Okul dergisi Sayı: 5
İstanbul, Nisan 2019 Ortaköy Zübeyde Hanım
Mesleki veTeknik Anadolu Lisesi adına Dergi Sahibi
Okul Müdürü Gülay HACISALİHOĞLU
Yayın Yeri Ortaköy Zübeyde Hanım Mesleki Ve Teknik Anadolu Lisesi Dereboyu Cad. No: 24 Ortaköy 8211
Beşiktaş / İSTANBUL 0212 261 42 01 http://besiktaszubeydehanim.meb.k12.tr
Yayın Grubu Okul Müdürü Gülay HACISALİHOĞLU
Ayşe Çiğdem ARTAN Sebahat AKÇAY
Ahmet YILMAZ Ayfer YEŞİLYURT
Aysel UÇAN Hatice COŞKUN
Zuhal AVCI Utkan SUCUOĞLU
Editör
Ayşe Çiğdem ARTAN Görsel tasarım Sebahat AKÇAY Kapak Tasarımı Sebahat AKÇAY Ortaköy Zübeyde Hanım Mesleki veTeknik Anadolu Lisesi http://besiktaszubeydehanim.meb.k12.tr
ORTAKÖY ZÜBEYDE HANIM
MESLEKİ VE TEKNİK ANADOLU LİSESİ
1. Okul Müdürü 3
2. Genç Yazarımız 6-9
3. Kişisel gelişim 10-13
4. Klasik Müziğin Dehaları 14-15
5. Dark Turizmi 16-21
6. Mesleki Gelişim Avrupa’da Eğitim 21-22
7. Sanat İyileştirir 24
8. Sanat Birleştirir 25-26
9. An’ı Yakaladık 27
10. Gezdik Gördük Davet Ettik 28
11. Hem Çizeriz Hemde Şarkı Söyleriz 29
12. Geleneklsel Çocuk Oyunlarımız 30-31
13. Genç Turizmciler Yarışması 32
14. Ziyaretlerimiz ve Pişirdiklerimiz 33
15. Osmanlı Mutfağı 34
16. Saray Mutfağından Tarif 35
17. Değerlerimiz 36-37
18. Dede Korkut’un Dili Olanlar 38-39
19. Happy Women’s Day 40-41
20. Günümüzde Moda Tasarımı 42-43
21. Bohemia Rhapsody 44
22. Freddie Mercury 45
23. Deli ve Dahi 46
24. Güçlü Meslek Güçlü Türkiye 47
25. Serkan Gür 48-49
26. Galileo Galilei 50
27. Glileo’nun İcatları 51
28. Tarihi Yerlerde Gezi ve İzlenimlerimiz 52-53
29. Sıfır Atık 54-55
30. Pi Sayısı 56
31. Voleybol Başarılarımız 57
32. Etkinliklerimiz 58-62
İÇİNDEKİLER OKUL MÜDÜRÜ
Bizden, Size…
Çağdaş eğitim standartlarının yükseldiği, iyi eğitim görmüş bireylere duyulan ihtiyacın arttığı ve bil- ginin giderek daha büyük bir güç haline geldiği günümüzde, eğitimin bütün unsurları olarak bizlere, büyük görevler düşmektedir.
Bu görevin sorumluluğuyla; merak eden, araştıran, eleştiren, sorgulayan, şüphe duyan, çözüm üreten, kararlar alan ve aldığı kararların sorumluluğunu üstlenen, ülke ve dünya sorunlarına duyarlı, farklılıkları kucaklayan; bu ülkenin umudu ve yarınlarının güvencesi gençler yetiştiriyoruz.
İnsanın en değerli varlık, Sevginin en hünerli güç, Bilginin yenilmez kuvvet, Emeğin en yüce değer,
Eğitimin en vazgeçilmez görev olduğunu ve her şeyin insanı sevmekle başladığının inancındayız. Bu değerler manzumesi içinde; öğrencilerimizin yaşamlarını zenginleştirmenin, bu ülkenin aydınlık yarınla- rını kurmak olduğunun bilinciyle; cesur, kararlı, aydın değerlerle kimliklenen ve her şeyden önce karak- terli gençler yetiştirmeyi hedefliyoruz. Bu duygu ve düşüncelerle; sizlerle “Bizce” dergimizde buluşma- nın heyecanını yaşıyoruz.
“Bizce”nin bu yılki sayısında da bizden sizlere yıl boyu tüm ürettiklerimizi, başarılarımızı, yüz güldüren sevinçlerimizi sevgiyle; zihinlerinize, yüreklerinize sunuyoruz.
Sevgi ve saygılarımla
Gülay HACISALİHOĞLU Okul Müdürü
DERGİ KOMİSYON EĞİTİM KADROMUZ
Okul Müdürü Edebiyat Öğretmeni Grafik Tasarım Öğretmeni Yiyecek İçecek Hizmetleri Alan Şefi Radyo ve Televizyon Alan Şefi Konaklama ve Seyahat Hizmetleri Alan Grafik ve Fotoğraf Alan Şefi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Alan Şefi Giyim Üretim Teknolojileri Alan Şefi
Gülay HACISALİHOĞLU Ayşe Çiğdem ARTAN Sebahat AKÇAY Ahmet YILMAZ Utkan SUCUOĞLU Ayfer YEŞİLYURT Aysel UÇAN Hatice COŞKUN Zuhal AVCI
Yiyecek İçecek Hizmetleri Rehberlik Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Coğrafya İngilizce Konaklama ve Seyahat Hizmetleri Grafik ve Fotoğraf/Grafik Giyim Üretim Teknolojisi / Moda Tasarım Teknolojileri Türk Dili ve Edebiyatı Giyim Üretim Teknolojisi / Moda Tasarım Teknolojileri Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Beden Eğitimi Özel Eğitim Grafik ve Fotoğraf/Grafik Grafik ve Fotoğraf/Grafik Radyo-Televizyon Beden Eğitimi Müzik Kimya/Kimya Teknolojisi Biyoloji Matematik Giyim Üretim Teknolojisi / Moda Tasarım Teknolojileri Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Grafik ve Fotoğraf/Grafik Matematik İngilizce Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Tarih Seramik ve Cam Teknolojisi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Giyim Üretim Teknolojisi / Moda Tasarım Teknolojileri Yiyecek İçecek Hizmetleri Din Kült. ve Ahl.Bil.
Yiyecek İçecek Hizmetleri Rehberlik Felsefe Tarih Radyo-Televizyon İngilizce Yiyecek İçecek Hizmetleri Konaklama ve Seyahat Hizmetleri Türk Dili ve Edebiyatı Türk Dili ve Edebiyatı Türk Dili ve Edebiyatı Radyo-Televizyon Grafik ve Fotoğraf/Grafik Biyoloji Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Seramik ve Cam Teknolojisi Türk Dili ve Edebiyatı Yiyecek İçecek Hizmetleri Fizik Konaklama ve Seyahat Hizmetleri İngilizce Radyo-Televizyon Türk Dili ve Edebiyatı Giyim Üretim Teknolojisi / Moda Tasarım Teknolojileri
Ahmet YILMAZ ARİF KORAY TANEL Aslıhan AĞAOĞLU Aslıhan ERTÜRK Atşan SİNCİ Ayfer SAYDAN Aysel UÇAN Ayşe KILIÇ KÜÇÜK Ayşe Çiğdem ARTAN Ayşegül AYGÜN Azize Şenay KİRİŞ Banu GÜRSOY Batuhan ÖLMEZ Belgin SAYAN Ece DALKIRAN Cevdet KORKMAZ Deniz Işıl ACUNGÜÇ ERALP Duygu YILMAZ
Düriye Banu ÖZKARA Elif BAL
Esra IŞIN Fatma ŞENGÜL Fatma Perihan GÖKÇE Feyza GÜRSOY Gamze YURTSEVEN Gülcan HAMAMCI Güler AYDIN Gülnaz YALÇINKAYA Güner KARABAY Hatice COŞKUN Hatice ÇORBACI Hülya KAMEROĞLU Hürü DEMİRÖZ Işık UÇAR Işıl ÜNAL İnci ÖZCAN Mine KARAÇUHA
Muhammed Fatih YILMAZER Müge ÖNAL
Nadiye EVCİMEN Nilüfer USLU KARAÇAM Nuran KARATAŞ BUTTERWORTH Nuray ÖRNEK
Nurdeniz Gökçe UZUN Oya KOCAMAN Sebahat AKÇAY Serap AKPINAR Sevgi KUNDURACI Sevil İNANÇ Sinem UÇAR Suna ARIKAN Şehriban AÇIKGÖZ Şengül DEĞER Tuğba ÖNSAL Utkan SUCUOĞLU Yusuf SAVAŞÇI Zühal AVCI
GENÇ YAZARIMIZ GENÇ YAZARIMIZ
Y ANLIŞ KARAR
Bir şeye karar vermeden önce ne kadar düşünüyorsunuz, bir kere, belki de iki? En son önemli bir konu hakkında ne kadar kafa yordunuz? Tamamen hayatınızı değiştirecek bir olay hakkında en son ne zaman düşündünüz? Kendiniz için, kendi iyiliğiniz için en son ne zaman bir karar aldınız? Belki de en önemli soru şudur, o aldığınız karar sizi ne kadar mutlu etti? Dürüst olmak gerekirse ben kendimi o kararın iyi olacağı hakkında sürekli kandırdım. Aslında iyi olduğu falan yoktu, sadece ben iyi olmasını istediğim için o şeytani karara melek maskesi giydirmiştim, o kadar.
Şimdi o kararın yükünü soğuk plastik poşetin içinde elimi her cebime atışımda hissediyordum. İçim- deki ses sürekli ‘Kurtul ondan, onu sana vermemeliydi, aptallık etme, cebinden çıkar ve yere atıp, ez.
