İÇ İNDEK İLER
• BİRİNCİ EN‐İYİ TEORİSİ:
KÜRESELLEŞME OLGUSU
• Küreselleşmenin Tanımı ve Amacı
• Küreselleşmenin Tarihsel Gelişimi
• Küreselleşmenin Aşamaları
• Küreselleşme ve Dış Yansıma
HEDEFLER
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Küreselleşme kavramı,
küreselleşmenin boyutları ve bu kavramın tarihsel gelişimi
öğrenilebilecek,
• Tarihsel süreçte iki büyük
küreselleşme dalgasının varlığı ve bunlara yol açan etkenleri ve yansımaları hakkında fikir sahibi olabilecek,
• Küreselleşme süreci ile ülkeler arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin gelişimi ve dış
yansımaları hakkında bilgi edinilebileceksiniz.
BİRİNCİ EN İYİ TEORİSİ:
KÜRESELLEŞME
AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİ
Prof. Dr. Ömer Selçuk EMSEN
ÜNİTE
1
Küreselleşme dünya genelinde üretim
faktörlerinin ve malların serbest dolaşımına olanak
sağlar.
GİRİŞ
Dünya ekonomisinde iki uç akımın olduğu bilinmektedir. Bir uçta ülke ekonomisini üretim açısından tamamen koruma güdüsü ile dışa kapalı ve bu çerçevede üreticiyi koruma güdüsü ile müdahaleci bir ekonomik yapı ve diğer uçta da tüketim açısından tamamen koruma güdüsü ile dışa açık bir ekonomik yapı söz konusudur.
İlk yapıdaki ekonomiler müdahaleci ekonomiler ve ikinci yapıdaki ekonomiler ise liberal ekonomiler olarak tanımlanır. Bu iki uç arasında kalan sistemler de karma sistem olarak adlandırılır. Dünya ekonomisinde müdahaleciliğin kalkınmayı sağlayacağına dair inancın zaman zaman sorgulandığı veya demode olduğu dönemlerde moda akım, liberalizmin hem toplumsal anlamda kalkınmayı sağlayacağı hem de bireysel manada daha kaliteli ve ucuza tüketim imkânı sunarak refahı artıracağı savı ileri sürülür. Bu sav kökenini klasik iktisat ve liberal düşünceden alırken bunun tüm dünyaya şamil olarak uygulanması da birinci‐en‐iyi ya da küreselleşme olarak adlandırılır. Dolayısıyla küreselleşme mal ve faktör akımları önündeki engellerin kaldırılarak dünya ekonomisi ile bütünleşmeyi ifade etmektedir. Bu çerçevede Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması (GATT) ile bu kuruluşun 1995’ten sonraki işlevlerini yüklenen Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) ana amacı da dünya ticaretinin serbestleştirilmesi ve bu çerçevede dış ticareti kısıtlayan gümrük tarifeleri, kotalar gibi engellerin kaldırılmasını sağlamaktır.
BİRİNCİ EN‐İYİ TEORİSİ: KÜRESELLEŞME OLGUSU
Küreselleşme Tanımı ve Amacı
Küreselleşme, ilk defa McLuhan ve Fiore (1968) tarafından “küresel köy”
kavramının kullanımı ile yaygın olarak kullanılır olmuştur. Bu açıdan küreselleşme, giderek genişleyen entegrasyonun eşlik ettiği siyasal ve sosyal bağlara ilaveten uluslararası mal ve hizmet ticaretinin büyümesi ve doğrudan yabancı sermaye yatırımlarındaki artışlar ile karakterize edilir. Dolayısıyla küreselleşme olgusu, kavramsal olarak dünya ölçeğinde sınırlandırmaların olmadığı bir duruma işaret eder. Buradaki tanımlamanın iktisadi boyutuyla ele alınması hâlinde iki tür tanımlama yapmak mümkündür. Buna göre dar anlamda küreselleşme, uluslararası arenada mal hareketliliğinin önündeki engellerin kaldırılması ve böylece serbest dolaşımının sağlanmasıdır. Mal hareketliliğinin önündeki engellerden kast edilen;
‐ gümrük tarifeleri ve kotaların olmadığı,
‐ ithalatın yasaklanmadığı,
‐ döviz ya da kambiyo denetimine gidilmediği,
‐ çoklu kur uygulamalarının yapılmadığı vb. yapılardır.
Geniş anlamda küreselleşme ise, mal hareketliliğinin yanı sıra tüm üretim faktörlerinin serbestçe dolaşabilir olduğunu ifade eder. Küreselleşmenin tam aksi yapı ise korumacılık olarak tanımlanır. Bu perspektifte sınırlamaların olmadığı, her türlü özgürlüklerin sağlandığı yapı da aynı zamanda “birinci‐en‐iyi” olarak tanımlanmaktadır. İktisadi açıdan küreselleşme, klasik iktisat orijinli bir kavram niteliği taşımaktadır ve klasik iktisadın işleyişinin temelini oluşturmaktadır. Klasik
Çok uluslu şirketlerin dünya genelinde faaliyette bulunmaları
üretim sürecinin küreselleşmesinde önemli bir yer tutar.
iktisat özellikle dış ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasına paralel olarak iş bölümü ve uzmanlaşmanın sağlanmasına yoğunlaşırken bunun yansımaları olarak üretimde artışın ve dolayısıyla gelir artışının gerçekleşeceğini iddia eder. Üretimde ve gelirdeki artışlar da tüketicilerin daha fazla mal ve hizmet tüketmesine imkân sağlayarak refahın artmasını sağlar. Küreselleşmenin ise üç temel asli boyutu bulunmaktadır: i‐) ekonomik, ii‐) siyasal, iii‐) kültürel.
i‐) Ekonomik boyut: Ekonomik küreselleşme ülkeler arasındaki sınırları aşındırarak insanların, sermayenin, malların ve hizmetlerin daha kolay, daha hızlı ve daha serbestçe dolaşmasını sağlamaktadır. Ekonomik küreselleşmede de üç husus dikkat çekicidir:
a) Ticari küreselleşme b) Mali küreselleşme c) Üretimin küreselleşmesi
‐ Ticari küreselleşme birinci küreselleşme dalgasında özellikle pazar arayışının bir yansıması olarak ortaya çıkmış ve bu yönüyle sömürgecilik anlayışını doğurmuştur. Dolayısıyla daha çok gelişmiş‐sanayileşmiş ülkelerin yığın üretimlerini emecek (massedecek) talep arayışının bir yansımasıdır. Ancak, bilinen anlamda gümrük imtiyazları elde etme çabaları veya daha genel ifadesiyle kapitülasyonlar bu bakış açısının göstergesi konumundadır.
‐ Mali küreselleşme, ülkelerin kısa ve uzun süreli sermaye akımlarıyla ilgili olarak uyguladıkları engel ve kısıtlamaları kaldırarak yurt içi piyasalarını dünya piyasalarıyla bütünleştirmelerinin bir yansımasıdır.
‐ Üretimin küreselleşmesi özellikle çok uluslu şirketlerin (ÇUŞ) sınır ötesi üretimlerini yaygınlaştırma arayışları olarak kendini göstermiştir.
Şekil 1.1. Ulusal ve Uluslararası Bağlar
Şekilde mal ve hizmet ticareti ile mali ve üretim açısından küreselleşme boyutu verilmiştir. Buna göre ulusal bir ekonomi, mal ve hizmet piyasalarına ilaveten mali ve üretim boyutuyla dünya ile bütünleştikçe, kazancının o nispette artacağı kabul edilir. Dünya ekonomisinde serbestleştirme ve dolayısıyla bütünleşme çabaları daha çok eski adıyla Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) ve şimdiki adıyla Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ile derinleştirilmeye çalışılmaktadır. 1947 yılında Türkiye’nin de üye olduğu ve birçok dünya ekonomisinin de taraf olduğu GATT’ın iki ilkesi dikkat çekmektedir. Bunlar;
Küreselleşme sonucunda bir ülkede
ortaya çıkan hayat tarzına ilişkin değişiklikler diğer ülkelerde de yayılma
olanağı bulur.
en çok kayrılan ülke kuralı ve ulusal işlem kuralıdır. En çok kayrılan ülke kuralına göre bir ülke başka bir ülkeye gümrük vergisi tavizinde bulunursa, aynısını GATT’a taraf olan diğer ülkelere de vermek zorundadır. Ulusal işlem kuralı ise bir ülkenin ülke içi kamu ve özel ihalelerde yerli ve yabancı ayrımı yapmaması gerektiğini belirten kuraldır. Her iki kural da dünya ekonomisi ile bütünleşmeyi beslerken, bu durum aynı zamanda ulusal ekonomilerin dış piyasalarla daha fazla bütünleşik olmasına yol açmaktadır. Bu da o ülkenin dışarıdan gelecek konjonktürel‐devrevi dalgalanmalardan o kadar fazla etkileneceğine de işaret eder.
ii‐) Siyasal boyutu: Küreselleşmenin siyasal boyutu, eskiden ulus‐devletin tekelinde kabul edilen birçok konuyu tartışılır hâle getirmekte; rejim sorunlarından insan haklarına kadar birçok konuda ulus‐üstü kurum ve kuruluşların ulus‐devlete müdahalesine imkân veren düzenlemeleri ifade etmektedir.
iii‐) Kültürel boyutu: Küreselleşmenin kültürel boyutu ise, bir taraftan yeme‐içme, giyim‐kuşam ve eğlenme tarzlarında benzerlikler ortaya çıkarırken diğer taraftan da yerel kültürlerin birbirlerinden daha iyi haberdar olmalarını ve birbirleriyle etkileşime girmelerini sağlamaktadır.
