BİLGİ YA YlNLARI: 291
JOHN STEINBECK BÜTÜN ESERLERİ : 6
ISBN 975 - 494 - 01 1 -8 95 06 Y. 01 05 0772
Birinci Basım 1984
�!<inci Basım 1988
JOHN STEINBECK
Bütün Eserleri
6
•
Inci
Türkçesi Belkıs Çorakçı
kapak düzeni : fahri karagözoğlu
JOHN STEINBECK 1 BÜTÜN ESERLERi 1. Yukarı Mahalle
2. Sardalye Sokağı 3. Tatlı Perşembe
4. Alev 5. AI Midilli 6. inci
7. Fareler ve insanlar 8. Mutsuzluğumuzun Kışı 9. Cennet Çayırları
** 10. Ay Sattı
11. Gazap Üzümleri 12. Bilinmeyen Bir Tanrıya 13. Bitmeyen Kavga 14. Altın Kupa
15. Kısa Süren Saltanat 16. Aşk Otobüsü
O dev incinin hikayesi, hA/d anlatı
lır durur kasabada. Nasıl bulunmuş;
sonra, nasıl yitip gitmiş ... Kino'yu, Ba
lıkçı Kinoyu da anlatır/ar; kansı }uana 'yı, bebekleri Coyotito'yu da. Dillerde sık sık yinelenip durdugu için bu öykü her
kesin kafasına mıh gibi girmiş, iyice yerleşmiştir artık. Ve yürek/ere işleyen her önemli öyküde oldugu gibi, bunda da iyilikle kötülük, akla kara, ugurlu olanla ugursuzluk vardır yalnızca. İkisi
nin ortası diye hiçbir şey yoktur.
Kıssadan hisse: Bu öyküden her
kes kendince bir anlam çıkanr kuşku
suz, yaşamından bir şeyler de katarak.
Her neyse, "Şöyle rivayet ederler ki ...
I
Kino, daha ortalık ışımadan, alaca
karaniıkta uyandı. Yıldızlar hala parlıyor
du. Gün ışığı, gökyüzünün doğusunda belli belirsiz soluk bir aydınlık oluştur
muştu. Horozlar nicedir ötüyordu. Erken
ci domuzlar kırık dalların, tahta parçaları
nın altını üstüne getirip yiyecek aramaya başlamışlardı bile. Kıyıda saz kulübenin dışında, bir kuş sürüsü cıvıldaşıp duru
yor, ton balıklarının yığılı durduğu yerde kanat çırpıyorlardı.
Kino gözlerini açtı, önce rengi gittik
çe ağaran dikdörtgene, kapıya baktı , sonra gözlerini Coyotito'nun mışıl IT'ışıl uyumakta olduğu asma ip sahneağa dikti ; en sonra da kc.;·ısı Juana'ya çevirdi başı
nı. Juana yanında hasır şiltede yatıyor
du. Mavi şa'"''a burnunu, göğüslerini ve
sırtını örtmüştü. Açıktı gözleri. Kino ne zaman uyansa, onu hep uyumamış, göz
leri açık bulurdu. Ufacık yıldızlar yansıtan kara gözleriyle Kino'ya bakıyordu. Onu, her sabah nasıl kendisine bakar bulmuş
sa, Kino bu kez de öyle bulmuştu yine ...
Dalgaları n ku msala vuran seslerini duydu Kino. Çok güzeldi. Gözlerini yeni
den yumdu, ezgiyi dinlemeye çal ıştı . Bel
ki bir tek ondan çıkıyordu bu, belki de köy insanları nın hepsinden . . . Halkı, bir zamanlar nice büyük türküler üretmiş bir soydan geldiği için görüp düşündükleri, çalışıp uğraştıkları her şey bir türkü olup çıkm ıştı. Çok eski geçmişlerden sürüp gelirdi, her şey yitip gider, türküler kalırdı geride. Kino biliyordu hepsini, ne var ki, artık yeni türküler eklenmiyordu bu nlara.
Hoş, bunun anlam ı , kişiye özgü tü rküler de yok demek değil elbet. Kino'nun kafa
sının içinde, şu anda bile bir türkü vardı.
Açık seçik ve yumuşak. Ah, bu türküyü bir söyleyebilse, Aile Türküsü derdi ona.
Nemli havadan korunmak için örtü
sünü burnuna dek çekmişti. Yan ıbaşı nda duyduğu bir kıpırtıyla oraya döndü . Jua
na sessiz, çıt bile çıkarmadan, yatağın-
dan kalkıyordu. Derisi kalıniaşmış çıplak ayaklarını diri diri basarak, Coyotito'nun uyuduğu sah neağa yürüdü, yumuşak, tat
lı bir sesle eğilip bir şeyler mırıldandı Ju
ana.
Coyotito, bir an yukarıya baktı, göz
lerini yumdu sonra, dalıp gitti yine.
Juana sönmüş ateşe yürüdü, eğilip kömürleri eşeledi. Bir sazla yellekleyip kı
vılcımları canlandırdı; saz ve dal parçala
rı nı kırıp ateşe attı.
Bu kez Kino kalktı ; battaniyesini ba
şına, ağzına burnuna, omuzlarına sardı ; sandaletierini ayaklarına geçirdi, ağaran günü gözlemeye çıktı .
Kapının önüne çömeldi, battaniyenin uçlarıyla dizlerini örttü. Körfez bulutları
nın ta yükseklerde alev rengine dönüştü
ğünü gördü. Bir keçi yaklaştı , Kino'yu kokladı, soğuk sarı gözleriyle baktı. Ki
no'nun arkasında bir yerde Juana'n ın yaktığı ateş harladı ; saz damın içine ve duvarlardaki aralıklardan dışarıya ışıktan mızraklarını saçtı , kapıdan ötelere kare biçiminde titrek bir aydınlık yayıldı. Geç kalmış bir pervane, ateşi bulma umuduy-
la hemen içeriye daldı. Kino'nun arkasın
da Aile Türküsü duyulmaktaydı . Türkü
nün davul vuruşları da, Juana'nın sabah ekmeği için mısır ununu yoğurup vurdu
ğu taştan geliyordu.
Şafak ardından hızla geliverdi. Önce bir solgunluk, derken bir parı ltı, bir aydın
lık ... ve sonra, bir ateş patlamasıyla gü
neş körfez sularından çıkarak yükseldi.
Kino gözlerini bu parlaman ın kamaştırıcı etkisinden koruyabilmek için yere baktı.
M ısır ekmeklerinin pat pat vurulup yassıl
tılmasının sesi geliyordu evden. Onunla birlikte, tepsiden yayılan mis gibi sıcak koku. Yerlerde karıncalar kaynaşıyordu.
Kocaman, siyah, parlak vücutlular da, ufacık, rengi tozsu, ayağına çabuk karın
calar da habire gidip geliyorlardı. Boz renkli küçük bir karı nca, dev bir karınca
nın kendisine kumlardan kurduğu tuzak
tan kurtulmaya savaşırken, Kino bir tanrı gibi onu yukarıdan, ilgisizce izledi. Sıska, ürkek bir köpek yavrusu yaklaştı , Ki
no'dan tatlı bir söz duyunca hemen oraya kıvrı ldı, kuyruğunu özenle ayaklarının üzerine yerleştirdi, soylu bir ineelikle çe
nesini bu tümseğe dayadı . Kara bir kö-
pekti. Kaşlarının olması gereken yerde altın sarısı benekler vardı. Bu da her sa
bah gibi bir sabahtı işte. Ama sabahlar arasında enikonu kusursuz bir sabahtı .
ipin gıcırtı sını duydu . Juana, Coyoti
to'yu salıncağından alm ıştı. Sonra onu te
mizledi, kendi şalına sardı, kavrayıp başı
nı memesine götürdü. Kino bütün bunları hiç bakmadan görebiliyordu. Juana yu
muşak sesiyle çok eski bir türküyü söylü
yordu. Bu türkü yaln ızca üç türlü sesten oluşuyordu; ama aradaki sessizliklerden çok çeşitli uyarlamalar çıkıyordu. Bu da Aile Türküsünün bir bölümüydü. Her şey bir bölümdü. Bazen acı veren bir ses biri
kimi halinde yükseliyor; insan ın boğazına tıkan ıyor, işte güven budur, sıcaklık bu
dur, Bütünl ük bu demektir, diyordu.
Saz çitin ötesinde başka saz damlar da vardı. Onlardan da duman çıkıyor, oralardan da kahvaltı sesleri geliyordu.
Ama o türkü başka bir türküydü. Onların domuzları, başka domuzlardı; karı ları da Juana değildi. Kino gençti, kuvvetliydi.
Simsiyah saçları kahverengi alnına dökü
lüyordu. Gözleri sıcacık, keskin bak;şlı ve parlak, bıyığı ince ve sertti. Battaniye-
sini artık burnundan indirdi. O karanlık, zehirli hava gitmiş, evin üstüne güneş düşmüştü. Saz çitin yanında iki horoz bir
birine eğildiler, kanatlarını gerip gösteriş yaptılar, boyun tüyleri dimdik ayağa kalk
tı. Zorlama bir dövüş olacaktı . Eğitilmiş horoz değildi ki bunlar! Kino bir an onları seyretti; sonra gözleri yukarıya, kıyıdan gelip tepelere doğru uçan yaban kumru
larına döndü. Dünya uyanmıştı artık. Ki
no da kalktı , saz kulübesine girdi.