Koşarak kaç ondan!’ diyordu. Onu dinleyecek miydim? Hiç sanmıyorum. Aynadaki morluklarla dolu su- ratıma baktım. Patlamış dudağımdan çeneme doğru yol izlemiş olan kan çoktan kurumuştu. Gözlerimi tanıyamıyordum, o ela gözler gitmiş yerine koyu kırmızı gözbebekleri gelmişti. Bakışlarımdaki kin ve öfke önümdeki aynayı binlerce parçaya ayıracak kadar güçlüydü. Kimeydi gözlerimde birikmiş olan bu nefret, kendime mi, yoksa hayata mı? Kulaklarımda hala o iğrenç sesler yankılanıyordu. Aynadaki görün- tüme “Ben korkak değilim!” diyerek haykırdım. O seslere karşılık vermek istiyordum. Beni aşağılayan o seslere karşı koymak, kendimi savunmak ve zedelenmiş itibarımı kurtarmak istiyordum. Çok uzaklardan bir ses o iğrenç seslerin içinden bana sürekli şunu tekrarlıyordu ‘Bir kereden bir şey olmaz…’ o sesi her duyduğumda elimi cebime atıyor ve soğuk plastiği hissediyordum. Bir ay önce tanıştığım bir arkadaşı- mın minik bir hediyesiydi bu, yani elime tutuştururken o böyle söylemişti. Ne demişti tam olarak? Ha, evet, “Daha fazla dışlanmak istemiyorsan bu minik hediyemi al. Bu varken sana kimse vuramaz, bizden biri ol. Hem bir kereden bir şey olmaz ya... Artık yalnızlıktan kurtulacaksın, bütün acıların dinecek, bana güven!” Gözlerimi sıkıca kapattım, ona güveniyor muydum? Bilmiyorum. Sadece ona hak vermek isti- yordum. Tek bildiğim buydu. Beni tanıştırdığı onlarca kişiyi düşündüm. Hepsinde bundan yok muydu, O kadar insan aptal değildi ya. Hepsinde varsa ve hepsi kullanıyorsa ben neden yapamayacaktım? Ar- kamda birinin varlığını hisseder gibi oldum. Kulağıma doğru buz gibi sesiyle ‘Sen yapamazsın, korkak- sın! Asla bizden biri olamazsın, sen mutluluğu hak etmiyorsun.’ dedi. Hırsla gözlerimi araladım aynadan arkamda birilerini yokladım. Kimse yoktu, aklımın bana oyun oynadığını fark ettim. Bunları söyleyen kavga ettiğim çocuktu. İçimi öfkeyle dolduran bu sözlerin üzerinden tam iki saat geçmişti. Ancak bırak-
tığı iz, yüzümdeki morluklar kadar acı verici bir tazelikteydi. Küçük görülmekten, korkak olarak bahse- dilmekten çok sıkılmıştım. Acı çekmekten, sürekli çabalayan taraf olmaktan çok sıkılmıştım. Bir an olsun uzaklaşmak istiyordum. Bir an bile olsa içimdeki, kafamdaki o yalnızlıktan uzaklaşmak istiyordum. Dü- şünmemek ve eğlenmek istiyordum. Fakat en çok mutlu olmak istiyordum. Saf bir mutluluk istiyordum.
Elimi hızlı hareketlerle cebime attım ve soğuk plastiği seri şekilde gün yüzüne çıkardım. Minik, minicik bir hap vardı içerisinde. Bir an için tereddüt ettim. “Bu kadar kolay mı yani?” demekten kendimi ala- madım. “Bu minicik şey bana sonu olmayan, tarifsiz bir mutluluk yaşatacak öyle mi?” dedim. Mantığım çığlık çığlığa ‘Saçmalama, o minik şeyin kendine ne hayrı dokunabilir ki sana dokunsun!’ dedi. Aynadaki görüntüme baktım yeniden. Gözlerimdeki o kinden güç almak istedim. Elimdeki hap kadar minik bir cesaret bana yeterdi. Bir dua gibi dudaklarımdan sürekli “Düşünme, düşünme, düşünme, yap gitsin, düşünme!” sözleri dökülüyordu. Kalbim bir maratondaymışçasına küt küt atarken titreyen ellerimle pa- keti yırtarcasına açtım ve minik hapın varlığını önce avucumda sonra dilimde ve en son boğazımda his- settim. Değdiği her yeri yakarcasına yemek borumdan aşağı kayışı beni önce paniğe sürükledi. Paketi yere hışımla fırlattım. Kafamda aniden şu soru belirdi. Kime neyi kanıtlama peşindeydim, onlara mı yok- sa kendime mi kendimi kanıtlıyordum? Bu sorudan kaçmak için koşar adım banyodan çıktım. Odama hızla daldığımda içerideki soğuk atmosferin yüzüme çarpışını hissettim. Sanki suratıma büyük bir tokat indirmişlerdi. İçimdeki panik bu his karşısında dondu kaldı. Aldırış etmedim, yatağımın üzerine kendimi sırt üstü bıraktım.
Bir süre sonra yükselen kan basıncımı hissettim, büyük bir tsunami dalgası gibi kalbimden damarları- ma yıkıcı bir güçle hareket eden kanımın beynime, mideme ve diğer organlarıma aynı hızla hücum edi- şine şahit oldum. Nefes alamadım, çırpınmaya başladım. Nefes borum neredeydi, biri söküp almış mıy- dı? “Nefes borumu geri verin!” diyerek haykırdım. Titriyordum, tabiri caizse zangır zangır titriyordum.
Birden ciğerlerime hücum eden havayı hissettim ve boğulurcasına öksürmeye başladım. O kadar güçlü öksürüyordum ki midemden yükselen yakıcı sıvıyı hissettim ama kusmadım. İstesem de kusamıyordum.
Neydi bu böyle? Birden bacaklarımı oynatmak istedim, kalkmak ve kaçmak. Fakat yapamadım, içime büyük bir korku çöktü. Birden bacaklarımın kopmuş olduğu düşüncesine taparcasına inanışıma şahitlik ettim ve gözlerime dolan yaşların yanaklarımdan aşağı süzülüşüyle şaşkınlık içinde kaldım. Korkuyla
“Bacaklarım, bacaklarım nerede!” dedim. Ağlıyordum, kendimi tutamıyordum. Ellerimle bacaklarımı yokladım, hala yerlerindeydiler ancak beynimi bir türlü buna inandıramadım. Sonra birden ayağa kalk- tım. Büyük bir korkuyla etrafıma bakındım, hala “Bacaklarım nerede, bacaklarımı verin, bacaklarım ne- rede?!” diyordum. Odanın içinde koşturmaya başladım, dolaplara, yatağın ve çalışma masamın altına baktım. Yatağımın üzerindeki yorganı kaldırdım ve engelleyemediğim ağlayışımla birlikte boğuklaşan sesim eşliğinde heyecanla “Bacaklarım nerede!” diye bağırdım. Sonra birden bakışlarım boy aynama takıldı. Koşarak aynaya yaklaştım ve gülerek bacaklarıma baktım. O kadar yüksek sesle kahkaha atı- yordum ki hayatımın hiçbir anında bu kadar gülmediğime emindim. Gülerek bacaklarıma doğru “İşte buradasınız, nasıl da buldum ama sizi!” dedim. Ne kadar öylece kendime bakarak güldüğümü hatırla- mıyorum ama birden her şey kesildi. Biri zihnimin içerisindeki güç düğmesine giden fişi çekmişçesine gözlerim karardı ve son hissettiğim şey bedenimin sertçe soğuk zeminle buluşması oldu. Kafamdaki acıyı daha hissedemeden derin bir uykuya geçiş yapmıştım bile.
Sonsuz bir karanlığın içinden gözlerimi yavaşça aralayarak uyandım. Başım ağrıyordu, hayatımda yaşamadığım kadar güçlü bir ağrı olabilirdi. Hareket etmeye çalıştım fakat omzumda da en az başımda- ki kadar güçlü bir ağrı hissedince acıyla inledim. Bedenimi hareket ettirmeye çabaladıkça sonsuz sayıda bıçak vücudumun her yanından saplanıyor gibiydi. Derin nefes alarak yattığım yerden etrafıma bakın- dım ve bakışlarıma bir çift ayak ilişince korkuyla yattığım yerden sıçradım. Bıçaklara ne olmuştu? Kalktı- ğım anda batmayı kesmişlerdi. Umursamadım. Bu ani değişmeler normal değildi. Fakat daha büyük bir sorunum vardı. Odamın tam ortasında bir yabancı elindeki uzun sopayı yere yaslamış ve kafasını hafifçe yana eğmiş bana bakıyordu. Daha ben bir şey diyemeden sevecen sesiyle “Merhaba!” diyerek bir kuş gibi cıvıldadı. Ses tonundan taşan sevgiye o kadar şaşırmıştım ki, adeta donmuştum. Beni hiç umursa- madan “Uzun zamandır uyuyorsun, ben de seni uyandırmak için bu sopayı getirmiştim.” dedi. Bunları o kadar büyük bir normallikle söylemişti ki şaşkınlıktan delireceğimi sandım. Uyuduğum için sopa getir- mek mi, uyanayım diye beni dürtüklemek istiyorsa bunu eliyle de yapabilirdi, sopaya ne gerek vardı ki?
Birden gülmeye başladı. Espri yapmışım gibi içten ve samimiyetle gülüyordu, anlam veremedim. “Tabi ki de seni dürtüklemek için değil, kafanı dağıtmak için getirmiştim.” dedi.Sesindeki o sevgiye ne ol- muştu. Sanki doğduğumdan beri bana düşmanmışçasına çıkmıştı ses tonu. Bir dakikalığına dediklerine
GENÇ YAZARIMIZ GENÇ YAZARIMIZ
odaklandım ve nereden geldiğini bilmediğim bir güçle “Kafanı dağıtmak derken?” dedim. Bu ne de- mek oluyordu böyle? Sopasını yere dayamayı bıraktı ve hızla omzuna koyarak üzerime gelmeye başladı.
Ben de refleks olarak geri geri giderek ondan uzaklaşmaya başladım. “Doğru duydun, dağıtmak. Sen de bunu istemiyor musun zaten, her şeyi onun için yapmadın mı? O arkadaşı ve arkadaş gruplarını bunu için edinmedin mi? O çocukla bunun için kavga etmedin mi? Tabi en önemlisi, o şeyi bunun için içme- din mi? Tek isteğin biraz kafa dağıtmaktı. İşte şimdi ben de bunu senin için zevkle yapacağım” dedi.
