• Sonuç bulunamadı

BİLGİ YA YlNLARI: 291 JOHN STEINBECK BÜTÜN ESERLERİ : 6 ISBN Y

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "BİLGİ YA YlNLARI: 291 JOHN STEINBECK BÜTÜN ESERLERİ : 6 ISBN Y"

Copied!
148
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)
(2)

BİLGİ YA YlNLARI: 291

JOHN STEINBECK BÜTÜN ESERLERİ : 6

ISBN 975 - 494 - 01 1 -8 95 06 Y. 01 05 0772

Birinci Basım 1984

�!<inci Basım 1988

(3)

JOHN STEINBECK

Bütün Eserleri

6

Inci

Türkçesi Belkıs Çorakçı

(4)

kapak düzeni : fahri karagözoğlu

JOHN STEINBECK 1 BÜTÜN ESERLERi 1. Yukarı Mahalle

2. Sardalye Sokağı 3. Tatlı Perşembe

4. Alev 5. AI Midilli 6. inci

7. Fareler ve insanlar 8. Mutsuzluğumuzun Kışı 9. Cennet Çayırları

** 10. Ay Sattı

11. Gazap Üzümleri 12. Bilinmeyen Bir Tanrıya 13. Bitmeyen Kavga 14. Altın Kupa

15. Kısa Süren Saltanat 16. Aşk Otobüsü

(5)

O dev incinin hikayesi, hA/d anlatı­

lır durur kasabada. Nasıl bulunmuş;

sonra, nasıl yitip gitmiş ... Kino'yu, Ba­

lıkçı Kinoyu da anlatır/ar; kansı }uana 'yı, bebekleri Coyotito'yu da. Dillerde sık sık yinelenip durdugu için bu öykü her­

kesin kafasına mıh gibi girmiş, iyice yerleşmiştir artık. Ve yürek/ere işleyen her önemli öyküde oldugu gibi, bunda da iyilikle kötülük, akla kara, ugurlu olanla ugursuzluk vardır yalnızca. İkisi­

nin ortası diye hiçbir şey yoktur.

Kıssadan hisse: Bu öyküden her­

kes kendince bir anlam çıkanr kuşku­

suz, yaşamından bir şeyler de katarak.

Her neyse, "Şöyle rivayet ederler ki ...

(6)
(7)

I

Kino, daha ortalık ışımadan, alaca­

karaniıkta uyandı. Yıldızlar hala parlıyor­

du. Gün ışığı, gökyüzünün doğusunda belli belirsiz soluk bir aydınlık oluştur­

muştu. Horozlar nicedir ötüyordu. Erken­

ci domuzlar kırık dalların, tahta parçaları­

nın altını üstüne getirip yiyecek aramaya başlamışlardı bile. Kıyıda saz kulübenin dışında, bir kuş sürüsü cıvıldaşıp duru­

yor, ton balıklarının yığılı durduğu yerde kanat çırpıyorlardı.

Kino gözlerini açtı, önce rengi gittik­

çe ağaran dikdörtgene, kapıya baktı , sonra gözlerini Coyotito'nun mışıl IT'ışıl uyumakta olduğu asma ip sahneağa dikti ; en sonra da kc.;·ısı Juana'ya çevirdi başı­

nı. Juana yanında hasır şiltede yatıyor­

du. Mavi şa'"''a burnunu, göğüslerini ve

(8)

sırtını örtmüştü. Açıktı gözleri. Kino ne zaman uyansa, onu hep uyumamış, göz­

leri açık bulurdu. Ufacık yıldızlar yansıtan kara gözleriyle Kino'ya bakıyordu. Onu, her sabah nasıl kendisine bakar bulmuş­

sa, Kino bu kez de öyle bulmuştu yine ...

Dalgaları n ku msala vuran seslerini duydu Kino. Çok güzeldi. Gözlerini yeni­

den yumdu, ezgiyi dinlemeye çal ıştı . Bel­

ki bir tek ondan çıkıyordu bu, belki de köy insanları nın hepsinden . . . Halkı, bir zamanlar nice büyük türküler üretmiş bir soydan geldiği için görüp düşündükleri, çalışıp uğraştıkları her şey bir türkü olup çıkm ıştı. Çok eski geçmişlerden sürüp gelirdi, her şey yitip gider, türküler kalırdı geride. Kino biliyordu hepsini, ne var ki, artık yeni türküler eklenmiyordu bu nlara.

Hoş, bunun anlam ı , kişiye özgü tü rküler de yok demek değil elbet. Kino'nun kafa­

sının içinde, şu anda bile bir türkü vardı.

Açık seçik ve yumuşak. Ah, bu türküyü bir söyleyebilse, Aile Türküsü derdi ona.

Nemli havadan korunmak için örtü­

sünü burnuna dek çekmişti. Yan ıbaşı nda duyduğu bir kıpırtıyla oraya döndü . Jua­

na sessiz, çıt bile çıkarmadan, yatağın-

(9)

dan kalkıyordu. Derisi kalıniaşmış çıplak ayaklarını diri diri basarak, Coyotito'nun uyuduğu sah neağa yürüdü, yumuşak, tat­

lı bir sesle eğilip bir şeyler mırıldandı Ju­

ana.

Coyotito, bir an yukarıya baktı, göz­

lerini yumdu sonra, dalıp gitti yine.

Juana sönmüş ateşe yürüdü, eğilip kömürleri eşeledi. Bir sazla yellekleyip kı­

vılcımları canlandırdı; saz ve dal parçala­

rı nı kırıp ateşe attı.

Bu kez Kino kalktı ; battaniyesini ba­

şına, ağzına burnuna, omuzlarına sardı ; sandaletierini ayaklarına geçirdi, ağaran günü gözlemeye çıktı .

Kapının önüne çömeldi, battaniyenin uçlarıyla dizlerini örttü. Körfez bulutları­

nın ta yükseklerde alev rengine dönüştü­

ğünü gördü. Bir keçi yaklaştı , Kino'yu kokladı, soğuk sarı gözleriyle baktı. Ki­

no'nun arkasında bir yerde Juana'n ın yaktığı ateş harladı ; saz damın içine ve duvarlardaki aralıklardan dışarıya ışıktan mızraklarını saçtı , kapıdan ötelere kare biçiminde titrek bir aydınlık yayıldı. Geç kalmış bir pervane, ateşi bulma umuduy-

(10)

la hemen içeriye daldı. Kino'nun arkasın­

da Aile Türküsü duyulmaktaydı . Türkü­

nün davul vuruşları da, Juana'nın sabah ekmeği için mısır ununu yoğurup vurdu­

ğu taştan geliyordu.

Şafak ardından hızla geliverdi. Önce bir solgunluk, derken bir parı ltı, bir aydın­

lık ... ve sonra, bir ateş patlamasıyla gü­

neş körfez sularından çıkarak yükseldi.

Kino gözlerini bu parlaman ın kamaştırıcı etkisinden koruyabilmek için yere baktı.

M ısır ekmeklerinin pat pat vurulup yassıl­

tılmasının sesi geliyordu evden. Onunla birlikte, tepsiden yayılan mis gibi sıcak koku. Yerlerde karıncalar kaynaşıyordu.

Kocaman, siyah, parlak vücutlular da, ufacık, rengi tozsu, ayağına çabuk karın­

calar da habire gidip geliyorlardı. Boz renkli küçük bir karı nca, dev bir karınca­

nın kendisine kumlardan kurduğu tuzak­

tan kurtulmaya savaşırken, Kino bir tanrı gibi onu yukarıdan, ilgisizce izledi. Sıska, ürkek bir köpek yavrusu yaklaştı , Ki­

no'dan tatlı bir söz duyunca hemen oraya kıvrı ldı, kuyruğunu özenle ayaklarının üzerine yerleştirdi, soylu bir ineelikle çe­

nesini bu tümseğe dayadı . Kara bir kö-

(11)

pekti. Kaşlarının olması gereken yerde altın sarısı benekler vardı. Bu da her sa­

bah gibi bir sabahtı işte. Ama sabahlar arasında enikonu kusursuz bir sabahtı .

ipin gıcırtı sını duydu . Juana, Coyoti­

to'yu salıncağından alm ıştı. Sonra onu te­

mizledi, kendi şalına sardı, kavrayıp başı­

nı memesine götürdü. Kino bütün bunları hiç bakmadan görebiliyordu. Juana yu­

muşak sesiyle çok eski bir türküyü söylü­

yordu. Bu türkü yaln ızca üç türlü sesten oluşuyordu; ama aradaki sessizliklerden çok çeşitli uyarlamalar çıkıyordu. Bu da Aile Türküsünün bir bölümüydü. Her şey bir bölümdü. Bazen acı veren bir ses biri­

kimi halinde yükseliyor; insan ın boğazına tıkan ıyor, işte güven budur, sıcaklık bu­

dur, Bütünl ük bu demektir, diyordu.

Saz çitin ötesinde başka saz damlar da vardı. Onlardan da duman çıkıyor, oralardan da kahvaltı sesleri geliyordu.

Ama o türkü başka bir türküydü. Onların domuzları, başka domuzlardı; karı ları da Juana değildi. Kino gençti, kuvvetliydi.

Simsiyah saçları kahverengi alnına dökü­

lüyordu. Gözleri sıcacık, keskin bak;şlı ve parlak, bıyığı ince ve sertti. Battaniye-

(12)

sini artık burnundan indirdi. O karanlık, zehirli hava gitmiş, evin üstüne güneş düşmüştü. Saz çitin yanında iki horoz bir­

birine eğildiler, kanatlarını gerip gösteriş yaptılar, boyun tüyleri dimdik ayağa kalk­

tı. Zorlama bir dövüş olacaktı . Eğitilmiş horoz değildi ki bunlar! Kino bir an onları seyretti; sonra gözleri yukarıya, kıyıdan gelip tepelere doğru uçan yaban kumru­

larına döndü. Dünya uyanmıştı artık. Ki­

no da kalktı , saz kulübesine girdi.

