındaki bağlanmanın gelişmesindeki rolünü ortaya koymuştur (Akt., Bretherton, 1992).
Bowlby’e (1973) göre, sosyal çevrenin (özellikle de kişi için önemli olan başkalarının) sergilediği tepkilerin ne derecede tutarlı ve güvenilir olarak algılandığına ve kişinin kendisini ne ölçüde sevilmeye değer bulduğuna ilişkin farklılaşan algılar, göreli olarak durağan bir kişilik özelliği olan bağlanma stilini belirlemektedir. Bowlby (1969/1982), bağlanma stilinin bireyin birincil bakıcısı ile
tekrarlı etkileşimine ve kişinin bu erken dönemde geliştirdiği beklentilerine dayandığını öne sürmüştür (Akt., İmamoğlu ve İmamoğlu, 2006). Bowlby (1973), kişinin kendisine, önemli diğerlerine ve dış dünyaya ilişkin geliştirdiği bu beklentileri, zihinsel temsilleri, ‘içsel çalışan modeller’ olarak tanımlamıştır. İçsel çalışan modeller; benlik, bağlanma figürleri ve bağlanma ilişkileri ile ilgili edinilmiş bilgilerdir. Rothbard ve Shaver (1994) bu zihinsel temsillerin, erken çocukluk döneminde esnek ve değişken iken, tekrarlar ve deneyimler sonucunda sabitlenerek, değişime dirençli hale geldiklerini belirtmişlerdir (Akt., Saymaz, 2003).
Bowlby, kendiliğe ilişkin ve diğerlerine ilişkin olmak üzere, iki tip içsel çalışan modeli tanımlamıştır (Bartholomew ve Horowitz, 1991). Bebek-bakıcı ilişkisinin niteliğine bağlı olarak bireyler, sevilmeye değer olduklarına ya da değersiz olduklarına ilişkin bir benlik modeli ve insanların güvenilir, yardımsever olduklarına ya da başkalarının güvenilmez olduğuna ilişkin bir başkaları modeli geliştirmektedir.
İçsel çalışan modellerin en önemli özelliği, bireyin diğer insanların tutumlarını tahmin etmesi ve davranışını ona göre planlamasıdır. Çalışan modeller ile bireyler yeni durumlarda, durumu tekrar değerlendirmeye gerek kalmadan, nasıl davranacaklarına karar vermektedirler. Araştırmacılar, bu zihinsel modellerin kişinin beklentilerini, duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını otomatik olarak etkileyerek, kişinin sonraki ilişkilerinin gelişimini yönlendirdiğini öne sürmektedirler. Dolayısı ile Bowlby’nin tanımladığı bağlanma stili, kişiye özgü olup ilk bakıcısı ile kurduğu bu ilişki bireyin kişiliği ile özdeşleşerek, sonraki sosyal ilişkileri için tipik temsilleri oluşturmaktadır (İmamoğlu ve İmamoğlu, 2006). Bunun yanısıra, kişinin sadece bir bağlanma stili olabileceği varsayımına karşılık, Baldwin ve ark. (1996), Collins ve Read (1990) gibi bazı araştırmacılar, deneyimlediklerine
bağlı olarak kişinin farklı kişilerarası ortamlarda, çok çeşitli zihinsel bağlanma modelleri geliştirebileceğini öne sürmüşlerdir (Akt., İmamoğlu ve İmamoğlu, 2006).
Main (1990)’e göre, kişinin ilk bakıcısı ile arasında gelişmiş olan bağlanma stili baskın olsa da kişi, farklı bağlanma stratejilerini öğrenebilir ya da farklı bağlanma yönelimlerini geliştirebilmektedir (Akt., İmamoğlu ve İmamoğlu, 2006). Bunlara ek olarak bu araştırmacılara göre, belirli bir zamanda ve belirli bir ilişkiye özgü gelişen bağlanma stili, belirli çevresel koşullarda kişinin kişilerarası beklentilerini etkileyebilmektedir. Sonuç olarak, bağlanma stilleri, kişinin bireysel bazı özelliklerini etkileyebildikleri gibi, bağlanma davranışları da, belirli ilişkilerde zihinsel modellere ya da beklentilere göre farklılaşabilmektedir (İmamoğlu ve İmamoğlu, 2006).