Korku ve heyecanla hızlı hızlı konuşarak “Sen bu kafa dağıtmak olayını yanlış anlamışsın sanırım, ger- çek bir kafa dağıtmak değildi kast ettiğim. Sadece biraz düşüncelerimi savuşturmak istedim o kadar!”
dedim. Birden durdu, dudaklarında sinsiliğiyle göz kamaştıran bir gülümseme belirdi. Arkasını döndü ve kitaplığıma ilerledi. “Düşüncelerini oluşturan neydi, şekil veren ve geliştiren? A, evet, okuduğun bu kitaplar değil mi? Peki o şeyi yuttuktan sonra bunlara ne olur biliyor musun?” dedi ve daha sözünü bi- tirmesinin üzerinden saliseler geçmişti ki o kocaman sopasını tüm gücüyle kitaplığıma geçirdi. Şiddetin etkisiyle bütün kitaplarım büyük bir gürültüyle yere düşerken, onları okurken aldığım tüm notlarda et- rafa saçıldı ve saniyeler sonra odam savaştan çıkmışçasına darmadağınıktı. Yabancı bilinçsizce sopasını etrafa savuruyor ve odamda ne var ne yoksa kırıyor parçalıyor ve yere düşürüyordu. Gözlerimden yaşlar süzülürken tek yapabildiğim bunu yapmaması için ona yalvarmaktı ancak beni duymuyordu. Bilgisaya- rımı parçalarken “Düşünmek istemiyorsan buna ihtiyacın yok!” diyordu ya da yatağımın üzerinde asılı olan çizimini yaptıktan sonra çerçeveletip asmış olduğum resimleri tek tek parçalarken “Düşünmek istemiyorsan bunların bir değeri yok!” diyordu. En sonunda odamda parçalayacak hiçbir şey kalmamış ve her şey ya kırılmış ya da etrafa saçılmış şekildeyken durdu ve bana baktı. Bakışlarındaki kin ve öfke o kadar tanıdık gelmişti ki daha bir saat önce aynada gördüğüm o saf nefretin kalıntılarına şu an karşıdan bakıyordum. Ağzından tükürükler saçarak haykırdı “Eğer düşünmek istemiyorsan bu odaya, kitaplara, eşyalara ihtiyacın yok. Onların o düzgünlüğüne, güzelliğine ihtiyacın yok. Onlar ancak şu an senin ka- fanın içi gibi dağılmayı hak ediyorlar. Evet, doğru duydun! Etrafına iyi bak, bu dağınıklık senin kafanın içi. Düşüncelerin duyguların aynı bu dağınıklık ve sen!” dedi sopasıyla beni göstererek “Sen tam da kafanın içindeki o dağınıklığa bakıyorsun. Aynı kafanın içindeki gibi şu anda da kaybolmuş şekilde bu dağınıklığın tam ortasında duruyorsun. Onu toplayamıyorsun, çünkü nereden tutsan elinde kalır!”
dedi ve sopayı elinden hızla atıp kollarını iki yana açarak tekrar bana hitaben “Burası kafanın içi ve bu dağınıklığı sen yarattın!” dedi. Sinirle ve heyecanla ellerimi saçlarıma doladım ve koparmak istercesine çekiştirdim. Hayır, olamazdı. Ben bir şey yapmadım, kafamın içi böyle değil, değil.
Hızla harekete geçtim ve tüm gücümle koşarak odamdan fırladım. Ne ara dış kapıya ulaştım ve ne ara kendimi sokağın serin havasına teslim ettim bilmiyorum. Tek bildiğim tam arkamdan gelen o sesin hak- lılığıydı, bana “Kaçamazsın, istediğin kadar koş. Artık kaçamazsın!” diyordu. Koştum, kaçmak için, kur- tulmak için koştum. Bir çıkış ararcasına koştum. Sanki üzerinde kocaman harflerle ÇIKIŞ yazan bir kapı ararcasına, hayatımın acil çıkış kapısını bulmak istercesine koştum. Ta ki nefesim tükenip de yere düşene kadar koştum ve yorgunlukla dizlerimin üzerine yere düştüm. Ciğerlerime hücum eden soğuk hava o kadar canımı yakıyordu ki kendimi hayatımda hiç olmadığım kadar aciz hissettim. Şimdi o insanların bana karşı olan küçümseyici bakışları o kadar uzaktı ki kendimi aptal gibi hissettim. Hatta gibisi fazlaydı ben tam bir aptaldım. Bitkince kafamı kaldırdım ve etrafıma baktım önüne yığıldığım duvarın üzerinde büyük bir resim olduğunu fark ettim. O kadar büyük bir resimdi ki ayrıntısındaki zariflik göz kamaştırıcıy- dı. Renkler ve şekiller, tam anlamıyla muhteşemdi. Biri masada oturmuş elindeki kalemle bir şeyler yazı- yordu. Arkasında tuvaller vardı ve tuvallerin üzerinde farklı bir sürü resim göz kamaştırıyordu. Tuvallerin ardında bir kitaplıkla bitişik yerleştirilmiş ödüllerin dizili olduğu raflar yer alıyordu. Tam anlamıyla nefes kesici bir görüntüydü, bakmaya doyamıyordum. Ayağa kalktım ve daha yakından bakmak için duvara yaklaştım. Ben yaklaştıkça masada oturan kişinin yüzü daha da netleşiyordu. Bir adım, iki adım ve en sonunda o çarpıcı surat, benim yüzüm. Dehşetle irkildim. Büyük bir korku dalgası hızla damarlarımda turladı ve pimi çekilmiş bomba gibi bir anda beynimin içinde patladı. Patlamanın etkisiyle etrafa saçılan bombanın parçaları korkuyu bütün benliğime işledi. Bu kadarı fazlaydı, bu da neyin nesiydi böyle?
Duvar boydan boya uzayıp gidiyordu ve her uzantısında resimler değişiyordu. Tek değişmeyen benim siluetimdi. Her resimde ayrı bir şey yapıyordum. İşin daha da dehşet verici tarafı resimlerde bu güne kadar kurduğum hayallerinde çizilmiş olmasıydı. Kimdi bunları yapan? Benim kafamın içerisindeki istek- leri ve hayalleri duvarlara büyük bir özen ve muhteşemlikle akseden kimdi? Bu sorunun beynimde be- lirmesiyle duvar boyunca koşmaya başladım. Birini arıyordum. Kimi aradığımı tam olarak bilmiyordum.
Resimleri çizeni mi, yoksa başka birini mi arıyordum? Bilmiyorum. Biraz sonra birini görür gibi oldum.
Duvarın önünde büyük bir hızla elindeki sopayı duvarın üzerinde hareket ettiriyordu. Boyuyor gibiydi.
Bütün umudumla ona doğru tüm gücümle koştum. “Hey, dur! Ne yapıyorsun, kimsin?”
Bana baktı ama durmadı, bana bakarken bile işini yapmayı sürdürdü. Zaten işine özen gösterir gibi değil de rastgele yapıyordu. Hareketlerindeki kayıtsızlık kilometrelerce öteden belli oluyordu. Boğuk ve yorgun sesiyle “Ne istiyorsun?” dedi. Nefes nefese durdum. Bakışlarım yaptığı işe takıldı. Boyuyordu ama rengârenk değil, beyaz. Bembeyaza boyuyordu. Şaşırdım “Ne yapıyorsun, neden güzelim rengâ- renk resimleri beyaza boyuyorsun?” dedim. Bir an sinirle bana baktı ve bezgince “Sana hesap verecek değilim ama çok merak ettiysen söyleyeyim, bana sil dediler ben de siliyorum. Bu kadar basit.” dedi.
Sinirlenmeden edemedim, kontrolsüzce “Ama bunlar bana ait, bu hayaller, düşünceler bana ait ve ben sana silmeni falan söylemedim!” dedim. Durdu ve hışımla bana döndü, gözlerindeki kararlılığa baktık- ça beynimin içinde elektrik etkisi yaratıyordu. Dümdüz bir ses tonuyla “Demek bu şeyleri sen yaptın, ne kadar yazık, hepsinin boşuna olduğunu görmek seni eminim çok üzmüştür.” dediğinde sözlerinin sonuna doğru takındığı alaycı gülümseme onun üzerine saldırmama yeterdi. Sakin kalmaya çalışarak dik dik suratına baktım ama ben daha bir şey söyleyemeden “Hadi git, beni tutma. Bunların artık hiçbir önemi olmadığı söylendi bana, gerçekleşmeyecek olan uzak saçmalıklarmış ve yerlerini sadece boşluk almalıymış.” dedi ve işini yapmaya devam etti. Onu durdurmak adına hamle yaptım ama başaramadım.
Çabaladım, çabaladım ve çabaladım... Son hatırladığım şey sildiği resimdi. Üniversite mezuniyetinde okul belgemi sevinçle havaya kaldırışım ve yüzümdeki tarifsiz mutluluk…
Nefes nefese uyandım, yerde yatıyordum. O anı ikinci kez yaşıyor oluşumun korkunç hissiyle etrafımda bir çift ayak aradım ama yoktu. Odada benden başka kimse yoktu. Boy aynamın önünde oturuyordum ve o kalbimin hızlı ve korkak atışına şahitlik ediyordum. Bacaklarımı kendime doğru çekerek, kollarımı etrafına doladım ve gözyaşları içinde aynadaki görüntüme bakarak boğuk bir sesle “Özür dilerim!”
dedim, “Çok özür dilerim senden, kendimden…”
12/A Tuana ÇELİK
KİŞİSEL GELİŞİM KİŞİSEL GELİŞİM
Ö ZGÜVEN NEDİR?
Özgüven kişinin kendine güvenmesi demektir. Birisine güvendiğiniz zaman, “Ben Yusuf’a güveni- yorum!” dersiniz ve bu o kişinin en az bir yönüne güvendiğinizi belirtir. Kendinize güvendiğiniz zaman da “kendime güveniyorum” dersiniz. Kişi kendine güvendiğini söylediğinde genel olarak her yönüne güvenmeyi bekler ama başkalarına olduğu gibi kendimize de adil davranmak gerekirse, sadece bir yönünüze güvenmeniz kendime güveniyorum demek için yeterlidir. Peki hangi yönden kendinize güve- niyorsunuz? Özgüven de, “Yapabileceğime güveniyorum” anlamı yatmaktadır.
Çözülmesi gereken bir sorunla karşı karşıya kalınca kişi nasıl hissediyor? Sorun ister bardağa su doldu- rup içmek kadar basit, ister iflas etmek üzere olan bir şirketin başına geçip işleri düzeltmek gibi kar- maşık olsun, kişi nasıl hissediyor? Kişi, “Ben bu sorunun altından kalkabilirim, bu sorunu çözebilirim,”
duygusuna sahipse, bu kişinin özgüveni vardır. Özgüvenle ilgili gözden kaçırılmaması gereken en temel yönlerden biri kişinin eyleme geçmesidir. Yani biri, “kendime güveniyorum” demeye devam ederken kolları sıvayıp sorunu çözmekle ilgili her hangi bir eyleme geçmiyorsa, kişinin gösteriş için böyle konuş- tuğunu, ama gerçekte özgüveni olmadığını düşünürüz.
Özgüven kişinin eyleme geçmesini tetikleyen temel duygudur.