O, kapıdan girerken Juana da parıl­

dayan ateşin başından ayağa kalktı, Co­

yotito'yu sahneağına koydu ; sonra kendi siyah saçlarını tarayıp iki örgü halinde topladı , uçlarına yeşil kurdeleler bağladı.

Kino ateşin yan ına çömeldi, mısır ekmek­

lerinden bir tanesini dürümledi, bulamaca batırıp yedi. Biraz da pUique içti. Şenlik ve bayram günleri dışında bildiği tek kah­

valtı buydu. Bir de bisküviyle karnını do­

yurduğu o inanılmaz Fiesta günü vardı . Y!3diği bisküviler neredeyse öldürüyordu onu. Kino bitirince, Juana ateşin yanına döndü , o da kahvaltısını etti. Eskiden ko­

nuşurlardı ... ama yalnızca bir alışkanlık olduktan sonra konuşmaya gerek yoktu

(13)

kil Kino hoşnutlukla içini çekti, konuşma bu demekti işte.

G üneş, saz dam ı ısıtıyor, duvarlar­

daki aralıklardan içeriye giderek uzayan ışıklarını yolluyordu. Bu ışı nlardan biri Coyotito'nun uyumakta olduğu salıncak kutuyu tavana bağlayan ipiere düştü.

Ikisinin de gözlerini sahneağa çevi­

ren oradaki ufacık bir kıpırtı oldu. Kino ile Juana oldukları yerde dondular. Salınca­

ğı tavandaki direğe bağlayan ipin üzerin­

de bir akrep yavaş yavaş yatağa doğru inmekteydi. Kuyruğunu dümdüz arkaya doğru uzatmıştı ama, bir anda yukarıya kıvırması işten değildi.

Kino'nun soluğu burun deliklerinde ıslıklar çalıyordu. Bunu engellemek için ağzını açtı . Derken yüzündeki şaşkınlık da vücudundaki katı lık da yok oldu . Kafa­

sında artık yeni bir türkü vardı. Kötülü­

ğün türküsü, düşmanın ezgisi, ailenin her tür düşmanının yabanıl, gizli, tehlikeli ez­

gisi. .. onun altından da hala Aile Türkü­

sünün yakınan iniltisi geliyordu.

ip üzerindeki akrep sahneağa çok yavaş ilerliyordu. Juana, kısık sesle bu

(14)

tür uğursuzlukları durduracak eski bir bü­

yüyü gizli gizli m ı rı ldanırken, sıkılı dişleri­

nin arasından da Meryem Ana'ya dua ediyordu. Ama Kino harekete geçmişti.

Yatağa sessizce kaydı . Hiç ses çıkarma­

dan, süzülür gibi. Elleri önüne uzanmış, avuçları yere bakıyor, gözlerini akrepten hiç ayırmıyordu. Aşağıda, asılı salıncağın içinde Coyotito gül ücüklerle "agu! agu !"

diye sesler çıkararak minik ellerini akre­

be uzatıyordu.

Kino kendisine dekunacak denli yak­

laştığında tehlikeyi sezdi akrep. Hemen durdu. Kısa, kesik devinimlerle bükülüp sırtına dikilen kuyruğunun ucundaki kıv­

rık iğne parıldadı.

Kino kıpırdamadan duruyordu. Jua­

na'n ı n o eski büyüyü mırıidandığını duy­

du yine. Düşman ı n ı n kötü ezgisi uğuldu­

yordu. Akrep kıpırdayana kadar o da kı­

pırdayamazdı. Akrep kendisine doğru geldiğini sezdiği ölümün kaynağını ara­

maktaydı. Kino elini ağır ağır usulca kal­

dırdı . iğneli kuyruk birden dikildi. O anda, Coyotito kahkahalar atarak ipi sarstı , ak­

rep de düştü.

Kino'nun elleri onu yolda yakalamak

(15)

için uzandı, akrep parmakları arasından kaydı , bebeğin omzuna düştü, düşer düş­

mez de onu soktu. Kino o anda hırlaya­

rak onu parmaklarıyla kavradı , elinde ez­

di. Yere fırlattı, toprak zemin üzerinde yumruğuyla vura vura yok etmeye çalıştı . Coyotito salıncağında acıyla bağırıyordu.

Ama Kin o düşmanı, toprağın üzerinde ıs­

lak bir leke haline gelene kadar ezmeyi, üzerinde tepinmeyi sürdürdü . Dişleri gö­

rünüyor, gözleri ateş saçıyor, kulakların­

da Düşmanın Türküsü uğulduyordu.

Juana bebeği koliarına alm ıştı . Çev­

resi şimdiden kızarmaya başlayan deliği buldu, dudaklarını dayadı, hızla emdi, tü­

kürdü, yine emdi. .. Coyotito hala bağırı­

yordu.

Kino dönenip duruyordu; umarsızdı, elinden bir şey gelmiyordu.

Bebeğin çığiıkiarı na komşular yetişti.

Saz damlarından bir anda boşaldılar. Ki­

n o'nun ağabeyi Juan Tomas'la şişman karısı Apolonia ve dört çocukları kapıya yığılıp girişi tıkadılar. Onları n gerisinde ötekiler, içeriyi görmeye çalışıyordu. Kü­

çük bir çocuk, bacaklar arasından emek­

leyerek yaklaşıp baktı. Önde duranlar ar-

(16)

kadakilere şu sözleri ilettiler: "Akrep! Be­

beği akrep sokmuş."

Juana yarayı emmeye bir an ara ver­

di. Küçük delik arnilince biraz irileşmiş, kenarları beyazlaşmıştı ama, kırmızılık akkansı katı bir şişlik halinde çevreye ya­

yılmıştı. Bu insanların hepsi akrep nedir bilirdi. Yetişkinler bile akrep sokmasın­

dan iyice hasta olabilirdi. Oysa bebek, zehire dayanarnayıp ölebilirdi. Önce şiş­

me, ateş ve boğaz sıkışması başlardı, sonra karında ağrılı kasılmalar ... vücuda yeterli zehir girdiysa Coyotito'nun ölece­

ğini biliyorlardı. Ama bu arada, sokuntu­

nun acısı azalmaya başlam ıştı. Coyoti­

to'nun çığlıkları yavaş yavaş iniltiye dö­

nüşüyordu.

Kino, sık sık, o sabırlı, incecik karı­

sındaki demir dayan ıklılığına şaşıp kal ır­

dı. Boyun eğen, saygılı, neşeli, sabırlı bi­

ri olan Juana doğum sancısında bile sırtı­

nı kamburlaştı rıp dişini sıkmış, ağzından tek çığlık çıkmamıştı. Öyleki, yorgunluğa ve açlığa Kino'dan bile daha dayanıklıy­

dı. Kano'ya bindikleri zaman, güçlü bir erkek gibiydi. işte şimdi de çok şaşılacak bir istekte bulunuyordu:

(17)

"Doktor," dedi, "Git, doktoru al getir!"

Bu söz, saz çitin gerisindeki küçük alanda tıklım tıklım duran kalabalığın ta arkalarma dek uzandı . Aralarında yinele­

yip durdular. "Juana, doktoru istiyor!" ina­

nılmaz, müthiş bir şeydi doktoru istemek.

Hele onu getirebilmek, ne şaşırtıcı bir olay olurdu. Doktor saz evlere hiç gelme­

mişti çünkü . Kasabanın taş evlerinde oturan zenginlere bakmak tüm vaktini alı­

yerken, ne diye kalkıp buralara gelsindi?

"Gelmez," dedi bahçedeki insanlar.

"Gelmez buraya," dedi kapıdaki in­

sanlar ... ve bu, Kino'ya da ulaştı.

"Doktor gelmez ki," dedi Kino, Ju­

ana'ya.

Juana gözlerini kocasına dikti. Göz­

leri bir dişi aslanın gözleri kadar soğuktu.

Juana'n ın ilk bebeğiydi bu ... tüm dünya­

sında ondan başka bir şey yoktu. Kino onun gözlerindeki kararlılığı gördü, kafa­

sında Aile Türküsü olağanüstü bir sesle çınladı.

"Öyleyse biz ona gideriz," dedi Jua­

na. Bir eliyle koyu mavi şalını başına ört­

tü, bir ucunu kıvırıp içine inleyen bebeği

(18)

yatırdı, öbür ucunu da kaldırdı, bebeğin yüzünü örterek, gözlerini parlak ışıktan korudu. Kapıdaki insanlar ona yol ver­

mek için arkadakileri daha gerilere doğru ittiler. Kino da onun peşinden çıktı. Çitin kapısı ndan geçip toprak yola ayak bastı­

lar ... komşular da onların ardı sı ı a yürü­

dü .

Olay tüm mahalleye malolmuştu.

Hızlı ama sessiz adımlarla kasaban ın merkezine doğru ilerlediler. Önde Juana ile Kino, onların arkasında Juan Tomas ile hızlı hızlı yürürken göbeıği hoplayıp duran Apolonia; sonra bütün komşular ve iki yanda komşu çocukları yürüyordu. Sa­

rı güneş hepsinin siyah gölgelerini önleri­

ne düşürüyor, kendi gölgelerine basa ba­

sa yürüyorlardı.

