• Sonuç bulunamadı

ÜNİTE AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİ İÇİNDEKİLER HEDEFLER BİRİNCİ EN İYİ TEORİSİ: KÜRESELLEŞME. Prof. Dr. Ömer Selçuk EMSEN

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "ÜNİTE AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİ İÇİNDEKİLER HEDEFLER BİRİNCİ EN İYİ TEORİSİ: KÜRESELLEŞME. Prof. Dr. Ömer Selçuk EMSEN"

Copied!
27
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

İÇ İNDEK İLER

• BİRİNCİ EN‐İYİ TEORİSİ: 

KÜRESELLEŞME OLGUSU

• Küreselleşmenin Tanımı ve  Amacı

• Küreselleşmenin Tarihsel  Gelişimi

• Küreselleşmenin Aşamaları

• Küreselleşme ve Dış Yansıma

HEDEFLER

• Bu üniteyi çalıştıktan sonra; 

• Küreselleşme kavramı, 

küreselleşmenin boyutları ve bu  kavramın tarihsel gelişimi 

öğrenilebilecek,

• Tarihsel süreçte iki büyük 

küreselleşme dalgasının varlığı ve  bunlara yol açan etkenleri ve  yansımaları hakkında fikir sahibi  olabilecek,

• Küreselleşme süreci ile ülkeler  arasındaki ekonomik ve siyasi  ilişkilerin gelişimi ve dış 

yansımaları hakkında bilgi  edinilebileceksiniz.

   

   

BİRİNCİ EN İYİ TEORİSİ: 

KÜRESELLEŞME 

AVRUPA BİRLİĞİ VE   TÜRKİYE İLİŞKİLERİ 

 

        Prof. Dr. Ömer Selçuk EMSEN 

ÜNİTE 

1

(2)

Küreselleşme dünya   genelinde üretim 

faktörlerinin ve  malların serbest  dolaşımına olanak 

sağlar.  

GİRİŞ 

Dünya ekonomisinde iki uç akımın olduğu bilinmektedir. Bir uçta ülke ekonomisini  üretim açısından tamamen koruma güdüsü ile dışa kapalı ve bu çerçevede üreticiyi  koruma  güdüsü  ile  müdahaleci  bir  ekonomik  yapı  ve  diğer  uçta  da  tüketim  açısından tamamen koruma güdüsü ile dışa açık bir ekonomik yapı söz konusudur. 

İlk  yapıdaki  ekonomiler  müdahaleci  ekonomiler  ve  ikinci  yapıdaki  ekonomiler  ise  liberal ekonomiler olarak tanımlanır. Bu iki uç arasında kalan sistemler de karma  sistem  olarak  adlandırılır.  Dünya  ekonomisinde  müdahaleciliğin  kalkınmayı  sağlayacağına  dair  inancın  zaman  zaman  sorgulandığı  veya  demode  olduğu  dönemlerde  moda  akım,  liberalizmin  hem  toplumsal  anlamda  kalkınmayı  sağlayacağı hem de bireysel manada daha kaliteli ve ucuza tüketim imkânı sunarak  refahı  artıracağı  savı  ileri  sürülür.  Bu  sav  kökenini  klasik  iktisat  ve  liberal  düşünceden alırken bunun tüm dünyaya şamil olarak uygulanması da birinci‐en‐iyi  ya  da  küreselleşme  olarak  adlandırılır.  Dolayısıyla  küreselleşme  mal  ve  faktör  akımları  önündeki  engellerin  kaldırılarak  dünya  ekonomisi  ile  bütünleşmeyi  ifade  etmektedir.  Bu  çerçevede  Gümrük  Tarifeleri  Genel  Anlaşması  (GATT)  ile  bu  kuruluşun 1995’ten sonraki işlevlerini yüklenen Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO)  ana  amacı  da  dünya  ticaretinin  serbestleştirilmesi  ve  bu  çerçevede  dış  ticareti  kısıtlayan gümrük tarifeleri, kotalar gibi engellerin kaldırılmasını sağlamaktır. 

 

BİRİNCİ EN‐İYİ TEORİSİ: KÜRESELLEŞME OLGUSU 

 

Küreselleşme Tanımı ve Amacı 

Küreselleşme,  ilk  defa  McLuhan  ve  Fiore  (1968)  tarafından  “küresel  köy” 

kavramının kullanımı ile yaygın olarak kullanılır olmuştur. Bu açıdan küreselleşme,  giderek  genişleyen  entegrasyonun  eşlik  ettiği  siyasal  ve  sosyal  bağlara  ilaveten  uluslararası  mal  ve  hizmet  ticaretinin  büyümesi  ve  doğrudan  yabancı  sermaye  yatırımlarındaki  artışlar  ile  karakterize  edilir.  Dolayısıyla  küreselleşme  olgusu,  kavramsal  olarak  dünya  ölçeğinde  sınırlandırmaların  olmadığı  bir  duruma  işaret  eder.  Buradaki  tanımlamanın  iktisadi  boyutuyla  ele  alınması  hâlinde  iki  tür  tanımlama  yapmak  mümkündür.  Buna  göre  dar  anlamda  küreselleşme,  uluslararası  arenada  mal  hareketliliğinin  önündeki  engellerin  kaldırılması  ve  böylece  serbest  dolaşımının  sağlanmasıdır.  Mal  hareketliliğinin  önündeki  engellerden kast edilen;  

‐ gümrük tarifeleri ve kotaların olmadığı,  

‐ ithalatın yasaklanmadığı,  

‐ döviz ya da kambiyo denetimine gidilmediği,  

‐ çoklu kur uygulamalarının yapılmadığı vb. yapılardır.  

Geniş  anlamda  küreselleşme  ise,  mal  hareketliliğinin  yanı  sıra  tüm  üretim  faktörlerinin serbestçe dolaşabilir olduğunu ifade eder. Küreselleşmenin tam aksi  yapı ise korumacılık olarak tanımlanır. Bu perspektifte sınırlamaların olmadığı, her  türlü  özgürlüklerin  sağlandığı  yapı  da  aynı  zamanda  “birinci‐en‐iyi”  olarak  tanımlanmaktadır.  İktisadi  açıdan  küreselleşme,  klasik  iktisat  orijinli  bir  kavram  niteliği  taşımaktadır  ve  klasik  iktisadın  işleyişinin  temelini  oluşturmaktadır.  Klasik 

(3)

Çok uluslu şirketlerin   dünya genelinde  faaliyette bulunmaları 

üretim sürecinin  küreselleşmesinde  önemli bir yer tutar.  

iktisat  özellikle  dış  ticaretin  önündeki  engellerin  kaldırılmasına  paralel  olarak  iş  bölümü ve uzmanlaşmanın sağlanmasına yoğunlaşırken bunun yansımaları olarak  üretimde artışın ve dolayısıyla gelir artışının gerçekleşeceğini iddia eder. Üretimde  ve  gelirdeki  artışlar  da  tüketicilerin  daha  fazla  mal  ve  hizmet  tüketmesine  imkân  sağlayarak  refahın  artmasını  sağlar.  Küreselleşmenin  ise  üç  temel  asli  boyutu  bulunmaktadır: i‐) ekonomik, ii‐) siyasal, iii‐) kültürel. 

i‐) Ekonomik  boyut:  Ekonomik  küreselleşme  ülkeler  arasındaki  sınırları  aşındırarak insanların,  sermayenin,  malların  ve  hizmetlerin daha  kolay,  daha  hızlı  ve  daha serbestçe  dolaşmasını sağlamaktadır.  Ekonomik  küreselleşmede  de  üç  husus dikkat çekicidir:  

a) Ticari küreselleşme  b) Mali küreselleşme  c) Üretimin küreselleşmesi 

‐  Ticari  küreselleşme  birinci  küreselleşme  dalgasında  özellikle  pazar  arayışının bir yansıması olarak ortaya çıkmış ve bu yönüyle sömürgecilik anlayışını  doğurmuştur.  Dolayısıyla  daha  çok  gelişmiş‐sanayileşmiş  ülkelerin  yığın  üretimlerini emecek (massedecek) talep arayışının bir yansımasıdır. Ancak, bilinen  anlamda  gümrük  imtiyazları  elde  etme  çabaları  veya  daha  genel  ifadesiyle  kapitülasyonlar bu bakış açısının göstergesi konumundadır.  

‐ Mali küreselleşme, ülkelerin kısa ve uzun süreli sermaye akımlarıyla ilgili  olarak  uyguladıkları  engel  ve  kısıtlamaları  kaldırarak  yurt  içi  piyasalarını  dünya  piyasalarıyla bütünleştirmelerinin bir yansımasıdır.  

‐  Üretimin  küreselleşmesi  özellikle çok uluslu  şirketlerin  (ÇUŞ)  sınır  ötesi  üretimlerini yaygınlaştırma arayışları olarak kendini göstermiştir. 

 

  Şekil 1.1. Ulusal ve Uluslararası Bağlar 

 

Şekilde  mal  ve  hizmet  ticareti  ile  mali  ve  üretim  açısından  küreselleşme  boyutu  verilmiştir.  Buna  göre  ulusal  bir  ekonomi,  mal  ve  hizmet  piyasalarına  ilaveten  mali  ve  üretim  boyutuyla  dünya  ile  bütünleştikçe,  kazancının  o  nispette  artacağı  kabul  edilir.  Dünya  ekonomisinde  serbestleştirme  ve  dolayısıyla  bütünleşme  çabaları  daha  çok  eski  adıyla  Gümrük  Tarifeleri  ve  Ticaret  Genel  Anlaşması  (GATT)  ve  şimdiki  adıyla  Dünya  Ticaret  Örgütü  (WTO)  ile  derinleştirilmeye çalışılmaktadır. 1947 yılında Türkiye’nin de üye olduğu ve birçok  dünya ekonomisinin de taraf olduğu GATT’ın iki ilkesi dikkat çekmektedir. Bunlar; 

(4)

Küreselleşme   sonucunda bir ülkede 

ortaya çıkan hayat  tarzına ilişkin  değişiklikler diğer  ülkelerde de yayılma 

olanağı bulur.  

en  çok  kayrılan  ülke  kuralı  ve  ulusal  işlem  kuralıdır.  En  çok  kayrılan  ülke  kuralına  göre bir ülke başka bir ülkeye gümrük vergisi tavizinde bulunursa, aynısını GATT’a  taraf olan diğer ülkelere de vermek zorundadır. Ulusal işlem kuralı ise bir ülkenin  ülke  içi  kamu  ve  özel  ihalelerde  yerli  ve  yabancı  ayrımı  yapmaması  gerektiğini  belirten kuraldır. Her iki kural da dünya ekonomisi ile bütünleşmeyi beslerken, bu  durum  aynı  zamanda  ulusal  ekonomilerin  dış  piyasalarla  daha  fazla  bütünleşik  olmasına  yol açmaktadır.  Bu  da  o  ülkenin  dışarıdan  gelecek  konjonktürel‐devrevi  dalgalanmalardan o kadar fazla etkileneceğine de işaret eder. 

ii‐) Siyasal  boyutu:  Küreselleşmenin  siyasal  boyutu,  eskiden  ulus‐devletin  tekelinde kabul edilen birçok konuyu tartışılır hâle getirmekte; rejim sorunlarından  insan haklarına kadar birçok konuda ulus‐üstü kurum ve kuruluşların ulus‐devlete  müdahalesine imkân veren düzenlemeleri ifade etmektedir. 

iii‐) Kültürel  boyutu:  Küreselleşmenin  kültürel  boyutu  ise,  bir  taraftan  yeme‐içme,  giyim‐kuşam  ve  eğlenme tarzlarında  benzerlikler ortaya  çıkarırken  diğer  taraftan  da yerel  kültürlerin  birbirlerinden  daha  iyi  haberdar  olmalarını ve  birbirleriyle etkileşime girmelerini sağlamaktadır. 