Özgüveni arttırıcı öneriler 1-Kapasiteni keşfet
Kişinin kendi kapasitesini fark edememesi, hayatın en büyük kabuslarından biridir; çünkü kendi ka- pasitesinin bilincine varamayan insan, özgüven eksikliği yaşayarak hayatından lezzet alamaz hale gelir.
Birçok kişi, kendi yeterliliğinin farkına varamadığı için, özgüven eksikliği problemi yaşar; öyleyse özgü- venini geliştirmek isteyen her insan, önce kendi potansiyeline odaklanmalıdır.
Zaten kişinin kendi içindeki cevheri keşfetmesi, dünyanın en değerli hazinesini bulmasına benzer.
2-Olumlu yönlerine odaklanmayı dene.
İnsan, nedense başkalarının olumlu ve üstün yönlerini görmeye eğilimli iken iş kendisine gelince genel- de olumsuz yönlerine odaklanır.
Oysaki insanın kendi olumlu yönlerine odaklanması ve onları görerek, onlardan güç alarak motive olması gerekir.
3- Yanlış düşüncelerine dikkat et
İnsanı en çok yıpratan ve hırpalayan, manen ve maddeten tahrip eden şey, kendi içinde oluşturduğu yanlış ve olumsuz düşüncelerdir. Ben başaramam diye düşünen kişinin sınavlarda başarılı olma ihtimali, başaracağım diyen kişiye göre çok daha azdır.
Oysa insan, kendi başına da özgüven eksikliğine yol açan yanlış düşüncelerinden kurtulmanın bir yolunu bulabilir. Bunun ilk basamağı, başkaları için kullandığımız özenli dili, kendimize yönelik de kullanmaktır.
4- Risk alabilmek
Risk almak, bir nevi seçim yapmaktır ve seçim yapmak hayatın ta kendisidir. Çünkü hayat seçimlerden ibarettir.
Bütün canlılar sürekli seçim yaparlar aslında ve yaptıkları bu seçimin sonucunu yani olumlu ve olumsuz sonuçlarını kendileri yaşarlar. Geleceği görme şansımız olmadığına göre, tercihlerimizin hem olumlu hem olumsuz yönünü göğüsleyebilme potansiyelidir özgüven.
Örneğin kaplumbağa, durmakla hareket etmek arasında bir seçim yapar ve hareket etmeye karar verince risk alarak başını kabuğundan çıkarır. Yani ilerleyebilmesi için başını kabuğundan çıkararak risk almak zorundadır.
İnsanın da özgüven geliştirme yolunda kaplumbağa gibi risk alması ve içindeki mükemmeliyetçi zihni- yeti alt etmesi gerekir; aksi takdirde özgüvenli olması ve ilerleyebilmesi mümkün değildir.
5-Aşağılık duygusuna kapılma
Kendini başkaları ile kıyaslayan ve onlardan daha düşük bir seviyeye mahkûm eden her insan, öyle ya da böyle bir şekilde “aşağılık duygusu” yaşar. Yani aşağılık duygusu, kişinin kendisini başka kişilere nispeten daha değersiz görmesinden kaynaklanır. Tabi bu durum özgüven eksikliğini de beraberinde getirir.
KİŞİSEL GELİŞİM
KİŞİSEL GELİŞİM KİŞİSEL GELİŞİM
Öyleyse özgüven kazanmanın en güvenilir yollarından biri, içimizdeki aşağılık duygusunu bertaraf etmeye çalışmak, kendimizi başkaları ile kıyaslamamak olmalıdır. Bu kıyaslamaları ailemiz yaptığında bozuluyoruz, belki kızıyoruz ya da tartışıyoruz. Peki kendimiz yaptığımızda hiçbir şey yapmayacak mıyız?
Bu konuda biraz düşünüp bir çözüm yolu bulmaya çalışmanızı öneririm.
6- “Hayır’ın gücünden destek al
Toplumda “evet “in “hayır’dan daha revaçta olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ve yine toplumun ço- ğunluğunun özgüven eksikliği yaşadığını da dile getirebiliriz.
Peki, bu iki kavram arasında bir bağ kurmamız mümkün mü? Elbette mümkün.
Hayır demekten ne anlıyoruz; isteğine hayır dediğimiz kişiyi onaylamadığımızı, reddettiğimizi ve bunun olası sonuçlarına katlanmamız gerektiğini. Dışlanabiliriz, artık sevilmeyebiliriz, kabul görmeyebiliriz, de- ğersiz hissedebiliriz. Ama istemediğimiz halde, bütün bunları yaşamamak için evet dersek de ortada
“ben” kalmayacak.
Ya başkalarının istediği gibi biri olup, yine başkalarının istediği bir hayatı yaşayacağız. Bu takdirde zaten özgüvenli olmak ya da olmamak gibi bir sorunumuz kalmıyor.
Ya da kendi istediğimiz gibi biri olup, kendi tercihlerimizi ve kendi istediğimiz hayatı yaşayacağız ve birine hayır demenin onun varlığına hayır demek değil, onun isteğine hayır demek olduğunu kabul edeceğiz.
Hayır demekten korkan bir kişi, özgüven eksiği olan bir kişidir. Bu tip insanlar (ki sen de bunlardan biri olabilirsin) insanlara hayır demekten şiddetle çekinen ve başkalarının düşünce dünyalarına kendi dü- şüncelerinden çok daha fazla önem veren kişilerdir. Bu sebeple hayır demeyi bilen ve bu özelliği zaman zaman kullanabilen biri haline gelmek zorundayız.
8-Özgüvenin doğuştan geldiği düşüncesinden vazgeç.
Hiçbir insan, kendini rahatlatan özgüveni doğuştan getirmediği gibi, hiçbir insan da “kronik özgüven eksikliği” ne mahkum değildir. Özgüven sonradan öğrenilen bir kavramdır ve sonradan öğrenilen her kavram gibi, bu kavram da geliştirilebilir ve kolaylıkla öğrenilebilir. Özgüvenin doğuştan geldiğini zan- netmek insanı çaba harcamaktan uzaklaştırır. Özgüvenin sonradan geliştiğini bilmek ise insanı motive eder.
Özgüven ben yapabilirim duygusudur ve bu duygu başkası tarafından kişiye verilemez, kişinin kendi- sinin bu duyguyu geliştirmesi, inşa etmesi gerekir.
Bir mucizeye ihtiyacınız yok aslında. Bir mucize olduğunuzu hatırlamaya ihtiyacınız var.
MOZART
Mozart hakkında herkesin bildiği iki şey vardır: Bunlar, altı yaşında beste yapabildiği ve otuz beş ya- şında öldüğünde kimsesizler mezarlığına gömüldüğüdür. İnsanlık tarihinin belki de en yetenekli beste- cisi olan bu özel şahsın saray ahalisi tarafından el üstünde tutulan bir müzisyenken nasıl sefalet içinde öldüğü halen bir muammadır. Yine de o, bu kısa sürede ürettiği 600’den fazla eser ile ölümsüz olmayı başardı..Mozart, cocukken trompet çalgısından nedense cok ürkermiş. Baba Leopold Mozart, oğlunun bu korkusunu yenmek icin aile dostları olan bir trompetçiyi evlerine çağırmış. Bu misafir, trompetini üflemeye başlar başlamaz Mozart, yere düşüp bayılmış.Ülkemizde milli marş kadar tanınmış olan ‘daha dün annemizin’ şarkısının bestesi Mozart’a aittir. Okul ve telefon zillerinin başrolünde de Mozart oy- namaktadır.Bazıları der ki; insanlar, Mozart sevenler ve Beethoven sevenler olarak ikiye ayrılır. Birinci gruba girenler neşeli, şakacı, ışıklı ve çocuksu, ikinci gruptakiler ise ciddi, karanlık ve ağırdır.
PAGANİNİ
Keman virtüözü Paganini’nin etkileyici kişi- liğini şöyle açıklayabiliriz: Yukarıda saydığı- mız hiçbir deha onun gibi sahnede keman kırmadı. Sadece tek teli kalmasına rağmen konseri tamamladı. Kumar tutkusu yüzünden kendine ait bir kumarhane açtı. Tutuklandı, hapis yattı. Ayrıca üstün yeteneği nedeniyle ruhunu şeytana sattığı söylendi.
Müzik Öğretmeni Duygu YILMAZ
BEETHOVEN
Beethoven, Mozart’ın aksine tüm hayatı boyunca saygı gördü ve çok kalabalık bir cenaze töreni ile omuzlarda taşınarak defnedildi. Asabi bir karaktere sahip olan ve etrafına karşı kötü davranışlarıyla tanınan dahi müzisyenin, yirmili yaşlarının sonuna doğru işitme problemleri başladı ve hayatının son on yılını sağır olarak geçirdi. Ancak sağırlık, bu dehayı durdurmadı ve bugün Avrupa Birliği’nin de marşı ve bazılarımızın da telefon melodisi olan 9. Senfoni’yi bu dönemde besteledi.
CHOPIN
Mozart gibi altı yaşında piyano eğitimine baş- layan süper yetenek Chopın, Polonya’nın küçük bir köyünde doğdu. Dehası ortaya çıkıp şöhret ka- zandıktan sonra Fransa’ya yerleşti ve maddi olarak sıkıntısız, rahat bir hayat sürdü. Bu noktaya kadar normal giden yaşam öyküsü, otuz dokuz yaşında veremden ölmesiyle dramatik bir şekilde sonlandı.
Ancak ilginç olan, cenazesinde kendi bestelediği ve hepimize ‘aaa evet, oymuş’ dedirten meşhur Cenaze Marşı’nın çalınmasını istememesidir.
TCHAİKOVSKY
Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel ve Fındıkkıran gibi bale müziklerinin bestecisi olarak ünlenen Tchai- kovsky’nin hayatı da diğer müzisyenler gibi çok inişli çıkışlı oldu. Sırlarla dolu ve duygusal biri ola- rak bilinen besteci, çok fazla takdir görmesine rağmen hiçbir zaman kişisel mutluluğu yakalaya- madı. Yaşamı gizemli bir ölümle son buldu. Şöyle ki; bazıları kolera salgınına bağlı olarak hayatını kaybettiğini söyler, bazı müzik tarihçileri de bu naif insanın intihar ederek hayatına son verdiğini iddia eder.
KLASİK MÜZİĞİN DEHALARI KLASİK MÜZİĞİN DEHALARI
D ARK TURİZM NEDİR?
