2014 SAYI:3 MART NİSAN MAYIS
14 Mart Tıp Bayramı:
“Geldikleri Gibi Giderler...”
Yeryüzü Doktorları:
Vicdanlarının sesini duyanların hikâyesi...
Çanakkale’de Sahte Para
Gerçek Zafer
ÇANAKKALE SAVAŞI’NDA
SAĞLIK ORDUSU!
ISSN 2148-0656
www.internationalklinik.com
8 AYDA
INTERNATIONAL
Değerli Okuyucularımız;
Dergimiz her geçen gün artan ilgi ve okunma talepleri ile bizleri onur- landırmakta, ancak aynı oranda da sorumluluğumuzu arttırmaktadır.
Çok okunan hatta saklanan bir dergi hazırlamak ve sunmak en büyük hedefimizdir. Bu hedefimize doğru emin adımlarla yürüdüğümüzü gö- rüyoruz. Bu sebepten de kıvançlıyız.
Bu sayımızda, 99. yıldönümü dolayısıyla Çanakkale dosyamız var. Bu dosyada “Çanakkale Mahşeri” romanıyla bir çığır açan kıymetli roman- cı ve düşünürümüz Mehmet Niyazi Özdemir ile Çanakkale’de sağlık kurumları üzerine konuştuk. Bu konuşmada Bezmiâlem Valide Sultan Guraba-yı Müslimîn Hastanesi’nin de bu savaşta hizmet verdiğini öğ- rendik. Ayrıca Çanakkale Savaşı’nın en ilgi çekici vakalarından biri de cephede ihtiyaç olan lastikleri satın almak için hazırlanan taklit para olayıdır, bu konu ile ilgili yazıyı da sizlerle paylaştık.
Bu sayımızda da daha önce Başkanımız Ahmet Akça ve Başkan Vekili- miz Ali Cahit Polat ile sürdürdüğümüz mütevelli heyet üyeleri ile yapı- lan mülakatlarımızı mütevelli heyetimizi tanıtarak ve başkan vekilimiz Ahmet Samet Yapar ile vakıf geleneğimiz üzerine kendi tecrübeleriyle zenginleştirdiği bir mülakat yaparak devam ettirdik.
Diğer bir dosyamız ise sağlık hikâyeleri ve anılarıdır. Bu dosyada sa- yın Rektörümüz Prof. Dr. Saffet Tüzgen’in bir hastalık hikâyesini ve geçen sene gerçekleştirilen yarışmanın birincisi olan öyküyü ve Prof.
Dr. Rümeyza Kazancıoğlu, Prof. Dr. Ahmet Belce ve Prof. Dr. Alpaslan Mayadağlı’nın ilgi çekici anılarını okuyacaksınız.
Bir başka ilginç konu ise Yeryüzü Doktorları ve gönüllülerinin çalış- malarını tanıtan yazı. Bununla insan ve sağlığa başka bir pencereden bakacağınızı umuyoruz.
İlk bölümü geçen sayıda bulunan “Osmanlı Sohbetleri” adlı mülakatın ikinci kısmını da ilgiyle okuyacağınızı tahmin ediyoruz. Mülakatın bu kısmında Valide Sultanlar, onların eğitimi ve genel olarak Osmanlı al- gısı üzerine düşüncelerle karşılaşacaksınız.
Bunun hemen akabinde Öğr. Gör. Talip Mert’in Gureba Hastanesi’nin resmî açılışlarıyla ilgili belgeleri işleyen yazısını zevkle okuyacaksınız.
Dergimizin sağlıkla ilgili üçüncü bölümünde birbirinden ilginç ve merak edilen soruların cevaplarının verildiği yazılar sunuyoruz. Uzm. Hikmet Eriş’in cep telefonlarının beyin üzerindeki olumsuz etkilerini anlatan yazısı; Prof Dr. Deniz Dinçer’in akıllı ilaç kullanımıyla ilgili yazısı; Prof.
Dr. İsmet Kırkpınar’ın yaşlılık, unutkanlık ve bunama ile ilgili yazısı;
Odyoloji’deki yeni doğan işitme taramaları ile ilgili yazıyı da bu sayıda sizlerle paylaştık. Glokomla ilgili yazı ve kurumumuzla ilgili haberler dosyasına da derginin ilerleyen sayfalarına doğru ulaşabilirsiniz.
Her yeni sayıda daha üst seviyede, daha kaliteli, daha çok okunan bir dergiyle huzurunuza çıkmak gayesiyle sağlıklı günler diliyorum, Saygılarımla...
Prof. Dr. Adem Akçakaya
EDİTÖRÜN KÖŞESİ KÜNYE
Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi adına imtiyaz sahibi
Prof. Dr. Saffet Tüzgen Editör
Prof. Dr. Adem Akçakaya [email protected] Yayın Kurulu
Av. Ali Cahit Polat
Mütevelli Heyeti Başkan Vekili Prof. Dr. Aydın Gülan
Mütevelli Heyeti Üyesi Mikdat Yetim
Mütevelli Heyeti Üyesi Prof. Dr. Adem Akçakaya Hastane Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Mehmet Emin Agar Öğretim Üyesi
Şehlem Ertekin
Kurumsal İletişim Direktörü İçerik Sorumluları
Esra Özcan Bekaroğlu Özlem Yalçınkaya
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Şehlem Ertekin
[email protected] Yayın Danışmanı
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Emin Agar Tasarım ve Görsel Yönetim KVR Medya
Baskı
Şan Ofset Matbaacılık Hamidiye Mah. Anadolu Cad.
No:50
Kağıthane/İst TEL:02122892424
Yayın Türü
Bezmiâlem Yayın Grubu’nun süreli yayınıdır. Üç ayda bir yayınlanır.
Ücretsizdir.
08
Mehmet Muzafferlerin Çanakkale Zaferi10
Mütevelli Heyetimiz18
Yenilgi, Kabul Etmektir (Prof. Dr. Saffet TÜZGEN)24
Diyaliz Makinasından İstanbul Maratonu’na (Prof. Dr. Rümeyza KAZANCIOĞLU)26
Genç Tıpçılara Nasihat:‘‘Hastalarınızı Bilgilendirin...’’
(Prof. Dr. Ahmet BELCE)
28
Mesleğin Zor Anları(Doç. Dr. Alpaslan MAYADAĞLI)
31
Vicdanlarının Sesini Dinleyenler, Yardım Çağrılarını Duyuyor.Yeryüzü Doktorları Gönüllüsü Kimdir?
(Dr. Kerem KINIK)
34
Cep Telefonlarının Beyin Üzerine Termal Etkisi ve Kandaki Biyokimyasal Değişikliklerin Tespiti(Uzm. A. Hikmet ERİŞ)
36
Gözle Görülmez Tehdit: Glokom(Öğr. Gör. Dr. Jülide Canan UMURHAN AKKAN)
İçindekiler
04 12
40
Çanakkale Mahşerinde Sağlık Ordusu
14 Mart Tıp Bayramı:
“Geldikleri Gibi Giderler...”
Yaşlılık,
Unutkanlık ve
Bunama
38
Akıllı İlaç Kullanımı(Prof. Dr. Ümit Deniz DİNÇER)
44
150 Yıllık Miras: Gurebâ Hastanesi (Öğr. Gör. Talip MERT)46
Osmanlı Kültürünün Gizli Kahramanları:Valide Sultanlar
(Yrd. Doç. Dr. Mehmet Emin AGAR)
48
Odyoloji’de Yenidoğan İşitme Taramaları (Yrd. Doç. Dr. Burak ÖZTÜRK)54
Yüksek Hedeflerin İlk Adımı:Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu (Doç. Dr. Zafer DOĞAN)
58
Sosyal Gelişim ve Sorumluluk Kulübü (Muhammed Sacit ÇAKIR)60
Grip ve Tedavisi (Prof. Dr. Turan ASLAN)20
50 64
Aktüel Bülten Vakıf
Gelenekleri ve İcraatlar
Bir
Dilek
Tut
Mehmet Niyazi Özdemir Kimdir?
Mehmet Niyazi Özdemir 1942 yılında Sakarya’nın Ak- yazı ilçesinde, Karadenizli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu bu ilçede tamamladık- tan sonra, Haydarpaşa Lisesi’nde okudu. Üniversite öğrenimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Köln Üniversitesi’nde doktorasını Devlet Felsefesi sahasında yaptı. Bu çalışmanın semeresi olarak Türk Devlet Felsefesi ve İslam Devlet Felsefesi kitaplarını yayımladı.
Hikaye kitabı olarak Bayram Hediyesi’ni yayımlayan Mehmet Niyazi Bey; İki Dünya Arasında, Çağımızın Aşıkları, Dahiler ve Deliler, Daha Dün Yaşıyorlardı, Plevne, Yemen Ah Yemen, Var Olmak Kavgası, Ölüm Daha Güzeldi, Çanakkkale Mahşeri gibi romanları ya- yımladı. Gazete ve dergilerde uzun yıllardan beri yazı hayatını sürdürmektedir.
Muhterem efendim, Çanakkale konusunu gündeme sokup, buradaki yanlışlarımıza düzeltmemizi temin eden, romanınızdan sonra da Çanakkale romanla- rı akımını başlatan mütefekkir ve romancımızsınız.
Çanakkale savaşlarında sağlık faaliyetleri hakkında bizi aydınlatabilir misiniz?
Çanakkale Savaşları’nda sağlık faaliyetleri deni- lince, bunu birkaç yönden ele almak gerekir. İlki ordumuzun savaşlar esnasında kurduğu sahra hastaneleri, doktorlar ve diğer sağlık personeli ile sürdürdüğü faaliyetler normal seyrinde de- vam etmekteydi. Hastalar, yaralılar tedavi edi- liyordu. Ameliyatlar yapılıyordu. Gerekli çalış- malar elden geldiğince ve imkânlar nisbetinde gerçekleştiriliyordu.
İkincisi, gönüllülerin faaliyetleriydi. Bu oldukça dra- matik bir konudur; ancak aynı zamanda da bizim ta- rihimizin iftihar tablolarını gördüğümüz bir konudur.
Mesela tıbbiye talebelerinin doğrudan gönüllü olarak savaşa katılıp, hepsinin şehadet şerbetini içmesi bu durumun örneklerinden sayılabilir. Üçüncüsü ise, hastane ve revirlerde yaşanan dramlar, yürek yakan olaylar ve bunların yüksek idealler uğruna nelerden vazgeçebildiğini gösteren sahnelerdir.