Saz evlerin bitip, sıvalı taş evlerin başladığı bölgeye geldiler. Kunt, sağlam duvarları n ardında serin bahçelerin bulun­

duğu , içerde küçük fıskiyeleri n oynaştığı, sarmaşıkiarın duvarlara tırmandığı, mor, turuncu ve beyaz çiçek açtığı yerdi bura­

sı. Gizli bahçelerden kafeslerdeki kuşların cıvıltısıyla, serin suyun taşiara çarpan şı­

pırtısı duyuldu. Topluluk, ışığın göz ka-

(19)

maştırdığı meydanı geçti , kilisenin önün­

den yürüdü . Daha kalabalık olmuşlardı şimdi. Hızlı adımlarla gelip yeni katılanl<ı ra, öncekiler, bebeği nasıl akrep soktuğu­

nu, babayla annenin nasıl onu doktora götürmekte olduğunu anlatıyorlardı.

Yeni katılanlar, özellikle de parasal konularda uzmanlaşmış kilise dilencileri, hemen Juana'nın eskimiş lacivert eteğine göz atıyor, mavi şahndaki yırtıkları görü­

yor, örülü saçlarının uçlarındaki yeşil kur­

delelerin değerini ölçüp biçiyor, Kino'nun battaniyesinin yaşını, elbiselerinin kaç bin kere yıkanmış olduğunu kestiriyor, onların yoksullar olduğuna karar veriyor, ne gibi bir dram sahnelenecek diye, gör­

meye geliyorlardı. Kilisenin önündeki dört dilenci kasabnda olup biten her şeyi bilir­

lerdi. Günah çıkarmaya gelen genç ka­

dınların yüzlerinden anlam çıkarmakta da uzmandılar. Onlara dışarı çıkarken bir daha baktılar m ı , günahın cinsini hemen anlarlardı . Her küçük rezilliği, ayrıca çok büyük suçları da bilirlerdi. Geceleri bile kilisenin duvarlarının dibinde, her zaman­

ki yerlerinde uyurlardı. Kimse onların ha­

beri olmadan gelip avuntu aramasın di-

(20)

yeydi bu. Tabii, doktoru da bilirlerdi. Dek­

torun ne cahil, ne acımasız, ne hasis, ne obur olduğunu hep bilirlerdi; sadaka diye gönülsüzce verdiği küçük, kahverengi ku­

ruşları da. Doktordan gelip kiliseye soku­

lan cesetleri az mı görmüşlerdi? Şimdi sabah ayini bitmişti, işler de durgunlaş­

mıştı bu saatlerde, onlar da alayın ardına takıldı . Dirençli toplum araştırmacılarıydı bunlar. Kendi insanlarını çok iyi tan ırlar­

dı. Akrebin soktuğu yerli bebek konusun­

da tembel, şişko dektorun ne yapacağını görmeye gidiyorlardı şimdi.

Telaşlı topluluk, sonunda dektorun evinin duvarındaki kocaman kapıya var­

dı. içerden yine kafesteki kuşların ötüşü­

nü, suların taşiara çarpışını, uzun saplı süpürgelerin taşları süpürüşünü duydu­

lar. Evde kızarmakta olan domuz pastır­

masının kokusu burunlarına kadar ulaştı.

Kino bir an kararsızlık geçirdi . Bu doktor, kendi halkından değildi. Bu dok·

tor, hemen hemen dört yüz yı ldan beri Ki­

no'nun soyunu döven, aç bırakan, soyan , onlardan tiksinen, üstelik de onları korku­

tan bir soydan geliyordu. Yerliler kapıya bu yüzden çekine çekine yaklaşırlardı. Ki-

(21)

no, o ırktan birine yaklaştığı zaman hep olduğu gibi ; yine kendinde bir zayıflık, bir korku , bir öfke duydu. Öfkeyle korku at­

başı giden şeylerdi. Doktoru öldürmek, ona doktorla konuşmaktan daha kolay gelirdi. Çünkü dektorun ırkı , Kino'nun ır­

kıyla konuştuğu zaman, sanki karşısında­

kiler hayvanmış gibi konuşurdu . Bu yüz­

den, Kino elini kapıdaki demir halka tok­

mağa doğru kaldırırken içinde bir öfke ka­

bardı; kulaklarında düşmanın türküsünün hızlı vuruşlu ezgisi uğuldadı, dudakları dişlerinin üzerinde gerildi; ama sol eli de şapkasını başından çıkarmak üzere yük­

seldi. Demir halka kapıya vurdu. Kino şapkasını çıkardı, durup bekledi. Coyoti­

to, Juana'n ın kollarında biraz inledi, Jua­

na ona yumuşak sözcükler söyledi. Beri­

kiler daha iyi görebilmek ve duyabilmek için sıkıştı , birbirlerine yaklaştı .

Az sonra büyük kapı birazcık açıldı.

Kino bahçenin yeşil serinliğini, fıskiyeli havuzu görebiliyordu. Kapı aralığından kendisine bakan adam, kendi ırkındandı.

Kino onunla kendi dilinde konuştu. "Be­

beği. .. ilk çocuğumuzu ... akrep soktu,"

dedi. "Bir sağaltıemın bakması gerek."

(22)

Kapı biraz itildi. Uşak aynı dille ko­

nuşmak istemedi. "Bir dakika bekleyin,"

dedi. " Ben gidip bakayım!" Sonra kapıyı kapayıp sürgüyü de yerine oturttu. Yakıcı güneş, insanların kara gölgesini beyaz duvarın üzerine düşürüyordu.

Doktor, odasında, yüksek yatağı nda doğrulmuş oturmaktaydı. Üzerinde Pa­

ris'ten getirtilme kırm ızı ipekli sabahlığı vardı. Son zamanlarda göğsü, iliklediği zaman biraz gerilir olmuştu. Kucağındaki gümüş tepside, gümüş bir kakaodenlikle incecik porselenden minik bir fincan du­

ruyordu. O kadar narin bir şeydi ki, dok­

tor onu o koca eliyle tutup kaldırdığı , başparmağıyla işaretparmağı arasına alıp diğer üç tombul parmağını değmesin diye uzağa doğru açtığı nda çok g'ülünçtü.

Gözleri şişkin, küçük yağ torbacıkları n ı n içine oturmuş gibiydi. Ağzının köşeleri hoşnutsuzca aşağıya kıvrıktı . Giderek iyi­

ce şişmanlıyordu. Sesi de boğazında kat kat sıkışan yağlar yüzünden pek boğuk çıkıyordu. Yanıbaşındaki masanın üze­

rinde, doğu işi bir gong'la bir kase içinde sigaralar vardı. Odanın döşeniş biçimi

(23)

ağı r, koyu renk, iç k :ı' artıcıydı. Duvardaki resimler hep dinseldi. Ölmüş karısının kocaman. renkli fotoğrafı da asılıydı ...

Eğer vasiyet etti diye kendi özel servetin­

den para ayrılıp düzeniettirilen ayinlerin gerçekten yararı olduysa, şu sıra cennet­

te olmalıydı karısı. Doktor yaşam ının kı­

sa bir süresinde, soylu dünyanın bir par­

çası olmuş, ondan sonraki yaşamı da hep Fransa'ya duyduğu özlemle ve Fran­

sa anılarıyla dolu geçmişti. "işte ona uy­

gar yaşam derim ben," diyordu. Uygar yaşam dediği şey, azıcık maaşıyla hem bir metres tutabilmesi , hem de lokanta­

larda yemek yiyebilmesiydi. Kaseden fin­

cana yine kakao doldurdu, içine bir bis­

küviyi parmaklarıyla ufaladı. Bahçe kapı­

sını açan uşak, odan ın açık duran kapı­

sı nda belirdi, efendisi kendisini görsün di­

ye bekledi.

"Evet?" diye sordu doktor.

"Bir garip yerli bebeğini getirmiş. De­

diğine göre, bebeği akrep sokmuş."

Doktor öfkesinin kabarmasına izin vermeden önce fincanı tepsiye bıraktı .

"Böcek sakmuş garip kızılderilileri iyileştirmekten başka yapacak işim yok

(24)

mu benim? Doktorum ben, baytar değilim ki!"

"Evet, efendim," dedi uşak.

"Parası var m ı ?" diye sordu doktor.

"Yoktur... hiçbir zaman paraları olmaz bunların. Dünyada bir tek ben ... bir tek ben beleş çalışmak zorundayım ... bıktım usandım artık. Bak bakalım, paraları var mıymış!"

Uşak bahçe kapısını azıcık aralayıp dışarda bekleşen insanlara baktı. Bu se­

fer eski dilde konuştu.

"Tedavi için ödeyecek paranız var mı?"

Kino, bananiyesinin altında gizli bir yere uzandı , birkaç kez katlanmış bir ka­

ğıt çıkard ı . Onu kat kat açtı, sonunda kü­

çücük, çekirdek gibi biçimsiz sekiz tane inci çıktı. Küçük çıbanlar gibi gri ve çir­

kindiler. Yassılmışlard ı . Hemen hemen değersizdiler. Uşak kağıdı aldı, kapıyı tekrar kapadı. Ama bu kez geri dönmesi uzun sürmedi. Kapıyı ancak kağıdı uza­

tabilecek kadar araladı .

"Doktor sokağa çıkm ış," dedi.

"Önemli bir olay için çağırmışlar." Sonra utancından kapıyı çabucak kapadı.

(25)

O anda geride kalan insanları büyük bir utanç dalgası dolaştı. Kalabalık eriyip kayboldu. Dilenciler kilisenin basamakia­

rına döndüler; yolda katılan ayaklar uzak­

laştı, komşular da Kino'nun küçük düştü­

ğünü görmemek için oradan ayrıldılar.

Kino uzun bir süre, yanında Juana ile o kapının önünde durdu. Sonra şap­

kasını yavaşça başına koydu, birdenbire kapıya korkunç bir yumruk patlattı. Şaş­

kın gözlerle yarılan parmak eklemlerine, aralarından sızan kaniara baktı .