Felaketlerin veya ölümlerin yaşandığı ya da görünüşü ürkütücü olan yerlere yapılan ziyaretlere dark turizm denir. Diğer adı Hüzün Turizmi’dir. Son yıllarda özellikle gençlerin tercih ettiği bu turizm çeşidi ; toplama kampları, zindanlar, mezarlıklar, felaket bölgeleri vb. yerleri kapsamaktadır.
HİROŞİMA BARIŞ ANITI
Japonya’nın Hiroşima kentindeki anıt Atom Bombası Kubbesi ( Genbaku Domu ) olarak da bilinir. 1915 yılında yapılan bina, sergi salonu olarak kullanılıyordu. 6 Ağustos 1945 yılındaki savaşta dünyada ilk kez atom bombası kullanıldı ve bu anıtın tam üstünde patladı. UNESCO tarafından yayımlanan bir makaleye göre, hiçbir değişiklik yapılmadan bugüne dek korunan bu bina, “insanlığın yarattığı gelmiş geçmiş en yıkıcı imha gücünü açıkça gözler önüne seren etkileyici bir simgedir.” 1996’da bina Hiroşima Barış Anıtı adıyla UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklendi.
Hiroşima Atom Bombası Kubbesi
Buda-Kalesi
Hiroşima Atom Bombası Kubbesi
Auschwitz Birkenau
Auschwitz
AUSCHWİTZ TOPLAMA KAMPI
Auschwitz-Birkenau, Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük top- lama, zorunlu çalışma ve sistematik katliam kampıdır. İkinci Dünya Savaşı’nda kurulmuş olan Auschwitz Toplama Kampı, Polonya şehrinin Birkenau köyünde bulunmaktadır. Bu toplama ve imha kampında 1 milyonun üzerinde Yahudi’nin Naziler tarafından katledildiği biliniyor. Giriş kapısının üzerinde ‘’Ça- lışmak Özgürleştirir’’ yazısının bulunduğu toplama kampında Yahudiler, ağır koşullarda günde 12 saat boyunca çalıştırılmış ve çalışamayacak durumda, hasta ve sakat olan esirler ve diğer Yahudiler burada kurşuna dizilmiş, gaz odalarında öldürülmüş ya da fırınlarda yakılmış.
BUDA KALESİ LABİRENTLERİ
Macaristan’da Budapeşte şehrindeki bu labirentler bir dönem Macar Kralı Mattias tarafından Vlad Tepes nam-ı dİğer Drakula’nın da esir tutulduğu yer altı labirenti.
DARK TURİZM DARK TURİZM
TUOL SLENG SOYKIRIM MÜZESİ
Kamboçya’da Phnom Penh şehrinde bulunuyor. 1975-1979 yılları arasında Kamboçya’da Pol Pot ön- derliğinde Kızıl Kmerler’in gerçekleştirdiği soykırımın merkezi konumunda. Önceden lise binası olan yapı, soykırım yıllarında hapishaneye dönüştürülmüş ve 17 bin kişinin mezarı olmuştur.
TERÖR MÜZESİ
Macaristan’da Budapeşte şehrindedir. 2002 yılında açılan müzede, komünist ve faşist yönetimler zamanında bu binada yapılan işkenceler sergilenerek mağdurların anısı yaşatılıyor.
ÇERNOBİL NÜKLEER SANTRAL ETKİ ALANI
26 Nisan 1986 tarihinde Ukrayna’nın Çernobil kentinde bulunan nükleer santralde meydana gelen patlama sonucu doğrudan 7 bin kişinin, ortaya çıkan radyasyon dolayısıyla da 140 bin kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Felaketin yaşandığı bölge ve yakınındaki Pripyat kenti şu anda hayalet bir şehir durumunda.
GROUND ZERO
ABD’nin New York şehrindedir. 11 Eylül 2001 yılında El Kaide’nin İkiz Kuleler’e düzenlediği terör saldı- rısında yaklaşık 3 bin kişi hayatını kaybetti. Uçakların çarpması sonucu yıkılan İkiz Kuleler’in bulunduğu yerde bugün hayatını kaybedenlere ithafen iki dev havuz inşa edilmiş. Anıt havuzu çevreleyen duvarda hayatını kaybeden kişilerin isimleri yer alıyor.
DARK TURİZM DARK TURİZM
Ground Zero
Çernobil
Tuol Sleng
Terör müzesi Terör müzesi
Ground Zero
POMPEİ ŞEHRİ
İtalya’da bulunan şehir, MÖ.5000 yılına dayandı- ğı düşünülen Roma kentidir. Vezüv Yanardağı’nın patlaması sonucu yok olmuştur. UNESCO tarafın- dan Dünya Mirası statüsü kazanmış ve İtalya’nın en popüler turistlik yerlerinden biri olmuştur.
Pompeii-Antik-Kenti
Berlin duvarı
TORTURE MUSEUM
Hollanda Amsterdam şehrindeki bu müze, İşkence Müzesi diye de anılır. Tarihin hemen her döne- minde kullanılmış olan tuhaf işkence aletleri sergileniyor. Müzenin tanıtımını, kapısında işkence aletleri takan görevliler yapıyor.
BERLİN DUVARI
Almanya’daki bu duvar, batıda “ Utanç Duvarı “ olarak da anılırdı. II. Dünya Savaşı sırasında Doğu Al- manya’dan Batı’ya kaçışlar büyük ölçüde Berlin’den gerçekleşiyordu. Bunu engellemek için 1961’de 46 km uzunluktaki Berlin Duvar’I örüldü.
ULUCANLAR CEZAEVİ
Ankara’da bulunan Ulucanlar Cezaevi, 1925 yılında kurulmuş olup, 2006 yılında Sincan Cezaevi’ne aktarılarak kapatılmıştır.2011 yılında müze olarak ziyarete açılmıştır. İçinde 81 yıl boyunca düşünceleri yüzünden hapse girmiş gazeteci, yazar, şair, siyasetçi gibi kişilerin bilgileri, özel eşyaları ve cezaevinde iken çekilmiş fotoğraflarının sergilendiği avlular bulunmaktadır.
Selen Nur TURGUT 11-C İrem Nur ÖZTÜRK 11-C SİNOP CEZAEVI
Sinop’taki bu cezaevi Anadolu’nun Alkatraz’ı olarak bilinir. Karadeniz’in dark turizm için önemli durağı- dır. Dört bin yıl önce inşa edilen kale surlarının ardında, tarihi kaynaklara göre 14. yüzyılda zindan olarak kullanılmaya başlanan yapı, 1887 yılında resmi olarak zindana dönüştürülmesinin daha sonra da hapisha- ne olarak kullanılmasının ardından 1999’a kadar sayısız hükümlünün çile doldurduğu yer olmuştur. Bu ce- zaevi en azılı mahkumların yanı sıra ünlü yazar ve edebiyatçıların da sürgün ve hapis yeri olmuştur. Türkiye İstatistik Kurumunun verilerine göre “Türkiye’nin en mutlu şehri” olarak gösterilen Sinop’un “mutsuzluk”
müzesidir.
DARK TURİZM DARK TURİZM
işkence müzesi
İşkence sandalyesi İşkence aleti
M ESLEKİ GELİŞİM AVRUPA’DA EĞİTİM
eVET
Avrupa da eğitim”Okulumuz ,Avrupa Birliği eVET Projesinde 2017-2018 yılında mesleki eğitim ku- rumu olarak yer almış bulunmaktadır.İki yıllık projenin sonunda öğrencilerimizin Avrupa’da işe dayalı öğrenme becerilerini arttırmak amacı ile ve bakış açılarını genişletme ,globalleşen dünyada yerlerini almalarına fırsat verecek olan KA1 projeleri ile yurtdışında iş tabanlı eğitim alabilmeleri hedeflenmiştir.
eVET ,Avrupa Birliği projemizin amacı ve kazandırmak istenilen becerilerin açıklaması aşağıdaki gibidir İşe dayalı öğrenme, bireylerin istihdam edilebilirliğinin geliştirilmesi ve ekonomik rekabet gücünün artırılması yönündeki hedeflerin karşılanmasında,çift yonlu,etkin bir rol oynar. Bu nedenle, yüksek ka- litede iş temelli öğrenme için fırsatlar yaratmak, mevcut Avrupa eğitim ve öğretim politikalarının esas hedefidir. Erasmus projeleri bu amaca hizmet eder.
Erasmus plus , Avrupa’nın karşılaştığı istihdam güçlüğüne katkıda bulunur. KA1 projeleri adı altında işletmelerin ,mesleki eğtim alan öğrencileri iş tabanlı eğitim almaları ve personeli yurtdışında eğitim alıp ,mesleki eğitim vermeleri için yurtdışına göndermelerine fırsat sağlar. Bu eğitimler, bireylerin iş bulabilme becerisini ve yetenekleri arttırır. Mesleki eğitimin bir parçası olmak isteyen işletmeler birey- sel olarak bu organizasyona başvurabilir. Hatta uluslararası bir ortaklığın parçası olurlar. Ulusal ajansa başvuran kurumların (Mesleki eğitim veren ve alan bireyler) yer aldığı eğitimde süreklilik aktiviteleri en az iki kurum içerir; biri alıcı ,diğeri gönderen kurumdur. Alıcı kurum ya mesleki eğitim veren kurum ya da işletmeler olmalıdır
Mesleki Eğitim ve Öğretim okullarına yönelik bu KA1 projelerini uygulama ve iş tabanlı öğrenmey sü- recini kolaylaştırma, iş temelli öğrenmeyi her türlü formda teşvik etmeyi amaçlayan e VET yurtdışında mesleki eğitimi destekleyen işletme ve kurum ortaklıkları yoluyla, işe dayalı eğitim ve is tecrubesine erişimi arttırmaya çok katkıda bulunacaktır. Online bir platform olarak eVET, MEÖ hareketlilik projeleri- nin geliştirilmesindeki engelleri ortadan kaldırarak iş temelli öğrenmeyi destekleyecek ve KA1 hareket- liliklerini bireylerin projelerini bilgi ve iletişim teknolojilerini (BİT) kullanarak daha verimli ve etkili hale getirecektir. Böylelikle, AB ve Türkiye’de beceri açığını yok edecek ya da en azından azaltarak sosyal katlımına katkıda bulunacaktır.
İngilizce Öğretmen Atşan SİNCİ evetproject.eu / evetportal.eu @ProjectEvet @evetproject
eVET
MESLEKİ GELİŞİM AVRUPA’DA EĞİTİM MESLEKİ GELİŞİM AVRUPA’DA EĞİTİM
B ULUŞMA PROJESİ
İstanbul Modern Sanat Müzesi, Eğitim ve Sosyal Projeler Bölümü tarafından yürütülen ‘’
BULUŞMA’’ projesine, okulumuz Grafik ve Fotoğraf alanı ve Özel Eğitim gereksinimli çocuk ve genç- lerle birlikte katılım sağlamaktayız.