ÇANAKKALE SAVAŞLARI KONUSUNDAKI ÇALIŞMALARI, KONFERANSLARI VE SOHBETLERIYLE TANINAN MEHMET NIYAZI ÖZDEMIR ILE ÇANAKKALE
SAVAŞLARI’NDA SAĞLIK FAALIYETLERI HAKKINDA KONUŞTUK.
Lojistik ve Sağlık Hizmetleri ile idari hizmetler, Çanakkale Muharebeleri boyunca ikinci bir savaş alanı oluşturacak ölçüde kritik bir alanı oluşturur.
Çanakkale savaşlarına gönüllü olarak katılıp şehit düşen tıbbiyelilerin hikayesi de çok ibretli ve drama- tik herhalde?
Elbette daha talebelik çağlarında vatan sevgisinin galebesiyle mekteplerini bırakıp gönüllü yazılıyorlar.
Vazifelerini hakkıyla yapıp şehadet şerbetini içince de bize ibret ve gurur kaynağı oluyorlar. Bunlar gibi diğer okullardan da gönüllü olup geri dönmeyen sınıflar ve öğ- renciler var. Mekteb-i Sultanî talebeleri gibi, tıbbiyeliler gibi, hastabakıcılık ve hemşirelik yapan hanımlar gibi...
Çanakkale savaşları esnasında hastane hizmetlerin- den bize söz eder misiniz?
Osmanlı Devleti daha savaşa girmeden seferberlik ilan etmiş ve hazırlıklarını yapmıştı. Savaşlar başladığım- da ise önce sahra hastanelerinde sonra da İstanbul ve diğer bir iki şehirde tedavileri yapılmıştır. Ayrıca mevcut hastanelere ilaveten bazı mektepler hastane haline dönüştürülmüştü. Bu hastanelerin planlanması ve tesisi Hilal-i Ahmer Cemiyeti tarafından gerçekleş- tirilmiştir. Yaralıların ve hastaların cephelerden İstan- bul’daki hastanelere sevki Ayastefanos, Tekirdağ, Geli- bolu ve Çanakkale İskeleleri’nden gerçekleştirilmiştir.
İstanbul’da evvela Gülhane’ye buradan da arabalarla hastanelere sevk ediliyordu.
İstanbul’da hangi hastaneler vardı?
Önce mektepler hastaneye dönüştürüldü demiştik. Bu mekteplerden önce Galatasaray, İstanbul ve Darüşşa- faka Mekteb-i Sultanîleri hastane oldu ve burada hasta
ve yaralılar tedavi edilmeye başladı. Daha sonra Ga- lata’daki Saint Benoit, Cağalaoğlu’ndaki İstanbul İnas Mektebi, Taksim’deki Zapyon Mektebi ve Haydarpaşa Tıp Fakültesi hastane haline getirildi. Ayrıca Kadırga Doğumevi de bu işe tahsis edildi.
Diğerleri şunlardır: Yeniköy Hastanesi, Darülfünun Hastanesi, Alemdağ Sultan Çiftliği Hastanesi, Üsküdar Zeynep Kamil Hastanesi, Malüller Yurdu Fizik Tedavi Merkezi, Moda Mecrûhîn Hastanesi, Moda Mecrûhîn-i Kuzat Hastanesi, Moda Şifa Yurdu Hastanesi, Maçka Hastanesi, Yedikule Rum Hastanesi, Mekteb-i Harbiye Yaralı Hastanesi, Şehremaneti Çapa Mecrûhîn Has- tanesi, Karaköy Mecrûhîn Hastanesi, İplikhane Hilal-i Ahmer Hastanesi, Rami Hilal-i Ahmer Hastanesi, Bah- riye Merkez Hastanesi, Cerrahpaşa Hastanesi, Topçu Kışlası Hastanesi, Dersaadaet Guraba-yı Müslimîn Hastanesi, Kuleli Hastanesi, Yıldız Hastanesi, Mülkiye Baytar Mektebi Hastanesi gibi…
Gayri Müslim hastaneleri de hizmet verdi değil mi?
Elbette... Mesela Haydarpaşa Yel değirmeni Hastane- si, Karaköy Rum Hastanesi, Ermeni Katolik Surp Agop Hastanesi, Yedikule Rum Hastanesi Saint Josef Hasta- nesi, Taksim Hafif Yaralı Amerikan Salib-i Ahmer Has- tanesi… Bunlar arasında sayılabilir.
Vakıf Guraba Hastanesi de bu hizmet veren ku- rumlar arasında herhalde...
Onu yukarıda saymamanın sebebi özelikle belirtme isteğiydi. Resmî kayıtlara baktığımızda Yenibah-
Yaralıların hastaneye yatırılmasında güçlükler çekilmekteydi. Çarpışmalar sırasında günde üç bin, hatta dört bin yaralı vakası gerçekleştiği günler olmuştur.
Kıta Sargı Yerleri, ilk müdahaleyi yapıyordu.
çe Valide Sultan Hastanesi şeklinde sayılmıştır.
Zaten başka bir şey de düşünülemezdi. Kurulu- şundan itibaren ihtiyaç sahiplerine hizmet veren kurum, böyle zor günlerde üzerine düşen vazi- feyi büyük bir başarıyla yerine getirmiştir.
Bu kadar organize faaliyeti nasıl gerçekleştir- miştirler?
Devletimiz, Balkan ve Trablusgarp Harpleri’nde- ki tecrübelerden de istifade ederek gerekli her türlü tertibatı aldı. Hangi yolların, hangi iskele- lerin kullanılacağı, İstanbul’da hangi toplanma merkezinden dağıtım yapılacağı hepsi belirlen- mişti. Bu faaliyetler Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin organizatörlüğünde gerçekleştirilmiştir.
Gönüllüler hakkında neler söyleyebiliriz?
Galatasaray Mektebi Öğrencileri, Tıbbiyelilerin yanı sıra hemşire ve hastabakıcı olarak çalışan hanımları hatırlamak lazım. Bunların arasında Cemal Paşa’nın hanımı başta olmak üzere Da- rülfünun hocalarından Kerime Salahor, Safiye Hüseyin Elbi, Münire İsmail Hanımlar, bu mu- kaddes vazifeyi yerine getirmişler ve ödüllendi- rilmişlerdir. Bu hanımların dışında bazı beyler de hastabakıcılık yapmışlardır. Mesela Hilmi Bey ve Necmeddin Efendi bunların arasında sa- yılabilir. Hastanelerde gönüllü olarak çalışan hanımlardan beşine altın, beşine gümüş madal- ya verilmiştir.
Çanakkale ruhu bizim için ne ifade ediyor?
Çanakkale ruhu diye daraltmamak lazım. Çünkü bi- zim devletimiz bir yandan iki bin beş yüz yıllık Türk devlet geleneği ve bin beş yüz yıllık İslam devlet ge- leneğinin mirasçısı olan bir milletin evlatlarıyız. Son sultan Vahdettin Han dahi kendisini Resulul- lah’ın halefi olarak görüyordu. Bu bakımdan biz
“Vatan sevgisi imandandır” diyen bir peygamber’in ümmetiyiz. Bu bakımdan vatan ve mukaddesatımız için canımızı vermekten çekinmeyen bir insanlar topluluğuyuz. Allah benzer durumlar göstermesin ama icap ederse yine gereğini yaparız.
Teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
Birinci Dünya Savaşında Silahlı Kuvvetlerde En Fazla Kayıp Veren Sınıf Sağlık Sınıfıdır
Birinci Dünya savaşında personel oranları göz önüne alındığında silahlı kuvvetler içerisinde en fazla kayıp veren sınıf, sağlık sınıfıdır. Türk doktorları cephe ko- şulları, yokluk ve salgın hastalıklar sonucu sayısı kesin olarak belirlenmemiş çok miktarda şehit vermiştir. Bu savaşta ileride yıldız olarak adları, Türk tıp literatürüne
altın harflerle yazılan ünlü doktor- lar cephelerde görev aldılar. Prof.
Tevfik sağlam, doğu; Prof. Ömer Besim ve Prof. Arif Şakir Şakar, Fi- listin cephelerinde yoğun biçimde gelen salgın hastalıklarla müca- dele ederek yeni yöntemlere imza attılar.
Vapurlarla Cepheye Gönderilen Binlerce Tıp Öğrencisi Çanakka- le’de Uzun Süren Kanlı Savaşlarda Eriyip Yok Oldular
Akın halinde gelen Çanakkale yara- lılarının bakımları için İstanbul’da görev alan tıbbiye öğrencileri, sisli bir Nisan sabahı Reşit Paşa Vapu- runa bindirilerek Gelibolu’ya sevk edildiler. Onların Gay- ret-i Vataniye Muhribi’nin korunması altında tamamla- dıkları yolculuk, Çanakkale’de birliklere dağıtılmalarıyla son buldu. Birlik künye defterlerinde yalnızca isimleri yazıldığı için tespit edilemeyen bu genç tıp kahraman- ları yarımada’da süren kanlı savaşlarda eriyip yok oldu- lar. Belki gelecekte binlerce yaşam kurtaracak olan bu kahraman tıbbiyeli nesil, Gelibolu’nun kanla yoğrulmuş topraklarına tüm umutları ve bilgileriyle gömüldüler.
Birinci Dünya Savaşı’nda Silahlı Kuvvetlerde
En Fazla Kayıp Veren Sınıf Sağlık Sınıfıdır
Yıl 1916. Çanakkale Savaşı’nın son gün- leridir.
Boğazı geçemeye- ceklerini anlayan müttefik kuvvetleri yavaş yavaş çekilir- ler ancak az da olsa çatışmalar devam et- mektedir.
Mehmet Muzaffer isimli Galatasaray Liseli bir asteğmen Çanakkale Savaşları sırasında cephede görevlidir. Alayın kam- yon ve araba lastiğine ihtiyacı vardır. Muzaffer As- teğmen becerikli bir İstanbul çocuğu olduğundan Karargâh, onu gerekli malzemelerin temini için me- mur eder. O yıllarda otomobil ve kamyon lastiği yok denecek kadar azdır ve karaborsadır. İcabeden pa- ranın temini Mehmet Muzaffer’e için Erkanı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkere verilir. İstan- bul’a giden asteğmen Mehmet Muzaffer araştırma- ları sonucunda Karaköy’de bir satıcıda istediklerini bulur. Fiyatlar fahiştir ancak anlaşmaya varılır.
