• Sonuç bulunamadı

Fikret Mualla:Küstah ve derviş

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Fikret Mualla:Küstah ve derviş"

Copied!
4
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

TT-len Mualla, sonuçta bırakıl­ mıştır bırakılmasına ama ye­ diği onca dayak, çektiği onca çile de yanına kâr kalmıştır. Üstelik bu ne ilk akıl hasta­ nesi serüvenidir, ne de son olacaktır. “Klee de kimmiş...” diyecek kadar kendine güve­ nen, Picasso’nun övgülerine mazhar olan, Fransız resim eleştirmenleri tarafından To- ulouse-Lautrec’le kıyaslanan Fikret M ualla’nın 1903-77 arasında geçen uzun ömrü akıllara durgunluk verecek kadar trajik, bir o kadar da çizgi dışıdır. 19 Temmuz 1977 akşamı, Alp dağlarının ete­ ğindeki bir köyde hayata göz­ lerini kapatan Fikret Mualla, bugün dünyanın en büyük ressam larından biri olarak kabul ediliyor. Peki, bunun gerisinde nasıl bir ömrün yat­ tığını, hangi bedellerin öden­ diğini bilenimiz kaç kişi aca­ ba?

Birinci Dünya Savaşı yılla­ rı... Küçük Fikret, el bebek- gül bebek büyütülen son de­ rece zeki ama biraz hırçın bir çocuktur. En büyük zevki Kuşdili’ne inip futbol oyna­ yanları seyretmek, fırsatını buldukça da top peşinde koş­ maktır. Beklenmedik bir ka­ za, futbolcu olmak için yanıp tutuşan Fikret Mualla’nın he­ veslerini yerle bir eder. Sağ a- yak bileği kırılmış ve alçıya alınmıştır. Bir yıl okulundan, arkadaşlarından uzaklaş­ mak zorunda

Fikret M ualla

Küstah ve dervij

T a b l o l a r ı e n f a z l a t a k l i t e d i l e n T ü r k r e s s a m ı . P i c a s -

s o ' y a k a f a t u t a c a k k a d a r m a ğ r u r , o n u n i l t i f a t l a r ı n a

m a z h a r o l a c a k k a d a r y e t e n e k l i . Ö n c e İ s t a n b u l ' u , s o n ­

r a P a r i s ' i d a r e t t i l e r F i k r e t M u a l l a ' y a . O d a k i m i z a ­

m a n p a s i f , k i m i z a m a n d a a d a m a k ı l l ı a k t i f b a ş k a l d ı r ı ­

l a r l a i n t i k a m ı n ı b i r ö l ç ü d e a l d ı . A k ı l

h a s t a n e l e r i n d e v e m e y h a n e l e r i n d e

g e ç t i ö m r - ü d e r b e d e r i . V e l h a s ı l ,

ö l ü m ü n ü n o n d ö r d ü n c ü y ı l ı n d a a r t ı k

i t i r a f e d e l i m k i , M u a l l a T ü r k i y e ' y e

b i r k a ç n u m a r a b ü y ü k g e l d i . . .

A

yazpaşa'da bir a- partm anın zili çalındı. 1937 yı­ lında bir akşam üstüydü. Kapıyı açan genç kadın, iki polisin arasında zorlukla ayakta duran, saçı sakalı uzamış, üstü başı yırtık, yalınayak adama şaşkınlıkla baktı. Polis sordu:

- Fikret Adil’in evi mi? - Evet.

- İmzalayın şu kağıdı. Kağıtta, yalınayak adamın Bakırköy’den taburcu edildi­ ği ve ilerdeki davranışlarının sorumluluğu kendilerinde ol­ mak şartıyla teslim edildiği belirtiliyordu. Genç kadın fazla bir şey anlamadan, kor­ ku içinde zaptı imzaladı...

Adam, Bakırköy’den Tak- sim’e kadar yirmi kilometre­ lik yolu yayan ve yalınayak yürüttüklerini, bir karakol­ dan ötekine devredile devre- dile bütün gününü sokaklar­ da geçirdiğini söylüyordu. Ta­ banlarının durumu, yürüyüşe falakanın da eşlik ettiği kanı­ sını uyandırıyordu. Adamı banyoya soktular, saatlerce ayaklarını pansuman ettiler, temiz elbiseler giydirip yatır­ dılar."