Özetle küreselleşme ile birlikte;
‐ yaşam biçimleri,
‐ üretim,
‐ tüketim,
‐ çalışma koşulları ve
‐ demokratikleşme tüm dünyada birbirine benzer hâle gelmekte ve özellikle de ihracat, ithalat ve yabancı sermaye yatırımlarıyla, bu kavramların birbirine olan bağımlılıkları artmaktadır. Böylece artan uluslararası ekonomik bağımlılıkla üretim, harcama ve finans siyasal sınırlarca daha az kısıtlanmakta ve dolayısıyla ulusal para ve maliye politikaların etkinliği zayıflamaktadır.
Küreselleşme sonrası kapsamlı ekonomik reformlar değişik sektörlerde kendini göstermiştir.
1‐) Maliye politikası reformları: Devletin vergi rejimi, gümrük vergilerinin düşürülmesine karşılık, toplanan vergilerin daha çok tüketim üzerinden alınan vergilerden oluşturulması şeklinde uygulanır.
2‐) Endüstriyel politika reformları: Kapasite lisanslama uygulamasından vazgeçilmiş ve zorunlu lisans uygulamasında kısıtlamaya gidilmiştir. Bu kategori ulusal güvenlik, halk sağlığı ve kamu güvenliği gerekçelerine dayandırılır.
3‐) Ticaret politikası reformları: Uygulamaların çoğu açık genel lisans niteliğindedir ve buna ilaveten miktar kısıtlamalarının kaldırılmasına yöneliktir.
4‐) Para politikası ve finansal sektör reformları: Bu başlıkta dört tür konu ele alınmaktadır:
Faiz oranları düşürülmesi ve ihtiyari normların kısıtlanması
Mevduatları koruma uygulamasına gidilmesi
Sigortacılık sektörü ile bankacılık sektöründe bağımsız düzenlemelere gidilmesi
Borç akımları yerine hisse akımlarına ağırlık verilmesi ve bu da doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına yönelimi teşvik etmesi
Ekonomik faaliyetlerin küresel
anlamda yaygınlaşması
sonrasında toplumlarda demokratikleşme noktasında da benzer
yayılma eğilimleri oluşmuştur.
5‐) Döviz kuru kontrollerinde esneklik: Sermaye kazançları içerisinde yer alan kâr ve temettülerin ülke dışına çıkışındaki kısıtlamalar kaldırılmıştır.
Küreselleşmenin Tarihsel Gelişimi
Ekonomik liberalizm kavramı, J. J. Rousseau temelli olarak daha çok siyasal liberalizm kavramından beslenir. Siyasal liberalizmde ise demokratikleşme en önemli aşamadır ve dünya demokratikleşme deneyiminden hareketle S. P.
Huntington’a göre demokratikleşmenin temelinde “üç dalga” bulunmaktadır:
Birinci dalga: 1828‐1926 arası dönemi
İkinci dalga: 1943‐1962 arası dönemi
Üçüncü dalga: 1980’lerin sonunu, yani Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla başlayan dönem (Huntigton’ın tanımlamasıyla demokrasinin küresel yayılması)
Özellikle demokratikleşmede üçüncü dalga, çoğu otoriter rejimleri tasfiye etmiş ve politik sistemleri dışa açarak ekonomik reformlar için yatırımcıların lehinde katalizör görevini üstlenmiştir.
Huntigton’a yapılan atıfta olduğu gibi, uygulamalı çalışmalar genel olarak siyasal gelişmeler‐demokratikleşme ile ekonomik büyüme arasında pozitif yönde ilişkilerin olduğunu vurgulamaktadır. Bu da eğitim ve sağlık gibi kalkınmanın önemli bileşenlerinden olan beşerî sermaye göstergeleri ile birlikte ele alınabileceğine dair vurgulara yer verilmektedir. Dolayısıyla demokratikleşme kalkınmanın ön koşulu olarak kabul edilmektedir. Diğer yandan demokrasinin kalkınmanın ön koşulu değil, sonucu olduğuna dikkat çekilmekte ve bu anlamda kalkınmaya yardımı olsun olmasın, bunun manipüle edilebilecek bir değişken olduğu öne sürülmektedir. Özellikle gelişmiş ülkelerde (GÜ) tarihsel gelişim incelendiğinde, demokratik haklardaki kazanımların pek de sanayileşmenin erken aşamasında olmadığı gözlenir.
Bireysel Etkinlik
• Kültürel anlamda küreselleşmeyle ilgili olarak neler örnek verilebilir?
Küreselleşmenin ekonomik boyutunda
ulusal ekonomilerin dünya ile bütünleşmesi
beklenir.
Tablo 1.1. Gelişmiş Ülkelerde Demokrasiye Geçiş Tarihleri
Ülkeler Erkeklere Genel Oy
Hakkı
Genel Oy Hakkı Avustralya
Avusturya Belçika Kanada Danimarka Finlandiya Fransa Almanya İtalya Japonya Hollanda Yeni Zelanda Norveç Portekiz İspanya İsveç İsviçre
Büyük Britanya ABD
1903(1) 1907 1919 1920(2)
1849 1919(3)
1848 1849(2) 1919(4) 1925 1917 1889 1898
‐
‐ 1919 1879 1918(5) 1870 (1965)
1962 1918 1948 1970 1915 1944 1946 1946 1946 1952 1919 1907 1913 1970 1931 (1977)
1918 1971 1928 1965 Not: Parantez içindeki rakamlarda ABD için siyahlara oy hakkının askıya alınması ve İspanya’da da daha sonraki süreçte General Franko’nun darbeyle oy hakkını geri alması belirlemesi vardır. (1) Irka dayalı şartlarla, (2) Mülkiyete dayalı şartlarla, (3) Komünistler hariç, (4) Kısıtlamalarla, (5) Otuz yaşın üzerindeki bütün kadınlar ve erkekler.
Kaynak: Chang, Ha‐Joon, Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü, (Çev. Tuba Akıncılar Onmuş), İletişim Yayınları, İstanbul, 2004: 131.
Ekonomik gelişmişlikte ileri denebilecek ülkelerin demokratik anlamda gelişmişlik göstergesi kabul edilen oy hakkında oldukça geç kaldıkları dikkat çekmektedir. Bu bağlamda gerek siyasal, gerekse ekonomik anlamda dünya lideri kabul edilen ABD’nin bu konuda en geç genel oy hakkı tanıyan ülke olması ise oldukça ilginçtir.
Ekonomik bir kavram olarak küreselleşme, millî ekonomilerin dünya ile bütünleşmesini, teknoloji, üretim, tüketim ve başta finans piyasaları olmak üzere faktör piyasalarını kapsamaktadır. Dünya ekonomisinde ekonomik bütünleşmeler, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılına başında etkili bir şekilde yaşanmışken günümüzdeki şekliyle de ilk önce GATT çerçevesinde uluslararası mal ticaretini bir disiplin altına almayı amaçlamış ve 1970’ler ile 1980’lerde başlayan mali ve diğer hizmet piyasaları ile yatırımların entegrasyon süreci ise GATT Uruguay Turu çerçevesinde belirli kurallara bağlanmıştır. Günümüzde fikrî mülkiyet hakları ve finans kapital olgusuyla küreselleşme daha da derin boyutlarda kendini gösterir
Bireysel Etkinlik
• Gelişmekte olan ülkelerde demokrasiye geçiş süreci ile ekonomik olarak gelişme süreçleri arasında bir paralellik olup olmadığını araştırınız
Küreselleşme olgusu ile dünya ile bütünleşen ülkelerin her anlamda gelişme fırsatları artmıştır.
olmuş ve bu çerçevede yeni düzenlemede bulunma gereksiniminin bir yansıması olarak GATT da WTO şekline bürünmüştür. Tarihsel gelişim ışığında, iki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçişin olası sancılarına karşı da dünyada bölgeselleşme‐bütünleşme eğilimlerinde yeni bir ivmenin ortaya çıktığı gözlenmektedir. Bu açıdan günümüzde gelinen noktada dünya ticaretinin ortalama yarısının bölgesel iktisadi gruplar arasında yapıldığı dikkat çekmektedir.
