• Sonuç bulunamadı

Ölümden 27 yıl sonra bile aynı heyacanla okunan yazar:Sait Faik

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Ölümden 27 yıl sonra bile aynı heyacanla okunan yazar:Sait Faik"

Copied!
2
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

ölümünden 27 yıl sonra bile

aynı heyecanla

okunan yazar: Sait Faik

Öykü ustası

Sait Faik

insanları anlatırken

doğayı

doğanın nimetlerini

anlatırken

insanları

anlattı

1? YKÜ

ustası Sait

Faik 1954’ün 11 ma-

yısmda öldü. Bugün

günlerden 10 mayıs olduğu­

na göre, ve bu yıl Sait Faik

öyk ü ödülü kimseye verile­

memişse dahi, bu pazarı ona

değil de kime, neye ayıra­

bilirim.

“ ... ölm üş hayal - meyal

Üşür balıklar hikâyeler­

de. ” diyordu Fazıl Hüsnü

Dağlarca. Sait Faik’in ölümü

üzerine yazdığı ‘‘A ğıt” ın bir

yferinde... Yalnız balıklar mı

üşüyen? Martılar, kuşlar,

kuzular, balıkçılar, duvarcı

ustaları, çıraklar, koylar,

limanlar, adalar, adacıklar,

kahveler, kıraathaneler, da-

padar sokaklar, incecik yo­

kuşlar, kaldırımlar, en çok,

en çok da "dışarıda kalmış”

kocaman yürekli minicik in­

sanlar, hepsi, hepimiz üşü­

yoruz... demeyeceğim. Yal­

nızca Sait Faik’in öyküleri­

ni okuyun diyeceğim.

YAŞAMIN

HİKÂYECİSİY Dİ

Okuyun çünkü o, yaşa­

mın

"hikâyecisiydi” Beh­

çet Necatigü’in deyişiyle*

“İnsanları, kırlan, denizi,

trtbîat köşeleri ve hayvan­

larıyla, yaşamayı bölünmez

bir bütün olarak gördü.

Kalemini, güzelliklerin hak­

kını aramuk, vermek, gös­

termek uğruna kullandı.”

Sonsuz bir düş gücüyle

ama yine sonsuz bir man­

tıksal kurgu

ustalığıyla;

olağanüstü izlemediği ve

gözlemciliğiyle; şiirle ve en

çok, en çok da sevgileriyle,

sezgileriyle,

korkularıyla,

umutlarıyla, dostluklarıyla,

paylaştıklarıyla, insanları ve

bu insanların İstanbul’unu

anlattı:

. . . “ Sonra şehir: şaşırtıcı müthiş bir kalabalıkla kay­ nıyor. Gazete satanlar, kib­ rit satanlar, yakalara bale- na satanlar, aşk satanlar, fabrikatörler, bakkallar,

tiyatrocular, yazıcılar, ki­ tapçılar, sucular, tütüncü­ ler, profesörler, ayakkabı boyacıları, talebeler

. .. ”

(İp Meselesi). “Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı

insanlarla dolu. Sevişeme- yecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar?... Nasıl birbirinden bu kadar ayn, birbirini bu kadar

(2)

SANAT

tanımayan insanlar bir şe­ hirde yaşıyor?" (Lüzumsuz Adam )...

Bakmayın böyle sorduğu­

na Sait Faik’in. Bu sorunun

yanıtını da verir: “Yalnız­

lık dünyayı doldurmuş. Sev­

mek, bir insanı sevmekle

başlar her ş e y ...” O da

sevdi. Kara gözlü Panço'-

yu, balıkçı Vasili’yi, “bir

sisli İstanbul gecesinde Ga­

lata rıhtımında tahayyül

ettiği herhangi bir Marika’y-

la dostu Deli Hurşidi”, pek

ahım şahım olmayan Ay-

ten’leri, Üsküdarlı Sevim’-

leri, “Ermeni de olsa, Türk

de, Tunuslu zenci kırması

da olsa, mutlaka İstanbul’­

un Türk halkından” olan

boyacı sandığı yapmakta

üstüne olmayan

Mercan

U sta’yı, duvarcı ustası 80’-

lik Barba Antimos’u

ve

daha nicelerini sevdi...