(26)

II

Kasaba geniş bir koyun kıyısı ndaydı.

Sarı badanalı eski yapı lar kumsalı kucak­

lard ı . Kumsalda Nayarit'den gelmiş mavili beyazlı kanolar çekili dururdu. Kuşaklar­

dan beri korunurdu bu kanolar. Üzerleri­

ne katı, kabuk gibi, suya dayanıklı bir al­

çı sürülerek korunurdu. O alçı nın yapım ı , balıkçı halkın sırrıydı . Yüksek kenarlı , soylu kanalardı bunlar. Baş ve kıç bölüm­

leri hafif kıvrıktı. Ortadaki yuvaya dikili di­

rekte küçük bir yelken açılabilirdi.

Kıyı sapsarı kumdu. Ama kıyıda kum yerine, deniz kabukları ve yosun birikinti­

leri vardı. Yengeçler kumdaki deliklerinde yaşar, kuytu yerlerde küçük ıstakozlar yuvalarına girip girip çıkarlardı. Denizin dibi sürünen, yüzen, büyüyen varlıklarla doluydu. Kahverengi yosunlar yumuşak

(27)

akı ntılarla dalgalanıyor, yeşil, upuzun de­

niz otları sallan ıyor, sapıarına ise küçük deniz atları tutunuyorlardı. Benekli bote­

te denilen zehirli balıklar bu yeşil otların dibinde yatar, parlak reııkli yüzen yen­

geçler onların çevresinde dolaşırdı.

Kurnsaıda kasaban ın aç köpekleriyle arsız domuzları , suların karaya attığı ölü balıklarla kuşları ararlar, bu arama hiçbir zaman son bulmazd ı .

Henüz sabah ın erken saatleri olmak­

la birlikte, sis daha şimdiden yükselmişti.

Bazı varlıkları büyüten, bazıların ı görün­

mez hale getiren kesinlikten uzak bir ha­

va katmanı tüm körfezin üstüne çökmüş gibiydi . Bütün görüntüler gerçek dışı ol­

duğundan, görünen şeylere güvenilemez­

di. Bu yüzden denizle karan ın bazı kesin netlikleri yan ında, düşsel bir belirsizliği vardı. Belki de körfez halkın ı n ruhlara, yanı lsamalı şeylere inan ıp da, gözleriyle gördükleri mesafe ve biçimlere asla gü­

venmemeleri bundandı. Kasabadan ba·

kıldığında, koyun karşı kıyısı olan yerde denizin içinden biten mangrov ağaçları­

nın bazı ları çok net denilecek kadar belir­

gin şekilde gözükürken; ikinci bir ağaç

(28)

kümesi sisli, kara-yeşil bir lekeden oluşu­

yor olabilirdi. Karşı kıyının bir bölümü su­

ya benzer bir pırı ltının içinde gözden kaybolurdu. Görüşlerde hiçbir kesinlik, hiçbir güveniriilik olamazdı. Gördüğünüz şey gerçekte var mıydı , yok muydu, bile­

mezdiniz. Ve körfez halkı , her yerin de böyle olduğunu sanır, böyle olmasını beklerdi. Bu durum onlara yadırgatıcı gelmezdi.

Bakırımsı bir pus suyun üzerine in­

mişti. Sıcak sabah güneşi bu sise vuru­

yor, onu kör edici biçimde titreştiriyordu.

Balıkçıları n saz damları kumsalın ge­

risinde, kasabanı n sağındaydı . Kanolar da bu yöreye çekilmişti.

Kino ile Juana yavaş yavaş kumsala indiler, Kino'nun yaşam ındaki tek değerli malı olan kanosuna doğru yürüdüler. Çok eskiydi bu kano. Kino'nun dedesi, Naya­

rit'den getirmişti onu . Getirmiş, Kino'nun babasına vermişti. Kino'ya böyle ulaş­

mıştı bu kano. Kino'nun hem varlığı, hem ekmek kapısıydı. Teknesi olan bir erkek, karısına her zaman bir şeyler yedirabile­

cek demekti. Açlıktan ölmeye karşı bir güvenceydi tekne. Kino her yıl babasının

(29)

öğrettiği gizli yönteme göre kanosunu, kabuk gibi katı bir alçıyla sıvardı.

Kanonun yanına geldi, baş tarafına her zamanki gibi sevgiyle dokundu. Dalış kayasını, sepetini ve iki ipini kanonun ya­

nına, kumların üzerine bıraktı. Sonra bat­

taniyesini katladı , kanonun burnuna serdi.

Juana, Coyotito'yu baltaniyenin üze­

rine yatırdı, kızgın güneş gelmesin diye üstüne kendi şalını örttü . Coyotito sessiz­

di şu anda. Ama omzundaki şişlik boynu­

na, kulağının altına kadar yayılm ıştı. Yü­

zü şişti. Yanakları alev alev yanıyordu . Juana kıyıya gidip suyun içine doğru yü­

rüdü. Biraz kahverengi yosun toplad ı , ezip, yoğurup lapa haline getirdi, bebeğin şiş omzuna yaydı. Bu da her ilaç kadar etkiliydi. Belki dektorun yapabileceğinden daha bile iyiydi. Gelgelelim , saygınlığı yoktu bu ilacın. Çünkü ilkeldi ve beda­

vaydı . Coyotito'nun karn ı hiç ağrımamış­

tı. Belki Juana zehiri zamanında emmişti.

Zehiri emmiş, yok etmiş olabilirdi; ama, ilk göz ağrısıyla ilgili kaygılarını emip yok edememişti. Doğrudan doğruya bebeğin iyileşmesi için dua etmiş de değildi. Bir inci bulup onun parasıyla bebeği iyileşti-

(30)

recek doktoru tutabiirnek için dua etmişti.

Çünkü insanların kafası da, körfezin gö­

rünümü kadar pusluydu.

Kino ile Juana kanoyu kumların üze­

rinden suya kaydırdılar. Baş tarafı yüz­

meye başlayınca Juana bindi, Kino kıç tarafı da itip suya indirdi, rahatça yüzüp dalgaların üzerinde titrer hale gelinceye kadar kanonun yan ında yürüdü. Daha sonra Juana ile Kino çift kanatl ı kürekleri­

ni belli bir zaman aralığı ile denize daldı­

np çıkarmaya başladı lar; kano suyu ya­

rarak, tıslayarak, h ızla ilerledi. Öteki inci avcıları çoktan çıkm ışlardı denize. Az sonra Kino onları sisin içinde kümelen­

miş durumda gördü. istiridye tarlasının üzerindeydiler.

Suların altına vuran günışığı, dipteki istiridye yatağını da ışıtıyordu. Parlak inci istiridyeleri, kayalık tabana yapışık saklı duru rdu. Dip, kırılmış, açı lmış istiridyele­

rin boş kabuklarıyla doluydu . Geçmiş yıl­

larda ispanya Kralını Avrupa'da büyük bir güç haline getiren işte bu yataktı . Savaş­

larının giderleri bu yataktan çıkmış, kili­

seleri bu sayede bezenmiş, Kralın ruhu bu sayede kurtulmuştu. Kabukları ufacık

(31)

eteklere benzer kırmalarla süslü, üstleri­

ne minik midyeler yapışmış gri istiridye­

ler ... eteklerine küçük yosun parçaları ta­

kılmış, çevrelerinden üstlerine yengeçie­

rin tırmandığı istiridyeler ... Bir kaza gele­

bilirdi bu istiridyelerin başına. Bir kum zerreciği kabuğun aralığından içeriye gi­

rebilir, kas dokuların ı n arasına yerleşip;

onları zedeleyebilirdi. O zaman kas da kendini koruyabilmek için o zerreciğin çevresini düzgün bir tabakayla kaplardı . Ama bir kez başladı m ı , kas dokusu o yabancı varlığı tekrar tekrar astarlamayı sürdürür, sonunda bir akıntı çatışması sı­

rası nda o cisim kopup düş.ene, ya da isti­

ridye öldürülüp, yok edilene kadar büyü­

tüp dururdu onu. insanlar yüzyıllardan beri dalıyor, istiridyeleri yatağı ndan kopa­

rıyor, kabuklarını açıyor, içinde astarlan­

m ış tanecik arıyorlardı . Balık sürüleri bu yatağın yakı n ı nda yaşıyor, insanların ara­

dıktan sonra tekrar suya attığı istiridye­

lerle besleniyor, onları n parlak iç kabuk­

Ianna yapışanları kemiriyorlardı. Ama in­

ciler birer kazaydı . inci bulmak bir şanstı.

Tanrı o insanın sırtı nı okşamış demekti.

Ya da tanrılar. Ya da ikisi birden.

(32)

Kino'nun iki ipi vardı. Biri ağırlık ka­

yasına, öteki sepete bağlıydı. Gömleğiyle pantolonunu çıkardı, şapkasını kanonun tabanına koydu. Kayayı bir eline, sepeti öbür eline aldı, kanonun kenanndan aya­

küstü denize doğru kaydı . Ağır kaya onu dosdoğru dibe götürdü. Önce arkasından baloncuklar yükseldi, sonra su durulaştı, Kino görmeye başladı. Yukarda denizin yüzeyi parlak bir ayna gibiydi. Yer yer ay­

nanın alt tarafına uzanan kano dipleri gö­

rünüyordu .

Kino suyu çamur ya da kumla bulan­

dırmamak için sakı narak ilerledi . Ayağını kayanın kıvrıntısına geçirdi , elleri hızla işe koyuldu. istiridyeleri koparıyor, kimini tek tek, kimini kümeler halinde yerinden ası lıp söküyor, sepete koyuyordu. Bazı yerlerde istiridyeler birbirine tutunmuş durumda olduklarından hep birlikte kopu­

yorlardı.

