T.C.
SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ SERAMİK ANABİLİM DALI
HACILAR ANTİK YERLEŞKESİNDE BULUNAN SERAMİK KAPLAR ÜZERİNDEKİ BEZEMELERİN
PLASTİK AÇIDAN İNCELENEREK
ARTİSTİK YÜZEY DEĞERLENDİRMESİNDE BİREYSEL ETKİLERİ
YÜKSEK LİSANS TEZİ
Danışman Doç. Mezahir Avşar
Hazırlayan Arş. Gör. Naile Salman
İÇİNDEKİLER Özet
1. Giriş...1-3 2. Seramiğin Tanımına Genel Bir Bakış...4-6 2.1. Dünya ve İnsanlık Tarihine Genel Bir Bakış...7-28 3. Burdur Bölgesi Neolitik Kültürleri...29-30 4.Hacılar Höyüğü ve Tabakalarında Bulunan Seramik Kaplar...31-43 5. Hacılar Seramik Kapları Üzerindeki Bezemelerin Kompozisyon Analizleri...44-57 6. Hacılar Seramik Kaplarında Belirgin Olarak Gözlemlenen Boyama
Teknikleri ve Stil Arayışları...58-67 7. Kişisel Yorumlar ve Uygulamalar...68-83 8. Sonuç...84-86 Sözlük...87-89 Kaynakça...90-91
Özet
Yüksek Lisans Tezi
HACILAR ANTİK YERLEŞKESİNDE BULUNAN SERAMİK KAPLAR ÜZERİNDEKİ BEZEMELERİN PLASTİK AÇIDAN İNCELENEREK ARTİSTİK YÜZEY DEĞERLENDİRMESİNDE BİREYSEL ETKİLERİ
Naile Salman Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Seramik Anasanat Dalı Danışman: Doç. Mezahir AVŞAR
2006, 96 sayfa
Bu tez çalışmasında amaç; Neolitik Dönem’in ikinci ve son evresi olan Geç Neolitik Çağ’ın Anadolu’da en iyi temsil edildiği merkezlerin başında gelen “Hacılar” antik yerleşkesindeki seramikler üzerinde bulunan form-bezeme ilişkisini araştırmak ve yapılan bu araştırmaları kaynaklar ışığında yazılı bir şekilde sunmaktır. Hacılar yerleşkesinde bulunan seramiklerin üzerindeki bezemeler, günümüzün estetik kaygıları güdülerek çalışmamızın uygulama aşamasında seramik formlar üzerindeki betimlemelerde kullanılmıştır.
Hacılar antik yerleşkesini aydınlatabilmek için yapılan arkeolojik kazı çalışmaları sonuçlarından faydalanarak, kronolojik sıra ile dönemin genel özellikleri, yerleşim bölgeleri ve seramiklerdeki form-bezeme gelişimi/değişimi incelenmiştir.Bu incelemelerle elde edilen sonuçlar seramik uygulamalarda, belirlenen bir konu akışıyla kullanılmıştır/sunulmuştur.
Abstract
Master’s Degree Thesis
STUDYING ORNAMENTS ON SERAMIC POTS FROM THE POINT OF PLASTIC ARTS İN THE ANTIQUE CAMPUS OF HACILAR AND INDIVIDUAL EFFECTS ON ARTİSTİQUE SURFACE EVALUATION
Naile Salman Selçuk University Institute of Social Sciences The Division of Ceramics Main Art Consultant: Assoc. Prof. Mezahir AVŞAR
2006, 96 pages
The aim in this study of thesis; investigating the relation between form and ornamentation and presenting these investigations by denoting sources in the Antique Campus of “Hacılar” where the Latest Neolithic Era, which was the second and the last period of Neolithic Era, has been represented best in Anatolia. The ornaments on ceramics in the Campus of Hacılar were used in the descriptions on ceramic forms through the individual improvement period in the aim of esthetics.
The general features of this era, settlement areas, development and change of form and ornamentation on ceramics are examined chronologically by using the results of excavation studies to explain the Antique Campus of Hacılar. The results which were obtained in these researches are used and presented in a determined subject order at ceramic applications
Key Words : Anatolia, Ceramics, Neolithic Era, Early Chalcolithic Era, Burdur, Hacılar, The Lake Region
ÖNSÖZ
M.Ö. 7000’lerin ilk yarısına tarihlenen Hacılar antik yerleşkesi insanlarının, Neolitik Döneme özgü olan etkinliklerinin (toprağı ekip biçmeyi bilmek, avcılık ve toplayıcılık yapmak) yanı sıra yüksek kaliteli seramik kap yapımından da, söz edebilmek mümkündür.
Öncelikle üzerinde durulması gereken konu, Hacılar kazılarında, arkeologların da tespitiyle birlikte, seramik buluntuların sayıca çokluğudur. Sayıca fazlalık, özellikle seramik kap buluntularında dikkat çekici niteliktedir. Seramik kap buluntularında sayıca fazlalıktan daha şaşırtıcı olan ve haklı olarak arkeologların, bilim adamlarının ve sanatçıların ilgisini üzerine çeken konu, kaplarda uygulanmış olan desen varyasyonları ve uygulama/tasarım alternatifleridir. Bu anlamda, Hacılar seramik kaplarının çarpıcı desen uygulamalarını ve formlarını görüp etkilenmemek elde değildir.
Hacılar Seramik kaplarının literatürde zaman zaman karşıma çıkması ve Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde orijinallerini görmem, tez konusu hakkında kesin karar vermeme sebep oldu.
Bu düşünceyle, modern insanın yaşantısını, fonksiyonellik ve artistik boyutta ilgilendiren Hacılar seramik kaplarının tasarım versiyonlarını, kültür tabakalarına göre inceleyerek, kişisel uygulamalarımda kullandım. Hacılar seramik kapları, üç boyutlu olduğu için, bende uygulamalarımı üç boyutlu yüzeyler biçiminde tasarladım. Ancak, özellikle, o dönemin desen varyasyonlarıyla ilgili olarak çalıştım. Bu yaklaşımla, tezin uygulanma aşamasında formların biçim, renk ve boyut çeşitliliği göz ardı edilerek, ilgiyi tümüyle desenler üzerine çekmek hedeflenmiştir. Bu amaçla, boyutları birbirinden çok farklı olmayan basık eliptik formlar tasarlanmıştır. Uygulamalarda oluşturduğum desenler tümüyle Hacılar çıkışlıdır. Dönemin desenleri orijinallerine sadık kalınarak tekrar yorumlanmış ve yaptığım çalışmalar fonksiyonellik boyutundan, bilinçli olarak tümüyle uzaklaştırılmıştır.
1.GİRİŞ
Erken Kalkolitik Dönem’de Anadolu’nun en iyi iskan edilmiş ve kendine özgü tipik kültürü olan bölgelerinden biri de Göler Yöresi’dir. Göller Yöresi’nde bulunan ve Burdur il merkezinin güneybatısında yer alan Hacılar höyüğü, 135 metre çapında ve 5 metre genişliğindedir. Hacılar Höyüğü’nde beşi ilk Kalkolitik, dördü de Neolitik Dönem’e ait olmak üzere dokuz yapı katı bulunmuştur.
Hacılar insanını çağdaşlarıyla arasında keskin farklılıklar yaratan ve zengin kültürünü günümüze kadar taşıyabilen, seramik kaplar üzerindeki bezemelerin, teknik ve sanatsal açıdan üstün nitelikleri, çalışmamda/uygulamamda bu konuyu seçmemin temel nedenidir.
Hacılar Antik Yerleşkesi’nde ilk beşi kalkolitik, dördü de neolitik Döneme ait olmak üzere araştırılan dokuz yapı katında yerleşimin devam ettiği 750 yıl boyunca insanlar çeşitli üretimlerde bulunmuştur. Ancak yapılan hiçbir üretim, seramik kaplardaki sayı, yaratıcı özgünlük, şekil ve desen uygulamalarıyla karşılaştırılacak nitelikte değildir. Bu çalışmanın temel amacı, J.Mellaart’ın kazı raporları, Anadolu Medeniyetleri Müzesi arşivi ve katalogları titizlikle incelenerek, dönemin seramik kap bezeme stillerini ortaya koymak ve estetik kaygılar güdülerek modern seramik uygulamalar yapmaktır. Uygulamalarımda belirlediğim temel konu; Hacılar bezeme stillerinin (geometrik stil, fantastik stil, çizgisel stil, büyük boşluklu stil, kabartma stili) kişisel yaratım sürecim içerisinde seramik formlar üzerinde uygulanmasıdır.
Bu tez çalışması üç aşamada gerçekleşmiştir. Birinci aşamada, kapsamlı bir literatür taraması yapılmıştır. Yerli ve yabancı literatürlerin taranmasında en fazla J. Mellaart’ın iki ciltlik “Hacılar Kazı Raporları” ndan ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi arşiv ve kataloglarından yararlanılmıştır. Güncel makalelere ulaşabilmek için Tübitak veri tabanından yararlanılarak literatür taraması yapılmıştır. İkinci aşamada, dokuz yapı katında bulunan seramik kap bezeme örneklerinin, biçim ve stil arayışları incelenmiştir/araştırılmıştır. Bu aşamada seramik kapların formları göz ardı edilerek, özellikle dekorları üzerinde durulmuştur. Seramik buluntuların sayıca çokluğu göz önüne alınarak, araştırma ve uygulama süreci seramik kap buluntularıyla ve özellikle bu kaplar üzerindeki betimlemelerle sınırlandırılmıştır. Bu sınırlamada yapı tabakaları arasında herhangi bir ayrım yapılmaksızın, her tabakadan seramik buluntular
araştırılmıştır. Hacılar antik yerleşkesinde gün ışığına çıkarılan arkeolojik buluntular ve özellikle niteliksel olarak da fazlalık gösteren seramik kap buluntuları ve bu kapların üzerindeki bezemeler, zaman zaman araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Bu çalışmalarda, desenlerin yorumlanması ve endüstriyel ürünlerde kullanımı araştırılmıştır. Ancak özgün artistik formlar üzerinde desen varyasyonlarının yorumları ve uygulamaları yapılmamıştır. Yapılan bu tez çalışmasında araştırmacılar ve sanatçılar için bu boşluğun doldurulması hedeflenmiştir. Hacılar kaplarında kullanılan, yüzlerce desen arasından, kişisel etkilenimlerin sonucu 60 farklı desen seçilmiştir. Desen seçimleri genellikle fantastik stil ve büyük boşluklu stil seçenekleri arasından, estetik kaygılar güdülerek bireysel tercihler doğrultusunda yapılmıştır. Hacılar fantastik stilinin, uygulamalarımda desen olarak seçilmesinin temel nedeni, desenlerin özgünlüğüdür. Büyük boşluklu stilin uygulamalarımda desen olarak seçilmesinin temel nedeni ise, kişisel uygulamalarımda kullandığım boşluk/doluluk, renk/gölge, dokulu yüzey/perdahlı yüzey etkisinin en iyi biçimde bu stille ifade edilebileceğinin düşünülmesidir. Desenlerin seçilmesinde her seviyeden bir örnek verme düşüncesi üzerinde durulmamıştır. Belirlenen stil arayışlarına göre, uygun görülen desenler farklı boyutlarda çoğaltılarak yapılacak uygulamaların varyasyonları kağıt üzerinde araştırılmıştır. Bir çok eskiz çalışması arasından, uyguladığım seramik formların biçim ve boyutları göz önünde bulundurularak yirmi farklı desen belirlenmiştir. Anlatımı kolay olan bu süreç aslında zamansal anlamda oldukça uzun sürmüştür.