İnsanları anlatırken do­

ğayı, doğanın nimetlerini;

doğayı, doğanın nimetlerini

anlatırken insanları anlattı:

“Bakarsın yakamoz be­ yazdır, sanki denize kül serpiliş gibidir: İşte torik! Hemen çevirmelisin. Bakar­ sın yakamoz derinden, top­ lana açıla parlıyor: Uskum­ rudur. Yakamoz yukarda parlarsa palamuttur. Bir de torik gibi parlayan zargana vardır. Kim uğraşacak onunla para etmez ki. Tori­ ğin yakamozu ile zargana- nınkini ayırmaya göz ister. Biri kül serpiliş gibi parlar, öteki fındık fındık, leblebi leblebi bir pırıltı yapar?..." (Bizim K ö y

,

Bir Balıkçı Köyüdür.)

in s a n la r ı a n la t ır k e n ,

adım adım semtleri anlattı:

Evleri güneşe sırtını çevir­

miş, sokakları dar, esnafı

gaddar, zengini lakayt, yal­

dızlı karyolalarda çift ya­

tanların bile yalnız olduğu

yöreleri; günün belli saat­

lerinde “on beş metrelik

ağaçlarıyla, Taşdeleni ile,

yılanı üe “Alemdağı’m, “de­

vasa bir Van Gogh gibi”

denizin ortasma asılmış Kı-

nalı’yı, Burgaz’ı, poyrazla

lodosun birbirine karıştığı

tüm adaları, koyları, “en

revaçta şarkıların bedava

alstüalite

söylendiği Yüksekkaldırım”

ve Yüksekkaldınm’a keskin

bir insanlık kokusu fırlatan

Alageyik Sokağı’nı,

kimbi-lir gecesi ne güzel olan

Gülhane Parkı’nı, Taksim

bahçesini...

K A LİN İK H TA

Sait Faik’in tüm anlattık­

larım, burada sizlere anlat­

mam olanaksız. Behçet Ne-

c a tig il (E debiyatım ızda

İsimler Sözlüğü - Varlık

Yayınları) şöyle tanımlıyor

öykülerini: “

Hikâyelerinde konu ve olaydan çok, şiire ve etkiye en uygun zaman parçalan üzerinde durma­ sını seven, bu dramatik anlan incelemekte büyük başarı gösteren Sait Faik, bir İstanbul hikayecisiydi. Kaderlerine eğildiği, düşü­ ren, düşürülmüş insanlarda çok kere kendi sıkıntı ve avareliklerinin dramını ya­ şadı. Çalışkan, işinde gücün­ de insanlar gördükçe, şehir­ den kalabalıklardan sevinç duydu; kötülüklerle karşı­ laştıkça kırlara, kıyılara, adalara, balıkçılara sığındı. Sait Faik yığınlar içindeki gizli dramları bulup çıkardı­ ğı gibi, tabiatın senfonisini de derinlere işleyen bir usta­ lıkla yaşatmasını bildi.

Bu yazmin amacı “Sait

Faik’in öykülerini okuyun”

demekti. Yapdaki öykünün

amacı da bu; Tüm eserleri

önce Varlık Yayınlan’nda,

sonra Bilgi Yayınevi’nde

toplandı. Bakın ne diyor

yazar “Hişt! H işt!” adlı

öyküsünde:

“Nereden gelirse gelsin;

dağlardan, kuşlardan, de­

nizden, insandan, hayvan­

dan, ottan, böcekten, çi­

çekten. Gelsin de nereden

gelirse gelsin! Bir hişt hişt

sesi gelmedi mi fena. Gel­

dikten sonra yaşasın çiçek­

ler, böcekler, insan oğul­

lan ... - Hişt hişt.- Hişt hişt

-Hişt h işt.”

Evet, nereden gelirse gel­

sin. Yeter ki bir ses gelsin...

Sağır kulaklan, kenetlen­

miş çeneleri, düğümlenmiş

dilleri çözecek, yürekteki

buzulları çözecek bir ses...