Fikret Adil’in beklenme­ dik misafiri, adaşı ünlü res­ sam Fikret Mualla’dan baş­ kası değildir. Tam bir yıldır Bakırköy Em raz-ı Akliye Hastanesi’nde “konuk”

edi-Fikret Mualla’nın bir arkadaşı tarafından yapılmış portresi... Portrenin yapıldığı yıllarda geceleri uykusu çok azdı. Şafakla kalkar, sütlü kahvesini içer, biraz çalışır, karşısına şarap şişesini alırdı.

__jj *-Futbolcu olmak istiyordu

ama olamadı. Beklenmedik bir kaza bütün hevesini kursağında bıraktı. Ama Paris yıllarında, Fener bahçe'nin Nicele maç yapacağını öğrenince oturup uzun bir mektup yazdı klübe. Nice'in oyun düzenini, tehlikeli futbolcularını anlattı...

(2)

“ İşte zavallı yine resim yapıyor. Para kazanacağı yer­ de boyalarla, fırçalarla uğra­ şıyor, sonra ekmek parası bu­ lamıyor!

Doğru, bu bezirganların hakları var. Resim yapmak, resim yaptırmak zengin cemi­ yetlerin lüksüdür ve ben leb­ lebiciler arasında bir ucube­ yim. Ben bu kitle içinde on­ larca bir deliyim. Nitekim bence de, beni resim yapmak­ tan uzak tutan herhangi bir kimse de benim düşmanımdır ve ben de ruhen fakir bir ce­ miyetin ve tufeyli zenginliğin müthiş düşmanıyım.

Benim gibi düşünenler de yok değil. Onlarla buluşunca rahatım. Fakir, fakat bahtiya­ rım. Fakat onlardan ayrılınca yalnız kalıyorum. Düşenin pek dostu yoktur Leblebis- tan’da.”

“Üsera K arargâhı” adlı öyküsünde Berlin’lerden, Pa­ ris’lerden dönüp geldiği İs­

tan b u l’u böyle tanımlıyor Fik­ ret M ualla. Haklıdır, Leble- b ista n ’da g er­ çekten de yok­ tur düşenin dos­ tu. Almanya’da alkol şişeleri üs­ tünde yükselen şöhreti, kendin­ den önce ulaş­ m ıştır İsta n ­ bul’a. Resim ho­ calığı yapmak is­ ter, kendisinden “akıllı” olduğu­ na dair rapor ta­ lep edilir. Onun böyle lüksleri yoktur. O yıl­ larda Semiha Berksoy’a yakın olabilmek için Beyoğlu’na ta­ şınırken ya da içki parası için Nâzım Hikmet’in kitaplarına desen çizerken görürüz onu. Petrograd Meyhanesi’ne olan içki borcunu, daha sonra so­ kak kapısına asılacak olan “Şişeyle Rakı İçen Adam” tablosunu yaparak öder. D ostları arasında yer alan Fikret Adil, Bedri Rahmi, Su­ at Derviş ya da Abidin Dino ise bir şarap parası miktarın- ca yanaşabilmektedirler yanı­ na. Bohemse bohem, marji- nallikse sapına kadar marji­ naldir o...

1938 yılında Fikret Mual- la’nın babası ölür. Bu ölüm hayatının akışını bir kez daha değiştirir. Kendisine kalan yüklüce mirastan sadece o değil, çevresindeki hemen herkes yararlanır. Mualla ilk iş olarak, içinde akıl hastane­ sinde yattığına dair en ufak

Paris, 18 Aralık 1946. Demek ki soğuk bir kış gecesi Mualla, eski Türkçeyle bir şeyler çiziktirmiş.

V

-i-''

. 'JtJJ ' ~>V

sonuçta hafif topal ka­ lacağı anlaşılır. Mualla’nın bir ömür boyu peşinden sürükle­ yeceği buhranların ilk tohu­ mu atılmıştır artık. Birdenbi­ re son derece sinirli, geçim­ siz, kavgacı bir insan olmuş, annesinin ölümü ve babasının yeniden evlenmesi ise bu genç adamın ruhundaki isya­ nın tuzu-biberi haline gelmiş­ tir.