Özetle küreselleşme ile birlikte;  

‐ yaşam biçimleri, 

‐ üretim, 

‐ tüketim, 

‐ çalışma koşulları ve  

‐  demokratikleşme  tüm  dünyada  birbirine  benzer  hâle  gelmekte  ve  özellikle  de  ihracat,  ithalat  ve  yabancı  sermaye  yatırımlarıyla,  bu  kavramların  birbirine  olan  bağımlılıkları  artmaktadır.  Böylece  artan  uluslararası  ekonomik  bağımlılıkla  üretim,  harcama  ve  finans  siyasal  sınırlarca  daha  az  kısıtlanmakta  ve  dolayısıyla ulusal para ve maliye politikaların etkinliği zayıflamaktadır. 

Küreselleşme sonrası kapsamlı ekonomik reformlar değişik sektörlerde  kendini göstermiştir. 

1‐)  Maliye  politikası  reformları:  Devletin  vergi  rejimi,  gümrük  vergilerinin  düşürülmesine  karşılık,  toplanan  vergilerin  daha  çok  tüketim  üzerinden  alınan  vergilerden oluşturulması şeklinde uygulanır. 

2‐)  Endüstriyel  politika  reformları:  Kapasite  lisanslama  uygulamasından  vazgeçilmiş  ve  zorunlu  lisans  uygulamasında  kısıtlamaya  gidilmiştir.  Bu  kategori  ulusal güvenlik, halk sağlığı ve kamu güvenliği gerekçelerine dayandırılır. 

3‐)  Ticaret  politikası  reformları:  Uygulamaların  çoğu  açık  genel  lisans  niteliğindedir ve buna ilaveten miktar kısıtlamalarının kaldırılmasına yöneliktir. 

4‐) Para politikası ve finansal sektör reformları: Bu başlıkta dört tür konu  ele alınmaktadır:  

 Faiz oranları düşürülmesi ve ihtiyari normların kısıtlanması  

 Mevduatları koruma uygulamasına gidilmesi  

 Sigortacılık  sektörü  ile  bankacılık  sektöründe  bağımsız  düzenlemelere gidilmesi 

 Borç  akımları  yerine  hisse  akımlarına  ağırlık  verilmesi  ve  bu  da  doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına yönelimi teşvik etmesi 

(5)

Ekonomik   faaliyetlerin küresel 

anlamda  yaygınlaşması 

sonrasında  toplumlarda  demokratikleşme  noktasında da benzer 

yayılma eğilimleri  oluşmuştur. 

5‐)  Döviz  kuru  kontrollerinde  esneklik:  Sermaye  kazançları  içerisinde  yer  alan kâr ve temettülerin ülke dışına çıkışındaki kısıtlamalar kaldırılmıştır. 

 

Küreselleşmenin Tarihsel Gelişimi 

Ekonomik liberalizm kavramı, J. J. Rousseau temelli olarak daha çok siyasal  liberalizm  kavramından  beslenir.  Siyasal  liberalizmde  ise  demokratikleşme  en  önemli  aşamadır  ve  dünya  demokratikleşme  deneyiminden  hareketle  S.  P. 

Huntington’a göre demokratikleşmenin temelinde “üç dalga” bulunmaktadır: 

Birinci dalga: 1828‐1926 arası dönemi 

İkinci dalga: 1943‐1962 arası dönemi 

Üçüncü dalga: 1980’lerin sonunu, yani Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla  başlayan  dönem  (Huntigton’ın  tanımlamasıyla  demokrasinin  küresel yayılması)  

Özellikle demokratikleşmede üçüncü dalga, çoğu otoriter rejimleri tasfiye  etmiş  ve  politik  sistemleri  dışa  açarak  ekonomik  reformlar  için  yatırımcıların  lehinde katalizör görevini üstlenmiştir. 

Huntigton’a yapılan atıfta olduğu gibi,  uygulamalı çalışmalar genel olarak  siyasal  gelişmeler‐demokratikleşme  ile  ekonomik  büyüme  arasında  pozitif  yönde  ilişkilerin  olduğunu  vurgulamaktadır.  Bu  da  eğitim  ve  sağlık  gibi  kalkınmanın  önemli  bileşenlerinden  olan  beşerî  sermaye  göstergeleri  ile  birlikte  ele  alınabileceğine  dair  vurgulara  yer  verilmektedir.  Dolayısıyla  demokratikleşme  kalkınmanın  ön  koşulu  olarak  kabul  edilmektedir.  Diğer  yandan  demokrasinin  kalkınmanın  ön  koşulu  değil,  sonucu  olduğuna  dikkat  çekilmekte  ve  bu  anlamda  kalkınmaya  yardımı  olsun  olmasın,  bunun  manipüle  edilebilecek  bir  değişken  olduğu  öne  sürülmektedir.  Özellikle  gelişmiş  ülkelerde  (GÜ)  tarihsel  gelişim  incelendiğinde, demokratik haklardaki kazanımların pek de sanayileşmenin erken  aşamasında olmadığı gözlenir. 

 

 

   

Bireysel  Etkinlik

• Kültürel anlamda küreselleşmeyle ilgili olarak neler  örnek verilebilir?

(6)

Küreselleşmenin   ekonomik boyutunda 

ulusal ekonomilerin  dünya ile  bütünleşmesi 

beklenir. 

Tablo 1.1.  Gelişmiş Ülkelerde Demokrasiye Geçiş Tarihleri 

Ülkeler  Erkeklere Genel Oy 

Hakkı 

Genel Oy Hakkı Avustralya 

Avusturya  Belçika  Kanada  Danimarka  Finlandiya  Fransa  Almanya  İtalya  Japonya  Hollanda  Yeni Zelanda  Norveç  Portekiz  İspanya  İsveç  İsviçre 

Büyük Britanya  ABD 

1903(1) 1907  1919  1920(2) 

1849  1919(3) 

1848  1849(2)  1919(4)  1925  1917  1889  1898 

‐ 

‐  1919  1879  1918(5)  1870 (1965) 

1962  1918  1948  1970  1915  1944  1946  1946  1946  1952  1919  1907  1913  1970  1931 (1977) 

1918  1971  1928  1965  Not:  Parantez  içindeki  rakamlarda  ABD  için  siyahlara  oy  hakkının  askıya  alınması ve İspanya’da da daha sonraki süreçte General Franko’nun darbeyle  oy hakkını geri alması belirlemesi vardır. (1) Irka dayalı şartlarla, (2) Mülkiyete  dayalı  şartlarla,  (3)  Komünistler  hariç,  (4)  Kısıtlamalarla,  (5)  Otuz  yaşın  üzerindeki bütün kadınlar ve erkekler. 

Kaynak:  Chang,  Ha‐Joon,  Kalkınma  Reçetelerinin  Gerçek  Yüzü,  (Çev.  Tuba  Akıncılar Onmuş), İletişim Yayınları, İstanbul, 2004: 131. 

 

Ekonomik  gelişmişlikte  ileri  denebilecek  ülkelerin  demokratik  anlamda  gelişmişlik  göstergesi  kabul  edilen  oy  hakkında  oldukça  geç  kaldıkları  dikkat  çekmektedir. Bu bağlamda gerek siyasal, gerekse ekonomik anlamda dünya lideri  kabul  edilen  ABD’nin  bu  konuda  en  geç  genel  oy  hakkı  tanıyan  ülke  olması  ise  oldukça ilginçtir. 

Ekonomik  bir  kavram  olarak  küreselleşme,  millî  ekonomilerin  dünya  ile  bütünleşmesini, teknoloji, üretim, tüketim ve başta finans piyasaları olmak üzere  faktör piyasalarını kapsamaktadır. Dünya ekonomisinde ekonomik bütünleşmeler,  19.  yüzyılın  sonu  ve  20.  yüzyılına  başında  etkili  bir  şekilde  yaşanmışken  günümüzdeki şekliyle de ilk önce GATT çerçevesinde uluslararası mal ticaretini bir  disiplin altına almayı amaçlamış ve 1970’ler ile 1980’lerde başlayan mali ve diğer  hizmet  piyasaları  ile  yatırımların  entegrasyon  süreci  ise  GATT  Uruguay  Turu  çerçevesinde  belirli  kurallara  bağlanmıştır.  Günümüzde  fikrî  mülkiyet  hakları  ve  finans  kapital  olgusuyla  küreselleşme  daha  da  derin  boyutlarda  kendini  gösterir 

Bireysel  Etkinlik

• Gelişmekte olan ülkelerde demokrasiye geçiş süreci  ile ekonomik olarak gelişme süreçleri arasında bir  paralellik olup olmadığını araştırınız

(7)

Küreselleşme olgusu   ile dünya ile  bütünleşen ülkelerin  her anlamda gelişme  fırsatları artmıştır.  

olmuş  ve  bu  çerçevede  yeni  düzenlemede  bulunma  gereksiniminin  bir  yansıması  olarak  GATT  da  WTO  şekline  bürünmüştür.  Tarihsel  gelişim  ışığında,  iki  kutuplu  dünyadan  tek  kutuplu  dünyaya  geçişin  olası  sancılarına  karşı  da  dünyada  bölgeselleşme‐bütünleşme  eğilimlerinde  yeni  bir  ivmenin  ortaya  çıktığı  gözlenmektedir.  Bu  açıdan  günümüzde  gelinen  noktada  dünya  ticaretinin  ortalama yarısının bölgesel iktisadi gruplar arasında yapıldığı dikkat çekmektedir. 

