• Sonuç bulunamadı

YAZKO T iirko cağı Cad. No: 17 Kot: 2

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "YAZKO T iirko cağı Cad. No: 17 Kot: 2"

Copied!
173
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)
(2)

Y AZKO T iirk o c a ğ ı Cad.

N o: 17 K o t: 2 C o ğ a lo ğ lu -ls ta n b u l

Y azarın ö te k i k ita p la rı D ÜNYA İŞLER İ ş iir Ş İİR İN İLK E LE R İ denem e H A C İVA T İN KAR ISI ş iir G Ü N LÜ K g ü n lü k

S E N İ B E N İ SEV d iy a lo g la r ASES ş ilt

K İK İR İK N A M E ş iir

DÖRT K Ö Ş ELİ ÜÇGEN ro m a n

FR A N S IZ RESM İN DE İZ LE N İM C İLİK incele m e K E N D İM LE K O N U ŞM ALAR denem e

HAYDAR HAYD AR ş iir GOETHE incele m e ŞİİR VE C İN A YE T denem e KAHVELER K İT A B I an ı ve incele m e

AH B EYO Ğ LU VAH B EYO Ğ LU la n ı in c e le m e /2 . basım 1 K U ŞLAR I ÖRTÜNMEK g ü n lü k

K U R U TU LM U Ş FELSEFE B A H Ç E S İ denem e

B O Ğ A ZİĞ I ŞIN G IR M IN G IR anı ve incele m e. 2. basım KÖÇEKÇELER ş iir

PAF VE P U F denem e

Bu k ita p ö z k u r O fs e t M a tb a a s ı'n d a b a s ıld ı.

(3)

J ç i n d e k i l e r

Shenandoah Kuşları 5

İn san H akları 23

\ atm ış Aslan Durum u 38

Kılm ir 50

Bayan W atteville’in Şiir Anlayışı 54

Keçi Ç obanı, Kuzu Ç obanı 59

Şikago M ezbahası 70

Kendine Aykırı Fil 81

Şiir ve C inayet 86

D om ates O layı 104

M ühürlü Yemekler 109

M akas Şıkırtıları 115

İnsanlar ve L ah an alar 126

Fener 131

Kürdanlı Aydınlar I'5"

S abunlam a 143

Kel Bayır Soruları 165

(4)

ŞiiR VE CİNAYET

SERGÜZEŞTİ N O N O BEY VE ELM AS B O Ğ A ZİÇ İ, denem e

SALAH BİRSEL

/ûöl Ûı&iû- ûznemeUı'i

— Lk.n&rrLd&S'

Y a za rla r ve Ç e virm enler Yayın Ü retim K o o p e ra tifi

(5)

SHENANDOAH KUŞLARI

«Rol yapmayı öğrenmek için hiç b ir b e lirli kural yoktur.» der Hildegard Knef anılarında.

Aynı şey yazarlık için de düşünülebilir.

Kuralı m uralı b ir yana itecek, kalemi elinize alıp yazmaya başlayacaksınız. Herkesin ilg is in i çekecek b ir kitap yazmak istiyorsanız budur bunun yolu.

Gelin görün kİ yazarlar büyük b ir yapıt ortaya koymak için çokluk öyle ıkınır sıkınır, kendilerini öy­

le ruhsal işkencelere sokarlar ki, sonunda yarattık­

ları şey doğallıktan uzaklaşmış olur.

Doğallık yazarlığın en üstün n itelikle rin de n b iri­

dir. Ama çokları buna kulak asmaz. Kulak asmadık­

ları iç in de yaşamın canlılığına, sıcaklığına erişem ez­

ler.

Paul Bourget bunun savunusunu da yapar. «Ede­

biyat yaşam değildir.» der.

Bana öyle g eliyor ki yazarlığı kendilerine iş edinm emiş k iş ile r doğallığı daha çabuk elde ediyor­

lar. Bu g ib ile r daha çok kendilerini anlatanlardır. Bun­

ların te k kaygıları gördüklerini, duyduklarını yere dökmeden okurlara İle tm e ktir. Bunun yüzü suyuna

5

(6)

birtakım zorlu kuralların denizinde boğulmaktan da ku rtu lurlar. Am erikan yazarı John van D rutten b ir oyununda şöyle der «Kimse ne yazacağını iyice duymazsa iyi b ir şeyler yazamaz.» D ru tte n ’e göre, yalnız kendim izin b ilip anlayabileceğim iz şeylere ya­

ni kendi çevrem izdeki olaylara eğilm ekle v a rıla b ilir gerçek sanata.

Nedir, yazarlar «iyice duymak» yerine çokluk başka kitaplardan edindikleri b ilg ile rle yazarlar ki - taplarını. Hele ozanlar baştan başa yapma b ir dün­

yaya bağlıdırlar Sözcük dünyasına. Sabahattin Kud­

re t A ksa l’ın b ir ş iiri şöyle b a ş la r:

N e tuhaf ömrümün sonuna kadar Kelim elerle yaşam am .

A ğaçtan çok a ğ a ç sözünü D enizden çok deniz sözünü Sevm em .

Ama bu sözcük dünyasının dışında, Aksal'ın da ş iirin in sonunda b e lirttiğ i gibi, çok canlı b ir gelinevi vardır, işte dışardan gelen yazarlar (In g ilizle r bun­

lara outslder adım v e rir) bu a le ng irli dünyayı da­

ha çabuk sezerler.

Hildegard Knef bu soyun en¿önde gelen k iş ile ­ rinden b irid ir. Knef gibi, ilkin film dünyasında ün yapmış Elia Kazan da başarılı b ir outsider'dır. Kazan 56 yaşında yayımladığı Uzlaşma (The Arrangem ent) adlı romanında İçten» duymadığı b ir şeyi yazmaz. Za­

ten bu romana Knef'in Bağışlanmış Küheylan (Der Geschenkte Gaul) adındaki anıları gibi b ir özyaşam- öyküsü denilse y e rid ir. Kazan da, Knef de İnsanları gerçekteki duyguları ya ,da duygu kabızlıkları, sevgi­

leri ya da sevgi hesapçılıkları ile fırla tırla r okurların

(7)

önüne. Bu yazarların benzetm eleri de çe vre le rin i o- luşturan nesnelere dayanır. Bakın Knef'in benzetme­

leri ne kadar canlı:

«Gök b ir un yığınına benziyordu. Uçak da bu un yığınını delmeye çalışan b ir solucandı. Yukarı aşağı inip çıkıyor, unu dağıtıyor, büyük annemin hamur köftesi gibi unu karıştırıyordu. Dedem her zaman, bu hamur kö fte le ri sağlığa dokunur, der sonra da m utfak kapısını çarparak dışarı çıkardı... Her sabah yatakta yatarken göz kapaklarım açardım dedemin.

Gözlerini görmek iste rd im . Hansi adlı o korkunç be­

beğim in gözleri gibi yukarı kayacağından korkardım hep.»

Knef ilk uçağı görüşünü de şöyle anlatır :

• Dedem bana Tem pelhof havaalanında b ir uçak g ö ste rm işti. Bu, gördüğüm ilk uçaktı. O kadar heye­

canlanm ıştım ki sol bacağım tutulm uştu.»

ö y le sanıyorum ki bu gözlem ler değme yazar­

ların harcı d eğildir. Bunlar belki de büyük b ir göz­

le m c ilik dem ek olan tiy a tro ve sinema oyunculuğun­

dan gelm ektedir. Doğrusu, gözlem gücü kadın ya - zarlarda ağır basar hep. Bunu C o le tte 'in kitapların­

da daha iyi görürüz. Hem de onunkiler d iş ilik le ilg ili gözlem lerdir. Sıkılmazsanız size C o le tte ’in G lgi'dekl b ir gözleminden açayım. C olette bu öyküsünde An­

drée adında b ir oyuncudan söz açar. Kadın, her ge­

ce tiy a tro dönüşü, saatin ile rle m iş olmasına bakmak­

sızın b ir tencere su ısıtıp vücudunun ö rtülü ye rle rin i yıkar ve ancak ondan sonra yatağa g irer. Çünkü Andrée için en büyük erdem vücudunun saklı yerle­

rin i Tanrı’nın günü yıkam aktır.

Bu ve buna benzer gözlem ler pek ç o ktu r C o - le tte ’de. Onun ilg in ç liğ i de bu gözlem lerde, ayrıntı­

(8)

lardadır zaten. O kadın gözü hepim izin kolayca gö­

rüp üstünde duramayacağı küçük, çok küçük şeyleri bulup çıkarır ortaya.

Ama C olette gözlem lerini besleyecek b ilg ile ri elde etmek için birçok kitapları karıştırm aktan da ge­

ri kalmaz. Onun b ild iğ i çiçek adlarını b ir b itk ib ilim c i bile kolay kolay bilem ezm iş. Ev iş le rin i gösteren b ir kitap da başucundan hiç eksilm em iş.

Füruzan’ın öykülerini okumuşsanız onun da ya­

man b ir gözlemci olduğunu görmüşsünüzdür. Gerçi Füruzan'ın Türkçesinde b ir tu tu klu k vardır ama, an­

latımındaki sıcaklık bütün aksaklıkları b ir anda s ilip yok eder.

Füruzan tahin helvasında şekerin gevşediğini, tükenmez tabağındaki p eyn irlerin cızırdadığını, okul­

larda a lt kat m usluklarının nedense hiç kapanma­

dığını, öğrencilerin de, susalar susamasalar, her te ­ neffüste bu m usluklardan su iç tik le rin i anlatır bize.

Ç oktur onun gözlem leri. Ev sahibinin, kira ödenme­

diği günlerde sokak kapısını hızla çarptığını, yoksul evlerinde kırık camların kalın unlu kağıtlarla kaplan­

dığını, helaların ev sahibi ile ortak kullanıldığını söy­

lemeden geçemez Füruzan.