Kino'nun halkı, olup biten ya da va­

rolan her şeye türkü yakardı . Balıkiara da türkü düzmüşlerdi. Öfkeli denize de, uy­

sal denize de, ışığa da, karanlığa da, gü­

neşe de, aya da ... ve bütün bu türküler Kino'nun içinde, halkının yüreğindeydi.

(33)

Söylenmiş olan her türkü . Unutulmuş olanları bile.

Sepetini deldururken de bir türkü Ki­

no'nun içindeydi. Ezginin uyumlu vuruş­

ları , tutulu soluğunun oksijenini yiyen kalbinin vuruşlarıydı. Türkünün ezgisi ise gri-yeşil sular, kıpırdayan hayvanlar, ya­

nıbaşından hızla geçip uzaklaşan bal ık sürüleriyc;ti:: '1:\lU; ezginin içinde, bir de da­

ha gizli bir, i

Ç e

zgi vardı. Pek fark edilmi­

yordu ama her zaman oradaydı . Tatlı, gizli, insana sarılan , öteki ezginin içine hemen hemen saklanan bir türkü. O da, incinin Türküsü'ydü. Sepete atı lan istirid­

yelerin hepsinde de inci olabilirdi. Varsa­

yımları buna karşıydı ya, talih ve tanrılar pekala bundan yana olabilirdi. Kino tepe­

sindeki kanonun içinde Juana'nın sihirli duayı söylemekte olduğunu biliyordu.

Yüzü ciddi ve katı , kasları talihi zorla­

mak üzere gerilmiş, talihi tanrıların elin­

den kapmaya hazırlanmıştı. Çünkü tali­

he, Coy<1tito'nun şiş omzu için gereksi­

nim duyuyordu. Bu büyük, istek büyük olduğu için de, bu sabah, incinin türküsü her zamankinden biraz daha güçlüydü.

Ezgisinin koca koca parçaları net ve yu-

(34)

muşak biçimde belli oluyordu Deniz altı Türküsünün arasında.

Kino o gururu , o gençliği, o gücüyle suyun altında zorlanmadan iki dakika ka­

labilirdi. Bu yüzden daha özenle çalışı­

yor, hep en büyük kabukları seçiyordu . istiridye kabukları, tedirgin edildikleri için sımsıkı kapanmışlardı. Biraz sağa doğ­

ru , sivri bir kaya yükseliyordu . Üzeri top­

lanmaya hazır olmayan , küçük istiridye­

lerle kaplıydı. Kino o kayaya yaklaştığı sı rada kayanın yan tarafı nda bir çıkıntı­

nın altına gizlenmiş çok büyük bir istirid·

yenin tek başına durmakta olduğunu gördü . Kardeşleri ona tutunmuş, yapış­

mış değildi. Kabuğu yarı açıktı, üzerin­

deki kaya çıkıntısı koruyordu bu yaşlı is­

tiridyeyi. Kin o dudak gibi kasların arasın­

dan hayalet bir pırıltı görür gibi oldu, o sırada kabuk tekrar kapandı . Kalbi çok güçlü bir tempo tutturmuş, incinin türkü­

sü ku laklarında çın çın çınl ıyordu. istirid­

yeyi yavaşça yerinden söktü, göğsüne bastırıp sımsıkı tuttu. Ayağını bir tek­

meyle kayan ın oyuğundan kurtardı, vü­

cudu yukarıya doğru yükseldi, siyah saç­

ları güneş ışığında parıldadı. Kanonun

(35)

kenarına vard ı , uzanıp istiridyeyi içeriye, yere bı raktı .

Juana, tekneyi onun binebilmesi için dengeledi. Kino'nun gözleri heyecanla parlıyordu ama geleneğe uyup önce ka­

yasını, sonra istiridye dolu sepetini yuka­

rıya çekti, içeri aldı . Juana onun heyeca­

nını hissediyor, uzaklara bakmaya çalışı­

yordu. Bir şeyi çok isternek iyi değildi.

Bazen talihi uzaklaştırırdı. O şeyi tam ka­

rarında istemek; tanrıya ya da tannlara karşı çok dikkatli davranmak gerekirdi.

Ama Juana yine de soluk almayı bile kesmişti. Kino kararlı hareketlerle kısa bı­

çaklı çakısını açtı, düşüneeli gözleri se·

pete doğru baktı. Belki de o istiridyeyi en son açmak daha iyi olurdu . Sepetten kü·

çük bir istiridye aldı, kası kesti, etierin katları nı aralayıp baktı , sonra suya attı . O anda büyük istiridyeyi ilk görüyormuş gibi oldu. Karıonun dibine çömeldi, kabu·

ğu eline alıp inceledi . Kenarları pı rıl pırıl siyah çizgili, çoV. koyu kahverengiydi . Ka·

buğa ancak birkaç küçük midyecik tutun­

muştu . Şimdi de Kino'nun canı istemiyor­

du onu açmayı. Gördüğü şeyin bir düş olabileceğini biliyordu. Ya raslantıyla ara-

(36)

ya sürüklenmiş yassı bir kabuk parçası ya da büsbütün yanılsama ... ışıklı gizemli bu körtezde yanılsamaların sayısı ger­

çekten sayısı ndan fazlaydı zaten .

Ama Juana'n ın gözleri onun üzerin­

deydi. Bekleyemiyordu . Elini Coyotito'nun örtülü başına uzatmıştı . "Aç .onu," dedi yumuşacık bir sesle.

Kino bıçağını kabuğun kenanndan içeriye ustaca kaydırdı. Bıçağın sapın­

dan, kabukları tutan kasları n sımsıkı ge­

rildiğini hissedebiliyordu . Bıçağı levye gi­

bi kullanınca kapanmakta olan kas açıldı , kabuk iki yana devrildi. Dudak gibi et bir kıpırdad ı , sonra sindi. Kino eti kaldırdı ...

oradaydı büyük inci , dolunay kadar ku­

sursuz. lşığı yakalıyor, arıtıyor, gümüş rengi bir kor olarak geri veriyordu. Martı yumurtası kadar büyüktü. Dünyanın en büyük incisiydi.

Jauna soluğunu tuttu, az inledi. Ki­

no'nun kafasında, incinin türküsü birden açılıverdi, duruldu, güzelleşti . Zengin, sı­

cak, şirin, parlak, gururlu, zafer dolu bir ezgiydi. Büyük incinin yüzünde düşler görüyordu. inciyi ölmekte olan etin ara­

sından aldı, avcunda tuttu, evirip çevirdi,

(37)

kavisinin kusursuz olduğunu gördü. J ua­

na avcunun içine bakmak üzere eğildi. O el, dektorun kapısına vurup parçaladığı eldi. Ekiemierin yırtılan etleri deniz suyu­

nun etkisiyle kirli beyaz bir renge dönüş­

müştü.

Juana içgüdüsel bir hareketle baba­

sının battaniyesi üzerinde uyuyan Coyoti­

to'ya yaklaştı . Yosun lapasını tutup kal­

dırdı, omza baktı . " Kino," diye bağırdı tiz bir sesle.

Kino bakışını inciden ayırıp öteye doğru yöneltti ve bebeğin omzundaki şiş­

liğin azaldığını gördü. Zehir vücuttan çe­

kiliyordu. O zaman Kino'nun eli incinin çevresine kapanıp sıkıştı, içindeki duygu­

lar patlayıverdi. Başını arkaya atıp avazı çıktığı kadar haykırd ı . Gözleri yukarıya doğru devrildi. Bağınrken vücudu kaskatı kesildi. Başka kanolardaki adamlar şaşr"

rarak başlarını kaldı rdılar, sonra kürekle­

rini sulara daldırıp Kino'nun kanosuna doğru yarışa giriştiler.

(38)

III

Kasaba denilen şey, kocaman canlı hayvan gibidir. Kasabanın bir sinir siste­

mi, başı, omuzları, ayakları vardır. Bir ka­

saba, başka kasabalara hiç benzemez.

Dünyada birbirinin tıpkısı olan iki kasaba asla bulunmaz. Ayrıca bir kasabanı n kendi duygu bütünlüğü vardır. Haberlerin bir yerden bir yere nasıl gittiği kolayca çözümlenemeyecek gizemli bir olaydır.

Haberin gidiş h ızı , çocukların onu götür­

mek için giriştikleri koşma hızından daha çoktur. Çitlerin üzerinden birbirine sesle­

nen kadı nların sesinin hızı ndan da daha üstündür.

Kino ile Juana ve diğer balıkçılar Ki­

no'nun saz dam ına varmadan önce, ka­

sabanın nabzı bu haberle atıyor, sinirleri bu haberle titreşiyordu ... "Kino Dünya in-

(39)

cisini buldu !" Soluk soluğa kalmış çocuk­

lar kelimeleri söyleyemeden önce anne­

leri biliyordu olayı. Haber saz damları ya­

layarak, köpüren bir dalga halinde taşlı badanalı kesime doğru aktı. Bahçdsinde yürümekte olan papaza ulaştı , gözlerine düşüneeli bir bakış yerleştirdi , aklına kili­

sesi için gerekli onarımları getirdi. incinin değeri ne kadardır, diye düşündü. Ki­

no'nun bebeğini vaftiz etmiş miydim , diye hatı rlamaya çalıştı. Ya da evlendirmiş miydi Kino'yu? Haber dükkancı lara ulaştı . Pek de iyi satı lmayan erkek elbiselerine doğru baktı lar.