Bowlby, Ainsworth ile birlikte yaptıkları çalışmalar sonucunda, çocuk ile anne arasındaki bağlanmanın güvenli oluşunun, ileriki yakın ilişkilerinde, kendini anlamasında ve hatta psikopatolojide önemli bir etkisinin olabileceğini öne sürmüştür (Akt., Thompson, 1999). Bireylerin kendilerine, dünyaya ve diğerlerine dair bilişsel değerlendirmeleri, bağlanma tarzları ile ilişkilidir. Yapılan çalışmalar güvenli bağlanan bireylerin, güvensiz bağlanan bireylere göre daha fazla olumlu yüklemelerde bulunduğunu, güvensiz bireylerin başkalarına güvenmekte güçlük çektiklerini ve güvenli bağlanan bireylerin kendilerine olan güvenlerinin daha yüksek olduğunu göstermektedir (Collins ve Read, 1990; Feeney ve Noller, 1990;
Mikulincer, 1998). Buna ek olarak, güvenli bağlanmış olan bireyler, travmatik bir stresle karşılaştıklarında ciddi ruhsal sağlık problemlerinden kendilerini koruyabilmektedirler (Bowlby, 1980).
Bağlanma davranışlarının devamlılığına ilişkin çalışmalar bulunmasının yanı sıra, son dönemlerde araştırmacılar, bağlanma çalışma modeli ile yetişkinlerin sosyal ve duygusal uyumu arasındaki ilişkiyi araştırmışlardır. Kobak ve Sceery (1988), genç yetişkinlerin kendilerine ve diğerlerine ilişkin temsillerini incelemişler ve güvenli bağlanan kişilerin kendilerini rahat ve diğerlerini destekleyici gördüklerini; kaçınan bağlanan kişilerin, kendilerini rahat, ancak diğerlerini destek olmayan kişiler olarak gördüklerini; kaygılı kaçınan bağlanan kişilerin ise kendilerini kaygılı ve diğerlerini destekleyici gördüklerini bulmuşlardır (Akt., Bartholomew ve Horowitz, 1991).
Bowlby, kendine ve diğerlerine ilişkin iki tip çalışma modeli bulunduğunu öne sürmüş olmasına karşın, kendilik imajı ve diğerlerinin imajını, olumlu ve olumsuz olmak üzere iki boyutta değerlendirmiştir. Bartholomew ve Horowitz (1991) kendilik imajını olumlu benlik-olumsuz benlik (sevgi ve desteği hakeden ve haketmeyen) ve diğerlerinin imajını da olumlu ve olumsuz (güvenilir ve kabul edici- güvenilmez ve reddedici) olmak üzere iki uçta değerlendirmiş ve her bağlanma stilinin, kişilerarası problem örüntüleri ile ilişkisini incelemiştir. Buna göre korkulu bağlanan kişiler, en çok kişilerarası problem tarifleyen kişiler olmuş ve kayıtsız bağlanan kişiler sosyal etkileşimlerde sıcaklık ve yakınlığın azlığından şikayet etmişlerdir. Saplantılı bağlanan kişilerin problemleri, çalışmanın hipotezlerini desteklememiş olsa da araştırmacılar, bu kişilerin olumsuz kendilik imajlarının ve olumlu diğerlerinin imajının, ilişkilerinde aşırı sıcak ve pasif olma problemini yansıttığını düşünmüşlerdir (Bartholomew ve Horowitz, 1991).
Buraya kadar görüldüğü gibi Bowlby’nin bağlanma kuramında da kişilerarası ilişkilerin ve etkili iletişimin önemi dolaylı bir biçimde de olsa vurgulanmaktadır.
I.1.c. Kişilerarası Döngü
Bilişsel-davranışçı yaklaşıma göre, davranışları belirleyenler, düşünceler ve gözlenemeyen süreçlerdir ve duygular, bilişsel süreçlerin ve düşüncelerin ürünüdür.
