• Sonuç bulunamadı

ELİN İKİNCİ VE DÖRDÜNCÜ PARMAK UZUNLUK ORANININ SALDIRGANLIK VE ÖFKE İLE İLİŞKİSİNİN ARAŞTIRILMASI

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "ELİN İKİNCİ VE DÖRDÜNCÜ PARMAK UZUNLUK ORANININ SALDIRGANLIK VE ÖFKE İLE İLİŞKİSİNİN ARAŞTIRILMASI"

Copied!
98
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ SAĞLIK BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ

ELİN İKİNCİ VE DÖRDÜNCÜ PARMAK UZUNLUK ORANININ SALDIRGANLIK VE

ÖFKE İLE İLİŞKİSİNİN ARAŞTIRILMASI

Aslı DOĞAN

DİSİPLİNLERARASI ADLİ TIP ANABİLİM DALI ADLİ BİYOLOJİ PROGRAMI

YÜKSEK LİSANS TEZİ

DANIŞMAN Doç. Dr. Yaşar BİLGE

2006-ANKARA

(2)

KABUL ve ONAY

(3)

İÇİNDEKİLER

KABUL ve ONAY...ii

İÇİNDEKİLER ...iii

ÖNSÖZ ... v

SİMGELER VE KISALTMALAR... vi

ŞEKİLLER...vii

ÇİZELGELER ...viii

1. GİRİŞ ve AMAÇ ... 1

1.1. Elin İskelet Yapısı... 2

1.1.1. Ossa carpi... 2

1.1.2. Ossa metacarpi ... 5

1.1.3. Ossa digitorum ... 5

1.2. El İskeletinin Embriyolojisi ... 6

1.3. Parmak Gelişimi... 8

1.3.1. Hox Genleri: Vücut Gelişiminde Etkili Bazı Genler... 8

1.3.2. Androjen Reseptöründeki Alelik Varyasyonu: CAG... 9

1.3.3. Androjenin Parmak Gelişimi Etkisi Üzerine Bir Model: Kongenital Adrenal Hiperplazi (KAH) ... 11

1.4. 2D:4D Oranı ile İlişkilendirilen Yapısal ve Fonksiyonel Durumlar... 13

1.4.1. Sağ ve Sol Elde 2D:4D Farklılıkları ... 13

1.4.2. Parmaklar, Testosteron, Sperm Sayısı ve Östrojen... 13

1.4.3. Kadınlarda 2D:4D ve Testosteron Arasındaki İlişki... 14

1.4.4. 2D:4D, Testosteron ve Populasyon Farklılıkları... 16

1.4.5. 2D:4D ve Erkek Homoseksüelliği ... 16

1.4.6. 2D:4D ve Agresyon ... 17

1.5. Öfke ve Saldırganlık ... 18

1.5.1. Öfke Tanımı ... 18

1.5.2. Saldırganlık Tanımı... 20

1.5.2.1. Agresyonu Sınıflandırma Sistemleri:... 22

1.5.2.2. DSM-IV Kriterlerine Göre Agresyon ile İlgili Bozukluklar... 23

1.5.3. Saldırganlığın Nöroanatomisi ... 24

1.5.3.1. Hipotalamus ... 24

1.5.3.2. Amigdala (Corpus amygdaloideum) ... 25

1.5.3.3. Prefrontal Korteks ... 26

1.5.4. Saldırganlığın Nörobiyolojisi... 27

1.5.4.1. Seks Steroidleri ... 27

1.5.4.2. Kortizol ve Kortikotropin... 28

1.5.4.3. Plazma Lipit Düzeyleri ... 29

1.5.4.4. Nörotransmitterler... 29

1.5.5. Saldırgan Davranışı Belirleyen Psikolojik Etkenler ... 31

2. GEREÇ VE YÖNTEM ... 33

2.1. Ölçümler... 34

2.1.1. Genel Antropometrik Ölçümler ... 34

(4)

2.1.2. El Antropometrik Ölçümleri ... 34

2.2. Veri Toplama Araçları ... 36

2.2.1. Sosyo-Demografik Bilgi Formu... 36

2.2.2. Belirti Tarama Listesi (SCL-90-R) ... 36

2.2.3. Sürekli Öfke-Öfke Tarz Ölçeği (The State Trait Anger Scale)... 38

2.2.4. Saldırganlık Ölçeği (Agression Questionnaire) ... 39

2.3. Verilerin Değerlendirilmesi ... 42

3. BULGULAR... 43

4. TARTIŞMA ... 60

5. SONUÇ VE ÖNERİLER ... 69

ÖZET ... 70

SUMMARY ... 71

KAYNAKLAR ... 72

Ek 1 ... 77

Ek 2 ... 79

Ek 3 ... 81

Ek 4 ... 84

Ek 5 ... 86

Ek 6 ... 89

ÖZGEÇMİŞ ... 90

(5)

ÖNSÖZ

Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Adli Tıp Anabilim Dalı Adli Biyoloji yüksek lisans tezimin hazırlanmasında yardımlarını esirgemeyen danışman hocam Sayın Doç. Dr. Yaşar Bilge’ye, antropometrik ölçümler esnasında öğrenci kitlesine ulaşmamı sağlayan Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Spor Bilimleri öğretim görevlilerine, psikiyatrik ölçeklerin değerlendirilmesinde Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim üyesi Sayın Yrd.Doç. Dr.

Numan Konuk’a ve tezimin oluşmasında çeşitli yardımlarından dolayı Arş. Gör. Dr.

Cenk Murat Özer’e teşekkürlerimi sunarım.

Çalışmamı Zonguldak Karaelmas Üniversitesi’nde yürütmemde yardımcı olan, zorlu eğitimimin ilk günlerinden son anlarına kadar tüm bilgi birikimini ve tecrübelerini benimle paylaşarak, bugünlere gelmemi sağlayan; ilgi ve desteğini hiç kaybetmediğim ve birlikte çalışmaktan mutluluk duyduğum manevi danışmanım, hocam, Sayın Yrd.Doç. Dr. Çağatay Barut’a şükranlarımı arz ederim.

Yüksek lisansım boyunca her türlü davranışımı olgunlukla karşılayarak, desteklerini hiçbir zaman esirgemeyen ve her zaman çocukları olmaktan onur duyacağım canım annem ve babam Sevgi ve Ahmet Doğan’a, en zor anların tek çıkışı, hayatımın önemli insanı, en iyi dostum, ağabeyim, Ali Doğan’a, ve eşi Elif Doğan’a varlıklarından ötürü sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Sıkıntılı anlarımda güler yüzleri ve güzel sözleri ile moral kaynağım olan biricik arkadaşlarım Nebiye Korkmaz ve Özge Çetin’e teşekkür ederim.

(6)

SİMGELER VE KISALTMALAR

AEK Apikal Ektoderm Kabarıklığı

AR Androjen Reseptör

ÖR Östrojen Reseptör

KAH Konjenital Adrenal Hiperplazi

LH Luteinizan Hormon

Hox Homeobox

SCL-90-R Belirti Tarama Listesi SÖÖTÖ Sürekli öfke-öfke tarz ölçeği GBI Genel Belirti İndeksi

Öfke / Kontrol Kontrol Altına Alınmış Öfke Alt Ölçeği Öfke / Dışa Dışa Vurulan Öfke Alt Ölçeği

Öfke / İçte İçte Tutulan Öfke Alt Ölçeği Durum/Öfke Durumluluk Öfke Ölçeği Öfke/Tarz Öfke İfade Tarzı Alt Ölçeği FizSal Fiziksel Saldırganlık Alt Ölçeği SözSal Sözel Saldırganlık Alt Ölçeği

Öfke Öfke Alt Ölçeği

Toplam Toplam Öfke SÖÖTÖ Alt Ölçek Puanı

Düşman Düşmanlık Alt Ölçeği

DolaylıSal Dolaylı Saldırganlık Alt Ölçeği Öfke Öfke ve Düşmanlık Alt Ölçeği

Fobi Fobik Anksiyete Alt Ölçeği

Ek Ek Skalalar

SS Standart Sapma

Ort Ortalama

(7)

ŞEKİLLER

Şekil 1.1. Sol el iskeletinin palmar görünüşü 3 Şekil 1.2. Sol el iskeletinin dorsal görünüşü 4

Şekil 1.3. Elin embriyolojik gelişimi 7

Şekil 1.4. Parmak ölçümleri için referans noktaların gösterimi 35

Şekil 3.1. Doğum yeri 47

(8)

ÇİZELGELER

Çizelge 3.1. Çalışmaya katılan bireylerin sosyo-demografik özellikleri 45 Çizelge 3.2. Çalışmaya katılan bireylerin özgeçmiş ve soygeçmiş özellikleri 46 Çizelge 3.3. Çalışma Parametrelerinin Cinsiyete Göre Ortalama ve SS Değerleri 48 Çizelge 3.4. Parmak Oranları ve SÖÖTÖ, Saldırganlık Ölçeği ve SCL-90-R

Alt Ölçek Değerlerinin Cinsiyete Göre Karşılaştırılması 51 Çizelge 3.5. Sağ 2D:4D Oranı İle SÖÖTÖ, Saldırganlık Ölçeği ve SCL-90 R

Alt Ölçek Puanları Arasındaki İlişki 53 Çizelge 3.6. Sol 2D:4D Oranı İle SÖÖTÖ, Saldırganlık Ölçeği ve SCL90 R

Alt Ölçek Puanları Arasındaki İlişki 55 Çizelge 3.7. Parmak Oranı ile Bazı Alt Ölçek Puanları Arasındaki

İlişkinin Çoklu Regresyon Analizi ile Değerlendirilmesi 58 Çizelge 3.8. SÖÖTÖ ve Saldırganlık Ölçeği Alt Ölçekleri ile

Parmak Oranı ve GBI Arasındaki İlişkinin

Çoklu Regresyon Analizi ile Değerlendirilmesi 61

(9)

1. GİRİŞ

Günümüz toplumunda yaşamı kolaylaştıran teknolojilerin artmasına karşın, öfke ve saldırganlık davranışlarının hem toplumsal hem de bireysel düzeyde belirgin şekilde yaygınlaştığı dikkat çekmektedir. Günlük yaşam aktiviteleri sırasında, spor karşılaşmalarında aşırı uçlara varabilen öfke ve saldırganlık olayları günlük gazetelerde ve haber bültenlerinde ön sıraları almaktadır. Hatta ilköğretim kurumlarında öğrenciler arasında yaşanan üzücü olaylar, öfke ve saldırganlık davranışlarının ve dolayısıyla şiddetin artan boyutuna dikkat çekmektedir.

Saldırganlık ve öfke düzeyinin belirlenmesine yönelik yapılan çalışmalarda antropolojik ve biyolojik faktörlerin bir arada ele alındığı çalışmalar yapılmaktadır.

Bu çalışmalar arasında elin ikinci ve dördüncü parmak uzunluk oranları ile saldırganlık ve öfke arasında ilişki bulunmasına yönelik olanlar öne çıkmaktadır.