Tez çalışmasının üçüncü ve son aşamasında ise seramik uygulamalar yapılmıştır. Hacılar desenleri bilindiği üzere kullanım kapları üzerindedir.Kullanım kapları hacim değişiklikleri göstermelerinin yanı sıra genelde silindirik/küresel bir forma sahiptir. Bu kullanım kaplarını basık sürahiler, kaseler, depolama kapları ve yayvan tabaklar oluşturur. Ancak yapılan seramik uygulamalarda, Hacılar kaplarının fonksiyonel yanı tümüyle göz ardı edilmiştir. Bu aşamada amaçlanan temel prensip; modern bir seramik ürün yaratmak ve desenlerin/bezemelerin üzerine izleyicinin ilgisini yoğunlaştırmaktır. Yapılan seramik uygulamalardaki form ve biçim arayışında, tümüyle günümüz sanat dinamikleri göz önünde tutularak seramik düzenlemeye
tercihin nedeni, Hacılar kaplarının tümünün elle şekillendirilmiş olmasıdır. Seramik formların uygulama aşamasında kalıpla şekillendirme yöntemi yerine elle şekillendirme yönteminin kullanılması sebebiyle, seramik düzenlemenin/formun uygulama aşaması uzun bir zaman almıştır. Bu süre yaklaşık olarak tez için ayrılan sürenin 1/3 ünü kapsamıştır. Yapılan uygulamalarda, Hacılar kullanım kapları düşüncesinden tümüyle uzaklaşılmıştır. Belirlediğim desenlerin, formlar üzerinde uygulanması aşamasında, izleyiciyle farklı bakış açılarından da görülebilmesi için basık eliptik üç boyutlu formlar tercih edilmiştir. Ayrıca üç boyutlu bu formlara belirlenen eskizlerin uygulanması, malzeme açısından uygunluk gösterdiği içinde tercih edilmiştir. Yapılan uygulamaların pişirilmesinde özellikle raku pişirimi tekniği kullanılmıştır. Böyle bi tercih yapılmasının temel nedeni, Hacılar Antik Yerleşkesi’nde IA döneminde ortaya çıkan büyük bir yangın sonucunda, arkeologları da şaşırtarak, seramiklerde ısıya bağlı olarak renk değişimlerinin sonucu oluşan “ikincil renklere” bir gönderme yapılmak istenmiştir. Yapılan uygulamalarda, fonksiyonellik özelliğinden uzaklaştırılarak, kişisel uygulamalarım ağırlıklı olarak farklı düzenlemelerle izleyiciye sunulmuştur. Parçaların diziliminde ve sayısında tümüyle kişisel kriterler göz önüne alınmıştır.
Yapılan bu tez çalışması, araştırma, tasarımlama ve seramik uygulama biçiminde üç aşamada gerçekleştiği için, tez için ayrılan sürenin tamamı ya kütüphanelerde (Yüksek Öğretim Kurumu Arşivi, Bilkent Sanat Kütüphanesi ve veri tabanı, Selçuk Üniversitesi Kütüphanesi, TÜBİTAK Ulakbim veri tabanı) ya da seramik atölyelerinde uygulamaları yapabilmek için geçirilmiştir.
2. SERAMİĞİN TANIMINA GENEL BİR BAKIŞ
Seramik türü ürünlere verilen “keramos” ismi, Yunanca’dan gelmektedir. Şarap içilmesi gelenekleşmiş törenlerde ve şölenlerde, şarap ve büyük olasılıkla diğer içkiler, bardak yerine geçen, şekillendirilmiş boynuz kaplardan içilmekteydi. Yunanca’da “boynuz” sözcüğünün karşılığı olan kelime “keramos” olduğundan, keramoslar yerlerini seramik kaplara bıraktıktan sonra da, seramikler bu adla anılmaya devam etmiştir (Gönüllü, 1992, 35).
C.E. Arseven, Sanat Ansiklopedisi’nde bu sözcüğün kaynağını da göz önüne alarak, dilimizde Fransızca’da olduğu gibi “seramik” biçiminde söylenmesinin yanlış olduğuna değiniyor. Arseven’e göre, bu sözcüğün “seramik” değil, “keramik” olarak söylenmesi gerekir. Ancak yine Arseven’e göre, sözcüğün Yunanca “keramos” dan geldiği de kuşku doğurur. Türklerde zengin bir tarihsel geleneğe dayanan bu tekniğin, Türkçe’ye özgü bir terimle dilimize aktarılmamış olması dikkat çekicidir. Aynı kaynakta Arseven bu konuya ilişkin olarak şunları yazıyor: “Türkler, kuruduğu vakit sertleşen ve damlar üzerine örtülen özlü balçığa “keren” ve güneşte kurutulan toprak tuğlalara “kerpiç” dedikleri gibi, damlara örtülen pişmiş toprak levhalarına da “keremit” veya “kiremit”, yoğrulmuş ve karılmış balçığa “karma”, kuruyunca katılaşan bazı cisimlere de “kerme” derler. Bu tabirlerin “keramik” sözcüğüyle bir münasebeti göze çarpmaktadır. Binaenaleyh Türklerin bu nevi çanak çömlek yapan eski bir millet olması itibariyle, bu kelimenin menşeini Türkçe’de aramak dilcilerimize düşen bir vazifedir” (Arseven, 1995, 1027).
“Keramik” sözcüğü, Arseven’in değindiği nedenlerle, bu üretim biçiminin Türkçe’de geçen “keremit” ya da “kiremit” sözcükleriyle yakın ilişkisine karşın, bugün dilimizde “seramik” olarak, Fransızca’dan Türkçe’ye geçmiş biçimiyle kullanılıyor. Bu kullanımda Fransız kültürünün çağdaş Türk kültürü üzerindeki etkisinin payı bulunduğu düşünülebilir. Fransızca sözlükler, “seramik” sözcüğünün kökenini, Yunanca kil (argile) anlamına gelen “keramon” a bağlıyorlar. Pişmiş topraktan üretilen her tür çanak-çömlek eşyasını, fayans ve porselen türündeki işleri,
çatlamasını önleyen kuvars ve bu ikisini bağlayan ergitici feldspat karışımından oluşan hamurla yapılan nesneleri niteler (Anılanmert, Rona, 1997, 1634).
Bazen “keramik” biçiminde kullanılan bu kelime, Batı dillerinde fırınlama ve yüzey işlemlerinden tümüyle bağımsız, genel bir terimdir. Türkçe’de ise bu geniş anlamıyla kullanılmasının yanı sıra; ilkel yöntemlerle yapılmış, yüzeyi sırsız kapları “çanak-çömlek”, düşük ısıda fırınlanmış ama yüzeyi sırlı nesneleri “seramik” ve yüksek ısıda fırınlanmış yüzeyi sırlı ya da sırsız nesneleri de “porselen” başlığı altında gruplandırmak yaygınlaşmıştır (Anılanmert, Rona, 1997, 1634).
Seramik çamurunun ana maddesi olan kil, su ile plastiklik kazanıp biçimlendirilebilen, kurutulduğunda belli bir oranda direnç/dayanıklılık kazanan, önceden belirlenen ısılarda pişirilerek sertlik kazanan doğal bir maddedir (Anılanmert, Rona, 1997, 1634).
Seramiğin ana malzemesi, su geçirmez killi toprak, balçık ya da çamurdur. Kolayca her yerde bulunabilen bu basit ve iddiasız malzeme, tarih öncesinden bu güne kesintisiz biçimde, yaşamın çeşitli alanlarında kullanılmaktadır (Anonim, 2002, 13).
Çamurun en önemli özelliklerinden biri de su alınca şişip yumuşayarak plastiklik kazanması ve kurudukça sertleşip biçimini koruyabilmesidir. Fırınlama işleminin sonucunda ise kimyasal ve mekanik dayanıklılık, gözeneklilik ve sırlandıktan sonra ise tamamen gözeneksiz bir yapı kazanabilmesidir (Anılanmert, Rona, 1997, 1634).
Seramiğin endüstriye girmesiyle birlikte o, “anorganik maddelerin şekillendirilip ateş ile sertleşmesi ile oluşan malzemeler” haline dönüşmüştür. Bu anlamda seramiğin tanımı, organik olmayan malzemelerin çeşitli yöntemler ile şekil verildikten sonra, sırlanarak veya sırlanmayarak sertleşip dayanıklılık kazanmasına imkan tanıyacak pişirme bilimi ve teknolojisi şeklinde değişmiştir. Günümüzde ise seramiğin tanımı, çok farklı alanlarda kullanımı ile yeni boyutlara taşınmıştır.