Kapitalizmin adeta serbest pazar ekonomisi, küreselleşme gibi kavramlarla  eş anlamlar taşıdığı bugünün küreselleşme sürecinde, II. Dünya Savaşı sonrasında  kapitalist sistem ile sosyalist sistem arasındaki güç savaşlarının yattığı söylenebilir. 

Sosyalist  sistemin  özellikle  1970’lere  kadar  sergilediği  yüksek  büyüme  performansını sürdürememesi ve buna karşılık kapitalist sistem içerisinde bulunan  ülkelerin daha yüksek ve istikrarlı büyüme sergilemeleri, sosyalizmin çöküşünü ve  kapitalizmin  tek  geçer  sistem  olduğuna  dair  inancı  beslemiştir.  Sosyalist  sistemin  temel sorunu olarak;  

(i) fonksiyonel fiyat sisteminin olmayışı, 

(ii)  fiyat  sistemini  desteklemede  ve  mülkiyet  haklarını  korumada  yasal  çerçevenin 

(iii)  finansal  kurumların  bulunmayışı  sayılabilir.  Bu  yapısal  etkenlerdeki  yoksunluğa  piyasa  ekonomilerinin  sergilemiş  olduğu  yüksek  performans  eklendiğinde, kumanda ekonomisinin terkine yönelik çabalar ağırlaşmıştır. 

Piyasa  ekonomilerinin  büyümede  yakaladıkları  yüksek  büyüme  performansının altında da  1970’lerde başlayan finansal kısıtlamaların kaldırılması  süreci  ve  sermayenin  kıt  olduğu  ekonomilerde  yüksek  yatırım‐tasarruf  hedefinin  tutturulması  etkili  olmuştur.  Sermaye  hareketlerinde  düzensizleştirme  ya  da  kısıtlamaların  olmaması  şeklinde  ifade  edilen  deregülasyon  olgusu  da  küreselleşmenin ilk nüvelerini oluşturarak ekonomik büyümeyi hızlandırmıştır. Zira  küreselleşmenin  hızlı  reformları  (mali  ayarlama,  istikrar,  güçlenen  özel  mülkiyet  hakları  ve  gerçekçi  döviz  kurları),  istikrarlı  ve  yüksek  büyümenin  belirleyicisi  olmuştur.  Politika  gerçekleşmeleri  dikkate  alındığında,  liberalleşmenin  büyümeyi  artırdığı, buna karşılık gelir eşitsizliğini derinleştirdiği ancak mutlak fakirliği azalttığı  gözlemlenmiştir. 

Kapitalist  sistemin  sosyalist  sisteme  karşı  üstünlüğü  1970‐1980’lerde  belirgin  bir  biçimde  ortaya  çıkmıştır.  Bu  üstünlük,  özellikle  ekonomik  büyüme  ve  refah  etkileri  şeklinde  kendini  hissettirmiş  Batı  Bloğu  içerisinde  küreselleşmenin  faziletlerine vurgu yapan doktriner bakış açılarını da beslemiştir. Küreselleşmenin  sadece  ekonomik  bir  unsur  olmaktan  da  öteye,  daha  geniş  bir  yelpazede  değerlendirilebileceği  genel  kabul  görmektedir.  Bu  yönüyle  küreselleşmenin  boyutları ve tanımlarını aşağıdaki tablo ile özet olarak vermek mümkündür. 

             

(8)

Tablo 1.2. Küreselleşme Boyutları ve Tanımlamaları 

Küreselleşme Boyutu  Küreselleşmenin Tanımı 

Genel olarak  küreselleşme 

Ulusal  ya  da  yerel  unsurların  tüm  dünyaya  yayılması  ve  paralel  olarak uluslararası unsurların da ulusal ya da yerel hâle gelmesi  Ekonomik anlamda 

küreselleşme 

Ticaretin, üretimin, yatırımın, finansal faaliyetlerin, teknolojinin,  ekonomik sistem ve ideolojilerin uluslararasılaşması süreci  Siyasal anlamda 

küreselleşme 

Ulusal düzeyde geçerli olan politik yönetim modellerinin küresel  düzeyde de geçerlilik kazanması ve yaygınlaşması. 

Toplumsal anlamda  küreselleşme 

Toplumların  birbirlerine  yakınsayarak  homojen  hâle  gelmesi  ve  dünya  genelinde  toplumların  içinde  bulunulan  zaman  diliminde  hâkim olan toplum tipine benzer özellikler kazanmaya başlaması  Kültürel anlamda 

küreselleşme 

Ulusal  kültürlerin  farklı  ulusal  kültürlerden  etkilenmesi  veya  onları  etkilemesi  ve  belirli  ulusal  kültürlerin  de  orada  yaygınlaşması 

Teknolojik anlamda  küreselleşme 

Bilim  ve  teknolojide  ileride  bulunan  ülkelerde  ortaya  çıkan  yeniliklerin  üretim  sistemlerinde  ve  iş  süreçlerindeki  değişikliklerin uluslararasılaşması, dünya ölçeğinde yayılması. 

Kaynak:  B.  Gürsoy,  Küreselleşmenin  Ölçülmesinde  Sistematik  Yaklaşımlar,  2006:  8’den  nakleden, S. R. Karluk, Küreselleşene Dünyada Uluslararası Kuruluşlar, Beta Basım Yayım,  İstanbul, 2007: 2. 

 

Küreselleşmenin  1980’lerden  itibaren  iktisat  literatüründe  yer  almaya  başlaması ve hızlanmasında dört önemli hareketlilik dikkat çekmektedir:  

a) insan hareketliliği,   b) sermaye hareketliliği,   c) enerji hareketliliği,  d) kuvvet hareketliliği.  

Bu hareketliliğin beslediği küreselleşme olgusu, ekonomik anlamda liberal  ekonomik  düzen ya da “laissez faire, laissez passer” (bırakınız yapsınlar, bırakınız  geçsinler)  ilkesi,  politik  alanda  ise  demokrasi  temelli  bir  sistem  olarak  kabul  edilmektedir.  Özetle,  teorik  düzeyde  siyasal  düşünce  temelli  olarak  J.  J. 

Rousseau’ya ve iktisadi anlamda da A. Smith’e kadar uzanan bir geçmişi bulunan  liberalizm ve demokratik anlayışın özellikle iktisadi açıdan “birinci‐en‐iyi” şeklinde  ifade  edilen  serbestleşmenin  insan  refahını  maksimum  düzeye  eriştireceği  savunulur. 

İktisadi  olarak  1970‐sonrasındaki  küreselleşme  sürecinin  19.  yüzyıl  kapitalizminin içinde bulunduğu genel küreselleşme dalgasının bir devamı taşıdığı  ileri  sürülmektedir.  Dünya  kapitalizminin  son  iki  yüzyıllık  tarihi  incelendiğinde,  iki  ayrı  uzun  salınım  altında,  iki  adet  küreselleşme  evresinin  gerçekleşmiş  olduğu  dikkat  çekmektedir.  Bu  evrelerden  birincisinin  18.  yüzyıl  sanayi  devriminin  teknolojik  gelişmelerini  takiben,  kabaca  1870‐1914  arasında  dünya  mal  ve  finans  piyasalarında hükmünü sürdürmüştür. 1870‐1914 arası yıllara damgasını vuran ilk  küreselleşme  dalgasının  temel  özelliği,  para  piyasalarında  ve  ticaret  ilişkilerinde  altın  standardının  uygulanmasıdır.  I.  ve  II.  Dünya  Savaşları  ve  ulus  devletlerin  görece  bağımsız  kalkınma  ve  ticaret  politikaları  ile  şekillenen  1914‐1970  arası  dönemde  kesintiye  uğrayan  küreselleşmenin  ise  1970’lerden  itibaren  dünya  ölçeğinde  yeni  bir  küreselleşme  dalgası  ile  ortaya  çıktığı  görülmektedir.  İktisat  literatüründe  20.  yüzyılın  son  çeyreğinde  ortaya  çıkan  ikinci  küreselleşme  dalgasının  henüz  1914  düzeyine  ulaşmadığı  konusu  tartışmalı  kabul  edilmekle 

(9)

İlk küreselleşme   sürecinde  sanayileşmiş ülkelerin 

sömürgecilik  faaliyetleri etkili 

olmuştur. 

birlikte,  günümüzde  uluslararası  finansal  sermayenin  akışkanlığını  düzenleyen  finansal  araçların  çeşitliliği  iki  küreselleşme  evresinin  nitelik  farklılıklarını  ortaya  koymaktadır.  

19.  ve  20.  yüzyıl  küreselleşme  evrelerinin  sermaye  hareketleri  açısından  en  önemli  farkı,  ilk  küreselleşmenin  reel  bir  mal  ile  (yani  altın  standardında)  düzenlenmesi  söz  konusu  iken  ikinci  küreselleşmenin  kâğıt  paraların  nominal  değişim hareketlerine dayalı olmasıdır. Bu anlamda 20. yüzyılın insanlık tarihindeki  belki  de  en  ayırt  edici  özelliği,  ulusal  paraların  değişim  değerlerinin  altın  veya  benzeri  reel  hiçbir  mal  tarafından  desteklenmeyen  ve  dolayısıyla  nominal  birer  büyüklükten  ibaret  paraları  kapsamasıdır.  Ulusal  paraların  değişim  hadlerinde  ya  da  diğer  bir  ifadeyle  döviz  kurlarındaki  bu  belirsizlik,  finansal  sistemin  işleyişi  açısından bir yandan büyük riskler taşımakta, diğer taraftan da spekülatif nitelikli  kazançları  özendirmekte  ve  finansal  sermayenin  akışkanlığını  reel  üretim  süreçlerinden kopartarak uyarmaktadır.  