Bu program, 8 kişilik öğrenme gereksinimli çocuk grubu ile yine 8 kişilik gönüllü Grafik ve Fotoğraf alanı öğrenci grubunun eşleştirilmesiyle oluşturulan 16’şar kişilik bir buluşmayla İstanbul Sanatlar Müzesi’nde 3 farklı sanat etkinliği sunmaktadır.
Bu proje özel öğrenme gereksinimli çocuklar ve gençler için, fiziksel, sosyal ve zihinsel bağlamda farklı deneyim alanları yaratır. Sosyal yaşamdan tecrit edilmeden hayata katılım ve kültürel paylaşım için ola- naklar yaratır. Öğrenme sürecini okul ve ev dışına taşıyarak alternatif öğrenme fırsatları oluşturur. Proje gönüllüsü gençlerin sorumluluk duygularını tatmin etmelerine, empati kurma becerilerini güçlendir- melerine, özgüvenlerini geliştirebilmelerine aracı olur.
Gönüllü lise öğrencileri projeye katılmadan önce uzman eğitmenler tarafından yürütülen tek günlük bir oryantasyon programına katılır. Bu programda proje süresince üstlenilecek görevler, gruptaki ço- cukların özellikleri gibi ana hatlar hakkında bilgi edinilir.
SANAT İYİLEŞTİRİR SANAT BİRLEŞTİRİR
A N’I YAKALA FOTOĞRAF PROJESİ
Grafik ve Fotoğraf Alanı Fotoğraf dersi öğrencileri ile birlikte, güncel hayatta karşılaşılan kültürel zenginlikleri görünür kılmak, öğrencilerimizin gözünden varoluşumuza dair düşünmek, hayatımıza kadrajın arkasından bakmak amacını taşıyoruz.
Sanatseverlere ve sanatçılara Grafik ve Fotoğraf Alanı öğrencilerinin sanatını ve eserlerini tanıtmayı, halkımızın sanat zevk ve kültürünü geliştirmeyi, bu alanda çalışmak isteyen öğrencilerimizi sanatsal üretim yapmaya teşvik etmeyi hedeflemekteyiz.
Projemiz ister amatör ister profesyonel olsun fotoğraf sanatına merakı olan, fotoğraf kuramlarına ilgi duyan herkesi hedeflemektedir. Öğrencilerimizin sanat eserlerini sergileme kolaylığı sağlamaktayız.
AN’I YAKALADIK AN GEÇER FOTOĞRAF KALIR
An’ı Yakala Fotağrah Sergisi
GEZDİK GÖRDÜK DAVET ETTİK HEM ÇİZERİZ HEMDE ŞARKI DA SÖYLERİZ
G ELENEKSEL ÇOCUK OYUNLARIMIZ
Oyun, kelime anlamı olarak hoşça vakit geçirmek için karşılıklı yapılan, eğlendiren ve eğlendirir- ken öğreten etkinlere verilen isim olarak geçse de okul öncesi yaşlarda oyun, iletişimde büyük önemi olan bir dil anlamına gelir. Çocuklar, hissettikleri her şeyi yetişkinler kadar kolay anlamlandıramazlar ancak oyun sayesinde kendilerini kolayca ifade edebilme fırsatı bulabilirler. Şayet bir çocuğu tanımak, onun neler hissettiğini anlamak istiyorsanız hiç şüphesiz o çocukla oyun oynamalısınız. Elbette oyun, sadece çocuklar için değil her yaş grubu için oldukça önemli bir etkinliktir ve kaç yaşında olursanız olun büyüsü kaybolmayan bir eğlencedir. Oyunlar, biz yeni yaşlar alıp gerçekliğe adım adım daha da yakla- şırken içimizde hep daha çok oynamadığımız için ukde kalan yanımızdır ve oyun oynarken geçirdiğimiz zamanlar, çocukluğumuzun en güzel anlarıdır.
Oyundan bahsederken geleneksel oyunlarımıza değinmeden geçemeyiz. Mutlaka herkesin oynadığı, sadece birkaç dakika daha oynamak için belki yemek yemekten vazgeçtiğimiz o keyifli oyunlar... Bunla- ra değinmeden önce gelin hep birlikte oyunlar nasıl ortaya çıkmış bir göz atalım: Oyunların ilk kez nasıl ve ne şekilde ortaya çıktığı bilinmemekle beraber çocuk oyunları arasında en eskisi taşla, aşık kemiği ile oynanan oyunlar arkeologların yaptıkları çeşitli araştırmalar sonucu buldukları kabartma ve resimlerden dolayı ilk oyunlar olarak kabul edilmektedir. Anadolu da yaşayan uygarlıklara ait birçok mezar taşında çocukların yaşantılarıyla ilgili bilgiler bulunurken Maraş’ta aşık kemiği ve kırbaçla oynayan çocuk resim- lerine de rastlanmaktadır.
Geleneksel oyunlarımızın kökeni bunlarla sınırlı değil elbette. İlk Türkçe sözlüğümüz olan Divan-ı Lü- gat’it – Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmut da bu eserinde günümüzde oldukça yaygın olarak oynanan, futbola benzeyen ve Orta Asya’da varlık gösteren tepük adlı bir oyundan bahsetmektedir. Dede Korkut hikâyelerinde ise Türklerdeki çocuk oyunlarıyla ilgili yazılı bazı bilgiler bulunmaktadır. Kısaca oyun, yüz- yıllardır herkesin sevdiği, annelere ‘Sabahtan akşama kadar da oynasa yine doymaz.’ cümlesini kurdur- tan, bizlere dostluğu, hayatı öğreten bir araç olmuştur.
Bizler, yeni nesil çocuklardan daha şanslıydık belki. Tıpkı anne babalarımızın bizden daha şanslı oldu- ğu gibi… Çünkü bizler günün yirmi iki saatini dışarıda oyun oynayarak geçiren, geri kalan iki saatini ise ertesi gün oynayacağımız oyunları hayal eden çocuklardık. Biz, Mendil Kapmaca oynarken tek korkusu ebelenmek olan, Kutu Kutu Pense oynarken merakla ismimizin söylenip söylenmeyeceğini bekleyen, Birdirbir oynarken yaralanmaktan korkmayan, Körebe oynarken belki farkında dahi olmadan görme engeli olan insanlarla empati yapan çocuklardık. Saklandığımız köşeden iz sürdük, ebenin boş bir anını kolladık ve sobelemeyi heyecanla bekledik biz Saklambaç oynarken. Seke Seke öğrendik sayıları. Umru- muzda değildi mesela Yakan Top oynarken kızaran ellerimiz. Çatlak Patlak şarkısını söylerken hele sesi- mizin kötü olabileceği aklımızın ucunda dahi yoktu. Kurt Baba ile bu dünyada kötülerin de olabileceğini en acısız haliyle öğrendik mesela.
Bizler sevmeyi, paylaşmayı ve dostluğu oynadığımız bu rengarenk oyunlarla öğrendik. Yaşamın tüm neşesini birbiri ardına bize sunan oyunlarımız dilerim uzun yıllar daha pek çok çocuğa bir çok şey öğret- sin, bir çok heyecanı tattırsın.
Satırlarımı geleneksel oyunlarımızdan birkaçının oynanışını anlatarak sonlandırmak istiyorum:
Mendil Kapmaca: Bir grup oyunu olan bu oyunda oyuncular daire şeklinde yere otururlar. Bir ebe seçilir. Seçilen ebe elinde mendille “Yağ Satarım Bal Satarım” şarkısını söyleyerek oturan oyuncuların arkasında dolanır ve en sonunda mendili birinin arkasına bırakır. Mendili alan kişi, ebe olan kişiyi kovalar, ebe yakalanmadan oturursa ayakta kalan kişi ebe olur. Oyun böyle devam eder.
Körebe: Mendil Kapmaca gibi bir grup oyunu olan bu oyunda bir ebe seçilir ve ebenin gözleri bağ- lanır. Grubun diğer üyeleri ebeye dokunarak ya da seslenerek onun kendisini bulmasını sağlar. Ebe, ilk kimi bulursa o kişi ebe olur.
Saklambaç: Sayışma yoluyla bir ebe seçilir. Seçilen ebe kolunu duvara, başını da koluna yaslar, göz- lerini yumar ve belirli bir sayıya kadar sayar. Bu sırada grubun diğer oyuncuları saklanır. Ebe, sayımını bitirdikten sonra saklanan kişileri arar. Bulduğu kişinin ismini söyleyerek duvara elini koyar ve “Sobe!”
diye bağırır. Ebeden önce oraya ulaşan kişi de aynı şekilde bağırır.
Kader GÜLER 11/D
GELENEKSEL ÇOCUK OYUNLARIMIZ GELENEKSEL ÇOCUK OYUNLARIMIZ
5 . GENÇ TURİZMCİLER ULUSAL YARIŞMASI
İZMİR / ÇEŞME MESLEKİ VE TEKNİK ANADOLU LİSESİ
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE YÖRESEL LEZZETLER YEMEK ve İÇECEK YARIŞMASI
Okulumuz Yiyecek İçecek Hizmetleri alanı, Çeşme´de 26-27-28 Mart 2019 tarihlerinde 30 farklı oku- lun katılımıyla düzenlenen “5. Genç Turizmciler Yarışıyor” etkinliğine katılmıştır. Söz konusu etkinlikte geçmişten günümüze yöresel yemek kategorisinde 12/E sınıfından İlayda Sarıçam ve Mihrap Yılmaz,
‘’Safranlı Pilav eşliğinde Vişneli Kebap’’ yemeğiyle altın madalya kazanmıştır. Geçmişten günümüze yöresel içecek kategorisinde ise 12/E sınıfından Sude Dalgıç, ‘’ Fatih” in Sırrı’’ adlı hazırlamış olduğu içeceğiyle bronz madalya kazanmıştır. Öğrencilerimize okulumuzu başarıyla temsil ettikleri için teşek- kür ediyoruz.