Parmak uzunluk oranlarının gelişim dönemi boyunca maruz kalınan prenatal androjenlerin etkisini yansıttığı düşünülmektedir. Bunun altında yatan mekanizmalardan bir tanesi Hoxa ve Hoxd genlerinin hem parmakların hem de gonadların gelişiminden sorumlu genler olması olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla parmak yapısı ile davranış biçimlerini etkileyen ortak bir mekanizmadan söz etmek mümkündür. Literatürde 2D:4D oranının erkeklerde saldırganlık eğilimi ile bağlantılı olduğunu bildiren az sayıda çalışma vardır. Saldırganlık ve öfke eğiliminin belirlenmesinin, toplumda suça yönelik davranışların azaltılmasına ve tedaviye yönelik çalışmaların başlatılabilmesine ışık tutacağı düşünülmektedir.

(10)

1.1. Elin İskelet Yapısı

Gelişim biyolojisinde çözülmesi gereken en önemli problemlerden biri, ayrıntılı anatominin anlaşılmasıdır. Her bir ekstremite 50’den fazla kas, kesin bir şekle sahip, bağımsız iskelet elemanları, kaslara bağlanmayı sağlayan tendonlar ve iskeletten oluşur. Her bir ekstremite ayrıca kan damarları ile beslenir ve sinirlerle innerve edilir ve bunların hepsi belirli bir şekle sahiptir (Sanz-Ezquerro ve Tickle, 2003). Bu karmaşık yapının anlaşılabilmesi için parmakların beraberinde elin anatomisinin ve embriyolojisinin incelenmesi gerekmektedir.

El iskeleti 27 kemikten oluşur ve üç grupta incelenir (Şekil 1.1 ve 1.2) 1. Ossa carpi (El bileği kemikleri)

2. Ossa metacarpi (El tarağı kemikleri)

3. Ossa digitorum, phalanges (Parmak kemikleri)

Karpal kemikler, elin el bileği ve önkolla birleşmesini sağlarken metakarpal kemikler de el iskeletinin en büyük parçasını oluşturur ve falankslarla birleşerek el iskeletini meydana getirirler (Jenkins, 1991: 155-178).

1.1.1. Ossa carpi

El bileği kemikleri proksimalde ve distalde dörder adet olmak üzere iki sıra halinde dizilmiş sekiz kısa kemikten oluşmaktadır. Bu kemikler ligamentlerle birbirlerine sıkıca bağlandıklarından hareketleri oldukça kısıtlanmıştır (Yıldırım, 2000: 26-27).

Proksimal sırada lateralden mediale doğru : os scaphoideum, os lunatum, os triquetrum, os pisiforme bulunur. Distal sırada ise lateralden mediale doğru : os trapezium, os trapezoideum, os capitatum, os hamatum bulunur (Yıldırım, 2000: 26- 27; Tugut ve ark., 1998: 65-70; Taner, 2000: 55-56).

Karpal kemiklerin, os psiforme hariç hepsinin genellikle altı yüzü vardır. Avuç içi (palmar) ve el sırtı (dorsal) tarafındaki yüzlerine bağlar tutunduğu için

(11)

pürtüklüdür. Os scaphoideum ve os lunatum hariç olmak üzere, dorsal yüzleri palmar yüzlerine oranla daha geniştir. Proksimal ve distal yüzleri komşu kemiklerle eklem yaptığı için buralarda eklem yüzü bulunur (Arıncı ve Elhan, 2001: 12-16).

Şekil 1.1. Sol el iskeletinin palmar görünüşü. (FH Netter (Cumhur M, Çev. Ed.) İnsan Anatomisi Atlası’ndan alınmıştır).

(12)

Şekil 1.2. Sol el iskeletinin dorsal görünüşü. (FH Netter (Cumhur M, Çev. Ed.) İnsan Anatomisi Atlası’ndan alınmıştır).

Proksimalde yer alan os scaphoideum, os lunatum ve os triquetrum’un proksimal yüzleri birleşerek, art. radiocarpale’yi oluşturacak şekilde discus articularis ve radius’la eklem yapar. Distal sırada ise proksimal sıradaki ossa carpi ile distal sıradaki ossa carpi arasında art. mediocarpale meydana gelir. Ayrıca hem proksimal hem de distal sıradaki karpal kemikler arasında art. intercarpale’ler bulunur.

Proksimaldeki os pisiforme ise sadece os triquetrum’un palmar yüzüyle eklem yapar (Arıncı ve Elhan, 2001: 12-16; Williams ve Warwick, 1980: 370-377).

Karpal kemikler ayrıca ligamentlerle birbirine bağlanarak önce konkav bir yapı olan sulcus carpi’yi oluştururlar. Bu sulcus, daha sonra retinaculum muscularum flexorum tarafından kanal haline dönüştürülerek canalis carpi adını alır (Turgut ve ark., 1998: 65-70; Williams ve Warwick, 1980: 370-377).

(13)

1.1.2. Ossa metacarpi

Metakarpal kemikler, lateralden mediale doğru büyüyen Romen rakamları ile isimlendirilen beş adet ince uzun kemiktir (Turgut ve ark., 1998: 65-70).

Her birinin dörtgen şekilli basis ossis metacarpi olarak isimlendirilen proksimal ucu, dorsal tarafta uzunlamasına konveks corpus ossis metacarpi’si ve yanlardan biraz basılmış küreyi andıran caput ossis metacarpi denilen distal ucu bulunur. Facies dorsalis, facies lateralis ve facies medialis olmak üzere üç yüzü vardır (Yıldırım, 2000: 26-27; Turgut ve ark., 1998: 65-70; Taner, 2000: 55-56).

Os metacarpale Ι, metakarpal kemikler içinde en kısa ve kalın olanıdır. Os metakarpale ΙΙ’den bir açı yaparak uzaklaşmıştır. Üst ucunda os trapezium ile eklem yapar. Os metacarpale ΙΙ, ve os metacarpale ΙΙΙ metakarpal kemikler içinde en uzun olanlarıdır. Os matacarpale ΙΙΙ’ün proksimal ucunda arka-dış tarafında processus styloideus denilen piramit şeklinde bir çıkıntı bulunur. Metakarpal kemiklerin yan yüzlerinde komşu metakarpal kemikler ile eklem yapan farklı şekillerde eklem yüzleri bulunur (Turgut ve ark., 1998: 65-70).

Proksimalde: Ι. metakarpal kemik, os trapezium ile; ΙΙ. metakarpal kemik os trapezium, os trapezoideum, os capitatum ve ΙΙΙ. metakarpal kemik ile; ΙΙΙ.

metakarpal kemik os capitatum, ΙΙ. ve ΙV. metakarpal kemik ile; ΙV. metakarpal kemik os capitatum, os hamatum, ІІІ. ve V. metakarpal kemiklerle; V. metakarpal kemik os hamatum ve ΙV. metakarpal kemik ile eklem yapar. Distalde her bir metakarpal kemiğin distal ucu, ilgili parmakların birinci falanksları ile eklem yapar (Arıncı ve Elhan, 2001: 12-16).

1.1.3. Ossa digitorum

Baş parmakta iki diğer parmaklarda üç adet olmak üzere her bir elde toplam 14 tane falanks vardır. Her bir parmaktaki falankslar proksimalden distale doğru, phalanx

(14)

proximalis, phalanx media ve phalanx distalis olarak da isimlendirilir. Her bir falanksın iki ucu ve bir gövdesi vardır. Proksimal uca basis phalangis, gövdesine corpus phalangis ve distal ucuna da caput phalangis denilir. Phalanx distalis’in palmar yüzünün üst ucunda tuberositas phalangis distalis adı verilen pürtüklü bir alan bulunur. Falanksların palmar yüzeyleri uzun eksenleri boyunca içbükeydir (Yıldırım, 2000: 26-27; Turgut ve ark., 1998: 65-70).

Birinci sıradaki kemikler proksimalde metakarpal kemiklerle ve distaldeki bir sonraki falankslarla, ikinci sıradakiler birinci ve üçüncü falankslarla, distal sıradakiler ise sadece proksimal uçları ile ikinci falankslarla eklem yapar. Baş parmakta iki falanks bulunduğu için, birinci falanks proksimalde І. metakarpal kemik ile, distalde ise sadece ikinci falanks ile eklem yapar (Arıncı ve Elhan, 2001: 12-16).

1.2. El İskeletinin Embriyolojisi

İskelet sistemi mezodermal ve nöral krista hücrelerinden gelişir. Mezodermal dokusu yoğunlaşarak iki adet uzunlamasına kolon şeklini alır ve üçüncü hafta sonlarına doğru embriyonun arka yan yüzeyi boyunca boncuk benzeri çift kabartılar şeklinde dikkati çeker (Moore ve Persaud, 2002: 433-450; Bahçelioğlu, 2000). Embriyolojik gelişimin 4. haftasında ekstremiteleri meydana getirecek olan kol tomurcukları vücut duvarının ön dış yanında oluşmaya başlar (Williams ve Warwick, 1980: 370-377).

Başlangıçta kol kısa bir kürek şeklindedir ve çekirdek mezenşim tabakası ile onun üzerini kaplayan epidermis tabakasından oluşmaktadır. Uç bölgelerde epidermis tabakası kalınlaşarak apikal ektoderm kabarıklığı (AEK) meydana getirir.

(Sanz-Ezquerro ve Tickle, 2003; Moore ve Persaud, 2002: 433-450; Bahçelioğlu, 2000; Kulaksız, 2001). Ekstremitenin proksimal bölümünde gelişimin ilerleyen evresinde humerus’u oluşturacak olan tek bir kıkırdak meydana gelir. Kısa bir süre sonra Y şeklinde bir yoğunlaşma görülür. Y’nin kolları radius ve ulna taslaklarını temsil eder. Bunun ardından el bileğinin öncüleri ve sonrasında parmak taslakları görülür (Sanz-Ezquerro ve Tickle, 2003).

(15)

Ekstremite tomurcukları, mezenşim tabakasının proliferasyonu ile uzar (Moore ve Persaud, 2002: 433-450; Kulaksız, 2001). AEK’ye komşu olan mezenşim, hızlı büyüyen farklılaşmamış hücre grupları halinde kalırken AEK’ye uzak bölgelerdeki mezenşim kıkırdak ve kas dokusuna farklılaşmaya devam eder. Bu şekilde ekstremitelerin gelişimi proximo-distal bir sıra izler (Sanz-Ezquerro ve Tickle, 2003;

Kulaksız, 2001). Dolayısıyla meydana gelen gelişim ve son şekillerini almaları mezenşim ile AEK arasındaki karşılıklı sinyallere bağlıdır (Şekil. 1.3).

Şekil 1.3. Elin embriyolojik gelişimi: A, 27. gün (Ekstremite tomurcukları). B, 32. gün (Ekstremite plakları). C, 41. gün (Digital çizgiler). D, 46. gün (Digital çizgiler arasında çentiklenmenin oluşumu). E, 50. gün (Perdeli parmaklar). F, 52. gün (Parmakların ayrı yapılar halinde oluşumu) (Moore EK.L. The Developing Human' dan değiştirilerek alınmıştır).