 

Birinci küreselleşme dalgası: 1870‐1914 

Küreselleşmenin  altın  çağı  olarak  da  nitelendirilen  birinci  küreselleşme  dalgasını ve bu dalgayı doğuran faktörler şunlardır:  

1.  Sanayi  İnkılabıyla  kitlesel  üretim  ve  pazar  (massetmeye  yönelik)  arayışları, 

2. Ulaştırma alanında ortaya çıkan teknolojik gelişmeler (buharlı gemilerin  ve telgrafın icadına paralel olarak işlem maliyetlerinde düşüşler), 

3. Altın para standardını da içeren destekleyici kurumların varlığı,  4. ÇUŞ’ların doğuşu ve faktör (iş gücü) arayışları. 

Kapitalizmi,  ülkeleri  kendi  içlerine  kapandıkları  dönemler  ile  hızla  dışa  açıldıkları  dönemler  şeklinde  ayırmak  gerekir.  Örneğin,  dış  ticaretin  hızla  serbestleştiği,  sermayenin  küresel  anlamda  hızla  yer  değiştirdiği,  büyük  göçler  nedeniyle  iş  gücünün  de  serbest  dolaşımına  olanak  tanındığı  kabaca  1870‐1913  yılları  arasındaki  dönem,  küresel  kapitalizm  olarak  tanımlanmaktadır.  Diğer  taraftan,  iki  dünya  savaşı  ve  1929  Büyük  Dünya  Buhranı’nın  belirleyici  olduğu  1913‐45  dönemi  ise,  önceki  dönemin  aksine,  hemen  her  alanda  içe  dönük  politikaların  uygulandığı  ve  dünya  ticaretinin  daraldığı  bir  dönem  olarak  tanımlanabilmektedir.  Bu  iki  dönem,  az  gelişmiş  ülkeler  için  farklı  anlamlar  taşımıştır.  Birincisinde,  sömürgeci  yönetimler  aracılığıyla  bu  ülkeler  dünya  ekonomisiyle  bütünleşmeye  zorlanırken  “dışa  açıklık‐ihracata  yönelik  sanayileşme”  stratejisine  vurgu  yapılır.  İkincisinde  ise  kimi  Latin  Amerika  ülkeleri  ve  Türkiye  gibi  siyasal  açıdan  bağımsız  ülkeler,  sanayileşmeye  dayalı  kalkınma  politikaları  uygulamaya  koyabilmişlerdir  Bu  da  “dışa  kapalı‐otarşi‐ithal  ikameci  sanayileşme” stratejisi olarak nitelendirilmiştir.  

 

Mal piyasalarında küreselleşme ve refah etkileri 

Mal piyasalarında küreselleşme olgusu, kavramsal olarak dünya ölçeğinde  sınırlandırmaların  olmadığı  bir  durum  olarak  ifade  edilir.  Küreselleşme  düşüncesinin  daha  çok  serbest  ticaretin  faziletlerine  vurgu  yapan  anlayıştan  beslendiği  açıktır.  Küreselleşme  olgusu  genel  olarak  değerlendirildiğinde,  1870‐

(10)

Bir ülkenin tüm   ihtiyaçlarını kendi iç 

piyasasından  karşılaması otarşi  olarak adlandırılır. 

1913 arası dönemde daha çok Sanayi İnkılabında başarılı olup iç kitlesel üretimde  patlamalar yaşayan ülkelerin, bu üretimi yurt içi piyasada massedemeyince, diğer  bir  ifadeyle  üretimi  iç  piyasada  eritemeyince,  bu  kez  iç  talep  yetersizliğini  dış  piyasalardaki  taleple  eritmeye  yönelik  politika  arayışı  içerisinde  oldukları  söylenebilir.  Bu  özet  eleştirel  bakışa  karşılık,  başta  A.  Smith  ve  onun  uzantısı  konumundaki  klasik  iktisatçılar,  serbestleşmenin  ülkeler  arasında  iş  bölümü  ve  uzmanlaşmayı  derinleştirerek  dünya  ticaretini  artıracağını,  dünya  ticaretindeki  artışların  da  dünya  gelirini  arttıracağı,  dünya  gelirindeki  artışların  ise  tüketimi  ve  dolayısıyla dünya refahını artıracağı ileri sürülmektedir.  Klasik iktisat özellikle dış  ticaret önündeki engellerin kaldırılması ile üretimde iş bölümü ve uzmanlaşmanın  sağlanması yoluyla üretimde artışın, dolayısıyla gelir artışının gerçekleştirilmesine  imkân  sağlar.  Üretimde  ve  gelirdeki  artışlar  da  tüketicilerin  daha  fazla  mal  ve  hizmet tüketmesine imkân sağlayarak toplumsal refahın artmasına yardımcı olur. 

A.  Smith’in  öne  sürdüğü  ve  aynı  zamanda  birinci  küreselleşmenin  de  temelini oluşturan mal piyasalarında serbestleşmenin oluşturulması yaklaşımında  üretim,  tüketim  ve  refah  artışlarının  küreselleşme  ile  nasıl  sağlanabileceği  aşağıdaki tabloda açıklanmıştır. 

 

Tablo 1.3.  Bir İşgücünün Günlük Üretim Kapasitesi (Birim fiyatlar aynı) 

  Dışa Kapalı Yapı Dışa Açık Yapı 

A malı  (Sanayi) 

B malı  (Tarım) 

Toplam  Dünya 

A malı  (Sanayi) 

B malı  (Tarım) 

Toplam  Dünya 

ABD 50 br.(*) 30 br. 80 br. 100 br. ‐  100 br.

Almanya  20 br. 80 br.(*) 100 br. ‐ 160 br.  160 br.

TOPLAM  180 br.   260 br.

Kaynak:  Seyidoğlu, Halil,  Uluslararası  İktisat:  Teori,  Politika  ve  Uygulama,  Güzem  Can Yayınları No: 26, İstanbul, 2013: 27. 

 

Yukarıdaki tabloya göre dünyada sadece iki ülke (ABD ve Almanya) ve iki  mal  (A  malı‐sanayi  malı  ve  B  malı‐tarım  malı)  bulunmaktadır.  Dışa  kapalı  yapıda  her iki ülkede de iş gücü  bir günlük çalışmayla A malından ABD’de 50 birimlik ve  Almanya’da ise 20 birimlik üretim yapmaktadır. Her iki ülkede de aynı iş gücü bu  kez B malı ürettiğinde, ABD’de 30 birimlik ve Almanya’da ise 80 birimlik üretimde  bulunmaktadır.  Birim  fiyatların  eşit  olduğu  varsayımı  ile  bir  iş  gücünün  iki  günde  ABD  üretimine  yaptığı  katkı  80  birim  iken  yine  Almanya’daki  bir  iş  gücünün  iki  günde  üretime  yaptığı  katkı  ise  100  birimdir.  Dünyada  sadece  iki  ülke  olduğu  varsayımı  yapıldığından,  iki  ülkenin  çıktılarının  toplamından  ibaret  olan  dünya  üretimi de 180 birim olacaktır. Bir diğer varsayım da kapalı ekonomi varsayımıdır. 

Kapalı  ekonomi  tanımlaması  dış  dünya  ile  ekonomik  ilişkilerin  olmamasını  ifade  eder yani ihracatın ve ithalatın olmadığı bir ekonomik yapı söz konusudur. Buna da  otarşi ya  da dışa  kapalı ekonomi  adı  verilir.  Almanya  ve  ABD’nin  otarşi  yapısı  da  ürettiğini tüketen bir ekonomi olarak adlandırılır. Dolayısıyla Almanya’da tüketim  A malında 20 birim ve B  malında da 80 birim iken  ABD’de tüketim A malında 50  birim ve B malında da 20 birimdir. 

Küreselleşme  ile  birlikte  her  iki  ülke  de  dışa  açık  politikalar  benimseyecektir.  Dışa  açık  politika  ise  avantajlı  olunan  alanda  ihracat  yapma  ve  dezavantajlı  olunan  alanda  ithalat  yapma  anlamına  gelir.  ABD  ve  Almanya’nın 

(11)

Küreselleşme   sonucunda ülkeler 

üretiminde üstün  oldukları ürünleri  üretip ihraç ederken 

rekabet gücü  açısından zayıf  oldukları ürünleri  ithal yoluna giderler.  

avantajlı  olduğu  sektörler  incelendiğinde,  bir  ABD’li  işçi  A  malında  bir  Almanyalı  işçiye göre avantajlı konumdadır. Zira A malında bir ABD’li iş gücü 50 birimlik çıktı  elde ederken bir Almanyalı iş gücü de 20 birimlik çıktı elde etmektedir. B malında  ise bir ABD’li iş gücü 30 birim çıktı elde ederken bir Almanyalı iş gücü 80 birim çıktı  elde  etmektedir.  Bu  durumda  B  malında  Almanyalı  iş  gücü  ABD’li  iş  gücüne  göre  daha  fazla  çıktı  ortaya  koymakta  ve  dolayısıyla  B  malında  Almanya  ABD’ye  göre  üstün  konumdadır.  Daha  fazla  üretim  yapabilme  ya  da  daha  verimli  olabilmeyle  ortaya çıkan bu üstünlük yapısı da tabloda yıldız işareti (*) ile sembolize edilmiştir. 

Dolayısıyla  ABD’li  iş  gücü  B  malında  değil,  A  malında  üretime  yoğunlaşırken  Almanyalı iş gücü de A malında değil, B malında üretime yoğunlaşacaktır. Ortaya  çıkan  yeni  yapıda  ABD’li  ve  Almanyalı  iş  gücü  bir  gün  A  malında  ve  bir  gün  de  B  malında  üretim  yapmak  yerine,  ABD’li  iş  gücü  A  malında  ve  Almanyalı  iş  gücü  B  malında üretim yapacaklarından ülke üretimlerine katkıları da ABD’li iş gücü;  

2 iş günü x 50 birim A malı = 100 birimlik çıktı elde edecektir. 

Almanyalı iş gücü ise; 

2 iş günü x 80 birim B malı = 160 birimlik çıktı elde edecektir. 

Dünya üretimi de; 

ABD’nin üretimi (100 birim) + Almanya’nın üretimi (160 birim) = 260 birim  olacaktır. 