Sanat dalı yanında bilim dalı da olan seramik günümüz teknolojisinde inanılmaz olanaklar sunmaktadır. Bunun en iyi göstergesi, uzay araçlarının dışının yüksek ısıya dayanıklı seramik yüzeyle kaplanmasıdır. Yoksa uzay dönüşü atmosfere çarpan kapsülün bu hızla almış olduğu ısının enerjisi onu yakabilirdi. Günümüzde bükülebilen, görevi bitince de yok olabilen seramikler yapılmaktadır Bir çok endüstri
alanına yayılarak üretilen seramik, günümüzde yapı ev eşyası seramikleri dışında elektrik refrakter, aşındırıcı, nükleer, mekanik ve süper iletken seramikler olarak endüstri yaşamında yer almaktadır. Tüm bu tanımlamaların yanı sıra seramik, aynı zamanda kabul edilmiş bir sanat dalıdır (Çolakoğlu, 1998, 22).
Endüstriyel seramik ise bir formun seri olarak çoğaltılması işlemidir. Bu gün en çok bildiğimiz tuğla, kiremit, duvar/yer kaplamaları, lavabo, klozet, duş teknesi, su- kanalizasyon-baca boruları, saksı-çanak-çömlek, süs eşyaları, yüksek ateşe dayanıklı pişirme kapları, şalter-sigorta parçaları, yüksek-alçak gerilim izolatörleri, ateşleme-buji seramikleri, refrakter harçları, seramik elyaflar, nükleer yakıt sistem seramikleri, radyasyona karşı ağır betonlar, uçuş-pist platformları ve enerji iletim sistemleri seramikten oluşmakta ve bu ürünler “endüstriyel seramik” tanımını aşmakla birlikte seri olarak üretilmektedir.
Tarihte gözlemlenen en erken seramik örnekleri elle biçimlendirilmiştir. Küçük kil parçalarının yan yana sıkıştırılmasıyla yapılan ve “çimdikleme” (pinching) denen bu biçimlendirme yöntemi bu gün özellikle Japonya’da geleneksel Raku seramiklerinde kullanılmaktadır (Anılanmert, Rona, 1997, 1634). Bu tür kaplar ilk bakışta kaba görünmelerine karşın son derece zarif ürünlerdir; göze hoş geldikleri için ve dokunma duygusu yarattıkları için genellikle çay törenlerinde kullanılırlar (Anılanmert, 1997, 1535).
2.1. DÜNYA VE İNSANLIK TARİHİNE GENEL BİR BAKIŞ
Bu gün dünyanın oluşumu üzerine bilimsel araştırmalara dayanan bilgilerimiz mevcuttur. Bu araştırmalara paralel olarak insanın yeryüzünde doğuşu ve gelişimi üzerine bilim adamları geniş çaplı araştırmalar yürütmüşlerdir. Dünyanın yaratılışından, insanlığın yeryüzünde görünüşüne dek geçen milyonlarca yıl, günümüzde radyo karbon araştırmaları sonucunda, çok az bir zaman hatası ile tespit edilebilmektedir. Buzul Çağı’nın çeşitli devirlerinde insan elinin ve zekasının eserleri gün ışığına çıkarılmış ve insanın kendini hayvandan ayırması, düşünce ve inançları, bu eserlerin analizi sonucunda ortaya çıkarılmış ve böylece insanoğlunun ilkel çağlardaki geçmişine ışık tutmak mümkün olmuştur ( Turani, 1979, 27).
Dünyanın bu günkü şekline gelişi 1 milyar yıl sürmüştür. I. Jeolojik Zaman denilen devir yüz milyon yıl sürmüştü ve dünyada bu devirde ancak atkuyruğu cinsi bitkiler ve omurgasız hayvanlar vardı. Bu kadar uzun süren bu devrin ancak sonlarına doğru dört ayaklı bazı hayvanlar ve balıklar görülmeye başlanabilmiştir. Otuz milyon yıl süren II. Jeolojik Zaman içinde de açık tohumlu bitkiler, deniz sürüngenleri, kara sürüngenleri ile uçan sürüngenler dünyanın hakimiydiler. Toplam yirmi sekiz milyon yıl kadar olan III. Jeolojik Zaman’da kapalı tohumlular ile bir ve iki çenekliler görülür (Akşit, 1981, 7). III. Jeolojik Zaman’ın sonlarına doğru ilkel insana dünyada rastlayabiliyoruz. İnsan, uzunca bir sürede evrimini tamamlayarak dünyaya hakim olmuş, onu diğer yaratıklardan ayıran zekasıyla zor iklim şartlarının içinden çıkmasını bilmiş ve varlığını koruyarak bu güne kadar gelebilmiştir. İnsanoğlunun, beş yüz bin yıl süren IV. Jeolojik Zaman’dan sonra, elli bin yıl da son buzulların çözülmesi için beklediğini söylersek ne kadar zor şartlarda varlığını koruduğunu anlayabiliriz. Bu dönemde dünya genel olarak karaları ve sıradağları ile son durumunu almaya başlamıştı. Kıtalar ve okyanuslar oluşmuş, zaman zaman denizler karaları kaplamış ve dünyanın yeni çehresi ortaya çıkmıştı. Böylece Yeni Gine, Avustralya ve Güney Kutbu bir blok teşkil etmiş, Güney Kutbu ile Güney Amerika birleşmiş, Hindistan ve Madagaskar, Güney Afrika’dan ayrılmıştır. Kuzey Amerika ile Avrupa Kıtası birbirinden ayrılmış, boğazlar ortaya çıkmış, Anadolu’da son biçimini almıştır (Akşit, 1981, 8).
Sürekli değişen bir dünyada insanlar da varlıklarını korumaya ve gelişimlerini sürdürmeye çabalamışlardır. Öncelikle doğayla daha sonrada çevresindeki vahşi hayvanlarla mücadele etmek zorunda kalan insanoğlu, beslenebilmek amacıyla diğer yaratıklardan üstün niteliğini yani zekasını kullanarak araçlar yapmıştır.Yaptığı bu araçlarla hem kendisini savunmuş hem de avlanarak beslenmesini sağlayabilmiştir (Akşit, 1981, 8).
“Tarihöncesi Arkeolojisi” anlamına gelen Prehistorya, “Tarihöncesi Çağlar Arkeolojisi”, “Yazı Öncesi Çağlar Kazı Bilimi” ya da “Prehistorik Arkeoloji” olarak adlandırılmaktadır. Prehistorya’nın temel amacı, geçmiş insan topluluklarının geliştirdiği kültürleri, bu kültürlerin düzeyini, ekolojik açıdan kültürlerin birbirleriyle ilişkilerini ve etkileşimlerini yeniden bulup ortaya çıkarmaktır. Bu nedenle Prehistorya, insan topluluklarının teknolojik, ekonomik, toplumsal, siyasal, geleneksel, dinsel ve kültürel yaşamlarını belirleyebilecek, günümüze kadar bozulmadan gelebilmiş her türlü maddi kalıntıdan yararlanır (Esin, 1997, 1513).
Başlangıcından tarih çağlarına kadar geçen süre içinde yerleşim yerlerinin mağaralar, kaya sığınakları, mevsimlik açık hava kamp (yurt) alanları, ilk köy, kasaba, kent yerleşmeleri olarak değişik tipleri vardır. Farklı zamanlarda aynı yere bir çok değişik insan topluluğu gelip yerleşmiş olabilir. Her bir yerleşme bir öncekinin hemen üstünde yapılmışsa, bunlar üst üste tabakalar halinde yerleşme yerlerini oluştururlar. Zaman akımı içinde böylece üst üste yerleşimlerden oluşan “yığma tepeler” ortaya çıkar. Bunlara “höyük” adı verilir. Bu nedenle düz yerleşmelerin kazılarından farklı olarak, höyüklerde yapılan arkeolojik kazılarda, üstten alta doğru yer alan bu ayrı ayrı “yerleşim” ya da “kültür tabakaları” yeniden eskiye doğru, belirli bir “tarihsel sıra düzeni” içinde gün ışığına çıkarılır. Kültür ya da yerleşim tabakalarının insan eli değmemiş ana toprağa kadar oluşturdukları bu belirli kültür sıra düzenine “tabakalaşma” ya da “stratigrafi” adı verilir. Tarihöncesi kültürlere ait kalıntı ya da buluntular bu tabaka sıra düzenine göre, her kültür tabakası için ayrı ayrı analiz edilip değerlendirilir ( Esin, 1997, 1514).
girer. Ancak yazının bulunup kullanılmaya başlanması, dünyanın her yerinde aynı zaman dilimi içinde olmamıştır. Danimarkalı Christian J. Thomsen (1788-1865) tarafından 1816-19 arasında “Üç Çağ Sistemi” ortaya konmuştur. Bu sistem, “Taş Devri, Tunç Devri ve Demir Devri” olarak eskiden yeniye doğru insan topluluklarının geçirdiği kültür dönemlerini tanımlamıştır (Esin, 1997, 1513-1514).
“Klasik Şema”, Thomsen’in “Üç Çağ Sistemi” nin geliştirilmesi sonucunda prehistoryanın kapsamına giren kültürlerin ana karakterinin, zamansal açıdan eskiden yeniye doğru nasıl geliştiklerini gösteren teknolojik çıkışlı bir şemadır (Şema I) (Esin, 1997, 1514).
ABD’li arkeolog Robert J. Braidwood klasik şemayı sosyo-kültürel ve ekonomik bir modelle tekrar tanımlamayı denemiştir. Ancak Braidwood’un ayrımı yaklaşık olarak klasik şemadaki Paleolitik’ten Kalkolitik Çağ’ın sonuna kadar geçen süreyi kapsamaktadır. Yapılan bu ayrım Ön Asya, özellikle Mezopotamya’da, yazının çıktığı ve ilk sülalelerin görüldüğü ilk kent devletlerine kadar olan süre için yeni bir terminoloji ve tanımlama getirmiştir (Esin, 1997, 1514).