El plakları 6. haftada görülebilir ve kemik dokusunu oluşturacak olan hyalin kıkırdak yoğunlaşır. Bu plaklar daha sonra proksimaldeki segmentlerden birer sirküler darlık bölgesi ile ayırdedilirler. Daha sonra ortaya çıkan ikinci darlık, proksimal bölümü ikiye ayırır ve böylece ekstremitelerin iki ana bölümü belirgin hale gelmiş olur. AEK’nin olduğu bölgede meydana gelen hücre ölümü sayesinde bu bölge beş parçaya ayrılır ve el parmaklarının oluşumunda ilk adım atılmış olur (Sanz-Ezquerro ve Tickle, 2003; Moore ve Persaud, 2002: 433-450; Bahçelioğlu, 2000; Kulaksız, 2001).

Parmakların daha sonraki gelişimi, bu beş segmentin ektoderm etkisi ile uç bölümlere doğru ilerleyerek büyümeleri, mezenşimin yoğunlaşarak kıkırdak bir parmak çatısı oluşturması ve bu beş ince uzun segment arasındaki dokunun nekroze olmasıyla gerçekleşir (Sanz-Ezquerro ve Tickle, 2003; Moore ve Persaud, 2002: 433- 450; Bahçelioğlu, 2000; Kulaksız, 2001).

(16)

Intrauterin 8. haftanın sonunda parmaklar tamamen ayrılmış olur ve normal kol yapısı oluşur.

1.3. Parmak Gelişimi

Gelişim dönemi boyunca maruz kalınan prenatal androjenlerin etkisini yansıttığı düşünülen kavramlardan bir tanesi parmak uzunluk oranlarıdır. Bunun altında yatan mekanizmalardan bir tanesi; Hoxa ve Hoxd genlerinin hem parmakların hem de gonadların gelişiminden sorumlu genler olması bir diğeri ise; androjen reseptöründeki alelik varyasyonudur (Bailey ve Hurd, 2004).

1.3.1. Hox Genleri: Vücut Gelişiminde Etkili Bazı Genler

Son on yıldır yapılan çalışmalarla, Hox (Homeobox) genlerinin vertebralıların vücut gelişiminde kendine özgü aktivitelerinin olduğu bildirilmiştir. En önemli görevleri gövde gelişimi olmakla birlikte bu genler apendiküler iskeletin gelişiminde de rol oynamaktadır. Bu nedenle, bu gen ailesinin işlevlerinin saptanmasında parmak gelişimi önemli bir rol oynamaktadır. Hatta parmak gelişiminin moleküler düzeyde yapısını anlamak, bu tip yapıların büyük morfolojik esneklerinden sorumlu olan evrimsel mekanizmalara da ışık tutar (Zakany ve Duboule, 1999).

Memeli genomunda 39 genden oluşan dört çeşit Hox gen grubu bulunduğu bilinmektedir. Evrimsel gelişmenin ilk basamaklarında atasal yapı, dört grup oluşturacak şekilde (Hoxa, b, c ve d) kendini iki kez eşler. Bu da her gruptaki yapılarda ilgili bölgelerde yer alan diziler arasındaki benzerliği açıklar. Hox genleri temel 13 grup paralog ile sınıflandırılır. Drosophila’daki Abdominal B geni ile yapısal ilişkileri olan Hoxa ve Hoxd gen üyeleri, parmak tomurcuklanması sırasında

(17)

düzenli olarak aktive olurlar. Gup 9 genleri erken tomurcuklanma sırasında, distal büyüme sürdükçe aktive olurlar, ve 10, 11, 12 ve 13 grup genleri bunları takip eder.

Hoxb ve Hoxc genleri ise parmak şekillendirilmesinde görünürde katkıda bulunmazlar (Zakany ve Duboule, 1999).

Her Hox geninin bir paralogu olduğu, değişik gruplardaki genlerin Hoxa13 ve Hoxd13 gibi, aynı kümedeki yandaş genlerden daha fazla birbirine benzediği söylenmektedir (Zakany ve Duboule, 1999). Hoxa ve Hoxd iki grup gen üyesi ovaryum ve testislerin, ayrıca el ve ayak parmakların gelişimini kontrol etmektedir.

İnsanlarda Hoxa mutasyonu, özellikle Hoxa13, parmaklar ve ürogenital sistem üzerinde hasarlara yol açan “el-ayak genital sendromu” (hand-food genital syndrome) ile sonuçlanabilir. Bu sendromda kısa birinci metakarpaller, kısa distal falanksı olan el baş parmakları, 2. ve 5. parmak anormallikleri, el bilek kemikleri füzyonu, kısa birinci metatarsal ve distal falanks nedeniyle ortaya çıkan kısa ayak parmakları gibi mutasyonlar ortaya çıkar. Ürogenital sistemde ise kısmen veya tamamen bölünmüş uterus ve yeri değişmiş üretral açıklık ortaya çıkabilir. Benzer şekilde farelerle yapılan çalışmalar Hoxd genindeki düzensizliklerin parmak uzunluğunda farklılaşmaya ve genital bozukluklara yol açtığı ileri sürülmüştür.

İnsanlarda Hoxd geni mutasyonları özellikle 3. ve 4. parmakların birleşmesi şeklinde sindaktili görülmesine neden olabilir. El tutulumu asimetriktir ve az etkilenmiş bireylerde sıklıkla kısa 4. parmaklar bulunur (Manning, 2002: 5-7).

1.3.2. Androjen Reseptöründeki Alelik Varyasyonu: CAG

Androjen reseptöründeki alelik varyasyonun parmak uzunluk oranını etkilemesi terminal bölgede, androjen reseptör alelindeki CAG baz çiftinin tekrarıyla ilişkili bir durumdur. Bu tip baz çifti tekrarlarının sayısının artması düşük androjen duyarlığı olan reseptörlerin üretimine neden olur (Bailey ve Hurd, 2004). Androjen konsantrasyonu ve 2D:4D oranı arasında bilinen negatif ilişki yapılan çalışmalarda sağ elde CAG sayısı ile 2D:4D oranının doğru orantılı olduğunu göstermiştir. Ayrıca

(18)

sağ el 2D:4D oranı sol el 2D:4D oranına nazaran düşük olan bireylerin daha düşük sayılı CAG aleline sahip olduğu tespit edilmiştir (Manning ve ark., 2003).

Androjen reseptör geni, X kromozomuna bağlı, 3 işlevsel bölgesi olan bir protein kodlar, bunlardan biri olan N terminal bölge, çeşitli uzunluklardaki glutamin tekrarlarını kodlayan çok yapılı CAG mikrosatellitlerine sahiptir (Manning ve ark., 2002). CAG tekrarı testosteron ve reseptör arasındaki bağı değiştirmez fakat hormon reseptör kompleksi ile DNA arasındaki bağı etkiler. Böylece CAG uzunluğu testosteron duyarlılığını negatif etkiler (Manning ve ark., 2003).

CAG normalde 6-39 tekrar uzunluklarından oluşmaktadır, kısa uzunluktaki tekrarların prostat, göğüs kanseri gibi bir takım rahatsızlıklarla ilişkili olduğu bildirilmiştir. Yapılan çalışmalar 2D:4D oranının, CAG’ın tekrarlarıyla pozitif ilişkili olduğunu göstermiştir (Manning ve ark., 2002; Manning ve ark., 2003).

Spermataogenez ve ovaryum fonksiyonu ile ilgili araştırmalar 2D:4D oranı ve CAG uzunluğunun erkek üremesini olumsuz etkilediğini fakat kadınların fertilite parametrelerini ise olumlu etkilediğini göstermiştir.

2D:4D oranındaki çeşitlilik CAG tekrar uzunluğu için fenotipik bir belirteç ise androjen reseptörü ve hastalık arasındaki ilişkilerin 2D:4D ve hastalık arasındaki ilişkiyi de ortaya çıkarabileceği düşünülebilir. Buna göre kısa CAG tekrarlarının ve düşük 2D:4D oranının androjenden sorumlu genin yüksek aktivasyonu ile ilgili olabileceği iddia edilmektedir. Kısa CAG tekrarlarında ve bununla ilgili olan düşük 2D:4D oranlarının; prostat kanseri, hepatit B-ilişkili hepatoceluler kanser, ürolitiozis, erkekte romatoidartrit, dişi fetuslerin spontan abortusu gibi bir takım tıbbi durumlar ile korelasyonu olabileceği bildirilmiştir (Manning ve ark., 2002).

2D:4D ve CAG tekrar uzunluğu arasındaki ilişkinin gücü yalnızca amprik olarak kurulabilir. Eğer bu ilişki güçlü ise 2D:4D oranı androjen reseptör (AR) farklılaşmalarında basit bir yardımcı olarak kullanılabilir. Bununla birlikte 2D:4D oranı östrojen reseptörlerindeki (ÖR) polimorfizmle de ilişkili olabilir. Bu nedenle 2D:4D oranı hem testosteron hem de östrojene bağlı olan hastalıkların risk faktörleri ile ilişkili olabilir. Örneğin düşük testosteron ve düşük östrojenle birlikte göğüs kanseri ve kalp hastalıkları riskini artırabilir. Yüksek 2D:4D oranları bu nedenle kadınlardaki göğüs kanseri ve erkeklerdeki miyokard enfarktüsünün AR ve ÖR’deki polimorfizme göre daha güçlü göstergesidir (Manning ve ark., 2002).

(19)

1.3.3. Androjenin Parmak Gelişimi Etkisi Üzerine Bir Model: Konjenital Adrenal Hiperplazi (KAH)

Androjen konsantrasyonunun parmak gelişimi üzerindeki etkisi hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak için KAH’lı çocukları incelemek yol gösterici olacaktır (Bailey ve Hurd, 2004). KAH, kolesterolden kortizol biyosentezi için gerekli olan beş enzimden herhangi birinin eksikliği sonucu ortaya çıkan otozomal resesif bir hastalıktır.

Gebeliğin ilk aşamalarında itibaren fetusta yüksek seviyelerde androjene maruz kalınmasına yol acar ve tedavi edilmediği sürece devam eder. KAH olgularının %90- 95'ini 21-hidroksilaz eksikliği, %5-8'ini 11-hidroksilaz eksikliği oluşturur. Diğer üç enzim eksikliği nadir görülür (http://www.hekimce.com/konu.php?konu=557). En sık görülen 21-hidroksilaz enzim eksikliği klasik tuz kaybettirici tip ve basit virilizan tip olmak üzere ikiye ayrılır. Hastalığın semptomları fetal dönemin erken aşamalarından itibaren görülmeye başlar. Artmış androjenlerden dolayı kızların dış genital organlarında çeşitli derecelerde erkekleşme ve anormallikler görülür. Yine bu form doğum sonrasında erkeklerde ailenin geçmişine bakarak ya da daha sonraki yaşlarda kas yapılarına bakılarak teşhis edilebilir. Tuz kaybına yol açan formda ise genellikle teşhis yaşamın ilk birkaç gün veya haftasında ortaya çıkar ve teşhis gecikirse ölümcül olabilir (http://www.hekimce.com/konu.php?konu=557; Ökten ve ark., 2002).