Küreselleşmenin  getirdiği  avantajlı  olanda  uzmanlaşmanın  yansıması,  bireysel  olarak ülkelerin ve toplam olarak dünyanın üretim ve gelirini artırmıştır. Diğer bir  ifadeyle  başlangıçta  180  birim  olan  dünya  üretimi  küreselleşmeyle  birlikte  260  birime  çıkmıştır.  Üretim  ve  gelir  artışının  yaratacağı  refah  etkileri  ise  ihracat  ve  ithalat  olguları  ile  açıklanır.  Aşağıdaki  grafikte  kapalı  ekonomik  yapı  ile  açık  ekonomik yapıda üretim, tüketim ve refah etkileri gösterilmiştir. 

 

(12)

Liberal iktisatçıların   kalkınma  konusundaki  fikirlerine karşı olan  iktisatçılar, devletin 

ekonomide yer  almasını ve kalkınma 

stratejisi belirlemesi  gerektiğini  savunurlar.  

  Şekil 1.2. Dışa Açılma ve Refah Etkisi 

 

Buna  göre  açık  ekonomide  iken  A  malında  üstün  olan  ABD  100  birim  üretim yaparken tüketimi ise aynen kapalı ekonomide olduğu gibi 50 birim olarak  kaldığında,  50  birimlik  üretim  fazlası  vardır  ve  dolayısıyla  bu  50  birimlik  kısım  ihracata  konu  olacaktır.  Benzer  şekilde  B  malında  üstün  olan  Almanya  160  birim  üretim yaparken tüketimi ise aynen kapalı ekonomide olduğu gibi 80 birim olarak  kaldığında,  80  birimlik  üretim  fazlası  vardır  ve  dolayısıyla  bu  80  birimlik  kısım  ihracata konu olacaktır. Kapalı ekonomide ABD dezavantajlı olduğu B malından 30  birim üretip tüketmekte ve Almanya ise dezavantajlı olduğu A malından 20 birim  üretip  tüketmekteydi.  Şimdi,  ABD  avantajlı  olduğu  A  malından  Almanya’ya  50  birimlik ihracat yapabilmekte; Almanya da avantajlı olduğu B malından 80 birimlik  ihracat  yapabilmektedir.  ABD’nin  ihracatı  Almanya’nın  ithalatı  ve  Almanya’nın  ihracatı da ABD’nin ithalatı olacaktır. Bu yeni değişim ile birlikte kapalı ekonomide  iken  ABD’nin  A  malından  50  birim  ve  B  malından  30  birim  üretip  tüketerek  U0  kayıtsızlık  eğrisinde  iken  açık  ekonomiye  geçmek  suretiyle  A  malından  100  birim  üretip  50  birimini  tüketmekte  ve  kalan  50  birimi  ihraç  etmektedir.  Buna  karşılık  dezavantajlı  olduğu  B  malından  hiç  üretim  yapmayıp  80  birim  Almanya’dan  ithal  ederek iç piyasada tüketmektedir.  Özetle yeni tüketim  noktası  da A malından 50  ve  B  malından  80  birim  olmakta;  sonuç  itibarıyla  U1  kayıtsızlık  eğrisinde  dengeyi  sağlamaktadır. Dış ticaretin refah etkileri de daha fazla tüketim yapabilmeye bağlı  olarak ABD’li tüketicinin faydasının U0’dan U1’e çıkması ile sembolize edilmiştir. 

Benzeri  durum  Almanya  için  geçerlidir.  Kapalı  ekonomide  iken  U0  fayda  düzeyinde 20 birim A malı ve 80 birim B malı üretip tüketmekte olan Almanya’nın 

(13)

Gelişme sürecini   sonradan  tamamlayan ülkeler,  ekonomilerini gümrük 

tarifeleri ile birlikte  uyguladıkları  teknoloji, sanayi ve  ticaret politikalarıyla 

da korumuş ve  geliştirmişlerdir.  

açık ekonomiye geçmesiyle birlikte bu kez A malından hiç üretmeyip 50 birim ithal  etmesi  ve  bunu  iç  piyasada  tüketmesi  söz  konusu  olmuştur.  Avantajlı  olduğu  B  malından  ise  160  birim  üretmekte  olup  80  birimini  iç  piyasada  tüketmekte  ve  kalan 80 birimi de ihraç etmektedir. Yeni tüketim noktası ise A malından 50 birim  ve  B  malından  80  birimdir  ve  bu  tüketim  düzeyi  de  U1  fayda  düzeyine  işaret  etmektedir. Özetle küreselleşme ile birlikte bireysel olarak Almanya ile ABD’nin ve  global  olarak  da  dünyanın  daha  üst  fayda  düzeyinde  bulunması,  daha  üst  refaha  ulaşıldığını  göstermektedir  ve  bu  da  ancak  dışa  açılmanın  yani  küreselleşmenin  faziletlerinin bir yansımasıdır. 

 

Birinci Küreselleşmenin Eleştirisi: Korumacılık Düşüncesi 

Küreselleşmenin daha çok liberalizm ile at başı gittiği dikkate alınırsa, bir  uç  tanımlamayı  yapan  A.  Alatlı’ya  göre  liberalizm,  kimsenin  kimseyi  kimse  için  fedakârlık  yapmaya  çağırmayacağı  düzene  kavuşma  arzusunun  açığa  vurulmasından  ibarettir.  Liberalizme  ve  dolayısıyla  küreselleşmeye  yapılan  bu  en  ağır  eleştirinin  yanı  sıra  özellikle  liberalizasyon  uygulamalarının  kalkınmanın  sonucu olduğunu öne süren çalışmalarda, günümüz az gelişmiş ve gelişmekte olan  ülkelerine  liberalizasyonun  kalkınmanın  sebebi  olduğunun  öne  sürülüyor  olmasının  bir  tür  yeni  sömürgecilik  akımının  yansıması  olarak  görülmesi  gerektiğine  vurgu  yapılmaktadır.  Bu  uç  tanımlamaya  karşılık başta  A.  Smith’in  öncülüğünü  yaptığı  büyük  bir  iktisatçı  topluluğu  ise  “bırakınız  yapsınlar,  bırakınız  geçsinler”  ifadeleri  ile  özetledikleri  serbestleşme  ve  buna  bağlı  dış  ticaret  uygulamalarının,  ülkelerin  zenginliğinin  temel  kaynağı  olduğunu  ileri  sürerler. 

Bunun tam aksi görüşte olanlar ise özellikle devlet güdümlü kalkınma stratejisinin  uygulanması  gerekliliğine  vurgu  yaparlar.  Bu  strateji,  Alman  iktisatçı  F.  List’in  ilk  defa  kullanmış  olduğu  “merdiveni  itme” (kicking  away  the  ladder)  ifadesi  ile  açıklanmaya çalışılmaktadır. List’e göre merdiven itmesi mekanizması, “zengin bir  ülkenin  zirveye  ulaştığında  diğerlerinin  kendisinden  sonra  tırmanmasını  engellemek  için  oraya  tırmanmasını  sağlayan  merdiveni  itmesi”  şeklinde  işlemektedir. 

List’in  kullandığı  bu  ifadede,  günümüzün  gelişmiş  ülkelerinin  kalkınma  öncesi evrelerinde devlet güdümlü kalkınma stratejisini uyguladıkları ileri sürülür. 

Devlet  güdümlü  kalkınma  stratejisinin  ise  liberalizmi  ilk  olarak  savunan  ülke  olan  İngiltere’de  çıkmış  olması  dikkate  değerdir.  Bu  stratejinin,  döneminde  sanayi  alanında  İngiltere’den  daha  üstün  konumda  bulunan  Hollanda’yı  alt  etmek  amacıyla İngiliz Başbakanı Robert Walpole ile ortaya çıktığı ve daha sonra ABD’nin  ilk  Hazine  Sekreteri  Alexander  Hamilton  tarafından  kuramlarının  geliştirildiği  ve  List’in  ise  bu  kuramı  ileriye  götürdüğünü  belirlemesi  ilginç  gelebilir.  “List’in  zamanından beri bütün yakalama ekonomilerinin iktisadi kalkınmayı teşvik etmek  üzere  sadece  tarife  koruması  değil,  etkin  sanayi,  ticaret  ve  teknoloji  (STT)  politikaları  uyguladıkları  görülmektedir.”  “Son  birkaç  yüzyılda  sıklıkla  görüldüğü  gibi,  yakalama  ekonomilerinin  ortak  sorunu,  iktisadi  kalkınmanın  anahtar  olarak  kabul  edilen  yüksek  katma  değerli  faaliyetlere  geçişin  doğal  olarak  gerçekleşmediğidir.” Yüksek katma değer tanımlaması ise, ülkeye ve zamana göre  değişiklik  arz  etmektedir.  Avrupa’da  14.  ve  15.  yüzyılda  yüksek  katma  değerli 

(14)

faaliyet olarak yünlü giysi imalatı gelirken bu faaliyet günümüzde en düşük katma  değerli faaliyetler arasında yer almaktadır. Ayrıca yüksek katma değerli faaliyetler, 

“bebek  endüstrilerin  korunması”  argümanının  ileri  sürdüğü  şekliyle  ve  bilinen  tanımlamasıyla “(imalat) sanayiler” olmak zorunda değildir. Teknolojik gelişmenin  hangi  alanda  gerçekleşeceğine  bağlı  olarak  “hizmetler  sektöründe”  yer  alan  bir  kısım faaliyetler de yüksek katma değer içerebilir. 

Burada  bir  ilginç  belirlemeyi  de  sunmakta  yarar  var.  O  da  en  büyük  özgürlük  savunucularından  biri  olarak  kabul  edilen  Abraham  Lincoln’un  aynı  zamanda  büyük  korumacı  olduğu,  ABD’nin  uyguladığı  gümrük  tarifelerini  daha  önce  görülmedik  düzeylere  yükselttiği,  köleliğe  karşı  verdiği  mücadeleye  serbest  ticarete  karşı  verdiği  mücadeleyle  devam  ettiğidir.  Son  olarak  Williamson’un  (1997)  da  ifade  ettiği  gibi  birinci  küreselleşme  dalgasının  değişik  düzeylerde  kendini  gösteren  gelir  dağılımındaki  bozulmaların  etkisiyle  sona  ereceğini  çok  sayıda gözlemcinin önceden tahmin edemediği söylenebilir. 