O, kapıdan girerken Juana da parıl
dayan ateşin başından ayağa kalktı, Co
yotito'yu sahneağına koydu ; sonra kendi siyah saçlarını tarayıp iki örgü halinde topladı , uçlarına yeşil kurdeleler bağladı.
Kino ateşin yan ına çömeldi, mısır ekmek
lerinden bir tanesini dürümledi, bulamaca batırıp yedi. Biraz da pUique içti. Şenlik ve bayram günleri dışında bildiği tek kah
valtı buydu. Bir de bisküviyle karnını do
yurduğu o inanılmaz Fiesta günü vardı . Y!3diği bisküviler neredeyse öldürüyordu onu. Kino bitirince, Juana ateşin yanına döndü , o da kahvaltısını etti. Eskiden ko
nuşurlardı ... ama yalnızca bir alışkanlık olduktan sonra konuşmaya gerek yoktu
kil Kino hoşnutlukla içini çekti, konuşma bu demekti işte.
G üneş, saz dam ı ısıtıyor, duvarlar
daki aralıklardan içeriye giderek uzayan ışıklarını yolluyordu. Bu ışı nlardan biri Coyotito'nun uyumakta olduğu salıncak kutuyu tavana bağlayan ipiere düştü.
Ikisinin de gözlerini sahneağa çevi
ren oradaki ufacık bir kıpırtı oldu. Kino ile Juana oldukları yerde dondular. Salınca
ğı tavandaki direğe bağlayan ipin üzerin
de bir akrep yavaş yavaş yatağa doğru inmekteydi. Kuyruğunu dümdüz arkaya doğru uzatmıştı ama, bir anda yukarıya kıvırması işten değildi.
Kino'nun soluğu burun deliklerinde ıslıklar çalıyordu. Bunu engellemek için ağzını açtı . Derken yüzündeki şaşkınlık da vücudundaki katı lık da yok oldu . Kafa
sında artık yeni bir türkü vardı. Kötülü
ğün türküsü, düşmanın ezgisi, ailenin her tür düşmanının yabanıl, gizli, tehlikeli ez
gisi. .. onun altından da hala Aile Türkü
sünün yakınan iniltisi geliyordu.
ip üzerindeki akrep sahneağa çok yavaş ilerliyordu. Juana, kısık sesle bu
tür uğursuzlukları durduracak eski bir bü
yüyü gizli gizli m ı rı ldanırken, sıkılı dişleri
nin arasından da Meryem Ana'ya dua ediyordu. Ama Kino harekete geçmişti.
Yatağa sessizce kaydı . Hiç ses çıkarma
dan, süzülür gibi. Elleri önüne uzanmış, avuçları yere bakıyor, gözlerini akrepten hiç ayırmıyordu. Aşağıda, asılı salıncağın içinde Coyotito gül ücüklerle "agu! agu !"
diye sesler çıkararak minik ellerini akre
be uzatıyordu.
Kino kendisine dekunacak denli yak
laştığında tehlikeyi sezdi akrep. Hemen durdu. Kısa, kesik devinimlerle bükülüp sırtına dikilen kuyruğunun ucundaki kıv
rık iğne parıldadı.
Kino kıpırdamadan duruyordu. Jua
na'n ı n o eski büyüyü mırıidandığını duy
du yine. Düşman ı n ı n kötü ezgisi uğuldu
yordu. Akrep kıpırdayana kadar o da kı
pırdayamazdı. Akrep kendisine doğru geldiğini sezdiği ölümün kaynağını ara
maktaydı. Kino elini ağır ağır usulca kal
dırdı . iğneli kuyruk birden dikildi. O anda, Coyotito kahkahalar atarak ipi sarstı , ak
rep de düştü.
Kino'nun elleri onu yolda yakalamak
için uzandı, akrep parmakları arasından kaydı , bebeğin omzuna düştü, düşer düş
mez de onu soktu. Kino o anda hırlaya
rak onu parmaklarıyla kavradı , elinde ez
di. Yere fırlattı, toprak zemin üzerinde yumruğuyla vura vura yok etmeye çalıştı . Coyotito salıncağında acıyla bağırıyordu.
Ama Kin o düşmanı, toprağın üzerinde ıs
lak bir leke haline gelene kadar ezmeyi, üzerinde tepinmeyi sürdürdü . Dişleri gö
rünüyor, gözleri ateş saçıyor, kulakların
da Düşmanın Türküsü uğulduyordu.
Juana bebeği koliarına alm ıştı . Çev
resi şimdiden kızarmaya başlayan deliği buldu, dudaklarını dayadı, hızla emdi, tü
kürdü, yine emdi. .. Coyotito hala bağırı
yordu.
Kino dönenip duruyordu; umarsızdı, elinden bir şey gelmiyordu.
Bebeğin çığiıkiarı na komşular yetişti.
Saz damlarından bir anda boşaldılar. Ki
n o'nun ağabeyi Juan Tomas'la şişman karısı Apolonia ve dört çocukları kapıya yığılıp girişi tıkadılar. Onları n gerisinde ötekiler, içeriyi görmeye çalışıyordu. Kü
çük bir çocuk, bacaklar arasından emek
leyerek yaklaşıp baktı. Önde duranlar ar-
kadakilere şu sözleri ilettiler: "Akrep! Be
beği akrep sokmuş."
Juana yarayı emmeye bir an ara ver
di. Küçük delik arnilince biraz irileşmiş, kenarları beyazlaşmıştı ama, kırmızılık akkansı katı bir şişlik halinde çevreye ya
yılmıştı. Bu insanların hepsi akrep nedir bilirdi. Yetişkinler bile akrep sokmasın
dan iyice hasta olabilirdi. Oysa bebek, zehire dayanarnayıp ölebilirdi. Önce şiş
me, ateş ve boğaz sıkışması başlardı, sonra karında ağrılı kasılmalar ... vücuda yeterli zehir girdiysa Coyotito'nun ölece
ğini biliyorlardı. Ama bu arada, sokuntu
nun acısı azalmaya başlam ıştı. Coyoti
to'nun çığlıkları yavaş yavaş iniltiye dö
nüşüyordu.
Kino, sık sık, o sabırlı, incecik karı
sındaki demir dayan ıklılığına şaşıp kal ır
dı. Boyun eğen, saygılı, neşeli, sabırlı bi
ri olan Juana doğum sancısında bile sırtı
nı kamburlaştı rıp dişini sıkmış, ağzından tek çığlık çıkmamıştı. Öyleki, yorgunluğa ve açlığa Kino'dan bile daha dayanıklıy
dı. Kano'ya bindikleri zaman, güçlü bir erkek gibiydi. işte şimdi de çok şaşılacak bir istekte bulunuyordu:
"Doktor," dedi, "Git, doktoru al getir!"
Bu söz, saz çitin gerisindeki küçük alanda tıklım tıklım duran kalabalığın ta arkalarma dek uzandı . Aralarında yinele
yip durdular. "Juana, doktoru istiyor!" ina
nılmaz, müthiş bir şeydi doktoru istemek.
Hele onu getirebilmek, ne şaşırtıcı bir olay olurdu. Doktor saz evlere hiç gelme
mişti çünkü . Kasabanın taş evlerinde oturan zenginlere bakmak tüm vaktini alı
yerken, ne diye kalkıp buralara gelsindi?
"Gelmez," dedi bahçedeki insanlar.
"Gelmez buraya," dedi kapıdaki in
sanlar ... ve bu, Kino'ya da ulaştı.
"Doktor gelmez ki," dedi Kino, Ju
ana'ya.
Juana gözlerini kocasına dikti. Göz
leri bir dişi aslanın gözleri kadar soğuktu.
Juana'n ın ilk bebeğiydi bu ... tüm dünya
sında ondan başka bir şey yoktu. Kino onun gözlerindeki kararlılığı gördü, kafa
sında Aile Türküsü olağanüstü bir sesle çınladı.
"Öyleyse biz ona gideriz," dedi Jua
na. Bir eliyle koyu mavi şalını başına ört
tü, bir ucunu kıvırıp içine inleyen bebeği
yatırdı, öbür ucunu da kaldırdı, bebeğin yüzünü örterek, gözlerini parlak ışıktan korudu. Kapıdaki insanlar ona yol ver
mek için arkadakileri daha gerilere doğru ittiler. Kino da onun peşinden çıktı. Çitin kapısı ndan geçip toprak yola ayak bastı
lar ... komşular da onların ardı sı ı a yürü
dü .
Olay tüm mahalleye malolmuştu.
Hızlı ama sessiz adımlarla kasaban ın merkezine doğru ilerlediler. Önde Juana ile Kino, onların arkasında Juan Tomas ile hızlı hızlı yürürken göbeıği hoplayıp duran Apolonia; sonra bütün komşular ve iki yanda komşu çocukları yürüyordu. Sa
rı güneş hepsinin siyah gölgelerini önleri
ne düşürüyor, kendi gölgelerine basa ba
sa yürüyorlardı.