Gözlem işinde Nezihe M eriç de ondan geri kal­

maz. O ü stelik gözlem lerine ş iir karıştırır. M eriç b ir şoförü anlatmak gerektiğinde şöyle der: «Enine en, boyuna civan, şahin bakışlı, kartal uçuşlu şoför.»

Sevim Burak da böyledir. Ş iiri kaleminin hemen yanı başında tu ta r. Ama M e riç 'in her tümcesinden ş iir tüterken. Sevim Burak'ta bu, öykünün bütünün­

den çıkar. A fe t M uhterem oğlu’nda ise ş iire pek rastlayamazsınız. Ama M uhterem oğlu gerçeği öyle güçlü b ir biçim de sunar kİ insan daha başka b ir şey aramak gereğini duymaz.

(9)

Kadın öykücülerden açmışken Tom rls Uyar İle Leylâ Erbil'den de söz etm ek iste rim . Tom ris U y a r­

ın kitabını o Türkçe bilm eyen öykücülerim izin (Türk­

çe bilm eyen öykücülerim izin ortalığı kapladığı açık- lanm alıdır a rtık )1 öykülerinden sonra okumuşsanız il­

kin derin b ir «oh!» çekersiniz. Çok içlerden gelen.

Çünkü itiş-kakış, giysi sökülm esi gibi şeyler b ir yana itilm iş tir bu öykülerde. Bunlarda b ir se ssizlik vardır.

Gerçi bu sessizlik kim i zaman insanın için i kıyar ama gene de iyi b ir şeydir gürültüsüz öykü.

Leylâ E rb il’e ise çok ayrı b ir ye r ayırmak doğru olur. O, b ir yandan ayrıntılara eğilirken, b ir yandan da bunlprı alaylı b ir süzgeçten g e ç irir. «Vapur» adlı öykü bunun açık ve seçik b ir örneğidir. Vapur, «Şir­

keti Hayriye ldaresi»nin «karnı tok» ve «boynu kı­

vılc ım la r saçan» b ir yandançarklısıdır. Ama öyküde yangınlar, deprem ler, su baskınları, fırtın a la r, kıyım ­ lar ve te k fu r sarayları ile ezelenen insanların b ir kur­

tarıcısı, b ir sim gesi olarak g ö s te rilir.

Konuyu dağıtmamak gerekirse, gözlerini dünya iş le ri penceresine uyduran yazarların çokluk çalaka­

lem yazdıklarını da söylem eliyiz. A nlatılacak şey­

lerin çokluğu bunların b ir sayfa üzerinde öyle vuzun boylu eylenmelferine meydan bırakmaz. Ama bunla­

rın İçinde Henry M ille r gibi yapıtm ış üzerine y ılla r­

ca e ğ ile n le r de vardır. M ille r Sexus adlı romanında

«Yazar yapıtını 10 yılda yazar.» der. «10 yılda da kendisine yayıncı arar.» da der ama bunu burayla sokuşturm anın gereği yoktur.

Goethe de aynı yolun yolcusudur. O da b ir k i­

tap üzerinde yıllarca çalışır. Ü stelik, b ir sayfayı ya­

zabilm ek için onu birkaç kez yazıp bozmadan ede­

mez. Gide İse günlüğünü ya da özyaşamöyküsünü ya­

(10)

zarken kolay yazar da öteki yapıtlarında bunu ger­

çekleştirem ez. O, Kalpazanları tam altı yılda yaz­

m ıştır. ö y le ki, dördüncü yılın sonunda bile romanın kim i k iş ile ri daha b elli b ir açıklığa kavuşmuş d eğ il­

dir.

Gide, iyi bir kitabın b ir b itki gibi ancak yavaş yavaş serpileceğine inanır. «Tomurcukların büyüme­

sine, sapların kalınlaşmasına, meyvenin yavaş yavaş şekerlenm esine dokunmamalıdır.» der. «Onların o l­

gunlaşacağı zamanı öne almakla m eyvelerin tadını bozabilirsiniz.»

Ldautaud da böyledir.

Günlüğünü robot gibi yazar.

Ama sıra İn M em oriam ’a gelince iş d eğ işir. Löau- taud 1902 yılında başladığı bu kitabını yarım yüz­

yılda ancak b itire b ilm iş tir. 23 ocak 1950’de günlüğün­

de kitapla ilg ili olarak şu okunabilir: «Biri gelip de çalışmamı engellemezse, ben de şurada burada sürtm ez ve hızımı yitirm ezsem 15-20 gün sonra İn MemoriamT b itire b ilirim .»

Ne ki, İn M em oriam 'ın öyküsü biraz d e ğ işiktir.

Leautaud bunu ilkin 15 günde yazmış ve M ercure dergisinde yayım lam ıştır. Ama yazının bir kitap dol­

duracak büyüklükte olmayışı onu yapıt üzerinde bo­

yuna çalışıp eklem eler ve d e ğ iştirm e le r yapmaya ite le m iş tir. Bir ara annesinin ölümünü bile özlem iş­

tir. Çünkü babasının ölümünü anlatan İn M em oriam 'a en uygun eklemenin, annesinin ölümü olacağını dü­

şünm üştür

Flaubert'i sorarsanız, o da ..endisini üslûp iş­

kencelerine sokmaktan hoşlanır. Ona göre, güzel konu diye b ir şey yoktur. Tek önem li şey yapıtın iç m antığıdır. Bu iç mantığı yakalayabilm ek için de

(11)

dakikalarca sözcük arar, yazdığını çizer, yine yazar, yine çizer ya da sözcükleri alabora eder. Bu arada yüksek sesle ulumaya da dikkat eder. Flaubert’in yazı yazarken başının döndüğü, boğazının yandığı çok görülm üştür. Ama 20 saat nefes almadan çalıştığı da vardır.

O, düzyazıyı şiirden üstün tu ta r. «Kapıyı kapa­

dı», «Sokağa çıktı» gibi en sıradan tüm celerin bile akıl almaz sanat h ile le ri g erektirdiğ i düşüncesinde­

dir. «Bütün zorluk da düşüncelerin sırasından gelir»

der.

Flaubert, yazarı, av aramak için gem isine binen b ir korsana benzetir. Korsan yolculuğuna 20 se fe rlik yiyecekle çıkarsa, yazar da aynı şeyi yapmalıdır. Çün­

kü o, gezisinden ne zaman döneceğini bilemez. Ola ki, bütün dünyayı dolaşsın.

O, Boileau'nun kolay dizeleri güçlükle yazmak öğretisinden yanadır. Ama günlerce çalışıp da iki satır bile yazamadığı va k it öfkeden m osm or k e silir ve k ü fü rle r savurmaya başlar. Nedir, kim i zaman, altı haftada yazabileceği şeyi iki haftada da yazar.

Flaubert'in titiz liğ i, romanlarını birkaç kez yaz­

maya götürm üştür kendisini. Örneğin, Aşk Eğitimi (L’Education Sentim entale) iki kez, Ermiş Antonius ile Şeytan (La Tentation de Saint Antoine) üç kez yazılm ıştır. B irincisinin ilk yazılışı 1843 - 1845, ikinci yazılışı ise 1864 1869 yılları arasındadır. Ermiş Antonius ise ilk, 1848 - 1849 yıllarında yazılmış, 1856 yılında (mayıs ekim arası) ise yeniden elden ge­

ç irilm iş tir. Ama roman -(?una oyun da denebilir- son b iç im in i 1870 temmuzundan 1872 haziranının y ir­

m isine değin süren çalışmaya borçludur.

Bunlara karşılık Madame Bovary ile Bouvard ile

(12)

Pöcuchet b ire r kez keleme alınm ıştır. Yalnız, bu so­

nuncusu için 8 yıl, Madame Bovary için de 5 yıl ge­

re k m iş tir. Salambo da 5 yılda yazılm ıştır ama, 5 gün­

de de yazılmış olsaydı sonuç değişik olmazdı. Çün­

kü A la in ’e göre bu romanın b ir g iy s ili balo insan larını b ir araya getirm ekten başka b ir özelliği yok­

tur.

Rus yazarlarından Tolstoy da yapıtlarını boyuna elden g e ç irir ve onları b ir ayak önce b itirm eyi dü­

şünmez. Savaş ve Barış altı yılda yazılm ıştır. Ro­

man, son b iç im in i alıncaya değin b ir çok değişik­

liğe uğradığı gibi adı da birkaç köz değişir. İlk le ri Üç Çağ iken sonradan İyi .Biten Her Şey İyidir olur.

Ama romanın ilk bölümü yayımlanırken onun bu kez de 1805 adiyle va ftiz e dildiğini görürüz. Romanın bu­

günkü adını alışı 1866 yılında, yapıtın ikinci bölümü­

nün yayımlamşı sırasındadır. Nedir, Tolstoy bu arada Fransız toplum cu yazarlarından Proudhon’un 1864 yı­

lında Rusçaya çevrilen Savaş ve Barış - İnsan Hak­

ları Anayasası ve İlkesi Üzerine Araştırmalar adlı k i­

tabını okuyup sevmeye va k it bulacaktır. T olstoy’un Anna Karenina'sı da beş yılda yazılm ıştır. Bunlara karşılık Diriliş’in tezgâhlanması sadece iki yıl sü - rer.

Dostoyevski de güçlükle yazar. Dahası, yazdık­

larını sık sık yırtıp atar. Bu Budala romanının başına da g e lm iş tir. Ü ste lik Dostoyevski bunun için bir dergiden 4500 ruble öndelik alm ış ama romanı ya­

yıncıya göndereceği gün yazdıklarını beğenmeyerek yırtm ış tır. Bu yırtm a işinde Gogol daha ile ri gider.

Ama onun başka b ir yöntem i vardır. Arabada, otelde ya da herhangi b ir yerde aklına gelen şeyleri h e ­ men küçük kâğıtlara g e çirir. Zaman zaman da ro -

(13)

maninin b ir bölümünü yazıp onu gizlice b ir iki yakı­

nına okur. Dahası', bunların bu bölüm leri kopya e t­

m elerine de göz yumar. Nedir, başka b ir gün daha hiç b ir şey yazmamış olduğunu, her şeyin daha ka­

fasında oluştuğunu söyler dostlarına.

