• Sonuç bulunamadı

Ahmet Arslan, İbn Haldun'un İlim ve Fikir Dünyası

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Ahmet Arslan, İbn Haldun'un İlim ve Fikir Dünyası"

Copied!
8
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

İ

slam dünyasının yetiştirmiş ol-duğu en büyük ilim adamların-dan biri olarak kabul edilen İbn Haldun’un Mukaddime adlı ese-rinde ortaya koyduğu ve kurucu-su olduğuna inandığı “umran il-mi” ve bu ilmi açıklarken kullan-dığı kavramlar, gerek Batı’da ge-rekse İslam dünyasında pek çok araştırmaya konu olmuştur. Türk-çede İbn Haldun üzerine yazılmış kapsamlı nadir çalışmalardan biri-si olan Arslan’ın eseri de İbn Hal-dun’un tarih ve umran ilimleri hakkındaki fikirlerinin değerlen-dirilmesi ve din-felsefe ilişkisi hakkındaki anlayışının ortaya ko-nulması şeklinde iki amaç taşı-maktadır.

Arslan eserin ilk kısmında İbn Haldun’un tarih, umran ve devlet hakkındaki görüşlerini irdeyip İbn Haldun’a kadar İslam dünyasında din-felsefe ilişkileri konusunda or-taya konan görüşleri özetlemekte, ikinci kısımda ise İbn Haldun’un din-felsefe ilişkisi hakkındaki gö-rüşünü tahlil etmektedir.

Kendisini bir tarihçi olarak tak-dim eden İbn Haldun’un tarih anlayışının ele alındığı “İbn Hal-dun ve Tarih” başlıklı birinci bö-lümde Arslan, onun Mağrib hak-kında bilgi vermek ve kurduğu umran ilmine uygun bir anlayışla bir dünya tarihi yazmak istediğini ifade etmektedir (s. 39-40). Ars-lan’ın belirttiğine göre, İbn Hal-dun kendisinden önce yaşamış olan meşhur tarihçilerden Mes‘ûdî’nin Mağrib hakkında bilgi verdiği, fakat bu bilgilerin hem kısa olması, hem de üzerin-den uzun zaman geçmesi sebe-biyle artık yeni bir tarih yazılması gerektiği görüşündedir. Bir dün-ya tarihi olan el-İber adlı eserin-den başka, el-İber’in ilk bölümü ile birleştirilen ve Mukaddime adıyla meşhur olan eserinde İbn Haldun, tarihin konusunu oluş-turan olayların daha iyi anlaşıla-bilmesi için yardımcı bir ilme ihti-yaç duyulduğunu ve bunu kendi zamanına kadar hiçbir tarihçinin anlayamadığını ileri sürmektedir.

DÎVÂN İlmî Araştırmalar sy. 21 (2006/2), s. 189-196

189

Ahmet Arslan

İbn Haldun’un İlim ve Fikir Dünyası

Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987, viii+543 s.1

1 Kitap, İbn-i Haldun adıyla 1997 ve 2002 yıllarında Vadi Yayınları tarafından yeniden basılmıştır.

(2)

Arslan’a göre, bu yeni ilme uy-gun bir tarih eseri yazılmasının gerektiğini düşünmesi de İbn Haldun’u yeni bir eser yazmaya iten sebeplerden biridir. Tarihî olayın yapısı ve özellikleri hakkın-daki düşünceleri ile kendi tarih felsefesini temellendiren İbn Hal-dun’un tarih yazımı anlayışı, ge-leneksel Müslüman tarih yazıcılı-ğına yönelttiği eleştirilerden ha-reketle anlaşılmaktadır. Mukad-dime’de İbn Haldun, kendisin-den önceki tarihçilerin düşmüş oldukları yanlışlıklar ve bu yanlış-lıkların sebepleri üzerinde dura-rak, aynı hatalara düşülmemesi amacıyla umran ilmini temellen-dirmektedir (s. 43).