Kapitalizmin adeta serbest pazar ekonomisi, küreselleşme gibi kavramlarla eş anlamlar taşıdığı bugünün küreselleşme sürecinde, II. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist sistem ile sosyalist sistem arasındaki güç savaşlarının yattığı söylenebilir.
Sosyalist sistemin özellikle 1970’lere kadar sergilediği yüksek büyüme performansını sürdürememesi ve buna karşılık kapitalist sistem içerisinde bulunan ülkelerin daha yüksek ve istikrarlı büyüme sergilemeleri, sosyalizmin çöküşünü ve kapitalizmin tek geçer sistem olduğuna dair inancı beslemiştir. Sosyalist sistemin temel sorunu olarak;
(i) fonksiyonel fiyat sisteminin olmayışı,
(ii) fiyat sistemini desteklemede ve mülkiyet haklarını korumada yasal çerçevenin
(iii) finansal kurumların bulunmayışı sayılabilir. Bu yapısal etkenlerdeki yoksunluğa piyasa ekonomilerinin sergilemiş olduğu yüksek performans eklendiğinde, kumanda ekonomisinin terkine yönelik çabalar ağırlaşmıştır.
Piyasa ekonomilerinin büyümede yakaladıkları yüksek büyüme performansının altında da 1970’lerde başlayan finansal kısıtlamaların kaldırılması süreci ve sermayenin kıt olduğu ekonomilerde yüksek yatırım‐tasarruf hedefinin tutturulması etkili olmuştur. Sermaye hareketlerinde düzensizleştirme ya da kısıtlamaların olmaması şeklinde ifade edilen deregülasyon olgusu da küreselleşmenin ilk nüvelerini oluşturarak ekonomik büyümeyi hızlandırmıştır. Zira küreselleşmenin hızlı reformları (mali ayarlama, istikrar, güçlenen özel mülkiyet hakları ve gerçekçi döviz kurları), istikrarlı ve yüksek büyümenin belirleyicisi olmuştur. Politika gerçekleşmeleri dikkate alındığında, liberalleşmenin büyümeyi artırdığı, buna karşılık gelir eşitsizliğini derinleştirdiği ancak mutlak fakirliği azalttığı gözlemlenmiştir.
Kapitalist sistemin sosyalist sisteme karşı üstünlüğü 1970‐1980’lerde belirgin bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu üstünlük, özellikle ekonomik büyüme ve refah etkileri şeklinde kendini hissettirmiş Batı Bloğu içerisinde küreselleşmenin faziletlerine vurgu yapan doktriner bakış açılarını da beslemiştir. Küreselleşmenin sadece ekonomik bir unsur olmaktan da öteye, daha geniş bir yelpazede değerlendirilebileceği genel kabul görmektedir. Bu yönüyle küreselleşmenin boyutları ve tanımlarını aşağıdaki tablo ile özet olarak vermek mümkündür.
Tablo 1.2. Küreselleşme Boyutları ve Tanımlamaları
Küreselleşme Boyutu Küreselleşmenin Tanımı
Genel olarak küreselleşme
Ulusal ya da yerel unsurların tüm dünyaya yayılması ve paralel olarak uluslararası unsurların da ulusal ya da yerel hâle gelmesi Ekonomik anlamda
küreselleşme
Ticaretin, üretimin, yatırımın, finansal faaliyetlerin, teknolojinin, ekonomik sistem ve ideolojilerin uluslararasılaşması süreci Siyasal anlamda
küreselleşme
Ulusal düzeyde geçerli olan politik yönetim modellerinin küresel düzeyde de geçerlilik kazanması ve yaygınlaşması.
Toplumsal anlamda küreselleşme
Toplumların birbirlerine yakınsayarak homojen hâle gelmesi ve dünya genelinde toplumların içinde bulunulan zaman diliminde hâkim olan toplum tipine benzer özellikler kazanmaya başlaması Kültürel anlamda
küreselleşme
Ulusal kültürlerin farklı ulusal kültürlerden etkilenmesi veya onları etkilemesi ve belirli ulusal kültürlerin de orada yaygınlaşması
Teknolojik anlamda küreselleşme
Bilim ve teknolojide ileride bulunan ülkelerde ortaya çıkan yeniliklerin üretim sistemlerinde ve iş süreçlerindeki değişikliklerin uluslararasılaşması, dünya ölçeğinde yayılması.
Kaynak: B. Gürsoy, Küreselleşmenin Ölçülmesinde Sistematik Yaklaşımlar, 2006: 8’den nakleden, S. R. Karluk, Küreselleşene Dünyada Uluslararası Kuruluşlar, Beta Basım Yayım, İstanbul, 2007: 2.
Küreselleşmenin 1980’lerden itibaren iktisat literatüründe yer almaya başlaması ve hızlanmasında dört önemli hareketlilik dikkat çekmektedir:
a) insan hareketliliği, b) sermaye hareketliliği, c) enerji hareketliliği, d) kuvvet hareketliliği.
Bu hareketliliğin beslediği küreselleşme olgusu, ekonomik anlamda liberal ekonomik düzen ya da “laissez faire, laissez passer” (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) ilkesi, politik alanda ise demokrasi temelli bir sistem olarak kabul edilmektedir. Özetle, teorik düzeyde siyasal düşünce temelli olarak J. J.
Rousseau’ya ve iktisadi anlamda da A. Smith’e kadar uzanan bir geçmişi bulunan liberalizm ve demokratik anlayışın özellikle iktisadi açıdan “birinci‐en‐iyi” şeklinde ifade edilen serbestleşmenin insan refahını maksimum düzeye eriştireceği savunulur.
İktisadi olarak 1970‐sonrasındaki küreselleşme sürecinin 19. yüzyıl kapitalizminin içinde bulunduğu genel küreselleşme dalgasının bir devamı taşıdığı ileri sürülmektedir. Dünya kapitalizminin son iki yüzyıllık tarihi incelendiğinde, iki ayrı uzun salınım altında, iki adet küreselleşme evresinin gerçekleşmiş olduğu dikkat çekmektedir. Bu evrelerden birincisinin 18. yüzyıl sanayi devriminin teknolojik gelişmelerini takiben, kabaca 1870‐1914 arasında dünya mal ve finans piyasalarında hükmünü sürdürmüştür. 1870‐1914 arası yıllara damgasını vuran ilk küreselleşme dalgasının temel özelliği, para piyasalarında ve ticaret ilişkilerinde altın standardının uygulanmasıdır. I. ve II. Dünya Savaşları ve ulus devletlerin görece bağımsız kalkınma ve ticaret politikaları ile şekillenen 1914‐1970 arası dönemde kesintiye uğrayan küreselleşmenin ise 1970’lerden itibaren dünya ölçeğinde yeni bir küreselleşme dalgası ile ortaya çıktığı görülmektedir. İktisat literatüründe 20. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan ikinci küreselleşme dalgasının henüz 1914 düzeyine ulaşmadığı konusu tartışmalı kabul edilmekle
İlk küreselleşme sürecinde sanayileşmiş ülkelerin
sömürgecilik faaliyetleri etkili
olmuştur.
birlikte, günümüzde uluslararası finansal sermayenin akışkanlığını düzenleyen finansal araçların çeşitliliği iki küreselleşme evresinin nitelik farklılıklarını ortaya koymaktadır.
19. ve 20. yüzyıl küreselleşme evrelerinin sermaye hareketleri açısından en önemli farkı, ilk küreselleşmenin reel bir mal ile (yani altın standardında) düzenlenmesi söz konusu iken ikinci küreselleşmenin kâğıt paraların nominal değişim hareketlerine dayalı olmasıdır. Bu anlamda 20. yüzyılın insanlık tarihindeki belki de en ayırt edici özelliği, ulusal paraların değişim değerlerinin altın veya benzeri reel hiçbir mal tarafından desteklenmeyen ve dolayısıyla nominal birer büyüklükten ibaret paraları kapsamasıdır. Ulusal paraların değişim hadlerinde ya da diğer bir ifadeyle döviz kurlarındaki bu belirsizlik, finansal sistemin işleyişi açısından bir yandan büyük riskler taşımakta, diğer taraftan da spekülatif nitelikli kazançları özendirmekte ve finansal sermayenin akışkanlığını reel üretim süreçlerinden kopartarak uyarmaktadır.