Camus de Gogol'ün yöntem ini uygular. İlkin b ir­

takım kağıtçıklara n otlar alır ve sonra bu notlar üze­

rinde aylarca, kim i zaman da yıllarca düşünceye da­

lar. Sonra b ir gün bu pusulalardaki düşünceleri b ir araya getiren b ir ana düşünceye va rır ve romanını yazmaya başlar. Ama bunun için Camus'nün ayağa kalkması gerekecektir. Çünkü o ayakta çalışır hep.

Bunun nedeni de kendini iyice yormadan doğru dü­

rü s t b ir şeyler yaratamamasıdır.

Fransız «Yeni Roman» akımının önderlerinden M lchei Butor'a gelince, o, titiz lik te herkesi geride bırakır. Butor'un kitaplarındaki sayfaların çoğu 50 kez yazılm ıştır. Butor, D iab elli'nin Bir Valsi Üzerine Beethoven’in 33 Çeşitlemesine Değinen Konuşma (Dialogue avec tre n te -tro is variatlons de Ludwig van Beethoven sur une valse de D iabelli) adlı yapıtını yazmadan önce kitabın çatısını yüz kez kurup boz­

m uştur.

Daha gerilere gidecek olursak, M o liö re 'in de ça­

buk yazan' kişilerden olmadığım görürüz. Ne var, ki­

m ile ri onun oyunlarını b ir iki haftada çırpıştırdığına inanırmış. O ise bu g ib ile rin inançlarını bozmaya kal­

kışmazmış hiç.

Ispanyûllardan Cervantes de yazılarını yazmak için çok te r döker. Don Kişot'un b irin c i bölüm ü yedi yılda yazılm ıştır. B ir yedi yıl da ikinci bölüm için ge­

re km iştir.

C ervantes'in çağdaşı Lope de Vega ise hiç öyle

(14)

d eğ ild ir. C ervantes'i «domuz» diye anacak kadar ona düşman olan bu yazar yaşamı boyunca iki bini aş­

kın oyun yazmıştır. O onları, ü stelik üç günde ya­

zıp- b itirirm iş .

Kolay yazan yazarlar içinde Rousseau da başı çeker. Hemen hemen çiziksiz yazarmış yazılarını. Bu yolda ona benzeyen b ir ikinci kişi ünlü İngiliz ro - mancısı W a lte r S c o tt’tu r. W a lte r S cott da b ir tek çizik olmadan d ö rt yüz, beş yüz' sayfa döktürürm üş.

S c o tt’un romanlarına öykünen Fransa'nın silâh­

şor yazarlarından Alexandre Dumas da makine gibi yazma tekniğinin ustalarındandır. Dumas’nın b ir y ıl­

da 32 c ilt yazdığı bile olm uştur. Stendhal de çok ya­

zar ve aklına geleni iki, b ir demeden kâğıda g e çirir.

500 sayfalık Parma Manasbrı 52 günlük b ir çalışma­

nın ürünüdür sadece. Gide onun için şöyle der

«Stendhal'in üslûbundaki canlılık, tüm ceyi kafasında iyice oluşturm adan yazmasından gelir.» Balzac da şunu b e lirtir: «Bir iki ç iz ik b ir yana, Stendhal’in ya­

zıları hep doğduğu gibi yazılm ıştır.» Remy de Gour- m ont da düşüncenin doğduğu gibi, dokunulmadan kâ­

ğıda geçirilm esinden yanadır. O, üslûbun doğallığın­

dan açar hep. Dahası, yazının yazara ta t verebilm esi için kolay yazılması g e rektiğ ini söyler.

Onun daha ile ri g ittiğ i de olur. Ahlayıp oflayarak yazı yazan, yazdıklarını hamur gibi yoğuran k iş ile ri Gourm ont yazar bile saymaz. Bunları, kendilerinde olmayan güçler düşlem ekle suçlar. Bu bakımdan Ben­

jam in C onstant ile Fénelon tam da Remy de Gour- m ont'un kafasına uyan ik i yazardır. Constant Adolphe’u, b ir Almanya yolculuğunda, 15 günde ç i­

zi ştirm iş tir. Fénelon Telemakhos'un Başından Geçen- ler'i yazmak için üç ay kullanm ıştır ama kitabın müs-

(15)

şeddelerini gören V oltaire, «Üzerinde on s ilin ti bile yok» d em iştir.

Sartre da gençliğinde Jules Verne, M ichel Zé- vaco, Jean de la H ire gibi uzun nefesli yazı şampi­

yonlarına bağlandığı için kolay yazma alışkanlığına yabancı d e ğ ild ir. Sartre delikanlılığında birtakım se-

| rüven rom anları bile yazmıştır.

Nedir, ü£ günde oyun y^ızan Lope de Vega'ya sadece Simenon yaklaşır. Simenon M aigre t ile Tem­

bel Hırsız’ı (M a ig re t et le voleur paresseux) tam üç günde yazm ıştır. Ama o zaten bütün romanlarını en çok yedi günde bitirTr. Train'i d ö rt günde, M aigret ile Ih tiya rla r'ı (M a ig re t e t les v ie illa rd s ) 5 günde, B e tty'yi yedi günde yazmıştır. Romanları içinde se­

kiz günde yazılan sadece Oyuncak A yı'd ır (L'Ours en peluche). Simenon bunlar için günde 8-10. saat ça­

lış ır ve b ir yılda 12 roman tezgâhlar. Onun b ir yıl­

daki roman sayısını dörde indirm esi 60 yaşına gel­

dikten sonradır.

Stefan Zw eig da kolayca, tak ta k ... hiç takılm a­

dan yazar. Ama sonradan yazdıklamnın ^çoğunu at­

maktan çekinmez. Böylece 1000' sayfalık kitap 200'e iner. Ona göre bu iş gemi güvertesinden durmama- casına safra atm aya'benzer. B u ,‘yazının sıklaşmasını

ve durulmasını ‘ sağlar. ' «

O, bu işi düzeltm eler sırasında da sürdürür." Ye­

ni b ir tüm ce ya jda sözcük attığı v a k it gel keyfim gel! Onu bu m utlu anlarinda görüp de*nedenini so­

ranlara da şu karşılığı v e rir «Bütün b ir parçayı da­

ha çizip çıkararak geçişi hızlandırdım.»

Ç iftle r (Couples) romanıyle adını bütün dünya­

ya duyuran Am erikalı yazar John Updike de gerçek b ir yüzm etrecidir. Düşkünlerevi Panayırını (The

(16)

Poorhouse Falr) yazmak İçin üç ay y e tm iş tir. Up- dike'a. 20 yılda kırkı aşkın oyun ve beş de roman yazmış olan Ispanyol oyun yazarı Arrabal da (ona Fransız yazarı da d iy e b ilirs in iz ) kolay yazanlardan­

dır. Taç Giym e (Couronnem ent) g ibi k im ile ri b ir ç ır­

pıda yazılm ıştır. Arrabal kitabına başlamadan belli b ir gün saptar, oyununu o güne ye tiştirm eğ e bakar.

Çünkü baskı altında olursa daha iyi çalışabileceği ka­

nısındadır. Arrabal iyi ve rim alabilm ek için başka b ir şey daha yapar: Geceleri çalışır. Yalnız M im ar ile A su r İm paratoru (L’A rch itecte e t l'Empereur d ’Assy­

rie) sabahları yazılm ıştır. Şu var ki, Arrabal kolay yazdığını açıklamayı pek sevmez. Söran oldu mu, s i­

n irle n ir buna ve yıllarca üzerinde çalıştığı yapıtları olduğundan dem vurmağa başlar.

Kolaycı Türk yazarlarının başında ise A hm et M it­

hat vardır. A hm et M ith a t Haşan M ellah, Hüseyin Fel­

lah, Dünyaya İkinci G eliş, Felatun Beyle Rakım Efen­

di, Karı Koca Masalı, Paris'te B ir Türk gibi altı büyük kitabını üç yılda döktürm üştür. Çağdaşları onun için

«Kırk beygir gücünde o ir yazı m akinesi« derm iş. A h­

m et M ith a t’ın kolay yazdığını gösteren b ir olay da Tercüman gazetesini çıkardığı günlerde meydana gel­

m iş tir. B ir gün yazarların topluca gazeteden ayrılm a­

sı üzerine A hm et M ith a t oturm uş gazetedeki bütün yazıları akşama değin te k başına yazm ıştır.

Hüseyin Rahmi de A hm et M itha t'ın şaşmaz b ir ö ğren cisid ir. O da pupa yelken yazar yazılarını. Bu yüzden romanın bütününü bozan olaylarla konuşma­

lara sıkça rastlanır kitaplarında. Ama Hüseyin Rah­

m i bunu daha çok, para İçin yapar. Çünkü gazeteler­

den te frik a başına para a lır o. B ir kez Öm er Sey­

fe ttin de V a kit gazetesinde yayımladığı b ir öyküde

(17)

Hüseyin Rahmi'nin yöntem ini uygulamış ve sonra kendisini Yusuf Ziya O rta ç’a şöyle savunmuştur

— Ne yapayım cancağızım! Hakkı Tarık öykü ba­

şına değil, satır başına para veriyor.

Nedir, gazetenin sahibi Hakkı Tarık da hileyi çak­

mış ve ödeme b içim in i d e ğ iş tirm iş tir. Ama o ta rih ­ lerde te frik a ya da form a başına para ödemek pek yaygın b ir yöntem m iş. Yayıncı İbrahim H ilm i de Hü­

seyin Rahmi'ye form a başına para ve rirm iş.