Albert Ellis, Aaron Beck ve Donald Meichenbaum, bilişsel-davranışçı yaklaşımı benimsemiştir ve üçü de uyumsuz davranışların nedeni olarak, bozulmuş düşünce süreçlerinin rolüne vurgu yapmıştır (Halgin ve Whitbourne, 1993). Bilişsel davranışçı yaklaşım Beck’in (1991) depresyon üzerindeki çalışmaları ile daha fazla gelişme göstermiştir (Akt., Halgin ve Whitbourne, 1993). Beck, psikanalist olarak yetişmiş ve Freud’un depresyon kuramını desteklemek için yaptığı araştırmalar sonucunda, depresyondaki kişilerin bilişsel süreçlerinde olumsuz, negatif bir eğilim olduğunu fark etmiştir (Akt., Freeman ve Dattilio, 1992; Halgin ve Whitbourne, 1993). Birçok klinik gözlem ve deneysel testlerden sonra, Beck (1976) duygusal bozuklukların bilişsel kuramını, özellikle de depresyonun bilişsel modelini geliştirmiştir (Akt., Freeman ve Dattilio, 1992). Beck’in yaklaşımı, George Kelly’nin bilişsel kişilik kuramı kapsamında yer almaktadır. Kelly’nin bilişsel kişilik kuramına göre kişilik, bireyin dünyaya ve kendine bakış açılarından, bir takım kişilik yapılarından meydana gelmektedir. Kelly’e (1955) göre bu yapılar kişinin dünyasını düzenleyemediğinde, psikolojik bozukluklar meydana gelmeye başlamaktadır. Kelly, düşünce süreçlerinin duygu ve davranışların belirlenmesindeki etkisine vurgu yapmıştır (Akt., Halgin ve Whitbourne, 1993). Beck de otomatik düşüncelerin, işlevsiz tutumların ürünü olduğunu ve tüm bozukluklarda bu olumsuz duyguların tetiklendiğini söylemektedir. Beck, bu otomatik düşünce süreçlerini, bilişsel- davranışçı kuramının merkezinde tutmaktadır (Freeman ve Dattilio, 1992).
Klinik psikoloji alanındaki gelişmelere bakıldığında, bilişsel süreçlere, düşünce ve duygulara odaklanan bilişsel yaklaşımın, psikopatolojilerin açıklanması, değerlendirilmesi ve tedavi edilmesinde çok önemli katkılarının olduğu açıkça görülmektedir. Özellikle depresyon ve kaygı bozukluklarında etkili bir tedavi yöntemi olarak işlev görmüştür. Önemli düzeyde aşamalar elde edilmiş olmasına karşın, yapılan çalışmalar bilişsel yaklaşımın belirli noktalarda tıkanıklıklar yaşadığını göstermektedir. Klasik bilişsel yaklaşım, insan gelişimi ve kişilik organizasyonuna ilişkin sistemli bir kuramsal çerçeve sunamamakta, bu nedenle de katı bir şekilde kendini tekrarlayan davranış örüntülerini açıklamak ve değiştirmekte sınırlı kalmaktadır. Bu sınırlılığı çözmeye yönelik önerilerin buluştuğu ortak nokta bilişsel yaklaşımın nesne ilişkileri ve bağlanma kuramları ile bütünleştirilmesi sonucunda oluşmuştur (Soygüt ve Türkçapar, 2001). Buna ek olarak Hammen de (1992) bilişsel yaklaşımda bilişlerin yüzeysel görünümlerinin ölçümlerine fazlası ile güvenildiğini, benlik, kişilerarası ilişkiler ve kişinin içinde yer aldığı temel inançları ile ilişkili olan ve daha derinde yer alan bilişsel özelliklerin ölçülmediği ve bunların gözardı edildiğini öne sürerken (Akt., Boyacıoğlu ve Savaşır, 1995), özellikle benlik ile kişilerarası ilişkilerin önemine vurgu yapmıştır. Benzer şekilde Safran (1990) bilişsel yaklaşımın, bilişsel boyuta fazla önem verdiğini ve bu boyutun da aslında insan doğasına uygun olmayan bilgisayar analojisi ile açıklanmaya çalışıldığına vurgu yaparak, psikopatolojinin açıklanması ve tedavisi sürecinde bilişsel boyutun ele alınırken kişilerarası ilişkiler bağlamında değerlendirilmesi gerekliliğine değinmiştir. Safran ve Segal (1990) tarafından öne sürülen bu kişilerarası yaklaşım ile bilişsel yaklaşımın bütünleştirilmesi girişiminde bilişler, duygular ve davranışlar, kişilerarası bağlamda gelişen ve işlev gören yapılar olarak ele alınmakta ve
değerlendirilmekte, böylelikle daha genişletilmiş bir bilişsel model üzerine oturtulmaktadır. Safran’a göre kişilerarası yaklaşım ile bilişsel yaklaşımın bütünleştirilmesi, ekolojik yaklaşım ile bilgi işleme kuramlarının birbirleri ile uyumlu olan sayıltılarının birleşmesi ile mümkün olacaktır.