GENÇ TURİZMCİLER YARIŞMASI ZİYARETLERİMİZ VE PİŞİRDİKLWERİMİZ
Hamburger ekmeği yapımı Makaron yapımı
OSMANLI MUTFAĞI SARAY MUTFAĞINDAN TARİF
O SMANLI MUTFAĞINI TANIYALIM
YEMEKLERİ, KÜLTÜRÜ, ALIŞKANLIKLARI
Neredeyse 700 yıl egemenliğini sürdürmüş olan Osmanlı Devleti’nin geniş bir mutfak kültürüne sahip olduğu aşikar. Günümüzde diziler sayesinde gündeme gelen ve merak konusu uyandıran bir yaşama sahip olan saray mutfağından da bahsetmek gerek elbette. Saray ve mutfak sistemine gelirsek saray mutfağının her bölümünü özetlemek yerine merak konusu olan bölümlerine kısaca değinmek daha sağlıklı olur. Matbah-ı Âmire denilen bu yer Fatih Sultan Mehmet döneminde 1475-1478’de yaptırılmış.
Padişaha ait yemekler kuşhane mutfağında, divan vezirleri ve harem halkı için yemekler has mutfakta, haremin üst seviyeli kadınları için Valide Sultan Mutfağı’nda yapılırdı.
Osmanlı Devleti’nde şimdiye nazaran koyun eti sığır etinden daha çok tercih edilirdi. Hatta kendini geliştirmiş bir devlet adamının Osmanlı Devleti’nde kebapçılarda sürekli sığır eti kullanılmasından do- layı midelerinin bozulması gibi serzenişlerde bulunduğu bilinir. Son yapılan araştırmalar ile Osmanlı Devleti’nde keçi ve oğlağın da tüketildiği öğrenilmiştir. Tavuk eti yemekleri de çok tercih edilmemesiyle birlikte yaz aylarında tüketilen bir besindir.
Şimdilerde bizim de olduğumuz gibi ete düşkünlüğü ile bilinen bir toplum olan Osmanlılar’da çok faz- la et yemeği yendiğini, hatta bazı paşaların fazlaca et tüketip gut hastalığına yakalandığını biliyoruz. Av hayvanları çok tüketilmemekle birlikte özellikle Kanuni Sultan Süleyman’ın yaklaşık iki bin kişi ile katıldığı meşhur av turlarında geyik ve çeşitli av kuşlarını avladığı yine bilgilerimiz arasında. Ayrıca elçiler için özel olarak hazırlanan ziyafetlerde kümes hayvanları ve çeşitli av kuşlarının beraber servis edildiği özel bir yemek de mevcut; buna dayanarak da misafirperverliğin Osmanlı’da ne denli önemli olduğu görülebilir.
Balığın Osmanlılar’da çok az tüketildiğine dair yaygın bir inanış vardır ancak Evliya Çelebi’nin hakkında yapılan son araştırmalar, balığın Osmanlılar tarafından küçümsenmeyecek miktarlarda tüketildiği yö- nündedir. Hatta II. Mahmut’un özellikle kılıç balığını çok sevdiği yönünde araştırmalar da mevcut. Evliya Çelebi’nin “deniz haşeratları çok benimsenmemekteydi’’ şeklindeki betimlemesi de bu araştırmaları destekler niteliktedir. Fatih Sultan Mehmet’in ise istakoz, karides ve havyarı çok sevdiği bilinmekte. Ge- nel Fransız hayranlığı, balık tariflerinde de kendini gösterip çeşitli Fransız sosları ve usulleriyle yenirdi Osmanlı mutfağında.
Osmanlı Devleti’nde zeytinyağı çok kullanılmaz, bu konudaki ihtiyaç tereyağı ve kuyruk yağı ile kar- şılanırdı. Ayrıca yemeklerde domatesin Osmanlı’ya çok geç girmesinden kaynaklı olarak salça kullanıl- mazdı. Daha çok çeşitli baharatlar ve soslar kullanılırdı veya tat versin diye yahni gibi yemeklere erik gibi meyveler eklenmekteydi.
Osmanlı zamanında tatlı yapımına büyük bir profesyonellikle bakılır, bu sebeple helvacıhanede bu- lunan ustalar özellikle maharetli ve zeki insanlardan seçilirdi ve yerleri ayrıydı.Tatlılarda şeker ihtiyacı baldan karşılanmaktaydı. Ramazan’da hepimizin bildiği gibi güllaç yapılırdı ve benzer şekilde aşure de özel günler listesindeydi. Bunun haricinde baklavanın sarayda daha üst sırada yer alması beklenirken o zamanki teknolojik yetersizlikten ötürü yapımı zor olan kadayıfın yeri çok ayrı tutulmaktaydı.Ayrıca Osmanlı’da ayva tatlısının da yerinin çok ayrı olduğu bilinmekte. Reçel kültürünün çok yaygın olduğu Osmanlı’da karpuz, kavun, günümüzde de tekrar popülerleşen patlıcan ve hatta cevizin bile reçeli ya- pılmaktaydı.
Kaynak: Prof. Dr. Arif Bilgin - Saray Mutfağı Hazırlayan Öğrenciler And.12/E / Mihrap YILMAZ And.12/E İlayda SARIÇAM
VİŞNELİ KEBAP Malzemeler
• 250 gram kıyma
• Yarım soğan rendesiW
• 1 çay kaşığı yenibahar
• 1 çay kaşığı tuz
• 1 çay kaşığı karabiber
• 200 gram vişne
• Yarım bardak sıcak su
• 1 tatlı kaşığı tarçın
• 1 tatlı kaşığı şeker
Yapılışı
Kıyma, soğan rendesi ve baharatlar birlikte köf- te kıvamı alana kadar yoğurulur ve dinlenmeye bırakılır. Diğer tarafta vişne, yarım bardak sıcak su, tarçın, şeker bir tencerede kıvam alana kadar kaynatılır. Dinlendirilen köfte harcına fındık bü- yüklüğünde şekil verilir ve yağsız tavada kızartılır.
Kızarttığımız köfteler vişne sosuyla birleştirilerek bir iki taşım kaynatılır.
Köfteler vişne sosuyla birleştirilerek bir iki taşım kaynatılır.
SAFRANLI BADEMLİ PİLAV
• Malzemeler
• 1 su bardağı pirinç
• 1,5 su bardağı su
• 1 yemek kaşığı tereyağı
• 50 gram badem
• 1 tatlı kaşığı haspir otu
• Yarım tatlı kaşığı tuz Yapılışı
Bademler tereyağında pembeleşinceye kadar kavrulur sonra suda bekletilmiş pirinç eklenerek bir süre daha kavrulur. Haspir otu, tuz ve sıcak su eklendikten sonra kısık ateşte pişirilir.
S AFRANLI PİLAV EŞLİĞİNDE, VİŞNELİ KEBAP
LERİMİZ
DEĞERLERİMİZ DEĞERLERİMİZ
G ELECEĞİMİZİ KODLUYORUZ
Günümüz çocukları eski zamanlarda olduğu gibi sokaklarda saklambaç, kovalamaca,yakartop oy- namak yerine evde teknoloji ile zaman geçirmeyi yeğliyor. Sahip olduğumuz değerlerin sadece kabuğu değişmiyor içerikleri de değişiyor. Bilgi çağının teknolojik nimetlerinden faydalanan çocukların ihtiyaç- larına yönelik milyonlarca alternatif alanlar mevcut, hatta hergün binlerce yeni şeyler sunuluyor genç dimağlara. “İhtiyacın var mı ?” sorusuna cevap aranmıyor. “Bunlarda senin ihtiyacın “ olgusu empoze ediliyor. Bu teknolojik nimetler olumlu yanları kadar sebep olduğu olumsuzluklarla da gündemde ne yazık ki.
Gerek yerli ve milli değerler gerek evrensel değerler teknolojiye yenik düşüyor göz göre göre. Elbette yenilikçi olmak lazım , teknolojiye katkı sağlamak ve bunun kullanmak gerekiyor. Ama aynı zamanda geleneklerimizden de kopmamak gerekiyor. Teknoloji bizi erdemli insan olma yolundan alıkoymamalı.
Çocuklarımız birer robota dönüşmemeli. Zihinsel ve duygusal olgunluğa erişmeleri , yerli ve milli hatta evrensel değerlere sahip olmaları en vazgeçilmez insani vasıflar olarak çocuklarımızda vücud bulmalı.
Sevmeyi ve saygı duymayı bilen, ait olduğu toplumun örf ve ananelerine sahip , kendi kültürüyle yoğru- lan bireyler yetiştirmek amaçlarımız arasında mutlak olmalı.
Steve Jobs , Bill Gates , Mark Zuckerberg ve bilgisayar alanında daha bir çok ismin ortak özelliği küçük yaşta programlamayı öğrenmiş olmalarıdır. Ama bizi ilgilendiren bu değil tabiî ki , çok zengin olmuş olmalarıda değil. Bu isimlerin bizi ilgilendiren ortak özellikleri , bizim bir değerimiz olan , bize ait bir değer olan Harezmi’den beslenmiş olmaları. Harezmi ‘nin biz torunları daha programlama nedir, kodla- ma nedir, robotik kodlama nedir , bilgisayarsız kodlama nedir sorularıyla muhatap bile değiliz. Halbuki üstte bahsettiğim isimler Harezmi’nin sayesinde teknoloji çağına yön veriyorlar. Büyük ülkelerin savun- ma sanayisi bile bu teknoloji ile birlikte paralel olarak büyüyor. Oysa algoritma benim coğrafyamda ilk defa bahsedildiğinde tarih 780’i gösteriyordu. “O” ve “X” yi benim Atam icad ediyor, “Hisabü’l- Cebr Ve’l-Mukabele” kaleme alındığında batı bilimden bihaberdi. Yapay zekanın bile üst perdeden haya- tımıza girdiği bu dönemde değerler eğitimi daha da önem arzetmektedir. Uyum sağlayalım , adapte olalım derken özümüzden uzaklaşmamaya dikkat etmemiz gerekmektedir.
Hülasa ; düşünen nesil ziyadesiyle önemlidir. Sadece öğrenmekle mesul değiliz , uygulamak ,araştır- mak, düşünmek , yazıp çizmek , sonuçlar sunmakta da maharetli olunmalıdır. Aksi takdirde geleceği- mize başkaları karar verir, başkaları yönetir , biz de onların birer robotları haline dönüşürüz. Değerler eğitimi , baştan ayağa iyi insan olma, iyi insan kalma , tüm insanlık için faydalı olma halidir. Evet yeni- lenelim ama yenilmeyelim. Her zamankinden daha çok ihtiyacımız var , insan olmaya ,insan kalmaya.