Fikret Mualla’yı 1920’ler- de Almanya’da görürüz. Gö­ rünüşte mühendislik tahsil et­ mek için oradadır ama, bal gibi bilmektedir evden uzak­ laştırılmak için Almanya’ya gönderildiğini. Almanya ve bir süre sonra tüm hayat, Mu­ alla için iki kanaldan akmaya

nar’ın Cahit Sıtkı Tarancı için yaptığı, “Onun alkole gidişi hepimizden farklıydı. O, san­ ki içindeki birinin susuzluğu­ nu dindirmek için içer gibiy­ di.” tesbiti Mualla için de ge- çerlidir. Çünkü, aksayan sa­ dece ayağı değil, hayatıdır da. Kadınlar, yüz vermedikleri yetmiyormuş gibi ikide bir to­ pallığını da vururlar yüzüne. Bu ise iyice çileden çıkartır o- nu, yüklendikçe yüklenir al­ kole. Kısa sürede, “sızıncaya kadar içen, ağız dolusu küfre­ den ve sürekli kavga çıkartan­ lar” sınıfına terfi eder. 1928 yılında, yani henüz yirmi beş yaşındayken B erlin’de akıl hastanesine kapatılır. Teşhis, “alkolik delirium”dur.

S , J / s, j ' „ . /

- " . % / t - ' ***•

’ Ayfl f

(3)

rahmi gibi, içinde barındırdı­ ğını dışarı atmak için, fırsat kollamaktadır...

İlk aksilik, para transfe­ rinde başlar ve bu kadar aksi­ lik, Mualla’nın paniğe kapıl­ masına yeter de artar bile. İkinci Dünya Savaşı gerginli­ ğinin bir kâbus gibi kentin üzerine çökmesi de işin tuzu- biberi olur. Kısa sürede her­ kese borçlanır, herkesle kav­ ga eder ve bir kadeh şarap içebilmek için tüm yeni giysi­ lerini satar. Montparnesse so­ kaklarında hafif aksayarak yerlerden izmarit toplayan ki­ şinin, Türk ressam F ikret Mualla olduğunu artık tüm sanat çevreleri bilmektedir...

Yoksulluk dolayısıyla ye­

mek yeme alışkanlığını tümüyle yiti­ rir M ualla. Sadece iç­ mektedir. Al- manlar’ın Pa­ ris’i işgali, g en çliğ in in birkaç yılını A lm anya’da geçirmiş sa­ natçı için bir fırsattır. Fa­ şizm kendisi­ ni uzaktan yakından ilgi­ lendirmediği halde, borçları yüzünden onu evden atmak is­ teyen Yahudi komşusunu A l­ ınanlara jurnal- lemekten çekin­ mez. Bu neden­ le, ömür boyu Alman işbirlikçi­ si olmakla suçla­ nacaktır... Paris polisi­ nin peşini bırak­ maması, en kü­ çük olayı fırsat bilerek anasın­ dan emdiği sütü burnundan getir­ mesi, kıyasıya dövmesi biraz da bunun mu sonu­ cudur? Biyogra­ fisini yazan O r­ han Koloğlu ve Taha Toros’a gö­ re evet. Ama o da az değildir

hani. Bir bardak şarap için garsonlara ya da tablo avcıla­ rına dağıttığı resimler yüksek fiyatlarla satılmaya başlayınca küplere biner. Bağıra çağıra dolandırıldığını haykırır. Üs­ telik uluslararası bir komplo­ nun kurbanıdır ve bu komp­ lonun hazırlayıcıları Roose­ velt, Stalin ve Hitler’den baş­ kası değildir...

Fikret Mualla, ıssız bir parkta ilk kez tanıştıklarında kendini Picasso olarak tanıtan adama hiç inanmamış. Bunun üzerine ünlü ressam, alıp atölyesine götürmüş onu ve bir de tablosunu hediye etmiş. Mualla çıkar çıkmaz tabloyu şarap fiyatına satıp meyhanenin yolunu tutmuş.

Mualla, tablolarının çoğunu bir bardak şarap için garsonlara ya da tablo avcılarına dağıtır, daha sonra yüksek fiyatlarla satıldığını görünce küplere binerdi. Kendisine göre, bu tür şeyler tam anlamıyla bir uluslararası komploydu. İşte yok fiyatına sattığı tablolardan biri ve çalakalem çizdiği bir eskiz.

bir iz olmayan “temiz” bir nü­ fus cüzdanı çıkartır, sonra bir yolunu bulup öğrenci pasa­ portu alır. 15 Ocak 1939’da elveda der İstanbul’a. Düşle­ rini süsleyen, karabasanlarını katlanır kılan Paris onu bek­ lemektedir. Uçurumun ve za­ ferin ikiz kardeş gibi elele do­ laştığı, bir dönem Türk aydı­ nının kıblesi olan Paris...