Birinci küreselleşme dalgası: 1870‐1914
Küreselleşmenin altın çağı olarak da nitelendirilen birinci küreselleşme dalgasını ve bu dalgayı doğuran faktörler şunlardır:
1. Sanayi İnkılabıyla kitlesel üretim ve pazar (massetmeye yönelik) arayışları,
2. Ulaştırma alanında ortaya çıkan teknolojik gelişmeler (buharlı gemilerin ve telgrafın icadına paralel olarak işlem maliyetlerinde düşüşler),
3. Altın para standardını da içeren destekleyici kurumların varlığı, 4. ÇUŞ’ların doğuşu ve faktör (iş gücü) arayışları.
Kapitalizmi, ülkeleri kendi içlerine kapandıkları dönemler ile hızla dışa açıldıkları dönemler şeklinde ayırmak gerekir. Örneğin, dış ticaretin hızla serbestleştiği, sermayenin küresel anlamda hızla yer değiştirdiği, büyük göçler nedeniyle iş gücünün de serbest dolaşımına olanak tanındığı kabaca 1870‐1913 yılları arasındaki dönem, küresel kapitalizm olarak tanımlanmaktadır. Diğer taraftan, iki dünya savaşı ve 1929 Büyük Dünya Buhranı’nın belirleyici olduğu 1913‐45 dönemi ise, önceki dönemin aksine, hemen her alanda içe dönük politikaların uygulandığı ve dünya ticaretinin daraldığı bir dönem olarak tanımlanabilmektedir. Bu iki dönem, az gelişmiş ülkeler için farklı anlamlar taşımıştır. Birincisinde, sömürgeci yönetimler aracılığıyla bu ülkeler dünya ekonomisiyle bütünleşmeye zorlanırken “dışa açıklık‐ihracata yönelik sanayileşme” stratejisine vurgu yapılır. İkincisinde ise kimi Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye gibi siyasal açıdan bağımsız ülkeler, sanayileşmeye dayalı kalkınma politikaları uygulamaya koyabilmişlerdir Bu da “dışa kapalı‐otarşi‐ithal ikameci sanayileşme” stratejisi olarak nitelendirilmiştir.
Mal piyasalarında küreselleşme ve refah etkileri
Mal piyasalarında küreselleşme olgusu, kavramsal olarak dünya ölçeğinde sınırlandırmaların olmadığı bir durum olarak ifade edilir. Küreselleşme düşüncesinin daha çok serbest ticaretin faziletlerine vurgu yapan anlayıştan beslendiği açıktır. Küreselleşme olgusu genel olarak değerlendirildiğinde, 1870‐
Bir ülkenin tüm ihtiyaçlarını kendi iç
piyasasından karşılaması otarşi olarak adlandırılır.
1913 arası dönemde daha çok Sanayi İnkılabında başarılı olup iç kitlesel üretimde patlamalar yaşayan ülkelerin, bu üretimi yurt içi piyasada massedemeyince, diğer bir ifadeyle üretimi iç piyasada eritemeyince, bu kez iç talep yetersizliğini dış piyasalardaki taleple eritmeye yönelik politika arayışı içerisinde oldukları söylenebilir. Bu özet eleştirel bakışa karşılık, başta A. Smith ve onun uzantısı konumundaki klasik iktisatçılar, serbestleşmenin ülkeler arasında iş bölümü ve uzmanlaşmayı derinleştirerek dünya ticaretini artıracağını, dünya ticaretindeki artışların da dünya gelirini arttıracağı, dünya gelirindeki artışların ise tüketimi ve dolayısıyla dünya refahını artıracağı ileri sürülmektedir. Klasik iktisat özellikle dış ticaret önündeki engellerin kaldırılması ile üretimde iş bölümü ve uzmanlaşmanın sağlanması yoluyla üretimde artışın, dolayısıyla gelir artışının gerçekleştirilmesine imkân sağlar. Üretimde ve gelirdeki artışlar da tüketicilerin daha fazla mal ve hizmet tüketmesine imkân sağlayarak toplumsal refahın artmasına yardımcı olur.
A. Smith’in öne sürdüğü ve aynı zamanda birinci küreselleşmenin de temelini oluşturan mal piyasalarında serbestleşmenin oluşturulması yaklaşımında üretim, tüketim ve refah artışlarının küreselleşme ile nasıl sağlanabileceği aşağıdaki tabloda açıklanmıştır.
Tablo 1.3. Bir İşgücünün Günlük Üretim Kapasitesi (Birim fiyatlar aynı)
Dışa Kapalı Yapı Dışa Açık Yapı
A malı (Sanayi)
B malı (Tarım)
Toplam Dünya
A malı (Sanayi)
B malı (Tarım)
Toplam Dünya
ABD 50 br.(*) 30 br. 80 br. 100 br. ‐ 100 br.
Almanya 20 br. 80 br.(*) 100 br. ‐ 160 br. 160 br.
TOPLAM 180 br. 260 br.
Kaynak: Seyidoğlu, Halil, Uluslararası İktisat: Teori, Politika ve Uygulama, Güzem Can Yayınları No: 26, İstanbul, 2013: 27.
Yukarıdaki tabloya göre dünyada sadece iki ülke (ABD ve Almanya) ve iki mal (A malı‐sanayi malı ve B malı‐tarım malı) bulunmaktadır. Dışa kapalı yapıda her iki ülkede de iş gücü bir günlük çalışmayla A malından ABD’de 50 birimlik ve Almanya’da ise 20 birimlik üretim yapmaktadır. Her iki ülkede de aynı iş gücü bu kez B malı ürettiğinde, ABD’de 30 birimlik ve Almanya’da ise 80 birimlik üretimde bulunmaktadır. Birim fiyatların eşit olduğu varsayımı ile bir iş gücünün iki günde ABD üretimine yaptığı katkı 80 birim iken yine Almanya’daki bir iş gücünün iki günde üretime yaptığı katkı ise 100 birimdir. Dünyada sadece iki ülke olduğu varsayımı yapıldığından, iki ülkenin çıktılarının toplamından ibaret olan dünya üretimi de 180 birim olacaktır. Bir diğer varsayım da kapalı ekonomi varsayımıdır.
Kapalı ekonomi tanımlaması dış dünya ile ekonomik ilişkilerin olmamasını ifade eder yani ihracatın ve ithalatın olmadığı bir ekonomik yapı söz konusudur. Buna da otarşi ya da dışa kapalı ekonomi adı verilir. Almanya ve ABD’nin otarşi yapısı da ürettiğini tüketen bir ekonomi olarak adlandırılır. Dolayısıyla Almanya’da tüketim A malında 20 birim ve B malında da 80 birim iken ABD’de tüketim A malında 50 birim ve B malında da 20 birimdir.
Küreselleşme ile birlikte her iki ülke de dışa açık politikalar benimseyecektir. Dışa açık politika ise avantajlı olunan alanda ihracat yapma ve dezavantajlı olunan alanda ithalat yapma anlamına gelir. ABD ve Almanya’nın
Küreselleşme sonucunda ülkeler
üretiminde üstün oldukları ürünleri üretip ihraç ederken
rekabet gücü açısından zayıf oldukları ürünleri ithal yoluna giderler.
avantajlı olduğu sektörler incelendiğinde, bir ABD’li işçi A malında bir Almanyalı işçiye göre avantajlı konumdadır. Zira A malında bir ABD’li iş gücü 50 birimlik çıktı elde ederken bir Almanyalı iş gücü de 20 birimlik çıktı elde etmektedir. B malında ise bir ABD’li iş gücü 30 birim çıktı elde ederken bir Almanyalı iş gücü 80 birim çıktı elde etmektedir. Bu durumda B malında Almanyalı iş gücü ABD’li iş gücüne göre daha fazla çıktı ortaya koymakta ve dolayısıyla B malında Almanya ABD’ye göre üstün konumdadır. Daha fazla üretim yapabilme ya da daha verimli olabilmeyle ortaya çıkan bu üstünlük yapısı da tabloda yıldız işareti (*) ile sembolize edilmiştir.
Dolayısıyla ABD’li iş gücü B malında değil, A malında üretime yoğunlaşırken Almanyalı iş gücü de A malında değil, B malında üretime yoğunlaşacaktır. Ortaya çıkan yeni yapıda ABD’li ve Almanyalı iş gücü bir gün A malında ve bir gün de B malında üretim yapmak yerine, ABD’li iş gücü A malında ve Almanyalı iş gücü B malında üretim yapacaklarından ülke üretimlerine katkıları da ABD’li iş gücü;
2 iş günü x 50 birim A malı = 100 birimlik çıktı elde edecektir.
Almanyalı iş gücü ise;
2 iş günü x 80 birim B malı = 160 birimlik çıktı elde edecektir.
Dünya üretimi de;
ABD’nin üretimi (100 birim) + Almanya’nın üretimi (160 birim) = 260 birim olacaktır.