Din Kült. ve Ahl.Bil. Öğretmeni Hürü DEMİRÖZ
D EDE KORKUT’UN DİLİ OLANLAR
Bir milleti millet yapan değerler; dil, tarih, kül- tür ve inançtır. Bu değerlerin yaşaması, varlığını devam ettirmesi o milletin ortak hafızasını temsil eden kişilerin varlığıyla alakalıdır. Binlerce yıldır Türk milletinin yaşadığı coğrafyalarda işte bu or- tak hafızanın en önemli temsilcileri âşıklar olmuş- tur. İslamiyet öncesinden başlayarak kam, baksı, şaman, ozan ve İslamiyet’in kabulünden sonra da âşık adını alan bu kişiler, bir milletin var oluş ve varlığını devam ettirme konusunda sözcüleri ol- muşlardır.
“Âşıklık geleneği; yüzyılların deneyimlerinden süzülerek biçimlenmiş, şiiri, müziği ve hikâye an- latımını içeren çok yönlü bir sanattır. Kendine özgü geleneği ve icrası olan âşıklık geleneğinin en önemli niteliği, döneminin yaşayış ve hayata bakış tarzını, etik ve estetik değerlerini yansıtarak geniş halk kitlelerine hitap edebilmesidir.” Tarihi verilerden hareket ederek Türk kültüründe âşık- lık geleneğinin ilk ismi Dede Korkut kabul edil- mektedir. Dede Korkut Hikâyeleri’nin baş kişisi konumundaki bu tip, ait olduğu toplumun kültür, inanç, yaşam tarzı, hayata bakış açısını yansıtması noktasında da kendinden sonra gelen tüm aşıkla- rın pîri kabul edilmektedir:
“Baba malından ne fayda/ Başta devlet olmasa/
Devletsizin kötülüğünden/ Allah saklasın han’ım sizi” sözlerinde türk milletindeki ‘Devlet’ kavramı- nın önemini gözler önüne sermekte;
“Oğul atadan görmeyince sofra sermez. Oğul atanın iki gözünden biridir. Talihli oğul yetişse ocağının közüdür. Oğul dahi neylesin baba ölüp mal kalmasa. Baba malından ne fayda başta dev- let olmasa.” sözleriyle de iyi evlatların yetişme- sinde ebeveynlerin etkisinden, soyun ve devletin devamının da yine buna bağlı olduğunu dile ge- tirmektedir.
Korkut Ata, kendi döneminde ve ait olduğu toplumda hangi görev ve amaçları üstlenmişse ondan yüzyıllar sonra gelen tüm âşıklar da aynı misyonu taşımış ve yaşatmışlardır. Türk milletinin ortak hafızası olan âşıklar, söz/ şiir söyleme, hikâye anlatma ve müzik icra etme becerilerine sahip çok yönlü sanatçılardır. Var olduğu toprakların duyuş, fark ediş, kavrayış ve dile getiriş özelliklerini kişi- liğinde bir araya getiren âşıklar, Anadolu insanın hayata bakışını, ahlâk ve estetik anlayışını, sorun- larını ve çıkış yollarını ortaya koymuşlardır.
Toplumsal belleğin ortak dili olan âşıklar, yüzyıl- lar geçse de Orta Asya steplerinden başlayarak bugün Anadolu’nun kadim topraklarında bizi bize hatırlatmaya, uyarmaya ve yol göstermeye devam ediyorlar. Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Erzu-
SEYİREYLE
kalp gözünü açık seyret dünyayı seyredip bakacak neler neler var yıkıp viran etme gönül köşkünü orada yaşayan efsaneler var dilde söylemeden düşün derceyle ufkunda hesap et fikrinde payla sadık bir dost ise gerçeği söyle ey düşün akıllı divaneler var malı metahını toplayıp haktan aslı sadık kullar kanar bu kaptan insanlık dediğin aslı turaptan söyleyen her dilde bahaneler var seyyati serinde paylaşır karı gün olur bozulur ömrün duvarı açık olur bezirganlar pazarı açın kapısını neler neler var...
Âşık İsrafil UZUNKAYA rumlu Emrah, Aşık Şenlik, Aşık Veysel, Aşık Süm-
mani, Aşık Murat Çobanoğlu, Aşık Şeref Taşlıova, Aşık Seyyati gibi daha pek çok aşığımız Dede Korkut’un görünen yüzleri, konuşan dili olmuşlar ve olmaya da devam edeceklerdir. “Bu geleneğin önemli temsilcilerinden olan merhum Âşık Şeref Taşlıova, Neşet Ertaş, Veli Aykut, Mehmet Acet ve İsmail Nar Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından
“Yaşayan İnsan Hazinesi”olarak ilan edilmişlerdir.
Âşıklık Geleneği, 2009 yılı itibariyle UNESCO İn- sanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesine kayıtlıdır.”
Geleceğimizin kendini/ kimliğini tanıması nok- tasında bu geleneğin bilinmesi, tanınması ve yay- gınlaşması için gerek devletin ilgili bakanlıklarının çalışmalar yapması ve gerekse halkın bu geleneği ve temsilcilerini öğrenme hevesinin, ilgisinin oluş- ması/ oluşturulmasına aşırı derecede ihtiyaç vardır bugün. Bizler de bu konunun öneminin farkında olarak okulumuzda 29 Kasım 2018 tarihinde Çıl- dırlı Âşık Seyyati’yi (Âşık İsrafil Uzunkaya) öğrenci- lerimizle buluşturduk. İki saate yakın süren prog- ram boyunca öğrencilerimizin Âşık’ın sözlerinden ve müziğinden ne kadar etkilenmiş olduğunu, et- kinliğin tekrarlanması konusundaki taleplerinden anlamış olduk. Önemli olan Türk gençliğinin ait olduğu milletin değerlerini fark etmesi, kimliğini ve kişiliğini ona göre şekillendirmesidir.
Edebiyat Öğretmeni Nuray ÖRNEK
DEDE KORKUT’UN DİLİ OLANALAR DEDE KORKUT’UN DİLİ OLANALAR
H APPY WOMEN’S DAY
Women are very important fıgures in all parts of the life.
Our great leader ,Atatürk gave great value to Turkish women. Atatürk wanted Turkish women to take part effectively in the social,cultural,economical and political mechanism of the country.
Women should be well-estimated by the society. In the Turkish socıety women are devoted and re- sponsible for all the tasks related to kids and houseworks. Even that big burden at home shows the unique power of women.
The half of the society exists of women and the others are brought up by women. This truth shows how valuable women are. The more educated they are the more qualified generations we have. The development of the community goes parallel with women’s education.
In the cities, women are teachers,nurses,doctors, engineers,lawyers,architects, or in the service em- ployment.
In the villages,towns they work in the fields, in the gardens.
We meet Turkish women as suppliers for arms,guns and food ın the Indepence War.
Women are mothers, sisters,daughters and wife. They are reflections of love,affection and tolerance at home. They are hardworking and productive at home and at work.
But unfortunately we sometimes meet women as victims of a husband or a relative. They are beaten, abused or hurt. For a women ,to feel strong they should be educated and should learn to protect herself as an individual. The society should be conscious of the idea that whether you’re a man or a woman doesn’t matter. The fact that you’re a human .
But we look to the future with great expectations because women recognize their power more and know their rights. They start to express their wishes and hopes.
Power of women ! If there is a woman there is hope. Women are the most precious souls of the soci- eties.
I wish as a woman of future, all my dreams will come true being as a good teacher ,a good mother,and a good wife in the socıety.
Firstly, with great respect I commemorate very precious mother Zübeyde Hanım and then cele- brate women’s day of my mother , all my teachers ,and all the women in the world.
Happy Women’s day!!!!
K ÜRESEL ISINMA’DAN KAÇIŞ YOK!
Meteorolojik sıcaklık kayıtları, tarihte ilk olarak 1880 yılı itibariyle tutulmaya başlanmıştır. O za- mandan günümüze dünya sıcaklık ortalamaları karşılaştırıldığında son yıllarda 0,4 ile 0,8 C derece artış olduğu ortaya çıkmaktadır.
Son yirmi yılda ölçülen artış ise 0,25 – 0,4 C derecedir. Bilim insanlarının yaptığı çalışmalara göre, küre- sel ısınmanın etkilerinin önümüzdeki yüz yıl içinde inanılmaz boyutlara ulaşarak dünya ortalamasında 1.
4 ila 5 . 8 C derece artışa neden olacağı tahmin ediliyor. Şimdi bu KÜRESEL ISINMA nedir inceleyelim…
Atmosfere salınan karbondioksit gibi sera etkisi yaratan gazların, yer kabuğu ve denizlerin ortalama sı- caklıklarında artışa neden olmasına küresel ısınma denir. Sera etkisi doğal bir olaydır fakat çeşitli zararlı gazların insanlar tarafından atmosfere salınması sonucu denge bozularak küresel ısınmada artışa neden olmaktadır.
Sera etkisi: Atmosferin stratosfer katmanındaki gazlar ve su buharı doğal sera etkisi yaratarak dünya- nın ısı dengesini korumaktadır. Bu katman, güneşten gelen zararlı ışınları ve ısının bir kısmını yansıtarak uzaya geri gönderir. Katmandan geçen ışınlar da yer kabuğunu ısıtır ve ısınan hava tekrar yükselerek stratosferdeki sera gazları sayesinde atmosferde kalır.
Eğer sera gazları olmasaydı, gündüz güneşten gelen ışınlar dünyayı aşırı derecede ısıtır, geceleri de dondurucu soğuklar olurdu. Gece ve gündüz arasındaki aşırı ısı farkı nedeniyle dünyada yaşam sona ererdi.
Dünya’daki sera etkisine neden olan gazlar nelerdir?
%36-70 Su Buharı, %9-26 Karbondioksit,
%4-9 Metan Gazı %3-7 ile Ozon’dur.
KÜRESEL ISNMANIN SONUÇLARI
Küresel ısınma, iklim değişikliklerine sebep olarak şiddetli kasırgalar ve sellerin, uzun süreli kuraklıklar ile de çölleşmelerin oluşumunda en büyük rolü oynamaktadır.
Kutuplardaki buzulların erimesi, kıyı kesimlerinin tamamen sular altında kalmasına sebep olacaktır. Bu durum dünyanın yaşanabilir alanlarını daraltacaktır.
Karlı dağlardaki ısı değişimleri nedeniyle sık sık çığlar oluşacak ve çevresindeki yerleşim yerlerini tehlike altında bırakacaktır.
Su kaynaklarının hızla tükenmesi sonucu susuzluk baş gösterecektir.
Sıcaklık artışları kuraklık, çölleşme ve orman yangınlarına neden olacaktır.
Coğrafya Öğretmeni Aslıhan ERTÜRK