KAH hastası kadınlarda sağ el 2D:4D oranı hasta olmayan kadınlara nazaran anlamlı bir şekilde daha düşüktür, KAH hastası erkelerde de sol el 2D:4D oranı hasta olmayan erkeklere nazaran daha düşük olarak saptanmıştır (Brown ve ark., 2002).

21-hidroksilaz eksikliği olan kadınlarda, 2D:4D oranı sağlıklı bireylere kıyasla düşük bulunmuştur. Hasta kadınlar erkek kontrolleriyle karşılaştırıldıklarında bu oranın eşit olduğu saptanmıştır. Sağ el 2D:4D oranı karşılaştırıldığında 21-hiroksilaz enzimi eksikliği olan hasta erkeklerde 2D:4D oranı kadınlara ve erkek kontrollere göre anlamlı düzeyde düşüktür. Sağlıklı erkek çocukların 2D:4D oranı sağlıklı kız çocukların oranlarından düşüktür (Ökten ve ark., 2002).

Yapılan çalışmalar sonucunda prenatal dönemde androjene maruz kalmanın 2D:4D oranını düşürdüğü görülmüştür. Bu nedenle parmak uzunlukları, prenatal

(20)

dönemde maruz kalınan androjen miktarının belirtecidir (Ökten ve ark., 2002; Brown ve ark., 2002).

En önemli sorulardan biri de hangi faktörlerin 2D:4D oranına yön verdiğidir. 2.

ve 4. parmak uzunluklarının ve seksüel dimorfizmin prenatal dönemdeki testosteron ve östrojen konsantrasyonlarından etkilendiği bildirilmektedir. Testosteron 4.

parmağın prenatal gelişimini uyarırken, östrojen 2. parmağın gelişimine etkimektedir. Bu yüzden erkeklerde düşük 2D:4D oranı doğum öncesi dönemde yüksek testosteron ve düşük östrojen seviyeleri ile karakterizedir. Kadınlarda ise yüksek 2D:4D oranı düşük prenatal testosteron ve yüksek östrojen ile karakterizedir (Manning, 2002: 24).

Erkeklerde düşük 2D:4D oranının eşlik ettiği bazı durumlar bildirilmiştir: sol el tercihi (Manning ve ark., 2000), otizm (Manning ark., 2001), iyi derecede görsel algılama (Manning ve Taylor, 2001) ve zayıf konuşma yetenekleri (Manning, 2002:

24-40).

Kadınlarda düşük bel çevresi kalça çevresi oranı, yüksek östrojen ve düşük testosteron ile oluşur. Bel çevresi kalça çevresi oranı cinsiyet farklılaşmasını göstermektedir. Annelerin bel çevresi kalça çevresi oranı ile çocukların 2D:4D oranı arasında ters ilişki olduğu bildirilmiştir (Manning ve ark., 1999).

2D:4D oranının gelişimin erken evresiyle bağlantılı olduğuna dair bulgular da vardır: (i) Yetişkinlerin parmak şekilleri fetal gelişimin 14. haftasına kadar şekillenir (Garn ver ark., 1975). (ii) 2 yaşına kadar çocuklarda cinsiyet farklılığı görülür ve ergenlik dönemine kadar 2D:4D oranında çok az değişiklik ortaya çıkar (Manning ve ark., 1998). (iii) Doğum ağırlığı çok düşük olan vakalarda (doğum ağırlığı < 1500g) 2D: 4D oranı ile fetal ömrün dört ayına kadar dermatoglif çizgileri arasında bir korelasyon bulunmaktadır (Manning, 2002: 24-40). (iv) Yetişkin erkelerin 2D:4D oranları bunların doğum zamanlarında ölçülen büyüklüklerine bağlıdır. Örneğin düşük 2D:4D oranına sahip erkeklerin plesantal ağırlıkları ortalamanın altındadır ve doğum sonrası tepe-topuk mesafesi ortalamanın üzerindedir (Ronalds ver ark., 2002).

(21)

1.4. 2D:4D Oranı ile İlişkilendirilen Yapısal ve Fonksiyonel Durumlar

1.4.1. Sağ ve Sol Elde 2D:4D Farklılıkları

2D:4D oranı, sperm sayısı ve testosteron arasındaki ilişki sağ elde daha güçlüdür.

Bunun tesadüfi bir ilişki olabileceği belirtilmektedir. Ayrıca erkeklerin sağ el 2D:4D oranının sol eldeki orana göre “daha erkeksi” olduğu gözlenmiştir. Bunun sağ el parmaklarının androjene sol elden daha duyarlı olmasından kaynaklanabileceği öne sürülmektedir (Manning ve ark., 1998; Manning, 2002: 24-40).

1.4.2. Parmaklar, Testosteron, Sperm Sayısı ve Östrojen

2D:4D oranı ve fetal testosteron arasındaki ilişkiyi direkt olarak ölçmek oldukça zordur. 2D:4D oranının prenatal dönemde tamamlandığına dair bir takım ipuçları vardır ve prenatal dönemde yetişkindeki 2D:4D oranı ve testosteron arasındakinin benzeri bir ilişki olabildiği ileri sürülmektedir. Düşük 2D:4D oranı olan bireylerde yüksek 2D:4D oranı olan bireylere göre daha fazla testosteron olduğu ve bu ilişkinin sağ elde daha kuvvetli olduğunu belirten çalışmalar vardır (Manning ve ark., 1998;

Manning, 2002: 24-40).

Ayrıca sperm sayısı da 2D:4D oranı ile ilişkili bulunmuştur. Düşük 2D:4D oranına sahip erkekler veya “daha erkeksi” oranı olanlar “daha kadınsı” orana sahip erkeklere göre daha çok sperme sahiptir (Manning ve ark., 1998). Bu ilişki bireyin vücut ağırlığından bağımsızdır. Sperm üretmeyen veya ürettikleri spermi aktif olmayan bireyler üzerinde yapılan bir çalışma sonucunda bu bireylerin, hareket etme yeteneğine sahip sperm üretebilen erkeklere göre sağ ellerinde daha belirgin

(22)

“kadınsı” orana sahip oldukları bildirilmiştir. Sol elde aynı farklılık olmakla birlikte anlamlı değildir (Manning, 2002: 25-27).

Bir infertilite kliniğinde yapılan bir çalışmada 2D:4D oranının östrojen konsantrasyonu ile pozitif ilişkili olduğu kaydedilmiştir. Bu sonuç, cinsiyet etkisinden bağımsız ve sağ elde anlamlıdır (Manning ve ark., 1998). Bu bulgu sağ elde düşük, “erkeksi” orana sahip bireylerin daha düşük östrojen seviyelerine sahip olma eğiliminde olduğunu ve yüksek, “kadınsı” oranın yüksek östrojen konsantrasyonu ile ilişkili olduğunu gösterir. Bu ilişki prenatal dönemde östrojenin 2.

parmak gelişimini uyardığını düşündürür.

2D:4D ve östrojen arasındaki pozitif ilişkiye ek olarak, LH ile erkek ve kadınların sağ ve sol el 2D:4D oranı arasında da pozitif bir ilişki olduğu bulunmuştur (Manning ve ark., 1998). Erkeklerde LH üretimi testosteron tarafından negatif geri beslenim ile kontrol edilmektedir (Bell ve ark., 1980). Erkekteki düşük 2D:4D oranı yüksek testosteron ve düşük LH ile ilişkilidir, bu da 2D:4D oranı ve testosteron arasındaki ilişkiye ait başka bir gözlemdir. Kaınlarda ise LH menstural siklusdaki döneme bağlı olan östrojen tarafından hem pozitif hem de negatif geri beslenim ile kontrol edilir (Bell ve ark., 1980). Genel olarak LH konsantrasyonu kadınlarda erkeklere nazaran daha yüksektir, bu nedenle cinsiyet ile 2D:4D oranı ve LH arasındaki ilişkilerin birbirinden ayrı tutulması gerekir. Cinsiyetin, yaşın, boyun ve ağırlığın etkileri ortadan kaldırıldığında da sağ elin 2D:4D oranının, LH’nin anlamlı pozitif göstergesidir.

1.4.3. Kadınlarda 2D:4D ve Testosteron Arasındaki İlişki

Fetusların testosteron konsantrasyonu ve annelerinin 2D:4D oranı ile ilgili yapılan bir çalışmada aralarında negatif bir ilişki olduğu açıklanmıştır. Bu, 2D:4D oranı düşük olan annelerin çocuklarının amniyotik sıvılarında yüksek oranda testosteron olduğu anlamına gelmektedir (Lutchmaya ve ark., 2003).

(23)

Bel çevresi kalça çevresi oranı, puberte döneminde belirginleşmeye başlayan cinsiyet farklılığı gösteren bir özelliktir. Erkek ve kadınlardaki yağ hücrelerinin dağılımı seks hormonlarının seviyelerinden etkilenmektedir (Evans ve ark., 1983; Bjorntorp, 1991). Puberte sonrasında ve östrojen etkisi altında kadınlarda kalça ve baldır çevresinde yağ depolanmaya başlar (Garn, 1957). Erkeklerde testosteronun etkisi ile, abdominal bölge, omuzlar ve boyunun ense kısmında yağ birikir (Vague ve ark., 1974). Kadınlarda bel çevresi kalça çevresi oranında belirgin farklılıklar vardır.

Düşük bel çevresi kalça çevresi oranı olan kadınlar düşük testosteron ve yüksek östrojen seviyelerine sahipken, yüksek bel çevresi kalça çevresi oranı olan kadınlar yüksek testosteron ve düşük östrojen konsantrasyonlarına sahiptir (Evans ve ark., 1983). Bel çevresi kalça çevresi oranının bazı önemli sağlık ve fertilite olguları ile ilişkisi vardır (Singh, 1993). Örneğin, kadınlarda plazmadaki seks hormonlarının ve globulinin birleşme kapasitesinin azalmasına ve serbest testosteronun artmasına yol açan androjenite yüksekliğinin, yüksek bel çevresi kalça çevresi oranı ve glikoz insülin homeostasizinin bozulması ile ilişkilidir (Evans ve ark., 1982; Manning, 2002: 24-40).

Bu ilişkilere dayanarak, kalın beli olan ve yüksek bel çevresi kalça çevresi oranı olan kadınların, dar beli olan ve düşük bel çevresi kalça çevresi oranı olan kadınlara göre daha fazla erkek çocuğa sahip olduğu ileri sürülür (Manning ve ark., 1996). Bu yüksek düzeyde testosterona neden olan genlere sahip kadınların daha fazla erkek çocuğa sahip olma eğilimi gösterdiği anlamına gelebilir. Yüksek konsantrasyonda prenatal testosterona neden olan genler erkek fetus için avantaj ve kız fetus için bir dezavantaj oluşturabilir. Örneğin kız fetusta yüksek testosteron konsantrasyonuna neden olan genlerin ekspresyonu düşük yapma şansını arttırabilir (Manning, 2002:

24-40).