Küreselleşmenin getirdiği avantajlı olanda uzmanlaşmanın yansıması, bireysel olarak ülkelerin ve toplam olarak dünyanın üretim ve gelirini artırmıştır. Diğer bir ifadeyle başlangıçta 180 birim olan dünya üretimi küreselleşmeyle birlikte 260 birime çıkmıştır. Üretim ve gelir artışının yaratacağı refah etkileri ise ihracat ve ithalat olguları ile açıklanır. Aşağıdaki grafikte kapalı ekonomik yapı ile açık ekonomik yapıda üretim, tüketim ve refah etkileri gösterilmiştir.
Liberal iktisatçıların kalkınma konusundaki fikirlerine karşı olan iktisatçılar, devletin
ekonomide yer almasını ve kalkınma
stratejisi belirlemesi gerektiğini savunurlar.
Şekil 1.2. Dışa Açılma ve Refah Etkisi
Buna göre açık ekonomide iken A malında üstün olan ABD 100 birim üretim yaparken tüketimi ise aynen kapalı ekonomide olduğu gibi 50 birim olarak kaldığında, 50 birimlik üretim fazlası vardır ve dolayısıyla bu 50 birimlik kısım ihracata konu olacaktır. Benzer şekilde B malında üstün olan Almanya 160 birim üretim yaparken tüketimi ise aynen kapalı ekonomide olduğu gibi 80 birim olarak kaldığında, 80 birimlik üretim fazlası vardır ve dolayısıyla bu 80 birimlik kısım ihracata konu olacaktır. Kapalı ekonomide ABD dezavantajlı olduğu B malından 30 birim üretip tüketmekte ve Almanya ise dezavantajlı olduğu A malından 20 birim üretip tüketmekteydi. Şimdi, ABD avantajlı olduğu A malından Almanya’ya 50 birimlik ihracat yapabilmekte; Almanya da avantajlı olduğu B malından 80 birimlik ihracat yapabilmektedir. ABD’nin ihracatı Almanya’nın ithalatı ve Almanya’nın ihracatı da ABD’nin ithalatı olacaktır. Bu yeni değişim ile birlikte kapalı ekonomide iken ABD’nin A malından 50 birim ve B malından 30 birim üretip tüketerek U0 kayıtsızlık eğrisinde iken açık ekonomiye geçmek suretiyle A malından 100 birim üretip 50 birimini tüketmekte ve kalan 50 birimi ihraç etmektedir. Buna karşılık dezavantajlı olduğu B malından hiç üretim yapmayıp 80 birim Almanya’dan ithal ederek iç piyasada tüketmektedir. Özetle yeni tüketim noktası da A malından 50 ve B malından 80 birim olmakta; sonuç itibarıyla U1 kayıtsızlık eğrisinde dengeyi sağlamaktadır. Dış ticaretin refah etkileri de daha fazla tüketim yapabilmeye bağlı olarak ABD’li tüketicinin faydasının U0’dan U1’e çıkması ile sembolize edilmiştir.
Benzeri durum Almanya için geçerlidir. Kapalı ekonomide iken U0 fayda düzeyinde 20 birim A malı ve 80 birim B malı üretip tüketmekte olan Almanya’nın
Gelişme sürecini sonradan tamamlayan ülkeler, ekonomilerini gümrük
tarifeleri ile birlikte uyguladıkları teknoloji, sanayi ve ticaret politikalarıyla
da korumuş ve geliştirmişlerdir.
açık ekonomiye geçmesiyle birlikte bu kez A malından hiç üretmeyip 50 birim ithal etmesi ve bunu iç piyasada tüketmesi söz konusu olmuştur. Avantajlı olduğu B malından ise 160 birim üretmekte olup 80 birimini iç piyasada tüketmekte ve kalan 80 birimi de ihraç etmektedir. Yeni tüketim noktası ise A malından 50 birim ve B malından 80 birimdir ve bu tüketim düzeyi de U1 fayda düzeyine işaret etmektedir. Özetle küreselleşme ile birlikte bireysel olarak Almanya ile ABD’nin ve global olarak da dünyanın daha üst fayda düzeyinde bulunması, daha üst refaha ulaşıldığını göstermektedir ve bu da ancak dışa açılmanın yani küreselleşmenin faziletlerinin bir yansımasıdır.
Birinci Küreselleşmenin Eleştirisi: Korumacılık Düşüncesi
Küreselleşmenin daha çok liberalizm ile at başı gittiği dikkate alınırsa, bir uç tanımlamayı yapan A. Alatlı’ya göre liberalizm, kimsenin kimseyi kimse için fedakârlık yapmaya çağırmayacağı düzene kavuşma arzusunun açığa vurulmasından ibarettir. Liberalizme ve dolayısıyla küreselleşmeye yapılan bu en ağır eleştirinin yanı sıra özellikle liberalizasyon uygulamalarının kalkınmanın sonucu olduğunu öne süren çalışmalarda, günümüz az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerine liberalizasyonun kalkınmanın sebebi olduğunun öne sürülüyor olmasının bir tür yeni sömürgecilik akımının yansıması olarak görülmesi gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Bu uç tanımlamaya karşılık başta A. Smith’in öncülüğünü yaptığı büyük bir iktisatçı topluluğu ise “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ifadeleri ile özetledikleri serbestleşme ve buna bağlı dış ticaret uygulamalarının, ülkelerin zenginliğinin temel kaynağı olduğunu ileri sürerler.
Bunun tam aksi görüşte olanlar ise özellikle devlet güdümlü kalkınma stratejisinin uygulanması gerekliliğine vurgu yaparlar. Bu strateji, Alman iktisatçı F. List’in ilk defa kullanmış olduğu “merdiveni itme” (kicking away the ladder) ifadesi ile açıklanmaya çalışılmaktadır. List’e göre merdiven itmesi mekanizması, “zengin bir ülkenin zirveye ulaştığında diğerlerinin kendisinden sonra tırmanmasını engellemek için oraya tırmanmasını sağlayan merdiveni itmesi” şeklinde işlemektedir.
List’in kullandığı bu ifadede, günümüzün gelişmiş ülkelerinin kalkınma öncesi evrelerinde devlet güdümlü kalkınma stratejisini uyguladıkları ileri sürülür.
Devlet güdümlü kalkınma stratejisinin ise liberalizmi ilk olarak savunan ülke olan İngiltere’de çıkmış olması dikkate değerdir. Bu stratejinin, döneminde sanayi alanında İngiltere’den daha üstün konumda bulunan Hollanda’yı alt etmek amacıyla İngiliz Başbakanı Robert Walpole ile ortaya çıktığı ve daha sonra ABD’nin ilk Hazine Sekreteri Alexander Hamilton tarafından kuramlarının geliştirildiği ve List’in ise bu kuramı ileriye götürdüğünü belirlemesi ilginç gelebilir. “List’in zamanından beri bütün yakalama ekonomilerinin iktisadi kalkınmayı teşvik etmek üzere sadece tarife koruması değil, etkin sanayi, ticaret ve teknoloji (STT) politikaları uyguladıkları görülmektedir.” “Son birkaç yüzyılda sıklıkla görüldüğü gibi, yakalama ekonomilerinin ortak sorunu, iktisadi kalkınmanın anahtar olarak kabul edilen yüksek katma değerli faaliyetlere geçişin doğal olarak gerçekleşmediğidir.” Yüksek katma değer tanımlaması ise, ülkeye ve zamana göre değişiklik arz etmektedir. Avrupa’da 14. ve 15. yüzyılda yüksek katma değerli
faaliyet olarak yünlü giysi imalatı gelirken bu faaliyet günümüzde en düşük katma değerli faaliyetler arasında yer almaktadır. Ayrıca yüksek katma değerli faaliyetler,
“bebek endüstrilerin korunması” argümanının ileri sürdüğü şekliyle ve bilinen tanımlamasıyla “(imalat) sanayiler” olmak zorunda değildir. Teknolojik gelişmenin hangi alanda gerçekleşeceğine bağlı olarak “hizmetler sektöründe” yer alan bir kısım faaliyetler de yüksek katma değer içerebilir.
Burada bir ilginç belirlemeyi de sunmakta yarar var. O da en büyük özgürlük savunucularından biri olarak kabul edilen Abraham Lincoln’un aynı zamanda büyük korumacı olduğu, ABD’nin uyguladığı gümrük tarifelerini daha önce görülmedik düzeylere yükselttiği, köleliğe karşı verdiği mücadeleye serbest ticarete karşı verdiği mücadeleyle devam ettiğidir. Son olarak Williamson’un (1997) da ifade ettiği gibi birinci küreselleşme dalgasının değişik düzeylerde kendini gösteren gelir dağılımındaki bozulmaların etkisiyle sona ereceğini çok sayıda gözlemcinin önceden tahmin edemediği söylenebilir.