 

İkinci Küreselleşme Dalgası: 1970’lerden Günümüze 

İkinci  küreselleşme  dalgasının  başlangıç  tarihi  özellikle  dünya  ekonomisinde  birikimi  hızlıca  artan  finans  kapitalin  kazancını  maksimize  etme  eğiliminin  ortaya  çıktığı  1970’lli  yıllardır.  Tıpkı  1870’li  yıllarda  yurt  içi  üretim  fazlasını eritmek için gelişmiş ekonomilerin pazar arayışlarının bir yansıması olarak  birinci küreselleşme dalgası ortaya çıkmışsa, 1970’lerde ortaya çıkan küreselleşme  dalgası da gelişmiş ülkelerde giderek artan sermayenin bulunduğu ülkede kazanç  (kâr, faiz, vb.) marjlarının düşmesine paralel olarak daha yüksek kazanç marjı olan  ülkelere kayma eğilimi ikinci küreselleşme dalgasını doğuran temel motiflerdendir. 

İkinci küreselleşme dalgası da birinci  küreselleşme dalgasını sonlandıran I. Dünya  Savaşı ile kesilmişse, ikinci küreselleşme dalgasının günümüzde hâlen daha devam  ettiği  gözlenmektedir.  Nasıl  ki,  birinci  küreselleşme  dalgası  gelişmiş  ülkelerdeki  mal  fazlalıklarının  eritme  motifiyle  piyasa  arayışlarıyla  başladıysa,  ikinci  küreselleşme dalgası da yine gelişmiş ülkelerdeki finans kapital fazlalıklarını eritme  amacıyla  piyasa  arayışlarıyla  başladığı  söylenebilir.  Aşağıdaki  şekilde  dünya  ticaretinin 1970’den 2011 yılına kadarki seyri verilmiştir. 

 

(15)

1970’lerden itibaren   dünya ticaret hacmi,  kriz dönemleri dışında 

sürekli olarak artma  eğilimindedir. 

  Şekil 1.3.  Dünya Ticaretinin GSYİH İçerisindeki Payı 

 

Şekilde  de  görüldüğü  gibi  dünya  mal  ve  hizmet  ihracatının  (X)  dünya  gayrisafi  yurt  içi  hasılasına  (GSYİH)  oranının  genel  olarak  artış  trendi  içerisinde  olduğu görülmektedir. 1970’de dünya ticaretinin payı %13.9 iken 2011’de bu oran 

%30.4’e kadar çıkmıştır. Zaman zaman negatif yönde küçük sapmalar ortaya çıksa  da dünya ticaretinin giderek artış trendi sergilediği gözlenmektedir. 

Mal  ticaretindeki  gelişmelere  ilaveten  ikinci  küreselleşmeyi  tetikleyen  ve  derinleştiren başlıca unsurlar aşağıdaki gibidir: 

1.  Uluslararası  kurum  ve  kuruluşların  (Bretton  Woods  kuruluşları)  hâkimiyetlerinin belirginleşmesi 

2. GATT‐WTO ve Uruguay Raund görüşmeleri  3. İkinci En‐iyi: Bölgeselleşme hareketleri 

4. Faktör arzında artışlar‐genişlemeler‐Petrodolarlar  5. Washington Konsensüsü 

6. Alternatifsiz kalan iktisat anlayışı: Neo‐klasikler ve geçiş ekonomileri ile  kriz ekonomileri 

 

Faktör piyasalarında küreselleşme ve refah etkileri 

Birinci  küreselleşme  dalgasına  benzer  şekilde  ikinci  küreselleşme  dalgasının  daha  çok  faktör  hareketliliği  ve  bunun  içerisinde  de  sermaye  hareketliliğini  beslediği  açıktır.  Gerek  birinci  küreselleşmenin  doğurduğu  mal  piyasalarındaki  işleyişe  bağlı  olarak  ortaya  çıkan  refah  etkileri,  gerekse  ikinci  küreselleşmenin  doğurduğu  faktör  piyasalarındaki  işleyişin  yarattığı  faktör  akımları,  ülkelerin  kıt  olarak  sahip  olduğu  faktöre  görece  daha  ucuz  elde  etme  olanakları  yaratmıştır.  Ucuz  temin  edilen  sermaye,  emek  ve  doğal  kaynakların  üretim  maliyetlerini  düşürme,  üretim  imkânları  yaratma  ve  dolayısıyla  gelir  ve  tüketim artışları yaratacağı iddia edilmektedir. 

Küreselleşmenin  hem  mal  hem  de  faktör  piyasalarındaki  işleyişlerin  yansıması  da tek  fiyat  kanununun  oluşmasıdır.  Tek  fiyat  kanunu  serbest  ticaret  yoluyla ülkeler arasında mal ve faktör fiyatlarını eşitleyen mekanizmanın işlemesi, 

(16)

Tek fiyat kanununun   geçerli olması  durumunda bir malın 

fiyatı tüm dünya da  aynı olacaktır. 

yani arbitraj mekanizmasının ortaya çıkması sonucunda mal fiyatının tüm dünyada  aynı  olmasıdır.  Buna  göre  bir  malın  (faktörün)  ucuz  olan  yerden  (A  ülkesinden)  pahalı olan yere (B ülkesine) transfer edilmesi ile birlikte o malın (faktörün) ucuzu  olduğu  yerde  arzı  azalır  ve  buna  karşılık  fiyatı  (ücretler,  faiz,  rant)  yükselir.  Diğer  taraftan  o  malın  (faktörün)  pahalı  olduğu  yere  (B  ülkesine)  ucuz  olan  yerden  (A  ülkesinden) gelen transferlerle birlikte arz artar ve paralelinde fiyatı (ücretler, faiz,  rant)  düşer.  A  ülkesinden  B  ülkesine  mal  ve/veya  faktör  akışı  her  iki  ülkede  de  fiyatların  eşitlendiği  noktaya  kadar  devam  eder.  İşte  her  iki  ülkede  de  fiyatların  eşitlenmesini sağlayan dış ticaretin yarattığı bu sonuca tek fiyat kanunu adı verilir  ve bu da aşağıdaki grafik yardımıyla gösterilmeye çalışılmıştır. 

 

  Şekil 1.4. Tek Fiyat Kanununun Ortaya Çıkması 

 

Şekilde dışa kapalı bir ekonomik yapıda Z malının A ülkesindeki fiyatı P1 ve  B ülkesindeki fiyatı da P3’tür. Her iki ülkenin tüketimleri de sırasıyla A ülkesinde Q2  ve  B  ülkesinde  de  Q2’dir.  Piyasa  dengesi  de  A  ülkesinde  DA’nın  SA1’i  kestiği  e1  noktasında  gerçekleşirken  B  ülkesinde  ise  DB’nin  SB3’ü  kestiği  e3  noktasında  gerçekleşmiştir. Bu iki ülkenin dışa açılmasıyla birlikte Z malında avantajlı olan yani  fiyatı P1’de olan A ülkesi bu malda ihracatçı konumuna geçerken fiyatın P3 olduğu  B  ülkesi  de  bu  malda  dezavantajlı  yapı  söz  konusu  olduğundan  ithalatçı  konuma  geçer.  Dolayısıyla  dışa  açık  bir  ekonomik  yapıya  geçilmesiyle  birlikte,  Z  malı  A  ülkesinden B ülkesine doğru transfer edilmeye başlar. Diğer bir ifadeyle A ülkesi Z  malını ihraç ederken B ülkesi de Z malını ithal etmektedir. A ülkesinden B ülkesine  Z  malı  akışıyla  birlikte  A  ülkesinde  arz  eğrisi  sola  kaymakta  (SA2)  yani  negatif arz  şoku ortaya çıkmakta ve fiyatlar (P2) yükselmektedir. B ülkesinde ise A ülkesinden  gelen mal akışı nedeniyle arz eğrisi sağa doğru kaymakta (SB2) yani pozitif arz şoku  ortaya çıkmakta ve paralelinde fiyatı da düşerek P2 düzeyine gerilemektedir. Sonuç  itibarıyla  A  ülkesinde  Z  malının  fiyatı  P1’den  P2’ye  çıktığından  tüketimi  de  Q2’den  Q1’e gerilemekte; B ülkesinde ise Z malının fiyatı P3’ten P2 düzeyine gerilediğinden  tüketim de Q2’den Q3 düzeyine çıkmıştır. Yani her iki ülkede de Z malının fiyatı dışa  açılmayla  birlikte  P2  düzeyinde  gerçekleşmiştir  ve  bu  durum tek  fiyat  kanunu  olarak adlandırılmaktadır. P2 fiyatı dünyada sadece iki olduğu varsayımında, aynı  zamanda dünya fiyatı olduğuna da işaret eder. Burada Q2‐Q1 kadarlık A ülkesinin  ihracatına karşılık Q3‐Q2 kadarlık B ülkesinin ithalatı ortaya çıkmıştır. 

(17)

II. Dünya Savaşı   sonrası dönemde az 

gelişmiş ülkelerin  çoğu devlet  önderliğinde içe  dönük sanayileşme 

politikaları  uygulamayı tercih 

etmiştir. 

 

İkinci Küreselleşmenin Eleştirisi: İthal İkameci Düşünce 

Liberal  bakış  açısıyla  1960‐1980  döneminde  bir  kısım  ülkelerin  “yanlış  politikalar”  olarak  nitelendirilen  müdahaleci  politikalar  uygulanmasına  karşılık,  daha  yüksek  büyüme  performansı  sergiledikleri  görülmüştür.  Buna  karşılık  1980‐

2000  dönemi  “doğru  politikalar”  olarak  nitelendirilen  dışa  açık  politikaların  uygulandığı  bir  dönem  olmasına  karşılık,  bu  politikaları  uygulayan  ülkelerin  çoğunun daha düşük büyüme performansı sergiledikleri dikkat çekmiştir. Buradaki  paradoks tartışılmaya değerdir. Hangi politika doğrudur, hangi politika yanlıştır? O  zaman uluslararası arenadaki deneyimlerin incelenmesi ve buna uygun reçetelerin  geliştirilmesi bir zorunluluk arz eder olmuştur. Burada belirtilmesi gereken husus,  avantajı  elde  eden  ülkelerin  daha  çok  küreselleşmenin‐liberalizmin  yanında  yer  aldıkları;  buna  karşılık  dezavantajlı  konumdaki  ülkelerin  ise  daha  çok  korumacı  politikalar  uygulamaya  çalıştıkları  I.  Küreselleşme  Dönemi  uygulamalarında  görülmüştür.  İlk  küreselleşme  uygulamasında  yükselen  kavramlar  olan  laissez  faire,  laissez  passer  anlayışına  paralel  olarak  ikinci  küreselleşme  döneminde  de  benzeri süreçler içerisinde bulunulduğu söylenebilir. 