(24)

1.4.4. 2D:4D, Testosteron ve Populasyon Farklılıkları

2D:4D oranının toplumlar arasındaki farklılıklarının cinsiyet farklılıklarına göre daha belirgin olduğu ileri sürülmektedir. Faslı, Uygur, Çinli ve Jamaikalı bireylerin değerlendirildiği bir çalışmada, en yüksek 2D:4D oranının Çinli çocuklarda (0,954) olduğu, bunu Faslı çocukların (0,954) takip ettiği, daha sonra Uygur (0,946) ve son olarak da Jamaikalı çocukların (0,935) en düşük 2D:4D oranına sahip olduğu belirlenmiştir (Manning ve ark., 2004). Beyaz, İspanyol kökenli ve Asyalı bireyler üzerinde yapılan bir başka çalışmada sağ 2D:4D oranı 0.957, 0.940 ve 0.943 ve sol 2D:4D oranı ise 0.970, 0,950 ve 0.953 olarak tespit edilmiştir (Lippa, 2003).

Eğer 2D:4D oranı prenatal androjenlere bağlıysa, yetişkinlerdeki testosteron düzeyinin toplumlar arasında farklılıklar göstermesi beklenir. Afrika kökenli Amerikalıların testosteron düzeyleri ile beyaz Amerikalıların testosteron düzeyleri arasında farklılıklar saptanmıştır. Siyah ve beyaz üniversite öğrencileri üzerinde yapılan bir çalışmada, siyah öğrencilerin ortalama total testosteron konsantrasyonunun beyazlardan %19, serbest testosteron düzeylerinin ise % 21 oranında daha fazla olduğu saptanmıştır. Yaş, kilo, alkol ve sigara kullanımı ve uyuşturucu alışkanlığına göre düzeltildiğinde bu farklılığın %15 ve %13’e düştüğü belirtilmiştir. Bu veriler etnik gruplar arasında androjen seviye farklılıklarının istatistiksel olarak anlamlı olduğunu düşündürmektedir (Ross ve ark., 1986). Benzer sonuçlar Ellis ve Nyborg’un (1992) çalışmasında da bildirilmiştir. Siyah bireyler, Hispanik ve beyazlara göre daha yüksek testosteron konsantrasyonlarına sahiptir.

1.4.5. 2D:4D ve Erkek Homoseksüelliği

Kendini homoseksüel ve biseksüel olarak tanımlayan erkekler arasında yapılan çalışmalar sonucunda ilk olarak 2D:4D oranı her iki elde de homoseksüel erkeklerde diğerlerine göre düşük bulunmuştur; fakat bu ilişkinin sadece sol elde anlamlı olduğu

(25)

bildirilmiştir. Manning bazı etnik gruplarda örneğin siyahlarda 2D:4D oranının düşük olduğunu bildirmiştir. Fakat çalışmalarda homoseksüel erkekler arasında siyah olanlar dahil edilmemiştir. Kendini sadece homoseksüel olarak tanımlayan erkeklerin 2D:4D oranı, diğerlerine göre daha yüksektir (Robinson ve Manning, 2000).

1.4.6. 2D:4D ve Agresyon

Eğer testosteron ile 2D:4D oranı arasında ilişki varsa düşük veya yüksek 2D:4D oranının saldırgan davranışlarla ilişkisini açıklayan kanıtlar araştırılmalıdır.

Testosteronun agresyona yol açacak bir rolü olup olmadığı açık değildir ve kortizol gibi başka hormonların eşit derecede veya daha fazla önemi olabilir.

Saldırganlık, özellikle fiziksel saldırganlık, erkekler arasında kadınlara göre ve genç erkeklerde daha yaşlılara göre sık gözlenen bir durumdur (Olweus, 1980). Yapılan çalışmalarda testosteron ile saldırgan davranışlar ve suç davranışları arasında anlamlı pozitif bir ilişki olduğu bulunmuştur (Olweus ve ark., 1980; George ve ark., 2001;

O’Connor ve ark., 2004) fakat diğerleri negatif bir ilişki saptamışlardır. (Meyer- Bahlburg et al. 1974). Erkeklerdeki depresyonun 4. parmak uzunluğu ile pozitif ilişkili olduğu bildirilmiştir (Martin ve ark., 1999). Yüksek prenatal testosteronun beyin gelişimini etkileyerek depresyon eğilimini artırabileceği ve ayrıca depresyonun bir semptomu olarak agresyona yol açabileceği iddia edilmektedir. Dördüncü parmak uzunluğu ve saldırganlık arasında bağlantıyı araştıran bir çalışmada fiziksel agresyon sonuçları ile sağ ve sol el 4. parmak uzunluğu arasında anlamlı bir ilişki olduğu belirtilmektedir. İlişki sağ elde sol ele göre daha güçlü bulunmuştur. Boylara göre düzeltildiğinde 4. parmağı uzun olan erkeklerin 4. parmağı kısa olan erkeklerle kıyaslandıklarında fiziksel agresyonu daha fazla olduğu kaydedilmiştir. Dördüncü parmak uzunluğu ile sözel agresyon arasında ise anlamlı bir ilişki bulunamamıştır.

Çalışmada 4. parmak uzunluğu boya göre düzeltilen erkek çocuklarda, fiziksel agresyonun 4. parmak uzunluğuyla pozitif ilişkili olduğu da bildirilmiştir (Manning, 2002: 44-45).

(26)

2D:4D oranının kişilik özellikleri ile ilişkisinin araştırıldığı bir çalışmada parmak uzunluk oranı ile saldırganlığın herhangi bir tipi arasında anlamlı bir ilişki olmadığı bildirilmiştir (Austin ve ark., 2002). Reaktif agresyonun tespitiyle yapılan bir başka çalışmada ise düşük 2D:4D oranının kadınlarda yüksek reaktif agresyon ile ilişkili olduğu; fakat erkeklerde herhangi bir ilişki olmadığı tespit edilmiştir (Benderlioğlu ve Nelson, 2004). 2D:4D oranı ve agresyon ile ilgili yapılan başka bir çalışmada ise 2D:4D oranı kısa olan erkeklerin diğer bireylere göre fiziksel agresyon seviyelerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Kadınlarda ise agresyonun herhangi bir tipinde parmak uzunluk oranlarıyla ilgili bir korelasyon tespit edilememiştir (Bailey ve Hurd, 2004).

1.5. Öfke ve Saldırganlık

1.5.1. Öfke Tanımı

Öfke günlük hayatımızda önemli yere sahip duygularımızdan biridir. Evrensel bir duygu olmakla birlikte, her kültürde farklı şekilde yaşanmaktadır. Biagio (1989) tarafından gerçek veya varsayılan bir engellenme, tehdit veya haksızlık karşısında oluşan düşüncelerle ilgili veya kişiyi rahatsız edici uyarıları ortadan kaldırmaya yönelten güçlü bir duygu olarak tanımlanırken; Törestad, öfkenin planlanmadan ortaya çıkan, çoğunlukla engellenme, haksızlığa uğrama, eleştirilme ve küçümsenme gibi durumlarda oluştuğunu belirtmektedir (Balkaya ve Şahin, 2003). Spielberger ve ark. (1991) öfkeyi basit bir “sinirlilik” ve “kızgınlık” halinden, yoğun “hiddet”

durumuna kadar değişen dereceli bir duygusal durum olarak tanımlamakta; Novaco, öfkeyi, bilişsel-davranışsal model çerçevesinde açıklamaktadır. Araştırmacıya göre öfke bilişsel olarak öfke diye etiketlenen ve düşmanlık içerikli bilişlerin eşlik ettiği yoğun bir fizyolojik uyarılma durumudur (Robins ve Novaco, 1999).

(27)

Öfke kimi zaman kısa süreli, orta şiddette hatta kişiye faydalı; kimi zaman ise çok şiddetli, yoğun, sürekli ve tahrip edici olabilmektedir. Öfkenin ifade şekilleri de çeşitlilik göstermektedir. Bunlardan belki de en önemlisi saldırganlıktır (Balkaya ve Şahin, 2003).

Öfkeye eşlik eden fizyolojik belirtiler, kas geriliminin artması, kaşların çatılması, dişlerin gıcırdatılması, ters ters bakma, yumrukları sıkma, yüzün kızarması, titreme hissi (özellikle el ve ayakta), uyuşma hissi, tıkanma hissi (nefes almakta zorluk), vücudun çeşitli bölgelerinde seyirmeler olması, terleme, kontrol kaybı, sıcaklık hissi, burundan soluma, dudakları ısırma, beynin zonklaması, baş ağrısı ve hareketlerin hızlanması gibi tepkilerdir (Balkaya ve Şahin, 2003).

Araştırmalar öfke duygusunun cinsiyete göre değiştiğini işaret etmektedir.

Averill (1983) öfkelenme sıklığı açısından kadınların, erkekler kadar ve onlara benzer yoğunlukta ve benzer nedenlerle öfkelendiğini belirtmektedir. Erkekler kadınlara kıyasla öfke duygularını daha doğrudan ifade etmektedirler. Kadınların ifade biçimi ise daha dolaylı olmaktadır. (Sharkin, 1993).

Araştırmacılara göre öfke ve diğer duygular arasında çok karmaşık bir ilişki vardır. Pek çok insan öfkelendiği zaman, kaygı ve korku düzeyleri artmakta, bazen de suçluluk ve üzüntü öfkeye eşlik etmektedir (Jakops ve ark., 1997; Wickless ve Kirsch, 1998). Üniversite öğrencileriyle yapılan pek çok çalışmada utanç duygusu ile, incinme ve olumsuz olaylar yüzünden öfke duygusunun uyanması ile başkalarını suçlama eğilimi arasında ilişki olduğu bulunmuştur (Tangney ve ark., 1996).

Öfkenin ifade biçiminin ve çeşitli psikolojik sorunlarla ilişkisinin kültürlere göre de değiştiğini gösteren pek çok bulgu vardır. Öfkeye neden olan durumlar açısından, özellikle batı ve doğu kültürleri arasında önemli farklılıklar bulunduğunu vurgulanmaktadır (Balkaya ve Şahin, 2003).

(28)

1.5.2. Saldırganlık Tanımı

Saldırganlık, kişi yada nesneye yönelik bir eylem olup, sözel veya fizikî güç harcanarak, öfke, hiddet, kin ve düşmanlık gibi duyguların davranış ile ifade edilmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer bir deyişle saldırganlık, kişinin kendisine ya da başkalarına zarar vermeyi, yaralayarak acı çektirmeyi ve eziyet etmeyi amaçlayan davranış şeklidir (Başoğlu, 1998; Can, 2000; Öğünç, 2002). Yine saldırganlık, yenmek ve hakim olmak amacı ile güçlü, şiddetli, etkili bir hareket, bir işi bozmaya ve engellemeye karşı, düşmanca, hırpalayıcı zarar verici amaç taşıyan bir davranış olarak belirtilmiştir (Erten ve Ardalı, 1996).