Haber doktora ulaştığında, yaşlan­

maktan başka derdi olmayan bir kadı nla karşı karşıya oturuyordu ama, bunun böyle olduğunu ne kadın, ne de doktor açığa vuruyordu. Kino'nun kim olduğu iyi·

ce anlaşılınca doktor katı laştı. ciddileşti:

"Benim müşterimdir," dedi kurnazca. "Ço·

cuğunu akrep sokmuş, ben bakıyoru m . Ve doktorun, çevresinde yağ torbacıkları oluşmuş gözleri, içlerinde şöyle bir dön­

düler. içinden Paris'i düşündü. Oraday­

ken kaldığı odayı büyük ve görkemli bir yer olarak an ımsıyordu. Kendisiyle birlik-

(40)

te yaşayan gergin yüzlü kadını da seve­

cen, iyi huylu, güzel bir kız diye düşün­

mekteydi. Oysa onda bu niteliklerin üçü de yoktu. Doktor yaşlı hastasına bakar­

ken, kendisini çok ötelerde, bir Paris lo­

kantasında oturur gördü. Garson, karşı­

sında bir şişe şarap açmaktaydı .

Haber kilisenin önündeki dilencilere pek erken geldi; onları keyifle, kıkır kıkır güldürdü. Çünkü d_ünyada kimsenin, bir­

den şansı açılan fakir kadar bol sadaka vermediğini bilirlerdi.

Kino Dünyan-ın Biricik incisini buldu ! Kasabada, tek tek küçük işyerlerinde ba­

lıkçılardan inci satın alan adamlar oturur­

du. Sandalyelerinde oturur, incilerin gel­

mesini beklerler, geldiği zaman da söyle­

nir, kavga eder, bağı rır, gözdağı verir, bu yolla karşısındakilerin kabullenebileceği en düşük fiyata ulaşırlardı. Ama bir sınır vardı ki, onun altına inmeye cesaret ede­

miyorlardı. Çünkü umutsuzluğa kapılan balıkçının incilerini kiliseye bağışladığı da görülmüştü. Satın alma işi bitince bu adamlar tek başlarına oturur, parmakları durmak bilmeden incilerle oynar, keşke bu inciler bizim olsaydı , diye düşünürler-

(41)

di. Çünkü aslında öyle çok fazla inci tüc­

carı yoktu. Bir tarie vard ı . Bir rekabet var­

m ı ş gibi gösterebilmek için onun temsilci­

leri böyle ayrı ayrı işyerlerinde oturuyor­

du. Haber bu adamlara geldi. Gözleri kı­

sıld ı , parmakları biraz yanar gibi oldu;

her biri içinden, "nasılsa patron dünyaya direk çakacak değil ya, er geç onun yeri­

ni biri almak zorunda," diye düşündü. Ve her biri, birazcık sermayeyle, nasıl yep­

yeni bir başlangıç yapabileceğini aklı nca kurdu.

Her çeşit insan ilgilendi Kino'yla. Sa­

tacak malı olanlar, yardım isteyecek olanlar. Kino Dünyanın Biricik Incisini buldu ya, incinin özü insanın özüyle ka­

rıştı, koyu renk bir tortu bıraktı . Herk�s bir anda Kino'nun ineisiyle akraba oldu, Kino'nun ineisi düşlere girdi; düşüncele­

re, komplolara, planlara, geleceklere, di­

leklere, ihtiyaçlara, şehvetlere, açl ıkldra girdi. Arada bir tek engel vardı, o da Ki­

no'ydu. Böylece Kino garip bir biçimde herkesin düşmanı oluverdi. Haber kasa­

bada kapkara, çok kötü bir şeyi kıpırdat­

maktaydı. Bu kara şey bir akrep gibiydi.

Ya da açlık gibiydi. Yiyecek kokusu du-

(42)

yulurkenki açlık gibi. Ya da aşkın ulaşıl­

maz olduğu yerdeki yalnızlık gibi. Kasa­

banın zehir keseleri hemen salgıya baş­

lad ı , kasaba bu zehirin baskısıyla şişti , il­

tihaplandı.

Ama Kino ile Juana'nın bütün bunlar­

dan haberi yoktu. Kendileri mutlu ve he­

yecanlı oldukları için herkesin de bu se­

vinçlerini paylaştığını san ıyorlardı. Juan Tomas'la Apolonia payiaşıyordu bir ke­

re ... onlar da dünyan ın parçasıyd ı . Öğle­

den sonra, güneş yarımadan ın ortas ında­

ki dağları aşıp, batıdaki denizde batmak üzere yola koyulunca, Kino evinde çö­

meldi. Juana da yan ındaydı. Saz ku lübe­

nin içi komşularla doluydu. Kino büyük inciyi avcunda tutuyordu. inci sıcak ve canlıydı elinde. incinin türküsü, ailenin türküsüne karışıyor, her biri ötekini daha da güzelleştiriyordu. Komşular Kino'nun avcundaki inciye baktı lar, bir insan ı n na­

sıl bu kadar şanslı olabileceğini düşündü­

ler.

Ağabeyi olduğu için Kino'nun sağına çömelmiş olan Juan Tomas, "Peki şimdi zengin olduğuna göre, ne yapacaksın?"

diye sordu.

(43)

Kino incisine baktı, Juana da gözleri­

ni indirip şalıyla yüzünü kapayarak heye­

canını göstermemeye çalıştı. Ve incinin beyaz kor gibi ışığında, eskiden Kino'nun kafasından geçmiş olup, imkans ız diye bir kenara bırakılmış düşüncelerle ilgili resimler oluştu. incinin yüzünde Juana'yı, Coyotito'yu ve kendisini kilisedeki mihra­

bın önüne diz çökmüş gördü. Artık evle­

niyorlardı... parasın ı ödeyebilecek du­

rumda olduğuna göre. Alçak sesle, " Evle­

neceğiz," dedi. "Kilisede."

incinin yüzünde, nasıl giyinmiş ol­

duklarını gördü. J uana, yeni olduğu için dimdik duran bir şala sarınm ıştı. Üzerin­

de yeni bir etek vardı. Uzun eteğin altın­

dan , ayakları na pabuç da giymiş olduğu­

nu görebiliyordu Kino. incinin içindeydi işte, resim pırıl pırıl parl ıyordu orada.

Kendisi yeni , beyaz elbiseler giymişti.

Elinde yeni bir şapka taşıyordu . Hası rdan değil, siyah fötrden. Onun da ayağında ayakkabılar vardı. Sandalet değil , bağ­

cıkil ayakkabılar. Ama Coyotito .. asıl o ...

Amerika'dan gelme lacivert bir bahriyeli takımı giymişti. Kino'nun bir zamanlar ko­

ya gelen bir gezinti teknesinde gördüğü-

(44)

ne benzer bir de kepi vardı. Gemici kepi.

Kino bütün bunları ışıklı incinin içinde gördü, "Yeni elbiseler alacağız," dedi.

Incinin türküsü kulaklarında bir trem­

petler korosu gibi yükseldi.

Ondan sonra, incinin güzelim yüzeyi­

ne Kino'nun çok istediği küçük şeyler gel­

di: Bir yıl önce kaybolan zıpkınının yerine yeni bir zıpkın. Demirden yapılmış, şattı­

nın ucunda bir de halkası bulunan yeni bir zıpkın. Sonra ... zihni bu sıçramaları pek zor yapıyordu ... bir tüfek ... neden ol- masın? Mademki o kadar zengindi artık?

Ve sonra Kino incinin içinde Kino'yu gör­

dü. Kino elinde bir Winchester carbine tutuyordu. Düşlerin en çılgınıydı bu. Ama pek de güzeldi. Bu kez dudakları karar­

sızl ıkla kıpırdadı, "Bir tüfek," dedi. "Belki bir tüfek."

işte bütün engelleri yıkan da bu tü­

tek oldu. imkansız bir şeydi bu . Eğer bir tüfeği olabileceğini düşünebiliyorsa, bü­

tün ufuklar birden parçalanıp ortadan kal­

kabilir, istediği yere koşmakta özgür ola­

bilirdi. Çünkü ... insanlar hiçbir zaman tat­

min olmaz, denirdi. Onlara bir şey ver­

sen, başka şey de isterler denirdi. Ve bu

(45)

küçümsenerek söylenirdi. Oysa, kişioğlu­

nun en büyük yeteneklerinden biriydi bu.

Elindekiyle yetinen hayvaniara üstün kı­

lan da insanoğlundaki bu özellikti.

Evde dizleri üzerinde suskun, yanya­

na oturan komşular, Kino'nun akla sığ­

maz düşleri karşısında başlarını salladı­

lar. Arkalardan bir erkek, "Tüfek," diye mırıldandı . "Tüfeği olacak."

incinin türküsü, Kino'nun kafasında zaferle çınlıyordu. Juana başını kaldırdı.

Kino'nun yürekliliği, düş gücü karşısında gözleri şaşkınlıktan iri iri açılm ıştı. Ufuk­

lar bir tekmede yıkılınca, elektriksel bir güç gelmişti Kino'ya. incinin içinde Coyo­

tito'yu bir okulda, sı ralardan birine otur­

muş gördü. Bir zamanlar Kino'nun aral ık kalmış bir kapıdan gördüğü gibi. Coyotito ceket giymişti. Beyaz yakası, geniş ipek bir kravatı vardı. Bunlar yetmiyormuş gibi Coyotito büyük, beyaz bir kağıdın üzeri­

ne yazı yazıyordu. Kino, komşuları na hır·

çın bakışlarla baktı. "Oğlum okula gide­

cek," dedi, komşular hemen sus pus ol­

dular. Juana soluğun u birden tuttu . Ki­

no'ya bakarken gözleri pırıl pırıldı . Sonra çabucak aşağıya, kucağında tutmakta ol-

(46)

duğu Coyotito'ya baktı , bu mümkün ola­

bilir mi diye anlamaya çalıştı .