İkinci Küreselleşme Dalgası: 1970’lerden Günümüze
İkinci küreselleşme dalgasının başlangıç tarihi özellikle dünya ekonomisinde birikimi hızlıca artan finans kapitalin kazancını maksimize etme eğiliminin ortaya çıktığı 1970’lli yıllardır. Tıpkı 1870’li yıllarda yurt içi üretim fazlasını eritmek için gelişmiş ekonomilerin pazar arayışlarının bir yansıması olarak birinci küreselleşme dalgası ortaya çıkmışsa, 1970’lerde ortaya çıkan küreselleşme dalgası da gelişmiş ülkelerde giderek artan sermayenin bulunduğu ülkede kazanç (kâr, faiz, vb.) marjlarının düşmesine paralel olarak daha yüksek kazanç marjı olan ülkelere kayma eğilimi ikinci küreselleşme dalgasını doğuran temel motiflerdendir.
İkinci küreselleşme dalgası da birinci küreselleşme dalgasını sonlandıran I. Dünya Savaşı ile kesilmişse, ikinci küreselleşme dalgasının günümüzde hâlen daha devam ettiği gözlenmektedir. Nasıl ki, birinci küreselleşme dalgası gelişmiş ülkelerdeki mal fazlalıklarının eritme motifiyle piyasa arayışlarıyla başladıysa, ikinci küreselleşme dalgası da yine gelişmiş ülkelerdeki finans kapital fazlalıklarını eritme amacıyla piyasa arayışlarıyla başladığı söylenebilir. Aşağıdaki şekilde dünya ticaretinin 1970’den 2011 yılına kadarki seyri verilmiştir.
1970’lerden itibaren dünya ticaret hacmi, kriz dönemleri dışında
sürekli olarak artma eğilimindedir.
Şekil 1.3. Dünya Ticaretinin GSYİH İçerisindeki Payı
Şekilde de görüldüğü gibi dünya mal ve hizmet ihracatının (X) dünya gayrisafi yurt içi hasılasına (GSYİH) oranının genel olarak artış trendi içerisinde olduğu görülmektedir. 1970’de dünya ticaretinin payı %13.9 iken 2011’de bu oran
%30.4’e kadar çıkmıştır. Zaman zaman negatif yönde küçük sapmalar ortaya çıksa da dünya ticaretinin giderek artış trendi sergilediği gözlenmektedir.
Mal ticaretindeki gelişmelere ilaveten ikinci küreselleşmeyi tetikleyen ve derinleştiren başlıca unsurlar aşağıdaki gibidir:
1. Uluslararası kurum ve kuruluşların (Bretton Woods kuruluşları) hâkimiyetlerinin belirginleşmesi
2. GATT‐WTO ve Uruguay Raund görüşmeleri 3. İkinci En‐iyi: Bölgeselleşme hareketleri
4. Faktör arzında artışlar‐genişlemeler‐Petrodolarlar 5. Washington Konsensüsü
6. Alternatifsiz kalan iktisat anlayışı: Neo‐klasikler ve geçiş ekonomileri ile kriz ekonomileri
Faktör piyasalarında küreselleşme ve refah etkileri
Birinci küreselleşme dalgasına benzer şekilde ikinci küreselleşme dalgasının daha çok faktör hareketliliği ve bunun içerisinde de sermaye hareketliliğini beslediği açıktır. Gerek birinci küreselleşmenin doğurduğu mal piyasalarındaki işleyişe bağlı olarak ortaya çıkan refah etkileri, gerekse ikinci küreselleşmenin doğurduğu faktör piyasalarındaki işleyişin yarattığı faktör akımları, ülkelerin kıt olarak sahip olduğu faktöre görece daha ucuz elde etme olanakları yaratmıştır. Ucuz temin edilen sermaye, emek ve doğal kaynakların üretim maliyetlerini düşürme, üretim imkânları yaratma ve dolayısıyla gelir ve tüketim artışları yaratacağı iddia edilmektedir.
Küreselleşmenin hem mal hem de faktör piyasalarındaki işleyişlerin yansıması da tek fiyat kanununun oluşmasıdır. Tek fiyat kanunu serbest ticaret yoluyla ülkeler arasında mal ve faktör fiyatlarını eşitleyen mekanizmanın işlemesi,
Tek fiyat kanununun geçerli olması durumunda bir malın
fiyatı tüm dünya da aynı olacaktır.
yani arbitraj mekanizmasının ortaya çıkması sonucunda mal fiyatının tüm dünyada aynı olmasıdır. Buna göre bir malın (faktörün) ucuz olan yerden (A ülkesinden) pahalı olan yere (B ülkesine) transfer edilmesi ile birlikte o malın (faktörün) ucuzu olduğu yerde arzı azalır ve buna karşılık fiyatı (ücretler, faiz, rant) yükselir. Diğer taraftan o malın (faktörün) pahalı olduğu yere (B ülkesine) ucuz olan yerden (A ülkesinden) gelen transferlerle birlikte arz artar ve paralelinde fiyatı (ücretler, faiz, rant) düşer. A ülkesinden B ülkesine mal ve/veya faktör akışı her iki ülkede de fiyatların eşitlendiği noktaya kadar devam eder. İşte her iki ülkede de fiyatların eşitlenmesini sağlayan dış ticaretin yarattığı bu sonuca tek fiyat kanunu adı verilir ve bu da aşağıdaki grafik yardımıyla gösterilmeye çalışılmıştır.
Şekil 1.4. Tek Fiyat Kanununun Ortaya Çıkması
Şekilde dışa kapalı bir ekonomik yapıda Z malının A ülkesindeki fiyatı P1 ve B ülkesindeki fiyatı da P3’tür. Her iki ülkenin tüketimleri de sırasıyla A ülkesinde Q2 ve B ülkesinde de Q2’dir. Piyasa dengesi de A ülkesinde DA’nın SA1’i kestiği e1 noktasında gerçekleşirken B ülkesinde ise DB’nin SB3’ü kestiği e3 noktasında gerçekleşmiştir. Bu iki ülkenin dışa açılmasıyla birlikte Z malında avantajlı olan yani fiyatı P1’de olan A ülkesi bu malda ihracatçı konumuna geçerken fiyatın P3 olduğu B ülkesi de bu malda dezavantajlı yapı söz konusu olduğundan ithalatçı konuma geçer. Dolayısıyla dışa açık bir ekonomik yapıya geçilmesiyle birlikte, Z malı A ülkesinden B ülkesine doğru transfer edilmeye başlar. Diğer bir ifadeyle A ülkesi Z malını ihraç ederken B ülkesi de Z malını ithal etmektedir. A ülkesinden B ülkesine Z malı akışıyla birlikte A ülkesinde arz eğrisi sola kaymakta (SA2) yani negatif arz şoku ortaya çıkmakta ve fiyatlar (P2) yükselmektedir. B ülkesinde ise A ülkesinden gelen mal akışı nedeniyle arz eğrisi sağa doğru kaymakta (SB2) yani pozitif arz şoku ortaya çıkmakta ve paralelinde fiyatı da düşerek P2 düzeyine gerilemektedir. Sonuç itibarıyla A ülkesinde Z malının fiyatı P1’den P2’ye çıktığından tüketimi de Q2’den Q1’e gerilemekte; B ülkesinde ise Z malının fiyatı P3’ten P2 düzeyine gerilediğinden tüketim de Q2’den Q3 düzeyine çıkmıştır. Yani her iki ülkede de Z malının fiyatı dışa açılmayla birlikte P2 düzeyinde gerçekleşmiştir ve bu durum tek fiyat kanunu olarak adlandırılmaktadır. P2 fiyatı dünyada sadece iki olduğu varsayımında, aynı zamanda dünya fiyatı olduğuna da işaret eder. Burada Q2‐Q1 kadarlık A ülkesinin ihracatına karşılık Q3‐Q2 kadarlık B ülkesinin ithalatı ortaya çıkmıştır.
II. Dünya Savaşı sonrası dönemde az
gelişmiş ülkelerin çoğu devlet önderliğinde içe dönük sanayileşme
politikaları uygulamayı tercih
etmiştir.