Freud’a göre saldırganlık, insanın kendine yönelik olan yıkıcı eğilimlerinin dış dünyadaki nesnelere çevrilmesidir (Başoğlu, 1998; Can, 2000; Öğünç, 2002).

Lorenz ise saldırganlığı, esas olarak dış uyaranlara karşı bir tepki değil, insanın içinde gömülü, serbest kalmaya çabalayan ve dış dürtülerin yeterli olup olmamasına bakmaksızın anlatımını bulacak bir uyarılma olarak tanımlamıştır (From, 1993; s.:38- 98).

Saldırgan davranışların temelinde muhtemel birçok psikiyatrik bozukluk ve klinik sorunların olmasına rağmen genel ve klinik olarak ilişkili bir tanım kolay bulunamamaktadır. Saldırganlığı tanımlamaktaki güçlük, büyük bir kısmının biyolojik, kültürel, çevresel ve toplumsal güçler tarafından etkilenmesidir (Stanford, 2003; Yavuz ve ark., 2000: 1-13).

Psikiyatride saldırganlık, başlı başına bir hastalık olarak değerlendirilmemekle beraber psikiyatrik ve nörolojik (ve diğer) hastalıkların semptomu olarak yaygın bir şekilde ortaya çıkmaktadır (Başoğlu, 1998). Ancak saldırganlık semptomunun başat semptom olarak ortaya çıktığı, manik depresif bozukluk, impuls kontrol bozukluğu, aralıklı patlayıcı bozukluk, antisosyal kişilik bozukluğu gibi antiteler DSM IV tanısal sınıflama sistemi içinde yer almaktadır. Bunun dışında özellikle Temporal lob epilepsisi, demans gibi bazı durumlarda da saldırganlık daha ön plana çıkmaktadır.

Saldırganlığın en uç ve kabul edilemez şekli olan şiddet ise, fizikî güç vasıtasıyla kişilere veya topluma karşı yöneltilen düşmanlık ve hiddetin ifadesidir (Öğünç, 2002). İnsanlarda şiddet kullanma, kanuna uymamak, kişiye zarar vermek, hakaret

(29)

etmek, onurunu kırmak, sükunet ve huzura son vermek, birinin hakkını çiğnemek, hırpalamak, incitmek, canını acıtmak için zor kullanmak, yıkıcı, aşırı davranışlarda bulunmak, aşırı derecede öfke ifade etmek şekillerinde kendisini gösteren davranışlardır (Erten ve Ardalı, 1996; Başoğlu, 1998).

Öfke ve saldırganlıkla ilişkili olarak üzerinde en çok durulan ruhsal rahatsızlıklardan ikisi; antisosyal kişilik bozukluğu ve depresif bozukluk olarak geçmektedir. Aynı zamanda depresif bozukluğu olan antisosyal hastalarda normal kontrollerine nazaran sürekli öfke düzeyi, içe dönük öfke düzeyi ve kontrolünün daha yüksek olacağı bildirilmektedir (Türkçapar ve ark., 1999). Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, kişilik bozuklukları, şizofreni gibi rahatsızlıklar, fetal dönemde maruz kalınan maddeler ve beyinde görülen bir takım hasarların öfke, saldırganlık ve şiddet eğilimini arttırmakta ve bu kişilerin suça yönelik davranışlara daha fazla yöneldikleri bilinmektedir (Volavka, 1999; Sayın ve ark., 2004).

Literatürlerde geleneksel olarak fiziksel saldırgan davranışlar iki ayrı alt gruba ayrılarak sınıflandırılır: a) kontrol edilemeyen saldırgan davranışlar (birden bire ortaya çıkan, kasıtlı olmayan, tepkili) ve b) planlı, kontrol edilebilen, duygusal olmayan (önceden planlanmış, kasıtlı) saldırgan davranışlar. Birden bire ortaya çıkan saldırgan davranışlar doğal bir tepki, veya genellikle telaşlı veya huysuz bir ruh hali ve davranışsal kontrolün kaybı ile birlikte görülür (Stanford, 2003). Birden bire ortaya çıkan saldırgan davranışlar gösteren bireyler, önceden planlanmış, kasıtlı saldırganlık davranışı gösteren bireylere göre, serebro-spinal sıvılarının düşük seviyelerde 5-hidroksindolaasetik asit içerdiği, prefrontal işlevlerinde bozukluklar olduğu ve sözel yeteneklerinin ve zekalarının düşük olduğu bulunmuştur (Stanford, 2003).

Agresif davranışlar değişik şekillerde sınıflandırılmıştır. Farklı sistemlere göre sınıflama aşağıdaki gibi yapılmıştır (Perry ve Vaillant, 1995).

(30)

1.5.2.1. Agresyonu Sınıflandırma Sistemleri:

1. Sistem (Gözlem Yoluyla Sınıflandırma):

Sözel (Verbal)

Eşyalara yönelik fiziksel Kendine yönelik fiziksel Başkalarına yönelik fiziksel

2. Sistem (hemen ve dolaysız çıkan olaylarla ilgili mekanizmalara göre):

Yırtıcı, yağmalayıcı atak Erkekler arasındaki agresyon Korkuya bağlı

İrrite edici

Bölgesel savunmayla ilgili Anneye karşı

Şiddet gösteren birine destek verici şekilde gelişen Seks ile ilgili

3. Sistem (kısmen gelişme kavramları, kısmen de sezgiye dayalı kategori):

Bir ülkenin topraklarına yönelik

Dominant olmaya bağlı (Hakim olma isteğine bağlı) Sütten kesilmeye bağlı

Anne ve baba disiplinine bağlı Yırtıcı olmayan

Ahlaki

(31)

1.5.2.2. DSM-IV Kriterlerine Göre Agresyon ile İlgili Bozukluklar

Mental gerilik

Dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu Davranım bozukluğu

Kognitif bozukluklar Delirium Demans Psikotik bozukluklar Şizofreni

Başka türlü adlandırılamayan psikotik bozukluk Duygulanım bozuklukları

Genel tıbbi duruma bağlı duygulanım bozukluğu Madde kullanımına bağlı duygulanım bozukluğu Aralıklı patlayıcı bozukluk

Davranım bozulması ile olan uyum bozukluğu Kişilik bozuklukları

Antisosyal kişilik bozukluğu Paranoid kişilik bozukluğu Borderline kişilik bozukluğu Narsist kişilik bozukluğu Beşinci eksen kodlaması

Çocukluk, ergenlik ve yetişkin antisosyal davranış (Kaplan ve ark., 1998:

171-177,737)

(32)

1.5.3. Saldırganlığın Nöroanatomisi

Saldırganlıkla ilgili özel beyin bölgeleri birbirinden çok farklı çevresel uyaranları alır, bunları endokrin ve motor sistemler uygun emirler haline dönüştürür.

Hipotalamus, amigdaller, prefrontal korteksteki nöronlar bu işlevi görür. Bu, diğer beyin bölgelerinin olaya katılmadığı anlamına gelmemekle beraber, bu üç bölgenin diğer bölgelere göre daha ağırlıklı olarak işlev gösterdiğini düşündürmektedir (Yavuz ve ark., 2000: 10; Abay ve Tuğlu, 2000; Başoğlu, 1998).

1.5.3.1. Hipotalamus:

Emosyonların ve buna bağlı olarak saldırganlık davranışının limbik sistem ile ilişkili olduğu görülmektedir. Limbik kelimesi sınır anlamına gelir. Korteks ile subkortial yapılar arasında yer aldığı için bu şekilde adlandırılmıştır. Limbik sistem terimi ile, özellikle davranışları ve motivasyonları kontrol eden, birbiri ile bağlantılı nöronal devreler anlaşılır (Abay ve Tuğlu, 2000; Yavuz ve ark., 2000: 5-6).

Memelilerde hipotalamus, otonomik sinir sisteminin en üst merkezidir, osmo ve kemoreseptörlerden organizmanın vejetatif durumu hakkında bilgi alır. Hipotalamus limbik sistemin merkezini teşkil eder ve limbik sistemin tüm seviyeleri ile iki yönlü iletişim yollarına sahiptir (Can, 2002). Hipotalamus ve ona komşu yapılar sinyallerini üç yöne gönderirler: (1) Beyin sapına, temel olarak mezensefalon’un retiküler alanlarına, ponsa ve medulla’ya ve oradan da otonom sinir sistemine; (2) serebruma, diensefalonun yukarı alanlarının çoğuna özellikle ön talamus ve limbik kortekse ve; (3) hipofiz bezinin ön ve arka loblarının bir çok salgı fonksiyonunun kontrolü için infindibuluma. Hipotalamus vücudun endokrin fonksiyonlarının birçoğunu kontrol eder. Ayrıca davranışların endokrin kontrolünün de merkezini teşkil eder. Bu nedenle çok sayıda nörokimyasal madde içerir (Yavuz ve ark., 2000:

6-7).

(33)

Hipotalamusun deneysel olarak uyarılması sonucu bir çok emosyonel cevabın ortaya çıktığı gösterilmiştir. Lateral hipotalamusun uyarılması, susama ve açlık duygusunun ortaya çıkması dışında genel aktivite düzeyini arttırarak öfke ve saldırganlık davranışına yol açar. Buna karşın hipotalamusun ventromediyal çekirdeğinin uyarılması sonucu ise hayvanların sakinleştiği görülmüştür. Hipotalamusun çeşitli alanlarının uyarılmasına bağlı olarak seksüel dürtüler artar. Hipotalamusun ventromedial alanlarının çift taraflı lezyonlarında en ufak provokasyona karşı bile aşırı öfke ile birlikte vahşice davranışlar gözlenir (Yavuz ve ark., 2000: 7).

Kedilerin lateral hipotalamusunun uyarılması sonucunda öfkenin bütün fizyolojik belirtilerinin görüldüğü bildirilmiştir (Can, 2002).

İnsanda bilateral ventromedial hipotalamustaki neoplazm tahribine bağlı lezyonu olan hemen bütün hastalarda saldırganlık seviyesi nicel olarak artar. Bu lezyondaki saldırganlık önceden tasarlanmaz, hedef rartgele seçilir. Herhangi birini tekmeleme, ısırma, tırmalama veya yakınındaki bir nesneyi atma şeklinde ortaya çıkar. Hastalar kendilerini kontrol edemez gibi görünürler ve davranışın ardından pişmanlık duyarlar (Başoğlu, 1998).