Safran (1990) ve bazı bilişsel kuramcılara göre bilgisayarların bilgiyi işleme süreci ile insanın bilgiyi edinme ve işleme süreçleri arasında önemli bir farklılık bulunmaktadır. Bu farklılığı gözönünde bulundurmadığı için bilgi işleme kuramını yetersiz görmektedirler. Bu farklılığın en temel nedeni de insanların bilgiyi işleme sürecinin kişilerarası bağlamda gerçekleşmesidir. İnsan zihni bu bilgiyi işlerken bu bağlamdan elde ettiği verilerden de etkilenmektedir. Yani insan sadece bilgiyi işlememekte, aynı zamanda bilginin edinildiği bu çevre ile etkileşime girmekte ve çevreyi değiştirmektedir, yani pasif değil aktif bir konumdadır. Salt bilgi işleme yaklaşımı, insanın bilgi edinme ve eylemleri arasındaki doğal ilişkiyi yansıtmamakta ve insan işlevselliği hakkında kapsamlı bir bakış açısı sağlamamaktadır. Bu nedenle elde edilen bulguların gerçek dünyadaki durumlara genellenmesi güçleşmektedir.
Safran (1990), bilişsel ve kişilerarası yaklaşımlar arasındaki bütünleştirmenin, bilgi işleme yaklaşımı ve ekolojik yaklaşımın birbirleri ile uyumlu sayıltılarının birleşmesi ile mümkün olacağını düşünmüştür. Bu sayıltılar şöyledir: 1) Biliş ve eylem arasında doğal bir bağlantı bulunmaktadır, 2) İnsan ekolojik alana ve evrime uyum yapan biyolojik bir varlıktır, 3) Kişilerarası ilişkiyi sürdürmek için programlanmış bir eğilim bulunmaktadır (Akt., Boyacıoğlu ve Savaşır, 1995).
Son yıllarda psikopatoloji ve psikoterapinin bilişsel modellerinde şema kavramı, merkezi bir kavramsal yapıyı oluşturmaktadır. Şema, ‘genel bilişsel temsil’
olarak tanımlanmaktadır ve bu bilgi yapısı, bilgi işleme ve eylemin
gerçekleştirilmesini yönlendirmektedir. Bilişsel terapistler tarafından en çok ilgiyi çeken şematik yapı, benlik şemasıdır. Benlik şeması kavramının en genel kullanımı sosyal bilişsel alanda yapılan çalışmalardan elde edilmiştir. Buna göre, benlik şemaları “geçmiş deneyimlerden elde edilen, sosyal deneyim içerisinde benlik ile ilişkili bilginin işlenmesini yönlendiren ve düzenleyen, benlik hakkındaki bilişsel genellemeler” olarak tanımlanmaktadır (Markus, 1977).