İkinci Küreselleşmenin Eleştirisi: İthal İkameci Düşünce
Liberal bakış açısıyla 1960‐1980 döneminde bir kısım ülkelerin “yanlış politikalar” olarak nitelendirilen müdahaleci politikalar uygulanmasına karşılık, daha yüksek büyüme performansı sergiledikleri görülmüştür. Buna karşılık 1980‐
2000 dönemi “doğru politikalar” olarak nitelendirilen dışa açık politikaların uygulandığı bir dönem olmasına karşılık, bu politikaları uygulayan ülkelerin çoğunun daha düşük büyüme performansı sergiledikleri dikkat çekmiştir. Buradaki paradoks tartışılmaya değerdir. Hangi politika doğrudur, hangi politika yanlıştır? O zaman uluslararası arenadaki deneyimlerin incelenmesi ve buna uygun reçetelerin geliştirilmesi bir zorunluluk arz eder olmuştur. Burada belirtilmesi gereken husus, avantajı elde eden ülkelerin daha çok küreselleşmenin‐liberalizmin yanında yer aldıkları; buna karşılık dezavantajlı konumdaki ülkelerin ise daha çok korumacı politikalar uygulamaya çalıştıkları I. Küreselleşme Dönemi uygulamalarında görülmüştür. İlk küreselleşme uygulamasında yükselen kavramlar olan laissez faire, laissez passer anlayışına paralel olarak ikinci küreselleşme döneminde de benzeri süreçler içerisinde bulunulduğu söylenebilir.
Günümüzdeki küreselleşme sürecinin kökenlerinde Neo‐liberal düşüncenin olduğu ileri sürülebilir. Özellikle 1970’li yılların sonlarında başlayan Neo‐liberal düşünce ve bu düşüncenin iktisadi versiyonu Neo‐klasik iktisat uygulamalarının, küreselleşmenin bu son yükselişe geçmesinde etkili olduğu söylenebilir. Bu son küreselleşme dalgası, 1870‐1913 yılları arasında yaşanan birinci küreselleşme döneminin izlerini ve ona dönüş işaretlerini taşımaktadır. Özellikle II. Dünya Savaşı ve bunu takip eden 25‐30 yıllık dönemde,
(a) WTO (önceki adıyla GATT) yoluyla dış ticaretin önemli ölçüde serbestleştirilmesi,
(b) çok uluslu şirketlerin giderek etkinliğinin ve öneminin artması,
(c) iktisadi bütünleşme amacıyla oluşturulan ekonomik birliklerin etkinliklerinin artması ve bu bağlamda Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun dünya ekonomisi içindeki etkisinin hissedilir hâle gelmesi ve
(d) gelişmiş ekonomilere yönelik işçi göçünün önemli boyutlara ulaşması, küreselleşmeyi besleyen unsurlardan olmuştur. Ancak, bu dönemin küreselleşme olarak nitelendirilememesine yol açan iki temel unsuru, dikkat çekmektedir.
Birincisi, II. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda siyasal anlamda bağımsızlıklarına kavuşan az gelişmiş ülkelerin serbest piyasa ağırlıklı politikalar aracılığıyla dış dünya ile bütünleşmekten çok, devlet önderliğinde içe dönük sanayileşme politikaları uygulamayı tercih etmiş olmaları ve sanayileşmiş kapitalist ülkelerin de Soğuk Savaş’ın etkili olduğu bu dönemde söz konusu gelişmeye göz yummuş olmalarıdır. İkincisi ise, bu ülkelerin birçoğunun doğrudan yabancı sermaye yatırımları konusuna dikkatli ve hatta daha da öteye, kuşkulu bir biçimde yaklaşmalarının paralelinde, dış yardımlardan medet umarak devletten devlete borçlanmayı ön planda tutmaları ve uluslararası finans piyasalarının büyük ölçüde dışında kalmalarıdır. Kısaca II. Dünya Savaşı sonrasındaki 25‐30 yıllık dönem, küreselleşme dalgası olarak anılmamaktadır. Bu dönemde AGÜ/GOÜ tercihlerinin şekillendirdiği bakış açısı paralelinde, kamu eliyle müdahaleci bir kalkınma
Washington uzlaşısının temel öngörüsü devletin
yetkilerinin kısıtlanmasıdır.
stratejisi uygulamaları söz konusudur. Bunun yansımaları olan özel sektörü ihmal edici ve dolayısıyla yabancı özel girişimi de dışlayan bir kalkınma finansmanı politikası uygulamalarının ise en önemli kısıt olduğu dikkat çekmektedir.
Özetle ikinci küreselleşme dalgasında, petrodolarlar, GATT, IMF reçeteleri ve benzeri uygulamaların beslediği süreçte ortaya atılan Washington adeta küreselleşmenin temeli olmuştur. Özellikle Washington Konsensüsünde klasik iktisadın devlete atfettiği Leviathan yani Eski Ahit’te (Tevrat’ta) su canavarı tanımlaması nedeniyle devletin yetkilerinin kısıtlanması gerekliliğine vurgu yapılır.
Bunun aksi ise devletin her türlü alanda var olmasıdır ki bu da regülasyon olarak adlandırılır. Genel olarak Washington Konsensüsü ilkeleri de şunlardır:
Mali disiplin (bütçe açığının enflasyon vergisi ile kapatılmasında ziyade sağlam kaynaklarla kapatılması)
Kamu harcamalarında öncelikler (verimli harcamalara kaydırılması)
Vergi reformu (vergi tabanının genişletilmesi ve adaletin sağlanması)
Finansal liberalizasyon (piyasada belirlenen faiz oranları ve güven ortamının tesis edilmesi)
Döviz kurları (ihracatta rekabetçi yapıyı bozmayacak şekilde düzenlenmesinin sağlanması)
Ticari liberalizasyon (nicel ticaret kısıtlamaları yerine tarife uygulamalarına ağırlık verilmesi ve bunun da %10’un altına düşmesini sağlayacak politikaların geliştirilmesi)
Doğrudan yabancı yatırımlar (yabancı yatırımcıların girişini engelleyen düzenlemelerin kaldırılması; ülke içi‐ülke dışı yani yerli‐
yabancı firma ayrımının kaldırılması)
Özelleştirme (devletin elindeki iktisadi kurum ve kuruluşların özelleştirilmesinin sağlanarak ekonomideki ağırlığının azaltılması)
Deregülasyon ya da devletçiliğin minimizasyonu (hükûmetlerin piyasaya yeni firmaların girişini engelleyen veya rekabeti kısıtlayan düzenlemeleri kaldırması ve yapacağı bütün düzenlemelerin sadece güvenlik, çevreyi koruma ve finansal kurumları gözetleyici nitelik taşıması)
Mülkiyet hakları (yasal sistemin aşırı bir maliyet yüklenmeksizin güvenilir mülkiyet haklarını tesis etmesi ve bu tür hakların enformel sektörleri bile kuşatacak şekilde olmasının sağlanması)
Küreselleşme Süreçlerinin Değerlendirilmesi
Küreselleşme süreçleri değerlendirildiğinde, dünya ticaretinin daha çok gelişmiş ülke (GÜ) ekonomileri arasında önemli bir yekûn tuttuğu söylenebilir.
Bunu ikinci sırada GÜ’ler ile gelişmekte olan ülke (GOÜ) ekonomileri arasındaki ticaret takip etmektedir. Üçüncü sırada da GOÜ’ler ile GOÜ’ler arasındaki ticaretin izlediği görülmektedir. Aşağıdaki tabloda birinci küreselleşme dalgasını da
Gelişmiş ülke ekonomilerinin kendi
aralarındaki ticaret giderek artmaktadır.
Bu ise benzer özelliklere sahip ürünlerin ticaretinin
arttığını göstermektedir.
kapsayan döneme ilişkin olarak dünya ülkelerinin kendi aralarındaki ticaretin ağırlığını göstermektedir.
Tablo 1.4. 1876‐1928 Yılları Arası Dünya Ticaretinin Yönü (%)
Yıllar
GÜ‐GÜ Ekonomileri Arasında
GÜ‐GOÜ Ekonomileri Arasında
GOÜ‐GOÜ Ekonomileri Arasında 1876
1913 1928
45 43 40
51 52 49
4 5 11
Kaynak: S. Kuznets (1967), “Quantitative Aspects of the Economic Growth of Nations: X Level and Structure of Foreign Trade: Long Term Trends”, Economic Development and Cultural Change, 15’den nakleden Held, David, Anthony McGrew, David Goldblatt and Jonathan Perraton, Global Transformations: Politics, Economics and Culture, Cambridge:
Polity Press, 1999: 156.
1870’li yıllardaki birinci küreselleşme dalgasında dünya ticareti daha çok GÜ‐GÜ arasında cereyan etmektedir. Bu durum, uluslararası iktisat literatüründe endüstri‐içi ticaret ile ifade edilmektedir. Buna karşılık farklı malların ticareti ise endüstriler‐arası ticaret olarak adlandırılmaktadır. Buradaki ticarette GOÜ’lerin GÜ’lerin bir tür tamamlayıcısı olduğu dikkat çekmektedir. Diğer bir ifadeyle GOÜ’lerden GÜ’lere doğru yapılan ticarette ihracat boyutu ilksel mallar olarak nitelendirilen tarımsal mallar ile hammaddelerden ibaret olduğu ve buna karşılık yaptıkları ithalatın ise ikincil mallar olarak nitelendirilen sanayi mallarından oluştuğu söylenir ve bu durum da endüstriler‐arası ticaret ile açıklanır. Bu yapının ikinci küreselleşme dalgasının başladığı 1970’li yıllarda da aynen devam ettiği ileri sürülebilir. Tablo 1.5’te de ikinci küreselleşme dalgasında dünya ticaretinin, ülkelerin gelişmişlik düzeyleri açısından dağılımı verilmiştir.