1.5.3.2. Amigdala: (Corpus amygdaloideum)

Amigdala her iki temporal lobun medial ön kutbunun korteksinin hemen altında bulunan nükleus topluluğudur. Limbik sistemin pek çok bölgesiyle iki yönlü bağlantıları vardır. Neokorteksten duyulara ilişkin bilgileri alır, bunları kendi içinde birleştirdikten sonra hipotalamusa gönderirler. Yani duyusal bilgilerin hipotalamusa ulaştırılması işlevini yerine getirir. Amigdalleri alınan hayvanlar çevresel uyaranların farklılıklarını algılayamazlar (Başoğlu, 1998). Her iki temporal lobu çıkarılan hayvanların korku ve öfke emosyonlarını yaşamadığı gözlenmiştir. Daha sonra yapılan çalışmalar amigdala üzerine odaklanmıştır. Bütün tempoaral lob yerine sadece amigdalası çıkarılan hayvanlarda; motivasyon kaybı, boyun eğme davranışlarında artış, tehdit edici uyaranlara karşı korku cevabında azalma ortaya

(34)

çıkmıştır. Bu çalışmaların öncülüğünde amigdalanın hem hafıza, hem emosyonlarla ilişkili olduğu ortaya konmuştur. Amigdalaları çeşitli nedenlerden dolayı zarar görmüş kişilerde duygusal yaşantı görülmez. Bu kişiler en yoğun durumlarda bile emosyonel katılımda bulunamazlar. Tüm duygular amigdalaya bağlıdır (Yavuz ve ark., 2000: 8).

Amigdalanın şiddet davranışı üzerindeki etkisi konusunda net bir bulgu yoktur.

Sadece amigdalası zedelenmiş kişilerde saldırganlığın tam zıddı davranışlar görülmektedir. Bu da saldırganlık davranışı için en azından sağlam amigdalanın gerekli olduğu sonucuna götürür.

1.5.3.3. Prefrontal Korteks:

Fontal lobların motor bölgelerinin önünde bulunan alanlardır. Frontal neokorteksin hipotalamus ve amigdallar ile bağlantısı sayesinde, saldırganlığı kontrol eden aşağı beyin merkezlerinden bilgi alır (Can, 2000; Başoğlu,1998).

Prefrontal bölgenin emosyonlar üzerindeki etkisi, hipotalamus ve amigdalaya oranla daha az belirgindir. Prefrontal korteks aynı zamanda yüksek kortikal fonksiyonlardan sorumlu olduğu için mevcut hayvan modelleriyle araştırma yapmak son derece güçtür. Ancak insanlardan elde edilen klinik veriler prefrontal korteksin emosyonlar üzerinde etkili olduğunu ortaya koymaktadır. İnsanların prefrontal korteks lezyonlarında kişisel ve sosyal alanda, hem akıl yürütme veya karar verme bozuklukları, hem de duygu veya his bozuklukları ortaya çıktığı görülmektedir (Yavuz ve ark., 2000: 9).

Orbitomedial profrontal korteks birden bire yapılan hareketleri önleme ve kontrol etmekle ilişkisi vardır ve bu bölgede oluşan lezyonlar önlenemeyen saldırgan davranışlarla veya intihar hareketleriyle sonuçlanabilir. Bunun yanında saldırganlıkla ilgili çalışmalarda limbik sistemdeki bozukluklara özellikle de temporal lobların iki önemli yapısı olan amigdala ve hipkampusun işlevlerini yerine getirememesine yer

(35)

verilmiştir. Frontal ve temporal anormalliklerin saldırganlıkla ilişkisi ile ilgili bazı bulgular vardır (Volavka, 1999).

1.5.4. Saldırganlığın Nörobiyolojisi

Saldırganlık ve öfke davranışlarını şekillendiren biyolojik etkenlerin başında hormonlar ve nörotransmitterler yer almaktadır. Hayvanlar ve insanlar üzerinde yapılan birçok çalışmada ve gözlemde, androjen düzeyi ile saldırganlık arasında bağlantı olduğu saptanmıştır (Abay ve Tuğlu, 2000).

1.5.4.1. Seks Steroidleri

Hayvan araştırmalarında testosteronun rolünün bilinmesine karşın insandaki etkisi çok belirgin değildir. Çalışılan vücut sıvılarının farklılığı (plazma, tükürük, BOS), ele alınan davranışın niteliği, seçilen örneklem gurubu (normal, sporcu, klinik hasta) çalışmalarda farklı sonuçların ortaya çıkmasına neden olan etkenlerden birkaçıdır.

Genel olarak normallerde veya sporcularda plazma ve tükürükte ölçülen serbest testosteron düzeyi ile saldırgan/hostil davranış arasında pozitif bir ilişki vardır.

Klinik araştırmalar özellikle antisosyal dürtüsel şiddet suçlularında BOS serbest testosteron düzeylerinin yükseldiğini göstermiştir. Genç kadınlarda da testosteronun saldırganlıkta rolü olabildiği belirtilmektedir (Abay ve Tuğlu, 2000).

Seks steroidlerinin etkisi, özellikle bebek gelişiminin anne karnındaki dönemlerinde daha yoğun olmaktadır. Hayvanlarda bu hormonun daha ana rahmindeyken beynin cinselliğe göre şekillenen alanları üzerine etki ederek saldırgan davranış dağarcığını oluşturduğu gösterilmiştir. Diğer yandan kadınlık hormonları örneğin östrojenler, birçok türde kavgacılık davranışını baskılamaktadırlar. Cinsiyet

(36)

hormonlarının insanlarda saldırganlık davranışı üzerine etkilerini saptamak ise, daha karmaşık ve zordur. Bu konuda hormon uygulayarak deney yapmak etik olmadığından ancak doğal gözlemlere dayanarak (örneğin anneleri gebelikte yanlışlıkla hormon ilacı kullananlar, veya doğumsal bozukluklar nedeniyle herhangi bir hormona aşırı maruz kalmış bebekler ya da normalde olması gereken kimi hormonların yokluğu nedeniyle o tip hormona hiç maruz kalmamış bebekler gibi) bazı sonuçlar çıkarılabilir. Örneğin insanlarda yapılan çalışmalarda androjene duyarsızlıkla giden kimi hastalık durumlarında saldırganlığın azaldığı; buna karşın adrenogenital sendromlu kız çocuklarında saldırganlıkla ilgili oyunların arttığı bulunmuştur. Buna göre, anne karnındayken aşırı dozda testosterona maruz kalmış bebeklerde erkeksi davranışlar, artmış saldırganlık, erkeklerin oynadığı oyunları tercih etme gibi durumlar görülmektedir. Östrojenlerin etkisi daha tartışmalıdır. Bu hormonlarla da kadınsı davranışlar ve azalmış saldırganlık izlendiğini söyleyen yayınlar mevcuttur. Ancak bu hormonal etkilerin ortaya çıkışı için maruz kalınma dönemi ve miktarı önem taşımaktadır. Aynı cinsiyet içinde de bazı bireylerin diğerlerine göre daha saldırgan olmasını hormonal etkilerle açıklamaya yönelik çalışmalar vardır. Hayvanlarda birçok türde erkeklik hormonuyla saldırganlık arasında pozitif bir ilişki gösterilmiştir (http://saglik.tr.net/ruh_sagligi_genclik_siddet_1.shtml).

1.5.4.2. Kortizol ve Kortikotropin

Normal davranışlar üzerinde çeşitli etkiler gösteren bu hormonların aşırı salgılanmasında çeşitli davranışsal bozukluklar ortaya çıkmaktadır.

Kortikostereoidlerin arasında davranış üzerinde etkileri en iyi belirlenmiş olanı glukortikoid grubundan olan kortizoldür (Can, 2000). Agresyonda kortizolün olası rolü, merkezi testesteron reseptörlerinin afinitesini arttırmasıdır. Kortikotropinin agresyondaki olası rolü kesin olmamakla birlikte kortizol seviyelerine yaptığı etki üzerinden gerçekleşebildiği öne sürülmektedir. İnsanlarda yapılan bazı çalışmalarda

(37)

düşük kan kortizol düzeyi ile alışkanlık haline gelmiş şiddet arasında bağlantı olduğu gösterilmiştir (Abay ve Tuğlu, 2000).

1.5.4.3. Plazma Lipit Düzeyleri

Serum kolesterolü ile şiddet arasındaki güçlü ilişki 1970'lerden beri bilinmektedir.

Dürtüsel şiddet suçlularının (antisosyal kişilik bozukluğu ve aralıklı patlayıcı bozukluk) dürtüsel olmayanlara göre kolesterol düzeyleri düşüktür (Abay ve Tuğlu, 2000). Kolesterol düşürücü tedavilerin ani şiddete bağlı ölümlere yol açmadığını ancak kızgınlık (hostilite) ve şiddetle sınırlı bir ilişkisi olabileceği bildirilmiştir (Foweks, 1993).

Tiroid hormonu, progesteron, luteinizan hormon, renin, beta endorfin, PRL, melatonin şiddetle ilişkileri üzerinde durulan diğer hormonlardır (Abay ve Tuğlu, 2000).

1.5.4.4. Nörotransmitterler

Vasopresin, steroitler, opioidler ve diğer maddeler de dahil olmak üzere bir çok nörotransmitler ve hormonlar saldırgan davranışın değişiminde rol oynamaktadır.

Geçerli olan bulgular daha çok serotonin ve katekolaminlerin bu değişimde rol oynadığını desteklemektedir (Volavka, 1999). Beyindeki sinirsel iletimi sağlayan maddeler olan nörotransmitterlerin saldırganlığın da aralarında olduğu birçok davranışa olan etkileri, son yıllarda üzerinde en çok çalışılan konulardandır (http://saglik.tr.net/ruh_sagligi_genclik_siddet_1.shtml).

Norepinefrin, saldırganlığın ortaya çıkışına ve artmasına yol açmaktadır.

Norepinefrinin bir önemli özelliği de duygulanımsal saldırganlığı arttırırken yırtıcı

(38)

saldırganlığı ketlemektedir (http://saglik.tr.net/ruh_sagligi_genclik_siddet_1.shtml).

Yapılan çalışmalar norepinefrinin intihar türü davranışlara benzer olarak saldırganlığın artmış noradrenerjik aktivite ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Stres, hayvanlarda birden bire ortaya çıkan saldırganlıkla bağlantılı noradrenerjik aktiviteye neden olmaktadır. İnsanlarda saldırganlık davranışlarıyla noradrenerjik aktivite arasındaki ilişkinin dolaylı olduğuna dair bulgular vardır. Plazmadaki epinefrin ve norepinefrin düzeylerinin normal kişilerde düşmanca saldırgan davranışları tetiklediği deneysel olarak gösterilmiştir. Ayrıca beta-adrenerjik blokerler çeşitli nöropsikiatrik bozuklukları olan hastalardaki şiddet davranışlarını baskılamak için kullanılmaktadır (Volavka, 1999).

Dopamin, saldırganlığı arttıran bir diğer nörotransmitterdir (http://saglik.tr.net/ruh_sagligi_genclik_siddet_1.shtml).