Benlik şeması kavramının diğer bir genel kullanımı, daha klinik bir gelenekten gelmektedir. Bu görüşe göre benlik şeması, benlik değeri olasılığı (self- worth contingency) olarak kavramsallaştırılmaktadır. Beck ve arkadaşları bu görüşü benimsemişlerdir ve şemayı, benliğin değerlendirilmesi sürecini yönlendiren gizli, örtük bir kural (tacit-rule) olarak görmektedirler. Markus (1983) ve Markus ve Nurius (1986), benlik şeması kavramının “olası/muhtemel benlikler” (possible selves) fikri çerçevesinde genişletilmesi gerekliliğini öne sürmüşlerdir (Akt., Safran, 1990). Markus (1983) olası/muhtemel benlikler, kişinin ne olabileceği, ne olmayı istediği ve ne olmaktan korktuğuna dair düşünceleri olarak tanımlanmaktadır.
Markus ve Nurius (1986) benlik şeması kavramının genişletilmesinin kişinin davranışlarını kontrol etmede, değerlendirmede ve yönlendirmede kurallar, standartlar ve stratejiler gibi çok farklı benlik bilgisi bileşenlerinin incelenmesi için bir gerekçe oluşturduğunu öne sürmüşlerdir (Akt., Safran, 1990).
Safran’a (1990) göre benlik, kişilerarası bağlamda gelişmekte olup benlik bilgisi, kişilerarası olayların bilişsel temsilini içermektedir. Bu kişilerarası yaklaşımda, insanın diğerleri ile etkileşimlerini devam ettirme eğilimine önem verilmektedir ve bu eğilimin hayatta kalmada önemli bir rolünün olduğu sayıltısına dayandırılmaktadır (Boyacıoğlu ve Savaşır, 1995). Safran ve Segal (1990),
Bowlby’nin (1973) insan varlığının içsel çalışan modellerinin, bağlanma davranışı ve ikili kişilerarası etkileşimlerde geliştiği varsayımından yola çıkmaktadırlar (Akt., Boyacıoğlu ve Savaşır, 1995). Bu tip bir modelin de kişilerarası şema olarak kavramsallaştırılabileceğini belirterek, bu tip şemaların bağlanma figürleri ile gerçekleşen etkileşimler temelinde oluştuğunu ve kişinin bu şemalar yolu ile etkileşimlerini yordama olanağı bulduğunu öne sürmüşlerdir. Ne tek başına benlik ne de tek başına diğerleri olmadığı için bu şemalar, benlik ve diğerlerinin genel temsilini oluşturmaktadır ve aralarında bir etkileşim bulunmaktadır. Dolayısı ile Bretherton (1985), bir kişinin benliği ile ilgili inançlarının otomatik olarak diğerleri ile ilgili inançlarını doğurabildiğini ve benzer şekilde tam tersinin de geçerli olabildiğini öne sürmüştür (Akt., Safran ve Segal, 1990). Safran ve Segal’e göre (1990) kişilerarası şema, ilişkileri devam ettirme programı olarak görülmektedir ve bu özelliği ile bilişsel ve kişilerarası alanları anlamada bir yapı oluşturmaktadır.
Benlik şeması, kişilerarası bağlamda ele alınmakta ve benliğin gelişimi, diğer insanlarla ilişkileri etkilemesi ve onlardan etkilenmesi açısından değerlendirilerek, daha geniş bir çerçevede ele alınmaktadır (Boyacıoğlu ve Savaşır, 1995). Safran’a göre şema kavramı, ekolojik geçerliği açısından bilişsel süreçler ile kişilerarası davranışlar arasındaki ilişkiye açıklık kazandırmaktadır. Kişilerarası şema, benlik ve diğerlerinin etkileşimini temel alan genel bir bilgi yapısıdır ve kişilerarası ilişkilerin devamına yönelik bilgileri içermektedir. Safran (1990), bu görüşünü şu şekilde açıklamaktadır: “Kişi diğerlerini düşman olarak görüyorsa insanların nötr davranışlarını seçici olarak düşmanca algılayacak ve buna göre tepkide bulunacak ve bu davranışları ile diğerlerinden düşmanca davranışlar alacaktır. Bu da o kişide kızgınlık yaratacak ve diğer insanlara yönelik düşmanlık beklentileri yerleşecektir (s.