Arslan’ın ifadesine göre İbn Haldun, Mes‘ûdî ve Vâkıdî gibi otorite olarak kabul edilen tarih-çilerin eserlerinde dahi birtakım yanlışlıkların bulunduğunu, XII. yüzyıldan sonra yetişen hemen hemen bütün tarihçilerin de ben-zer hatalara düştüklerini, bunun da tarihî olayların yapıları hakkın-da düşünmeksizin (s. 51) kendi-lerinden önceki tarihçilerin riva-yetlerini eserlerine almalarından kaynaklandığı görüşündedir. On-ların düşmüş oldukları hataOn-ların, tarih ilminin saygınlığını yitirme-sine sebep olduğunu düşünen İbn Haldun, kurduğu umran ilmi ile tarihe eski saygınlığını iade et-mek isteet-mektedir. İbn Haldun bu düşüncesinin mümkün kılınabil-mesi için yeni bir metodoloji ile tarihin ve rivayetlerin ele

alınma-sı gerektiği kanaatindedir. Gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse hadis-lerde geçmiş milletlere dair pek çok malumata yer verilmesi, tarih ilminin Müslümanlar arasında rağbet görmesini sağlamıştır. Fa-kat İbn Haldun bu durumun, ta-rih ilminin Müslümanlar arasında şer‘î alana ait ilimlerden biri ola-rak değerlendirilmesi gibi bir ha-taya sebep olduğu görüşündedir. Arslan’a göre Mukaddime’de şer‘î alana dair haberler ile tarihe dair haberler arasında ayırım yap-ması, İbn Haldun’un tarihi ayrı bir ilim olarak gördüğünün açık bir göstergesidir. İbn Haldun’un dikkat çektiği bir diğer husus ise, hadis ilminin Müslüman tarihçi-lerin tarih anlayışları üzerindeki etkisidir. Burada İbn Haldun, şer‘î bir ilim olması dolayısıyla hadis ilminde ravîlerin rivayet et-tiklerinin bizatihi kendilerinin araştırma konusu yapılmasının düşünülemeyeceğini, fakat tari-hin konusu şer‘î ilimler olmadığı için, tarih ilminde şer‘î ilimlerde izlenenden daha farklı bir meto-doloji izlenmesi gerektiği görü-şündedir. Tarihe dair bir rivayetin doğruluğunun ise haber ile olay arasındaki uygunlukta aranması gerektiğini (s. 65-66) düşünen İbn Haldun, hadis ilminde kulla-nılan kişi eleştirisi yönteminin (cerh ve ta‘dîl) bu durumda ye-tersiz kalacağı kanaatindedir. Ars-lan, İbn Haldun’un, tarihin ger-çek bir ilim olabilmesi için olayla-rın nedensel açıklamalaolayla-rının yapı-DÎVÂN

2006/2

(3)

labilmesi, bunun için ise tarihçi-nin çeşitli kaynaklara ve farklı alanlara ait bilgilere sahip olup, sağlam bir bakış açısı ile tarihî olayları değerlendirmesi gerekti-ğini düşünmesini, tarihi felsefî bir ilim haline getirme çabasında ol-duğunun açık bir göstergesi ola-rak değerlendirmektedir (s. 69).

“İbn Haldun ve Umran İlmi” başlıklı ikinci bölümde umran il-minin konu ve sorunları üzerinde duran Arslan, Mukaddime’nin çeşitli yerlerinde İbn Haldun’un farklı anlamlara gelecek şekilde umrandan bahsettiğini belirt-mektedir. İbn Haldun’un bu farklı anlamlardaki kullanımlarını değerlendiren Arslan’a göre um-ranın konusu, günümüzde sosyo-loji başta olmak üzere sosyal bi-limlerin ele aldığı konulardır (s. 87). İbn Haldun’un toplumsal olayları açıklarken olayların top-lumsal şartlarını öncelediğini, ki-şileri toplumdan bağımsız olarak düşünmediğini ifade eden Arslan, umranın ne olduğunu tam olarak belirlemeye çalışmaktadır. İbn Haldun’a göre insan, hayatını tek başına idame ettirme kudretin-den yoksundur. Bu sebeple de toplum içerisinde yaşamak zo-rundadır. İnsanların yaşadıkları her toplulukta da hakimiyet mü-cadelesi görülür. Hakimiyetin el-de edilmesiyle “mülk (el-devlet)” ortaya çıkar. Arslan’a göre bütün bunlar umran ilminin konusunu oluşturmaktadır (s. 92-93). Ars-lan bu noktada iki önemli

tespit-te bulunmaktadır. Birincisi, İbn Haldun insanların hangi şartlarda topluluk halinde yaşadıklarını tas-virî bir şekilde ele almayıp, neden toplum halinde yaşadıklarını aklî-mantıkî bir şekilde açıklamaya ça-lışmaktadır. İkincisi ise, kurmak istediği umran ilmini hangi ilke-ler üzerine kurmak istediğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

İnsanı toplumsallığa iten şeyin ne olduğu, ekonomik, siyasî, kül-türel veya ahlakî olay gruplarının hangilerinin daha önde geldiği sorusuna cevap vermenin oldukça zor olduğunu belirten Arslan, İbn Haldun’un birden fazla etke-nin aynı zamanda müessir olduğu ve bunu karşılıklı nedensel bağ-lantılarla açıklamaya çalıştığını belirtmektedir. Fakat Arslan’a gö-re İbn Haldun, bunlar arasında ekonomik ve siyasî olaylara ağırlık vermektedir (s. 104). İbn Hal-dun’un bedevî umran ile hadarî umranı üretim faaliyetlerine göre belirlemek ister gibi göründüğü-nü ifade eden Arslan, onun bede-vî umranı belirleyen temel özelli-ğin tarım ve hayvancılık, hadarî umranı belirleyen temel özelliğin ise sanayi ve ticaret olduğunu dü-şündüğünü belirmektedir.

İbn Haldun’un düşüncesinde önemli bir yer tutan asabiyye kav-ramının, Mukaddime’de farklı anlamlara gelebilecek şekilde kul-lanılmasının sebep olduğu anla-ma zorluklarına değinen Arslan, İbn Haldun’un bu kavramla han-gi tür olayları açıklamaya

çalıştı-191

DÎVÂN 2006/2

(4)

ğını incelemektedir. İbn Hal-dun’a göre asabiyye, kabile ve devlet içerisinde olabileceği gibi, aynı hayat tarzını, aynı çevreyi paylaşan insanlar arasında da olu-şabilir. Arslan, İbn Haldun’un asabiyyeyi egemenlik ve mülkün sağlayıcı ilkesi olarak çok önemli işlev gören bir bağ şeklinde gör-düğünü belirtmektedir. Arslan’ın bu ifadelerinden İbn Haldun’un asabiyyeyi insanları birarada tuta-bilecek çok önemli bir güç olarak gördüğü anlaşılmaktadır (s.120). Devlet ve şehir umranı arasında ne gibi bir ilişkinin olduğu yö-nünde sorulabilecek bir soruya ise İbn Haldun’un şehir umranı-nı devletin bir eseri olarak gördü-ğü şeklinde cevap veren Arslan, onun, şehirdeki ekonomik geliş-melerin de yine devlet sayesinde olduğunu düşündüğünü ifade et-mektedir. Çünkü İbn Haldun’a göre devlet şehirlerde büyük in-san kitlelerini toplar ve iş gücü potansiyeli artar. Bu da sınaî ve ticarî faaliyetlerin daha verimli hale gelmesini sağlar. Elde edilen kârın artması, saray, cami ve ker-vansarayların yapımı gibi imar fa-aliyetlerine imkan tanımasının ya-nında ilim adamları ve sanatçıla-rın da yetişmesine müsait ortamı hazırlar (s. 134).

İbn Haldun’a göre her şeyin olduğu gibi devletin de bir ömrü vardır. O, devletin çöküşünü aynı zamanda umranın çöküşü olarak görmektedir. Bunun nedenlerini sorgulayan Arslan, bu soruya İbn

Haldun’un şehir hayatına geçil-dikten sonra meydana gelen bazı olumsuz gelişmeler sonucunda asabiyyenin çözülmesi şeklinde cevap verdiğini bildirmektedir. Burada, devletin var olabilmesi için asabiyyenin şart olduğunu belirten İbn Haldun, asabiyyenin olmaması durumunda devletin de olamayacağını ifade etmekte-dir (s. 147-151). Asabiyyenin çö-zülmesiyle devletin de çözülmeye başlaması, ekonomik yapıyı olumsuz etkiler. Bu çözülme, ni-hayet toplumun ahlakı üzerinde de olumsuz etkilerini gösterir. Paranın ve refahın yıkıcı etkileri, insanların din ve ahlak anlayışla-rında bir gevşekliğe, yozlaşmaya neden olur. Bunu bir örnekle izah eden İbn Haldun, bedevî umran seviyesindeki insanlardan kanaatkar, yardımsever, namuslu ve dindar insanlar olarak bahse-derken, şehir insanı için haris, mağrur, bencil ve müsrif gibi ifa-deler kullanmaktadır.

İbn Haldun’un umran anlayı-şında dinin durumunun ele alın-dığı “Umran, Devlet ve Din” başlıklı üçüncü bölümde Arslan, İbn Haldun’un dinî bir inanç he-saba katılmaksızın umran ve dev-let modeli çizilebileceği kana-atinde olduğunu ifade etmekte-dir. Mümkün veya zorunlu ol-ması bakımından umran içerisin-de bir peygamber veya dinin or-taya çıkması mümkündür. Din ile asabiyye arasında yakından bir ilişkinin olduğu görüşünde olan DÎVÂN

2006/2

(5)

İbn Haldun, peygamberlik iddi-asıyla ortaya çıkan bir kişinin ba-şarıya ulaşması için güçlü bir asa-biyyeye sahip olması gerektiğini iddia etmektedir. Bunun sebebi de ona göre, kendisine inanma-yanların engellemelerini aşması için asabiyyesinin güçlü olması-nın gerekliliğidir (s. 182). Bu-nunla birlikte din-asabiyye ilişkisi tek taraflı değildir, dava birlikte-liği de büyük devletlerin ortaya çıkmasını sağlayan önemli bir faktördür. İbn Haldun burada Hz. Peygamber dönemini ve İs-lam devletinin kuruluşunu örnek olarak göstermektedir. Arslan, bu önemine işaret etmesine rağ-men, İbn Haldun’un devletin kurulabilmesi için asabiyyenin şart, dinin ise ikinci dereceden bir âmil olarak kalmakta olduğu-nu düşündüğünü ifade etmekte-dir (s. 184).

Deve yetiştirerek bâdiyede ha-yatlarını idame ettiren Arapların bedevî umranın en alt basama-ğında olduklarını düşünen İbn Haldun, onların asabiyyenin ba-sit hali olan “korunmaya dönük asabiyye”leri olduğunu (s. 198) ve bunun sonucu olarak hiçbir zaman devlet kuramayacaklarını iddia etmektedir. Çünkü ona gö-re devleti ortaya çıkaran ancak “saldırıya dönük asabiyye”dir. Fakat kendi dönemine kadar ge-çen sürede, gerek İslam öncesi dönem gerekse İslamî dönemde Arapların çok sayıda devlet kur-muş oldukları malumdur. Arslan,

bunun nasıl olup da mümkün olabildiği sorusuna ise İbn Hal-dun’un din (veya özel olarak İs-lam) yardımı ile mümkün oldu-ğunu söyleyerek cevap verdiğini ifade etmektedir. O, bedevî um-ran seviyesinde olan insanların ta-biatlarının yaratıldıkları gibi ol-duğunu, herhangi bir değişime uğramadığını ve Allah’ın gönder-miş olduğu peygamberlerin ge-tirdiği hak dava etrafında tam bir sadakatle birleştikleri ve bu saye-de kendilerinsaye-den kat kat güçlü düşmanları mağlup etmeye muk-tedir olabildiklerini düşünmekte-dir. Buna örnek olarak da Kadisi-ye ve Yermük savaşlarında Müs-lümanların elde ettikleri başarıla-rı göstermektedir (s. 184). Aynı yaklaşımla dinlerinden uzaklaş-tıkları zaman Arapların saltanat-larını Türklere ve İranlılara kap-tırdıklarını ifade etmektedir (s. 201). Umrana ulaşmak için dinî bir harekete dayanmak gerekme-diği görüşünde olan İbn Hal-dun’un Araplar hakkında dinin esas olarak alındığı bir açıklama çabasında bulunmasını eleştiren Arslan, benzer hayat şartlarına sahip olan Türkler ve Berberîler-de neBerberîler-den aynı sonucun ortaya çıkmadığına dikkat çekerek İbn Haldun’un bu açıklamalarının tatmin edici olmadığını ifade et-mektedir (s. 203). “İslam, Asa-biyye ve Mülk İlişkileri” alt başlı-ğında devlet ile din arasındaki ilişkiyi İbn Haldun’un nasıl algı-ladığını ortaya koymaya çalışan

193

DÎVÂN 2006/2

(6)

Arslan, İslam tarihinden bazı ör-nekler göstererek, halifenin gö-revlerinden birinin dinin korun-ması olduğunu düşünen ve aklî siyaset ile dinî siyasetin birbirleri-ni reddetmedikleri görüşünde olan İbn Haldun’a katılmamak-tadır. Hz. Ali-Muaviye ve Hz. Hüseyin-Yezid arasındaki çatış-maları örnek gösteren Arslan, İbn Haldun’un bakış açısıyla bu çatışmaların izahının mümkün olmadığını ifade etmekte, bütün çabalarına rağmen İslamî umranı ve devleti İbn Haldun’un kendi sistemi içerisinde açıklayamadığı-nı düşünmektedir (s. 239).

“İbn Haldun Öncesi İslam’da Din-Felsefe İlişkileri” başlıklı dördüncü bölümde, İbn Hal-dun’a kadar olan süreçte ortaya çıkan Müslüman düşünürlerin görüşleri özetlenmeye çalışılmış-tır. Arslan Nazzâm, Câhız, Eş‘arî ve Bâkıllânî gibi kelam bilginleri-ni Hallâc, İbn Arabî ve Gazzâlî gibi mutasavvıfları Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi “felâsi-fe” olarak adlandırılan felsefecile-ri kastetmekte ve iman ile akıl ara-sındaki ilişkileri değil, onların İs-lam ve felsefeyi nasıl gördüklerini ele almaya çalışmaktadır. İlk ola-rak Mu‘tezile ve Eş‘ariyye kelam sistemlerinin temel öğretilerini aktaran Arslan, bunun ardından Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd’ün din-felsefe ilişkisi konu-sundaki görüşlerini incelemekte ve özellikle Gazzâlî’nin “felâsi-fe”ye yönelttiği “metafizik alanda

felsefî bilginin kesin sonuç verme-sinin imkansız olduğu” yönünde-ki eleştirisini aktarmaktadır.

Arslan’ın temel olarak İbn Hal-dun’un felsefî bilginin ilâhiyat alanındaki geçerliliği hakkındaki görüşlerini irdelediği “İbn Hal-dun’da Felsefe-Din İlişkileri” başlıklı beşinci ve son bölümde ise onun felsefeyi nasıl algıladığı-nı, felsefeyi nasıl değerlendirdiği-ni açıklamaya çalışmaktadır. Ars-lan’ın belirttiğine göre o, Mu-kaddime’nin son bölümü olan al-tıncı bölümde ilimleri “felsefî-ak-lî ilimler” ve “nak“felsefî-ak-lî-vaz‘î ilimler” şeklinde ikiye ayırmaktadır. Bu ayırıma dikkat çeken Arslan, İbn Haldun’un kaynak bakımından naklî ilimlerin vahye, felsefî ilim-lerin ise akla dayandığını belirtip, bu ilimlerin birbirlerine indirge-nemeyeceği görüşünde olduğu-nu ifade etmektedir (s. 408). İbn Haldun’un epistemolojisinin an-laşılabilmesi için mantık ilmi hak-kındaki görüşlerine temas eden Arslan’ın belirttiğine göre o, mantığı, varlık hakkında doğru bilgiye ulaşmanın yollarının gös-teren bir metot ve bilgiye ulaşma çabası esnasında zihni yanlışlara düşmekten kurtaracak bir disiplin olarak görmektedir (s. 413). İs-lam düşünce tarihi boyunca man-tığa yöneltilen eleştirileri de hak-sız bulan İbn Haldun, bu disipli-ne eleştiri yödisipli-neltenlerin mantı-ğın, kendisi bilgi vermeyen, fakat bilginin elde edilmesine aracı olan bir disiplin olduğunu anla-DÎVÂN

2006/2

(7)

yamamış olduklarını ifade etmek-tedir. Arslan’ın belirttiğine göre İbn Haldun, Râzî ve Hunecî gibi ilim adamlarını, mantığı müstakil bir ilim dalıymış gibi ele almış ol-dukları için eleştirmektedir.

Her ne kadar Aristo mantığını kabul ediyorsa da Arslan, İbn Haldun’un çok önemli bir nokta-da Aristo’nokta-dan ayrıldığını belirt-mektedir. İbn Haldun’a göre bil-ginin konusu dış dünyadaki nes-nelerdir. Bir bilginin doğruluğu da, nesnelere uygunluğu nispe-tindedir (s. 432). Bu düşüncesiy-le İbn Haldun’a göre bir bilginin doğruluğunun “tahkik”ten geçti-ğini söylemek yanlış olmaz. Aris-to ise bir bilginin doğruluğunun “ispat”tan geçmekte olduğunu düşündüğünden, Arslan, İbn Haldun ile Aristo arasında bilgi-nin doğruluğunun ne şekilde bili-nebileceği meselesinde önemli bir farklılık olduğu görüşündedir.

İbn Haldun’un felsefî ilimler-den tabiiyyât hakkındaki görüşle-rine değinen Arslan, onun, filo-zofların bu alana dair görüşlerine eleştirel bir yaklaşımının olduğu-nu belirtmektedir (s. 447). Filo-zofların ilâhiyat alanına dair gö-rüşlerinin herhangi bir temeli ol-madığını düşünen İbn Haldun, bu noktada Aristo’nun çizgisini devam ettiren Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi filozoflara değil, “(…) Tanrısal varlıklar

üze-rinde elimizde hiçbir kesin bilgi olmadığını, onlarla ilgili olarak ancak bir takım zanlara sahip ol-duğumuzu” söyleyen Platon’a katılmaktadır (s. 469). Arslan’ın ifadesine göre, metafizik hakkın-da “varlık dünyası insan için fazla geniştir” diyen İbn Haldun, me-tafiziğin “içinde gelişmenin geri-de hiçbir iz bırakmadığı ve insa-nın ona ne kadar yaklaştığıinsa-nın yalnızca varsayılabildiği, ufkunun görünürde bir gaye taşımadığı sı-nırsız bir deniz” olduğuna inanan Kant’a2yakın bir tutum içindedir.

Filozofların ilâhiyat alanına dair konular üzerinde yapmış oldukla-rı incelemeler neticesinde, kelam ve tasavvuf âlimlerinin de ilimleri-nin konuları dışına çıkarak felsefî meseleleri ele almalarını eleştiren İbn Haldun, bu ilimlerin önceki temsilcilerinin -mesela kelamda Cüveynî’ye kadar- görüşlerini be-ğenirken, sonra gelenlerin bu ilimleri “felsefîleştirdikleri”ni dü-şünmektedir. İbn Haldun’a göre naklî ilimler hakkında araştırma yapan âlimlerin yaklaşımlarının fi-lozoflarınkinden farklı olması ge-rekmektedir (s.504).

Felsefenin ne olduğunu ortaya koyarken, ne olmadığını da orta-ya koymuş olan İbn Haldun’a gö-re felsefeciler her şeyi açıklama ça-basındadırlar. Fakat felsefe her şe-yi açıklayabilecek bir ilim değildir. Duyulara konu olan şeyleri

açıkla-195

DÎVÂN 2006/2

2 Kant, Yaşamın Anlamı, çev. Gürsel Uyanık-Ahmet Sarı, İstanbul 2004, s. 39.

(8)

yabilir, fakat her şey duyulardan ibaret değildir. Bu sebeple felsefe-ciler duyuların algılayamadıkları konularda herhangi bir fikir ileri sürerken, doğruluğuna kesin ola-rak inandıkları şeylerden, İbn Haldun’a göre hiçbir dayanakları olmadan hareket etmektedirler. Bu nedenle kendilerine yöneltilen haklı eleştirilere maruz kalmakta-dırlar. Eğer her şeyi açıklama iddi-asından vazgeçerlerse, bu durum-da felsefeye yöneltilecek eleştirile-rin haklılığı da ortadan kalkacak ve felsefeye itibarı iade edilmiş olacaktır (s. 513)

İbn Haldun’un din-felsefe iliş-kisi probleminde Gazzâlî tarafın-da mı, yoksa felâsife çizgisinde mi yer aldığı sorusunu ise Arslan, onun, ortaya koyduğu düşünce-lerle orijinal bir yaklaşıma sahip olduğunu belirterek cevaplamak-tadır. Felsefenin dinî meseleler hakkında hüküm verme yetkisine sahip olmadığını düşünmesi se-bebiyle İbn Haldun Gazzâlî’ye daha yakın durmaktadır. Fakat

felsefenin matematik, mantık, ta-rih ve umran ilimlerinde kesin bilgiye ulaştırabileceğini de dü-şünmektedir (s. 515-523). Kur-muş olduğu umran ilmini felsefî bir bakış açısıyla temellendiren İbn Haldun, Arslan’a göre sosyo-loji ve tarihi bugünkü anlamda ilk olarak sistemleştirmeye çalışan ilim adamıdır (s. 528).

Genel itibariyle akıcı bir üsluba sahip olan eserde İbn Haldun’un Mukaddime’sinin Arapça orijina-li, İngilizce ve Türkçe çevirileri-nin3eşzamanlı olarak kullanılma-sı ve bütün dipnotlarda sözkonu-su neşirlere atıfta bulunulması, eserin değerini bir kat daha artır-maktadır. Arslan’ın çalışması, ül-kemizde yapılan İbn Haldun ça-lışmalarına büyük katkı sağlamış tır ve halen bu işlevini sürdür-mektedir. Bu açıdan eser, genel-de İslam düşüncesi özelgenel-de ise İbn Haldun’un düşünce sistemi konusunda araştırmacıların müs-tağni kalamayacakları bir nitelik taşımaktadır.

DÎVÂN 2006/2

196

3 Eserde Mukaddime’nin Beyrut’ta yapılan Arapça orijinal neşri,

(Mukaddi-me, el-Matba‘atü’l-Edebiyye, Beyrut 1900), F. Rosenthal tarafından yapılan

İngilizce (İbn Khaldûn, The Muqaddimah, An Introduction to History, Pantheon Books, New York 1958), Zâkir Kâdiri Ugan tarafından yapılan Türkçe tercümesi (İbn Haldun, Mukaddime, MEB, İstanbul 1968-1970) kullanılmıştır.

Referanslar

Benzer Belgeler

“eski İstanbullu” olarak gördüğü Rum, Ermeni ve Yahudi kökenli bireylere sınıfsal ve kültürel bakımdan –Anadolulu yeni göçmenlere karşın– yakın

Impressionnabilité suraiguë, besoin presque dou­ loureux d’affections uniques, attirance vers les simples qu’explique probablement l’instinctive élec­ tion des

Rus filosunu arayınız ve nerede bulursanız, savaş ilan etmeksizin hücum ediniz." Cemal Paşa’nın verdiği emir ise şöyledir: "Donanmamızın Birinci

Eğiklik 45 derece olsaydı 66°33’ olan kutup daireleri Ekvator’a yaklaşık 21,5 derece daha yaklaşırdı.. Güneş ışınlarının dik geleceği aralık da geniş- leyeceği

Bu, sa­ dece, geçmişe intikal eden itibarî bir zaman bölümünün hatırasına karşı değil, onunla beraber bizden uzaklaşan bir ömür devre­ sine, daha doğru

Tüm bunların yanında kalpleri kaynaştırmak fikri de İbn-i Haldun için önemlidir ve İbn-i Haldun’a göre güçlü olmak yalnızca sayıca çok olan insanların

bilecek B edâi’u’s-Silk fi Tabâi’i’I-Mülk adlı eserinde, İbn Haldun’dan önceki müelliflerden onun görüşlerine paralel kanaat taşıyanlardan da

Çalışmada medeniyetler çatışması bağlamında İbn Haldun’un eğitimle ilgili görüşlerini ele alınmıştır çünkü eğitim İbn Haldun’da medeniyetle