Ham it ise «O, benim iç te n liğ im d ir» dediği Mak- b e r’i kırk günde yazm ıştır. Ama Ham it hemen he­

men bütün yapıtlarını kolay yazar. Yazdığı b ir ş iiri ya da kitabı b ir daha düzeltmek istedi mi, o ş iir ya da kitap baştan başa değişm iş olur.

H am it’in b ir ö zelliği de gürültüsüz yerde çalı­

şamamasıdır. «Pek fena huyum vardır. Yazarken ses duymalıyım.» der. Bu yüzden te kerlek gürültüsü, oto­

m obil patırtısının hiç eksik olmadığı İstanbul'da Sı- ra s e lv ile r’deki evinden çok memnun kalm ıştır. Maç­

ka'ya taşındığı va kit de gene gürültüden uzak kal­

mamaya büyük b ir özen gösterir.

H alit Ziya da dirseğini dayayacak b ir yer bulur bulmaz yazı yazmaya başlar. Sabahmış akşammış al­

dırmaz. Esin gibi zım bırtılara da bana mısın demez.

Falih Rıfkı A tay da kolay yazan yazarlarımızdan- dır. O b ir yazısını yarım saatin içine sığdırıverir.

Ama kolay ve çabuk yazma rekoru Hüseyin Cahit Yalçın’dadır. Onun b ir saat içinde 4 başyazı yazdığı çok görülm üştür.

Bunların tersine F ikret kendini büyük sıkılara sokmadan b ir ş iirin üstesinden gelemez. «Kendi Ken­

dime« adlı ş iirin d e bunu şöyle d ile g e t ir ir :

(18)

B ir buçuk, işte bir buçuk saat B ir küçük, ruhsuz neşide için;

B u k ad ar sâi, itina, zahm et T opu bir kıt’a, ya kaside için.

Ö m er Rıza Doğrul, M ehm et A k if'in de böyle bir ozan olduğunu söyler. «Yapıtlarını en çok yırtan sa­

natçı oydu.» der. B ir de şunu ekler: «Kolay yazmış sanmanız için elinden geldiği kadar güç yazardı.»

Kuyumcu gibi çalışan ozanlarımızdan ik is i de A hm et Haşim 'le Yahya Kem al’d ir. Yahya Kemal bu konuda bütün ozanlara taş çıka rtır. O «Açık Deniz»i tam 15 yılda yazm ıştır. En kısa zamanda yazdığı «De­

niz» ş iiri ise b ir y ıllık tır. Bunu hiç yadırgamamalı, çünkü Yahya Kemal «Dize benim onurumdur.» diye­

ce k tir. Dizedeki sözcüklerin ye rini Tanrı'nın önceden saptadığına inanır o. Sözcüğün g elip yerine oturm ası İçin de «beklemekten başka çare» bulamaz.

1933 yılında yazılmaya başlanan «Rindlerin Ölü- mü»nün b irinci dörtlüğünün son dizesi de uzun b ir beklem enin sonunda çık m ış tır ortaya. Ama bu kez dize birdenbire, duraklamaya meydan vermeden pat- layıverm iştir. Serm et Samı Uysal'ın anlattığına göre Yahya Kemal o gün arkadaşı Celal Sofu’nun bağın­

daymış. B ir merdivenden inerken birden o ünlü :

E sk i Şiraz’t hayal ettiren ahengiyle

dizesinin sözcükleri ozanın ağzından dökülm eye baş­

lamış.

Haşlm 'in kim i ş iirle ri de 15 yılda p iş e b llm lş tlr ancak. O, düzyazılarını da büyük em ekler, büyük ça­

balarla yazar. Abdülhak Şinasi H isar onun İkdam

(19)

gazetesinde «Bize Göre« adiyle yayımlanan fıkra la ­ rını b ile «düşüncesinden ve kalbinden süzülen b ir madde gibi sızdıra sızdıra, yarım gününü geçirerek, akşama doğru, zorlukla b itird iğ in i« anlatır.

Haşim fıkrasını yazdıktan sonra da onu İkdam’- da çalışan herkese okur ve herkesin düşüncesini a lır­

mış. Her okunuşta da yazının b ir yeri düzelirm iş.

Yazıyı bağlamaya bakıyordum ki A lb e rtin e Sar- razin'le A m erika’da Beat Generation adiyle anılan ozan ve rom ancıların en krallarından b iri olan Jack Kerouac geldi aklıma.

Kemik (L'Astragale) romanının yazarı A lb ertine Sarrazin de eline çabuk yazarlardandır. La Traver- siere'i iki, Kemik’i ise d ö rt ayda yazm ıştır. Sarrazin insanın yaşamına giren her şeyin anlatılabilm esi ge­

rektiğ i düşüncesindedir. Bir mektubunda şunu öne sürer: «İnsanın iste diği şeyleri yazmasını önleyebi­

lecek b ir yasa yoktur.»

Sarrazin’e göre yasalar her şeyi bütün çırılçıp- laklığıyle ortaya koyan kitapları değil, değersiz ki­

tapları yasaklamalıdır. Sarrazin uydurmaya da yer verm ez kitaplarında. A n la ttıkla rı da çokluk başından geçen şeylerdir. Yazarken o da Gourm ont gibi öyle uzun boylu düşünmeye yanaşmaz. Doğaç edebiyat adı verilen bu anlatım biçim i Kerouac’ın da b ir özel­

liğ id ir. Gerçi Kerouac ilk zamanlar Henry James ör­

neğince yazılarının üzerine aylarca kapanmış, onları te lle y ip pullamaya çalışm ıştır ama sonradan «doğaç düzyazıyı bulgulayınca» iş d eğ işm iştir. Böylece ilk romanı The Town and the C ity ’yi üç yıl ateşe tu ttu k ­ tan sonra kendini üne kavuşturacak olan Yollarda’yı (On the Road) üç haftada yazm ıştır. Subterraneans ise Lope de Vega ve Simenon geleneğine uygun ola­

rak üç günde ç lz iş tlrilm iş tir.

(20)

Ne var, Kerouac yazmadan yaşamış yazarlar Bo­

yundandır. Yaşamaya, dolu ve hızlı b ir anlama doğru koşmaya 18 yaşında Jack London'ın yaşamöyküsünü okuduktan sonra karar v e rm iş tir. Onu yüreklendiren bir başka Am erikan yazarı da Thomas W o lfe 'tu r. Ke­

rouac, W o lfe 'un kitabını Columbia Ü nive rsite si'n in b i­

rin ci sınıfında iken, futbolda ayağı kırılıp da aylarca eve kapanmak zorunda kaldığı va kit okum uştur. Ki­

tap kendisini öylesine b üyü le m iştir ki, W o lfe ’un New York'unu b ir an önce tanımak için koltuk değnekle­

riyle sokaklara atılm ıştır.

Haa, Kerouac'ın sevdiği yazarlar arasında Her­

man M e lv ille de vardır. M e lv ille : «Baktım ki ağzı­

mın tadı kaçmış, buruklaşmışım, baktım ki içim e o soğuk kasım yağm urları çis e liy o r, işte o zaman b ir an önce denize açılmanın zamanı geldi diye düşünü­

rüm.» derse Kerouac da şöyle der: «New Y o rk’ta bahar ne zaman boy gösterirse, New Jersey’c!en im ­ batla gelen toprak kokusunun çağrısına karşı koya­

mam, yola çıkmam gerekir.»

Kerouac'a göre yol yaşamın ta kendisidir. Yol-

■arda’da b ir ara şunu söyler: «Daha uzun b ir yol vardı aşılacak. Ama ne tasa, yol yaşamdır.» Doğrusu Kerouac’ın Am erika'ya yol gözüyle baktığı söylense yalan olmaz. Saatta 110 m il hızla ve çokluk külüstür bir arabayla aşılan bu yo lla r ona LA'dan (Los An­

gelos) New York'a, kuzeyden güneye dek bütün Am erika'yı, kentlerin ş iirin i ö ğretir. Kerouac akşam hava kararırken Kanawha ırmağının sularına tükürdüy- se biraz sonra Batı Virginia'daki C harleston’un o halk tü rkü le riyle çın çın öten gecelerindedir. Ama gece yarısında da Kentucky'nin Ashland şehrinde olur.

Gün ağarırken de gizem li Ohio ile C incinatti'de gü­

(21)

neşin doğuşunu seyreder. Sonra yeniden Indiana ile Saint-Louis'nin, o öğle sonraları hep bulutlarla kaph olan tarlalarına saldırır.

Doğa canlı, yaşayan, tık tık eden b ir şeydir Ke- rouac için. Geceleyin M issouri nehrini seyretm eğe doyamaz. Kansas'ın inekleri, Colorado dağının Brook­

lyn birahanelerine benzeyen kayalıkları, her sokağı denize varan bisküvi kutusu biçim indeki San Fransis- ko, güneşin doğuşuyle ün salan A bilene ve Shenan- doah kuşları baştan başa b ir ş iird ir onun için.

Ne ki, Am erika yı b ir yarış alanına döndüren bu yo lla r için daha söylenecek şeyler vardır. Bunu da Y ollarda’nın yarı melek, yarı erm iş, yarı kaçık Dean M o ria rty ’si y a p a r:

«Bu, e rm işle rin , kaçıkların, ebemkuşaklarının yo­

ludur, anlamsız b ir yol, herhangi b ir yol. Bu, herhan­

gi b ir yerdeki, herhangi b ir biçim deki, herhangi bir kişinin yoludur. Bu yollarda dört nala at koşturm a­

yan kişi insan değildir.«

Kerouac'ın k iş ile ri zamanı gereğince kullanmayı b ilirle r. Bunlar Dean M oriarty gibi (Asi Gençlik f i l ­ m indeki James Dean'la ad benzerliğine dikkat edin) yedi k iş ilik taşır. Yedinci k iş ilik le ri de z ırd e lilik le eş­

leşir. M o ria rty ’ye göre bütün büyük cazcılar kaçık­

tır. Thelonlus M onk te re le lli ise, Dizzie G ilespie on­

dan te re le llid ir. Kuş adiyle anılan C harlie Parker da te re le llid ir. Yazar Henry M ille r'i sorarsanız, o da delibozuktur. Erkek - dişi iliş k ile rin e yeni boyutlar ka­

zandıran W ilhelm Reich ise zirzobun te k id ir.