“ Y alnızlık doldurm uşsa

dünyayı” her şey Sait Faik’­

in öykülerini sevmekle de

başlayabilir...

Yanıma baktım kimseler yok. Az önce çevrem insanla doluydu. Köpekler havlıyor, ağaçlar hışırdıyordu. Bir ırmak akıyordu kulağımın dibinden. Ağaçlar suları yıkıyordu. Hayvanlar insanları öpüyordu. Köpekler konuşuyor, insanlar havlıyordu. Gökyüzü sarıydı. Birisi:

‘‘Canımsın, diyordu, cammsın, ağacımsın, ırmağımsm; denizim benim.'' ötekisi bir insan kokusu içinde sıcaktı. Cevap vermiyordu. Elinin üstündeki mavi damarlar bir dostluk denizine akıyordu. Saçları kara, gözleri kara, kaşları kara, kara günler, kara hikâyeler doluydu. Dudaklarında çimden sonra söylenecek kız oğlan kız türkülerin boyu vardı.

Sandalın içindeki güneşten, gök yüzündeki tozdan, ağacın kırmızısından mı ay doğuyordu. Bir dudağım yerde, öteki dudağım kuyruğunda ateş gibi gidip geliyordu içimde.

"Seni damarımda, bileğimde atıyorum.”

Yıldızlar asılmıştı ağaçlara. Soğuk kandil kandil sarkıyordu. Yanımda dostların en koyusu, kadehimde sakız rakısı, dilim kekeme, eUmde olta, oltanın elinde zoka, sandalda Barba Stanco, küpeştede Sivriada, yıldızlar bağrımda; dümendeyim. Motor hışır hışır hışırdı yor. Köpek sesleri geliyor dostçasına. Ağaçlar yıldızlan, ağaçlar tepeleri, köpek sesleri sabahlan getiriyor. Bir balık kokusu içiyorum. Bir Rum evinden midye tavası, bıyıklarımın içinden anason kokusu geliyor.

"Canımsın" diyorum kime.

Kahve fincanına düşen sabah yüdızını kokluyorum. Mis gibi kahve kokuyor. Kocayemişlerinin çiçeği pare pare. Karabaşları avuçlarımda eziyorum. Dilime arılar konuyor, gözümü arılar sokuyor, güneş batıyor, bir karabatak düşünüyor. Martının biri boşlukta bir direğe konuyor. Çakıla sulardan elbiseler giymiş, hava renginde askerler çıkıyor. Çakılda ayak sesleri duyuyorum. O Aspasya'dır o. O Aspasya'dır. Yaseminli Aspasya, kâfur kokulu Aspasya, Paskalya çiçeği sarısında Aspasya, dilinde kıvılcım, ¿Umde yılan, dilinde aynalar ve çeşmeler.

"Camınsın, diyorum, canımsın."

Yani, Yani bel Hey Yani! Kara Yani! Hey Bey kozlu laternacı Panayot'un torunu kara gözlü dostum Yani! Söyle Rumca Karabiberim şarkısını. Aspasya duysun. O türküdeki İbrahim benim. Bırak İbrahim’i ve zenginliği Karabiberim.

Dostluk çayırının bu kuzuları kimin? Sizin mi? Kuzular mı? Kuzular meler mi? Yani, söyle Karabiberim şarkısını.

Şimdi A tm ada Omonya Meydaru'nda akşam oluyor. Atina kahvelerinin teraslaıuıda bir ançüvezle, bir yeşü zeytin ve bir kadeh mastika duruyor kimin önünde? Kimin önünde olursa olsun. Pire'den denizanası kokusu geliyor, Akropol’den Sokrates iniyor. Sen Yannki! Dostların en koyusu! Arkadaşların içinde ölümden önce en sonuncusu! Atina sokaklarından geçerken yıldızlara bak. Yıldızlar seni sandallara, kayıklara, vapurlara ve adalara götürecek. Dünyanın bütün adalarını gezeceksin. Dünyamn bütün sandallarına bineceksin. Elinde naylondan 35'lik bir oltayla deniz diplerinden balık sanıp fosforlar, yakamozlar, pırıltılar yakalayacaksın. Balığa boşver! Düşün Yanakimu beni. Bin bir yıldızın sırtına. Adaların içinde bir Burgaz adası vardır. Bir sandal vardır, tam Kaloyeros'la Laendros'un gözüktüğü nişanda, işte o benim. Ben, sandallar içinde bir sandal, denizler içinde bir deniz, insanlar içinde bir insan.