95)”. Bu etkileşimsel döngü “bilişsel-kişilerarası döngü” (cogitive-interpersonal cycle) olarak kavramsallaştırılmış olup, kişilerarası şemaların kişinin kişilerarası dünyaya yönelik algısı doğrultusunda oluştuğunu ve şekillendiğini belirtmektedir. Bu şemalar, gelişim sürecinde uyuma yönelik olarak gelişmekle birlikte, bilişsel- kişilerarası döngü nedeniyle girilen her ortamda şekillenmeye devam ettikleri için yeni durumlara uyumu güçleştirebilmektedir de. Bu nedenle psikopatolojilerin gelişimi ve sürmesinde temel sürecin bu döngüden kaynaklandığı öne sürülmektedir.
Safran (1990) “bilişsel-kişilerarası döngü” (cognitive-interpersonal cycle) kavramında, Horowitz (1986) gibi kişilerarası kuramcıların, ‘kişilerarası ilişkilerin tamamlanması’ olarak tanımladığı, “tamamlama ilkesi”ne oldukça önem vermektedir. Bu ilkeye göre, kişilerarası ilişkide sergilenen davranışlar, karşıdaki kişide belirli tepkilerin oluşmasına neden olur. Yani kişinin karşısındaki kişide görmek istediği davranışın ortaya çıkabilmesi için, o davranışın karşılığı olan davranışlardan birini sergilemesi gerekmektedir. Bu döngüde, “kontrol boyutu ve birlikte olma boyutu” olmak üzere iki boyut bulunmaktadır. Döngü içinde yer alan tüm diğer davranış sıfatları bu iki boyutun etkileşiminden oluşmuştur. Kontrol boyutundaki davranış özellikleri “baskın” ve “pasif” sıfatları ile, birlikte olma boyutundaki davranışlar ise “dostça” ve “düşmanca” sıfatları ile tanımlanmaktadır.
Kontrol boyutunda tamamlama ilkesi karşıt karşılıklılığa dayandırılmıştır, örneğin baskınlık pasifliği, pasiflik de baskınlığı doğurmaktadır. Birlikte olma boyutunda ise tamamlama ilkesi benzer karşılıklılığa dayandırılmıştır, örneğin; düşmanlık düşmanlığı, dostluk dostluğu doğurmaktadır. Safran ve Segal (1990)’e göre, belirli duyguların hissedilmesinin ya da bu duyguların yaşantılanmasının ilişkileri tehdit edeceğine yönelik kişilerarası şemaları olan bireylerde, tutarlı olmayan iletişimler
gözlenmektedir. Bu kişilerin çevrelerine ilettikleri mesajlar, tutarsız olabilmekle birlikte, verdikleri iki sözel mesaj da tutarsız olabilmektedir. Örneğin, kişi öfkenin ilişkiyi tehdit eden bir duygu olduğunu içeren bir şemaya sahip ise öfkesini sözel olarak ifade etmeyecektir. Ancak sözel olmayan etkileşimlerde kişinin yaşadığı öfke duygusu gözlenecektir. Bunun yanısıra, psikolojik olarak uyumsuz olan kişiler, davranışları ile ilettikleri mesajın farkında olmadıkları için aldıkları karmaşık ve rahatsız edici tepkileri de adlandıramamaktadırlar. Sonuç olarak ortaya çıkan patolojik durum süreklilik gösterecektir (Safran ve Segal, 1990).
Buraya kadar çeşitli kuramlardan söz ettik. Sonuç olarak kişilerarası kuram, bağlanma kuramı ve kişilerarası döngü kuramlarına bakıldığında, bu üç kuramın da çocukluk döneminde kurulan ilişkilerin gelecekteki kişilerarası ilişkilerde sergilenen tutumları belirlemekte önemli bir yere sahip olduğuna vurgu yaptığı görülmektedir.