Yahya Kemal için mektep, Necip Fazıl için memleket, Attila İlhan için yorgun bir serüven, Cemil Meriç için “biraz daha ışık” anlamını ta­ şıyan Paris, Fikret Mualla için tam yirmi dokuz yıl, kimi za­ man dizüstü, kimi zaman yü­ züstü yaşayacağı ana rahmi gibi bir şeydir. Ama her ana

(4)

Bir gün Lüksemburg Par- kı’nda resim yaparken, arka­ sından yaklaşan biri tabloyu gözden geçirir ve ayaküstü teklifini yapar: “Mösyö, tab­ lonuzu imzalayıp bana satar mısınız?” Mualla, bu haddini bilmezlik karşısında, artık ki­ şiliğinin bir parçası haline gelmiş bulunan öfke nöbetle­ rinden birine daha kapılır ve adamı tersler: “Sen resimden anlar mısın ki tablo satın al­ maya kalkışıyorsun?” “Biraz anlarım, çünkü ben de ressa­ mım” diye yanıtlar karşısın­ daki bu soruyu. Muhatabı ne kadar kibarsa, Mualla o ka­ dar aksidir: “Ressam mı, adın ne senin?” Alman cevap şa­ şırtıcıdır: “Picasso...” “Hadi ulan oradan” der bizimki, “şu sırada herkes kendini Picasso sanıyor...”

Ama Mualla’yla konuşan gerçekten de Picasso’nun ta kendisidir. Onu inandırmak i- çin alıp atölyesine götürür, hatta bir de tablosunu imza­ layıp armağan eder, canı iste­ dikçe de atölyesinde çalışabi­ leceğini söyler. Bunlarla ilgi­ lenmez Mualla, onu ilgilendi­ ren elindeki tablodur. Atölye­ den ayrılır ayrılmaz rastladığı ilk meyhaneye dalacak ve Pi­ casso’nun tablosunu birkaç şişe şarapla değişecektir...

Bu aşamadan sonra, Fik­ ret Mualla’nın yaptığı tablo­ ların değeri inanılmaz bir hız­ la yükselir. Ne var ki, sanatçı­ mızın hayatı ters bir seyir ta­ kip etmektedir. Çünkü tablo­ ları kapanın elinde kalmakta, o da şaraba doğru olan uzun yürüyüşünü sürdürmektedir. Arada, piyasaya karşı kendin­ ce tedbirler almaktan da geri durmaz Mualla. Söz gelişi, yaptığı tabloları imzalamıyor, ancak içki

parasını teslim ettikleri zaman lütfedip atıyor im­ zasını. Yine arada, daha önce bir başkasına sattığı tablosunu, “O eşşoğlu eş- şek zaten resimden anla­ maz” diye çalıp bir başka­ sına satması da vak’a-yı adiyedendir...

Tablolarının kazandığı şöhret, Fikret Mualla’ya sınıf değilse de kıyı atlatır. Seine Nehri’nin bohemya- ya mekân olan sol kıyısın­ dan, burju­ vazinin ege­ menliğinde­ ki sağ kıyısı­ na geçer. Sanatsever b u rju v alar M u a lla ’ya k o l- k a n a t g e r m e y e başlamışlar­ dır. Doğal olarak, yap­ tığı tüm tablolara el koymak ko­ şuluyla... “... Kö­ yümden son d e r e c e m e m n u - num. Hava­ lar portakal şerbeti gibi

nefis. Bol bol da güneş var. Paris’te hükümet var, şu var, bu var ama güneş yok! Hele hergelelikte envai mazarratı dokunmuş Paris otelcileri, gangster gibi mahalle bekçile­ ri, azgın polis komiserleri bu­ rada yok... Burada belki fakir, fakat temiz havada, toprakta, tarlada çalışan yediyüz kadar sevimli köylü var. Ses yok, pa­ tırtı yok. Bir sanatçı için seçi­ lecek en iyi yolu

Fikret Mualla, Paris’ten ayrılmadan önce yaşadığı evin balkonunda. Ev, Seine nehrinin burjuvazinin egemenliğindeki sağ yakasındadır. Ama bu ev dahi tutamaz onu Paris’te, kendini kırlara vurur, bir kır evinde ölür. bulduğumdan memnunum, bahtiyarım.”