Saz evlerin bitip, sıvalı taş evlerin başladığı bölgeye geldiler. Kunt, sağlam duvarları n ardında serin bahçelerin bulun
duğu , içerde küçük fıskiyeleri n oynaştığı, sarmaşıkiarın duvarlara tırmandığı, mor, turuncu ve beyaz çiçek açtığı yerdi bura
sı. Gizli bahçelerden kafeslerdeki kuşların cıvıltısıyla, serin suyun taşiara çarpan şı
pırtısı duyuldu. Topluluk, ışığın göz ka-
maştırdığı meydanı geçti , kilisenin önün
den yürüdü . Daha kalabalık olmuşlardı şimdi. Hızlı adımlarla gelip yeni katılanl<ı ra, öncekiler, bebeği nasıl akrep soktuğu
nu, babayla annenin nasıl onu doktora götürmekte olduğunu anlatıyorlardı.
Yeni katılanlar, özellikle de parasal konularda uzmanlaşmış kilise dilencileri, hemen Juana'nın eskimiş lacivert eteğine göz atıyor, mavi şahndaki yırtıkları görü
yor, örülü saçlarının uçlarındaki yeşil kur
delelerin değerini ölçüp biçiyor, Kino'nun battaniyesinin yaşını, elbiselerinin kaç bin kere yıkanmış olduğunu kestiriyor, onların yoksullar olduğuna karar veriyor, ne gibi bir dram sahnelenecek diye, gör
meye geliyorlardı. Kilisenin önündeki dört dilenci kasabnda olup biten her şeyi bilir
lerdi. Günah çıkarmaya gelen genç ka
dınların yüzlerinden anlam çıkarmakta da uzmandılar. Onlara dışarı çıkarken bir daha baktılar m ı , günahın cinsini hemen anlarlardı . Her küçük rezilliği, ayrıca çok büyük suçları da bilirlerdi. Geceleri bile kilisenin duvarlarının dibinde, her zaman
ki yerlerinde uyurlardı. Kimse onların ha
beri olmadan gelip avuntu aramasın di-
yeydi bu. Tabii, doktoru da bilirlerdi. Dek
torun ne cahil, ne acımasız, ne hasis, ne obur olduğunu hep bilirlerdi; sadaka diye gönülsüzce verdiği küçük, kahverengi ku
ruşları da. Doktordan gelip kiliseye soku
lan cesetleri az mı görmüşlerdi? Şimdi sabah ayini bitmişti, işler de durgunlaş
mıştı bu saatlerde, onlar da alayın ardına takıldı . Dirençli toplum araştırmacılarıydı bunlar. Kendi insanlarını çok iyi tan ırlar
dı. Akrebin soktuğu yerli bebek konusun
da tembel, şişko dektorun ne yapacağını görmeye gidiyorlardı şimdi.
Telaşlı topluluk, sonunda dektorun evinin duvarındaki kocaman kapıya var
dı. içerden yine kafesteki kuşların ötüşü
nü, suların taşiara çarpışını, uzun saplı süpürgelerin taşları süpürüşünü duydu
lar. Evde kızarmakta olan domuz pastır
masının kokusu burunlarına kadar ulaştı.
Kino bir an kararsızlık geçirdi . Bu doktor, kendi halkından değildi. Bu dok·
tor, hemen hemen dört yüz yı ldan beri Ki
no'nun soyunu döven, aç bırakan, soyan , onlardan tiksinen, üstelik de onları korku
tan bir soydan geliyordu. Yerliler kapıya bu yüzden çekine çekine yaklaşırlardı. Ki-
no, o ırktan birine yaklaştığı zaman hep olduğu gibi ; yine kendinde bir zayıflık, bir korku , bir öfke duydu. Öfkeyle korku at
başı giden şeylerdi. Doktoru öldürmek, ona doktorla konuşmaktan daha kolay gelirdi. Çünkü dektorun ırkı , Kino'nun ır
kıyla konuştuğu zaman, sanki karşısında
kiler hayvanmış gibi konuşurdu . Bu yüz
den, Kino elini kapıdaki demir halka tok
mağa doğru kaldırırken içinde bir öfke ka
bardı; kulaklarında düşmanın türküsünün hızlı vuruşlu ezgisi uğuldadı, dudakları dişlerinin üzerinde gerildi; ama sol eli de şapkasını başından çıkarmak üzere yük
seldi. Demir halka kapıya vurdu. Kino şapkasını çıkardı, durup bekledi. Coyoti
to, Juana'n ın kollarında biraz inledi, Jua
na ona yumuşak sözcükler söyledi. Beri
kiler daha iyi görebilmek ve duyabilmek için sıkıştı , birbirlerine yaklaştı .
Az sonra büyük kapı birazcık açıldı.
Kino bahçenin yeşil serinliğini, fıskiyeli havuzu görebiliyordu. Kapı aralığından kendisine bakan adam, kendi ırkındandı.
Kino onunla kendi dilinde konuştu. "Be
beği. .. ilk çocuğumuzu ... akrep soktu,"
dedi. "Bir sağaltıemın bakması gerek."
Kapı biraz itildi. Uşak aynı dille ko
nuşmak istemedi. "Bir dakika bekleyin,"
dedi. " Ben gidip bakayım!" Sonra kapıyı kapayıp sürgüyü de yerine oturttu. Yakıcı güneş, insanların kara gölgesini beyaz duvarın üzerine düşürüyordu.
Doktor, odasında, yüksek yatağı nda doğrulmuş oturmaktaydı. Üzerinde Pa
ris'ten getirtilme kırm ızı ipekli sabahlığı vardı. Son zamanlarda göğsü, iliklediği zaman biraz gerilir olmuştu. Kucağındaki gümüş tepside, gümüş bir kakaodenlikle incecik porselenden minik bir fincan du
ruyordu. O kadar narin bir şeydi ki, dok
tor onu o koca eliyle tutup kaldırdığı , başparmağıyla işaretparmağı arasına alıp diğer üç tombul parmağını değmesin diye uzağa doğru açtığı nda çok g'ülünçtü.
Gözleri şişkin, küçük yağ torbacıkları n ı n içine oturmuş gibiydi. Ağzının köşeleri hoşnutsuzca aşağıya kıvrıktı . Giderek iyi
ce şişmanlıyordu. Sesi de boğazında kat kat sıkışan yağlar yüzünden pek boğuk çıkıyordu. Yanıbaşındaki masanın üze
rinde, doğu işi bir gong'la bir kase içinde sigaralar vardı. Odanın döşeniş biçimi
ağı r, koyu renk, iç k :ı' artıcıydı. Duvardaki resimler hep dinseldi. Ölmüş karısının kocaman. renkli fotoğrafı da asılıydı ...
Eğer vasiyet etti diye kendi özel servetin
den para ayrılıp düzeniettirilen ayinlerin gerçekten yararı olduysa, şu sıra cennet
te olmalıydı karısı. Doktor yaşam ının kı
sa bir süresinde, soylu dünyanın bir par
çası olmuş, ondan sonraki yaşamı da hep Fransa'ya duyduğu özlemle ve Fran
sa anılarıyla dolu geçmişti. "işte ona uy
gar yaşam derim ben," diyordu. Uygar yaşam dediği şey, azıcık maaşıyla hem bir metres tutabilmesi , hem de lokanta
larda yemek yiyebilmesiydi. Kaseden fin
cana yine kakao doldurdu, içine bir bis
küviyi parmaklarıyla ufaladı. Bahçe kapı
sını açan uşak, odan ın açık duran kapı
sı nda belirdi, efendisi kendisini görsün di
ye bekledi.
"Evet?" diye sordu doktor.
"Bir garip yerli bebeğini getirmiş. De
diğine göre, bebeği akrep sokmuş."
Doktor öfkesinin kabarmasına izin vermeden önce fincanı tepsiye bıraktı .
"Böcek sakmuş garip kızılderilileri iyileştirmekten başka yapacak işim yok
mu benim? Doktorum ben, baytar değilim ki!"
"Evet, efendim," dedi uşak.
"Parası var m ı ?" diye sordu doktor.
"Yoktur... hiçbir zaman paraları olmaz bunların. Dünyada bir tek ben ... bir tek ben beleş çalışmak zorundayım ... bıktım usandım artık. Bak bakalım, paraları var mıymış!"
Uşak bahçe kapısını azıcık aralayıp dışarda bekleşen insanlara baktı. Bu se
fer eski dilde konuştu.
"Tedavi için ödeyecek paranız var mı?"
Kino, bananiyesinin altında gizli bir yere uzandı , birkaç kez katlanmış bir ka
ğıt çıkard ı . Onu kat kat açtı, sonunda kü
çücük, çekirdek gibi biçimsiz sekiz tane inci çıktı. Küçük çıbanlar gibi gri ve çir
kindiler. Yassılmışlard ı . Hemen hemen değersizdiler. Uşak kağıdı aldı, kapıyı tekrar kapadı. Ama bu kez geri dönmesi uzun sürmedi. Kapıyı ancak kağıdı uza
tabilecek kadar araladı .
"Doktor sokağa çıkm ış," dedi.
"Önemli bir olay için çağırmışlar." Sonra utancından kapıyı çabucak kapadı.