Bu yazı daha da uzayıp g id e b ilir ama Shenandoah kuşlarının Kerouac’a verdiği m utluluğu hiç b ir vakit veremez.

(22)

Ama burada belki gene geçm iş yıllara dönmek, Erasmus'un şu sözünü anmak da gerekecektir:

■Yeryüzünde adı deliye, akılsıza, avanağa ç ı k ­ m ış olanlardan daha m utlu b iri var mıdır?»

G elgelelim , çokları bilgeliğe baş keserler de de­

liliğ i yerden yere çalarlar.

Peki ama b ilg e lik de nedir?

D eliliğ in kavanoza konmuş b ir biçim i değil mi?

(23)

İNSAN HAKLARI

Sezar, Roma sokaklarında, kucaklarındaki köpek­

lerle, maymunlarla dolaşan yabancıları gördüğü va­

k it: «Bunların karıları çocuk doğurmaz mı?» diye s o r­

m uştur.

Plutarkhos, Sezar'ın, bu sözlerle sevgi içgüdü - sünü hayvanlara yöneltenlerin, bunu, insanlara çe vir­

m eleri gerektiğine, hükümdarlara yaraşır b ir biçimde, parmak bastığını ile ri sürer. Ama bu söz, Sezar’ın, köpek, maymun, kedi ya da benzeri yaratıklar karşı­

sındaki vurdumduymazlığım - da aydınlığa çıkarmak­

tadır.

Tarihi karıştırın, hayvan sevgisinin insan yaşa­

mında pek b ir yer tutm adığını görürsünüz. Gerçi Ka- ligula, İncitatus adındaki atını konsül yapm ıştır ama bu, hayvan sevgisi değil, yığınlara, kalabalıklara her iste diğin i g erçekleştirebileceğini gösterm ek isteyen b ir buyurganın, yani b ir toplum zorbasının tekben- Iiğ id ir. Ne düşünüyorsunuz, insan sevgisi olmayan birinde hayvan sevgisi o lu r mu?

Ama gene hayvanları sevenler, yaşantılarını on­

lara bağlayanlar az d eğildir. Günlüğünde köpek kulü-

23

(24)

belerinin nasıl yapılması g erektiğ ini uzun uzadıya an­

latmaya kalkışacak kadar hayvanlara düşkün olan Löautaud, hiç kuşkusuz, hayvanseverlerin başbuğu­

dur. 30-35 kedisi vardır Leautaud'nun. Onların y e ­ m elerini, içm elerini sağlayabilm ek için boyuna kazan­

cını artıracak çareler düşünür. Goncourt ödülüne göz d ikişi de s ırf kedilerine daha iyi bakabilmek kaygı- sıyledir. Leautaud, kedilerini sevgilisinden de çok se­

ver. Sevgilisinden kurtulsun, hani yok mu, b ir iki ke­

diyi daha barındırabilecektir.

Ataç'ın çocukluğu da kediler arasında geçm iş­

tir . Onların evlerindeki kedilerin sayısı da Leau- taud’nun evindekilerden pek aşağı kalmaz. Ataç ke- disiz b ir uygarlık olamayacağına inanır. Kedi besle­

meye e lv e riş li olmadığı için de bahçesiz, deliksiz apartman katlarını sevmez.

Haşim 'in çocukluğu da hayvanlardan yana pek ren klid ir. Sincaplar, köpekler, ayı yavruları, karaca­

lar, tilk ile r, kartallar onun oyun arkadaşlarıdır. Ha- şim 'in D icle kıyılarında geçen çocukluğunu anlatan şiirlerind en birinde şu ik iliğ e ra s tla n ır:

Zulm ette köpek sesleri, m e su t sedâlar, Bir v a ’d-ı teselli gib i meskûn havalar...

Nedir, Haşim bu ş iiri kime okumuşsa, arkasın­

dan ona kü fü rle r yağdırm ıştır. Çünkü ş iiri dinleyen­

ler, hiç aksatmadan: «Bu köpek sesleri de ne? Bun­

ların anlamı ne ki?» diye sorarlarm ış kendisine.

Haşim, Paris’e g ittiğ i vakit, hayvanlar bahçesini gezmeyi de unutm am ıştır. Hele aslanların darılm ış gibi durmalarına, kurtların kafeste d ört dönm eleri - ,ıe, tutsaklığının verdiği acı b elli olmasın diye yüz­

lerini duvardan ayırmayan Bengal kaplanlarına adama­

(25)

kıllı üzülm üştür. Bereket, bahçenin b ir kıyıcığında bir avcı ile b ir ayının boğazlaşmasını canlandıran bir heykele rastla m ıştır da yüreğine, biraz olsun, soğuk su s e rp ilm iş tir.

Dahası var, Haşim benzetm elerini de kim i zaman hayvanlardan yararlanarak yapmayı sever: «Ruh, bur­

nuna halka takılan bir ayı gibi, kolayca o y n a t tı r ıl­

maz.»

Refik H alit Karay da, çocukluğunda, y itirile n ke­

dile r, doğururken ölen köpekler, kesilen kuzular, ka­

fesinden uçan kanaryalar için bol bol gözyaşı dök­

m üştür. Ama Karay, yaş aldıkça, bu gibi hayvanlar­

daki k irli ve kokak yanları görmeye başlam ıştır. He­

le ikinci Dünya Savaşı günlerine gelindiği vakit, he­

venk hevenk ölen insanlar karşısında kedilerinin ölü­

müne üzülenleri iyiden iyiye kınar.

Atalarım ız, dedelerim iz atlara pek b ir önem ver­

m işle rd ir. Âma onlara, daha çok, savaş aracı gözüyle bakarlar. Evliya Çelebi, M alta ve G irit adalarına gi­

derken bile atını yanında götürm üştür. Ne var ki, Ç ele bi’nin bu davranışı atına olan sevgisinden g el­

m ektedir. K ıtlık nedeniyle atı alınıp da kendisine eşek ve rild iğ i va kit de yaygarayı basar.

Türk padişahları da atlara tutkun k iş ile rd ir «l-las ahır» denilen saray ahırlarında yüzlerce at beslenir Dördüncü M urat'ın 900 atı olduğu b ir gerçektir.

Sarayda atlardan başka tazılar, fille r, katırlar, aslan­

lar, kaplanlar da beslenir. Yaban hayvanlarının ba­

kıldığı yere «Aslanhane» denir. Aslanhane, Sultan Abdülaziz zamanında kurulm uştur. Sultan M a h m u t'­

un köşkünden bozma b ir ye rd ir burası. Ama daha ön­

ce le ri, sarayın b ir hayvan bahçesi de vardır. Aslan- hanenin başındaki görevliye «aslancıbaşı» adı v e ri­

lir. Bunun 12 de aslancısı vardır. Bunlar e s k ilik le ri­

(26)

ne göre başeski, odabaşı ya da kethüda adını a lır­

lar. Has ahırda çalışanların adları ise burada sıra- lanamayacak kadar çoktur. İm rahor Ağa, Has Kethü­

da, Nalbantbaşı, Harbendebaşı, Sarbanbaşı, Filbakan bunların başta ğelenlerindendir. Harbendebaşı katır­

cıların, sarbanbaşı da devecilerin başına verilen addır.

Bunların giyim kuşamları da b irbirinden ayrıdır.

D eveciler kethüdasının buyruğu altındaki duacılar başlarına yeşil ş e ritli kırmızı s iv ri külahlar g e ç irirle r, arkalarına mavi yakalı, kahverengi kapanica giyerler.

Bunların la cive rt şalvarları ve kırmızı m estleri de vardır. Bu ustaca düzeni O sm anlIların her işinde iz­

le ye bilirsin iz.

Doğrusu, O sm anlIların örgütlenm ede üstlerine pek yoktur. Kurdukları İm paratorluğun bütün savruk­

luk ve sapkınlıklara karşın öyle kolay kolay dağıl - mamasının nedeni de burada aranm alıdır. Sözgelişi, O sm anlılar 1865 yılında Boşnakları askere almaya ka­

rar verince, bunlara yeşil ş e ritli « ta lî’a» giysisi g iy­

d irilm e s in in de kararını v e rirle r. Hem bu yeşil ren­

gin seçilm esinin bile b ir dayanağı vardır: Boşnaklar y e şili pek severlerm iş.

Bunlar insana küçük şeyler gibi gelir. Ne var, iyi b ir örgüt de küçük şeylerin hesaplanmasıyle do­

ğar. Ama Osmanlı İm paratorluğu’nun uzun boylu ayakta kalmasının b ir nedeni de hukuk devleti an­

layışına uygun davranışlardır. Belki büyükler adaletli olm ak gereğini duymazlar, ama a lt katlarda görev alanlar buna büyük b ir önem v e rirle r. Osmanlı ta­

rihlerinde, A rif adlı M ostarlı b ir ağanın, H ıristiyan b ir ç iftç iy e haksızlık etm esi üzerine, duruşmasının yapıldığını ve Travnik’e sürüldüğünü okuyabilirsiniz.

Tarihçi Cevdet Paşa ise, «Nevâhî-i âsiye» başkanla-

(27)

rım tu tu kla ttırm asını öğütleyen H ıristiyan b ir yu rtta ­ şa şu karşılığı ve re ce ktir: «Devlete güvenenlere uy­

gulanacak işlem bu değildir.»

Nedir, bu adaletli işler, Boşnakların Osm anlIla­

ra bağlanmasında pek yararlı olm uştur. Fra Gurgo M artiç adındaki b ir ozan, Boşnakların Türk ordusuna asker yazılmaları için ş iir b ile düzm üştür. Türkçeye çevrilen bu ş iir, ya da manzumeyi mızıka yüzbaşısı Fuat Ağa marş biçim ine bile sokm uştur.