Muzaffer Asteğmen para alabilmek için Erkanı Har- biye’nin yolunu tutar. Yazıyı okuyan Yarbay “Ne alı- nacak ?” diye sorar. “ Oto ve kamyon lastiği” deyince kızar: “ Bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sır- tına kaput alacak para bulamıyorum, sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Hadi yürü git insanı gü- naha sokma. Para mara yok!”
Ancak Mehmet Asteğmen görevi başarmak zorun- dadır. Çünkü elde Alman yardımı iki araç vardır an- cak lastikleri yoktur. Savaşı kazanmak için de mut- laka lastik bulması gereklidir. Kara kara düşünerek Erkanı Harbiye’den çıkar. Beyazıt Meydanı’nda yü- rürken aklına bir çözüm yolu gelir. Doğru satıcının yanında alır soluğu. Paranın hazırlanmasının erte- si güne kaldığını söyleyerek malları sabah erken
teslim alacağını bildirir. Kendisi de o gece sabaha kadar uğraşıp çini mürekkeplerle sahte bir 100’lük banknot hazırlar. Türk tarihinin ilk sahte parası böy- lece hazırlanmış olur.
Lastikler sabahın erken saatlerinde gemiye yükle- nir ve Mehmet Asteğmen parayı verir. Gaz lamba- sının aydınlattığı ortamda paranın sahte olduğunu anlayamayan tüccar olayı ancak parayı bozdurmak istediğinde fark eder. Paranın üzerinde ise gerçek paralarda yazan “Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır” ibaresi yerine “Bedeli Çanak- kale’de şehitlerin kanı ile ödenecektir” yazılıdır.
Lastikleri alan Mehmet Asteğmen ise çoktan Ça- nakkale’nin yolunu tutmuştur.
Mehmet Asteğmen bu görevi başarıyla bitirdikten sonra Gazze’de cepheye gider. Burada yaralanır.
Kendisine verilen harp madalyasını ise “Ben sadece yaralandım. Buna sevindim, ancak harp meydanla- rında arkadaşlarım kollarını bacaklarını kaybettiler.
Bu madalya onların hakkı” diyerek kabul etmek istemez. Bir yıl sonra da Gazze’deki çatışmalarda şehit olur. Sahte paraya gelince. Karaköylü Musevi tüccar olayın üzerine gitmez, ancak olay tüm İstan- bul’a yayılmıştır. Olayı duyan Şehzade Abdülhalim Efendi, tüccarı buldurup değeri olan parayı öder ve sahte banknotu alır. Emniyet Müzesi’ne yerleştirilen
‘ibretlik’ para halen Polis Akademisi Polis Labora- tuvarları Daire Başkanlığı’nda bulunuyor.
Mehmet Muzafferlerin
ÇANAKKALE ZAFERİ
Vakıflar, insanların Allah’ın vermiş olduğu nimet- leri, O’nun rızası için yaratılmışların istifadesine sunma kurumlarıdır. Bu bağışları yapanlar, bu kurumların idaresini bir takım seçilmiş kimseler vasıtasıyla hayata geçirirler. Vakfedenlerin koydu- ğu şartlara, vakfiye şartlarına uygun olarak idare etmek için tevliyet usulü kullanılmıştır ve kullanıl- maya devam edilmektedir. Yani kişi ya da kişileri kendisi yerine vakfı yönetmeleri için seçer. Bu kişi veya kişilere mütevelli denir.
Vakıf sisteminde işlerin yerine getirilmesi için mü- tevelli tayin edilmesi gereklidir. İlk vakıf mütevelli- si Hz. Ebu Bekir’dir. Fedek arazileri vakfı için bizzat Hz. Peygamber tarafından tayin edilmiştir. Kendi vakfına nezaret eden ilk kişi de Hz. Ömer’dir. Vakfi- yelerde bu açıkça bildirilmektedir. Bu mütevelliler, aileden olabileceği gibi herkes tarafından itimad edilen, emin, dürüst bilinen, becerikli, adil, güzel ahlak sahibi, üstün meziyetleri olan kişilerden de seçilip tayin edilebilir. Eski vakıflarda şart olarak mümin, emin ve işinin ehli olması belirlenmiştir.
Mütevellilerin vazifelerini yaparken sadece vakıf koyucu veya vakıflar idaresinin denetiminden baş- ka kimseyle hiyerarşik bağı yoktur. Adalet, ehliyet, güzel ahlak ve liyakat ölçülerine uyarak üzerine düşen görevleri yerine getirir. Vakfedilen mal var- lıklarının vakfiye şartlarına uygun olarak korunma- sı ve işletilmesi için, tahsildar, katip ve diğer ihtiyaç duyulan konumlarda çeşitli kişileri istihdam ede- bilir. Gelirlerin toplanması, gelirleri yerinde doğru biçimde kullanma hep onun vazifesidir. Böylelikle işler yolunda gider. Mütevellilik adil ve emin olmala- rı şartıyla ömür boyudur. Adilliği ve eminliği kaybo- lursa, ancak vakıf koyucu tarafından azledilebilirler.
Vakfiyede belirtilen şartlara uygun idare edildiği sürece vakfın idare ve işleyişine müdahele edil- mez. Vakıf hukuki düzenlemeler sayesinde amaç dışı kullanım ve istismarlara karşı koruma altına
alınmıştır. Vakıfların bünyesindeki fonlar mütevelli tarafından vakfiyesinde tesbit edilen esaslar çerçe- vesinde işletilir ve elde edilen gelirler yine vakfiye- de belirtilen kuruluş amacına yönelik harcamalara yöneltilir. Bazı konularda mütevellinin vazifelerini yerine getirmek (kaim olmak) üzere hakim tarafın- dan geçici olarak bir kimse tayin edilir. Bu tayinin sebebi, mütevellinin aleyhine dava açılması, mü- tevellinin, yerine bir vekil bırakmadan uzun süreli başka yere gitmesi olabilir.
Günümüzde bir çok vakıf, tekrar işlerlik kazanmış ve kendi gayeleri doğrultusunda faaliyetlerini sür- dürmektedir. Vakıflar genel müdürlüğünün dene- timi altında mazbut vakıflar bazen tek başlarına bazen de devletin tasarrufuyla birkaç mazbut va- kıf bir araya getirilerek faaliyete geçirilmiştir. Soy bakımından sahipleri kalmayan vakıflara mazbut vakıf adı verilmiştir. İşte Bezmiâlem Valide Sultan Vakfı, Abdülhamid-i Sani Vakfı ve Silahtar Abdullah Ağa Vakfı bu tür vakıflardandır.
Bu sebeple 24 nisan 2010 tarihli ve 27561 sayılı Resmî Gazete ile 2809 sayılı Yükseköğretim Ku- rumları Teşkilat Kanunu’na eklenen ek 124. Mad- desiyle, üç mazbut vakıf – Bezmiâlem Valide Sultan Vakfı, Abdülhamid Sani Vakfı, Silahdâr Abdullah Ağa Vakfı adına T.C. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından Bezmiâlem Vakıf Üniversi- tesi kuruldu. İsmi geçen vakıflara ait belirlenmiş menkul ve gayri menkullerin intifa hakkı Bezmiâ- lem Vakıf Üniversitesi mütevelli heyetine verildi.
Mütevelli heyet üniversitenin en yüksek karar organı olup üniversite tüzel kişiliğini temsil etmektedir.
Mütevelli heyeti seçildikleri andan itibaren vakfi- yedeki şartlara uygun olarak, büyük fedakarlıklar- la çok büyük hizmetler vermiş; kurumu vazifeye başladıkları noktadan çok yüksek noktalara çıkar- mışlardır. Üniversitemizi, birimlerini zenginleştirip geliştirmişlerdir. Gelinen nokta iftihar vericidir.
Mütevelli Heyetimiz
VAKIF YÜKSEKÖĞRETİM KURUMUNUN EN YÜKSEK KARAR ORGANI OLAN MÜTEVELLİ HEYET, VAKIF YÜKSEKÖĞRETİM
KURUMUNUN TÜZEL KİŞİLİĞİNİ TEMSİL EDER.
1. Ahmet Akça (Başkan) İşadamı 2. Ali Cahit Polat (Başkan Vekili) Avukat 3. Ahmet Samet Yapar (Başkan Vekili) İşadamı 4. Prof. Dr. O. Bülent Zülfikar (Başkan Vekili) 5. Prof. Dr. Saffet Tüzgen Rektör
6. Bekir Hulusi Cansu İşadamı
7. Prof. Dr. Aydın Gülan Öğretim Üyesi 8. Dr. Adnan Ertem Vakıflar Genel Müdürü
9. Kenan Karadeniz Eski Vakıflar Genel Müdür Muavini 10. Mikdat Yetim Vakıflar Meclisi Üyesi
Vakıf mütevelli heyeti şu anda aşağıdaki kişilerden meydana gelmektedir:
Vakıf Gelenekleri ve İcraatları
Zamanınızın belli bir bölümünü vakıf çalışmala- rıyla geçiren birisiniz. Bize vakıf geleneğimizden kısaca bahsedebilir misiniz?
Öncelikle nezaketiniz için teşekkür ederim. Evet, Kuran-ı Kerim’de vakıf müessesesini anlatan doğ- rudan bir ayet olmasa da, Allah yolunda harcama yapmanın tavsiye edildiği, özellikle “sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça gerçek iyi- liğe ulaşamazsınız” ayeti bize bir işaret vermek-
tedir. Yine Efendimizin insanın ölmesiyle birlikte amellerinin kesileceği ancak geride devamlı bir sadaka-i cariye bırakması halinde amel defterinin kapanmayacağı Hadis-i Şerifi ilke kabul edilerek İslam dünyasınca vakıf müessesesine çok büyük önem verildiğini görüyoruz. Günümüzden geriye dönüp baktığımızda İslam medeniyetinin bir vakıf medeniyeti olduğunu söylemek herhalde abartılı bir ifade olmaz.