O anda geride kalan insanları büyük bir utanç dalgası dolaştı. Kalabalık eriyip kayboldu. Dilenciler kilisenin basamakia
rına döndüler; yolda katılan ayaklar uzak
laştı, komşular da Kino'nun küçük düştü
ğünü görmemek için oradan ayrıldılar.
Kino uzun bir süre, yanında Juana ile o kapının önünde durdu. Sonra şap
kasını yavaşça başına koydu, birdenbire kapıya korkunç bir yumruk patlattı. Şaş
kın gözlerle yarılan parmak eklemlerine, aralarından sızan kaniara baktı .
II
Kasaba geniş bir koyun kıyısı ndaydı.
Sarı badanalı eski yapı lar kumsalı kucak
lard ı . Kumsalda Nayarit'den gelmiş mavili beyazlı kanolar çekili dururdu. Kuşaklar
dan beri korunurdu bu kanolar. Üzerleri
ne katı, kabuk gibi, suya dayanıklı bir al
çı sürülerek korunurdu. O alçı nın yapım ı , balıkçı halkın sırrıydı . Yüksek kenarlı , soylu kanalardı bunlar. Baş ve kıç bölüm
leri hafif kıvrıktı. Ortadaki yuvaya dikili di
rekte küçük bir yelken açılabilirdi.
Kıyı sapsarı kumdu. Ama kıyıda kum yerine, deniz kabukları ve yosun birikinti
leri vardı. Yengeçler kumdaki deliklerinde yaşar, kuytu yerlerde küçük ıstakozlar yuvalarına girip girip çıkarlardı. Denizin dibi sürünen, yüzen, büyüyen varlıklarla doluydu. Kahverengi yosunlar yumuşak
akı ntılarla dalgalanıyor, yeşil, upuzun de
niz otları sallan ıyor, sapıarına ise küçük deniz atları tutunuyorlardı. Benekli bote
te denilen zehirli balıklar bu yeşil otların dibinde yatar, parlak reııkli yüzen yen
geçler onların çevresinde dolaşırdı.
Kurnsaıda kasaban ın aç köpekleriyle arsız domuzları , suların karaya attığı ölü balıklarla kuşları ararlar, bu arama hiçbir zaman son bulmazd ı .
Henüz sabah ın erken saatleri olmak
la birlikte, sis daha şimdiden yükselmişti.
Bazı varlıkları büyüten, bazıların ı görün
mez hale getiren kesinlikten uzak bir ha
va katmanı tüm körfezin üstüne çökmüş gibiydi . Bütün görüntüler gerçek dışı ol
duğundan, görünen şeylere güvenilemez
di. Bu yüzden denizle karan ın bazı kesin netlikleri yan ında, düşsel bir belirsizliği vardı. Belki de körfez halkın ı n ruhlara, yanı lsamalı şeylere inan ıp da, gözleriyle gördükleri mesafe ve biçimlere asla gü
venmemeleri bundandı. Kasabadan ba·
kıldığında, koyun karşı kıyısı olan yerde denizin içinden biten mangrov ağaçları
nın bazı ları çok net denilecek kadar belir
gin şekilde gözükürken; ikinci bir ağaç
kümesi sisli, kara-yeşil bir lekeden oluşu
yor olabilirdi. Karşı kıyının bir bölümü su
ya benzer bir pırı ltının içinde gözden kaybolurdu. Görüşlerde hiçbir kesinlik, hiçbir güveniriilik olamazdı. Gördüğünüz şey gerçekte var mıydı , yok muydu, bile
mezdiniz. Ve körfez halkı , her yerin de böyle olduğunu sanır, böyle olmasını beklerdi. Bu durum onlara yadırgatıcı gelmezdi.
Bakırımsı bir pus suyun üzerine in
mişti. Sıcak sabah güneşi bu sise vuru
yor, onu kör edici biçimde titreştiriyordu.
Balıkçıları n saz damları kumsalın ge
risinde, kasabanı n sağındaydı . Kanolar da bu yöreye çekilmişti.
Kino ile Juana yavaş yavaş kumsala indiler, Kino'nun yaşam ındaki tek değerli malı olan kanosuna doğru yürüdüler. Çok eskiydi bu kano. Kino'nun dedesi, Naya
rit'den getirmişti onu . Getirmiş, Kino'nun babasına vermişti. Kino'ya böyle ulaş
mıştı bu kano. Kino'nun hem varlığı, hem ekmek kapısıydı. Teknesi olan bir erkek, karısına her zaman bir şeyler yedirabile
cek demekti. Açlıktan ölmeye karşı bir güvenceydi tekne. Kino her yıl babasının
öğrettiği gizli yönteme göre kanosunu, kabuk gibi katı bir alçıyla sıvardı.
Kanonun yanına geldi, baş tarafına her zamanki gibi sevgiyle dokundu. Dalış kayasını, sepetini ve iki ipini kanonun ya
nına, kumların üzerine bıraktı. Sonra bat
taniyesini katladı , kanonun burnuna serdi.
Juana, Coyotito'yu baltaniyenin üze
rine yatırdı, kızgın güneş gelmesin diye üstüne kendi şalını örttü . Coyotito sessiz
di şu anda. Ama omzundaki şişlik boynu
na, kulağının altına kadar yayılm ıştı. Yü
zü şişti. Yanakları alev alev yanıyordu . Juana kıyıya gidip suyun içine doğru yü
rüdü. Biraz kahverengi yosun toplad ı , ezip, yoğurup lapa haline getirdi, bebeğin şiş omzuna yaydı. Bu da her ilaç kadar etkiliydi. Belki dektorun yapabileceğinden daha bile iyiydi. Gelgelelim , saygınlığı yoktu bu ilacın. Çünkü ilkeldi ve beda
vaydı . Coyotito'nun karn ı hiç ağrımamış
tı. Belki Juana zehiri zamanında emmişti.
Zehiri emmiş, yok etmiş olabilirdi; ama, ilk göz ağrısıyla ilgili kaygılarını emip yok edememişti. Doğrudan doğruya bebeğin iyileşmesi için dua etmiş de değildi. Bir inci bulup onun parasıyla bebeği iyileşti-
recek doktoru tutabiirnek için dua etmişti.
Çünkü insanların kafası da, körfezin gö
rünümü kadar pusluydu.
Kino ile Juana kanoyu kumların üze
rinden suya kaydırdılar. Baş tarafı yüz
meye başlayınca Juana bindi, Kino kıç tarafı da itip suya indirdi, rahatça yüzüp dalgaların üzerinde titrer hale gelinceye kadar kanonun yan ında yürüdü. Daha sonra Juana ile Kino çift kanatl ı kürekleri
ni belli bir zaman aralığı ile denize daldı
np çıkarmaya başladı lar; kano suyu ya
rarak, tıslayarak, h ızla ilerledi. Öteki inci avcıları çoktan çıkm ışlardı denize. Az sonra Kino onları sisin içinde kümelen
miş durumda gördü. istiridye tarlasının üzerindeydiler.
Suların altına vuran günışığı, dipteki istiridye yatağını da ışıtıyordu. Parlak inci istiridyeleri, kayalık tabana yapışık saklı duru rdu. Dip, kırılmış, açı lmış istiridyele
rin boş kabuklarıyla doluydu . Geçmiş yıl
larda ispanya Kralını Avrupa'da büyük bir güç haline getiren işte bu yataktı . Savaş
larının giderleri bu yataktan çıkmış, kili
seleri bu sayede bezenmiş, Kralın ruhu bu sayede kurtulmuştu. Kabukları ufacık
eteklere benzer kırmalarla süslü, üstleri
ne minik midyeler yapışmış gri istiridye
ler ... eteklerine küçük yosun parçaları ta
kılmış, çevrelerinden üstlerine yengeçie
rin tırmandığı istiridyeler ... Bir kaza gele
bilirdi bu istiridyelerin başına. Bir kum zerreciği kabuğun aralığından içeriye gi
rebilir, kas dokuların ı n arasına yerleşip;
onları zedeleyebilirdi. O zaman kas da kendini koruyabilmek için o zerreciğin çevresini düzgün bir tabakayla kaplardı . Ama bir kez başladı m ı , kas dokusu o yabancı varlığı tekrar tekrar astarlamayı sürdürür, sonunda bir akıntı çatışması sı
rası nda o cisim kopup düş.ene, ya da isti
ridye öldürülüp, yok edilene kadar büyü
tüp dururdu onu. insanlar yüzyıllardan beri dalıyor, istiridyeleri yatağı ndan kopa
rıyor, kabuklarını açıyor, içinde astarlan
m ış tanecik arıyorlardı . Balık sürüleri bu yatağın yakı n ı nda yaşıyor, insanların ara
dıktan sonra tekrar suya attığı istiridye
lerle besleniyor, onları n parlak iç kabuk
Ianna yapışanları kemiriyorlardı. Ama in
ciler birer kazaydı . inci bulmak bir şanstı.
Tanrı o insanın sırtı nı okşamış demekti.
Ya da tanrılar. Ya da ikisi birden.
Kino'nun iki ipi vardı. Biri ağırlık ka
yasına, öteki sepete bağlıydı. Gömleğiyle pantolonunu çıkardı, şapkasını kanonun tabanına koydu. Kayayı bir eline, sepeti öbür eline aldı, kanonun kenanndan aya
küstü denize doğru kaydı . Ağır kaya onu dosdoğru dibe götürdü. Önce arkasından baloncuklar yükseldi, sonra su durulaştı, Kino görmeye başladı. Yukarda denizin yüzeyi parlak bir ayna gibiydi. Yer yer ay
nanın alt tarafına uzanan kano dipleri gö
rünüyordu .
Kino suyu çamur ya da kumla bulan
dırmamak için sakı narak ilerledi . Ayağını kayanın kıvrıntısına geçirdi , elleri hızla işe koyuldu. istiridyeleri koparıyor, kimini tek tek, kimini kümeler halinde yerinden ası lıp söküyor, sepete koyuyordu. Bazı yerlerde istiridyeler birbirine tutunmuş durumda olduklarından hep birlikte kopu
yorlardı.
Kino'nun halkı, olup biten ya da va
rolan her şeye türkü yakardı . Balıkiara da türkü düzmüşlerdi. Öfkeli denize de, uy
sal denize de, ışığa da, karanlığa da, gü
neşe de, aya da ... ve bütün bu türküler Kino'nun içinde, halkının yüreğindeydi.
Söylenmiş olan her türkü . Unutulmuş olanları bile.
Sepetini deldururken de bir türkü Ki
no'nun içindeydi. Ezginin uyumlu vuruş
ları , tutulu soluğunun oksijenini yiyen kalbinin vuruşlarıydı. Türkünün ezgisi ise gri-yeşil sular, kıpırdayan hayvanlar, ya
nıbaşından hızla geçip uzaklaşan bal ık sürüleriyc;ti:: '1:\lU; ezginin içinde, bir de da
ha gizli bir, i
Ç e
zgi vardı. Pek fark edilmiyordu ama her zaman oradaydı . Tatlı, gizli, insana sarılan , öteki ezginin içine hemen hemen saklanan bir türkü. O da, incinin Türküsü'ydü. Sepete atı lan istirid
yelerin hepsinde de inci olabilirdi. Varsa
yımları buna karşıydı ya, talih ve tanrılar pekala bundan yana olabilirdi. Kino tepe
sindeki kanonun içinde Juana'nın sihirli duayı söylemekte olduğunu biliyordu.
Yüzü ciddi ve katı , kasları talihi zorla
mak üzere gerilmiş, talihi tanrıların elin
den kapmaya hazırlanmıştı. Çünkü tali
he, Coy<1tito'nun şiş omzu için gereksi
nim duyuyordu. Bu büyük, istek büyük olduğu için de, bu sabah, incinin türküsü her zamankinden biraz daha güçlüydü.
Ezgisinin koca koca parçaları net ve yu-
muşak biçimde belli oluyordu Deniz altı Türküsünün arasında.
Kino o gururu , o gençliği, o gücüyle suyun altında zorlanmadan iki dakika ka
labilirdi. Bu yüzden daha özenle çalışı
yor, hep en büyük kabukları seçiyordu . istiridye kabukları, tedirgin edildikleri için sımsıkı kapanmışlardı. Biraz sağa doğ
ru , sivri bir kaya yükseliyordu . Üzeri top
lanmaya hazır olmayan , küçük istiridye
lerle kaplıydı. Kino o kayaya yaklaştığı sı rada kayanın yan tarafı nda bir çıkıntı
nın altına gizlenmiş çok büyük bir istirid·
yenin tek başına durmakta olduğunu gördü . Kardeşleri ona tutunmuş, yapış
mış değildi. Kabuğu yarı açıktı, üzerin
deki kaya çıkıntısı koruyordu bu yaşlı is
tiridyeyi. Kin o dudak gibi kasların arasın
dan hayalet bir pırıltı görür gibi oldu, o sırada kabuk tekrar kapandı . Kalbi çok güçlü bir tempo tutturmuş, incinin türkü
sü ku laklarında çın çın çınl ıyordu. istirid
yeyi yavaşça yerinden söktü, göğsüne bastırıp sımsıkı tuttu. Ayağını bir tek
meyle kayan ın oyuğundan kurtardı, vü
cudu yukarıya doğru yükseldi, siyah saç
ları güneş ışığında parıldadı. Kanonun
kenarına vard ı , uzanıp istiridyeyi içeriye, yere bı raktı .
Juana, tekneyi onun binebilmesi için dengeledi. Kino'nun gözleri heyecanla parlıyordu ama geleneğe uyup önce ka
yasını, sonra istiridye dolu sepetini yuka
rıya çekti, içeri aldı . Juana onun heyeca
nını hissediyor, uzaklara bakmaya çalışı
yordu. Bir şeyi çok isternek iyi değildi.
Bazen talihi uzaklaştırırdı. O şeyi tam ka
rarında istemek; tanrıya ya da tannlara karşı çok dikkatli davranmak gerekirdi.
Ama Juana yine de soluk almayı bile kesmişti. Kino kararlı hareketlerle kısa bı
çaklı çakısını açtı, düşüneeli gözleri se·
pete doğru baktı. Belki de o istiridyeyi en son açmak daha iyi olurdu . Sepetten kü·
çük bir istiridye aldı, kası kesti, etierin katları nı aralayıp baktı , sonra suya attı . O anda büyük istiridyeyi ilk görüyormuş gibi oldu. Karıonun dibine çömeldi, kabu·
ğu eline alıp inceledi . Kenarları pı rıl pırıl siyah çizgili, çoV. koyu kahverengiydi . Ka·
buğa ancak birkaç küçük midyecik tutun
muştu . Şimdi de Kino'nun canı istemiyor
du onu açmayı. Gördüğü şeyin bir düş olabileceğini biliyordu. Ya raslantıyla ara-
ya sürüklenmiş yassı bir kabuk parçası ya da büsbütün yanılsama ... ışıklı gizemli bu körtezde yanılsamaların sayısı ger
çekten sayısı ndan fazlaydı zaten .
Ama Juana'n ın gözleri onun üzerin
deydi. Bekleyemiyordu . Elini Coyotito'nun örtülü başına uzatmıştı . "Aç .onu," dedi yumuşacık bir sesle.
Kino bıçağını kabuğun kenanndan içeriye ustaca kaydırdı. Bıçağın sapın
dan, kabukları tutan kasları n sımsıkı ge
rildiğini hissedebiliyordu . Bıçağı levye gi
bi kullanınca kapanmakta olan kas açıldı , kabuk iki yana devrildi. Dudak gibi et bir kıpırdad ı , sonra sindi. Kino eti kaldırdı ...
oradaydı büyük inci , dolunay kadar ku
sursuz. lşığı yakalıyor, arıtıyor, gümüş rengi bir kor olarak geri veriyordu. Martı yumurtası kadar büyüktü. Dünyanın en büyük incisiydi.
Jauna soluğunu tuttu, az inledi. Ki
no'nun kafasında, incinin türküsü birden açılıverdi, duruldu, güzelleşti . Zengin, sı
cak, şirin, parlak, gururlu, zafer dolu bir ezgiydi. Büyük incinin yüzünde düşler görüyordu. inciyi ölmekte olan etin ara
sından aldı, avcunda tuttu, evirip çevirdi,
kavisinin kusursuz olduğunu gördü. J ua
na avcunun içine bakmak üzere eğildi. O el, dektorun kapısına vurup parçaladığı eldi. Ekiemierin yırtılan etleri deniz suyu
nun etkisiyle kirli beyaz bir renge dönüş
müştü.
Juana içgüdüsel bir hareketle baba
sının battaniyesi üzerinde uyuyan Coyoti
to'ya yaklaştı . Yosun lapasını tutup kal
dırdı, omza baktı . " Kino," diye bağırdı tiz bir sesle.
Kino bakışını inciden ayırıp öteye doğru yöneltti ve bebeğin omzundaki şiş
liğin azaldığını gördü. Zehir vücuttan çe
kiliyordu. O zaman Kino'nun eli incinin çevresine kapanıp sıkıştı, içindeki duygu
lar patlayıverdi. Başını arkaya atıp avazı çıktığı kadar haykırd ı . Gözleri yukarıya doğru devrildi. Bağınrken vücudu kaskatı kesildi. Başka kanolardaki adamlar şaşr"
rarak başlarını kaldı rdılar, sonra kürekle
rini sulara daldırıp Kino'nun kanosuna doğru yarışa giriştiler.
III
Kasaba denilen şey, kocaman canlı hayvan gibidir. Kasabanın bir sinir siste
mi, başı, omuzları, ayakları vardır. Bir ka
saba, başka kasabalara hiç benzemez.
Dünyada birbirinin tıpkısı olan iki kasaba asla bulunmaz. Ayrıca bir kasabanı n kendi duygu bütünlüğü vardır. Haberlerin bir yerden bir yere nasıl gittiği kolayca çözümlenemeyecek gizemli bir olaydır.
Haberin gidiş h ızı , çocukların onu götür
mek için giriştikleri koşma hızından daha çoktur. Çitlerin üzerinden birbirine sesle
nen kadı nların sesinin hızı ndan da daha üstündür.