Tablo 1.5. 1965‐1995 Yılları Arası Dünya Ticaretinin Yönü (%)
Yıllar
GÜ‐GÜ Ekonomileri
Arasında
GÜ‐GOÜ Ekonomileri
Arasında
GOÜ‐GOÜ Ekonomileri
Arasında 1965
1970 1975 1980 1985 1990 1995 2000 2005 2010
59.0 62.1 46.6 44.8 50.8 55.3 47.0 48.8 44.0 36.1
32.5 30.6 38.4 39.0 35.3 33.4 37.7 36.3 36.3 37.5
3.8 3.3 7.2 9.0 9.0 9.6 14.1 14.9 19.6 26.3 Kaynak: IMF (Various Years), Direction of Trade Statistics Yearbook’dan nakleden Held ve diğ., 1999: 172 ve UNCTAD, UNCTADstat, 2013.
Diğer taraftan küreselleşme olgusunun dışa açıklıkla yani ihracat (X) ve ithalat (M) toplamlarının GSYİH ile ölçüldüğü bir yapıya dayalı olarak karşılaştırma
Türkiye’nin dışa açıklığı 1970‐2010 döneminde yaklaşık
dört kat artmıştır.
yapıldığında, GÜ’ler gurubunda yer alan ABD, Japonya ve AB üyelerinin dışa açıklıklarının AGÜ ve GOÜ’lere göre daha alt düzeyde olduğu görülmektedir.
Tablo 1.6. Seçilmiş Ülkelerde Dışa Açıklık İndeksi (X+M/GSYİH)
1970 1980 1990 2000 2010
Arjantin 10,34 11,55 14,99 22,40 40,11
Brezilya 14,48 20,36 15,16 21,72 22,77
Çin 5,31 21,66 29,16 44,24 57,31
Japonya 19,98 27,79 19,67 20,31 29,15
G.Kore 37,44 72,03 56,98 74,27 101,98
Malezya 78,72 110,96 146,96 220,41 170,33
Meksika 17,40 23,68 38,31 63,87 61,88
S.Arabistan 77,60 90,89 72,23 68,55 96,73
Singapur 271,21 412,16 344,83 371,82 377,68
Türkiye 10,80 17,09 30,94 43,19 47,97
İngiltere 43,62 51,82 50,14 57,27 63,23
A.B.D 11,27 20,76 20,55 25,95 29,13
Kaynak: World Bank, World Development Indicators, 2013 Databank.
Ekonomilerin dışa açıklığı özellikle Güney Asya Kaplanları olarak ifade edilen G. Kore, Tayvan, Singapur, Malezya ve Endonezya gibi ülkelerde çok üst düzeylerdedir. Bu ülkelerden dışa açıklık nispetinin %377.68 olduğu Singapur’un ürettiğinden daha fazlasını ihraç ve ithal ettiği gözükmektedir. Ürettiğinden daha fazlasını ihraç ve ithal etmesi de bu ülkenin re‐eksportçu yapan bir ülke konumunda olduğunu göstermektedir. Re‐eksportçu dış ticaret yapısı ise yapılan ithalatın tekrar ihraç edilmesi amacını taşır.
Son olarak Neo‐liberal küreselleşmenin birçok AGÜ’yü kapsama alanı dışında bıraktığı ve birçok ülkenin on yıl öncesine kıyasla dünya ekonomisiyle daha az bütünleştiği Dünya Bankası verilerince de doğrulanmaktadır. Örneğin, AGÜ’lere yönelik özel sermaye akımları 2000 yılında 167 milyar dolara ulaşmış, ancak bunun
%80 gibi çok büyük bir kısmından sadece on iki ülke yararlanabilmiştir. Bu durum da dış ticaretten doğan kazançlardan sadece belirli kısım ülkelerin faydalandığını ifade eder ve bu da marjinalleşme tezi olarak adlandırılır.
Ta rt ış ma
• Türkiye'nin dış ticaretinin gelişimi inceleyerek ülkemizin ihracat ve ithatının ülkenin büyüme sürecine katkısını tartışınız.• Düşüncelerinizi sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan “tartışma forumu” bölümünde paylaşabilirsiniz.
Finansal krizleri önlemek üzere hükümetlerin aldıkları
finansal tedbirler, küreselleşen finansal
boyutunu kısıtlayıcı olmaktadır.
Cari Küreselleşmeden Olası Sapma Nedenleri
Uluslararası sermaye arasındaki çıkar farklılıkları, yeni gelişen bloklar ve bu bağlamda Çin gibi rekabet gücünde son yıllarda önemli artışlar yaşayan ve dünya ekonomisi içinde çok güçlü bir konuma ulaşan ülkeler arasındaki çatışmalar, son çeyrek yüzyılda hızlanan liberalleşme eğilimlerinin duraksamasına ve hatta tersine çevrilmesine yol açabileceği düşünülebilir. GATT‐WTO ile kriz ya da dönüşüm yaşayan ekonomilere IMF ve WB ekseninde sunulan reçetelerde dış ticareti serbestleştirmesinin telkinine karşılık, bunun her ülke için olumlu etkiler yaratmaması, eleştirilerin temelini oluşturmuştur. Diğer taraftan GÜ piyasalarına korumacı duvarları aşıp girmekte zorlanan AGÜ’lerin dış açık çıkmazları ile sanayileşmiş ülkelerin aynı zamanda kendi aralarında giderek derinleşen uluslararası rekabet gücüne dayalı uzlaşmazlıkları, bir bütün olarak yeni bir korumacılık dalgasını tetikleyebilir. Buradaki endişelerin nedeni birinci küreselleşme dalgasının akıbetinin ikinci küreselleşme dalgası için de geçerli olacağı şeklindeki yaygın inançtır.
Diğer bir ifadeyle doğrudan yabancı sermaye akımlarının “spekülâtif yatırım ve finans alanındaki hizmetlere” yönelmesi, imalat sanayinde de yeni yatırımlardan çok “şirket birleşmeleri ve şirket satınalımları” doğrultusunda gelişmelerin yaşanması, sermaye akımlarının ve sermaye akımları ile ilişkilendirilen çok uluslu şirketlerin kalkınma sürecine katkılarının sorgulanması, liberalizasyonun sorgulanmasını artıran faktörler olarak sayılabilir. Bu faktörlerin yanı sıra, finansal krizlerden doğrudan etkilenen veya etkilerinin bir başka ülkeden sıçraması yoluyla dolaylı olarak etkilenen ülkelerin karşılaştıkları olumsuzluklar da finansal serbestleştirmenin giderek daha çok sorgulanmasına yol açmaktadır. Ayrıca finansal akımları çeşitli yollardan denetim altına almaya çalışan ülkelerin başarı öyküleri yani 1990’larda sıklıkla yaşanan finansal krizlere karşı bir tür panzehir olarak finansal düzenlemelere (anti‐deregülasyona) gitmeleri de liberalizasyon karşıtı gelişmeleri besleyen unsurlardan sayılabilir. Bu ekonomik faktörlerin dışında, GÜ ve AGÜ’ler arasındaki artan güç ve refah farklıklarının, her ülke için bölgesel anlamda eşitsizlikleri ortaya çıkarmasına paralel olarak muhtemel sosyal çalkantılar ve siyasal tepkiler, Neo‐liberal küreselleşme sürecinin önüne yeni engelleme eğilimlerinin aktörleri olarak ortaya çıkabilir.
Küreselleşmenin Olası Etkileri: Dış Yansıma
Krize müdahalede yeni Keynesyen politikalar popüler hâle gelirken küreselleşmeyi besleyen Neo‐liberal politikaları ve genelde de Neo‐klasik iktisadı sorgulatır hâle gelmiştir. Uyum ve küreselleşme süreçleri bağlamında demokratikleşme, özelleştirme, liberalizasyon ve benzeri konular, eskiden bir tür borç alan ülkeye dayatıldığında, egemenliğe müdahale olarak algılanırken günümüzdeki sistem doğrultusunda borç almanın zorunlu koşulu hâlinde gelmiştir.
Ancak, özellikle gelişmekte olan piyasalara özgü kriz olgularında, bir ülkede ortaya çıkan krizlerin onun ticari ortaklarında kendini göstermesi de kaçınılmaz hâle gelmektedir. Bu bağlamda bir ülkede meydana gelen sosyo‐
ekonomik gelişmeler o ülkenin sınırları dâhilinde kalmayıp küresel bağlamda