Nitekim Türkler de İslam’la müşerref olduktan sonra vakıf kurumuna çok büyük önem vermişler, şehirlerini bu müessese etrafında şekillendirmiş- lerdir. Selçuklular ve Osmanlılar döneminde zir- veye ulaşan vakıf kurumu ile yerleşim birimlerini bir dantela gibi insanlığa hizmet eden eserlerle donatmışlardır.
Konuyu bu noktada biraz açarsak, İstanbul’un fet- hinden sonra Dersaadet’te 70 yıl içerisinde binin üzerinde, 16. yüzyılın sonlarına geldiğinde de üç bine yakın vakfın kurulduğu bilgisi Osmanlıların bu müesseseye verdiği önemi gözler önüne sermek- tedir. Bu sayısal verilerin yanında Türklerin vakıf anlayışına getirdikleri anlam ve çeşitlilik de ayrı bir inceleme konusudur. Cami, medrese, sıbyan mektebi, kütüphane gibi İslam dininin temel ku- rumlarının yanı sıra göçmen kuşlar için kurulan vakıflardan bir hizmetçinin çalıştığı evde kırdığı eşyanın parasının ödenmesi ile ilgili vakıflara ka- dar çok geniş bir yelpazede işletilen vakıflarımızı, kurduğumuz büyük medeniyetin en önemli unsuru ve yapı taşları olarak görmekteyim. Acizane fikrim sorulacak olursa vakıf hizmetlerinin “Allah için ne yaptın?” sorusunun en önemli cevabı olarak algı- lanması gerektiğini düşünüyorum.
Bu son söylediğiniz cümle gerçekten çok önemli.
İnsanlar yaratılış gayelerini anladıklarında yer- yüzünde daha mutlu olarak yaşayacakları aşikar.
Peki Samet Bey, Türkiye’de günümüzdeki vakıf faaliyetleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Cami ve diğer dinî kurumlarımızın vakıflarının 1924 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesine
geçmesiyle birlikte insanlar daha farklı alanlarda vakıf çalışmaları yapmaya başlamışlardır. Biraz da ülkemizin içinde bulunduğu sosyal, ekonomik, siyasî şartlar da bu vakıf hizmetlerinin yönünü, hangi alanlarda çalışmalar yapılması gerektiğini belirlemiştir. Bu dönemlerde bilhassa ellili yıl- ları müteakiben insanlarımız vakıf hizmetlerinde maddî manevî çok özverili davranmışlardır. Bura- da şunu vurgulamak gerekir diye düşünüyorum;
vakıfları idare edenler kadar bu vakıflarımıza ve hizmetlerine gönül veren, dua eden, ilgi duyan, maddî manevî katkıda bulunan insanlarımızı asla unutmamak gerekir düşüncesindeyim.
Günümüzde birçok vakfımızın hizmetlerine öz kay- nakları yetmemektedir. Burada yine duyarlı in- sanlarımız veya idareciler devreye girerek gerekli kaynakları bulmaktadırlar. Özellikle üniversitele- rin büyük şehirlerde bulunması, Anadolu’dan ge- len öğrencilerin burs ve barınma ihtiyacının karşı- lanması vakıfların en önemli çalışma alanlarından biri olmuştur. Donanımlı ve çağın gerektirdiği vasıflara sahip olabilmeleri adına birçok vakıf, öğ- renci eğitimine büyük bir ehemmiyet göstermiştir.
Bu noktada da bu faaliyetler yapılırken insanların hassasiyetleri, eğer genç iseler şahsiyetlerinin in- cinmemesi gibi konulara çok dikkat edilmeli; bir elin verdiğini öbür elin görmemesi gerektiği düs- turu unutulmamalıdır. Bunun yanı sıra farklı alan- larda çalışan vakıflarımız da bulunmaktadır. Genel olarak baktığımızda bilhassa Türkiye’nin bulun- duğu coğrafyadaki ve İslam dünyasındaki giderek artan önemi dolayısıyla dünyanın birçok yerinden muhtaç insanların yardım taleplerinin karşılan- ması için uluslar arası yardım organize eden va- Ahmet Samet Yapar
Mütevelli Heyet Başkan Vekili
kıflarımız kurulmuştur. Vakıf çalışmalarında Baş- bakanımızın da sürekli ifade ettiği “İnsanı yaşat ki devlet, toplum yaşasın” sözünün çok anlam buldu- ğunu düşünüyorum.
Vakıflarımızın sosyal hayatımızda önemli bir ala- nı kapsadığı anlaşılıyor. Peki tersinden düşüne- cek olursak vakıf faaliyetlerimiz olmasa ne gibi eksikliklerimiz olurdu?
Bence en büyük eksiklik bizlerde olurdu. Allah (cc) vakıf anlayışı ile bizlere yani vakfedenlere, vakıf yöneticilerine, vakıflara yardım edip gönül veren- lere biraz evvel söylediğim gibi dua edenler dahil hepimize büyük bir hayır kapısı açmıştır. Vakıf ça- lışmaları olmasa bunlardan mahrum olurduk.
Daha önce de ifade ettiğim gibi İslam ülkeleri ve bilhassa Türkler, vakıf müessesesinin gelişme- siyle kalıcı bir medeniyet kurabilmiştir. Vakıfları- mız sadece dini alanlarda değil çok önemli sosyal mecralarda da faaliyet göstermektedir. Kimsesiz- lerin bakımı, imkânı olmayan hastaların tedavisi, büyük şehirlerde bin bir güçlükle eğitim hayatla- rını sürdürmeye çalışan öğrencilere sağlanan im- kânlar vakıflarımızın gayretleriyle olmaktadırlar.
Türkiye’deki bu sosyal dayanışmanın yanı sıra İs- lam dünyasının da gözü kulağı ülkemizdedir. Müs- lüman ülkelerin birçoğunun savaş alanı haline getirildiği hepimizce malumdur. Milyonlarca aç, susuz ve yardıma muhtaç insan da bir vebal olarak sırtımızdadır. Dolayısıyla vakıflarımızın faaliyetle- rinin olmaması sadece Türkiye’de değil, insanları- mızın maddî manevî yardımlarıyla hayatlarını sür- dürmeye çalışan diğer dost ve kardeş toplumlarda da ciddi bir sosyal krize sebebiyet verir. Suriye’yi örnek alırsak milyona varan mülteciye devletimiz
kucak açmış; kısmen devlet imkanları kısmen va- tandaşlarımızın yardımları ile bu çaresiz insanlar hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Yine Gazze gibi adeta açık bir hapishanede bebek maması- nın dahi bulunamaması, birçok Afrika ülkesinde insanların en temel ihtiyaçları olan temiz suya erişememesi düşünüldüğünde, bu sıkıntıların gi- derilmesi konusunda büyük çaba sarf eden vakıf- larımızın ve vakıf anlayışının ne kadar önemli işler yaptığı ve buralarda olmamaları halinde nasıl bir insani kriz oluşacağı tahmin edilebilir.
Başta İlim Yayma Cemiyeti olmak üzere İbnü- lemin Mahmut Kemal İnal Vakfı ve Hırka-i Şerif Vakfı’nın yöneticileri arasında bulunuyorsunuz.
Bu vakıfların faaliyetlerine geçmeden önce sizin, vakıf ve derneklerle ilk tanışmanız nasıl oldu?
Biraz anlatır mısınız?
Elbette. İçerisinde bulunduğum ortam gereği as- lında camiamızın vakıf ve dernekleriyle her zaman alakalıydım. Aktif görev almam ise üniversiteden mezun olmamla birlikte gerçekleşti. Öğrencilik nihayete erip iş hayatına atılmamdan sonra vakıf çalışmalarına da başlamış oldum. Bugün çoğu rahmet-i rahmana kavuşmuş olan ve İlim Yayma Cemiyeti’nin kurucularında 68 güzel insanın da birçoğunu tanıma şansına erişmiştim.
Hemen buradan İlim Yayma Cemiyeti’ne geçelim isterseniz. Bize kısaca cemiyet hakkında bilgi ve- rebilir misiniz?
İlim Yayma Cemiyeti, 11 Ekim 1951 yılında biraz önce ifade ettiğim 68 mümtaz şahsiyet tarafın- dan adeta ilmek ilmek işlenerek oluşturulmuş bir kuruluştur. 1950’li yıllara gelindiğinde bir ge- çiş dönemi yaşanmaktaydı. Uzun süre insanları- mız dinî eğitimden mahrum bırakılmış, manevî irşada muhtaç olarak yaşamışlardı. Bu kaygılar toplumun inşasını kendisine dert edinmiş kişile- ri harekete geçirmiş ve sonrasında Türkiye’deki vakıflara ve vakıf çalışmalarına model olacak bir cemiyet toplumumuza hediye edilmiştir. Çünkü si- vil toplum ruhunun, insiyatif alma, olaylara seyirci kalmama, tarihin akışına müdahale etme gibi bir özelliği vardır. Bu bağlamda eğitimli ve yetişmiş, dinî değerlerini bilen bir gençliğin en kısa sürede oluşturulması ana fikirdi. İşte böyle sıkıntılı, im- kansızlıkların yaşandığı bir dönemde 68 güzel in- san, ulvî bir ideal için Sirkeci’de bir araya geldiler.
Burada bu büyüklerimizden söz etmek gerekir. Bu insanların 67’si rahmeti rahmana kavuştu. Sadece Ömer Lütfi Take büyüğümüz hayatta. Allah sıhhat, afiyet versin.
İlk olarak Samatya’da bir İmam Hatip Okulu aça- rak eğitim çalışmalarına başlanmış, bu gayretler neticesinde bugün Türkiye genelinde 100’ün üze- rinde İmam Hatip Okulu cemiyetimiz tarafından inşa edilmiştir. İlim Yayma Cemiyeti’nin en büyük özelliği ise toplumumuzun sosyal olarak her türlü katmanını temsil etmesi ve her türlü kesiminden hüsnü kabul görmesidir. 1980 İhtilali’nde de ce- miyetin çalışmaları inkıtaya uğramamıştır. Şu gün bile yaptığımız her yönetim kurulu toplantısına bir kaç şube kurma talebi gelmekte bir başka anla- tımla insanlarımız cemiyetimize sonsuz teveccüh ve güven göstermekte ve bu çatı altında çalışmak, hayır yapmak istemektedirler.