Ama Kino'nun yüzü geleceği okuyer­

muş gibi pırıl pı rıldı. "Oğlum okuyacak, kitapları açacak. . . oğlum yazacak, yaz­

masını bilecek. Oğlum sayı ları bilecek.

Böylece biz özgür olacağız, çünkü o bile­

cek .. . o bilecek, ondan da biz bileceğiz."

Ve Kino, incinin içinde kendisiyle Jua­

na'yı saz evlerinde ateşin başına çömel­

miş gördü. Coyotito kocaman bir kitaptan onlara bir şeyler okuyordu. "işte inci bun­

ları yapacak," dedi Kino. Bu yaşına dek bu kadar çok kelimeyi bir arada söylemiş değildi. Ve birden, kendi kon uşması ndan korktu . Eli incinin çevresinde kapandı, ışığın ona ulaşmasını durdurdu. Kino bil­

meden "yapacağım" diyen bir insan ın korkusunu duyuyordu.

Komşular büyük bir mucizeye tanık olduklarının farkındaydı lar. Artık zamanın Kino'nun incisinden başiayacağını biliyor­

lardı. Bu anı yıllarca sonra bile tartışıyor olacakları n ı da biliyorlardı. Bu söylenen­

ler gerçekten olursa; Kino'nun o anda na­

sıl baktığını, ne söylediğini, gözlerinin nasıl parladığını anlatacaklar ve "Bam-

(47)

başka bir insan olmuştu," diyeceklerdi.

"içine bir güç girmişti ve her şey o anda başladı. Bakın, o anda başlayan o gidiş onu ne büyük bir insan yaptı. Ve ben o anı gözlerimle gördüm ."

Yok, eğer Kino'nun planlarından hiç­

bir sonuç çıkmazsa, ayn ı komşular bu kez de, "O anda başlad ı ," diyeceklerdi yi­

ne. "Üzerine budalaca bir çılgınlık geldi, akla sığmaz, saçma sapan kelimeler söy­

ledi. Tanrı bizi böyle şeylerden korusun.

Evet, tanrı cezalandırdı Kino'yu. Olayla­

rın düzenine baş kaldırdığı için. Bakın şimdi ne hale geldi . Ve ben, onun aklını kaybettiği an ı gözlerim le qördüm."

Kino sıkılı yumruğuna baktı . Kapıya vurduğu için eklemlerinin üzeri soyulmuş­

tu; derisi kansı kabuk bağlamıştı .

Ortalık kararmaya başlamıştı. Juana şalını bebeğin altından çekip sıkılad ı , çevresinden dolayıp bebeği kendi beline ası lı biçimde sarıp sarmaladı . Kalktı; ate­

şin yandığı çukura yürüdü, küllerin ara­

sındaki sıcak kömürleri eşeledi , üzerine bir iki dal kırdı, yelpazeleyerek ateşi can·

landırdı. Komşuların yüzünde küçük alev­

lerin ışıkları oynaşmaya başladı. Evlerine

(48)

gidip yemek yemeleri gerektiğini biliyor­

lardı ama, canları hiç ayrılmak istemiyor­

du.

Karanlık iyiden iyiye çökmüştü. Ku­

laktan kulağa yayılan fısıltı içeriye geldi­

ğinde, Juana'n ın harlattığı ateş, saz du­

varlara gölgeler düşürmekteydi. "Peder geliyor ... sahip geliyor." Erkekler başları­

nı açtılar, kapıdan geriye doğru çekildiler, kadınlar da şaliarını suratiarı na örtüp gözlerini saygı ile yere indirdiler. Kino ile ağabeyi Juan Tomas ayağa kalktılar. Ra­

hip içeriye girdi. Saçları kırlaşmaya baş­

lamış, yaşlanmaya yüz tutmuş bir adam­

dı. Cildi buruşuktu ama, gözleri genç ve keskindi. Onlara çocuğa davranır gibi davran ıyor, çocuk, diye bakıyordu bu in­

sanları n hepsine.

"Kino," dedi yumuşak tatlı bir sesle.

"Sana büyük bir insanın adı verilmiş. Kili­

senin büyük ataları ndan birinin adı ." Bu sözleri sanki bir kutsamaymış gibi söylü­

yordu. "Adını taşıdığın o insan, çölü ya­

şanır hale getirdi , senin halkının zihinleri­

ni arındırdı , biliyor muydun bunları? Ki­

taplarda yazılı ."

Kino, Juana'nın beline dayalı Coyoti-

(49)

to'nun başına bir göz attı. Günün birinde, diyordu aklı ona, bu çocuk kitaplarda ne­

yin yazılı olduğunu neyin olmadığını bile­

cek. Ezgiler artık Kino'nun kafası ndan uzaklaşmıştı ; arria bu kez de incecikten içten içe usulca, sabahki ezgi, kötülüğün, düşmanın türküsü başlamıştı . Ama sesi belli belirsiz, çok zayıftı. Ve Kino komşu­

Ianna baktı , içlerinden hangisinin bu tür­

küyü alıp getirdiğini anlamaya çalıştı . Rahip yeniden konuşmaya başlamış­

tı . "Duydum ki büyük bir servet, dev bir inci bulmuşsun."

Kino avcunu açtı, kaldırıp gösterdi, incinin büyüklüğü ve güzelliği karşısında rahibin, soluğu bir an kesilir gibi oldu.

Sonra hemen, "Umarım şükretmeyi hatır·

larsın, oğlum," dedi. "Sana bu hazineyi verene şükreder, ilerde sana doğru yolu göstermesi için dua edersin."

Kino dilsiz gibi başını salladı, alçak sesle cevap veren Juana oldu. PYapa­

cak, Peder. Hem biz artık evleneceğiz.

Kino da öyle dedi." Komşuların yüzlerine bakıp onaylarnalarını bekledi, onlar da ciddi ciddi başlarını salladılar.

(50)

"ilk düşüncelerinin iyi düşünceler ol­

duğunu görmek hoş bir şey," dedi rahip.

"Tanrı sizi kutsasın, çocuklarım !" Dönüp sessizce çıktı , herkes ona yol verdi.

Kino'nun eli incinin üzerine yeniden kapanmıştı . Çevresine kuşkulu kuşkulu bakıyordu. Çünkü kötülüğün türküsü ku­

lakları ndaydı. incinin ezgisini bastırmaya çalışır gibi çınlıyordu.

Komşular evlerine gitmek üzere ya·

vaş yavaş ayrıldı lar. Juana ateşin başına çömeldi, toprak kap içindeki haşlanmış fasulyeleri küçük bir alevin üzerine tuttu.

Kino kapıya yürüdü; dışarıya baktı. Yine her zamanki gibi birçok ateşin kokusu geliyordu bu rnuna. Puslu yı ldızları göre­

biliyor, gecenin ıslak havasını duyabili­

yordu. H emen burnunu nemli havaya karşı kapadı. Sıska köpek yan ına geldi, onu selamlamak için rüzgarın dalgalan·

dırdığı bir bayrak gibi süründü. Kino ba·

şını eğip baktı , görmedi onu. Ufukları ya­

rıp dışına çıkmış, kendini soğuk ve yalnız bir yerde bulm uştu. Yapayalnız ve korun­

masız hissediyordu kendini. Öten kuşlar, haykıran ağaç kurbağaları, vıyaklayan su kurbağaları hep kötülüğün türküsünü ta-

(51)

şır gibiydiler. Kino biraz ürperdi, battani­

yesini burnuna doğru daha bir sıkı çekip sarı ndı. inciyi hala e linde taşıyordu. Av­

cunda sımsıkı tutmaktaydı ; · sıcaklığı nı, düzgün yüzeyini hissedebilmekteydi.

Arkasında Juana'n ın ekmekleri sacın üzerine sıralamadan önce pat pat vurup yassılttığı nı duydu. Kino ailesinin bütün sıcaklığın ı ve güvenliğini arkasında his­

sediyordu. Aile türküsü arkalardan, bir kedinin mırıltısı gibi gelmekteydi. Ama şimdi, geleceğinin nasıl olacağını söyle­

mekle kendisi yaratmıştı o geleceği. Ta­

sarı gerçek bir şeydi. Düşünülen şeyler yaşanm ı ş, denenmiş şeylerdi. Bir kez ta­

sarlanınca, göz önünde canlandırılınca artık o da diğer gerçeklerin arasında bir gerçek olurdu ... bir daha asla yok edile­

mez, ama ona kolaylıkla saldı rılabilirdi.

Böyle olunca, Kino'nun geleceği de ger·

çekti. Arna onu bir kez kurmuş olduğun­

dan başka güçler de onu yok etmek üze­

re eyleme geçmişti. Bunu biliyordu. De­

mek ki saldı rıyı karşılamak üzere hazır­

lanması gerekmekteydi. Ve Kino'nun bil­

diği bir şey daha vard ı . Tanrı lar insanla­

rın kurduklarından hoşlanmazlardı. Tanrı-

(52)

lar başarıyı ancak bir kaza sonucu doğ­

muşsa severlerdi. Bir insan kendi çabala­

rı sonucu başarılı olmuşsa, tanrıların on­

dan öç alacağını bilirdi Kino. Bu nedenle bir şeyler kurmaktan korkardı . Ama ne yapacağını bir kurduktan sonra onu bir daha yok edemezdi. Saldırıyı karşılamak için Kino daha şimdiden çevresinde dün­

yaya karşı sert bir kabuk oluşturmaya başlamıştı bile. Gözleri ve aklı gelebile­

cek tehlikeyi daha karşısına çıkmadan önce araştırıyordu.