Yani! Omonya Meydanı'nda akşam oluyor. Gökyüzünden sandallarla şarkılar geçiyor. Arabalarda ışıklar kayıyor, bir at kişnemesi duydun mu? Bir fayton geçti mi delicesine akimdan... Ve Omonya kahvelerinin camından? Bil ki ben Taksim Meydanı’nda, âbidenin önündeki çayırın kısa parmaklıklı demirlerine oturmuş seni düşünüyorum. Seni düşünüyorum Seni düşünüyorum Yanaki. Gece oldu. Karlar sönmek üzere. Işıklı ilânlar sönüyor. Otlar kararıyor. Bir tavernadan üç gitar sesi geliyor. Mavrodafni kaldırımlarda kınlıyor. Sen oteline kadar yürümeyi düşünme; Atina ile Pire arasındaki metro çoktan işlemiyorsa işlemesin, hava güzel, yürürsün. M artdar Sivriada’da ayın ışığında dönüş duruyorlar. Barba Vasili paltosuna girdi uyudu. Ben seni düşünüyorum Yanaki. Sonra Aspasya'nın söylediği Kefalonya havasmdan çıkan rüzgâr Sivriada’nın denizini ürpertiyor. Yanaki, Omonya Meydanı nda ışıklar sönüyor. Kahve kapanmak üzere. Yeşil zeytini ye. Şu düzü yuvarla. İşittin mi Pire'den gelen vapur düdüğünü? Ben Galata Köprüsü’ndeyim o dakka. Bir Hollanda şilebi Okmeydanı'nda dolaşan mapusane kaçağına sesleniyor acı acı. Üsküdar iskelesine iniyorum. Parmakhğa dayanıyorum. Sen yeşil zeytini neden yemedin? Omonya Meydanı ndaki Ekselsiyor kahvesinin garsonu:

"Kalinikhta Kiryos ' diyor bana. Benden de bir Kalinikhta sana. Panço!”

(Ufuklar, nisan 19641b

17

Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi

Referanslar

Benzer Belgeler

Törende, Atatürk hakkında konuş malar yapanlar arasında Türkiyenin Birleşmiş Milletlerdeki daim!. dele­ gesi Selim Sarper, İstanbul üniversi tesinden

Bizce ~ehnâme, Ertu~rul Bey'in Horasan'da hanlanmas~, Merzikcend han~~ olmas~, Yeni~ehir, öteki kaynaklara göre Sultanönü sava~~ndan sonra ucbeyli~ine getirilmesi, bu

Hadron terapi son yıllarda kanser tedavisinde kullanılan yenilikçi radyoterapi yöntemlerinden biri.. Radyoterapi, kanser hücrelerini öldürmek için ışınların

9 - Merhume Emekli Devlet K ‘Tesa*u olduğu içir vefatı ile varislerine ödenmesi gereken kanunî ödenekler bulunmaktadır. Bu hususta da talimatınla» göre hareket

Yöntem ve Gereçler: Bu çalışmada ot poleni aşırı duyarlığına bağlı mevsimsel alerjik riniti olan hastalarda mevsim öncesi immünoterapinin klinik

Halet Çambel’in de katıldığı arkeolojik kazılarda çıkan tarihi eserlerin korunması için saçak yapmaya başlayan Nail Vahdet Çakırhan anlatıyor: Her tepede

Onun için de kendini bütün yönleriyle olduğu gibi yapıtına koyduğu düşünülen, açık sözlü bir yazarın bile yazınsal kişiliği, gerçek

Kendilerine, vatanın büyük emelle­ rini, acılarını ve hasretlerini nida e- den güzel manzumeler borçlu oldu­ ğumuz birkaç aruz ve hece şairimizi unutmak