G elgelelim , yönetim adaletli olmuş, adaletsiz ol­

muş, k im ile ri de buna aldırmaz. Anadolu'daki C e ritli ve T ecirli boylarının k iş ile ri bunlara örnek g öste ri­

le b ilir. C e ritli ve T e c irlile rin b ir sürü hayvanı y i t ­ m iş, y itirile n hayvanları da Osmanlı e rle ri bulm uştur.

Tecirli boybeyi Süleyman A ğa’ya haber salınm ış, ge­

lip hayvanları alması sö yle nm iştir. Süleyman Aga’nın verdiği karşılık şudur: «Bu hayvanların hangi sahip­

le rin i soruyorsunuz? Bu hayvanlardan T e c irlile r ya­

nında yıllanm ış olanlar yoktur. Bunlar şundan, b u n ­ dan yürütülm üş m allardır. Asıl sahiplerini A lla h ’tan başka kim b ilir. Şimdi askerin eline geçti. Onların olması gerekir.»

Şu da var ki, büyükler, paşalar devlet örgütünün iyi işlem esini de umursamazlar. Dahası, iyi işlem e­

m esini isteyenlerin sayısı pek kabarıktır. Ama bun­

lar çıkarcılardan başkası d eğ ild ir. Belki buraya Cev­

det Paşa tezkerelerinden çıkardığım b ir olayı aktar­

mama okurlarım ses çıkarmayacaktır

1870 yıllarına doğru, Adana bölgesindeki duru­

mu iy ile ş tirm e k üzere b ir tümen kurulmasına karar ve­

rilip de bunun komutanlığına Derviş Paşa atandığı, Cevdet Paşa da (o zamanlar Efendi) özel b ir görevle yanına v e rild iğ i vakit, tüm enin devlete yılda 40-50 bin kese akçeye mal olacağı k e s tirilm iş tir. «Meclis-i

(28)

Vâlâ» başkanı Kâmil Paşa şöyle der: «Cevdet Efen­

di pek hesaplıdır. Bunu 20-25 bin kese İle kapatır.»

20 bin de değil, Derviş Paşa ile Cevdet Efendi bu işin başını 1.400 keseyle bağlarlar. Ama ne olur, bu, bütün bakanların köpürm elerine yol açar. Çünkü tüm enin olağanüstü gid erleri göz önünde tutularak yabancı devletlerden borç para alınm ıştır. Hazine M eclisi Başkanı Rüştü Paşa şunları söylemeden ede­

mez: «Canım bu borçlar niçin yapılıyor? Kozan tüm e­

ni dünyayı titr e tti. Oysa, onun olağanüstü gideri beş bin keseye bile varmamış.» Cevdet Paşa bunun üzerine tezkeresine şöyle bir not düşmek zorunda kalır: «Öteki tüm enlere oranla 40-50 bin kese gider gösterilse çok görülm eyecekm iş. Hele 20-30 bin ke­

se kadar gider göstererek bundan Derviş Paşa ile b irlik te beşer, onar bin kese alıverm iş ve yanımız­

daki g örevlilere de b ir şeyler se rp iş tirm iş ve he­

saptan, kısa sürede içinden çıkılamayacak yolda ka­

rıştırıp arapsaçına döndürmüş olsaydık, hem topu - muz zengin olacak, hem de aferin alacakmışız.»

Bir noktaya yeniden dönmek eğlenceli olacak Süleyman Ağa'nın konuşması, biraz da, karısının o gün kendisini boşamasıyle duyduğu aşırı üzüntüyle ilg iliy m iş . Meğer Tecirli boyunda kadınların kocala­

rını boşamaları pek olağanmış. Kadınlar kocaları için:

«Ben ondan memnun değilim .» dediler mi, dem ediler mi, koca hemen boş düşerm iş. Antakya'da da buna benzer garip bir görenek varm ış (hiç değilse erkek­

ler bakımından). Kadınlar sırtlarına mavi ferace ge­

çirince, kocalarından boş düşerlerm iş. Bunun için, hali vakti yerinde olan g elinler çeyizleri arasında bir de mavi ferace bulundururlarm ış. Mavi feracesi olm aynlar ise, komşusundan alıp giyerm iş.

T e c irlile rin başka garip işle ri de varmış. Boyla­

(29)

rında hoca olmadığı için, cenaze namazlarını ancak hoca buldukları va kit, toptan kıldırırlarm ış. Tablf bu arada ö lü ler namazsız göm ülürm üş. Nikâh iş le ri de buna uygun olarak yürürm üş. Kızlar, oğlanlar evle­

n irle r; nikâh, sonradan, köylerine b ir din adamı gel­

diği va kit kıydırılırm ış. Böylece T ecirlile rin yanına varan b ir hoca, birçok cenaze namazı kıld ırır, pek çok nikâh kıyar ve kesesini pek çok doldururm uş. Ama bu para, hocanın kendinde kalmazmış. T e c irlile rin işi gücü hırsızlık, adam kandırmaca olduğu için, hoca, dönüşte, yolda soyulurm uş. Canını kurtardığı vakit de Tanrı’ya şükrederm iş.

Yeniden hayvan sevgisinden açmak gerekirse, Fransız kadın yazarlarından C o le tte ’in de kedilere, köpeklere düşkün yazarlardan b iri olduğu söylenebi­

lir. Onun kedi-köpek üzerine b ir sürü yazısı vardır.

Hayvan Diyalogları adı altında toplanan bu yazılarda

«Tatlı Kiki» adındaki kedi, sonbahar gelip de salon­

daki ocağın ilk kez yakılması üzerine bakın ne d ille r döker: «Ey ateş, Kedi olduğum için, seni nelerin iz­

leyebileceğini biliyorum . Kışın yaklaşmaya başladı­

ğını görüyorum . Onu üzüntü içinde karşılıyorum , ama ondan hoşlanm ıyor da değilim . Onun yüzü suyuna g iysim , şim diden, büyüyor ve güzelleşiyor.» Tobi ise aynı olayı şu sözlerle şe nlen dirir: «Köpek olduğum için, m uştusunu verdiğin d e ğ iş ik lik le ri ve sevinçleri anlam ıyor değilim . Daha şimdiden bahçeye yağmur yağmaya başladı. Yola ve ormana da yağm ur yağı - yordur sanırım.»

4

Bunlardan anlaşılacağı üzere, C olette, o ünlü hayvan masalcısı La Fontaine gibi, hayvanlara insan duyguları yüklem ekten öteye geçem em ektedir. B a ­ kın Francis Jammes öyle d eğildir. O da şiirle rin d e her tü rlü hayvandan söz e tm iş tir ama, onların kendi

(30)

duygularını dile getirm eye çalışm ıştır. Hayvanlarla insanlar arasında b ir iliş k i kurmak istediği v a k it de.

insanları hayvanlar katma in d irir. Şu söz onundur:

«Sokaktan yük yüklü b ir eşek gibi geçiyorum . Ço­

cuklar eşeğe gülüyor, eşekse başını eğiyor.» Görü­

yorsunuz ya, Francis Jamm es’daki hayvan sevgisi, kendisini onunla b ir saymaya kadar varır.

Doğrusu Jammes bu duygulara biraz da aşırı K a to likliği yüzünden g elir. Çünkü ona göre en büyük din, alçakgönüllülüktür. Bu yüzden, cennete eşeklerle g ireb ilm e k için Tanrı'sına yakarılarda bulunmayı bir alışkanlık haline g e tirm iş tir. Am a Jammes, her şey için Tanrı’ya yalvarm aktan geri kalmaz. Bir çocuğun ölm em esi için yalvardığı gibi, gönülsüz b ir karısı ol­

ması için de dualarda bulunur.

Am erikan yazarlarından Henry David Thoreau' - nun hayvan sevgisi d e .h e r tü rlü ölçüyü aşar. Ne ki, Thoreau'nun bağlandığı hayvanlar, kuşlar bizim bağ­

landıklarımız d eğildir. 17 yıl Walden gölünün kıyı­

sında kendi e lle riy le yaptığı b ir kulübede yaşayan ve 1862 yılında, daha kırk besindeyken, akciğer vere­

minden ölen bu yazarın sevgi alanı içine giren hay­

vanlar, hiç kuşku yok, göl kenarında ve gölün öte­

sindeki ormanda eğleşenlerdir: Kınalı sincap, dağ tavuğu, Am erikan tavşanı, Am erika sansarı, iskete kuşu, tarla faresi, tilk i.

Sular, b itk ile r, hayvanlar ve m evsim lerle düşüp kalkan Thoreau'nun düşünceleri de çağdaşlarınınkin- den çok ayrıhr. Thoreau, insanların yaşamlarını ön­

yargılar ve alışkanlıklarla saptamalarına karşıdır. «İn­

sanlar, niçin dünyaya g e lir gelmez mezarlarını kaz­

maya başlarlar?» diye sorar.

İnsanoğlunun umutsuz iş le r ardında koşmasına da bozulan Thoreau, umutsuz işlerden sakınmanın

(31)

bir b ilg e lik olduğuna işaret eder. Tırnaklarımızı na­

sıl en uygun yerinden kesiyor, onları ne uzun ne de kısa bırakıyorsak, Thoreau, buna uygun olarak yaşa­

mımızda da gereğinden çoğunu istem em em izi öğüt­

ler. Yoksa, yiyecek, barınacak, giyecek adı altında hem gösterişe kaçmış olurm uşuz, hem de sağlığı­

mızı y itirirm iş iz .

Thoreau Waiden ya da Ormanlarda Yaşam adlı kitabında İşlediği bu düşüncelerle, daha XIX. yüzyıl­

dan, b eatniklerin, h ip pilerin bugünkü dünya görüş­

lerine el sallar. Onun için, şim d ile rin gençleri, Her­

b ert Marcuse, W ilh elm Reich, Jack Kerouac'ları okur­

ken, onların yanında Thoreau'nun kitaplarını da di diklem eden edem em ektedir.