Klasik çağ ayrımlarında yeni bazı uyarlamaların gerekliliğine değinen araştırmacılar arasında arkeolog Ufuk Esin’de vardır. Esin, özellikle Mezolitik’ten sonra gelen ve demir çağına değin olan dönemler için yeni öneriler getirmiş; bir yandan insan topluluklarının Mezolitik’ten Neolitik’e geçmeleri sırasında özellikle Anadolu’da ilk üretimci yaşam biçimlerinin ortaya çıkışından başlayarak son Tunç Çağı’nın sonuna değin izlenen aşama basamaklarını belirlemeye çalışmıştır. Ayrıca maden aşamasıyla belirlenen teknolojik ayrımlarının bugün artık metal analizlerinin sonuçlarına dayandırılarak yapılması gerektiğini açıklayarak, Anadolu için Akeramik Neolitik’ten ilk Tunç Çağı’nın sonuna kadar ki süreyi kapsayan gerçek durumun yansıtıldığı ikinci bir yeni şema daha önermiştir (Şema II) (Esin, 1997, 1515).
Kapsamlı Prehistorik çalışmalarda bu yeni önerilere yer verilmesine karşın günümüzde geniş kitleler için anlaşma kolaylığı sağlamak açısından klasik çağ ayrımlarına ait şemanın (Şema I) kullanılmasına devam edilmektedir (Esin, 1997, 1515).
Paleolitik Çağ
Yontma ve Eski Taş Çağı olarak da adlandırılan Paleolitik Çağ günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce başlamış ve 10.000 yıl önce son bulmuştur. Ancak verilen bu tarihlerin dünya geneli içinde geçerli olduğunu ve yerel olarak değişmeye açık bulunduğunu da belirtmek gerekir (Esin, 1997, 1515).
İnsanlık tarihinin % 99 gibi çok büyük bir bölümünü kapsayan bu çağ aynı zamanda ilk insan atalarının ortaya çıkışı ve ilk aletlerin üretimi yoluyla insanlaşma sürecine girişi temsil etmesiyle de söz konusu tarihin gelişimi içinde çok önemli bir yer tutmaktadır ( Anonim, ?, 17).
İnsanoğlunun Anadolu Yarımadasındaki en eski yerleşmeleri Paleolitik Çağ’ın başlarına değin uzanır. Palaios=eski ve lithos=taş sözcüklerinden türetilerek Paleolitik yani Eski Taş Çağı ya da Türkiye’deki yaygın kullanımıyla Yontma Taş Devri adı verilen bu dönemde insanlar değişken iklim koşullarına uyum sağlamaya çalışarak, geniş coğrafi alanlara seyrek ve dağınık durumda yayılmıştır (Sevin, 2003, 7).
Childe, bu dönemi “Paleolitik Yabanıllık Dönemi”, Braidwood’sa “Besin Toplayıcılığı Dönemi” olarak adlandırmaktadır (Esin, 1997, 1515).
Paleolitik dönemin insanları avcı/toplayıcı ve göçebe bir yaşam sürüyorlardı. Bunlar mağara, kaya sığınakları ve açık hava kamp (yurt) yerlerinde yaşayan, tüketici, avladığı ve topladığıyla geçinen insan topluluklarıdır. Bu dönemin insanları mesken olarak doğal mağaraları, kaya altı sığınıklarını ve giderek açık havada yaptıkları barınakları kullanmışlardı. Uzun süre oturulmayan bu barınaklar, besin kaynaklarının tükenmesiyle terk ediliyordu. Üretim konusunda hiç bir bilgisi olmayan, geçimini avcılık ve toplayıcılıkla sağlayan bu ilk insanlar, günlük yaşamlarını kolaylaştırmak için doğada sıkça bulunan iri çakıl taşlarını kullanarak kaba aletler yapıyorlardı (Esin, 1997, 1515).
İnsanlık tarihi sürecinin en uzun bölümünü oluşturan Paleolitik Dönem, taş teknolojisindeki gelişime göre, “Alt”, “Orta” ve “Üst” olmak üzere üç ana bölüme ayrılmaktadır (Sevin, 2003, 7).
aletlerinin yerini oldukça düzenli bir şekilde yontulmuş ve kenarlarında yapılan rötuşlarla uç ve kazıyıcı haline sokulmuş aletler alır. Bu dönemin insanları olan Homo Neanderthal’lerin kısıtlı alet teknolojisi ile mamut, gergedan, geyik gibi büyük hayvanları avlayabilmeleri bu insanların avcılıkta ne kadar ustalaştıklarının ve avlanabilmek için bir takım av teknik ve yöntemlerini geliştirdiklerinin kanıtıdır. Ayrıca bu evrede, inançlarla ilgili birtakım belirtiler de gözlenmektedir. Örneğin; tek veya çift çukur şeklindeki mezarlar ve bunların yanındaki (belki de besin depoları olarak yorumlanabilecek) eklentiler, Neanderthal’lerin ölü gömme adetleri hakkında bilgi vermektedir (Anonim, ?, 18).
İklimin tekrar hissedilir derecede soğuduğu ve kuru hale geldiği Üst Paleolitik Çağ’da, Homo Neanderthal’lerin yerini modern insanın atası sayılan Homo Sapiensler alır. Homo Sapiensler becerikli ve aktüel insana daha yakın olan insanlardır (Anonim, ?, 18).
Üst Paleolitik Çağ’ın en önemli gelişmelerinden biriside insanların entelektüel yaşamlarıyla ilgili birtakım sanat eserlerini yapmaya başlamalarıdır. Mağara duvarlarına ve farklı objeler üzerine yapılan boyalı resim, gravür, alçak kabartmalar ile heykelcikler, Paleolitik sanatın, sanat tarihi içinde oynadığı önemli rolü açıklar (Anonim, ?, 18).
Anadolu Yarımadası’ndaki en erken yerleşme izleri Alt Paleolitik Çağ’dan (Eski Taş Devri) kalmadır. Günümüzden 400.000 yıl kadar önce başlamış olan bu zamanda yarımada da Afrika kökenli Homo Erectus (dik yürüyen) türü fosil insanlar yaşamaktaydı. Bu evre insanları gerek beyin kapasitelerinin gelişmesine, gerek kültür birikiminin artmasına paralel olarak, basit yongalama ve işleme teknikleriyle avlanmak, yabanıl hayvanlardan korunmak ve günlük işlerinde kullanmak üzere çeşitli yontma taş aletler üretmişlerdir (Sevin, 2003, 8).
Paleolitik Dönem başlangıcında çanak-çömlek bulgularına rastlanmaktadır. Ancak Paleolitik Çağ’ın sonlarına doğru insanın kili tanımış, onun plastik özelliğini hatta pişerek sertleşme özelliğini öğrenmiş olduğu sanılmaktadır.
Bu dönemde kilin plastik özelliğini herhangi bir biçimde öğrenen insan, seramiği bozulmaz ve değişmez bir hale dönüştüren pişirme işlemi, muhtemel bir tasarımlamadan çok bir tesadüf sonucu olmuştur. Paleolitik Çağ insanı ateşi kontrol
edebiliyordu. Yaktığı ateşin sönmesini engellemek ve daha uzun süreli yanmasını sağlamak için, ateş çukurlarının kenarlarına sıvanan balçığın pişerek, değişip sertleştiğini gördü.
Ateşin belli bir sıcaklıkta kili etkileyerek eski biçimine dönüşmeyen bir madde haline getirmesi özelliğinin gözlenip, bunun kullanılması daha doğrusu seramiğin ortaya çıkışı konusunda iki önemli teori ileri sürülmektedir.
1.TEORİ; “Ocak Teorisi”: İnsanın, yaşaması ve beslenmesi için hayati öneme sahip olan ateşi korumak amacıyla açtığı çukurlarda, kilin uzun süreli ateş yakma sonucu sertleşip kaba bir seramiğe dönüşmesi söz konusudur
2.TEORİ; “Sepet Teorisi”: İnsanların kamıştan ve sazdan yaptıkları sepetler ilk saklama kullanım kapları sayılır. Sepet teorisi, bu sepetlerin kille sıvanarak suya ve ateşe karşı daha dayanıklı hale getirildiğini varsayar. Erken dönem çömlek örneklerinin çoğu, kamış veya ağaçtan yapılan kapların formlarının taklididir. Ancak her kültürde sepetçilik ve çömlekçilik birlikte görülmez. Sadece sepetçiliğin olduğu, çömlekçiliğin olmadığı ya da tersi durumda kültürler de vardır
Mezolitik Çağ
Günümüzden 11-12 bin yıl kadar önce dünyada yeni iklim koşulları belirmeye başlamıştı. Buzullar kuzeye doğru çekildi ve eskinin soğuk iklimi giderek ısınmaya yüz tuttu. Paleolitik ile Buzul Çağı’nın bittiği ve yeniden bir sıcak çağın başladığı görülmektedir. Bu gelişmeler günümüzdekileri andıran yeni çevre ortamlarının belirmesine yol açmıştır. Bu gelişmelerle birlikte, baskın olan bitki ve hayvan türleri de değişmeye başlamıştır. Örneğin; Buzul Çağı’nın kalın postlu mamut türü yerini daha küçük ve çevik olan türlere bırakıyordu. İnsanoğlu ekolojik düzendeki bu değişimlere ayak uydurdu (Sevin, 2003,14).
Bazen Epipaleolitik olarak adlandırılan Mezolitik Dönem, Paleolitik’ten Neolitik Çağ’a geçişi hazırlayan bir süreç görünümündedir. Mesos=orta, ara ve Lithos=taş sözcüklerinden türetilerek Mezolitik yani Orta Taş ya da Ara Taş Çağı adı verilen bu dönemin teknolojik açıdan, yeni ekolojik ortama kültürel bir geçişi sağladığı
çevreye ve biyolojik ortama uyum sağlamaya çalışan insan toplulukları oluşturmuştur. Bu çağda köpek evcilleştirilmiştir (Esin, 1997, 1515).
Mezolitik Çağ insanlarının en çarpıcı özelliği “mikrolit” denen, obsidyen, çakmak taşı vb. taşlardan yapılan küçük taş aletleridir (Sevin, 2003, 16). Yontma taştan minik boyutlarda, yaklaşık 1-3x0,5x0,2 cm. lik dilgi aletleri (mikrolit) yapılmıştır. “Geometrik mikrolit” denen yamuk, üçgen, yarım ay biçimli minik aletler ortaya çıkmıştır. Zaman içinde mikrolitlerin kemik ya da boynuz sapa geçirilerek birkaçının bir arada kullanılmasıyla “kompozit/bileşik aletler” oluşturulmuştur. Balta, havan, havan eli, ezme ve öğütme taşları gibi sürtme taştan ilk aletlerin ortaya çıkması, ok ve yayın yoğun olarak kullanılması da bu çağa rastlar. Mezolitik Çağ’da sanat, artık mağaraların iç duvarlarından çıkıp dış kaya yüzeylerine yayılmıştır (Esin, 1997, 1515). Bu çağda fosilleri bulunan hayvanlar; geyik, at, dağ keçisi, kurt, karaca, yaban domuzu, kunduz, porsuk ve yaban kedisidir. Günümüzde görülen kuşların yanı sıra alabalık, turna ve kurbağaya da rastlanmaktadır. Mezolitik Çağ’da ateş yakılmış yerlerde fındık ağaçları, ceviz, erik çekirdekleri, buğday taneleri ve palamut ağacı bulunmuştur. İnsanoğlu bu çağda henüz tarıma geçmemiştir. Bu devirdeki yapılan eşyalar “Maglemose Kültürü” adı altında değerlendirilmiştir (Turani, 1979, 32).
Mezolitik devrin tüm kültürü olan Maglemose’de köpeğin evcilleştirildiği, balık avının yapıldığı tespit edilmiştir. Balık avlamak için ağzı delikli balık sepetleri bulunmuştur. Ağacın baltalar ile düzeltilip, evlerin döşemelerinde kullanıldığını, bulunan ev kalıntılarında görüyoruz. Ağaçtan sepet yapımına ve balık ağı örülmesine başlanmıştı. Çanaklar kilden sucuklarla yapılıyordu. Değiş-tokuş ticareti başlamıştı. Örneğin; çakmak taşları, Norveç’teki bir adadan getirilip bütün Avrupa’ya dağıtılıyordu (Turani, 1979, 33).
Mezolitik Çağ’ın resim özelliği, doğacı bir resimden kuvvetli bir stilizasyona yönelmiştir. Genellikle Mezolitik resimlerde hayvanların arka ayakları gösterilmez. Boynuzları ise perspektif içinde görülmemiştir. Resimlerde yüzeysel ifadeler kuvvetlenerek yarı şematik ve gerçekten uzak formlara ulaşılmıştır. Bu dönem yapılan resimlerden, avcılığın hala sürdüğünü anlıyoruz. Figürlerin kenarları konturla, ortası yani iç formları lekeyle ifade ediliyordu. Resimlerdeki plastik ifade zamanla kaybolarak, bunun yerine yüzeyselleşme başlamaktaydı. Mezolitik Çağ’da hayvan
resimlerin sayısı azalır bunun yerini insan figürleri almaya başlar. Buzul Çağı’nda insan figürleri olmasına karşın Mezolitik Dönemin insan figürleri, stilize edilmiş resimlerdi. Bazı figürler, insanı hayrete düşürecek kadar rakursiye dikkat edilerek çizilmiştir (Turani, 1979, 33).
Buzul Çağı’nın sonuna kadar insanlar yiyeceklerini doğadan hazır olarak almıştı. Mezolitik Çağ’da insan avcıdır ve yabani meyveleri toplayarak geçinir. Artık taştan baltasını, ağaçtan yayını ve mızrağını, kafataslarından kap-kacağını yapmaktadır. Bu dönemde insan, avı için büyü yapar, tuzaklar kurar, avını kayalara resmeder ve resminde onu öldürür. Böylece avını yakalayacağına inanır (Turani, 1979, 34).
Mezolitik Çağ İ.Ö. 10.000-4000 arasıdır. Ancak verilen bu tarihleme Güney Avrupa içindir. Kuzey Avrupa’da ise İ.Ö. 10.000-2000 arasıdır. Mezopotamya ve Mısır’da tarımın ilk kez görülmesi yapılan kazılardan anlaşılmaktadır. Tarımla insanoğlu, tüketicilikten üreticiliğe geçmiştir. Bu süreç, insanlığın gelişiminde büyük bir değişmeyi göstermektedir. Tarımla birlikte toprağa yerleşme başlar. Tarım yapılan yerlerde köyler kurulur. Kalabalık insan topluluklarının çalışması, toprağın ürün vermesi fikri, bereket, ölüm ve doğum üzerinde insanların düşünmesine yol açmıştır. Hava, yağmur ve güneş gibi dış etmenlerle ilgili endişeler başlar. Mevsimlerin izlenmesi ve değerlendirilmesi, çiftçiliğe ait aletlerin gerekliliği, hayvan kuvvetinden yararlanma gibi problemler doğmaktadır. Bitkileri gözlemlerken, yağmur ve özellikle rüzgar gibi görünmeyen kuvvetlere hükmeden bir “Tanrı” fikri doğmuştur.Tanrı’nın insanlara hakim olduğu, onun yiyeceğini verdiği ve bereket düşüncesi ortaya çıkıyor. Böylece insan, bereket, can ve kainat tasavvuruna ulaşıyor. İnsan kafasında, Buzul Çağı’nın somut dünyası dışında soyut bir tasarımlar dünyası doğuyor. Kişilik fikri, dünya yüzünde ilk defa insanın bilincine yerleşiyor. İnsanoğlu hazır yiyici durumundan, kendi gücüyle yaşama durumuna geçiyor (Turani, 1979, 34).
Neolitik Çağ
ayrılır. Neolitik Çağ, insan topluluklarının, göçebe, yoğun toplayıcı ve avcı yani tüketici yaşam biçimi yerine yerleşik düzene, tarıma ve hayvan besiciliğine dayalı ilk üretimci yaşam biçimine geçtikleri dönemdir. İlk köy yaşamına geçilmesi, sürtme taş aletlerin cilalanması, daha sonraki alt evrede çanak-çömlek yapımının başlaması bu çağda gerçekleşmiştir. Üretimciliğin başlaması nedeniyle Childe bu aşamayı “Neolitik Devrim” olarak tanımlamıştır (Esin, 1997, 1517-1518).
Çağımızın sosyal ve ekonomik düzeninin temelini oluşturan ve neos=yeni, lithos=taş sözcüklerinden türetilerek Neolitik yani Yeni Taş Çağı, Türkiye’de ki yaygın kullanımıyla Cilalı Taş Devri, insanlığın kültürel gelişimindeki en önemli süreçtir. Çünkü bu süreçte insanoğlunun yaşam ve geçim tarzı köklü değişikliklere uğrayarak, bir bakıma günümüz uygarlığının temelleri atılmıştır. Bu dönemin ana öğeleri, geçici doğal barınaklardan kalıcı bireysel yaşama; giderek avcılık ve toplayıcılıktan da üretime yani tarım ve hayvancılığa geçiş olarak özetlenebilir. Böylelikle artık insanoğlu doğal çevreye yalnızca asalak ve yıkıcı bir anlamda karışmakla yetinmeyerek, beslenebilmesi için yararlı bitki ve hayvan türlerinin çoğalmasını sağlayarak üretici ve yapıcı olmuştur (Sevin, 2003, 19).
Linda Braidwood (1909-2003), iklimin ılımanlaştığı bu dönemde ilk tarıma başlayan toplulukların vahalar veya nehir boylarında değil, bol yağış alan dağ eteklerinde yaşamış olduğu sonucuna vardı (Sevin, 1996, 41).
Neolitik Çağ olarak adlandırılan zaman dilimi, kültürel bir devrim olarak devam etmiştir. İlk olarak, saz ve çamurdan duvarlar örmeyi öğrenen insanoğlu daha sonraları çamurun içine saman karıştırarak kerpiç üretebileceğini keşfetmiştir. Anadolu köy mimarisinin temelini oluşturan kerpiç teknolojisi ortaya çıkmıştır. Mimari alanda ortaya çıkan bu gelişmelerin yanı sıra yerleşik yaşamın gereksinimlerinin ve yeni beslenme alışkanlıklarının sonucu olarak çanak-çömlek yapımı ortaya çıkmıştır. Çanak-çömlek üretim teknikleri, biçim ve bezeme tarzları geleneksel bir nitelik kazanmıştır. Neolitik Çağ’da sosyal yaşamda ve toplum organizasyonunda ortaya çıkan farklılaşmalar; işbölümü, mesleki farklılıklar ve geniş ticaret hayatı biçiminde gözlenmiştir (Sevin, 1996, 41).
Neolitik Çağ’da kile elle biçim vererek ateşte pişirmek, böylelikle de günlük işlerde büyük kolaylık sağlayacak çanak çömleği üretmek önemli bir aşamadır. Çünkü
insanoğlu çok gelişkin kimi kent ve köyler kurmuş olmasına karşın, önceleri kili biçimlendirip pişirerek çanak çömlek yapmayı beceremiyordu. Günlük kap kacağını ya ahşaptan ya da taşları oyarak sağlıyordu. Bu nedenle Neolitik Çağ’ın erken aşamalarına “Aseramik Neolitik” ya da “Seramiksiz Neolitik” adı verilir (Sevin, 2003, 21).
Önasya ve özelikle Anadolu’da M.Ö. ykş. 8000 başlayan ve M.Ö. ykş. 6. binyılda Kalkolitik’in başlamasıyla son bulan bu çağ, Aseramik (çanak-çömleksiz) Neolitik; çanak-çömlekli İlk, Orta ve Son Neolitik olmak üzere dört alt evreye ayrılır. Neolitik Çağ, insan topluluklarının, göçebe yoğun toplayıcı ve avcı, tüketici yaşam birimi yerine yerleşik düzene, tarıma ve hayvan besiciliğine dayalı ilk üretimci yaşam biçimi yerine yerleşik düzene, tarıma ve hayvan besiciliğine dayalı ilk üretimci yaşam biçimine geçtikleri dönemdir. İlk köy yaşamına geçilmesi, sürtme taş aletlerin cilalanması, daha sonraki alt evrede çanak-çömlek yapımının başlaması bu çağda gerçekleşmiştir. Neolitik Dönem’in başlarında henüz kilin fırınlanması yoluyla çanak-çömlek yapımının bilinmediği özel evreye “Akeramik Neolitik” ya da “Çanak Çömleksiz Neolitik” denir (Esin, 1997, 1517).
Çanak-çömlek üretimine geçilmesi kültürel yaşamdaki değişim ve gelişimin bir göstergesidir. Çünkü bu sayede ev işlerinde sıvı ve katı yiyecek ile tahılların saklanması kolaylaşmış, yemek pişirme konusunda da çok önemli bir buluş gerçekleştirilmişti (Sevin, 1996, 56).
Daha çok Anadolu Yarımadası’nın güney kesiminde yoğunlaşmış bulunan Erken Neolitik Çağ yerleşmelerinden en ünlüsü Konya Ovası’ndaki Çatalhöyük’tür.
Çatalhöyük
Konya Ovası günümüzden 18000 yıl önce Toros Dağları’nın eteklerine kadar uzanan bir çanak gölüydü. Daha sonra yerini geniş otlaklar ve gür ormanlar almıştı. Otlaklar ile tarım arazilerinin kesiştiği yerde ise Yakındoğu, Ege ve Anadolu dünyasının bilinen en eski ve gelişmiş şehri bulunuyordu. Çatalhöyük, Neolitik Çağ olarak tanımladığımız “ilk üretimciliğe geçiş evresi” ile ilgili bilgilerin çoğunu alt üst
Kazıyı yapan tarafından “kutsal alan” olarak adlandırılan kimi evlerde, karmaşık duvar resimleri (Çizim 5), kabartmalar, duvarlara ve sekilere tutturulmuş hayvan kafatasları vardı (Sevin, 1996, 44).
Çatalhöyük, Konya’nın 52 km. güneydoğusunda Çumra ilçesinin yakınlarındadır. Höyük “doğu” ve “batı” olmak üzere iki yerleşme alanından oluşur. Erken Neolitik Çağ tabakaları doğudakindedir. Çatakhöyük uygarlığın doğuşunda “en eski” lerin saptandığı bir merkezdir. En eski seramik kaplar, boyalı duvar resimleri burada ortaya çıkarılmıştır (Başgelen, 1993, 10).
Çalışmalar, 1961-65 arasında dört kazı döneminde sürdürülmüş; ancak ana toprağa inilemediği için ilk yerleşenlerle ilgili bilgi edinilememiştir. En derinleşen açmada 12 tabaka saptanmış, toplam olarak 103 ev ile 63 tapınak ortaya çıkarılmıştır. Neolitik yerleşmede evler, birbirine bitişik olarak ve zaman içinde gereksinime göre eklenerek yapılmıştır. Bu dışa kapalı yerleşim biçimi, dış tehlikelere karşı korunmayı sağlayan bir sur işlevini görmektedir. Evler arasında sokaklar yerine yer yer üstü açık avlular bırakılmış, gerekli temiz hava ve ışık evlerin farklı yükseklikteki duvarlarının üst kısmına açılan küçük pencerelerden sağlanmıştır. Evlerin Çoğunluğu 4x5 m. Boyutlarında bir ana oda ve buna bitişik bir ya da birkaç odadan oluşur. Temellerinden başlayarak kerpiçten yapılmış, aralarda ağaç dikmeler kullanılmıştır. Duvarlar ve tabanlar beyaz kille sıvanmıştır. Çatılar düzdür ve ağaç hatılların üstü saz ve çamurla örtülmüştür. Bu yapıların karakteristik özelliği çatılarındaki bir açıklıktan içlerine girilmesidir. Bu amaçla ahşap merdivenler kullanıldığı sanılmaktadır. Ana odalarda, duvar kenarlarında oturmak ya da yatmak amacıyla kullanılan sekiler yer alır. Bir ya da bir kaç ocak, güney duvara bitişik üstü düz ya da kubbeli bir fırın, bazen de çömlek fırınları ana odanın öteki mimari öğeleridir. Ana odalardan alçak geçitlerle girilen bitişik odalar depo olarak kullanılmıştır (Kibaroğlu, 1997, 387).
Yapılar içlerindeki buluntulara göre ev ya da tapınak olarak adlandırılmıştır. Planları ve iç mimarlık öğeleri her ikisinde de aynıdır. Alt tabakalarda daha çok sayıda, tapınak olduğu varsayılan yapı türü bulunmuştur. Bu yapıların duvarlarında panolar halinde resimler,kabartma ve plastik öğeler yer alır. Duvar resimleri beyaz sıva üstüne kırmızı, sarı, siyah ve yeşille yapılmıştır. Tanrıça ve insan figürlerinin yanı sıra boğa, geyik, leopar gibi hayvanlarla akbaba türü kuşlarda görülür (Fotoğraf 1-2).
Çizim 5
Çatalhöyük, Duvar Boyamaları (Fantastik Stil), (Ergin, 1990, 30)
Konulu resimlerde av, dans ve ölü gömme sahneleri yer alır. Kilim desenlerine benzeyen panolar, geometrik bezemeler ya da stilize çiçek, yıldıza benzer öğeler ve tek ya da gruplanmış el bezekleri süsleme öğeleridir. Tapınaklardaki kabartmalar sıvanın kat kat sürülmesi ya da oyulmasıyla yapılmıştır. Ana tanrıça, yaban kedisi, panter, dağ keçisi, geyik gibi figürlerden bazılarının doğumu, bazılarının ölümü simgelediği sanılmaktadır. Bazı kabartmalarda boya izleri görülür. Boğa boynuzları da önemli plastik öğelerdendir. Bu kutsal mekanlardan biri Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde yeniden kurulmuş ve içindeki küçük buluntularla birlikte sergilenmektedir (Fotoğraf 3) (Kibaroğlu, 1997, 387).
1961-1964 yılları arasında James Mellaart, 1993 yılından itibaren de Ian Hodder başkanlığında farklı bilimsel disiplinlerden karma bir ekip tarafından yeniden kazılmaya başlanan Çatalhöyük’ün, Yakındoğu arkeolojisinde özel bir yeri vardır. İki koloniden oluşan Çatalhöyük’te, Batıda bir Kalkolitik Çağ yerleşmesi bulunmaktadır, şaşırtıcı Neolitik Çağ bulguları ise Doğu Çatalhöyük’ten gelmektedir (Sevin, 1996, 58).
Kutsal mekanlarda çok sayıda pişmiş toprak ya da mermer, kireçtaşı, alabaster gibi taşlardan yapılmış insan ve hayvan heykelcikleri bulunmuştur (Fotoğraf 5-6). Doğaya yakın betimlemelerin yanı sıra yarı ya da tam şematik olanları da vardır. Çatalhöyük Neolitik toplumu, doğayı kadın olarak düşünmüş ve doğanın üretkenliğini kadınla özleştirmiştir. Kadın figüründe göğüs ve kalçalar abartılı bir biçimde gösterilmiştir (Fotoğraf 4) (Kibaroğlu, 1997, 387).
Doğu Çatalhöyük’te yerleşme içi gömü biçimi yaygındır. Ev ve tapınaklarda kerpiç sekilerin altında 500’e yakın ölü gömü ele geçmiştir. Bunların çoğunu kadın ve çocuk gömüleri oluşturur. Kadın gömülerin yanında ölü armağanı olarak obsidyen, aynalar, kemik iğneler, bakır ve kemik yüzükler, pişmiş toprak, akik ve çeşitli taşlardan kolyeler bulunmuştur. Erkek gömülerdeyse çakmaktaşı kamalar, ok ve mızrak uçları, kilden damga mühürler görülür (Kibaroğlu, 1997, 387).
Çanak çömlek yapımı Doğu Çatalhöyük’ün kazılan en eski tabakalarından beri bilinmektedir. Erken tabakalarda sayıca az olması, büyük olasılıkla tahtadan kap ve sepetlerin yoğun olarak kullanılması nedeniyledir. Tümü el yapımı olan çanak-çömlekte az sayıda boya bezekli olanlara da rastlanır. Taş kaplar da vardır, ancak
sayıları çok azdır. Neolitik Çatalhöyük ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Kültürle ilgili bilgiler daha çok çanak-çömleğe dayanmaktadır. Çanak-çömlek İlk Kalkolitik I ve II olmak üzere iki ayrı grupta toplanmaktadır. Bu ayrım iki ayrı halkın aynı yerleşmede yaşadığına bir gösterge sayılmaktadır. Açık renk üstüne koyu renkli boya bezekli kapların biçimleri çok çeşitlidir. Ve çok gelişkin bezeme örnekleri görülür (Fotoğraf 7-8). Çağına göre gelişkin bir kültür örneği veren Çatalhöyük, Yakındoğu Anadolu ve Ege’nin en büyük yerleşmelerinden biridir. Bütün bu bölgelerin kültürleri üzerinde büyük ölçüde etkili olmuştur (Kibaroğlu, 1997, 387).
Fotoğraf 1
Boğa Avı Freski, Sıva Üzerine Boya Bezek, Çatalhöyük , (Mellaart, 2003, 201)
Fotoğraf 2
Çatalhöyük, Duvar Resmi, (Mellaart, 2003, 204)
Fotoğraf 3
Boğa başları ile süslenmiş Çatalhöyük ev örneği, (Cemal, 2003, 56)
Fotoğraf 5
Tanrıça heykelciği, Neolitik Çağ, Çatalhöyük, Anadolu Medeniyetler Müzesi, (Aydıngün, 2004, 139)
Fotoğraf 6
İkiz Tanrıça, Neolitik Çağ, Çatalhöyük, Anadolu Medeniyetler Müzesi, (Aydıngün, 2004, 139)
Kalkolitik Çağ
İlk kalıcı köylerin kuruluşundan bir süre sonra tarım, insanoğlunun yaşantısında çok önemli bir yer kaplamaya başlamış ve tümüyle tarımcı topluluklar ortaya çıkmıştı. Yiyecek üretimi ve köy yaşantısının giderek daha organize bir hale gelmeye yüz tuttuğu bu zamanda sabanın kullanıma girmesi tarımda daha fazla ürün edilebilmesini sağlamıştı. Bunun sonucunda Anadolu dahil tüm Yakındoğu’da nüfus ve buna koşut olarak yerleşme yerleri sayıca artmış; Güney Anadolu ve Mezopotamya’da sulu tarım konusunda ilk adımlar atılmaya başlanmıştı. Eskinin kimi küçük köyleri giderek büyüyüp adeta birer kasabaya dönüşmüş; toplumsal yaşamda iş bölümü eskiye oranla daha belirginleşmişti. Bu gelişmelere koşut olarak, kimi ormanlık ve dağlık alanlar dışında, avcılık azalmıştı. Anadolu Yarımadası’nda M.Ö. 6 bin yılın ilk yarısından itibaren başladığına inanılan bu yeni süreç, Yunanca khalkos=bakır ve lithos=taş sözcüklerinden oluşan Kalkolitik Çağ terimi ile adlandırılır. Bu adlandırmayla silah, alet ya da süs eşyası yapımında taşın yanında madeninde kullanıldığını ifade etmektedir. Bununla birlikte, insanlığın gelişim süreci içinde, diğerlerinden belirgin çizgilerle ayrılmış böyle özel bir dönemin varlığı oldukça tartışmalıdır. Çünkü insanoğlunun madenle ilk tanışmasının bu tarihten çok daha önceye, Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ’a kadar uzandığı anlaşılmıştır. Bu yüzden Anadolu Arkeolojisi’nde Neolitik ve Kalkolitik Çağ kültürlerinin ayırıcı özellikleri, tam anlamıyla sınırları belirlenmiş bir biçimde ortaya konulabilmiş değildir. Gerçekten de Neolitik’ten Kalkolitik olarak nitelenen evreye geçişte Anadolu’da kültürel bir kesintiden söz edilemez, aksine bir gelişim/süreklilik söz konusudur. Her iki dönem arasında teknik gelenekler açısından bir devamlılık vardır. Neolitik Dönemlerde başlayan bakır teknolojisinin gelişimi gitgide daha da artmıştır. Buna karşılık bu yeni evrenin en belirgin iki özelliği; taş aletlerin giderek azalması ve madenciliğin gelişimi olarak karşımıza çıkar. Örneğin; önce bakırdan sonra da bakır ve arsenik alaşımından yapılan alet ve süs eşyaları Kalkolitik Çağ’ın ilerleyen aşamalarında ortaya konmuş yenilikler arasındadır. Bu nedenle Kalkolitik Çağ’a “İleri Üretimci Topluluklar Dönemi” ya da “Gelişkin Köy Dönemi” gibi adlar verilmesi daha uygundur (Sevin, 1996, 75).
Fotoğraf 4
Ana Tanrıça Heykelciği, Pişmiş Toprak. Yük. 20 cm, Çatalhöyük. İ.Ö. 5750 (Anadolu Medeniyetleri Müzesi Katalogu, ?, 27)
Fotoğraf 7
Küçük güveç ve ocak içi kap altlığı (Maltız), Pişmiş Toprak, Yükseklik 8,5 + 7,9 cm, Çatalhöyük, İ.Ö. 6. bin, (Anadolu Medeniyetleri Müzesi Katalogu, ?, 34)
Fotoğraf 8
Dört Ayaklı Çömlek (Maltız), Pişmiş Toprak, Yükseklik 21,7 cm, Çatalhöyük, İ.Ö. 6 binin ilk yarısı,
3. BURDUR BÖLGESİ NEOLİTİK KÜLTÜRLERİ
Burdur Bölgesi Anadolu Platosu’ndaki Neolitik kültürlerin ortaya çıkarıldığı ilk bölgedir. Neolitik Çağ araştırmaları bakımından özel bir konuma sahip bölgede ilk çalışmalar 1956-60 yıllarındaki Hacılar kazısı ile gerçekleşmiştir. 20 yıla yaklaşan bir aradan sonra, 1978’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi adına Prof. Refik Duru yönetimindeki bir bilim kurulunca sürdürülen ikinci araştırma süreci günümüzde de devam etmektedir. Bu süre içinde, önce kuzeyde Hacılar yakınındaki Kuruçay Höyüğü’nde daha sonra da Höyücek’te kazılar gerçekleştirildi. Son olarak yine aynı ekip tarafından antik Pamfilya ile sınır oluşturan Toros Dağları’nın kuzey bitişiğindeki Bademağacı Höyüğü’nde kazılara başlanmıştır Bu araştırmalarda bölgede yaklaşık İ.Ö. 8. bin yıldan başlayarak İ.Ö. 5 bin 400 yıllarına kadar devam eden Neolitik yaklaşımın değişik dönemlerine ait bazı kesitler elde edildi ve böylelikle Burdur Bölgesi, Anadolu’da Neolitik Çağ’ın en iyi izlendiği bölgelerden biri haline geldi (Umurtak, 2002, 105).
Kuruçay Höyüğü, Burdur il merkezinin 15 km güneybatısında, Burdur Gölü’nün batı ucu yakınlarında yer alır. Aynı adı taşıyan köyün sınırları içindeki höyük yaklaşık 100 metre çapında ve 8 metre yüksekliktedir. 1978-88 yılları arasında kazıların yapıldığı yerleşmede 13 yapı katı görülür. Ele geçirilen buluntular arasında, yörenin daha geç dönemlerinde üretilmiş, yüksek kaliteli boyalı çanak çömleğin öncüsü niteliğinde, boya bezemeli kap parçaları vardır (Umurtak, 2002, 105).
Höyücek, Burdur ilinin Bucak ilçesi yakınlarında, Burdur-Antalya karayolunun batısında yer alır. Höyücek çapı yaklaşık 90 metreye ulaşan ve ova seviyesinden 3,5 metre yükselen küçük ve gösterişsiz bir höyüktür. “Tapınak Dönemi” olarak adlandırılan bu evrede, birbiri ile bağlantılı beş yapı katı ortaya çıkarılmıştır. Aynı doğrultuda sıralanmış olan bu yapı kalıntılarının günümüze oldukça iyi durumda ulaştıkları söylenebilir. Tapınak Dönemi yapılarında, oldukça fazla sayıda kutsal nitelikli kap ele geçmiştir. Bu kapların 10 tanesinden fazlası mermerden yapılmıştır. Buluntular arasında mermerden kapların yanı sıra pişmiş topraktan eserler ve obsidyen taş aletler dikkat çekicidir. Yeni dönemde mimari kalıntılara rastlanmasına rağmen belirli yerlerde, toplu halde figürin, idol, taş ve pişmiş topraktan buluntulara
rastlanması bu alanın bir adak yeri olabileceğini düşündürür. Bu nedenle son dönem yerleşmesine “Kutsal Alanlar Dönemi” adı verilir (Umurtak, 2002, 105).
Bademağacı, Burdur Bölgesi’nin güney sınırı yakınlarında, Antalya-Burdur karayolunun Toros Dağları’nın aştığı Çubuk Beli’nin kuzeyindeki küçük bir ova içinde yer alan, yaklaşık 200x100 metre boyutlarında oval biçimli höyük 9 metre yüksekliktedir. 1993 yılından beri kazı çalışmalarının yürütüldüğü Bademağacı’nda en eski yerleşim tabakası (ENÇ 9) ilk Neolitik Çağ’ın başlarına tarihlenir. ENÇ 8 yapı katında sönmüş kireç harçlı bir taban parçasının varlığı, bu kadar erken bir dönemin yapı ustalarının kirecin yakıldıktan sonra suyla söndürülmesi gibi oldukça karışık bir yöntemi bildiklerini göstermesi açısından önemlidir (Umurtak, 2002, 105).
Burdur il merkezinin güneybatısında, Hacılar köyü yakınındaki höyük 135 metre çapında ve 5 metre yüksekliğindedir. 1957-60 yılları arasında James Mellaart, 1985-86 yıllarında da Refik Duru tarafından kazılan yerleşmenin ilk kez Erken Neolitik Çağ’da iskan edildiği (XI. tabaka) figürinleri ve bej astar üzerine kırmızı boya ile bantlar içinde geometrik desenlerle bezenmiş keskin profilli çanakları ile tanınmaktadır. Erken Kalkolitik Çağ’da zenginleşen yerleşme, en gelişkin halini II A tabakasında alır. Hemen hemen tümü kazılmış olan bu yerleşmede Geç Neolitik Çağ Hacılar kültürünün sürekliliği izlenebilmektedir. Önceden planlanarak inşa edilmiş gibi görünen yerleşmede evlerin bulunduğu kısım, çanak çömlek atölyeleri, kutsal alan ve hayvan barınakları birbirinden ayrı bölümler olarak tasarlanmış, yerleşme bir sur ile çevrelenmiştir (Çizim 1-2) (Sevin, 1996, 69).
Hacılar höyüğünün, denizden yüksekliği 940 metredir. İngiliz Arkeoloji Enstitüsü adına J.Mellaart tarafından kazılar yapılmış, kısa süreli dört kazı dönemi sonunda Neolitik ve Kalkolitik Çağlar’ın çeşitli evrelerini yansıtan çeşitli kültür belgeleri ortaya çıkarılmıştır. En üstteki beş tabaka (I-V) İlk Kalkolitik, bunları İzleyen dört tabaka (VI-IX) Son Neolitik Çağ yerleşmelerine aittir. Kazılan küçük bir alandaysa Neolitik Çağ’ın çanak-çömleksiz (Aseramik) evresine tarihlenen ve yedi yapı katıyla belirlenen daha eski bir yerleşme ortaya çıkmıştır. Kazılan alanın küçüklüğü ve araştırmaların tamamlanmadan bırakılması yüzünden bu en eski yerleşmeyle ilgili bilinenler sınırlı ve tartışmalıdır. Yapı kalıntıları kerpiçten yapılmış dikdörtgen odalarla avlulara aittir. Tüm bir konut ele geçmemiştir. Konutların tek katlı, düz damlı olduğu, bitişik düzende yapıldığı sanılmaktadır. Duvarların çoğu bir kerpiç kalınlığındadır. Ancak kalınlıkları 1 metreye ulaşan avlu duvarları da vardır (Çizim 3-4). Küçük odaların duvarları ve tabanları toprak sıvalıdır. Daha önemli odaların tavanlarıysa kireçle sıvandıktan sonra kırmızı aşı boyasıyla boyanmış ve perdahlanmıştır. Önemli odaların duvarlarının yer yer geometrik bezeklerle boyandığı sanılmaktadır. Duvarlarda kapı açıklığı ya da eşik saptanamamıştır. Mellaart evlere Çatalhöyük’te görüldüğü gibi damdan merdivenle girilmiş olabileceği kanısındadır.
Çizim 1 Hacılar, Tabaka VI (Mellaart, 1970, 62) Çizim 2 Hacılar, Tabaka II A (Mellaart, 1970, 76)
Çizim 3
Hacılar, Tabaka IIA (Mellaart, 1970, 75)
Çizim 4
Hacılar, Tabaka II B (Mellaart, 1970, 81)
Çanak-çömlek yapımı henüz bilinmemektedir. Sepetler, deri ve tahta kaplar kullanılmış olmalıdır. Mermer kap parçaları taş kapların da kullanıldığını gösterir. 7.bin yılın ilk yarısına tarihlenen bu en eski Hacılar yerleşmesi, küçük bir köy niteliğindedir. Arpa, buğday ve mercimeğe dayalı basit bir kuru tarımın uygulandığı bu köy, Anadolu’da besin üretimine ilk geçen yerleşme yerlerindendir. Ancak avcılığın yoğun olarak sürdüğü, hayvan üretimininse daha bilinmediği anlaşılmaktadır. Ele geçen hayvan kemikleri yalnız köpeğin evcil olduğunu göstermiştir (Günay, 1997, 738).
Erken Kalkolitik Dönem’de Anadolu’nun en iyi iskan edilmiş ve kendine özgü çok tipik kültürü olan bölgelerden biri Göller Yöresi’dir. Bu yörenin Kalkolitik Çağı hakkında Hacılar, Kuruçay ve Höyücek kazıları sayesinde daha somut bilgiler elde edilmiştir. Hacılar’ın geç Neolitik Çağ’a tarihlenen VI. tabakasının yangınla son bulmasının ardından, yerleşme kültürel bir kesinti olmaksızın yeniden kurulmuştur. V-I Hacılar tabakasında görülen Erken Kalkolitik Çağ kültürünün erken aşamalarındaki mimari hakkında fazla bilgi yoktur. Ancak, genel olarak Hacılar II’den pek farklı olmadıkları söylenebilir. Dönemin en iyi tanınan yerleşmesi, hemen hemen tümüyle kazılmış olan Hacılar’ın II. tabakasıdır. Bu evrede (M.Ö. 5200) Hacılar çevresi taş temelli kerpiç bir duvarla kuşatılmış çok iyi organize olmuş bir köy görünümündedir. Hacılar II tabakasında Mersin Yümüktepe’de ve Enez Hocaçeşme’de yerleşmenin etrafını Anadolu’nun en eski savunma duvarı (sur) çevrelemektedir. Özellikle savaş teknik ve silahlarının gelişip güçlenmesiyle insanoğlu duvar malzemelerindeki yeni bir olguyu daha geliştirmesi gerektiğini öğrenmiştir. Bu, duvarın sağlamlığı ve dayanıklılığıdır (Başgelen, 1993, 21).
En eski yerleşme ile gelişmiş bir çanak-çömleğin göze çarptığı Son Neolitik yerleşmesi arasında bir boş tabaka yer alır. Yapılan incelemeler Hacılar’da yaklaşık 1000 yıllık bir arayla iki ayrı höyükleşme olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yeni gelenler küçük bir kent görünümündeki yerleşmelerini kısmen ilk yerleşmenin üstüne, kısmen de bunun sınırları dışına, doğrudan ana toprak üstüne kurmuşlardır. Son Neolitik kenti
çıkarılmıştır. Odaların bir bölümü alçak bölme duvarlarıyla ayrılan depo alanı oluşturulmuştur. Dışta girişin iki yanında yer alan eklemelerin mutfak olarak kullanıldığı sanılmaktadır. Hacılar konutlarında Çatalhöyük’te görülen türde oturma ve yatma sekileri bulunmadığı gibi, duvar resimleri de yoktur. Kutsal mekan olarak düzenlenmiş bir yapıya da rastlanmaz. Ancak pişmiş ya da pişmemiş kilden çok sayıda kadın heykelciği, ana tanrıçaya tapınmanın varlığını belgeler (Fotoğraf 15-16). Doğurganlığı vurgulanmış olan ana tanrıça, tek başına ya da çocuk veya leoparlarla birlikte gösterilmiştir. İyi pişirilip ve çok iyi perdahlanmış el yapımı çanak-çömlek ileri bir teknik düzeydedir. Çoğunluğu kırmızı yada kahve rengi astarlı, tek renkli kaplardır. Ender olmakla birlikte krem rengi astar üzerine kırmızı boya bezemeli olanlar da vardır.Hayvan biçiminde törensel işlevli kaplarla kadın başı biçimindeki bir kap ilginç buluntulardandır (Fotoğraf 17-18) (Günay, 1997, 738).
Konutlarda yalnız üç mezara rastlanmıştır. Mellaart bunların olağan dışı gömmeler olduğunu, ölülerin yerleşme dışındaki mezarlıklara gömüldüğünü ileri sürer. Hacılar’da Son Neolitik’te yaşayanların besin ekonomisinin büyük ölçüde tarıma dayalı olduğu, ilk yerleşmeye oranla avcılığın gerilediği anlaşılmaktadır. Bu yerleşmede de köpeğin dışında evcil hayvan saptanamamıştır (Günay, 1997, 738).
M.Ö. 5400’de büyük bir yangınla ortadan kalkan Son Neolitik yerleşmesini, Kalkolitik Çağ’ın ilk evresine tarihlenen yerleşme izler. Yine küçük kent niteliğinde olan, kale duvarları ve olağanüstü nitelikteki boyalı çanak-çömleğiyle dikkati çeken bu yerleşmeye ait beş kültür tabakası (V-I) kesintisiz olarak bir öncekinin üstünde yer alır. En iyi durumdaki mimari kalıntılar II. Ve I. tabakalara aittir. Yaklaşık dikdörtgen bir plan gösteren II. Tabakadaki küçük yerleşme aşağı yukarı 36X57 metre boyutlarındadır. Kalınlığı yer yer 3 metreye ulaşan kerpiç bir savunma duvarıyla çevrilidir. Konutlar, yerleşmenin batı kesiminde toplanmıştır. Düz damlı, birbirine bitişik olarak çoğunlukla taş temel üstüne kerpiçten yapılan bu konutlar, küçük iç avlulara açılır. Bazıları iki katlıdır. Doğu kesiminde işlik ve mutfaklarla bir kuyu ve küçük bir tapınak yer alır. Yerleşmenin ortasında iki yanı avlularla çevrili
Fotoğraf 15
Çocuklu Tanrıça, Neolitik Çağ, Hacılar, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, (Anadolu Medeniyetleri Müzesi Katalogu, ?, 32)
Fotoğraf 16
Tanrıça Heykelciği, Pişmiş Toprak, Yükseklik 24 cm,Hacılar, İ.Ö. 6. binin ortaları,
Fotoğraf 17
Ceylan Biçimli Libasyon Kabı, Pişmiş Toprak, Yükseklik 13,6 cm, Hacılar, İ.Ö. 6. binin ortaları,
(Anadolu Medeniyetleri Müzesi Katalogu, ?, 35)
Fotoğraf 18
Kadın Başı Biçimli Libasyon Kabı, Pişmiş Toprak, Yükseklik 11,1 cm, Hacılar, İ.Ö. 6. binin ortaları, (Anadolu Medeniyetleri Müzesi Katalogu, ?, 35)
bölümüyle megaron tipini andırır. Eski Anadolu mimarlığı hakkında geniş kapsamlı basılı bir araştırması bulunan mimarlık tarihçisi Rudolph Naumann, Anadolu’da bilinen en eski sur kapılarının bu dönem Hacılar yerleşmesine ait olduğu görüşündedir. II. Yerleşmenin bir yangınla son bulmasıyla Hacılar’da IX. tabakalardan beri gelişerek süren kültür birliğinin de bozulduğu görülür. Değişikliklerin nedeni çevreden farklı teknik ve gelenekleri olan yeni bir topluluğun gelişine bağlanır. Eski yerleşme alanı düzletilerek yuvarlak geniş bir avluya dönüştürülmüş ve etrafı büyük konutlarla çevrelenmiştir. Çağdaşı Can Hasan yerleşmesinde de izlendiği gibi, yalnız tavandan girilebilen iki katlı konutlar bu dönemin yeniliklerindendir. Ambar işlevi gördüğü düşünülen alt katlar kerpiçten yapılmıştır. Dış duvarların kalınlığı ortalama 2 metreyi bulur. Üst katların ahşap olduğu anlaşılmaktadır. Birbirinden küçük avlularla ayrılan konutlar kuvvetli bir kale duvarıyla korunmuştur (Günay, 1997, 738).
İlk Kalkolitik’te Hacılar çömlekleri gerek biçim gerek bezeme yönünden aşılamaz düzeyde ürünler yaratmışlardır. Hacılar kapları yalnız Anadolu’nun değil tüm Önasya ve Ege dünyasının en önemli ve en özgün Kalkolitik çanak-çömleğidir. V.-II. tabaka kaplarının yaklaşık yarısı krem üstüne kızıl kahverengi boya bezemelidir. Çömlekçi çarkı kullanılmadan elde biçimlendirilmişlerdir. Astarlı ve çok parlak perdahlıdırlar. Bezeme ve biçimlerde bazı yenilikler izlenen I. tabaka yerleşmesine ait kaplarınsa üçte ikisi boyayla bezenmiştir. Krem üstüne kırmızı boya bezemelerinin yanı sıra kırmızı zemin üstüne beyaz çizgisel bezemeli olanlar da dikkati çeker (Fotoğraf 9-14) (Günay, 1997, 739).
Hacılar’da iki çeşit çanak çömlek süslemesi yapılmıştır. Birincisi keskin hatlı eğrilerden oluşan oval tipte gizemli hayal ürünü olarak yapılan bezekler, ikinci süsleme ise helezonların kullanıldığı düz çizgili geometrik şekillerden oluşmaktadır. Her iki tip süslemede de çanak çömlekler tek renkli ve parlak cidarlıdır. Neolitik tabakalarda ise çanak çömleğe rastlanmamıştır. V. tabakada az sayıda ilkel boyama tekniğinin ürünü çanak çömleğe rastlanmıştır. Geç Neolitik Döneme ait VI. ve IX. tabakalar arasında bulunan çanak çömleklerde ise tek rengin hakim olduğu