Serotonin (5-hidroksitriptamin, 5-HT), temel aminoasit triptofanın (TPH) hidroksilasyon ve dekarboksilasyonu ile vücutta sentezlenir. Hidroksilasyon, 5-HT sentezi için hız sınırlayıcı bir basamaktır (Volavka, 1999). Serotonin saldırgan kişilerde ve kişilik bozukluklarında en ağırlıklı olarak araştırılmış nörotransmitterdir.

20 yıldır bu alanda yapılan araştırmalarda impulsitive ve saldırganlığın oluşumunda serotoninin çok güçlü bir rol oynadığı gösterilmiştir (Can, 2002, Volavka, 1999, Yavuz ve ark., 2000: 13-19).

Serotonin reseptörleri beynin tümüne dağılmışlardır ve serotonin, duygudurum, oryantasyon, hiddet, impuls kontrolü ve seksüel aktivitenin düzenlenmesinde etkili olur. 5-HT üretimi ve metabolizmasındaki değişiklikler bir çok farklı davranışın oluşmasıyla ilişkilidir (Yavuz ve ark., 2000: 13). İnsanlarda, insan dışı primatlarda ve küçük laboratuvar hayvanlarında yapılan çalışmalardan elde edilen kanıtların büyük çoğunluğu, agresif davranışların modülasyonunda serotoninin rolüne destek verir.

Kanıtlar agresif davranışın serotonerjik disfonksiyona bağlanabileceğini ve serotonerjik fonksiyonu düzenleyen tedavilerin agresyonu indirgediğini göstermiştir (Volavka, 1999). Özellikle beyin-omurilik sıvısındaki (BOS) serotonin metaboliti 5- HİAA’in düşük olarak saptandığı depresif kişilerde, serotonerjik disfonksiyon, depresif sendromun parçaları olan anksiyete ve saldırganlıkla da ilişkilidir. Santral 5- HT seviyelerindeki azalmanın davranışın denetiminde zorlanmaya yol açtığı öne sürülebilir. Öyle ki 5-HT azlığı olan kişilerde agresif tepkiler durdurulamamaktadır.

(39)

Santral katekolamin, opiat, androjen ve adrenokortikotropin sistemlerinin ise agresif davranışta kolaylaştırıcı rol oynama olasılıkları ileri sürülmüştür (Abay ve Tuğlu, 2000).

Azalmış beyin serotonin düzeyi ile kendi kendini yaralama davranışları arasında bir ilişki olduğu da bir diğer araştırma bulgusudur (Başoğlu, 1998). Yaşam boyu saldırgan davranış gösteren, kişilik bozukluğu olan erkek bireylerde BOS serotonin düzeyi ile saldırganlık arasında negatif korelasyon olduğu bilinmektedir (Başoğlu, 1998). Şiddet saldırılarında bulunanlarda ve impulsif yangın çıkaranlarda beyin serotonin düzeyinde düşüklük saptanmıştır. Serotoninle ilgili bir diğer varsayım bu maddenin genel saldırganlıktan çok dürtüsel saldırganlıkla ilgili olduğudur (http://saglik.tr.net/ruh_sagligi_genclik_siddet_1.shtml)

1.5.5. Saldırgan Davranışı Belirleyen Psikolojik Etkenler

İnsanları saldırgan davranışa yönelten psikolojik etkenlerin başında engellenme gelmektedir. John Dollar’ın engellenme-saldırganlık varsayımı bu ilişkiye dayanır.

Bu varsayıma göre, engellenme; daima bir biçimde saldırganlığa yol açar ve aynı şekilde saldırganlık da, daima engellenmeden köken almaktadır. Bununla birlikte engellenmiş insan, her zaman saldırganlığa başvurmaz; yani her engellenme saldırganlığa yol açmadığı gibi saldırganlığın tamamı da engellemeden doğmaz.

Engellenme yaratan etken, sadece yoğun olduğu zaman saldırganlığa yol açmaktadır.

Engellenme hafif veya orta derecede olduğunda ise, saldırganlığı arttırmayabilir.

Araştırmalar fiziksel kötüye-kullanım ve alay gibi provake edici davranışların insanlarda saldırgan davranışları arttırdığını belirtmektedir. Ayrıca filmlerde ve televizyon programlarında, radyo, gazete, fotoğraf gibi kitle iletişim araçlarında yer alan şiddet öğelerini içeren örneklere maruz kalmak toplumun saldırganlık davranışı konusunda en fazla duyarlı olduğu alanlardan birisidir. Yapılan çalışmalarda özellikle çocukların televizyonda izledikleri şiddet içeren filmler arttıkça akranlarına

(40)

karşı daha saldırgan oldukları bulunmuştur. İlişki şiddetinin, izleme zamanı ile orantılı olarak arttığı gözlenmiştir (http://saglik.tr.net/ruh_sagligi_genclik_siddet_1.shtml).

1.6. Amaç

Literatür verilerine bakıldığında 2D:4D oranının, saldırganlık ve öfke davranışlarını öngörecek bir belirteç olarak kullanılması konusunda farklı yaklaşımlar vardır. Hoxa ve Hoxd genlerinin hem parmakların hem de gonadların gelişiminden sorumlu olduğu bilinmektedir. Prenatal dönemde maruz kalınan androjenlerin pamak gelişimi üzerindeki etkisinin davranış biçimlerine nasıl yansıdığı tartışılır durumdadır. Biz de çalışmamızda parmak yapısı ile davranış biçimini etkileyen ortak mekanizmadan yol çıkarak el parmak yapısı ya da daha açık bir ifade ile parmak uzunluk oranları ile öfke ve saldırganlık arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.

(41)

2. GEREÇ VE YÖNTEM

Bu araştırma Zonguldak Karaelmas Üniversitesi’nde öğrenim gören yaşları 18–24 yıl arasında değişen 377 (195 Kadın ve 182 Erkek) öğrenci üzerinde yürütüldü.

Çalışmaya katılan bireylere öncelikli olarak, yapılacak araştırmaya ve alınacak ölçümlere dair yazılı ve sözlü açıklamalar yapıldı. Öfke ve şiddeti değerlendirerek bunlara yönelik yapısal bir belirteç ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmaya katılmayı kabul eden kişilerin “Gönüllü Onam Formu”nu doldurması sağlandı (Ek.1). Bireylere ilk aşamada kişisel kimlik bilgilerini içeren sosyo-demografik bilgi formu (Ek.2) ile birlikte Belirti tarama listesi (SCL-90-R) (Ek.3), Sürekli öfke-öfke tarz ölçeği (The State Trait Anger Scale) (SÖÖTÖ) (Ek.4) ve Saldırganlık ölçeği (Agression Questionnaire) (Ek.5) dağıtıldı ve katılımcılara sosyo-demogrofik bilgi formu ve ölçeklerin doldurulması ile ilgili sözlü ve yazılı açıklamalar yapıldı.

Bireylerden soruları eksiksiz cevaplamaları istendi. İkinci aşamada bireylere boy, vücut ağırlığı, sağ ve sol el için antropometrik ölçümleri içeren değerlendirme formu (Ek.6) dağıtılarak bireylerden kişisel kimlik bilgilerini yazmaları istendi. Çalışmaya katılan bireylerin çıplak ayakla boy ölçümleri, daha sonra vücut ağırlığı ölçümleri alındı ve her deneğin ölçümleri kendi formuna kaydedildi. Sonrasında ise el antropometrik ölçümleri kompas yardımıyla her iki el için ayrı ayrı alındı ve kaydedildi. Araştırmaya katılan bireylerin tüm ölçümleri kayıt edilip kontrol edildikten sonra uygulama tamamlandı.

Çalışmamıza Zonguldak Karaelmas Üniversitesi’nde öğrenim gören toplam 386 birey katıldı. Bu bireylerden 9’u belirlediğimiz yaş kriterine uymadığı için çalışma dışı bırakıldı. İstatistiksel analizler 377 kişide yapıldı. Çalışmaya dahil edilen bireylerden bir tanesinin sağ eli kırık olduğu için sağ el ölçümleri yapılamadı ve bu kişi sadece sol el ile ilgili analizlere dahil edildi.

(42)

Araştırma öncesinde ZKÜ Uygulama ve Araştırma Hastanesi Etik Kurulu 13.01.2005 tarih ve 2005/01 no’lu toplantısında çalışmanın etik kurallara uygun olduğuna oy birliği ile karar verilmiştir.

2.1. Ölçümler

Genel antropometrik ölçümler için deneğin boy uzunluğu metre kullanılarak, vücut ağırlığı da baskül kullanılarak ölçüldü. El antropometrik ölçümleri için Shan marka 0.01 mm hassasiyeti olan dijital kompas kullanıldı.

2.1.1. Genel Antropometrik Ölçümler:

Genel antropometrik ölçümler için, deneğin boy uzunluğu metre kullanılarak çıplak ayakla düz bir zemin üzerinde, topuk ucu ile başın tepe noktası arasındaki mesafe dikey olarak ölçüldü. Vücut ağırlığı da yine çıplak ayakla baskül kullanılarak ölçüldü.

2.1.2. El Antropometrik Ölçümleri:

Parmaklar gergin pozisyonda düz ve sert zemine temas ettirilerek 2-5. parmaklar adduksiyon, baş parmak ise bir miktar ekstansiyondayken, palmar taraftan ölçüm yapıldı (Kulaksız, 2001; Pheasant, 1990). El antropometrik ölçümleri ile ilgili olarak sağ ve sol elde olmak üzere; 2. ve 4. parmak uzunluğu ölçümleri yapıldı (Şekil 1.4).

Referanslar

Benzer Belgeler

isaurica‟da toplam fenolik ve flavonoid içerik ile toplam antioksidan kapasite genel olarak metanol özütünde, etil asetat ve su özütlerine göre daha yüksek

Görev süresi farklı olan öğretmenlerin uyma alt boyutu açısından puan ortalamaları arasındaki farkı belirlemek amacıyla yapılan varyans analizi sonucunda,

Buna göre çalışma durumlarının, öfke kontrolünü etkileyen bir faktör olduğu, sürekli öfke, öfke içte boyutu ve öfke dışta boyutunu etkileyen bir faktör

Mustafa Vural, Adem Özdemir, Yaşar Çoruh, Alper Tunga Peker &amp; Serkan Zengin Lise Düzeyindeki Milli Sporcuların Karar Vermede Özsaygı ve Karar Verme Stillerinin

Ölçeğin yapı geçerliğini test etmek için Açımlayıcı Faktör Analizi (AFA) ve Doğrulayıcı Faktör Analizi (DFA) yapılmıştır. Ölçeğin güvenirliği için ise

Bu değerlendirme sonucunda; araştırma kapsamına alınan sportif rekreasyon aktivitelerine katılan öğrencilerin sürekli öfke puan ortalaması (Ort.=20.64) orta seviyenin

Öğrencilerin anne öğrenim durumu değişkenine göre anne öğrenim durumu okur yazar olmayanların okur yazar, ilkokul ve ortaokul mezunu olanlara göre içe

 Öfke kişi için ne zaman problem haline gelir?.  Çocuklar