Tanrı, Thoreau'nun yazılarını değerli bulsun, Türk- ler. D oğulular bu düşüncelere çok önceleri varm ış­

lardır. Kâtip Çelebi, Keşfu’z-zünun adlı kitabında b il­

g in lerin nasıl olması gereğini b e lirtirk e n şöyle der:

«Yiyeceğinde ve giyeceğinde ölçülü olm alı; evinde ve eşyasında süse kaçmamalı; tersine, bütün iş le rin ­ de tutum luluktan yana yü rü m e li... Çünkü takıp ta- kıştırılm asında günah olmayan şeyle süslenm e, ha­

ram olmasa bile, ona b ir .kez başlamak, alışmayı do­

ğurur, sonra bırakması zor olu r; a k ıllılık bundan kaç­

maktır.»

Ama ben, burada, b eatniklerle hippilere yeşil ışık tutanlardan açacak d e ğ ilim . Onun İçin gene ken­

di konumuza dönelim .

Nerde kalm ıştık? Haa, şunu diyecektim , Gérard 1 de Nerval 1843 yılında İstanbul’a gelip de Boğaz’da binlerce m artının kanat çırptığım gördüğü va k it Türklerin hayvanları ne denli sevdiğini anlam ıştır. Ne var, hayvan sevgisinin en güçlüsü k im i H int ta rik a t­

larında görülür. Bu ta rika tla rın k iş ile ri, bedenlerin­

(32)

deki b itle rin yaşamalarına engel olmamak için yıkan- mamayı ve böylece pis pis kokmayı bile göze a lırla r­

mış. Ama bu başka b ir şeydir, te m izlik sorunudur.

Türkler hayvan sevgisinde önde g eldikleri gibi, te m iz lik te de Batılıları yaya bırakırlar. Hamama g it­

mek, yıkanmak, masallara, masal döşem elerine bile g ird iğ i gibi, halkımızın yaşama b içim lerine de karış­

m ıştır. D e n ile b ilir ki, T ürkler çalgılı, yem ekli hamam sefalarıyle yakınmayı b ir sanat haline g e tirm iş le rd ir.

Ama bu sanat daha çok kadınlar arasında yaygındır.

Ahm et Rasim, Hamamcı Ülfet adlı romanında bu sa­

natın d ö rt kişi tarafından yürütüldüğünü anlatır. «Ha­

mamcı Hanım« hep çekmece başında oturur ve yı­

kanmaya gelenleri «Buyursunlar efendim »le karşılar ve «Sağlık, sular olsun, inşallah gene buyurun, güle güle kirlenin» sözleriyle uğurlarm ış. «Natır»lar ise gelenlere tas ve rir, kurna g öste rirm iş. Bunlar, birin- zi sınıf bayanlar hamamdan çıkarken kendilerine çık­

malarını ve rir, koltuklarına g irip yürüm elerine y a r ­ dım ederlerm iş. «Usta»lar ise yalnız yıkama işine bakarmış. Ne ki, ustaya yıkanmanın da b ir yolu, yor­

damı varm ış. İlkin, başın k iri aksın diye üç, ya da d ö rt sabun, sonra b ir d ö rt sabun daha s ü rd ü rü lü r­

müş. Daha sonra taranmak, göbek taşına çıkmaya g e lirm iş sıra. En sonunda da gene b ir d ört sabun.

Hamamların dördüncü kişisi de «Ana Kadın»mış. O da hamamın te m izliğ in e bakarmış.

O sm anlIlar çağında Anadolu şehirlerindeki çarşı hamamlarının sayısının da pek çok olduğu anlaşılı­

yor. Evliya Çelebi Trabzon’da 7, Am asya’da 16 çarşı hamamı saym ıştır. Trabzon’da ayrıca 245 evin ha­

mamı da varm ış. Sultan Aziz çağının İstanbul’unda se hamamı olmayan konak parmakla g ö s te rilirm iş . Hele zengin konakların hamamları! Bunların külhan-

(33)

lan, hiç mİ hiç, sönmezmiş. Hamam takım ları ise hep sırma ve İpek İşlem eli im iş. Taslar gümüşten, nalın­

lar sedeftenm iş. Konaktaki hamamlardan halayıklar, hizm etçiler de nasiplerini alırm ış. Ama ne var, bun­

lar geleceyin, baylar bayanlar odalarına çekildikten sonra, cüm bür cemaat g ire rle rm iş hamama. Türküler, şarkılar, darbukalar, z illi m aşalar da gırla giderm iş.

Sultan H am it çağında ise konak hamamları iyice azalmış. A rtık hali vakti yerinde olanlar da sokak hamamlarına g id er olm uşlar. Ham it çağında azalan bir şey de hamamlardaki şölenlerm iş.

Çarşı hamamlarındaki nalınlar da boy boymuş.

Bunların en yükseği, natır nalını, en alçağı, m üşteri nalını im iş. Tellak nalını, bu iki boy arasında ye r a lır­

mış. Hamam nalınları, daha çok, şim şirden y a p ılır­

mış, nalın tasmalarına, ya da nalın ayaklarının ön kıs­

mına da hamamın adım, b elirten ik ilik le r, d ö rtlü kle r yazılırm ış:

F erah fezâ dilküşâ H am m âm ı M ahm udpaşa

O

K ap tan p aşa H am am ı C ihâm tuttu nâm ı

■Temizlik İmandandır» sözünü hatırlayacak o- lursak, Türklerdeki te m izliğin biraz da dinlerinden geldiğini sö yle yeb iliriz. Türkler savaş sırasında bile yıkanmayı savsaklamazlar. Evliya Çelebi Seyahatna- m e'sinin ikinci cildinde Azak savaşından söz eder­

ken, S ilis tre va lisi Kenan Paşanın dört bin düşma­

nı pusuya düşürdüğü günün. akŞafnında Türklerin b ir tem iz yıkandığını anlatır. Türklerin bu yanını bilen,

(34)

XVII. yüzyılda yaşamış M ontecuculli adındaki b ir Avusturya generali çevresine şöyle öğüt v e rir­

m iş : «Türklerle kış aylarında savaş e tm e lid ir. Çün­

kü bunlar savaş sırasında bile yıkanmaya önem ver­

d ikle ri için sık sık hastalanırlar.»

Türklèrin te m iz liğ i önünde yabancılar da baş eğer.

Théophile Gautier, İstanbul hamamlarında yıkandık­

tan sonra kendini o kadar dinlenm iş, o kadar aklaş­

mış bulur ki gökyüzü m eleklerinin yanında yürüdü­

ğünü sanır.

Türklerin bu te m izliğin e karşı, A vrupalIlar pisliğe d ö rt e lle sarılırlar. Tarihçi M ich e le t Büyücü Kadın adlı kitabında yıkanmanın ortaçağda yasak olduğunu yazar. Bedenine su değdirm ek, o yıllarda suçların en büyüğüymüş. Nedir, A lb e rt M alet Yeni Zamanlar adlı kitabında bu görüşe katılmaz. O, ortaçağda insanla­

rın, haftada b ir yıkandığı inancındadır. Büyük şehir­

lerin çoğunda hamamlar olduğunu söyler A lb e rt Ma­

let. Hele Paris'te, hemen hemen her sem tte, hamam varm ış. 1292 yılında, Güzel F ilip zamanında, Paris'­

te ki hamamların sayısı yirm i altıym ış. Bunlara h a ­ mam değil de etüv denirm iş. Şatoların çoğunda da banyo odaları varm ış. K im ilerinde de taştan havuz­

lar. Bunları ılık suyla doldururlarm ış. Şatoda yaşa­

yanlarla konuklar, buralarda, topluca yıkanırlarm ış.

Bu havuzlardan, şim dilerde, kuzey İngiltere'de de var­

mış.

Ortaçağın sonunda yazılm ış b ir ş iir, kadınların Paris'te en çok Jacques James hamamlarına g ittiğ in i habor v e rir. Şiirden, hamamlarda te lla kların , natır­

ların bulunduğunu da öğreniyoruz. Jacques James kim mi diyorsunuz? Parisli b ir m im ar. Birçok ev yap­

mış kendine, b ir sürü de hamam. Fransız ozanı Vil-

(35)

lon onunla şöyle alay eder: «Mal üstüne mal koymak için içi giden saygıdeğer b ir kişidir.»

Şu var ki, ortaçağın b ir «yıkanmazlar çağı» o l­

duğunu doğrulayan daha başka yazarlar da vardır. Bun­

lardan b iri şöyle d iy e c e k tir: «Ben ömrüm boyunca hiç yıkanmadığım halde, Tanrıya şükür, başkalarından daha az sağlıklı değilim .» A lb e rt M alet de XVI. yüz­

yılla Fransızların, beden bakımını savsakladıklarına evet der. XIV. Louis çağında, bu bakımsızlığın tam b ir pasağa dönüştüğü yüzde yüzdür. Hamamların sa­

yısı da, P a rislilerin sayısı üç katına çıktığı halde, ik i­

ye in m iş tir. P a rislile r e lle rin i bile yıkamaya üşenlr- lerm iş. Yüzlerini ise pek seyrek yıkarlarm ış. Zaten XIV. Louis, hayatında b ir kez yıkanm ıştır. O da 1665’- te, kaynatası, İspanya Kralı IV. F ilip ’in öldüğü yılda­

dır. XVII. yüzyıl Fransasının insanlarına «sudan kor­

karlardı» dem elerinin nedeni budur. Ama buna kar­

şılık, kibarlar ve soylular bol bol krem , lavanta, ko­

kulu pudra kullanırlarm ış. İtalyan inceleri de Fransız- lardan hiç aşağı kalmazmış. Bunların topu, ke nd ile rin i

«sanatla pisletm e a lış k a n lığ ın a adamışlardır.