Ancak Sullivan, çocuk-ebeveyn ilişkisinde anksiyetenin önemine vurgu yaparken;
Bowlby, anne-çocuk ilişkisindeki bağlanma tarzlarına vurgu yapmaktadır. Safran ise zaten insanı, gelişim psikolojisi, bağlanma kuramı, duygu kuramı ve kişilerarası kuram çerçevesinde ele almıştır. Sullivan, ebeveyn gibi yakın kişilerle etkileşimler sonucu oluşan kişileştirmelerin (iyi-benlik ya da kötü-benlik) diğerleri ile kurulan ilişkiyi de etkilediğini belirtirken; Bowlby ebeveyn ile kurulan ilişkiye dair oluşturulan zihinsel temsiller ya da içsel çalışan modellerin diğerleri ile kurulan ilişkilerde de etkili olabildiğini belirtmiştir. Sullivan aynı zamanda kişinin olumsuz yaşantılarının, yaptığı kişileştirmeleri etkilediğini; kendisine ve diğerlerine yönelik olumsuz görüşler geliştirmesine neden olarak artan anksiyetesi sonucunda yaşadığı olaylar üzerinde etkin bir şekilde düşünemediğini ve tüm olaylara bu olumsuz görüşler çerçevesinde baktığını belirtmiştir. Safran’ın öne sürdüğü bilişsel-
kişilerarası kurama göre de kişi olumsuz bir olay yaşadığında, kendine ve diğerlerine yönelik olumsuz atıflarda bulunabilir, önyargılar geliştirebilir ve aşırı genellemeler yapabilir. Sullivan sorunun ilişkilerde geliştiğini ve tedavisinin de yine kişilerarası ilişkilerde yattığını belirtmiş ve özellikle diğerlerinden farklı olarak ‘anksiyete’ye vurgu yapmıştır. Üç kuramın da özellikle vurgu yaptığı unsur, kişinin kendine ilişkin bilgisinin yani benliğinin diğerleri ile olan ilişkisinde şekillendiği ve bu ilişkilerden etkilendiğidir.
Özetle; kendilik şeması gelişimsel olarak kişinin hayatındaki önemli kişilerle etkileşimleri sırasında ortaya çıkar ve kişinin olayları, durumları, ilişkilerini yorumlayışını ve dolayısı ile bu yorumlarına bağlı olarak davranışlarını da etkiler.
Tüm bu etkilenmeler, sonuç olarak kişinin kendisine geri dönmekte, yaşadığı patolojiler, anksiyete, öfke gibi duyguları ile bağlantılı olabilmektedir. Kişilerarası ilişkiler bağlamında oluşan benlik algısının, kişinin diğerleri ile olan iletişim tarzlarının belirlenmesinde ve öfke duygusunun oluşumunda etkili olduğu düşünülebilir. Kişilerarası iletişim tarzı ile öfke duygusu arasında da bir etkileşim olduğu, kişi öfkelendiğinde ve öfkesi ile etkin bir şekilde başedemediğinde daha olumsuz bir iletişim tarzı sergileyebildiği; kişilerarası iletişim tarzı olumsuzlaştıkça da ilişki sorunlarına bağlı olarak kişinin daha fazla öfke duygusu yaşayabileceği ileri sürülebilir. Olumsuz benlik algısı kişinin kişilerarası iletişim tarzını ve öfke duygusunu etkilerken, kişinin psikolojik olarak bir rahatsızlık yaşamasında ya da var olan sorunun sürdürülmesinde önemli bir etmen olabilir. Diğer deyişle, olumsuz benlik algısı arttıkça, kişinin kişilerarası iletişim tarzının da olumsuzlaşacağı, öfke duygusunun artacağı ve sonuç olarak bunun cinsel işlev bozukluklarının oluşmasında ve sürmesinde de etkili olacağı düşünülebilir. Bu nedenle, bundan sonraki
bölümlerde kendilik algısı, kişilerarası iletişim, öfke ve cinsel işlev bozuklukları arasındaki ilişkilere yer veren araştırmalara değinilecektir.