Peki Samet Bey, İlim Yayma Vakfı’nin faaliyetle- rinden de bahsedebilir misiniz?
Cemiyetimiz, Türkiye’nin en köklü sivil toplum kuruluşlarından biridir. Bu kapsamda yurdun her tarafında 100’ün üzerinde şubesi, 90’ı aşkın yük- sek öğrenim yurdu ile millî ve manevî değerleri kuşanmış, bu ülkenin geleceğinde benim de sö- züm var diyebilecek, M.Akif Ersoy’un ifade ettiği
“Asım’ın nesli”, büyük fikir adamı Necip Fazıl Kı- sakürek’in aradığı “dört inanmış adam”, Nuret- tin Topçu’nun ilim ve irade ilkesi ile donanmış, Sezai Karakoç Beyefendi’nin medeniyet ideali ile yoğrulmuş bir gençlik oluşturmak istemektedir.
Bu amaç için talebelere burs ve barınma imka- nı sağlamak, onları çağın gereklerinden olan her türlü donanımı temin etmek, entelektüel birikim- lerini oluşturmalarında yardımcı olmak gibi ça- lışmalarımız var. Bu gençlerimizin çalışmalarını, birikimlerini ülkemizin ve toplumun menfaati için kullanmaları adına bir çok imkanlar sunulmak- tadır Ayrıca yurtlarımızda bulunan yabancı öğ- rencilerle yurt dışında gerçekleştirilen eğitim ve danışmanlık hizmetleri neticesinde cemiyetimizin çalışmaları ülke sınırlarını aşmış uluslararası bir vizyon kazanmıştır. Yine cemiyetimiz bünyesinden 1973 yılında İlim Yayma Vakfı kurulmuştur. Bugün eğitim faaliyetlerimizin bir kısmı da bu mecradan sağlanmaktadır. Eğitim çalışmalarımızda sadece lisans değil yüksek lisans ve doktora talebelerine de vakfımız kanalıyla burslar sağlanmaktadır. Ay-
rıca İlim Yayma Vakfımız bilindiği gibi Sabahattin Zaim adıyla üniversitesini de kurarak bünyesine katmıştır.
Sanırım anlatacak daha çok faaliyetiniz var ama buradan diğer görev aldığınız vakıflara da geç- mek istiyorum. Yönetiminde bulunduğunuz ve ismini meşhur yazar ve fikir adamlarımızdan İb- nülemin Mahmud Kemal İnal’dan alan vakıftan ve vakfın çalışma alanlarından da bahsedebilir misiniz?
Elbette. İbnülemin Mahmut Kemal Bey merhum şairimiz Yahya Kemal’in hakkında ‘‘Ne kendi kim- seye benzer ne kimse kendisine” dediği gerçekten de nev-i şahsına münhasır bir ilim adamımızdır.
Vasiyeti gereğince vefatından sonra kurulan ve imam hatip talebelerine de hizmet amacı güden İbnülemin Mahmut Kemal İnal Vakfı, 23 Haziran 1955 yılında kurulmuş olup Ömer Nasuhi Bilmen, Ali Fikri Yavuz, Ahmet Vanlıoğlu, Abdurrahman Şeref Güzel Yazıcı, Selahaddin Kaya, Yusuf Türel gibi mümtaz şahsiyetler bu vakıfta hizmet etmiş- lerdir. Bu vakfımız hizmet alanları gereği İlim Yayma Cemiyeti ile kardeş vakıftır. Yeri gelmişken
benim için önemli bir hatırayı -aynı zamanda nasip
diyeyim- anlatmak isterim. Pertevniyal Lise- si!nde okurken hafta sonları cuma çıkışlarında bir kaç lise birleştirilir, bir iki saatlik seminerler düzenlenirdi. Bu seminerlerin çoğu da Fatih Ca- mii Akdeniz Medreseleri’nde gerçekleştirilirdi.
Birkaç defa merhum Asaf Ataseven hocamız da geldi. Kendilerini orada tanıma imkânım oldu.
Ama asıl beni heyecanlandıran ise yıllar sonra, hastalanana kadar hocamızla İbnülemin Mah- mut Kemal İnal Vakfı’nda birlikte çalışmamız idi. Bezmiâlem Hastanesi ve üniversitesinin ku- ruluşu ile ilgili ne zaman bir sohbet açılsa hep hocamızı hatırlar rahmetle yâd ederim.
İbnülemin Mahmut Kemal İnal Vakfı’nda halen çok kıymetli, kendilerini ilme, hayra, vakıflara adamış hocalarımız ve büyüklerimiz bulunmak- tadır. Aklıma ilk gelenler Prof. Süleyman Yalçın hocamız, Prof. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Kazım Ye- tiş, Prof. Mustafa Lütfi Bilge, Prof. Necat Birinci, Prof. Müfit Uğur gibi hocalarımızdır. Biraz önce ismini andığım Yusuf Türel Beyefendi’yle ilgi- li ilave birkaç şey söylemek isterim. Bildiğiniz
gibi üniver- sitemizinho- calarından Prof. Dr. Rümey- za Kazancıoğlu hocamızın da büyük dayısıdır.
Merhum Yusuf Bey gerek İlim Yayma Cemiye- ti’nde gerek İbnülemin Vakfı’nda büyük bir özve- riyle çalışmış ve kendisini her zaman rahmetle an- dığımız bir büyüğümüzdür.
Öğrenci yurtlarında kalan öğrencileri kendi evlat- ları gibi bilip geceleri üstleri açık mı diye kont- rol edecek derecede müşfik bir büyüğümüzdür.
Bunun yanında toplumsal olaylara daima duyarlı, ülkenin geleceği hakkında kaygılar taşıyan biriy- di. Nitekim rahmetli babam Yusuf Ziya Yapar ve benim de katıldığım Fatih’teki bir ev sohbetinde, 1980 sonrası siyasi partiler kurulurken rahmetli Özal ile görüştüğünü ve fikir alışverişinde bulun- duğunu ve o sıralarda neler yapılacağını bizlere anlatmıştı.
Peygamber Efendimizin Hırka-i Şerifleri’nin de muhafaza edildiği bir vakıfta da yönetim kuru- lunda bulunuyorsunuz. Fatih’teki Veysel Karani Hırka-i Şerif Vakfı’ndan ve vakfın çalışmaların- dan bahsedebilir misiniz?
Memnuniyetle. Bilindiği üzere âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (SAV)’in İstanbul’da iki tane hırkası bulunmaktadır. Şehrimizi şereflendiren bu hır- kalardan birisi Topkapı Sarayı’nda bulunurken diğeri de Fatih’te Hırka-i Şerif Camii’nde muha- faza edilmektedir. Peygamberimizin muhabbe- tine mazhar olmuş olan, Veysel Karani hazret- lerine hediye edilen ve önce kardeşi sonra da onun torunları vasıtasıyla bugüne kadar muha- faza edilen Hırka-i Şerif’in korunması, ramazan aylarında ziyaretinin organizasyonu gibi çok mü- him bir çalışmayı muhafız aileyle birlikte vakıf olarak yürütmekteyiz. Bu bizim en çok önem verdiğimiz faaliyetlerimizden biridir. Bunun yanında yüksek öğrenim gören kız öğrencilere burs ve yurt hizmeti sağlamak, tarihî eser ih- yaları gerçekleştirmek, insanların bize göre en temel meselelerinden biri olan okuma ihtiyacını karşılamak için halk kütüphanesi hizmeti sun- mak gibi birçok alanda çalışmalarımız da mev- cuttur.
Yine kültürel faaliyet kapsamında değerlendire- bileceğimiz, insanların meslek ya da hobi edin- meleri amacıyla açılmış kültür merkezi hizmeti, yaz ve kış mevsiminde geleceğimiz olan çocuk- lar için çocuk atölyeleri hizmeti vermekteyiz.
Vakfımızın kültür dünyasına kazandırdığı ve Tür- kiye Yazarlar Birliği tarafından yılın dergisi ödü- lünü almış “Kültür Dergisi” başta olmak üzere yayıncılık faaliyetleri de yapmaktayız.
Günümüzde Sivil Toplum Kuruluşları da bazı sosyal çalışmalar yürütmektedir. Bu bağlam- da vakıflarla diğer STK’lar arasındaki temel farklar nelerdir?
Aslında özü itibariyle sivil toplum kuruluşları da vakıf zihniyetinden etkilenilerek kurulmuş top- luluklardır. Özellikle yardım kuruluşu olarak ifade edebileceğimiz STK’ları bu bağlamda dü- şünmek gerekir. Bununla birlikte global dünya- nın geldiği yerde halkın devlet yönetimine daha fazla katılımı, “açık toplum” düşüncesinin bir gereği olarak insanların bir araya gelerek çev- re, kadın hakları, ekonomik ve sosyal sorunlar vb. konularda gündem oluşturması da STK’larla mümkün olmaktadır. Bu anlamda düşündüğü- müzde STK’lar daha çok modern dünyanın so- runları neticesinde ortaya çıkan kurumlardır.
Vakıflarımız genellikle Allah rızasını kazanmak, insanlığa hizmet etmek, yaşanılabilir bir dünya kurabilmek, medeniyetin inşası ve devamını sağ- lamak amacıyla iyi niyetlerle kurulan organizas- yonlardır. Ancak bütün STK’lar hakkında aynı şey- leri söyleyebilir miyiz?
Dünyayı kendi menfaatleri çerçevesinde dizayn etmeye, çok küçük bir azınlığın bütün dünyanın imkanlarını diğer insanların yok olması pahasına, sömürerek var olmaya çalışmalarını sağlayan ve sivil toplum kuruluşu adını taşıyan bir sürü ka- ranlık odak da mevcuttur. Bu kuruluşlar güçle- ri nispetinde ülkelerin gündemlerini belirlemeye çalışır, ekonomik ve siyasi meselelere her zaman müdahil olurlar.
Peki Efendim son olarak vakıf çalışmalarınız esnasında ilgi çekici olaylarla muhakkak karşı- laşıyorsunuzdur. İlk anda aklınıza gelenlerden bahsedebilir misiniz?