Kapıda dururken, iki adam ın yaklaş­

makta olduğunu gördü. Biri elinde bir fe­

ner taşıyordu. Önlerindeki yolu ve bacak­

larını aydınlatıyordu. Kino'nun saz çitin­

deki kapıdan içeriye kıvrıldı lar, evin kapı­

sına geldiler. Kino adamlardan birinin doktor, diğerinin de bu sabah kapıyı açan uşak olduğunu gördü. Kim oldukla­

rını anlayınca Kino'nun sağ elindeki deri­

si yüzülmüş eklemler alev alev yanmaya başladı.

Doktor, "Bu sabah geldiğinizde evde yoktum ," dedi. "Ama şimdi, ilk fırsatta be­

beği görmeye geldim ."

Kino kapıda duruyor, girişi tümüyle

(53)

tıkıyordu. Gözlerinin gerilerinden nefret fışkırmaktaydı . Korku da. Çünkü yüzyıllar süren esaret onda derin izler bırakmıştı.

"Bebek artık. iyileşti sayılır," dedi kı­

saca.

Doktor gülümsedi. Ama çevresinde küçük yağ torbacıkları oluşmuş bulanı�.

ıslak gözleri, hiç mi hiç gülmüyordu.

"Bazen akrep zehiri değişik etkiler yapar, dostum," dedi. "Belirgin bir iyileş­

me var gibi görünür, sonra bir de bakar­

sın, puff!" Dudakların ı büzüp bir patlama sesi çıkardı, bununla her şeyin ne kadar çabuk olabileceğini göstermeye çalıştı . Elindeki küçük, siyah doktor çantasını kı­

pırdattı, üzerine ışığın düşmesini sağlad ı . Çünkü Kino'nun ırkın ı n her t ü r zanaatın araç gereçlerine bayıldığını, güvendiğini biliyordu. Ezgin bir sesle sözlerini sürdür­

dü doktor. "Bazen ... " dedi, "Bazen geriye topa! bir bacak, kör bir göz, kambur bir sırt kalır. Ben akrep sakmasını iyi bilirim , dostum ... ve iyileştirebiiirim de."

Kino yüreğindeki öfkeyle kinin, korku duygusu içinde erimekte olduğunu his­

setti. Bilmiyordu kendisi. Ama belki bu

(54)

doktor biliyordu. Kendi kesin cahilliğini bu adamın varolan bilgisine karşı ortaya ko­

yamaz, göze alamazdı bunu. Kapana kı­

sılm ıştı . Kendi ırkının her zaman düştü­

ğü, her zaman da düşeceği tuzağa. Ta ki kitaplarda var denilen şeylerin gerçekten varolduğunu kendileri görebilecek duru­

ma gelinceye kadar. Kumar oynayamaz­

dı. Hele de Coyotito'nun yaşam ı ya da sağlığı üzerine. Yana çekildi, daktarla adamının kulübeye girmesine izin verdi.

Juana ateşin başından fırlayıp kalktı , doktor girerken saygıyla çekildi, şalının ucuyla bebeğin yüzünü örttü . Doktor ona yaklaşıp elini uzattığı nda Juana bebeği sımsıkı tuttu , Kino'ya baktı . Kino'nun yü­

zünde ateşin ışıkları oynaşıyordu .

Kino başını evet anlamında salladı , Juana bebeği daktorun almasına ancak ondan sonra izin verdi.

"lşığı tutun, dedi doktor. Uşak feneri havaya kaldırınca doktor bebeğin arnzun­

daki yaraya bir baktı, düşüneeli bir hava­

ya girdi. Sonra bebeğin gözkapağını çe­

kip gözüne baktı . Coyotito ondan kurtul­

mak için çabalarken o başını sallıyordu.

(55)

"Tam düşündüğüm gibi," dedi. "Zehir içeriye işlemiş, yakı nda yapacağını yapa­

cak. Gel, bak!" Gözkapağını aşağıya çekti. "Görüyor musu n? ... bak, mavi." Ki­

no kaygıyla baktı ve gerçekten kapak içi­

nin biraz mavi olduğunu gördü. Her za­

man mı biraz mavi olur, bildiği yoktu.

Ama tuzak kurulmuştu. Tehlikeyi göze alamaz dı.

Dektorun gözyuvarları biraz sulandı.

"Ona zehiri saptıracağını umduğum bir şey vereceğim," dedi, bebeği Kino'ya uzattı.

Çantasından küçük bir şişe içinde beyaz bir toz, bir de jelatin kapsül çıkar­

dı. Kapsülün içine o tozdan doldurdu, ka­

pağını kapadı, birinci kapsülü bir ikincisi­

nin içine koyup onu da kapadı . Son ra us­

taca çalı şmaya başladı. Bebeği aldı, alt dudağını aşağıya çekti, çekti, sonunda bebek ağzını açtı. Daktorun şişman par­

makları kapsülü bebeğin dilinin gerisine koydu . Tüküremeyeceği kadar geriye.

Sonra yerden içinde pulque bulunan şi­

şeyi aldı, Coyotito'ya içirdi, artık tamamdı işte. Bebeğin gözünün içine yeniden bak-

(56)

tı, dudaklarını büzdü, düşüneeli görünü­

yordu.

Bebeği Juana'ya uzattıktan sonra Ki­

no'ya döndü. "Sanırı m , zehir bir saat için­

de etkisini gösterecektir," dedi. " Bu ilaç bebeğe bir zarar gelmesini önleyebilir ama ben bir saat sonra yine gelirim . Bel­

ki onu kurtarmak için fazla geç kalmamı­

şızdır." Derin bir soluk aldı , kulübeden çıktı, uşağı da elinde fenerle onu izledi.

Juana bebeği şalına sarmıştı. Ona kaygı ve korkuyla bakıyordu. Kino yak­

laştı, şalı tutup kaldırdı, o da bebeğe baktı. Gözkapağını çekmek üzere elini uzattı , inciyi hala avcunda tutmakta oldu­

ğunu o zaman fark etti. Duvar dibindeki bir kutuya yürüdü, içinden bir bez parçası çıkardı. inciyi o paçavraya sardı, sonra saz kulübenin köşesine ilerledi, parmak­

larıyla toprak zeminde küçük bir çukur kazdı , indyi çukura koydu, üzerini tekrar kapadı, gömdüğü yeri sakladıktan sonra ateşin yanına, Juana'nın çömelmiş otur­

duğu yere döndü. Gözü bebeğin yüzün­

deydi.

Doktor evine varınca koltuğuna yer­

leşti ve saatine baktı. Uşakları ona ak-

(57)

şam yemeği olarak yine sıcak kako ve tatlı bisküviler getirdiler. Biraz da meyve.

Doktor yiyecekleri hoşnutsuz bakışlarla süzüyordu.

Komşu evlerde, bütün konuşmaları uzun uzun dolduracak konu ilk olarak açıldı ve tadına bakıldı. Komşular birbir­

lerine başparmaklarıyla incinin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor, okşar gibi ha­

reketler yaparak ne denli güzel olduğunu anlatmaya çalışıyorlard ı . Bundan sonra artık Kino ile Juana'yı çok dikkatle izleye­

cekler, zenginliğin onları şımartıp şımart­

madığına bakacaklardı. Çünkü zenginlik insanların başını döndürürdü. Dektorun neden geldiğini herkes biliyordu. Doktor duygularını pek iyi saklayamazdı . Herkes çok iyi anlıyordu onun ne mal olduğunu.

Koyun açıklarında küçük balıklardan oluşmuş, birbirine yakın yüzen bir bal ık sürüsü suları yardı, kendilerini yemeğe gelen büyük balıkların sürüsünden kurtul­

maya çalıştı. insanlar evlerinde küçük balıkların şıpırtılı kaçışını; büyük bal ıkla­

rınsa büyük faşırtılarla dalarak küçüklere yüklenişini kıyım süresi boyunca dinledi­

ler. Körfezden yapış yapış bir ıslaklık tuz-

Referanslar

Benzer Belgeler

Çift arkus aorta bulunan 6 hasta (grup 1) ile sağ arkus aorta, aberran sol subklavian arter ve ligamentum arterosum bulunan 2 hastada (grup 2) trakeo-özofageal bası bulguları ve

Konduğumuz yere bir im Göçtüğümüz yere bir iz Sonrası izimiz imge Ot basar saklanır anlam Ne saklamışsak imgeye Yaşasın diye anlamdan Dolar sessizce yazgısı

Buna göre deniz seviyesinde sıcaklık 12 0 C iken 3000m yüksekte sıcaklık kaç 0 C olur.. Yukarıdaki konumda bulunan kurbağa 7 birim sağa zıplıyor sonra da 5 birim

Şemsettin Sami gibi başlangıçta roman ve oyunları, değişik konulardaki kitapları ile yazın hayatına giren, daha sonra kendisini Arapça, Türkçe,

Zamanın aşındırmasına hiçbir üzüntü dayanamaz.» Richard o zaman, onun bildiklerinin kendi bildiklerinden çok daha değerli olduğunu anladı. «Çok uzun süre

•• Genelde bir gerçeklerden kaçış, bir oyalama sineması olan Amerikan sinemasında, Büyük Bunalım'ı izleyen yıllarda özellikle gelişme gösteren 'kaçış sineması'

Eddie “Mack, Sardalye Sokağı’nı yazan adam gelirse bütün bunla- rı mı söyleceksin?” diye sordu.. Whitey “Mack herkese her şeyi söyleyebilir

Burada, Cemil Meriç adına ve kendi adımıza Lamia Çataloğlu’na teşekkür etmeyi bir borç biliyoruz, hem bize Cemil Meriç’in duygu dolu dünyasını