I.2. Kişilerarası İlişkiler ve Kendilik Algısı
Psikoloji tarihi boyunca, insanın nasıl düşündüğüne, bilgi işleme süreçlerine ilişkin çeşitli açıklamalar getirilmeye çalışılmıştır. 1960’lı yıllara kadar büyük önem verilen davranışçı yaklaşımın yerini, bu tarihten sonra daha çok bilişsel yaklaşım almaya başlamıştır. Davranışçı yaklaşım içsel (internal) ve zihinsel süreçlere çok az önem verirken, bilişsel yaklaşım, zihinsel süreçlere ağırlık vermiş; hatta asıl çalışma nesnesi olarak değerlendirmiştir (Brown, 1998). Dikkat süreçleri, yorumlama ve bellek, bilginin işlenme sürecinde gözönünde bulundurulan ana öğeleri oluşturmuştur. Bunun yanısıra insanın sadece var olan uyaranları kaydeden bir sistem olmadığına, deneyimlerine göre, yaşadığı dünyayı yapılandırdığına, bu yapılandırmayı da daha önceki yaşadıkları ve gelecekten beklentileri doğrultusunda oluşturduğuna vurgu yapılmaktadır (Brown, 1998). Bilişsel bakış açısının benliğe olan etkilerine önem veren ilk psikolog Epstein’dir. Epstein (1973), insanların kendileri hakkındaki fikirlerinin, düşüncelerinin, bilgiyi nasıl işlediklerini yönlendiren bilginin bir çeşit formu olduğunu öne sürmektedir (Akt., Brown, 1998).
Epstein benlik kavramının bir benlik kuramı olduğunu ve bu benlik kuramının, bir amacı gerçekleştirmede kavramsal bir araç olduğunu, mevcut benlik bilgisini organize eden, temsil eden ve yeni benlik bilgisinin nasıl algılandığını yönlendiren bir kuram olduğunu öne sürmüştür (Brown, 1998; Oyserman, 2001). Epstein’in bu bilgi işleme süreci, benlik çalışmalarına olan yaklaşımda büyük bir değişime neden olmuştur. Araştırmalar, insanların kendileri hakkında neden böyle düşündüklerinden
ziyade, bu düşüncelerinin, yaşadıkları olaylar ve deneyimler hakkındaki yorumlamalarını nasıl etkilediğini araştırmaya odaklanmıştır (Brown, 1998).
İnsanların kendileri hakkında çok çeşitli düşünceleri bulunmaktadır ve bunlar kendi içinde belli bir organizasyona sahiptir. Birey için önemli olan ve anlamlı bir kesinlik içerisinde tutulan kendine ilişkin bakış açısı, benlik şemaları olarak tanımlanmaktadır (Markus, 1977; Myers, 1996). Bu şemalar bilgiyi işleme süreçlerini yönlendiren hipotetik bilgi yapılarıdır ve her insan, çeşitli alanlarda örneğin kendileri, diğer insanlar, sosyal gruplar ve olaylar hakkında şemalara sahiptir (Fiske ve Taylor, 1991. Akt., Brown, 1998). Şemalar, dünyamızı düzenlememizde kullandığımız zihinsel yapılardır (Myers, 1996). Bu şemalar da hangi bilgiyi farkettiğimizi, bu bilgiyi nasıl yorumlayıp açıkladığımızı ve neyi hatırladığımızı etkilemektedir (Brown, 1998; Myers, 1996). Benlik kavramımız, sadece şu anda kim olduğumuza dair inançlarımızı değil, aynı zamanda bizim kim olma olasılığımız olduğuna dair inançlarımızı da içermektedir. Diğer bir deyişle gelecekte nasıl biri olacağımız hakkındaki düşüncelerimiz ya da olmak istemediğimiz benliğimize dair düşüncelerimizi de kapsamaktadır (Myers, 1996).
Benlik sistemi hem benlikle ilişkili bir bilgi dizisi, deneyimlerin yorumlanarak kullanılması, hem de bu bilginin yapılandırılması, savunulması ve sürdürülmesi sürecidir (Epstein, 1973; Higgins, 1996. Akt., Oyserman, 2001;
Markus, 1977). Benlik kavramı, otobiyografik hafızanın deposu, deneyimlerin organizatörü, duygusal tampon ve motivasyonel kaynak görevini görmektedir (Markus ve Wurf, 1987). Benlik kavramı (self-concept) önemli bir bilişsel kavram ve bellek yapısıdır. Neyi, nasıl hatırladığımız, deneyimlerimizi yorumlayıp kullanışımız