Günümüzdeki küreselleşme sürecinin kökenlerinde Neo‐liberal düşüncenin  olduğu  ileri  sürülebilir.  Özellikle  1970’li  yılların  sonlarında  başlayan  Neo‐liberal  düşünce  ve  bu  düşüncenin  iktisadi  versiyonu  Neo‐klasik  iktisat  uygulamalarının,  küreselleşmenin  bu  son  yükselişe  geçmesinde  etkili  olduğu  söylenebilir.  Bu  son  küreselleşme  dalgası,  1870‐1913  yılları  arasında  yaşanan  birinci  küreselleşme  döneminin izlerini ve ona dönüş işaretlerini taşımaktadır. Özellikle II. Dünya Savaşı  ve bunu takip eden 25‐30 yıllık dönemde,  

(a)  WTO  (önceki  adıyla  GATT)  yoluyla  dış  ticaretin  önemli  ölçüde  serbestleştirilmesi,  

(b) çok uluslu şirketlerin giderek etkinliğinin ve öneminin artması,  

(c)  iktisadi  bütünleşme  amacıyla  oluşturulan  ekonomik  birliklerin  etkinliklerinin  artması  ve  bu  bağlamda  Avrupa  Ekonomik  Topluluğu’nun  dünya  ekonomisi içindeki etkisinin hissedilir hâle gelmesi ve  

(d) gelişmiş ekonomilere yönelik işçi göçünün önemli boyutlara ulaşması,  küreselleşmeyi besleyen unsurlardan olmuştur. Ancak, bu dönemin küreselleşme  olarak  nitelendirilememesine  yol  açan  iki  temel  unsuru,  dikkat  çekmektedir. 

Birincisi,  II.  Dünya  Savaşı’nı  izleyen  yıllarda  siyasal  anlamda  bağımsızlıklarına  kavuşan  az  gelişmiş  ülkelerin  serbest  piyasa  ağırlıklı  politikalar  aracılığıyla  dış  dünya  ile  bütünleşmekten  çok,  devlet  önderliğinde  içe  dönük  sanayileşme  politikaları uygulamayı tercih etmiş olmaları ve sanayileşmiş kapitalist ülkelerin de  Soğuk  Savaş’ın  etkili  olduğu  bu  dönemde  söz  konusu  gelişmeye  göz  yummuş  olmalarıdır.  İkincisi  ise,  bu  ülkelerin  birçoğunun  doğrudan  yabancı  sermaye  yatırımları  konusuna  dikkatli  ve  hatta  daha  da  öteye,  kuşkulu  bir  biçimde  yaklaşmalarının  paralelinde,  dış  yardımlardan  medet  umarak  devletten  devlete  borçlanmayı ön planda tutmaları ve uluslararası finans piyasalarının büyük ölçüde  dışında  kalmalarıdır.  Kısaca  II.  Dünya  Savaşı  sonrasındaki  25‐30  yıllık  dönem,  küreselleşme dalgası olarak anılmamaktadır. Bu dönemde AGÜ/GOÜ tercihlerinin  şekillendirdiği  bakış  açısı  paralelinde,  kamu  eliyle  müdahaleci  bir  kalkınma 

(18)

Washington   uzlaşısının temel  öngörüsü devletin 

yetkilerinin  kısıtlanmasıdır. 

stratejisi uygulamaları söz konusudur. Bunun yansımaları olan özel sektörü ihmal  edici  ve  dolayısıyla  yabancı  özel  girişimi  de  dışlayan  bir  kalkınma  finansmanı  politikası uygulamalarının ise en önemli kısıt olduğu dikkat çekmektedir. 

Özetle ikinci küreselleşme dalgasında, petrodolarlar, GATT, IMF reçeteleri  ve  benzeri  uygulamaların  beslediği  süreçte  ortaya  atılan  Washington  adeta  küreselleşmenin  temeli  olmuştur.  Özellikle  Washington  Konsensüsünde  klasik  iktisadın  devlete  atfettiği  Leviathan  yani  Eski  Ahit’te  (Tevrat’ta)  su  canavarı  tanımlaması nedeniyle devletin yetkilerinin kısıtlanması gerekliliğine vurgu yapılır. 

Bunun aksi ise devletin her türlü alanda var olmasıdır ki bu da regülasyon olarak  adlandırılır. Genel olarak Washington Konsensüsü ilkeleri de şunlardır: 

 Mali  disiplin  (bütçe  açığının  enflasyon  vergisi  ile  kapatılmasında  ziyade sağlam kaynaklarla kapatılması) 

 Kamu  harcamalarında  öncelikler  (verimli  harcamalara  kaydırılması) 

 Vergi  reformu  (vergi  tabanının  genişletilmesi  ve  adaletin  sağlanması) 

 Finansal liberalizasyon (piyasada belirlenen faiz oranları ve güven  ortamının tesis edilmesi) 

 Döviz  kurları  (ihracatta  rekabetçi  yapıyı  bozmayacak  şekilde  düzenlenmesinin sağlanması) 

 Ticari  liberalizasyon  (nicel  ticaret  kısıtlamaları  yerine  tarife  uygulamalarına  ağırlık  verilmesi  ve  bunun  da  %10’un  altına  düşmesini sağlayacak politikaların geliştirilmesi) 

 Doğrudan  yabancı  yatırımlar  (yabancı  yatırımcıların  girişini  engelleyen düzenlemelerin kaldırılması; ülke içi‐ülke dışı yani yerli‐

yabancı firma ayrımının kaldırılması) 

 Özelleştirme  (devletin  elindeki  iktisadi  kurum  ve  kuruluşların  özelleştirilmesinin sağlanarak ekonomideki ağırlığının azaltılması) 

 Deregülasyon  ya  da  devletçiliğin  minimizasyonu  (hükûmetlerin  piyasaya yeni firmaların girişini engelleyen veya rekabeti kısıtlayan  düzenlemeleri  kaldırması  ve  yapacağı  bütün  düzenlemelerin  sadece güvenlik, çevreyi koruma ve finansal kurumları gözetleyici  nitelik taşıması) 

 Mülkiyet  hakları  (yasal  sistemin  aşırı  bir  maliyet  yüklenmeksizin  güvenilir  mülkiyet  haklarını  tesis  etmesi  ve  bu  tür  hakların  enformel sektörleri bile kuşatacak şekilde olmasının sağlanması)   

Küreselleşme Süreçlerinin Değerlendirilmesi 

Küreselleşme  süreçleri  değerlendirildiğinde,  dünya  ticaretinin  daha  çok  gelişmiş  ülke  (GÜ)  ekonomileri  arasında  önemli  bir  yekûn  tuttuğu  söylenebilir. 

Bunu  ikinci  sırada  GÜ’ler  ile  gelişmekte  olan  ülke  (GOÜ)  ekonomileri  arasındaki  ticaret takip etmektedir. Üçüncü sırada da GOÜ’ler ile GOÜ’ler arasındaki ticaretin  izlediği  görülmektedir.  Aşağıdaki  tabloda  birinci  küreselleşme  dalgasını  da 

(19)

Gelişmiş ülke   ekonomilerinin kendi 

aralarındaki ticaret  giderek artmaktadır. 

Bu ise benzer  özelliklere sahip  ürünlerin ticaretinin 

arttığını  göstermektedir.  

kapsayan  döneme  ilişkin  olarak  dünya  ülkelerinin  kendi  aralarındaki  ticaretin  ağırlığını göstermektedir. 

 

Tablo 1.4. 1876‐1928 Yılları Arası Dünya Ticaretinin Yönü (%)   

  Yıllar 

GÜ‐GÜ  Ekonomileri  Arasında 

GÜ‐GOÜ  Ekonomileri  Arasında 

GOÜ‐GOÜ  Ekonomileri  Arasında  1876 

1913  1928 

45 43  40 

51 52  49 

4  5  11 

Kaynak:  S.  Kuznets  (1967),  “Quantitative  Aspects  of  the  Economic  Growth of Nations: X Level and Structure of Foreign Trade: Long Term  Trends”, Economic Development and Cultural Change, 15’den nakleden  Held, David, Anthony McGrew, David Goldblatt and Jonathan Perraton,  Global  Transformations:  Politics,  Economics  and  Culture,  Cambridge: 

Polity Press, 1999: 156. 

 

1870’li  yıllardaki  birinci  küreselleşme  dalgasında  dünya  ticareti  daha  çok  GÜ‐GÜ  arasında  cereyan  etmektedir.  Bu  durum,  uluslararası  iktisat  literatüründe  endüstri‐içi  ticaret  ile  ifade  edilmektedir.  Buna  karşılık  farklı  malların  ticareti  ise  endüstriler‐arası  ticaret  olarak  adlandırılmaktadır.  Buradaki  ticarette  GOÜ’lerin  GÜ’lerin  bir  tür  tamamlayıcısı  olduğu  dikkat  çekmektedir.  Diğer  bir  ifadeyle  GOÜ’lerden  GÜ’lere  doğru  yapılan  ticarette  ihracat  boyutu  ilksel  mallar  olarak  nitelendirilen  tarımsal  mallar  ile  hammaddelerden  ibaret  olduğu  ve  buna  karşılık  yaptıkları  ithalatın  ise  ikincil  mallar  olarak  nitelendirilen  sanayi  mallarından  oluştuğu söylenir ve bu durum da endüstriler‐arası ticaret ile açıklanır. Bu yapının  ikinci küreselleşme dalgasının başladığı 1970’li yıllarda da aynen devam ettiği ileri  sürülebilir.  Tablo  1.5’te  de  ikinci  küreselleşme  dalgasında  dünya  ticaretinin,  ülkelerin gelişmişlik düzeyleri açısından dağılımı verilmiştir. 

 

Tablo 1.5.  1965‐1995 Yılları Arası Dünya Ticaretinin Yönü (%)   

  Yıllar 

GÜ‐GÜ  Ekonomileri 

Arasında 

GÜ‐GOÜ  Ekonomileri 

Arasında 

GOÜ‐GOÜ  Ekonomileri 

Arasında  1965 

1970  1975  1980  1985  1990  1995  2000  2005  2010 

59.0 62.1  46.6  44.8  50.8  55.3  47.0  48.8  44.0  36.1 

32.5 30.6  38.4  39.0  35.3  33.4  37.7  36.3  36.3  37.5 

3.8  3.3  7.2  9.0  9.0  9.6  14.1  14.9  19.6  26.3  Kaynak:  IMF  (Various  Years),  Direction  of  Trade  Statistics  Yearbook’dan  nakleden  Held  ve  diğ.,  1999:  172  ve  UNCTAD,  UNCTADstat, 2013. 

