YAŞAMLARINDA “İLKLERLE SANATÇILARIMIZ
TARIK DURSUN K.
Okuduğum ilk kitap ne idi? Hiç anımsamıyorum. Bir roman, bir hikâye ya da bir masal? Olabilir. Peki, ilk ezgi? Onu da anımsamıyo rum. İz m ir ’ in A lir e is M a h allesi b ir yo k su lla r mahallesiydi, yoksulların hiçbir zaman şarkı-türkti çağıracak güçleri olmamış tır. Yüzyıllar boyu unutul muş, kendi başma bırakıl mış, yoksulluğu gerdanına muska yapmış Anadolu in sanı şarkı söylemez, türkü çağırır ama o çağırdıkları nın tümü de bir yakarıdır, bir yakınmadır, özü için bir acınmadır.
İ L K Ö Y K Ü M ve 10 L İ R A T E L İ F Ü C R E T İ
İlk hikâyemi unutma dım, tabii. Uyduruk bir hır- sız-polis hikâyesiydi, o y ıl larda (benim çocukluğumun yıllarında) gözde bir dergide “ 1001 Roman” da yayınlan mıştı. En “ lüks” sinemanın 10 kuruş olduğu bir dönem de, telif hakkı olarak 10 lira göndermişlerdi. Samanpa- zarı Postanesi’ne elimde nüfus cüzdanım, yanımda ağabeyim Faruk Kakm ç’la birlikte gittik, aldık. İlk telif hakkım çarçabuk aile cek “ sosyalize” edildi: A ğ a beyim “ düşürürsün, yazık edersin” kaygısıyla 2.5 lira
sını, annem de “ kış
kıyamettir, kömür alalım” zorlamasıyla 5 lirasını elim den alddar, bana 2.5 lirasını bıraktılar. Ortaokulun bi rinci sınıfındaydım, sınıf arkadaşlarınım “ tahrir” ödevlerini 25 kuruş karşı lığında yazıyor, “ iy i” kaza nıyordum, o yüzden önem semedim bu bölüşümü.
Sonra uzun yıllar, tâ askere gidene dek hep şiirle
uğraştım. İnanılmayacak
kadar kötü şiirlerdi, dergi lerin çoğunda yayınlanıyor du bunlar. “ Nilüfer” diye bir derginin açtığı yarışma ya girmiş, bir de “ Burla B i raderler A jandası” kazan
Tank Dursun K ., 1978
mıştım. Birinciye vere vere bunu vermişti dergi.
g a z e t e c i l i ğ e
İL K A D IM ...
İlk gazetecilik atılımım, ortaokulun üçüncü sınıfında gerçekleşti. Teksirle (ve 150 adet b a sk ılı) çıkarılan “ Matrak” adlı bir mizah gazetesiydi bu: Çıkarıcıları Teoman Civelek, Ülkü A r man, Bekir Çiftçi ve bir de
bendim. Okulda olağan
üstü bir tepkiyle karşı landı, h epim iz “ disip lin kurulu” na verildik ve yıl sonunda kim yadan “ ik- mal” e kaldım, bu da sonum oldu. S ın a va girm ed im ,
okuldan koptum, yaşam
kavgasına atıldım, girip ç ık tığ ım işler b irb irin i kovalamaya başladı.
A n n em , şiirin karın
doyurmayacağım başıma
kakar dururdu. Onaltı yaşı na kadar türlü ayak işlerin de ça lıştım : A s k e r liğ im i
yapmamışlığım, diploma-
sızlığım belimi büktü hep. Sonunda İzm ir Belediyesi otobüslerine biletçi atadılar beni, ik i yıl geçince üstün den çıktım biletçilikten, da ha doğrusu, bir grev dene
mesine girişilmişti (o yıllar da grevin adı sanı yoktu), “ istifa et, hakkında hayırlı olur.” dediler, söz dinledim ben de.
G a z e t e c i o l d u m : “ Anadolu” gazetesine po- lis-adliye muhabiri girdim. A ylığım 75 liraydı, öğret menlerim de Besim Akım- sa r’la N e v z a t K ız ılc a n .
Mahkeme koridorlarıyla
E m n iy et M üdü rlü ğü ve semt karakollarını dolaş maktan anam kovalandı, ilk “ olay” bir kalpazanlık olayı idi: Emniyet Müdürü bir basm toplantısı yapmış tı, gittim. O dönemin “ bü yük para” lanndan 50 lira lıkların sahteleri basılmıştı. Müdür, ele geçenleri gaze tecilere dağıttı, “ Bakın ba kalım” , dedi, “ Yapılan sah tekârlığı bulabilecek misi niz?” Kimse bulamadı. So nunda Müdür gösterdi bize: Kalpazanlar her şeyini tak lit etmişler, bir tek yerde “ sapıtmışlar ” dı, Merkez Bankası Genel Müdürü ile Emisyon Müdürü imzaları yerine kendi imzalarını a t mışlar, sahte paranın ger çek para olmasına ramak bırakmışlardı.
ilk aklı başmda hikâyemi S alim Ş en gil y a y ın la d ı. "Seçilmiş Hikâyeler Dergi si” uzun hikâyem “ Evlere Şenlik ” i bir özel sayı biçi minde çıkardı. Aldığım 63 lira telif hakkıyla hemen bir saat edindim (ilk saatim) kendime.
G ördüğüm ilk film , R udolph V a le n tin o ’nun “ Şeyh in A ş k ı” film iy d i. Sessiz fakat etkileyici bir filmdi. Am a kesinkes anım sadığım asıl A b d ü lva - hap’tan “ Aşkın Gözyaşla- r ı ” d ır. A b d ü lv a h a p ’ m çektiklerine bütün sinema nın, kadınlı-erkekli nasıl hüngür hüngür ağladıkları bugün de aklımdadır. “ L Ü T F lY E ’Y l i l k Ö P T Ü Ğ Ü M G Ü N ...” ilk aşk, öyle mi? Ahhh! Yaşlı bir komşu kızıydı o. Kötünün kötüsü bir şiir bu aşkı belgeler: “ L ü tfiye’yi ilk öptüğüm gün / A ğ z ın dan / Küçükesat Bağların da / Başucumuzda durup dikilmişti / Akasya ağaç lan ” .
Yazar kısmı yaşantısını, kendi geçmişini konu
edin-İskenderun'da asker, 1953 Oğlu ile, 1959
Kemal Bekir, Tevfik Akdağ,Tank Dursun ve Rekin Teksoy
mekten hoşlanır. “ Evlere Ş e n lik ” te bu v a rd ır, “ H a s a n g ille r” de, “ R ıza Bey A ileevi” nde, “ Sabah 01m asm ” da, “ B a h riy e li Çocuk” da ve “ Gün Döndü’ - de vardır. Bu saydıklarım da Tarık Dursun K ’nın zor günleri anlatılır. Kendimi
anlatmayı severim. Bu
saydıklarımda gerçeklerime hiç ters düşmedim, olanca özdenliğimle anlattım serü venlerimi. Biraz hikâyeleş- tirdiğimi, romanlaştırdı ğımı itiraf ederim, ama
uydurmacılığım yoktur,
sapmacılığa da girişmedim hiç.
“DENİZİN KANI”
“ D en izin K a n ı’ ’ r o manım, önceleri senaryo olarak düşünülmüştü: R e jisör Osman F. Seden’e a- sistanlık yapıyordum, deği şik bir konuyu işlemememi zi istedi, ipucu bile verdi. Sünger avcılığı üzerine bir film yapmak istiyordu. B il d iğim , ta n ıd ığ ım yo k tu süngeri. Seden beni bir a y lığına Bodrum’a yolladı. O günler, Bodrum, bugünkü gibi yoz ve arsız burjuva görgüsüzlüğünün saldırısı na uğramamıştı daha. Sün gercilerin arasına girdim, denize çıktım, dağ köylerine g ittim , din ledim , konuş tum, notladım ve bir ba vul dolusu malzemeyle geri döndüm İs ta n b u l’a. S e naryoyu yazdım, Sansür’e gönderdik: “ Devletin bil
mem nesine aykırı düştü ğü ” gerekçesiyle onaylan madı. Ben de oturup sonra dan romanım yazdım: Tü r kiye’de iki baskı yaptı, Rusçaya, Bulgarcaya, Ro- menceye, Sırpçaya çevrildi, öğünmek gibi olmasın di yeyim, bir ara A li Oakuş aracılığında İtalyan - A m e rikan sinemacıları da “ ta lip” oldular.
İlk filmimi arkadaşım Ahmet Mekin’le Naim K ı lıç’m ortaklaşa aracılığında çevirdim: “ Aramıza Kan Girdi” adım taşıyordu, Mike Hammer kırması bir serüven filmiydi. Set’e ilk çıkışımı, kameranın gerisi ne fotoğraf direktörüm Or han Kapkı’nm yanma g e çişimi, asistanım Erdoğan
Tokatlı’nın yaptırdığı ilk provayı ve ilk kez “ m otor!” diye seslenişimi de unut madım. Seslenmişim! Am a sesimi ne ben duyduydum, ne de Orhan Kapkı.
Yedinci (ve sonuncu) fil mimde, dünya sinemasında hiçbir rejisörün başına gel meyen başıma geldi benim: Orhan Hançerlioğlu’nun bir senaryosunu aktaracaktım, “ Kelebekler Çift Uçar” dı adı. Okudum, şaşırdım baş larda. Kahramanlar m ikisi de “ ikiz” diler. Birinden biri “ ikiz” olsa, aradaki çeliş kilerle durumu kurtarmak mümkündü. Teknikle kur ta rırım d iy e düşündüm ve... Sonuçta korkunç bir çuvallama oldu. Olaylar,
1
'kişiler, senaryocu, yapımcı, fotoğraf direktörü, müzikçi ve rejisör birbirine karıştı, film, feci biçimde “ y a ttı” .
NASIL YAZIYORUM
“ Y a y ın la n m ış y a p ıt larımdan herhangi birini hangi koşullarda, nasıl ya z dığıma” gelince... Y azmak için iy i ya da kötü herhangi bir koşul gerekli mi? Bilm i yorum orasını. Galiba, her yazar kişilik yapısına göre yazarlığım sürdürüyor. Y a zar dostlarınım bir bölümü değişik, bana ters gelen or tamlar arıyorlar: Sessizlik gibi, “ ilham” gibi, gece yansından sonra ya da bir başka “ yer” e göçüp orada
kapanarak yazmak gibi.
Benim bu denli yadırgatıcı huylarım yoktur. Yazmak g e re k ti m i, yazm a k ta n kaçamadım mı neresi ve ne
zaman olursa olsun
umurumda değildir; oturur, başlarım yazmaya. Kalemle karalama yaparım, sonra d a k tilo d a “ te m iz ” e çe
kerim. ___
îlk ’ler!.. Askere gidişim, nişanlanışım, evlenişim, ilk kitabımın çıkışı, baba olu şum, ilk maaşım , daha nice nice ilk ’ler... Bunlar, ilk k a rş ıla ş ıld ığın d a insana sarsıcı ya dönüşümcü gibi geliyor, ama değil. Ge lecek için sonradan birer acı ya da tatlı anılar oluyorlar, hepsi o kadar! Ha, bir de bu yazıyı yazmak için iyi bir “ neden” .
Taha Toros Arşivi