Taha Toros’a böyle yazıyor Fikret Mualla. O artık bir dağ köyündedir. Buradaki tek uğraşı resim yapmak ve şarap içmektir, Üstelik bu köy ona, nedendir bilinmez, sürekli İs­ tan b u l’u hatırlatm aktadır. Arada geçirdiği felç, yurt öz­ lemini biraz daha depreştirir. G âvuristan’da ölmektense, Leblebistan’da olmayı tercih ettiğini yazar dostlarına. Son­ ra da artık yadırganmayan ünlü dipnotunu düşer tüm mektuplara: “Bunu yazan To­ sun, okuyana...”

Vatanıyla ilişkisini mek­ tuplarla sağladığı bu dönem­ de, Fenerbahçe’nin Nice takı­ mıyla Fransa’da futbol maçı yapacağını duyar. Her hakiki Türk gibi heyecanlanır. Ve oturup Fenerbahçe

Kulü-Fikret Mualla Paris kabarelerini resimlemeyi çok severdi

(solda) Bakırköy Akıl Hastanesi’nde yaptığı son resmi, oda arkadaşı Neyzen

Tevfik (sağda)

bü’ne, Nice takımının o- yun düzenini, taktiğini, tehlikeli futbolcularını, bunların nasıl marke edi­ leceğini anlatan ayrıntılı bir mektup yazar. Fener­ bahçe Kulübü, bu büyük ilgiye zarif bir mektupla yanıt verecektir: “İlginize çok teşekkür ederiz Bayan Mualla...”

Fenerbahçe, Fikret Mualla’nın verdiği bilgile­ rin ışığında Nice takımını yendi mi bilmiyoruz ama ayağından fazla aksayan hayatının, sanatçım ızı, ömrünün son günlerinde yine bir hastane köşesine kilitlediğini gayet iyi biliyo­ ruz. O, orada bir 19 Temmuz gecesi hayata gözlerini yum­ duğu zaman, arkasında pej­ mürde bir öm ür, yüzlerce tablo ve bütün bir Avrupa’yı kaplayan bir ün vardır. Cese­ di, yıllarını geçirdiği Alpler’in eteğindeki dağ köyüne gömü­ lür. Kemikleri, çok özlediği İstanbul’a ancak yedi yıl son­ ra getirilir.

S E F A K A P L A N

Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Ta h a Toros Arşivi

Referanslar

Benzer Belgeler

Kültür endüstrisinin ideolojisi, panzehirini yine kendi içinde taşır (Dellaloğlu, 2001: 96). Endüstri’nin kendisiyle çelişir hale gelebilmesi için, belirli bir

Verilen bilgilere göre ayrıca darülkurra, Cumhuriyet döneminde önce sağlık müzesi, ardından müftülük binası, 1968’den sonra Kültür Bakanlığı’na bağlı

Aya Yorgi manastırı, denize i- nen sert bir yamacın üzerinde inşa edilmiş olduğundan burası halk ara­ sında «Krimnos» yâni «Uçurum» manastırı diye de

Numune Maks.. fazla tokluk kazanımı elde edilerek üstün bir tokluk değerine ulaşılmıştır. Saf epoksi Zn nanopartikül ilaveli numunelerin postkür uygulanmış ve

Kemal paşa zade Sait beyin mnhtumu babaaum- j el yazısile yazılmış bazı notlarını j görmem için bana

Avrupa Teknoloji Öğrencileri Birliği (BEST) tarafından düzenlenen ve Avrupa çapında üniversiteler arası en kapsamlı yarışma olan EBEC (Avrupa BEST Mühendislik Yarışması)

Kâğıt üzerindeki etkileyici rakamlara rağmen Semi’nin taşıma sektöründe ne kadar başarılı olacağı tartışmalı, yine de elektrikli ve otonom araçların yaygınlaşması

Kuantum bilgisayarların günümüz bilgisa- yarlarının yerini alıp almayacağı tartışmalı bir konu olsa da insanlık için önemli problemlerin çözümüne katkı