 

Diğer  taraftan  küreselleşme  olgusunun  dışa  açıklıkla  yani  ihracat  (X)  ve  ithalat (M) toplamlarının GSYİH ile ölçüldüğü bir yapıya dayalı olarak karşılaştırma 

(20)

Türkiye’nin dışa   açıklığı 1970‐2010  döneminde yaklaşık 

dört kat artmıştır.  

yapıldığında,  GÜ’ler  gurubunda  yer  alan  ABD,  Japonya  ve  AB  üyelerinin  dışa  açıklıklarının AGÜ ve GOÜ’lere göre daha alt düzeyde olduğu görülmektedir.  

 

Tablo 1.6. Seçilmiş Ülkelerde Dışa Açıklık İndeksi (X+M/GSYİH) 

1970  1980  1990  2000  2010 

Arjantin  10,34  11,55  14,99  22,40  40,11 

Brezilya  14,48  20,36  15,16  21,72  22,77 

Çin  5,31  21,66  29,16  44,24  57,31 

Japonya  19,98  27,79  19,67  20,31  29,15 

G.Kore  37,44  72,03  56,98  74,27  101,98 

Malezya  78,72  110,96  146,96  220,41  170,33 

Meksika  17,40  23,68  38,31  63,87  61,88 

S.Arabistan  77,60  90,89  72,23  68,55  96,73 

Singapur  271,21  412,16  344,83  371,82  377,68 

Türkiye  10,80  17,09  30,94  43,19  47,97 

İngiltere  43,62  51,82  50,14  57,27  63,23 

A.B.D  11,27  20,76  20,55  25,95  29,13 

Kaynak: World Bank, World Development Indicators, 2013 Databank. 

 

Ekonomilerin  dışa  açıklığı  özellikle  Güney  Asya  Kaplanları  olarak  ifade  edilen  G.  Kore,  Tayvan,  Singapur,  Malezya  ve  Endonezya  gibi  ülkelerde  çok  üst  düzeylerdedir.  Bu  ülkelerden  dışa  açıklık  nispetinin  %377.68  olduğu  Singapur’un  ürettiğinden daha fazlasını ihraç ve ithal ettiği gözükmektedir. Ürettiğinden daha  fazlasını  ihraç  ve  ithal  etmesi  de  bu  ülkenin  re‐eksportçu  yapan  bir  ülke  konumunda  olduğunu  göstermektedir.  Re‐eksportçu  dış  ticaret  yapısı  ise  yapılan  ithalatın tekrar ihraç edilmesi amacını taşır. 

Son  olarak  Neo‐liberal  küreselleşmenin  birçok  AGÜ’yü  kapsama  alanı  dışında bıraktığı ve birçok ülkenin on yıl öncesine kıyasla dünya ekonomisiyle daha  az bütünleştiği Dünya Bankası verilerince de doğrulanmaktadır. Örneğin, AGÜ’lere  yönelik özel sermaye akımları 2000 yılında 167 milyar dolara ulaşmış, ancak bunun 

%80 gibi çok büyük bir kısmından sadece on iki ülke yararlanabilmiştir. Bu durum  da  dış  ticaretten  doğan  kazançlardan  sadece  belirli  kısım  ülkelerin  faydalandığını  ifade eder ve bu da marjinalleşme tezi olarak adlandırılır. 

 

       

Ta rt ış ma

• Türkiye'nin dış ticaretinin gelişimi inceleyerek  ülkemizin ihracat ve ithatının ülkenin büyüme  sürecine katkısını tartışınız.

• Düşüncelerinizi sistemde ilgili ünite başlığı altında yer  alan “tartışma forumu” bölümünde paylaşabilirsiniz.

(21)

Finansal krizleri   önlemek üzere  hükümetlerin aldıkları 

finansal tedbirler,  küreselleşen finansal 

boyutunu kısıtlayıcı  olmaktadır. 

Cari Küreselleşmeden Olası Sapma Nedenleri 

Uluslararası sermaye arasındaki çıkar farklılıkları, yeni gelişen bloklar ve bu  bağlamda Çin gibi rekabet gücünde son yıllarda önemli artışlar yaşayan ve dünya  ekonomisi  içinde  çok  güçlü  bir  konuma  ulaşan  ülkeler  arasındaki  çatışmalar,  son  çeyrek yüzyılda hızlanan liberalleşme eğilimlerinin duraksamasına ve hatta tersine  çevrilmesine  yol  açabileceği  düşünülebilir.  GATT‐WTO  ile  kriz  ya  da  dönüşüm  yaşayan  ekonomilere  IMF  ve  WB  ekseninde  sunulan  reçetelerde  dış  ticareti  serbestleştirmesinin  telkinine  karşılık,  bunun  her  ülke  için  olumlu  etkiler  yaratmaması,  eleştirilerin  temelini  oluşturmuştur.  Diğer  taraftan  GÜ  piyasalarına  korumacı  duvarları  aşıp  girmekte  zorlanan  AGÜ’lerin  dış  açık  çıkmazları  ile  sanayileşmiş  ülkelerin  aynı  zamanda  kendi  aralarında  giderek  derinleşen  uluslararası  rekabet  gücüne  dayalı  uzlaşmazlıkları,  bir  bütün  olarak  yeni  bir  korumacılık  dalgasını  tetikleyebilir.  Buradaki  endişelerin  nedeni  birinci  küreselleşme  dalgasının  akıbetinin  ikinci  küreselleşme  dalgası  için  de  geçerli  olacağı şeklindeki yaygın inançtır. 

Diğer  bir  ifadeyle  doğrudan  yabancı  sermaye  akımlarının  “spekülâtif  yatırım  ve  finans  alanındaki  hizmetlere”  yönelmesi,  imalat  sanayinde  de  yeni  yatırımlardan  çok  “şirket  birleşmeleri  ve  şirket  satınalımları”  doğrultusunda  gelişmelerin yaşanması, sermaye akımlarının ve sermaye akımları ile ilişkilendirilen  çok uluslu şirketlerin kalkınma sürecine katkılarının sorgulanması, liberalizasyonun  sorgulanmasını artıran faktörler olarak sayılabilir. Bu faktörlerin yanı sıra, finansal  krizlerden doğrudan etkilenen veya etkilerinin bir başka ülkeden sıçraması yoluyla  dolaylı  olarak  etkilenen  ülkelerin  karşılaştıkları  olumsuzluklar  da  finansal  serbestleştirmenin  giderek  daha  çok  sorgulanmasına  yol  açmaktadır.  Ayrıca  finansal  akımları  çeşitli  yollardan  denetim  altına  almaya  çalışan  ülkelerin  başarı  öyküleri  yani  1990’larda  sıklıkla  yaşanan  finansal  krizlere  karşı  bir  tür  panzehir  olarak  finansal  düzenlemelere  (anti‐deregülasyona)  gitmeleri  de  liberalizasyon  karşıtı  gelişmeleri  besleyen  unsurlardan  sayılabilir.  Bu  ekonomik  faktörlerin  dışında,  GÜ  ve  AGÜ’ler  arasındaki  artan  güç  ve  refah  farklıklarının,  her  ülke  için  bölgesel anlamda eşitsizlikleri ortaya çıkarmasına paralel olarak muhtemel sosyal  çalkantılar  ve  siyasal  tepkiler,  Neo‐liberal  küreselleşme  sürecinin  önüne  yeni  engelleme eğilimlerinin aktörleri olarak ortaya çıkabilir. 

 

Küreselleşmenin Olası Etkileri: Dış Yansıma 

Krize  müdahalede  yeni  Keynesyen  politikalar  popüler  hâle  gelirken  küreselleşmeyi  besleyen  Neo‐liberal  politikaları  ve  genelde  de  Neo‐klasik  iktisadı  sorgulatır  hâle  gelmiştir.  Uyum  ve  küreselleşme  süreçleri  bağlamında  demokratikleşme,  özelleştirme,  liberalizasyon  ve  benzeri  konular,  eskiden  bir  tür  borç  alan  ülkeye  dayatıldığında,  egemenliğe  müdahale  olarak  algılanırken  günümüzdeki sistem doğrultusunda borç almanın zorunlu koşulu hâlinde gelmiştir. 

Ancak,  özellikle  gelişmekte  olan  piyasalara  özgü  kriz  olgularında,  bir  ülkede  ortaya  çıkan  krizlerin  onun  ticari  ortaklarında  kendini  göstermesi  de  kaçınılmaz  hâle  gelmektedir.  Bu  bağlamda  bir  ülkede  meydana  gelen  sosyo‐

ekonomik  gelişmeler  o  ülkenin  sınırları  dâhilinde  kalmayıp  küresel  bağlamda 

Referanslar

Benzer Belgeler

Birinci bölüm kronolojik olarak daha uzun olmas~ na ra~men, konunun gere~i bak~ m~ ndan ikinci bölüm daha detayl~ca incelenmi~tir.. Bundan da anla~~laca~~na göre, yazar

Yabanc~~ tebaan~ n gerek mülk, gerekse gedik olarak sahib bulunduk- lar~~ diikkân say~s~~ bak~m~ ndan ~ngiltere tebaas~~ yine ilk s~ rada yer almakta, onu Avusturya, Rusya,

[r]

Hipofiz tümörü nedeniyle transnazal transsfenoidal yaklaşım tercih edilmiş olan 15 hasta, postoperatif dönemde, nazal ve paranazal şikayetleri sorgulayan bir anket, anterior

A SLR is an all around characterized approach to recognize, evaluate and translate all relevant studies regarding a particular research question, point area or marvel of intrigue.

İşçinin sözleşmeyi feshederken işverene bildirim süresi vermesinin sebebi veya diğer bir söyleyişle Kanun’un böyle bir yükümlülük getirmesinin sebebi, işverenin bu

Sa- matros adasındaki «Viktuvar» heykelini topraklarımızdan aşırıp kendi milletinin müze­ sine gönderen konsolosu Edir ne valisine adanın nahiye mü dürü

Amerika ile Türkiye arasında oluşturulacak stratejik işbirliği sonucunda Bakü- Tiflis-Ceyhan boru hattının yapımı için gerekli ekonomik ve siyasi destek elde