Kino ile Juana ve diğer balıkçılar Ki
no'nun saz dam ına varmadan önce, ka
sabanın nabzı bu haberle atıyor, sinirleri bu haberle titreşiyordu ... "Kino Dünya in-
cisini buldu !" Soluk soluğa kalmış çocuk
lar kelimeleri söyleyemeden önce anne
leri biliyordu olayı. Haber saz damları ya
layarak, köpüren bir dalga halinde taşlı badanalı kesime doğru aktı. Bahçdsinde yürümekte olan papaza ulaştı , gözlerine düşüneeli bir bakış yerleştirdi , aklına kili
sesi için gerekli onarımları getirdi. incinin değeri ne kadardır, diye düşündü. Ki
no'nun bebeğini vaftiz etmiş miydim , diye hatı rlamaya çalıştı. Ya da evlendirmiş miydi Kino'yu? Haber dükkancı lara ulaştı . Pek de iyi satı lmayan erkek elbiselerine doğru baktı lar.
Haber doktora ulaştığında, yaşlan
maktan başka derdi olmayan bir kadı nla karşı karşıya oturuyordu ama, bunun böyle olduğunu ne kadın, ne de doktor açığa vuruyordu. Kino'nun kim olduğu iyi·
ce anlaşılınca doktor katı laştı. ciddileşti:
"Benim müşterimdir," dedi kurnazca. "Ço·
cuğunu akrep sokmuş, ben bakıyoru m . Ve doktorun, çevresinde yağ torbacıkları oluşmuş gözleri, içlerinde şöyle bir dön
düler. içinden Paris'i düşündü. Oraday
ken kaldığı odayı büyük ve görkemli bir yer olarak an ımsıyordu. Kendisiyle birlik-
te yaşayan gergin yüzlü kadını da seve
cen, iyi huylu, güzel bir kız diye düşün
mekteydi. Oysa onda bu niteliklerin üçü de yoktu. Doktor yaşlı hastasına bakar
ken, kendisini çok ötelerde, bir Paris lo
kantasında oturur gördü. Garson, karşı
sında bir şişe şarap açmaktaydı .
Haber kilisenin önündeki dilencilere pek erken geldi; onları keyifle, kıkır kıkır güldürdü. Çünkü d_ünyada kimsenin, bir
den şansı açılan fakir kadar bol sadaka vermediğini bilirlerdi.
Kino Dünyan-ın Biricik incisini buldu ! Kasabada, tek tek küçük işyerlerinde ba
lıkçılardan inci satın alan adamlar oturur
du. Sandalyelerinde oturur, incilerin gel
mesini beklerler, geldiği zaman da söyle
nir, kavga eder, bağı rır, gözdağı verir, bu yolla karşısındakilerin kabullenebileceği en düşük fiyata ulaşırlardı. Ama bir sınır vardı ki, onun altına inmeye cesaret ede
miyorlardı. Çünkü umutsuzluğa kapılan balıkçının incilerini kiliseye bağışladığı da görülmüştü. Satın alma işi bitince bu adamlar tek başlarına oturur, parmakları durmak bilmeden incilerle oynar, keşke bu inciler bizim olsaydı , diye düşünürler-
di. Çünkü aslında öyle çok fazla inci tüc
carı yoktu. Bir tarie vard ı . Bir rekabet var
m ı ş gibi gösterebilmek için onun temsilci
leri böyle ayrı ayrı işyerlerinde oturuyor
du. Haber bu adamlara geldi. Gözleri kı
sıld ı , parmakları biraz yanar gibi oldu;
her biri içinden, "nasılsa patron dünyaya direk çakacak değil ya, er geç onun yeri
ni biri almak zorunda," diye düşündü. Ve her biri, birazcık sermayeyle, nasıl yep
yeni bir başlangıç yapabileceğini aklı nca kurdu.
Her çeşit insan ilgilendi Kino'yla. Sa
tacak malı olanlar, yardım isteyecek olanlar. Kino Dünyanın Biricik Incisini buldu ya, incinin özü insanın özüyle ka
rıştı, koyu renk bir tortu bıraktı . Herk�s bir anda Kino'nun ineisiyle akraba oldu, Kino'nun ineisi düşlere girdi; düşüncele
re, komplolara, planlara, geleceklere, di
leklere, ihtiyaçlara, şehvetlere, açl ıkldra girdi. Arada bir tek engel vardı, o da Ki
no'ydu. Böylece Kino garip bir biçimde herkesin düşmanı oluverdi. Haber kasa
bada kapkara, çok kötü bir şeyi kıpırdat
maktaydı. Bu kara şey bir akrep gibiydi.
Ya da açlık gibiydi. Yiyecek kokusu du-
yulurkenki açlık gibi. Ya da aşkın ulaşıl
maz olduğu yerdeki yalnızlık gibi. Kasa
banın zehir keseleri hemen salgıya baş
lad ı , kasaba bu zehirin baskısıyla şişti , il
tihaplandı.
Ama Kino ile Juana'nın bütün bunlar
dan haberi yoktu. Kendileri mutlu ve he
yecanlı oldukları için herkesin de bu se
vinçlerini paylaştığını san ıyorlardı. Juan Tomas'la Apolonia payiaşıyordu bir ke
re ... onlar da dünyan ın parçasıyd ı . Öğle
den sonra, güneş yarımadan ın ortas ında
ki dağları aşıp, batıdaki denizde batmak üzere yola koyulunca, Kino evinde çö
meldi. Juana da yan ındaydı. Saz ku lübe
nin içi komşularla doluydu. Kino büyük inciyi avcunda tutuyordu. inci sıcak ve canlıydı elinde. incinin türküsü, ailenin türküsüne karışıyor, her biri ötekini daha da güzelleştiriyordu. Komşular Kino'nun avcundaki inciye baktı lar, bir insan ı n na
sıl bu kadar şanslı olabileceğini düşündü
ler.
Ağabeyi olduğu için Kino'nun sağına çömelmiş olan Juan Tomas, "Peki şimdi zengin olduğuna göre, ne yapacaksın?"
diye sordu.
Kino incisine baktı, Juana da gözleri
ni indirip şalıyla yüzünü kapayarak heye
canını göstermemeye çalıştı. Ve incinin beyaz kor gibi ışığında, eskiden Kino'nun kafasından geçmiş olup, imkans ız diye bir kenara bırakılmış düşüncelerle ilgili resimler oluştu. incinin yüzünde Juana'yı, Coyotito'yu ve kendisini kilisedeki mihra
bın önüne diz çökmüş gördü. Artık evle
niyorlardı... parasın ı ödeyebilecek du
rumda olduğuna göre. Alçak sesle, " Evle
neceğiz," dedi. "Kilisede."
incinin yüzünde, nasıl giyinmiş ol
duklarını gördü. J uana, yeni olduğu için dimdik duran bir şala sarınm ıştı. Üzerin
de yeni bir etek vardı. Uzun eteğin altın
dan , ayakları na pabuç da giymiş olduğu
nu görebiliyordu Kino. incinin içindeydi işte, resim pırıl pırıl parl ıyordu orada.
Kendisi yeni , beyaz elbiseler giymişti.
Elinde yeni bir şapka taşıyordu . Hası rdan değil, siyah fötrden. Onun da ayağında ayakkabılar vardı. Sandalet değil , bağ
cıkil ayakkabılar. Ama Coyotito .. asıl o ...
Amerika'dan gelme lacivert bir bahriyeli takımı giymişti. Kino'nun bir zamanlar ko
ya gelen bir gezinti teknesinde gördüğü-
ne benzer bir de kepi vardı. Gemici kepi.
Kino bütün bunları ışıklı incinin içinde gördü, "Yeni elbiseler alacağız," dedi.
Incinin türküsü kulaklarında bir trem
petler korosu gibi yükseldi.
Ondan sonra, incinin güzelim yüzeyi
ne Kino'nun çok istediği küçük şeyler gel
di: Bir yıl önce kaybolan zıpkınının yerine yeni bir zıpkın. Demirden yapılmış, şattı
nın ucunda bir de halkası bulunan yeni bir zıpkın. Sonra ... zihni bu sıçramaları pek zor yapıyordu ... bir tüfek ... neden ol- masın? Mademki o kadar zengindi artık?
Ve sonra Kino incinin içinde Kino'yu gör
dü. Kino elinde bir Winchester carbine tutuyordu. Düşlerin en çılgınıydı bu. Ama pek de güzeldi. Bu kez dudakları karar
sızl ıkla kıpırdadı, "Bir tüfek," dedi. "Belki bir tüfek."
işte bütün engelleri yıkan da bu tü
tek oldu. imkansız bir şeydi bu . Eğer bir tüfeği olabileceğini düşünebiliyorsa, bü
tün ufuklar birden parçalanıp ortadan kal
kabilir, istediği yere koşmakta özgür ola
bilirdi. Çünkü ... insanlar hiçbir zaman tat
min olmaz, denirdi. Onlara bir şey ver
sen, başka şey de isterler denirdi. Ve bu
küçümsenerek söylenirdi. Oysa, kişioğlu
nun en büyük yeteneklerinden biriydi bu.
Elindekiyle yetinen hayvaniara üstün kı
lan da insanoğlundaki bu özellikti.
Evde dizleri üzerinde suskun, yanya
na oturan komşular, Kino'nun akla sığ
maz düşleri karşısında başlarını salladı
lar. Arkalardan bir erkek, "Tüfek," diye mırıldandı . "Tüfeği olacak."
incinin türküsü, Kino'nun kafasında zaferle çınlıyordu. Juana başını kaldırdı.
Kino'nun yürekliliği, düş gücü karşısında gözleri şaşkınlıktan iri iri açılm ıştı. Ufuk
lar bir tekmede yıkılınca, elektriksel bir güç gelmişti Kino'ya. incinin içinde Coyo
tito'yu bir okulda, sı ralardan birine otur
muş gördü. Bir zamanlar Kino'nun aral ık kalmış bir kapıdan gördüğü gibi. Coyotito ceket giymişti. Beyaz yakası, geniş ipek bir kravatı vardı. Bunlar yetmiyormuş gibi Coyotito büyük, beyaz bir kağıdın üzeri
ne yazı yazıyordu. Kino, komşuları na hır·
çın bakışlarla baktı. "Oğlum okula gide
cek," dedi, komşular hemen sus pus ol
dular. Juana soluğun u birden tuttu . Ki
no'ya bakarken gözleri pırıl pırıldı . Sonra çabucak aşağıya, kucağında tutmakta ol-
duğu Coyotito'ya baktı , bu mümkün ola
bilir mi diye anlamaya çalıştı .
Ama Kino'nun yüzü geleceği okuyer
muş gibi pırıl pı rıldı. "Oğlum okuyacak, kitapları açacak. . . oğlum yazacak, yaz
masını bilecek. Oğlum sayı ları bilecek.
Böylece biz özgür olacağız, çünkü o bile
cek .. . o bilecek, ondan da biz bileceğiz."
Ve Kino, incinin içinde kendisiyle Jua
na'yı saz evlerinde ateşin başına çömel
miş gördü. Coyotito kocaman bir kitaptan onlara bir şeyler okuyordu. "işte inci bun
ları yapacak," dedi Kino. Bu yaşına dek bu kadar çok kelimeyi bir arada söylemiş değildi. Ve birden, kendi kon uşması ndan korktu . Eli incinin çevresinde kapandı, ışığın ona ulaşmasını durdurdu. Kino bil
meden "yapacağım" diyen bir insan ın korkusunu duyuyordu.
Komşular büyük bir mucizeye tanık olduklarının farkındaydı lar. Artık zamanın Kino'nun incisinden başiayacağını biliyor
lardı. Bu anı yıllarca sonra bile tartışıyor olacakları n ı da biliyorlardı. Bu söylenen
ler gerçekten olursa; Kino'nun o anda na
sıl baktığını, ne söylediğini, gözlerinin nasıl parladığını anlatacaklar ve "Bam-
başka bir insan olmuştu," diyeceklerdi.
"içine bir güç girmişti ve her şey o anda başladı. Bakın, o anda başlayan o gidiş onu ne büyük bir insan yaptı. Ve ben o anı gözlerimle gördüm ."
Yok, eğer Kino'nun planlarından hiç
bir sonuç çıkmazsa, ayn ı komşular bu kez de, "O anda başlad ı ," diyeceklerdi yi
ne. "Üzerine budalaca bir çılgınlık geldi, akla sığmaz, saçma sapan kelimeler söy
ledi. Tanrı bizi böyle şeylerden korusun.
Evet, tanrı cezalandırdı Kino'yu. Olayla
rın düzenine baş kaldırdığı için. Bakın şimdi ne hale geldi . Ve ben, onun aklını kaybettiği an ı gözlerim le qördüm."
Kino sıkılı yumruğuna baktı . Kapıya vurduğu için eklemlerinin üzeri soyulmuş
tu; derisi kansı kabuk bağlamıştı .
Ortalık kararmaya başlamıştı. Juana şalını bebeğin altından çekip sıkılad ı , çevresinden dolayıp bebeği kendi beline ası lı biçimde sarıp sarmaladı . Kalktı; ate
şin yandığı çukura yürüdü, küllerin ara
sındaki sıcak kömürleri eşeledi , üzerine bir iki dal kırdı, yelpazeleyerek ateşi can·
landırdı. Komşuların yüzünde küçük alev
lerin ışıkları oynaşmaya başladı. Evlerine
gidip yemek yemeleri gerektiğini biliyor
lardı ama, canları hiç ayrılmak istemiyor
du.
Karanlık iyiden iyiye çökmüştü. Ku
laktan kulağa yayılan fısıltı içeriye geldi
ğinde, Juana'n ın harlattığı ateş, saz du
varlara gölgeler düşürmekteydi. "Peder geliyor ... sahip geliyor." Erkekler başları
nı açtılar, kapıdan geriye doğru çekildiler, kadınlar da şaliarını suratiarı na örtüp gözlerini saygı ile yere indirdiler. Kino ile ağabeyi Juan Tomas ayağa kalktılar. Ra
hip içeriye girdi. Saçları kırlaşmaya baş
lamış, yaşlanmaya yüz tutmuş bir adam
dı. Cildi buruşuktu ama, gözleri genç ve keskindi. Onlara çocuğa davranır gibi davran ıyor, çocuk, diye bakıyordu bu in
sanları n hepsine.
"Kino," dedi yumuşak tatlı bir sesle.
"Sana büyük bir insanın adı verilmiş. Kili
senin büyük ataları ndan birinin adı ." Bu sözleri sanki bir kutsamaymış gibi söylü
yordu. "Adını taşıdığın o insan, çölü ya
şanır hale getirdi , senin halkının zihinleri
ni arındırdı , biliyor muydun bunları? Ki
taplarda yazılı ."
Kino, Juana'nın beline dayalı Coyoti-
to'nun başına bir göz attı. Günün birinde, diyordu aklı ona, bu çocuk kitaplarda ne
yin yazılı olduğunu neyin olmadığını bile
cek. Ezgiler artık Kino'nun kafası ndan uzaklaşmıştı ; arria bu kez de incecikten içten içe usulca, sabahki ezgi, kötülüğün, düşmanın türküsü başlamıştı . Ama sesi belli belirsiz, çok zayıftı. Ve Kino komşu
Ianna baktı , içlerinden hangisinin bu tür
küyü alıp getirdiğini anlamaya çalıştı . Rahip yeniden konuşmaya başlamış
tı . "Duydum ki büyük bir servet, dev bir inci bulmuşsun."
Kino avcunu açtı, kaldırıp gösterdi, incinin büyüklüğü ve güzelliği karşısında rahibin, soluğu bir an kesilir gibi oldu.
Sonra hemen, "Umarım şükretmeyi hatır·
larsın, oğlum," dedi. "Sana bu hazineyi verene şükreder, ilerde sana doğru yolu göstermesi için dua edersin."
Kino dilsiz gibi başını salladı, alçak sesle cevap veren Juana oldu. PYapa
cak, Peder. Hem biz artık evleneceğiz.
Kino da öyle dedi." Komşuların yüzlerine bakıp onaylarnalarını bekledi, onlar da ciddi ciddi başlarını salladılar.
"ilk düşüncelerinin iyi düşünceler ol
duğunu görmek hoş bir şey," dedi rahip.
"Tanrı sizi kutsasın, çocuklarım !" Dönüp sessizce çıktı , herkes ona yol verdi.
Kino'nun eli incinin üzerine yeniden kapanmıştı . Çevresine kuşkulu kuşkulu bakıyordu. Çünkü kötülüğün türküsü ku
lakları ndaydı. incinin ezgisini bastırmaya çalışır gibi çınlıyordu.
Komşular evlerine gitmek üzere ya·
vaş yavaş ayrıldı lar. Juana ateşin başına çömeldi, toprak kap içindeki haşlanmış fasulyeleri küçük bir alevin üzerine tuttu.
Kino kapıya yürüdü; dışarıya baktı. Yine her zamanki gibi birçok ateşin kokusu geliyordu bu rnuna. Puslu yı ldızları göre
biliyor, gecenin ıslak havasını duyabili
yordu. H emen burnunu nemli havaya karşı kapadı. Sıska köpek yan ına geldi, onu selamlamak için rüzgarın dalgalan·
dırdığı bir bayrak gibi süründü. Kino ba·
şını eğip baktı , görmedi onu. Ufukları ya
rıp dışına çıkmış, kendini soğuk ve yalnız bir yerde bulm uştu. Yapayalnız ve korun
masız hissediyordu kendini. Öten kuşlar, haykıran ağaç kurbağaları, vıyaklayan su kurbağaları hep kötülüğün türküsünü ta-
şır gibiydiler. Kino biraz ürperdi, battani
yesini burnuna doğru daha bir sıkı çekip sarı ndı. inciyi hala e linde taşıyordu. Av
cunda sımsıkı tutmaktaydı ; · sıcaklığı nı, düzgün yüzeyini hissedebilmekteydi.
Arkasında Juana'n ın ekmekleri sacın üzerine sıralamadan önce pat pat vurup yassılttığı nı duydu. Kino ailesinin bütün sıcaklığın ı ve güvenliğini arkasında his
sediyordu. Aile türküsü arkalardan, bir kedinin mırıltısı gibi gelmekteydi. Ama şimdi, geleceğinin nasıl olacağını söyle
mekle kendisi yaratmıştı o geleceği. Ta
sarı gerçek bir şeydi. Düşünülen şeyler yaşanm ı ş, denenmiş şeylerdi. Bir kez ta
sarlanınca, göz önünde canlandırılınca artık o da diğer gerçeklerin arasında bir gerçek olurdu ... bir daha asla yok edile
mez, ama ona kolaylıkla saldı rılabilirdi.
Böyle olunca, Kino'nun geleceği de ger·
çekti. Arna onu bir kez kurmuş olduğun
dan başka güçler de onu yok etmek üze
re eyleme geçmişti. Bunu biliyordu. De
mek ki saldı rıyı karşılamak üzere hazır
lanması gerekmekteydi. Ve Kino'nun bil
diği bir şey daha vard ı . Tanrı lar insanla
rın kurduklarından hoşlanmazlardı. Tanrı-
lar başarıyı ancak bir kaza sonucu doğ
muşsa severlerdi. Bir insan kendi çabala
rı sonucu başarılı olmuşsa, tanrıların on
dan öç alacağını bilirdi Kino. Bu nedenle bir şeyler kurmaktan korkardı . Ama ne yapacağını bir kurduktan sonra onu bir daha yok edemezdi. Saldırıyı karşılamak için Kino daha şimdiden çevresinde dün
yaya karşı sert bir kabuk oluşturmaya başlamıştı bile. Gözleri ve aklı gelebile
cek tehlikeyi daha karşısına çıkmadan önce araştırıyordu.
Kapıda dururken, iki adam ın yaklaş
makta olduğunu gördü. Biri elinde bir fe
ner taşıyordu. Önlerindeki yolu ve bacak
larını aydınlatıyordu. Kino'nun saz çitin
deki kapıdan içeriye kıvrıldı lar, evin kapı
sına geldiler. Kino adamlardan birinin doktor, diğerinin de bu sabah kapıyı açan uşak olduğunu gördü. Kim oldukla
rını anlayınca Kino'nun sağ elindeki deri
si yüzülmüş eklemler alev alev yanmaya başladı.
Doktor, "Bu sabah geldiğinizde evde yoktum ," dedi. "Ama şimdi, ilk fırsatta be
beği görmeye geldim ."
Kino kapıda duruyor, girişi tümüyle
tıkıyordu. Gözlerinin gerilerinden nefret fışkırmaktaydı . Korku da. Çünkü yüzyıllar süren esaret onda derin izler bırakmıştı.
"Bebek artık. iyileşti sayılır," dedi kı
saca.
Doktor gülümsedi. Ama çevresinde küçük yağ torbacıkları oluşmuş bulanı�.
ıslak gözleri, hiç mi hiç gülmüyordu.
"Bazen akrep zehiri değişik etkiler yapar, dostum," dedi. "Belirgin bir iyileş
me var gibi görünür, sonra bir de bakar
sın, puff!" Dudakların ı büzüp bir patlama sesi çıkardı, bununla her şeyin ne kadar çabuk olabileceğini göstermeye çalıştı . Elindeki küçük, siyah doktor çantasını kı
pırdattı, üzerine ışığın düşmesini sağlad ı . Çünkü Kino'nun ırkın ı n her t ü r zanaatın araç gereçlerine bayıldığını, güvendiğini biliyordu. Ezgin bir sesle sözlerini sürdür
dü doktor. "Bazen ... " dedi, "Bazen geriye topa! bir bacak, kör bir göz, kambur bir sırt kalır. Ben akrep sakmasını iyi bilirim , dostum ... ve iyileştirebiiirim de."
Kino yüreğindeki öfkeyle kinin, korku duygusu içinde erimekte olduğunu his
setti. Bilmiyordu kendisi. Ama belki bu
doktor biliyordu. Kendi kesin cahilliğini bu adamın varolan bilgisine karşı ortaya ko
yamaz, göze alamazdı bunu. Kapana kı
sılm ıştı . Kendi ırkının her zaman düştü
ğü, her zaman da düşeceği tuzağa. Ta ki kitaplarda var denilen şeylerin gerçekten varolduğunu kendileri görebilecek duru
ma gelinceye kadar. Kumar oynayamaz
dı. Hele de Coyotito'nun yaşam ı ya da sağlığı üzerine. Yana çekildi, daktarla adamının kulübeye girmesine izin verdi.
Juana ateşin başından fırlayıp kalktı , doktor girerken saygıyla çekildi, şalının ucuyla bebeğin yüzünü örttü . Doktor ona yaklaşıp elini uzattığı nda Juana bebeği sımsıkı tuttu , Kino'ya baktı . Kino'nun yü
zünde ateşin ışıkları oynaşıyordu .
Kino başını evet anlamında salladı , Juana bebeği daktorun almasına ancak ondan sonra izin verdi.
"lşığı tutun, dedi doktor. Uşak feneri havaya kaldırınca doktor bebeğin arnzun
daki yaraya bir baktı, düşüneeli bir hava
ya girdi. Sonra bebeğin gözkapağını çe
kip gözüne baktı . Coyotito ondan kurtul
mak için çabalarken o başını sallıyordu.
"Tam düşündüğüm gibi," dedi. "Zehir içeriye işlemiş, yakı nda yapacağını yapa
cak. Gel, bak!" Gözkapağını aşağıya çekti. "Görüyor musu n? ... bak, mavi." Ki
no kaygıyla baktı ve gerçekten kapak içi
nin biraz mavi olduğunu gördü. Her za
man mı biraz mavi olur, bildiği yoktu.
Ama tuzak kurulmuştu. Tehlikeyi göze alamaz dı.
Dektorun gözyuvarları biraz sulandı.
"Ona zehiri saptıracağını umduğum bir şey vereceğim," dedi, bebeği Kino'ya uzattı.
Çantasından küçük bir şişe içinde beyaz bir toz, bir de jelatin kapsül çıkar
dı. Kapsülün içine o tozdan doldurdu, ka
pağını kapadı, birinci kapsülü bir ikincisi
nin içine koyup onu da kapadı . Son ra us
taca çalı şmaya başladı. Bebeği aldı, alt dudağını aşağıya çekti, çekti, sonunda bebek ağzını açtı. Daktorun şişman par
makları kapsülü bebeğin dilinin gerisine koydu . Tüküremeyeceği kadar geriye.
Sonra yerden içinde pulque bulunan şi
şeyi aldı, Coyotito'ya içirdi, artık tamamdı işte. Bebeğin gözünün içine yeniden bak-
tı, dudaklarını büzdü, düşüneeli görünü
yordu.
Bebeği Juana'ya uzattıktan sonra Ki
no'ya döndü. "Sanırı m , zehir bir saat için
de etkisini gösterecektir," dedi. " Bu ilaç bebeğe bir zarar gelmesini önleyebilir ama ben bir saat sonra yine gelirim . Bel
ki onu kurtarmak için fazla geç kalmamı
şızdır." Derin bir soluk aldı , kulübeden çıktı, uşağı da elinde fenerle onu izledi.
Juana bebeği şalına sarmıştı. Ona kaygı ve korkuyla bakıyordu. Kino yak
laştı, şalı tutup kaldırdı, o da bebeğe baktı. Gözkapağını çekmek üzere elini uzattı , inciyi hala avcunda tutmakta oldu
ğunu o zaman fark etti. Duvar dibindeki bir kutuya yürüdü, içinden bir bez parçası çıkardı. inciyi o paçavraya sardı, sonra saz kulübenin köşesine ilerledi, parmak
larıyla toprak zeminde küçük bir çukur kazdı , indyi çukura koydu, üzerini tekrar kapadı, gömdüğü yeri sakladıktan sonra ateşin yanına, Juana'nın çömelmiş otur
duğu yere döndü. Gözü bebeğin yüzün
deydi.
Doktor evine varınca koltuğuna yer
leşti ve saatine baktı. Uşakları ona ak-
şam yemeği olarak yine sıcak kako ve tatlı bisküviler getirdiler. Biraz da meyve.
Doktor yiyecekleri hoşnutsuz bakışlarla süzüyordu.
Komşu evlerde, bütün konuşmaları uzun uzun dolduracak konu ilk olarak açıldı ve tadına bakıldı. Komşular birbir
lerine başparmaklarıyla incinin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor, okşar gibi ha
reketler yaparak ne denli güzel olduğunu anlatmaya çalışıyorlard ı . Bundan sonra artık Kino ile Juana'yı çok dikkatle izleye
cekler, zenginliğin onları şımartıp şımart
madığına bakacaklardı. Çünkü zenginlik insanların başını döndürürdü. Dektorun neden geldiğini herkes biliyordu. Doktor duygularını pek iyi saklayamazdı . Herkes çok iyi anlıyordu onun ne mal olduğunu.
Koyun açıklarında küçük balıklardan oluşmuş, birbirine yakın yüzen bir bal ık sürüsü suları yardı, kendilerini yemeğe gelen büyük balıkların sürüsünden kurtul
maya çalıştı. insanlar evlerinde küçük balıkların şıpırtılı kaçışını; büyük bal ıkla
rınsa büyük faşırtılarla dalarak küçüklere yüklenişini kıyım süresi boyunca dinledi
ler. Körfezden yapış yapış bir ıslaklık tuz-