A vrupalIlar, yıkanmaktan geçtim , içm ek için bile sulara, çeşm elere yanaşmak istem ezler. XIX. yüzyı­

lın ortalarında, Viyana'da yaşayan İsveçli b ir doktor su üzerine şunları döktürecektir: «Su b ir ta ş tır, basit b ir b illû r. Tabiî buz halinde. Bu, kuzey kutbunun aşa­

ğısına düşen m em leketlerde sıvı halinde bulunur.

Bunun için oldukça güçlü b ir sıcaklık gerekir. Ama bu sıcaklık, öteki taşları eritm eye elvermez.»

Gelin görün ki, İsveçli doktorun suyu kötülem ek­

te ki asıl amacı Viyana'da b ir bira fabrikası açmak iznini elde etm ekm iş. Başbakan M e tte rn ich 'in kendi özel şaraphaneleri bulunduğu için', o da suyun kötü­

lenmesine pek ilg i gösterm iş. Ama bu sözler e rim iş

(36)

taşın sevllem eyeceğlne birçoklarını inandırm ıştır.

K im ile ri, kantarın topuzunu bütün bütüne kaçırm ış, Türklerin veba, tifo gibi hastalıklara yakalanmalarının nedenini de bol boi su içm elerine bağlam ıştır.

Bunların yargıları yadırganmamalıdır. Avrupa, iyi suyun ne olduğunu pek bilmez. Çünkü iyi su A vru ­ pa'da çok az bulunur. Fransızların, günün y irm i d ö rt saati, şarap içm elerinin nedeni de budur. Susuzluk­

larını ancak böyle g id e rirle r. Ama kuzey m em leketle­

rine, İsveç'e, Norveç'e gidin. Onların da kana kana su iç tik le rin i görürsünüz. Bu, İsveçli doktorun içten­

sizliğ ini daha iyi çıkarır ortaya.

Ama Türkler iyi su iç ic id irle r.

Onların, yaşamlarında, suya en baş köşeyi ayır­

malarının nedeni de iyi suyun, e skile rin deyişiyle ma-i leziz in hemen hemen m em leketim izin d ö rt b ir bucağından fışkırm asıdır. Hele İstanbul, b ir sular şeh­

rid ir. Sonradan Ham idiye adını alan Kâğıthane suyu, Eltürgârt dolaylarında çıkan Kanlı Kavak suyu, Sarı - yer deki Ç ırçır, Hünkâr, Şifa, Kestane suları, Yuşa dağı eteğindeki Abıhayat suyu, Küplüce’deki A y a z ­ ma suyu, Beykoz'daki Kaymakdonduran ve Karaku­

lak suları, Hasköy’deki İne Ayazması suyu, Vaniköy suyu, Büyük ve Küçük Çamlıca suları, Taşdelen su­

yu, Sırmakeş suyu, Elmalı suyu, Çubuklu suyu, Li- bade ve Kısıklı suları, Tomruk, Kayışdağı ve Yakacık suları insana kendilerini zorla saydırtan sulardır.

O sm anlIlar çağında istanbul.un dışından da sular g e tirtilirm iş . Fırat, N il, Tuna suları bunlardanmış. Ama en çok Nil suyu aranırm ış ve çok pahalıya s a tılır ­ mış. Hele kapalı şişelerde satılan 1833 yılının Nii suyu en çok aranan sulardanmış.

O kurlarım , belki bu yazıyı, Fuzuii'nin «Su Kasi­

desi »yle bağlamamı iste yece kle rdir. Ne var ki, ben

(37)

İyi b ir ş iir gördüm mü başımı çe v iririm . Etkisinde kalmamak İçin. Çünkü o dizeleri kendim bulacağıma inanırım.

Ama b ir şişe şarabı, hüngür hüngür ağlamadan Içemeyen, o İngiliz - Am erikan yazarı Thomas Paine benden İyisini yapar.

Ne kitap okur, ne de başkalarının düşüncesini inceler. Kendi kendine düşünür.

Sonunda da İnsan H akları’nı yazar.

Ne var, Paine, başını e lle ri arasına alıp düşü - nürken, karnında kendi çocuğunu taşıyan karısının can verişine, 2 ste rling ve 8 ş ilin çalan 15 yaşın­

daki arkadaşının darağacında sallanışına, tutsak pazar­

larında insanların kasaplık hayvanlar gibi satılışına, soylulardan alınmayan v e rg ile rin yoksullardan alınışı­

na ve insanlığın yüzünü ağartmayacak olan daha ni­

ce, nice olaylara, haksızlıklara da tanık olm uştur

(38)

YATMIŞ ASLAN DURUMU

Ruşen Eşref Onaydın «Şair Nigâr H anım efendi­

yi evinin salonundaki «hırdavatı nefise» arasında ya­

kaladığı va k it Türk edebiyatının Avrupa kaplıcalarına gitm eden yapamayan bu kadın ozanı kendisine bü­

yük b ir te zlikle şunları s ö y le y e c e k tir:

— Eskiler arasında beni en çok Fuzuli duygu­

landırdı. Fuzuli, Fuzuli, şim dilerde de Fuzuli... Ve Nedim.

Nedir, «Şair Nigâr Hanımefendi» bu iki ozan arasında büyük b ir ayrılık görür, b irini sevda iş le ­ rinde derin b ir ozan sayarken, ötekini şuh, şakrak bulur.

Ş air Nigâr b in ti Osman'ın bu görüşünü hemen hemen bütün e le ştirm e nler — Tanrı onların düğü­

nünde kar yağdırmasın — paylaşır. Çokları N edim '­

in ş iirle rin e Divan edebiyatında az çok b ir ye r ayı­

rırlarsa da, onun Türk ş iirin i tazelem iş olması üze­

rinde yeterince durm azlar. Oysa Nedim, ozandan canlılık ve tazelik beklenm esi g ere ktiğ in i de çıtlat- m ış tır onlara :

Çünkü şâirsin, hayal-i tâzedir senden m urâd

38

(39)

Hoş, utanma duygusu alıkoyar bu g ib ile ri tazeli­

ğe uzanmaktan. Çünkü yaşamın sesine kulak ve riyor görünmek birçoklarına göre h a fiflik tir. A ğ ır başlı, oturaklı b ir insan sayılmak için, yaşantılara, canlılı­

ğa, tazeliğe, evet evet neşeye arka dönmek gere - kir.

Jean Giraudoux Chaillot’daki Deli de yaşamın güzelliğine arka dönenlerin Paris'i nasıl yıkıp ç irk in ­ leştirm eye çalıştığını anlatır. Bunlar, ağaçları kesen, köpekleri zehirleyen, binalara gizlice tekm e savuran, lokantalara çapulcu, kasaplara da yırtıcı hayvanlar gibi dalan k iş ile rd ir.

İtalyan buyurganı M u s s o lin i’nin de pazarları gra­

m ofon çalmayı ve dans etm eyi yasakladığı hesaba katılacak olursa İnsanların som urtkanlığı, güler yüzlü­

lüğe yeğ tu ttu k la rı daha iyi anlaşılır. Ama insanlara yakışan, bu karamsarlığa, bu yabanlığa boyun eğ - mek değil, dünyanın tazeliğine, dünyanın renklerine gönlünü açık tu tm a ktır. Giraudoux'nun C h a illo t'lu d elisi A u rélie de bunu yapar. Çünkü C haillot, dün­

yanın bütün se m tle ri g ib i, yağm ur yağsın, güneş aç­

sın, Tanrı'nın günü insanları kendine çağırır. Ama A u rélie sokağa çıkmadan önce d iş le rin i fırçalam ayı, yüzünü gülsuyu ile yıkamayı, H int işi kutuda saklı duran takma saçlarını başına geçirm eyi ve Acem kü­

peleriyle sarı yakut yüzüğünü takıp takıştırdıktan sonra A m iral Courbet'den kalma bakır gongta yüzüne son b ir çekidüzen verm eyi de savsaklamaz. Çünkü bunlar, bu te m iz lik le r, bu süsler, bu fazlalıklar da yaşamın içirjde ye r alır.

Diyeceğim , N edim ’i beğenmeyenler bu şe n likli dünyaya kapalı olanlardır. Ama onu gerçekten se­

ve nler de Nedim ’in açtığı yeni çığırın ne olduğunu doğru dürüst anlayamamışlardır. Bunlar N edim 'in ba-

Referanslar

Benzer Belgeler

* Mütenevvi eklerin, diş açılmasına lüzum olmadan, muhtelif kuturdaki borular için tedarik edilebilen hususi boru aksamile (somunla sıktırma veya şariyet esasına dayanan

Sokak cephesinde kabul kısmı ile servis toplanmış ve arka cephe üze- rine yatak odaları konulmuştur.. Binanın ortasında büyük bir aydınlık

Mektebin plânı L şeklinde olup esas kısımda bir antre, kat merdiveni ve arkada toplantı ve spor salonu vardır.. Diğer kola,

Çünkü aksi tesir- lerin bu tarzda hesabında döşemenin kenarlarının istinadlandırma tarzları (Dört kenarın serbest veya mütedahil, iki kenarın serbest, diğer ikisinin

ır uzakta bulunan ve ayni zamanda park dahilinde inşa | edilmiş bir kaç evin teshinini ve sıcak suyunu temin eden bir j merkezden idare edilmektedir.. Banyoda yaz, kış işleyen

oda ile yeniden ilâve edilen büyük oturma salonundan iba- Mimar manzaraya hâkim olan cihetlere yaptığı geniş balkonlar ve çatıya verdiği az ve tatlı meyille binaya cam

Bu ocaklara bağlanacak yine bu fabrikanın lâtından olan su haznesi (BOİLER) tertibatile bir e' litre 40 derece sıcaklıkda suyu temin edilir, her tipe bir su haznesi bağlanabilir

Son zamanlara kadar yapılan ve hiçbir karakteri olmıyan binalar yerine; yeni evlerimize, esasen eskiden pek bariz bir surette mevcut olan mimarî karakterimizi vermek için yapı- lan