Yakın zamanlarda olması nedeniyle bunlardan birini anlatabilirim. 2011 yılında, halen yönetim kurulunda bulunduğum Hırka-i Şerif Vakfı’nın ihya ettiği ve bir Mimar Sinan eseri olan Çapa’da Kazasker Abdurrahman Çelebi Camii’nin ibadete açılacağı sırada enteresan bir olaya şahit olmuş- tuk. 1950’li yıllarda yol genişletme bahanesiyle yıkılan bu caminin haziresinde bulunan iki çocuk mezarının taşlarını kırılarak yok edilecekleri en- dişesiyle evine taşıyan bir vatandaşımız, caminin ibadete açılacağı günlerde sırtında bir çuvalla ya- nımıza geldi.
Ve yıllardır evinde muhafaza ettiği bu kabir taşla- rını tekrar sembolik de olsa yerlerine konulmak üzere bize teslim etti. Dualar ederek yanımızdan ayrılan bu kişinin tavrı bize hayli ilginç gelmişti.
Yine vakıflarımızın bünyesindeki öğrencilerimizin daha sonra önemli makamlarda hiç beklenmedik zamanlarda karşımıza çıkması, vakıf ve cemiyet- lerimizin sağladığı imkanlarla buralara geldikle- rini ifade etmeleri vakıf faaliyetlerinin ne kadar önemli bir iş olduğunu bir kez daha farkına var- mamızı sağlıyor.
Samet Bey bize vakit ayırdığınız için çok teşek- kür ederim.
Ben teşekkür ederim.
Bir hastalık hikâyesi paylaşmak istiyorum…
Başına “benim” kelimesini bir türlü ekleyemedi- ğim bir hikâye yalnızca... Şaşkınlığı, çaresizliği, tevekkülü böylesine yakından tanımadığım, ta- nıtamayacağım bir hikâye…
Uzun cümleler kurmayacağım, sitemler dinleme- yeceksiniz. İnsanın kendisini anlatması güçtür. Bir başkasından bekleriz hep bizi dile getirmesini...
Yaşanan bir hastalıksa anlatması daha da zordur.
Cümlelere sığmazmış meğer gücünü yitirmiş par- makların dile getirdikleri... Hasta olduğumu ilk öğrendiğim günü anımsıyorum... Çok güvendiğim, aynı zamanda dostum olan doktorumun yanılmış olduğuydu düşündüm ilk başta. Hayır, hasta ben olamazdım, o yanılmış olmalıydı. Şimdi anlıyorum ki pek çok kanser hastasının hikâyesi bu duygu ile başlıyormuş. Ansızın çıkıp gelen bir haber kolay kolay kabul edilemiyormuş…
Ve siz kabul etmek istemedikçe sonu gelmeyen kontrollerle devam ediyor yaşadıklarınız. Bir kez daha, bir kez daha diyerek her seferinde bir umu- du tazeleyip sonucu değişmeyen tahliller yaptı- rıyorsunuz. Ve her seferinde bir kez daha hayal kırıklığına uğrasanız da güçlü durabilmeyi başa- rıyorsunuz.
Tabii ki soruyor insan, neden ben? Nerede hata yapmış olabilirim? Önce kendimde arıyorum suçu… Sonra çevreme bakıyorum; benden önce yıkılıp gidenleri izlemenin güçlüğü çöküyor omuz-
larıma. Eşim, evlatlarım, sevdiklerim… Kendimi yorduğumu, stresli bir hayat yaşadığımı söylüyor herkes. Bense zaten derin bir sorgudayım. Yaşa- dıklarım, belki de hiç yaşayamayacaklarım dahi sorguya çekiyor beni. Kendim değil, beni de sev- diklerim yordu en çok. Güçlü durmayı öğrettikle- riniz yıkılınca, size daha da dik durmak yakışıyor.
Hesaplar değişiyor… Yaradan ile pazarlık zamanı başlıyor sonra. Bu hastalıktan kurtulursam Rab- bim, iyi bir kul olacağım, iyi bir eş, iyi bir evlat, iyi bir kardeş… İyi olabileceğim ne varsa hayatımda…
Huzurun kollarında buldum kendimi her dua edi- şimde. Hastalığın kendi bir çaresizlik de olsa ne fark eder?
Şifasını yayıyor gönlünüzdeki çarenin sahibi. Son- ra ne kadar gecikmiş olduğunuzun hesabı baş- lıyor. Kendinize usulca soruyorsunuz ne kadar ömrünüzün kaldığını. İşte bir doktorun hastalık hikâyesi şimdi başlıyor… Reçete yazamıyorsunuz kendinize. Hastanıza nasihatlerde bulunduğunuz zamanlardaki gibi soğukkanlı çıkmıyor sesiniz.
Şimdi daha iyi anlıyorsunuz hastalarınızı. Yaşa- madan öğrenilemeyen duygular geçmiş karşını- za kitaplardan öte olduklarını fısıldıyorlar arsız- ca. Tetkikler ve araştırmalar sarıyor etrafınızı.
Sizin için yapılabilecek ne varsa yapılıyor. Mua- yeneler, konsültasyonlar, tedavi planları… İnanın bu yapılan her şey sizi daha da yoruyor. Tetkikle- re girmek ve sonuçları beklemek yeni bir sabaha yalnızca yeni yorgunluklar ekleyerek uyanmak demek.
YENİLGİ,
KABUL ETMEKTİR
Prof. Dr. Saffet TÜZGEN
Kendinizi düşünmeye vakit bulamıyorsunuz, sev- dikleriniz ayrılmıyor çünkü gözünüzün önünden.
Evlatsınız, ama şimdi babalık yapmanız gereken anneniz babanız geliyor aklınıza.
Ya çocuklarınız… Henüz upuzun yıllar var önlerin- de size ihtiyaç duydukları. Tüm bunlarla didişirken yüreğiniz, teselli cümleleri yetişiyor imdadınıza.
‘‘Çünkü seviyorsunuz, inanıyorsunuz. Yolculuğun ondan başlayıp, dönüşün yine ona olduğunu çok şükür ki biliyorsunuz. Ondan başka hiçbir kapı yok ki çaldığınızda sükûnet denizini kucaklayasınız.
Dua teknesine sımsıkı tutunmuşken siz, dalgalar çığ gibi büyüdüğünde de, emin olun, kıyıya varı- yorsunuz’’.
Ama neticede siz bir doktorsunuz. Hasta olmak en çok size yakışmıyor. Her gün hastalara söyle- diğiniz ‘uzan, üstünü çıkar’ komutları bu kez size söyleniyor. Bir yanlışlık olmalı diyorsunuz.
- Bu hemşire hanımlar da mı burada kalacaklar?
- Biz alışkınız hocam diyorlar naifçe.
- Siz alışkınsınız da ben alışık değilim burada yat- maya, diyemiyorsunuz. Yetmiyor gücünüz, kalk- mıyor kolunuz, yetişmiyor yüreğiniz...
Sonuçlar taşınıyor şimdi başka başka doktorlara.
Hayatta hiçbir şeyden kaçılmıyor. Yaşayacakları- mızı biz asla planlayamıyoruz. Ne kadar düz, ne
kadar yalın gelirdi bana bu cümleler. İşte aynen böyledir yaşanılan. Ya güçlü olmayı öğretir size ya da sorgulara sığınmayı. Ben güçlü olmayı seç- tim hastalığımda… Şimdi daha iyi anlamayı öğ- rendim hastalarımı. Ameliyat kararı kesinleşiyor önce. Sonra nerede ameliyat olacağınız tartışılı- yor. Asil ve asıl dostlarınız yalnız bırakmıyor sizi asla. Maddi boyutunu göğüsleyip istediğiniz yerde tedavi ettirmeyi öneriyorlar. O anda maddi duru- mu iyi olmayan hastaların çaresizliği düğümlüyor boğazımı. Ve çok şükür Rabbim diyorum kendi kendime… Onlar yüreklendirirken sizi, doktor da nasıl hasta olurmuş diyenlerin sözleri boğuyor öte yandan.
Tüm sevdikleriniz, hatta belki artık sizi sevmedik- lerini düşündükleriniz çıkıp geliyor yanınıza. Tabii ki dualar peşi sıra. Hasta olmanın güzel bir yanını buluyorsunuz. Kalbinizde hiç bir küslük asılı kal- mıyor. Ve ameliyat günü geliyor. Önce köşe bucak kaçan gözlerle buluşuyor gözleriniz. Sizin kaçırma şansınız yok gözlerinizi artık, çünkü biliyorsunuz belki, bu sizin onlarla buluşmak için son şansınız.
Ameliyata girmeden önce doktorlarımdan bir şey rica ettiğimi hatırlıyorum.
Hayatımın her aşamasında mahremiyet duygusu- na çok önem vermiş biri olarak bana bu konuda yardımcı olmalarını istedim. Prostat ameliyatı için belki de ne denli çaresiz bir istek olduğunu hiç düşünmeden. Çok emin ellerde olduğumu biliyor- dum yalnızca. Ameliyat odasının o buz gibi ma- sasında ilerlerken Allah’ın takdirinden başka bir şey almamıştım yanıma. Her şeyimi ona emanet ederek ‘’El Mukadder La Yugayyer’’ ilahi kuralına boyun eğmiştim 50 yıldır. Bu takdirle sığındığım liman sakinleştirmişti beni ameliyat masasında…
Ve gözlerimi açtığımda yaşayıp yaşamadığımdan emin değildim. Adeta bir kuş gibi hafiflemiştim.
Dünyanın ne kadar boş olduğunu ve bir gün mut- laka çıkacağım son yolculuğumun da bu kadar kolay başlamasını ve uyanacağım ebedi dünyaya böyle bir kuş gibi hafiflemiş olarak adım atabil- meyi arzu ettim yalnızca…
Otuz sekiz yıllık meslek hayatımda dinlediğim pek çok hastalık hikâyesini yeniden dinlemeye hazırım şimdi. Yüreğe ağır gelen bir hikâyeyi yaşamışım bir kere, bundan gayrı yalnızca dost olmak düşer sevdiklerimle…
Yaşamımda ilk defa şu an, tanımadığım bu şe- hirde, bilmediğim, bana yabancı bir hastane bahçesinde, bu ıslak, anlamsız, üşümüş, es- kimiş tahta bir belediye bankında otururken kendimi bu kadar tükenmiş, bu kadar çaresiz, bu kadar yorgun hissediyorum. Çünkü son yir- mi yılda yaşananların bütün suçlusu benim.
Engin’in bana baktığı ilk anı hatırlıyorum. O mavi gözleriyle bana baktığında Allah’a, yeniden bana bu duyguyu yaşattığı için şükretmiştim. Allah biliyor hep, uzun saçlı kıpır kıpır bir oğlan ço- cuğum olsun istemiştim, kızım Deniz’den sonra.
İlk doğum günü hâlâ dün gibi hafızama kazınmış öylece duruyor. Deniz okuldan gelmiş, Engin’i kucağına almış. Erdal işten izin alıp yanımıza kaçmış.
İlk doğum günü: ben, Erdal, Deniz ve Engin…
Dört kişilik düşüm tam anlamıyla mükemmel.
Keşke zamanı o anda durdurma gücüm olsay- dı! Zaman ilerledi ve ilerledikçe Engin büyüme- ye başladı. Onu o kadar çok seviyorduk ki bazı terslikleri görmezden geldik. Engin’in diğer ço- cuklardan daha geç yürümeye başlamasını, di- ğerlerinden daha çabuk yoruluyor oluşunu fark edemedik. Engin beş yaşına basmak üzereydi fakat yerden kalkarken çok zorlanıyordu, bunu ilk Can’la oynarlarken fark etmiştim. Engin, Can’ı yakalayamıyordu, yerden kalkarken önce emekler gibi elleri ve dizlerini sonra ellerinden güç alarak belini yükseltiyordu, en son elleri- ni diz kapaklarına koyup ayağa kalkabiliyordu.
Gowers Belirtisi, doktor dilinde bu hareketler topluluğuna verilen isimdi. Bu belirti üstümüze çökmeye hazırlanan lanetin ilk işaretiydi.
Ertesi gün Erdal’la birlikte ortopedi polikliniği- ne gittiğimizde, yıllarca sürecek hastane ma- ratonuna başladığımızdan bihaberdik. Engin’de kalça çıkıklığı veya onun gibi bir rahatsızlığın ol- duğunu düşündük. Hastane içinde gün boyu sü- ren uzun bir koşuşturmaca, alınan kanlar… Ve günün sonunda doktorun karşısındaydık. Doktor bize ortopedik açıdan bir sorun olmadığını, fa- kat üç kan değerinin -ALT, AST ve CK yüksek olduğunu, kas gelişimiyle ilgili bir sorun olabi- leceğini, yapılacak detaylı değerlendirmeden sonra daha sağlıklı ve kesin bir sonuca ulaşa- bileceğimizi söyledi, ardından bizi çocuk nöro- lojisinin olduğu bir kliniğe yönlendirdi. Yuvarlak cümlelerle konuşmuş, kesin bir yargıya varmak istememişti ama sesinde en ufak bir umut kı- rıntısı da hissedilmiyordu. Hastaneye gelirken hissettiğimiz tedirginlik katlanarak artmıştı.
Eve dönerken Engin, arka koltukta olanlardan habersiz etrafı seyrediyordu. Erdal da ben de o gece hiç uyuyamamıştık. Kas hastalığı… Bunun ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikrimiz bile yoktu. Bir ara Erdal’a ‘Ne yapacağız şimdi?’
diye sorduğumda, ağzından cılız bir ‘Bilmiyo- rum!’ dökülebildi.
Ertesi gün çocuk nörolojisinde sıra beklerken etrafımızdaki insanları izliyorduk. Nereye gel- miştik biz böyle, etrafımız tekerlekli sandalye-
Dr. Halil BULUÇ
Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastalık Hikayem Yarışması Birincisi
BİR DİLEK
TUT
ye bağımlı zihinsel engelli çocuklar ve onların aileleriyle doluydu. Yaklaşık iki saatlik bir bek- lemenin ardından yeniden başka bir doktorun karşısındaydık. Doktor anlattıklarımızı sabırla dinledi; bizim için çok olağan dışı ve hayatımızı değiştiren olaylar onun için çok sıradandı. Bu, yüzünden anlaşılıyordu. Bize Engin’in muskü- ler distrofi grubundan bir hastalığı olabilece- ğini söyledi, bu hastalığın değişik varyasyonları olduğunu, bilinen en iyi iki tipinin Duchenne ve Becker tipleri olduğunu, Becker’in daha yavaş ilerlediğini anlattı. İlerlemek... Daha da kötüye mi gidecekti? Bize tahlillerden sonra daha net konuşulabileceğini söyledi. Allah’ım nasıl bir eziyetti bu? Genetik tahliller, kas biyopsileri, ye- niden alınan kanlar…
Uzun bir günün sonunda yeniden kendimizi dok- torun karşısında ağzından dökülecek kelimelere odaklanmış hâlde bulduk. Önünde duran tahlil sonuçlarına bakarken nereden başlayacağını bilemiyor gibi görünüyordu. Önce başımızdaki lanetin adını söyledi: Duchenne Musküler Dist- rofi. Bunun X kromozomuna bağlı çekinik geçen genetik bir hastalık olduğundan bahsetti. Kısa- ca bendeki bir genden dolayı bu hastalık oluş- muştu. Benim taşıyıcı olduğumu, muhtemelen benim ailemde de bu hastalık riskini taşıyan veya hastalığı yaşayanların da olabileceğini söy- ledi. Yani suçlu bendim. Bana bu hastalığın her 3.600-6.000 doğumda bir görüldüğünü söyledik- ten sonra taşıyıcı kadının doğursa bile hastalıklı bir bebek doğurma riskinin dörtte bir olduğunu ve hastalığın sadece erkek çocuklarda görül- düğünü anlattı. Darbeler ardı ardına geliyordu.
Eğer daha önce olay fark edilseydi amniyosen- tez yöntemi ile yani hamileyken karnımdan su alınıp genetik olarak çalışılarak daha erken tanı koyulabileceğini söyledi.
Erken tanının, hastalığın ilerlemesini durdur- mada bir faydası olup olmadığını sorduğumda, ilerlemeyi durduramayacağını ama en azından anne karnındayken gebeliğin sonlandırılabile- ceğini anlattı. Sonlandırmak mı? Ben oğlumu isteyerek doğurmuştum. Hangi anne çocuğu daha karnındayken kendi isteği ile ölmesini ka- bul edebilirdi ki? Konuşmaya devam etti; belki steroit tedavisine daha erken başlanabileceğini ama bunun mucizevi bir tedavi olmadığını, sa- dece hastalığın gidişatını yavaşlatabildiğini be- lirtti. Sesi ciddi ve otoriterdi, kelimelerini büyük bir dikkatle seçiyor, yanlış bir kelime kullanma- maya özen gösteriyordu. Bize kas biyopsisinde- ki tanıyı ve genetik tahlili gösterdi: Xp21. Bütün yaşananlar bu aptal iki harf ve iki rakamla ifade edilen gen yüzündendi. Doktor konuşmaya de- vam ettikçe daha ne kadar kötü olabilir ki diye düşünürken dibe vurmaya devam ediyorduk.
Hastalık beş evreden oluşuyordu. İlk evrede CK denen enzim başta olmak üzere AST, ALT denen enzimler de yükseliyordu. Hastalık gözle görü- lür bir bulgu vermiyordu genelde. İkinci evrede yürümekte ve yerden kalkmakta zorlanıyorlar ve Gowers Belirtisi ortaya çıkıyordu.
Doktor, hasta çocukların baldırlarının aşırı şiş görünebileceğini söyledi, buna onlar psödohi- pertrofi yani sahte şişlik adını veriyorlardı.
Kasların yıkımından dolayı oluyormuş, bizse En- gin’in o kasları sayesinde futbolcu olabileceği- ni düşünmüştük hep. Üçüncü evrede merdiven çıkamaz ve yerden kalkamaz hâle geliyorlar ve genelde bu evrede tekerlekli sandalyeye ba- ğımlı hale geliyorlardı. Dördüncü evrede doktor postür kaybı oluşabileceğini, bu evrede orto- pedik girişimlere ihtiyaç duyulabileceğini söyledi. Allah’ım daha kaç evresi var- dı bunun…
Doktor derin bir nefes aldı ve konuşmaya devam etti. Son evrede hastalarda artık solu-
num güçlüğü gelişiyor, nefes al- makta zorlanıyorlar, ya kalp ile ilgili problem- lerden ya da solunum sıkıntısına bağlı ikincil sebeplerden hayatlarını kaybediyorlardı.
Erdal da ben de o an ağlamaya başlamıştık, kendimizi tutamıyorduk. Ben kucağımda Engin uyurken hüngür hüngür ağlıyordum. Doktor çe- şitli gen tedavi yöntemlerinin denenmeye çalı- şıldığını, çok zor ve uzun bir sürece girdiğimizi ve asla umutsuz olmamamız gerektiğini söyledi.
Erdal bütün bunların ne kadar süreceğini sor- duğunda ise doktor kesin bir cevap veremeye- ceğini ama yüzde seksen ya da doksan oranında yirmili yaşların başında hayatlarını kaybettikle- rini, bazı formlarında ise zekâ geriliğinin de tab- loya eşlik edebileceğini söyledi. Artık konuşma- nın bitmesi için Allah’a dua ediyordum.
İlk yıllar benim için çok zor geçti. Erdal duru- mu kabullenmek yerine inkâr yolunu seçti, En- gin’in hastalığını kabul edemiyordu. Doktor dok- tor geziyorduk ama hepsi aynı cümlelere farklı yorumlar getiriyorlardı. Çok yalnız kalmıştım, bütün yük benim omuzlarıma binmişti. Erdal da ben de kendimizi toparlayamıyorduk. Bizi ken- dimize getiren Deniz oldu. Ortaokula giden bir kız çocuğu bizim yapamadığımızı yaptı. İkimi- zi de karşısına alıp bir güzel azarladı. Engin’in artık okula gitmesi gerekiyordu ve bu da bizim sorumluluğumuzdaydı. Hastalığın sonuna o ka- dar çok odaklanmıştık ki Engin’in büyüdüğünü gözden kaçırıyorduk.
O günden sonra bütün hayatımızı Engin’e göre şekillendirmeye başladık. Okula onu ben götü- rüp getiriyor, onunla birlikte derse giriyordum.
Sanki yeniden ilkokula başlamıştım. Sınıfının en başarılı çocuklarından biriydi. Engin yürüme yeteneğini tamamen kaybettiğinde,
evi onun tekerlekli san- dalyesiyle ra-
h a t
d o l a - ş a b i l e c e ğ i şekilde düzenledik.
Engin’e on ikinci yaş gü- nünde ablası bir teleskop aldı.
İnanılmaz bir çocuktu, astronomiye olağanüstü bir merakı vardı. Yıldız isimle- ri, hikâyeleri O’nun ve dolayısıyla ailemizin yeni hobisi olmuştu.
Ne kadar istemesek de Engin’in hastalığı dört dörtlük bir biçimde, doktorunun anlattığı gibi ilerlemeye devam ediyordu. Steroit hapları, iğ- neleri, geçirilen ortopedik operasyonlar... Hep- si sadece Engin’in hayat kalitesini artırmak ve belki bir tedavi bulunana kadar ona zaman ka- zandırmak içindi. Erdal yurt içi, yurt dışı tedavi yöntemlerini araştırıyor, bizim gibi ailelerle ko- nuşuyordu. Bulduğu umut kırıntılarıyla soluğu Hasan Bey’in odasında alıyor, adam da her se- ferinde aynı kibarlıkla bütün bu araştırmaların daha başlangıç seviyesinde olduğunu, sadece bizim değil dünyanın dört bir yanında binlerce ailenin bu tedavilerin bir sonuca varmasını bek- lediğini söyleyip Erdal’ı eve gönderiyordu.
Engin’in on beşinci yaş günüydü; hepimiz o gün- kü meteor yağmurunu ve Engin’in doğum günü- nü kutlamak için onun odasındaydık. Âdet ye- rini bulsun diye Engin her birimizden her yıldız kaydığında birer dilek tutmamızı istedi. Ben bu lanete bir çare bulunmasını dilemiştim. Erdal, Deniz’in İngiltere’deki yüksek lisans başvuru- sunun kabul edilmesini, Deniz ise kardeşinin yaşayacağı süre boyunca hep mutlu olmasını dilemişti. Engin o gün ne dilediğini hiç kimseye söylemedi. Ağzından laf almak için aylarca uğ- raştım ama hiç faydası olmadı.
O günden sonra hastalık bütün gücüyle saldır- maya devam etti, zaman geçtikçe daha çok güç- leniyor, bize daha sert vuruyordu. Engin okulu bırakmıştı. oynayarak, bilgisayarın başında ge- çiriyordu. Zaman geçtikçe her iki elinin sadece işaret parmağını kullanabiliyor ve bileğini oy-
natabiliyordu. Tekerlekli sandalyesinde oturmakta zorlanıyor, aşağıya kayıyor, gün içinde onu defalarca düzeltmek gerekiyordu.
Can sık sık Engin’i ziyarete geliyordu, bilgisa- yarda birlikte oyun oynuyorlar, futbol maçla- rından bahsediyorlardı. Can kocaman yüreği olan küçük bir adam olmuştu. Engin’i çocukluğundan beri hiç yalnız bırakmamıştı, artık ailemizden biriy- di. Deniz üniversiteye gittiğinde Engin ablasını özler, kendini yalnız hisseder sanmıştım ama öyle olmadı.
Can, Engin’in sahip olmadığı erkek kardeşiydi.
On sekiz yaşından itibaren Engin akşamları uyudu- ğunda solunum sıkıntısı çekmeye başlamıştı. Dok- torlar, yatarken daha rahat nefes alabilmesi için pozitif basınç veren bir solunum cihazına ihtiyacı olduğunu ve durumun ilerleyen günlerde daha da kötüleşebileceğini söylediler. Her gece Erdal ile nöbetleşe saatte bir kalkıyor, Engin’in nefes alıp almadığını kontrol ediyorduk. Her sabah onun tek- rar nefes alabildiğini görmek bize verilmiş en güzel armağandı. Bu durum bir buçuk yıl kadar devam etti.
Engin artık yirmi yaşına geliyordu. Bir sabah Engin’i maskesinden ayırdığımda, iç çekme tarzında soluk almaya çalışıyor ama beceremiyordu, kendinde değil- di. Bana cevap veremiyordu. Engin’i alıp ambulans ile hastaneye götürdüler. Sonun başlangıcına geliyorduk artık. En zoru da buydu, oğlumdan ayrı kalmak…
Son on dokuz yıldır her sabaha Engin ile birlikte uyanmıştım. İmzalatılan ve anlam veremediğim bir sürü kâğıt, yapılan açıklamalar, hepsi boş geliyordu.
Ben sadece oğlumu görebilmek istiyordum. Bize an- latılan Engin’in dışarıdan destek almadan solunumu- nu sürdüremeyeceği ve bunun için de yoğun bakıma yatırılması gerektiğiydi. Ama bir sorun vardı , yoğun bakımda yer olmadığı için Engin’i başka bir hastane- ye sevk etmeleri gerektiğini söylediler. Biz de Engin’in arkasından yola koyulduk.
Erdal ve ben çok acı çekmiştik ama en kötüsünü daha görmemiştik. Engin’i sadece günde beş dakika göre- biliyordum, bütün günü sadece o beş dakika oğluma ne söyleyeceğimi düşünerek geçiriyordum. Doktorlar artık entübasyon süresinin, yani boğazındaki tüpün çok uzun süredir kaldığını ve operasyon ile trakeos- tomi açılması gerektiğini söylediler. Engin’in boğazına nefes alabilmesi için bir delik açacaklardı. O ameliyat kaçınılmaz sonu biraz daha ötelemişti sadece. Engin’in ölümünün bir hafta öncesinde doktorlar artık her an buna hazır olmamız gerektiğini söylediler.
Sabah beşte gelen bir telefon ve ardından bu- radayım, oğlumu almak için sabah serinliğinde bu ıslak bankta oturmuş bekliyorum ve merak ediyorum, bu kadar ağır bir cezayı hak edecek ne yapmış olabilirim diye…
Omzuma dokunan elle irkildim, gelen Can’dı.
“Başımız sağ olsun” dedikten sonra elindeki zarfı uzattı.
“Bunu Engin size vermemi istemişti, ben Erdal Amcanın yanına gideyim, yalnız okumak ister- siniz.” dedikten sonra hastanenin içine doğru ilerledi.
Zarfın üzerinde “Hayatımdaki Kadınların En Gü- zeline” yazıyordu.
“Anne;
Benim hastalığımdan kendini sorumlu tuttuğu- nu ve çok üzüldüğünü biliyorum. Ben etrafımda olup bitenlerin hep farkındaydım ve benim için yaptıklarınıza minnettarım. Bu kadar sevgi dolu ve beni bu kadar seven bir ailenin içinde büyü- düğüm için kendimi şanslı hissediyorum. Kısa bir hayatım olmuş olabilir ama senin sayende asla kötü bir hayatım olmadı. Anne, sen hep be- nim sahip olamadıklarıma takıldın, ben ise sahip olduklarım ile mutluydum; beni seven güzeller güzeli bir ablam vardı mesela, Can gibi bir dost edinmeyi bile başardım. Yıldızları seyrettim ge- celer boyu, insanları da izledim penceremden, emin ol gördüğüm insanların hiçbirinin ne senin kadar mükemmel bir anneleri ne de benim ka- dar mutlu bir hayatları vardı. Lütfen anne, be- nim için artık üzülme. On beşinci yaş günümde ne dilediğimi hep merak ettin biliyorum, abla- mın da babamın da dileklerini zorla öğrendin.
Ben de şimdi sana benimkini söylüyorum, ben gittikten sonra mutlu olmanı diledim anne. Söz ver anne ben gittikten sonra mutlu olmayı dene- yeceğine söz ver. Babam, ablam ve kendin için ne olur anne mutlu ol. Oğlunun senden son is- teği budur. Seni hep sevmiş olan oğlun Engin.”
O gün tutulan dileklerin hepsi gerçekleşmişti.
Belki bir gün, Allah benim gibi annelerin dua- larını da kabul eder, benim dileğim de gerçek olur.
“Kronik periton diya- lizi hastaları ile ilgili yaşadığım ilginç olayları paylaşmak istiyorum.
Kronik periton diyalizinden bahsetmek gere- kirse sonradan böbrek yetersizliği dediğimiz, artık böbreklerin yeteri kadar çalışamadığı du- rumda hastalarımızı diyalize almaya başlıyoruz.
Bunlardan bir tanesi de hastaların evde kendi kendilerine yaptıkları periton diyalizi programı.
Hastalar bu programı uygularken üç haftalık eğitim sürecinden geçtikten sonra öğretilenleri evde aynı şekilde yapıyorlar. Daha doğrusu yap- malarını bekliyoruz. Ama bazen kolay yöntemler geliştirip işleri karıştırabiliyorlar...
Karın içine doldurulan serumlarımız var. Bu sı- vıları karın içine doldururken ısıtmamız gereki- yor. Soğuk verdiğimiz takdirde karın ağrısı ya- pabiliyor. Isıtma tekniğimiz ise bir ısıtıcımız var elektrikli battaniyeye benzeyen bir ısıtıcı ve bu sıvıların bunlar içinde belli zaman diliminde ısı-
tılması gerekiyor. Ağrı olmaması için sıvının ne çok soğuk ne de çok sıcak olmaması gerekiyor.
İlk hastalarımdan bir tanesi bu sıvıyı ısıtmak için ısıtıcısına taktığında uzunca bir süre elektrikte unutmuş ve sıvı da çok ısınmış. Bunu soğutmak için yöntemler bulmaya çalışmış.
Etrafta bulduğu o günkü gazeteyi almış çok ste- rilmiş gibi ve steril olması gereken ısıttığı sıvı kabını sarmış ondan sonra da hızlı bir soğutma planladığı için buzluğa koymuş. Kişinin mesleği balıkçılık olduğundan buzlukta donmuş balık- ların arasında sıvıyı muhafaza etmiş. Sıvı soğu- yunca karnına bunu vermeye karar vermiş ve tabi akabinde bu kadar garip işlemlerden sonra mikrop kapmış olarak bize geldi...
Benzer bir şekilde, bu sistemin evde makine ile yapılanı var. Karnınıza sıvıyı küçük bir alet ara- cılığıyla aktarıyorsunuz. O aletten sıvının karnı- nıza doldurulması boşaltılması işlemleri için bir
DİYALİZ
MAKİNASINDAN İSTANBUL
MARATONU’NA
Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı