Melih Cevdet Anday, son
şiirlerini “Yağmurun Altında”
adıyla kitaplaştırdı. Anday
yine unutulmaz şiirler ve
dizeler armağan ediyor
edebiyatımıza.
________ Melih Cevdet Anday’m şiirlerini Rasin resimlemiş________
'Yağmurun Altmda'Ki şiirler
GÜLTEKİN E M R EM
C. Anday, yaşadığı yüzyılı yar gılıyor yeni şiirlerinde. “Yir-• minci yüzyılı yaşadım” diye di
ze düşürürken kitaba giriş şiirinin ilk di zesinde, hemen “Ertelenmiş bir yüzyıldı
bu”, diye ekliyor, düşüncesini açmaz, ka
palı kalır, istediğiniz gibi yorumlayabilir siniz bu iki dizeyi. İlk beşliğin son üç di zesi de pek kendini ele vermez. “Yaz- gı”nın “uydusu” “Yıkık bir sur”dur. Bu rada bir parçalanmışlık, bir-tarihe karış ma söz konusu sanki. İşte bu “yazgı”nm,
“uydusu” “Bekletir ömrü”. Kimle mi? “Yürüyen ayla birlikte”, yani tarihle. “Günün adını koy”maya da bırakmaz bu “sur”, bu “yazgı”, bu “uydu”, bu yaşan
mışlık, bu tükenmişlik.
“Erdem”, “Yanıtsız bir yaşamdı”r. Bu
da hem “Herkes içindi”r, hem de “kimse
içindi”r; yani hem herkesi ilgilendirir,
hem de kimseyi ilgilendirmez. Böylesi du rumlarda okunamayan yazılar, hep umut olur, çare olur, çözüm beklenir. Anlaşıl maz duaları düşünün hele bir. Bir çaredir yine de çözümsüzlüğün çözüme kavuştu rulması umudu. Aslında her şey bir kur
gudur yaşamda. Tüm yaşamları düşünün ce kurmacanın ağır bastığını görürüz. Akıp giden günlerin, ayların ve yılların ortaya koyduğu bu giz, bir kurgudan öte değildir, o da bir saman alevi gibi çabuk geçer ve bacalardan savrulup gider du manı da. Geride dişe dokunur bir şeycik de kalmaz.
Çağın ve insanlığın tedirginliği
M. C. Anday, “Yirminci yüzyılı taşı
dım”, derken Yağmurun Altında’nın
üçüncü beşliğinin ilk dizesinde, çağın ve insanlığın yaşadığı “Tedirginliğ”e dikkat çekiyor. Tedirginliğini yaratan ise “zorba”
“sanrılar”dır. Bu dizelerden insanı, çağı
yiyip bitiren, bir kurt gibi kemiren huzur suzluk anlaşılmalıdır gibi geliyor bana. En karamsar anda bile umut hiç eksik ol maz M. C. Anday’ın dizelerinde, insanın ve insanlığın en karamsar anında bile “Ve
tohumun beklenmedik gürültüsüyle”
umut, “Çıplak su gibi” beliriverir hemen yanıbaşımızda. “Zaman” kendini durma dan yenilese de, “us” hep diri kalır evren de. Us hâkimdir Anday’ın şiirlerinde. Duyguyu yakalamak zordur ilk elde, ko layca belli etmez kendini. Us, duygudan önce gelir hep.
“Aklın” yenilgiye “uğradığı” anlar da
/VIELİH CEVDET
ANDW
yağmurun atımda . RİsiîYver: RAS N çoktur. Bu durum da dünyanın bir “içtenlik” ifadesidir aslında. Savaşla rın, yıkımların, vah şetlerin, toplu k ı yımların yaşandığı dünyamızda, “akıl” kimi şeylere engel olam ıyor, çözüm bulamıyor. Yıkım ların sonu gelmiyor hiç. Bu nedenle “Bir şive gibidir insan,
ey öldürülmüş insan”. Şive gibi anlaşıl
mazdır pek çok şey. insan, durmadan ölür, hep bir yanı eksik olarak doğmaz, ama pek çok yönü eksilmiş olarak ölür, öldürülür. Sabırsız bir yaşam dır bu, ölümlere doymayan. Tarihin bağrında akıp duran insanlık ırmağından “testi” dolduran, her şeyini “sese” dönüştüren.
“Soylu” “çılgınlıkların “yaşamın” “gündemi”ni belirlediği bir yüzyıl bu tü
ketmekte olduğumuz. Bir başka yüzyıla geçişin arifesinden kısa saptamalar değil M. C. Anday’ın şiiri. Tüm bir insanlık dramının da destanı gibi, özümlenişi gibi, felsefesi gibi son şiir kitabını oluşturan şi irler. O, “Yirminci yüzyıb yaşadım”, diye
G elecek için vargüçleriyle çalışan bilim adam ları hem insan lık için çalışıyorlar, hem de onun kuyusunu kazıyorlar. H er an dünya koca man bir mezarlığa dönüşebilir. Bu d en li çok renkli, çokdilli, çokkültürlü, çoksesli bir dünya, aynız amanda, koca man bir m utsu zlu k lar yuvası da. A ragün, m u tlu aşk y o k tu r, derken, acaba M. C. A n d ay gibi m i düşünüyordu.
yinelerken bir kez daha, çağın görkemi nin boğduğu insanın “yeryüzünde” “sa
hipsiz” kaldığına da değinmeden yapa
maz. Insan(lık), giderek yalnızlaşmakta, birbirinden soyutlanmakta, belirli imajla rın, reklam bombardımanının, tüketim ekonomisinin kıskacında giderek küçül-, mekte ve geriye “bulutlar”ı “düş”e çağır mak kalıyor, o da gelirlerse.
Destansı söylemini şu dizelerle ne güzel sürdürüyor M. C. Anday: “Bir mezar
f
¡ördüm içinde kimse yok.” Yalanın, ya-ancılığın, gözboyamacılığın, aldatmaca nın, rüşvetin, haksız kazancın, soygunun, talanın kol gezdiği günümüzde insan(lık), bir uçurumun kenarında duruyor sanki: Bir yanı yaşam, bir yanı mezar. Gelecek için vargüçleriyle çalışan bilim adamları hem insanlık için çalışıyorlar, hem de onun kuyusunu kazıyorlar. Her an dünya kocaman bir mezarlığa dönüşebilir. Bu denli çok renkli, çokdilli, çokkültürlü, çoksesli bir dünya, aynı zamanda, koca man bir mutsuzluklar yuvası da. Aragon,
mutlu aşk yoktur, derken, acaba M. C.
Anday gibi mi düşünüyordu.
Anlamsız yazgılar
Olumsuz bir dünya tablosunun oltasın dan fışkırıverir “yabanıl erinç”. “Ölümü
diril ”ten, yine insandır: Kendisi de diril
mek zorundadır öteki ölümlülerle birlik te. M. C. Anday’ın “Yirminci yüzyılı taşı
dım”, diye dizeyi yinelemesinin nedeni ne
olabilir? Tüm geçmiş yüzyılların günü müze dek iz bırakarak geldiğini ve bizim suç sayılanlara da, güzelliklere de, kötü tarihe de, anlamsız yazgılara da ortak ol duğumuzu mu vurgulamak istiyor acaba? Çağımızın giderilemeyen sancısının geç miş yüzyıllarda insanlığın olgunlaşama- masına mı bağlıyor Melih Cevdet? “Yir
minci yüzyılı” taşıdığı yer “Golgota”dır
onun. Yani Isa’nın çarmıha gerildiği yer. İnsanlığın işlediği bir cinayet olarak orta ya çıkıyor M. C. Anday’ın şiirinde Isa’nın öldürülüşü. Artık giderilmesi olanaksız bir suç, yüzyıllarca pek çok değişik bi çimde yinelenerek günümüze dek geldi ve hâlâ sürüyor. Öldürülen insanlığı di riltmek olası mı?
“Mevsimler” de kurgunun parçaları
değil mi? Düzenli aralıklarla ömrümüzü etkileyerek geçip giderler ve yeniden ge lirler. Bir beklenti yumağının çözümü de ğil mi kurgunun yaşamımızdaki yeri? Yaz gelecek, kış gelecek, güz gelecek, ilkyaz yaşamımıza anlam katmıyor mu? Kurgu nun, belki de, en önemli parçası “umut” değil mi? O, yani umut, ‘sabrın tutamadı
ğı” bir “ırmak”, değil mi? Akıp durur “sabır” da, “umut” da bir “Irmak” :misa
li. Bu kurgunun içinde ise, “Umutsuzlu
ğumuz insan kalmak içindi”r, der M. C.
Anday. “Umutsuzluk” da kimi duyguları diri tutmaz mı? Örneğin çifte su verilmiş öfkeleri, mızrak ucu gibi sivri hırsları?
“Yirminci yüzyılı yaşa”yan insanlık, bir
erken çöküntünün içinde değil mi? “Sel
gibi kuruyor yaşlılık, gençlik”, derken M.
C. Anday, erken gelen ölümlerden, vakit siz ölümlerden, kıyımlardan ve savaşlar dan da söz etmiyor mu? “Sanki melekle
ri gördük” Tanrının pek işe karışmadığı
bir alabora bu? Karmaşa, yıkım yan yana, hatta içi içe. “Dingin karşıtlıkların adı” yok mu? Vardır elbette.
Geçmişi anlamak
Tüm yüzyılların özümlendiği bir çağı yaşıyoruz bir başka çağa geçmeye birkaç yıl kala. Yine de çok şey anlaşılmaz değil mi insanlık için? Kimsenin vakti yetmedi şimdiye dek, bundan sonra da yetmeye cek, içinde bulunulan anla birlikte geçmi şi anlamaya. Bir tek doğa mı insanın ya nında yer alıyor, dersiniz? Ölüp ölüp di rilmesiyle bir kurguyu da yaşasa doğa, yi ne de umudu ve umutsuzluğu barındırdı ğı için bağrında, insana en yakın bir dost gibi, değil mi? Vakit yok dünyayı anlama ya, olayları, olanları, yaşananları anlayıp yorumlamaya. Bir de bakıyorsunuz ölüm tutmuş elimizden, bir başka dünyaya gö- çürüvermiş bizi. Onun için “her ölüm,
erken ölüm” değil mi?
Ad bırakarak geçip giden “Atalardan” geriye ne kaldı? “H uysuzluk”lar mı? “Kuşku”lar mı? Yapıtlar, kazanılmış/kay- bediîmiş savaşlar mı? Bilimsel çalışmalar mı? “yeryüzü deliliği”n, çılgınlığın eşiğin de tepinip durmuyor mu? inanılan, yü celtilen değerler “Âmâ” değil mi, “doğuş
tan yarım” değil mi? Onlarla aramızda
büyük “Ara”lar yok mu? Büyük boşluk lar yok mu? Ya da bir sunak mı bize sun dukları? Değer verdiklerimiz çağımıza da, insanlığa da yakışmayan değerler de ğil mi? Büyük isimler, kimi zaman insanlı ğın başına belâ kesilmiş adlar değil mi?
Aslında kim vaşadı ki “yirminci yüzyı
lı”? M. C. Anday da şöyle soruyor soru
yu: “Kim yaşadı ki kendi yüzyılını?” Kim anlar “Akarsuyun dilinden”? Ne konu şur, ne anlatır nehirler, ırmaklar, dereler, çaylar birbirlerine? Orpheus’un mistikli- ğiyle eş mi tutuyor kendini M. C. Anday? Yoksa, Orpheus’un büyüklüğüne, ününe eş mi görüyor kendini? ikisi de olabilir.
“Giz dönüp baktığımız yerde kaldı.”nın
içeriğinde gizli ve çok giz var. Geçmiş tü müyle bir gizler yumağı değil mi? Çöze mediğimiz pek çok şey var geçmişin peşi ne düştüğümüzde. Geçmişi günümüze getirmenin ve yeniden yaşamanın olanağı yok.
M. C.
A n âay’ın şiirinde çözemediği “ama tan ıdık ” “sesler” çoktur, bu da şiirine giz katar. Yaşamı bir bilmece olarak algılamayî da sever Melih Cevdet.Olgunlaşmamış bir yüzyıl değil mi bu bizi sarıp sarmalayan? insanlığın en son aşaması gibi gözükse de şimdilik, aslında, gelecek yüzyılları düşündüğüm üzde,
“ham” bir yüzyıl bu yaşadığımız. Soru
sormayı seven, daha doğrusu düşünmeyi seven bir şair M. C. Anday. Sorularına ya nıt bulamasa da çoğu zaman, geçmişi di diklemekten, çağın sorunlarına kafa yor maktan da geri kalmaz hiç. Şiirde felsefe yi sever. Onun şiirleri düşünce yüklüdür bu yüzden. Sorunlara gömülmüş bir şiirle çıkmaz karşımıza o, üstelik sorunlara da değinmez. Okur, onun şiirini okurken pek çok soruya yanıt aramadan yapamaz, pek çok sorunu düşünmeden edemez.
“Yirminci yüzyılı” yaşarken de insan, “O çağa bu çağa gömüP’ür. Her çağı yaşı
yoruz günümüzde: Feodal yapıdan, avcı toplumuna (günümüzde olmasa da), ka pitalizmden sosyalizme, köleci toplum yok ama sömürülen ülkelerle sömürülen ülkelerin pek kardeş kardeş geçinememe si, çağdan çağa süre gelen sorunlar, ilişki ler değil mi? insan ilişkilerindeki inişler çıkışlar, toplumsal çalkantılar, dehaların çağlara kazıdığı önemli yapıtlar çağdan çağa, gönülden gönüle akıp durmuyor mu? Tüm zamanların örtüsü, koruyucu su, tanığı “Gökyüzünden başka çağ yok
tur.” Tüm çağları, yüzyılları düşününce “ne çok geçmiş var, ne çok zaman”, iki
bin yılına dek geçen süredeki geçmişi ve ondan önceki geçmişi düşününce, akıl al maz bir bilgi ve tarih birikiminin varlığı bile tüylerimizi diken diken etmeye yeti yor. Geleceğe yöneldiğimizde, “Ne çok gelecek” de ürpertiyor bizi. Oysa, insanın yaşadığı süre ne kadar da kısa. Hemen hemen hiç zamanımız yok kendimize ve yaşamımıza. Hiçbir şeyi tam yaşayamıyo- ruz bunca geçmişin ve geleceğin içinde. Bu nedenle “sözcük”ler “Kapalı bir avuçtur”, anlamını kolayca ele vermez ve gizini hep gizler. Tarihin bağrından, za manın karnından sökebilirsek anlamı, gi zi, açılır avuç, sözcük karışır günlük yaşa mımıza, girer dolaşıma. Neden soru sorar insan? Bunca giz varken, neden sormasın, neden sözcüklerle kucaklaşmasın?
M. C. Anday, bilgece bir söylemle”Hiç-
bir yüzyılı yaşamadım”, diye itiraf ediyor.
Kim yaşadı ki? Tarih alıp götürüyor tüm değerleri bildiği ve bizim bilmediğimiz yerlere. Sonra sorular didiklemeye başlı yor tarihin çöplüğünü, ne çıkarsa bahtı mıza! Kuş, çağlar arası köprü ise, “ses ten”leşir, “Tüy” hafifler “ruh”a dönüşür.
“Hap anlar gibi ol”muşuzdur bir şeyleri,
ne yazık ki, tam anlayamamışızdır yine de pek çok şeyi. “Çağ ağlat”ır şairi, insanlı ğa, “Nesne ile bilinç” tekleşir,aynı gövde de barınır. Tüm bunlar bir bilmece sanki:
“ne hoş bilmece içinde yaşadım.” Bile
medik pek çok şeyi, pek çok soru sorduk, pek çok şey yanıtsız kaldı, kalıyor, kala cak.
Çağdan çağa taşınan değerler
Belki de bir Homeros çağımızın “acık
lı” destanına dizeler düşürüyordur, imge
ler topluyordur durmadan. Elbette bu çağdan da kalacak yarına bir şeyler. Gele cek çağlarda yaşayanları çok etkileyecek, düşündürtecek, coşturacak, üzecek, se vindirecek şeyler de kalacak günümüz den. Onların ne olacağını biz bilemeyiz şimdiden. Tarih, süzecek, ayıklayacak on ları. Hangi şairin hangi şiirini, hangi mü zisyenin hangi yapıtı, hangi ressamın han gi tablosu yarının geçmişinden gelen de ğerler olacak? Ama çağdan çağa taşınan değerlerle var oluyor insanlık. Kendinden önceki değerleri koruya koruya (koruya bilirlerse), yeni değerlerin yaratılmasını sağlamaya çalışıyor çağ.
Uzun şiirin son beşliği ise, yeniden do ğuşu, yok olmamayı imliyor sanki, insan
Olgunlaşma mış bir yüz y ıl değil mi bu bizi sarıp sarmalayan? insanlığın en son aşaması gibi gözükse de şimdilik, aslında, gele cek yüzyılları düşündüğü müzde, “ham ” bir yüzyıl bu yaşadığımız.
ölse de, bir başka şeye dönüşür, bir başka biçimde yeniden yaratılır inancı hâkim sanki bu beşliğin özüne. “Kalk dostum
ormana gidelim/ Geyik sesleri içine çö kelim/ Yeniden doğuş, kıvanç, uyum”.
Dünyanın kurguları b ir yana, insanlık bir yana, hiç düşünmeye gerek yok, apaçık ortada her şey. insan yok olmuyor, yeni den yaratılıyor. Doğanın bir parçası hali ne geliyor.
Yağmurun Altında’ya albüm kimliği
kazandıran Rasin’in resimlerinin ardında ki dizeler de şöyle: “v e tohum un/ bek le
m edik gürültüsüyle/ gök yüzünde usum u zun dirliği/ hep dolar gibi/ tabular arasın da/ bütün yüzyılları/ bilip d e diyenim iz yok/ giz dönüp baktığımız yerde/ ses yok/ ö n ce erte yok"
Yaşlı bir ozanın gözüyle dünya
Kitabın ikinci bölümündeki şiirlerde de deneyli, çok yaşamış, çok şey görmüş b ilge b ir ozanın söylem i hâkim . Dil alabildiğine yalın ve süssüz. imgeler ken diliğinden yer almış sanki dizelerde, öy lesine doğal: “Kömür kokusu yaşam”,
“Dikişsiz gökyüzü”, “Diz çöken deniz”, “Gençliğim benim, hafta tatilim”, “güvercin bakışb gün”... gibi. Bu bölüm
deki şiirlerde “Yalnızlık, gözleri iyi gör
meyen yaşlı bir kadının torunu.” olarak
imgeleniyor. Yaşlı bir ozanın gözüyle bakarız dünyaya: Dingin, rahat, sıcak bir bakıştır bu: “Saat ve pencere susmuş.” Dingin bir doğa, “Zaman bağlanmış”, kuşlar sevişiyor, “Yağmur, kaybolmuş bir
köpek gibi başı önde, evinin/izini kok luyor.”, “ova” “Uykusuz”dur ve “kim secikler yok”tur. Yağmur (s. 43) şiirinin
son diz.çsi tam M . C. Anday’a yakışır bir dize: “Ölüp dirilmek için her zaman fır
sat bulmuşumdur.” Akıl hakim dizeye,
duygu kendini herpen ele verm iyor: Zaman hem var, hem yok. Yaşamla ölüm arasına sıkışmış bir ozanın dünyası fış kırıyor dizeden.
M. C. Anday’ın şiirinde çözemediği
“ama tanıdık” “sesler” çoktur, bu da
şiirine giz katar. Yaşamı bir bilmece olarak algılamayı da sever Melih Cevdet.
“Yeni düşünceler” şiirinde hep boy gös
terir, onlar “Belki de ufkun seyir
kutusudur.”iar. Acı da hâkimdir şiirlerine
boydan boya: “Bak aşı mevsimi geldi acı
çekmenin”. “Kış damlarını” da, “ırmak ağızlarını” da yoklamış bir bilgedir o. M.
C. Anday, “Gökyüzü ile/bulanan çay” içer o k u rlarıyla b irlik te. O kurların yüreğinde “Kır çiçekleri ara/sındaki arı
gibi kandan daha hızlı çarpan sevinç.”
hiç eksik olmaz.
Yağmurun Altmda’ki şiirlerdeki dizeler
yine tekli biter. Çift dizeleri kullanmaz M. C. Anday. O, şiiri duyar, hatta görür, ona dokunur bile. Yine de, bu kadar usta ol masına karşın, şiirle karşılaşınca “şaşkın
lığa” düşer. Şiire ilişkin sözü şöyle sür
dürüyor M. C. Anday: “Bütün tarihte,
bütün dünyada şiir var, ama onun ne ol duğunu bir bilen yok. Uğraşacaksınız, didineceksiniz, sizi sevindireceğini görüvereceksiniz, tanımış gibi olacak sınız, ama yitiverecek o, başka sefer baş ka bir kılıkta çıkacak karşınıza.”
M. C. Anday, Yağmurun Altında’yla şiirimize unutulmaz.şiirler, dizeler ar mağan ediyor. ■
Yağmurun Altında/ M elih C evdet An
day/ Şiir/ Adam Yayınlan/ 64 s.
C U M H U R İ Y E T K İ T A P S A Y I 2 8 1 S A Y F A 13
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi