2 < o O ~ V L ■
A S İ M 1 9 9 6
□ Anadolu topraklan bir uygarlıklar mozayi-ği. Bu mozyiğin renkleri ise giderek kaybolu yor. Bunlardan birini, “Anadolu’nun Kaybo lan Rengi Süryaniler” i, Murak Küçük değer lendirdi ...:...~... . 3. sayfada
□ Yazın ve kültür yaşamımızın temel taşla-nndan Vedat Günyol’la Muazzez Menemen- cioğlu konuştu...12-13. sayfalarda
Cumhuriyet
O
s
i
M
I T / U P
Yazınımızın
Kuvayi
Milliyeti
şairi
Cahit
K ü l e b i
Cahit Külebi, 19 17 ’de Zile Çeltek'te
doğdu. Sivas Lisesi’ni 1936 yılında,
İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi’ni (Yüksek Öğretmen
Okulu)1940 yılında bitirdi. 1940-1943
yılları arasında Bulgaristan sınırında
askerlik yaptı. 1943’te Türk dili ve ede
biyatı öğretmenliği, 1951-1983 yılları
arasında Türk Dil Kurumu üyeliği, Türk
Dili Dergisi kuruculuğu, yönetim kurulu
üyeliği, bu kurumun genel yazmanlığı
görevlerinde bulundu. 1983’te SODEP
ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti kuru
culuğu ve Merkez Yönetim Kurulu
üyeliği yaptı. Şiirleri yirmi kadar ülkede
birçok kez o ülkelerin dillerine çevrilen
Külebi’nin ayrıca, İtalyanca, Almanca,
Özbekçe, Rusça, İngilizce dillerinde
seçmeler kitapları da yayımlandı. “Sivas
Yolları” şiiriyle CHP Şiir Ödülü’nü,
“Yeşeren O tlar”la da Türk Dil Kurumu
Şiir Ödülü’nü aldı. 1938-48 döneminde
Varlık, Sokak, İnsan, Söz, Yaratış dergi
lerinde yayımlanan şiirleri vle. yeni ede-
Diyat akımı içinde özel bir yere sahip
oldu. Kitapları; Adamın Biri (1946-54-
63), Rüzgâr (1949, 3. baskı 1962),
Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda (1973),
Sıkıntı ve Umut (1977-199), Yangın
(1980). Geçtiğimiz günlerde
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat
Ödülü’nü alan yazınımızın Kuvayi
Milliyecisi Külebi’yi kendi dilinden
tanıtmaya çalıştık sîzlere.
MÜNEVVER OĞAN - NURAY ALTINTAŞ
S
ayın Külebi, bize özgeçmişinizden söz eder misiniz?- 1916 ya da 1917 yılında Tokat’ın Zile ilçe- 12 km uzaklıkta bulunan Çekek Kö-sıne
yü’nde doğdum. Ailem, I. Dünya Savaşı’nda Rus or duları Doğu Anadolu’yu işgal edince göç etmiş. Kış kıyamet günlerinde kağnı üzerinde uzun bir yolcu luktan sonra gelip o köye yerleşmişler.
Annem, ateşli bir hastalık geçirmiş, saçları tama men dökülmüş ama ölmemiş ve beni doğurmuş. An
nemin yapısı çok güçlüydü. Zaten yaşamımdaki bir takım eksikliklerin şairliği beslediği kanaatindeyim. Annem çok zengindi. Zamanla ekonomik durumu muz bozuldu. Babam, parasal durumumuz kötüle şince önce Zile’de nüfus memuru oldu. Daha sonra Tokat’ın Çamlıbel ve Niksar ilçelerinde çalıştı. İlko kulu Niksar’da, liseyi Sivas’ta bitirdim. 1936 yılında İstanbul Yüksek Öğretmen O kulu’na girdim . 1940’ta Edebiyat Fakültesi ye Yüksek Öğretmen Okulu’ndan mezun oldum. Uç yıla yakın bir süre Trakya’da süvari olarak görev yaptım. 1943-45 yılla rında Antalya Lisesi’nde, 1945-55’te Ankara Devlet
Devamı 4. sayfada.
0 K U R L r :s
fl R A
“Çok küçük yaşta şiir
yazdım. Hiçbirini
beğenm edim
,
sakla
madım. Bilmem inanır
mısınız? ilk çıraklık
şiirlerim ‘Adamın
Biri'ndekiler, belki bir
kaç tane daha vardır.
Hiçbirini ne biliyorum
ne anımsıyorum.
Anımsadığım, babamın
ölümü sırasında
yazdığım ‘İhtiyar Katır’
adlı şiirle, ‘Uzanacağım
bir ilah gibi/Üstilinden
beyaz kuşlar uçacak'
gibilerden bir iki dize.
Ailem roman okumam
da etkili olmuştur.
Türkiye'de sanatçı için
büyük kolaylık var.
Biraz şiire heves eden
bir la f ebesi, biraz da
girişken olursa hemen
tanınıverir. Ben yayın
yönünden hiçbir
güçlüğe uğramadım. M.
Cahit, N. Cahit, Cahit
Külebi takma adlarıyla
1937 de başladığım şiir
ler kolayca dikkati
çekti. ” Cahit Külebi’y le
1977 yılında gazetem
izde yayımlanmış bir
söyleşiden aldık bu
satırları. İlk şiirlerini
1937 yılında yazdığı
düşünülürse altmış
yıldır şiir yazıyor Cahit
Külebi. Şimdiye kadar
yayımladığı kitaplarının
sayısı ise 10’dan fazla.
Kendine özgü bir söy
leyişle halk şiirinden
beslenen, Anadolu
insanım yaşamını,
doğayla ilişkilerini,
acuarını dile getiren
Cahit Külebi, şimdiye
kadar kazandığı ödül
lerin yanına geçtiğimiz
günlerde
Cumhurbaşkanlığı
Kültür ve Sanat
Ödülü’nü de ekleyen
Cahit Külebi'ye bize
t
özellikler dolu şiirler
azandırdığı için
teşekkür ediyor ve daha
uzun yıllar yaratmasını
diliyoruz.
Bol kitaplı günler!...
TURHAN GÜN AY
K İT A P
İmtiyaz Sahibi: Berin Nadi
o Basan ve Yayan: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.ş. o Genel Yayın Yönetmeni: Orhan
Erinç o Genel Yayın Koordinatörü: Hikmet çetinkaya o Yazıişleri Müdürleri: İbrahim Yıldız (Sorumlu) , Dinç Tayanç c Yayın Yönetmeni: Turhan Günay vGrafik Yönetmen: Dilek llkorur
c Reklam: Medya C
Yakup Bilge den “Süryaniler"
Anadolu'nun
solan
rengi
T'» life 4 ' \ İ T I i G YÇM’ if. f w jj . J f JSL*Tanıyamamak, anlamamak Ortaçağ boyunca halkların
kaçınılmaz yazgısıydı belki. Zihniyetlerin aynı iklimlerde aynı
coğrafyalarda buluşması imkansızdı. Sünnet ehlinin Aleviler’e
dair yaygınlaştırdığı “mum söndü” öyküleri ya da Rumlar’ın
Yahudiler için ortaya attığı “kan iftiraları” toplumların çok
çabuk kandığı görkemli yalanlardı. Aydınlanma’nın akılcılığı,
modernizmin insanlığa sunduğu yeni kavramların yararlı etk
isiyle, bütün bu hikâyeler eskisi gibi rağbet görmüyor belki
ama şu yaşadığımız “hızlı” dünyanın iletişim devrimine rağmen
bir türlü iletişemeyen bizler için birbirimizi tanımak, anlamak
gereği hâlâ önemli ve yakıcı.Yakup Bilge’nin geçtiğimiz gün
lerde Yeryüzü Yayınlarından çıkan ‘Süryaniler' adlı kitabı,
böyle bir tanışma için kapı aralıyor bizlere.
MURAT KÜÇÜK
H
ab itat ilegüncelleşen yerleşm e so runları içinde ele alınan ma ’
lerle dolu
‘bir arada yaşa-bu topraklarda genellikle trajik öykü-
ı bir birikimdir. Yüzlerce yı yana durmuşuz ama bu yan yana durmak
birikimdir. Yüzlerce yıl yan
ki. Zihniyetlerin aynı iklimlerde aynı coğ rafyalarda buluşması imkansızdı. Sünnet ehfinin A leviler’e dair yaygınlaştırdığı
çoğu kez yan yana mevzilenmekten öteye gitmemiş. Osmanlı’dan günümüze farklı topluluklar, “öteki” için önyargılarını üre tip çoğaltmayı sürdürmüş. Birileri hep asıl saymış kendisini. Kendince oluşturduğu referanslarla çağrılar çıkartmış öbürüne.
Tanıyamamak, anlamamak Ortaçağ bo yunca halkların kaçınılmaz yazgısıydı bel
lerdi nsız
1
. yg“ .ŞH
“mum söndü” öyküleri ya da Rumlar ın Yahudiler için ortaya attığı “kan iftiraları” toplumların çok çabuk kandığı görkemli yalanlardı. Aydınlanma’nın akılcılığı, mo dernizmin insanlığa sunduğu yeni kavram ların yararlı etkisiyle, bütün bu hikâyeler eskisi gibi rağbet görmüyor belki ama şu yaşadığımız “hızlı” dünyanın iletişim dev rimine rağmen bir türlü iletişemeyen biz ler için birbirimizi tanımak, anlamak gere ği hâlâ önemli ve yakıcı.
Süryani Uygarlığı
Yakup Bilge’nin geçtiğimiz günlerde Yeryüzü Yayınlarından çıkan ‘Süryaniler’ adlı kitabı, böyle bir tanışma için kapı ara lıyor bizlere. G üneydoğu’da ve İstan bul’da 15 bini biraz askın cemaatin Sü mer’de yitip giden tarihinden günümüze küçük bir bakış olanağı buluyoruz. Kitap, Helen dünyasının, antikçağın düşünce akım larını önemli düşünürlerini İslam dünyasına tanıtan Süryani uygarlığının edebi ürünlerine, Mardin'in, Midyat’ın taş evlerini, kiliselerini yaratan mimarisine, gümüş ustalığına ve daha bir dolu ince hü nere dikkatlerimizi çekiyor. Ve biz bir kez daha anlıyoruz yurdumuzun, hepimize ay rı ayrı “yurt” olan yurdumuzun zenginliği ni, doyulmaz güzelliğini.
Olmadı! Birlikte yaşamayı becereme dik! Binlerce yıldır yaşadıkları topraklar dan uzak diyarlara savrulup gittiler. Gidi yorlar. Şemon’un ninesi köyde bir başına dirense de annesi, babası, kardeşleri çok tandır Almanya’da mülteci olarak yaşıyor. Cudi dağının ceviz ağaçları, M idyat’ın Idil’in bağları, köyler, manastırlar geride kaldı hep.
Bu. bir taşı cihan değer şehri İstanbul ise tüm ötekilerle birlikte son Süryani- ler’in sığındığı bir ada şimdi. Ama durun. “Dünya kenti” üzerine kozmopolit hoşgö rü masalları beklemeyin hemen. Tüm milli hezeyanlara, haksızca çıkartılan faturalara rağmen ve şimdilik tutunmaya çalışıyorlar. Başkaca bir şey değil bu. Hatırlayın lüt fen! Onlar gelirken birileri çekip gidiyor du bu şehirden. 6-7 Eylül’le, Kıbrıs olayla
rıyla ani göç travma ları yaşayan Rum- lar’ın bırakıp gitmek zorunda kaldığı Tar- lab aşı’ndaki evlere verleşti çoğu. Üstelik bu güzel şehre gelen ler için kendi köyle ri, şehirleri çok daha üzeldi. Niye bıraktı- ar oraları! Hem bu şehir de mutlu etmi yor onları. Çoğu Av rupa’nın yolunu tut muş, tutuyor.
Bugün artık M ar din ve M id yat’ta 2 bin 500 Süryani kal dığını belirtiyor Bil
ge. Sadece 7 vıj önce bu rakam 8 bin imiş, işte göçe ilişkin çarpıcı rakamlar. Tek ba şına köyden kente göç olgusuyla açıklan mamak bu durum. Bölgede yaşanan traje di önemli etken, ama asıl olarak Süryaniler Müslüman ve giderek daha homojen bir coğrafyada başka bir dine ait olmanın “bedelini” ödemek zorunda bırakılıyorlar.
Fütursuzca kol gezen taassup ve acıma sız açgözlülük, gece indiğinde ahırlarına, dam larına, avlularına dek sokuluyor. Üzüm bağları, bahçeler yağmalanıp tahrip ediliyor. Şimdi boş, bomboş köyler var on lardan kalan. Bırakıp gitmişler. Önce İs tanbul sonra Avrupa. Bilge, İstanbul’da tutunm aya çalışan S ü ryan ilerle ilg ili önemli veriler sunuyor.
“İstanbul’da 10 binin üzerinde Süryani yaşamaktadır. Bu Süryani nüfusun yüzde ikisi ekonomik vönden çok güçlüdür. Sa hip oldukları işletmeler orta ve büyük öl çekli işletmelerdir ve çok sayıda işçiyi is tihdam etmektedirler. Nüfusun büyük bir kesimi ise, yaklaşık yüzde 63 ’ü ekonomik yönden orta ve ortanın üstündedir.
Bu kesimde üretim erkeklerin elindedir genellikle, kadınlar ise dışarıda üretime katılmazlar. Erkekler, kendilerine ait olan işletmeleri (daha çok kuyumcu, konfeksi yon atölyeleri vb.) çalıştırırlar. Bunlar ken dilerine genellikle birkaç da yardımcı işçi tutarlar. Nüfusun geriye kalan bölümü ise, yaklaşık yüzde 35 i ekonomik vönden za yıftır. Bu ailelerde erkeklerle birlikte ka dın da üretime katı
lır. Çeşitli atölye ve fabrikalarda işçi ola rak çalışırlar.” (s. 95)
Kitap, Süryani toplumunun kendisi ni tanımlama çabası na, cemaat içindeki köken tartışmalarına da eğiliyor.
“Ö zellikle eski Sovyetler Birliği’nin
lerini ön plana çıkarma isteği belirdi; kim likleri vurgulayacak yeni simgeler arandı. Bu süreç hâlâ da bitmiş değil. Diasporada- ki Süryaniler, sorunlarının günden güne arttığını düşünüyor ve buna yönelik sosyal ve siyasal yapılanma arayışlarını devam et tiriyor. Süryani aydınları bu yeni yapılan maya uygun ideolojiyi yaratmak için tarih lerini veniden yorumluyor.” (s. 10)
Köken tartışmaları
Asurlu olduğunu söyleyenlerle, Arami- ler’i tarihsel çıkış noktası olarak kabul eden tartışmaların farklı siyasal kültürel eğilimler içerdiğinin altı özellikle çiziliyor. Kilise ve genel olarak “muhafazakar” ay dınlar, kökenlerini Aramiler’e bağlamakta dırlar. İsa’nın müjdesini ilk kabul eden bu topluluk kendisini diğerlerinden ayırıp Süryani olarak nitelendirmiştir.
Asurcular” ise tarihte Sümer, Akad, Ba- bil olarak bilinen tüm Yukarı Mezopotam- yalılar’ı, Hıristiyanlıkla birlikte Süryani, Nesturi toplumlarmı kucaklayıp ortak bir kimlik oluşturma çabasındadır. Bu çaba, özellikle Avrupa’da yaşayan Iraklı, Türki yeli, Iranlı Süryani, Nesturi ve Keldaniler için siyasal bir yönelişin de ifadesidir. An cak Bilge’ye göre son yıllarda köken tartış maları hızını yitirmiştir ve ortak paydalar da birleşme yolları aranmaktadır. ■
Süryaniler, Anadolu’nun Solan Rengi/
Yakup Bilge/ Yeryüzü Yayınları/ İstanbul
1 9 % / 128 s.
çökmesi ile ortaya çı kan yeni milliyetçilik akımı küçük halkla rın tekrar ön plana çıkmasına neden ol du. Bu durum hem diasporoda yaşayan hem de Ortadoğu'da kalan Süryaniler’i et kiledi. Kendi
kimlik-D U Z E L T M E :
TUYAP bu yıl da Kitap Fuarının ‘Onur Yazarı’nı konu alan bir kitap yayımladı: Çok Katmanlı Duyarlıklar Yazarı PERİDE CELAL. 1987’de Fazıl Hüsnü Dağlarca’yln bakayan bu dizide çıkan kitapları sayısı W iı buldu: Sırasıyla Nadir Nadi, Turhan Selçuk, Aziz Nesin, Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal, Rıfat İlgaz, Adalet Ağaoğlu, Ilhan Selçuk ve son olarak Peride Celal.
Alpay Kahacalı’nın hazırladığı bu kitap larda Onur Yazan ya da Onur Sanatçısı seçilen kişi bütün yönleriyle tanıtılıyor ve yapıtlarından örnekler sunuluyor.
Peride Celal kitabının bölüm başlıkları şöyle: Yaşamı ve Yapıtları, Yapıtları Üzerine Yazılanlardan Seçmeler; Yaşamı, Sanatı, Yapıtları Üzerine Kendi Açıklama ve Görüşleri; Pedride Celal'le Söyleşi; Yapıt larından Örnekler; Fotoğraflarla Yaşamından Kesitler.
TÜYAPin bir kültür hizmeti olarak 2500 adet bastırdığı, piyasaya verilmeyen bu kitapta yeralan, Alpay Kabacalı’nın Peride Celal’le yaptığı söyleşiyi geçen sayımızda sunmuştuk.
O K U R L A R A
“Çok küçük yaşta şiir
yazdım. Hiçbirini
beğenmedim, sakla
madım. Bilmem inanır
mısınız? İlk çıraklık
şiirlerim ‘Adamın
Biri ndekiler, belki bir
kaç tane daha vardır.
Hiçbirini ne biliyorum
n c anımsıyorum.
Anımsadığım, babamın
ölümü sırasında
yazdığım 'İhtiyar Katır
adlı şiirle, ‘Uzanacağım
bir ilah
gibi/östünfden
beyaz kuşlar
uçacak'
gibilerden bir iki dize.
Ailem roman okumam
da etkili olmuştur.
Türkiye'de sanatçı için
büyük kolaylık var.
Biraz şiire heves eden
bir laf ebesi, biraz da
girişken olursa hemen
tanınıverir. Ben yayın
yönünden hiçbir
güçlüğe uğramadım. M.
Cahit, N. Cahit, Cahit
Külebi takma adlarıyla
1937’de başladığım şiir
ler kolayca dikkati
çekti. ” Cahit Külebi’yle
1977 yılında gazetem
izde yayımlanmış bir
söyleşiden aldık bu
satırları. İlk şiirlerini
7
93 7 yılında yazdığı
düşünülürse altmış
yıldır şiir yazıyor Cahit
Külebi. Şimdiye kadar
yayımladığı kitaplarının
sayısı ise 10’dan fazla.
Kendine özgü bir söy
leyişle halk şiirinden
beslenen, Anadolu
insanını yaşamını,
doğayla ilişkilerini,
acılarını dile getiren
Cahit Külebi, şimdiye
kadar kazandığı ödül
lerin yanına geçtiğimiz
günlerde
Cumhurbaşkanlığı
Kültür ve Sanat
Ödülü’nü de ekleyen
Cahit Külebi’y e bize
f
özellikler dolu şiirler
uzandırdığı için
teşekkür ediyor ve daha
uzun yıllar yaratmasını
diliyoruz.
B ol kitaplı günler!...
TURHAN GÜN AY
K İT A P
İmtiyaz Sahibi: Berin Nadi o Basan ve Yayan: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A S- O Genel Yayın Yönetmeni: Orhan
Erinç ; Genel Yayın Koordinatörü: Hikmet Çetinkaya oYazıişleri Müdürleri: İbrahim Yıldız (Sorumlu) , Dinç Tayanç
o Yayın Yönetmeni: Turhan Günay o Grafik Yönetmen: Dilek llkorur
o Reklam: Medya C
Yakup Bilge den “Süryaniler"
Anadolu'nun
solan
rengi
Tanıyamamak, anlamamak Ortaçağ boyunca halkların
kaçınılmaz yazgısıydı belki. Zihniyetlerin aynı iklimlerde aynı
coğrafyalarda buluşması imkansızdı. Sünnet ehlinin Aleviler’e
dair yaygınlaştırdığı “mum söndü” öyküleri ya da Rumlar’ın
Yahudıler için ortaya attığı “kan iftiraları” toplumların çok
çabuk kandığı görkemli yalanlardı. Aydınlanma’nın akılcılığı,
modernizmin insanlığa sunduğu yeni kavramların yararlı etk
isiyle, bütün bu hikâyeler eskisi gibi rağbet görmüyor belki
ama şu yaşadığımız “hızlı” dünyanın iletişim devrimine rağmen
bir türlü iletişemeyen bizler için birbirimizi tanımak, anlamak
gereği hâlâ önemli ve yakıcı.Yakup Bilge’nin geçtiğimiz gün-
erde Yeryüzü Yayınlarımdan çıkan ‘Süryaniler’ adlı kitabı,
böyle bir tanışma için kapı aralıyor bizlere.
MURAT KÜÇÜK
H
abitat güncelleşen ile yerleşm e sorunları içinde ele alman “bir arada yaşa ma” bu topraklarda genellikle trajik öykü lerle dolu bir birikimdir. Yüzlerce yıl yan yana durmuşuz ama bu yan yana durmak çoğu kez yan yana mevzilenmekten öteye Osmanlı’dan günümüze farklı topluluklar, “öteki” için önyargılarını üre tip çoğaltmayı sürdürmüş. Birileri hep asıl saymış kendisini. Kendince oluşturduğu referanslarla çağrılar çıkartmış öbürüne.
Tanıyamamak, anlamamak Ortaçağ bo yunca halkların kaçınılmaz yazgısıydı bel ki. Zihniyetlerin aynı iklimlerde aynı coğ rafyalarda buluşması imkansızdı. Sünnet yunca halkların kaçınılmaz yazgısıydı bel
id. T"M ‘
rafy
ehlinin A leviler’e dair yaygınlaştırdığı “mum söndü” öyküleri ya da Rumlar’ın Yahudiler için ortaya attığı “kan iftiraları” toplumların çok çabuk kandığı görkemli yalanlardı. Aydınlanma’nın akılcılığı, mo dernizmin insanlığa sunduğu yeni kavram ların yararlı etkisiyle, bütün bu hikâyeler eskisi gibi rağbet görmüyor belki ama şu yaşadığımız “hızlı” dünyanın iletişim dev rimine rağmen bir türlü iletişemeyen biz ler için birbirimizi tanımak, anlamak gere ği hâlâ önemli ve yakıcı.
Süryani Uygarlığı
Yakup Bilge’nin geçtiğimiz günlerde Yeryüzü Yayınlarından çıkan ‘Süryaniler’ adlı kitabı, böyle bir tanışma için kapı ara lıyor bizlere. G üneydoğu’da ve İstan bul’da 15 bini biraz aşkın cemaatin Sü mer’de yitip giden tarihinden günümüze küçük bir bakış olanağı buluyoruz. Kitap, Helen dünyasının, antikçağın düşünce akım larını önemli düşünürlerini İslam dünyasına tanıtan Süryani uygarlığının edebi ürünlerine, Mardin’in, Midyat’ın taş evlerini, kiliselerini yaratan mimarisine, gümüş ustalığına ve daha bir dolu ince hü nere dikkatlerimizi çekiyor. Ve biz bir kez daha anlıyoruz yurdumuzun, hepimize ay rı ayrı “yurt” olan yurdumuzun zenginliği ni, doyulmaz güzelliğini.
Olmadı! Birlikte yaşamayı becereme dik! Binlerce yıldır yaşadıkları topraklar dan uzak diyarlara savrulup gittiler. Gidi yorlar. Şemon’un ninesi köyde bir başına dirense de annesi, babası, kardeşleri çok tandır Almanya’da mülteci olarak yaşıyor. Cudi dağının ceviz ağaçları, M idyat’ın Idil’in bağları, köyler, manastırlar geride kaldı hep.
Bu, bir taşı cihan değer şehri İstanbul ise tüm ötekilerle birlikte son Süryani- ler’in sığındığı bir ada şimdi. Ama durun. “Dünya kenti” üzerine kozmopolit hoşgö rü masalları beklemeyin hemen. Tüm milli hezeyanlara, haksızca çıkartılan faturalara rağmen ve şimdilik tutunmaya çalışıyorlar. Başkaca bir şey değil bu. Hatırlayın lüt fen! Onlar gelirken birileri çekip gidiyor du bu şehirden. 6-7 Eylül’le, Kıbrıs olayla
rıyla ani göç travma ları yaşayan Rum- lar’ın bırakıp gitmek zorunda kaldığı Tar- lab aşı’ndaki evlere vedeşti çoğu. Üstelik bu güzel şehre gelen ler için kendi köyle ri, şehirleri çok daha güzeldi. Niye bıraktı lar oraları! Hem bu şehir de mutlu etmi yor onları. Çoğu Av rupa’nın yolunu tut muş, tutuyor.
Bugün artık Mar din ve M id yat’ta 2 bin 500 Süryani kal dığını belirtiyor Bil
ge. Sadece 7 yıl önce bu rakam 8 bin imiş, işte göçe ilişkin çarpıcı rakamlar. Tek ba şına köyden kente göç olgusuyla açıklan mamak bu durum. Bölgede yaşanan traje di önemli etken, ama asıl olarak Süryaniler Müslüman ve giderek daha homojen bir coğrafyada başka bir dine ait olmanın “bedelini” ödemek zorunda bırakılıyorlar.
Fütursuzca kol gezen taassup ve
acıma-...
sız açgözlülük, gece indiğinde ahırlarına a d
. . . . 1 yal
ediliyor. Şimdi boş, bomboş köyler var on aÇL
dam larına, avlularına dek sokulu Üzüm bağları, bahçeler yağmalanıp tahrip
yor. fırip lardan kalan. Bırakıp gitmişler. Önce İs tanbul sonra Avrupa. Bilge, İstanbul’da tutunm aya çalışan S ü ryan ilerle ilg ili önemli veriler sunuyor.
“İstanbul’da 10 binin üzerinde Süryani yaşamaktadır. Bu Süryani nüfusun yüzde ikisi ekonomik yönden çok güçlüdür. Sa hip oldukları işletmeler orta ve büyük öl çekli işletmelerdir ve çok sayıda işçiyi is tihdam etmektedirler. Nüfusun büyük bir kesimi ise, yaklaşık yüzde 63’ü ekonomik yönden orta ve ortanın üstündedir.
Bu kesimde üretim erkeklerin elindedir genellikle, kadınlar ise dışarıda üretime katılmazlar. Erkekler, kendilerine ait olan işletmeleri (daha çok kuyumcu, konfeksi yon atölyeleri vb.) çalıştırırlar. Bunlar ken dilerine genellikle birkaç da yardımcı işçi tutarlar. Nüfusun geriye kalan bölümü ise, yaklaşık yüzde 35 i ekonomik vönden za yıftır. Bu ailelerde erkeklerle birlikte ka dın da üretime katı
lır. Çeşitli atölye ve fabrikalarda işçi ola rak çalışırlar.” (s. 95)
Kitap, Süryani toplumunun kendisi ni tanımlama çabası na, cemaat içindeki köken tartışmalarına da eğiliyor.
“ö z e llik le eski Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile ortaya çı kan yeni milliyetçilik akımı küçük halkla rın tekrar ön plana çıkmasına neden ol du. Bu durum hem diasporoda yaşayan hem de Ortadoğu’da kalan Süryaniler’i et kiledi. Kendi kimlik
lerini ön plana çıkarma isteği belirdi; kim likleri vurgulayacak yeni simgeler arandı. Bu süreç hâlâ da bitmiş değil. Diasporada- ki Süryaniler, sorunlarının günden güne arttığını düşünüyor ve buna yönelik sosyal ve siyasal yapılanma arayışlarını devam et tiriyor. Süryani aydınları bu yeni yapılan maya uygun ideolojiyi yaratmak için tarih lerini yeniden yorumluyor.” (s. 10)
Köken tartışmaları
Asurlu olduğunu söyleyenlerle, Arami- ler’i tarihsel çıkış noktası olarak kabul eden tartışmaların farklı siyasal kültürel eğilimler içerdiğinin altı özellikle çiziliyor. Kilise ve genel olarak “muhafazakar” ay dınlar, kökenlerini Aramiler’e bağlamakta dırlar. İsa’nın müjdesini ilk kabul eden bu topluluk kendisini diğerlerinden ayırıp Süryani olarak nitelendirmiştir.
Asurcular” ise tarihte Sümer, Akad, Ba- bil olarak bilinen tüm Yukarı Mezopotam- yalılar’ı, Hıristiyanlıkla birlikte Süryani, Nesturi toplumlarını kucaklayıp ortak bir kimlik oluşturma çabasındadır. Bu çaba, özellikle Avrupa’da yaşayan Iraklı, Türki yeli, Iranlı Süryani, Nesturi ve Keldaniler için siyasal bir yönelişin de ifadesidir. An cak Bilge’ye göre son yıllarda köken tartış maları hızını yitirmiştir ve ortak paydalar da birleşme yolları aranmaktadır. ■
Süryaniler, Anadolu’nun Solan Rengi/
Yakup Bilge/ Yeryüzü Yayınları/ İstanbul 1996/ 128 s.
UM*L*tYA?AlU D Ü Z E L T M E :
TÜYAP bu yıl da Kitap Fuarının ‘Onur Yazarı nı konu alan bir kitap yayımladı: Çok. Katmanlı Duyarlıklar Yazarı PERİDE CELAL. 1987’de Fazıl Hüsnü Dağlarca’yla başlayan bu dizide çıkan kitapları sayısı 10’u buldu: Sırasıyla Nadir Nadı, Turhan Selçuk, Aziz Nesin, Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal, Rıfat İlgaz, Adalet Ağaoğlu, İlhan Selçuk ve son olarak Peride Celal.
Alpay Kabacalı'nın hazırladığı bu kitap larda Onur Yazarı ya da Onur Sanatçısı seçilen kişi bütün yönleriyle tanıtılıyor ve yapıtlarından örnekler sunuluyor.
Peride Celal kitabının bölüm başlıkları şöyle: Yaşamı ve Yapıtları: Yapıtları üzerine Yazılanlardan Seçmeler; Yaşamı, Sanatı, Yapıtları Üzerine Kendi Açıklama ve Görüşleri; Pedride Celal’le Söyleşi; Yapıt larından Örnekler; Fotoğraflarla Yaşamından Kesitler.
TlJYAP’ın bir kültür hizmeti olarak 2500 adet bastırdığı, piyasaya verilmeyen bu kitapta yeralan, Alpay Kabacalı’nın Peride Celal’le yaptığı söyleşiyi geçen sayımızda sunmuştuk.
lirse daha 1920’den başlayarak dil ve alfabe konusunda sürekli etkinlikler yapmıştır. Ölümünden 53 gün önce yazdığı vasiyetnamede de Iş Banka sındaki gelirlerini bu iki kuruma bı rakmıştır. TDK, çalışmalarında büyük başarı sağladı. Demokratik bir temele dayalı olan çalışmalarını sürdürdü. Et kilerini ve yararlarını siz meslektaşları mız biliyorsunuz. 1980 darbecileri kendi görüşlerini bize kabul ettirmeye çalıştılar. Biz buna katılmayınca Ana- yasa’nm 134. maddesine dayalı özel bir yasa çıkararak her iki kurumu da dev letleştirdiler. Daha sonraki günlerde bütün partilerin, derneklerin mal var lıkları geri verildiği halde Atatürk’ün miras hakkı çiğnendi. Bu durumda ku rucusu olduğum SODEP ve SHP’nin suçsuz olduğunu söyleyemem.
Bugün, artık geçen 13 yıl boyunca Dil Kurumu hiçbir olumlu iş yapma mıştır. Bıraktığımız kitaplar yağmalan- mıştır. Atanan üyelere büyük paralar ödenmektedir. Belediye memurlarına kadar siyasi kadrolaşma yaygınlaşmış tır. Diğer yandan, bizim eski yapıtları mız, bozulup değiştirilerek yeniymiş gibi kamuoyuna sunulmaktadır.
Tarih Kurumu, Atatürk’ün Anadolu halklarının birliği ve Anadolu uygarlık larının ortaya çıkarılması için kurul muştu. Bu, ulusal birliğimizi sağlamak için çok bilinçli bir girişimdi. Kurum, artık bunlarla uğraşmıyor. Hatta,
bu-f
ünkü başkan; Atanın Anadolu’ya çı- ışını bile küçük düşürecek demeçler vermektedir.- Sayın Külebi, biraz da şair Cahit Kü
leb i’den söz etsek. Şiir yazmaya nasıl başladınız?
- Daha ilkokula gitmeden kitaplarla tanıştım. Bizim evde çok roman oku nurdu. Ablalarımdan biri okur bütün aile dinlerdi. Ben bu hava içinde ilko kula başladım. Okuma yazmayı okul dan önce öğrendim. Çocuklar Cenneti, Altın Işık, Ziya Gökalp’in iki kitabı ve Altın Çiftlik kitaplarını babam bir cu ma günü getirdi, ilk ışıklarımdı onlar.
Şiiri neden merak ettiğimi bilmiyo rum. Musiki ile şiire çocukken başla nır. Şiire de erken yaşta başlanır. Onye- di-onsekiz yaşma kadar acemilik sürer. İlk, orta ve lisede pek çok şiir yazdım. Başlangıçta hececileri beğeniyordum. İyi bir okuyucuydum. Başka şairleri sevgiyle okurdum. Benzer yanım yok ama yaşıtlarım Dranas ve Dağlarca’yı anmalıyım. 1935’ten itibaren okul dışı dergilerde şiir yayımladım. Şiir; mah rem, biraz da alay edilir diye takma ad larla (M. Cahit, Nazmi Cahit) şiir yaz dım.
Daha Külebi adını kullanm adan Ataç’tan mektup aldım. Şiirlerimi il ginç bulduğunu eğer Fransızca bilmi yorsam bana Fransızca öğretmek iste diğini ve Ada’daki evine gelmemi isti yordu. Nurullah Ataç’a yanıt verme dim ve gitmedim. Çok hata etmişim, çok ilginç bir mektuptu.
Almanya’da iken Varlık’a gönderdi ğim “Haziran” şiirinde ilk kez Külebi adını kullandım. Bu şiirden sonra bü tün şiirlerimi Külebi adıyla yayımla dım. 1938 yılında Almanya’dan İstan bul’a dönmüştüm. S. K. Aksal arkadaş oldu benimle. Birini ayarlamış “So kak” adında bir dergi çıkarıyorlar. Bu dergi iki ay çıkabildi. Birinci sayısında iki, ikinci sayısında üç şiirim çıktı. İlk sayıda İstanbul şiiri ilk kez yayımlanı yor. O yıllarda O. Veliler ortaya çıkmış. Ben İstanbul şiirinde bol bol mecaz, kafiye kullanmışım. Bu şiir şu anda be nim en iyi şiirim savılır. Yaşım 19, O. Veli bana o yıllarda hayranlığını belirti yordu. 80 yaşma geldim, benim için Orhan’ın yazdığı beş yazı beni en iyi değerlendiren yazılardır. Bu yazının ta mamı yok. Bu yazıda benim Türki ye’nin tarihini yazdığım yazılıdır.
Or-Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülleri törenle sahiplerine verildi. Süleyman Demirel, Cahit Külebi’ye ödülünü verirken.
JConservatuvarı’nda öğretmen olarak çalıştım. Kısa bir süre Gazi Lisesi’nde öğretmenlik yaptıktan sonra MEB müfettişliğine girebildim. Haşan Âli Yücel ile tanışmamız o yıllara rast lar. Yücel, benim şiirlerimi çok sevi- yormuş. Ben, Antalya’da çalışırken bir grup müfettiş teftişe geldi. Bunların içinde Halil Vedat Fıratlı isminde ünlü bir müfettiş de vardı. Bu herkesi kakıp tepen çok disiplinli birisi. Fıratlı, be nim dersime girdi, izledi. Ben ona; “bu yöntemle, ancak bu kadar öğretebiliyo rum” dedim. Ders izlemelerin sonunda zümre toplantısı yapıldı. Edebiyat öğ retmenleri öne oturdu. Ben dersliğin en arkasına oturdum. Önde Kemal Hekim diye bir arkadaşım var. Fıratlı, Kemal Hekim’in bütün söylediklerini tersliyor. Ben bu olaya çok sinirlendim, lafa karıştım. O zamanlar okullarda ez bere dayalı, metinle ilgisi olmayan bir yöntem uygulanıyordu. Kitaplar da öy leydi. Söz aldım. Bu yöntemin yanlış olduğunu çok ağır bir dille eleştirdim. Öndeki yaşlı arkadaşım işaretle beni susturmaya çalışıyordu. O anda şaşırtı cı bir durum oldu; müfettiş de benim düşüncelerime katıldığını söyledi. Me ğer, Bakanlıkta bir kurul oluşturulmuş ve anadil eğitimi üzerinde çalışma ya pılıyormuş. Ayrıca müfettişin kendisi gibi ünlü bir edebiyat öğretmeni olan eşi Sn. Nahit Fıratlı da şiirlerime ilgi duyuyormuş.
Ankara’ya geldiğimde Ataç, S. Eyü- boğlu, N. Cumalı, C. Sıtkı, O. Veli, M. C. Anday ve çok değerli bir gazeteci olan Erol Güney ile birlikte çoğu ak şamlar Nahit Hanım’ın evinde, kimi kez de Sabahattin Bey’de toplanırdık. Bu toplantılara Suut Kemal Yetkin, A. H. Tanpmar, Hikmet Birand ve bazen A. Muhip Dranas katılırdı. Orada Mü
Kapak konusunun devamı...
Yazınımızın Kuvayi Milliyeti şairi
Cahit Külebi
min adında, iktisat fakültesi mezunu bir gençle tanıştım. O, daha sonra Fransa’ya iktisat doktorası yapmaya gitti ve ünlü bir ressam olarak döndü. Nahit Hanım; hepimizin annesi, dert ortağı ve “sevgilisi” idi. Kendisi hâlâ sağdır ve Türk Edebiyatı’na çok büyük yararlar sağladığı inancındayım. •
İkinci askerliğimde Fıratlı beni An kara’ya çağırdı. Kendisi Güzel Sanatlar Genel Müdürü olmuş. Sabahattin Ali, Devlet Konservatuvarı’nda öğretmen, müdür Orhan Şaik Gökyay. Nihal Ad sız da müdür evinde konuk olarak ka lıyor. Nihal Adsız, İnönü aleyhine bir yazı yayımlamış. Gece, Haşan Ali, Or han Bey’e telefon ederek Adsız’ı evin den çıkarmasını istemiş. O da çıkarma mış; bunun üzerine Gökyay ve Adsız’ı gözaltına almışlar. Sabahattin Ali’yi Ba kanlık emrine, beni de Sabahattin’in yerine Devlet Konservatuvarı’na diksi yon öğretmeni ve dramaturg olarak atamışlar. Askerlikten sonra Halil Ve dat’ın evine gittim. Ben bu işte çalış mam benim diksiyonum kötü dedim. Bir ây boyunca direndim, kabul etme dim. Aylığım yüksek; 87 lira, 250 İira da Cari Eberth’in yardımcılığından ve riyorlar. Devlet tiyatrosu da henüz ku rulmamış, onun da her temsil gecesin den 10 lira alacağım. Bir de oda. Top lam 500 lira alacağım. Bütün bunlara karşı direndim kabul etmedim ve ede biyat öğretmeni oldum.
Halil Vedat Fıratlı’nın evinde 6 ay süreyle S. Eyuboğlu, N. Ataç, C. Sıtkı,
O. Veli, O. Rıfat, M.C. Anday, N. Cu- malı ve ben çok mutlu günler geçirdik. Bu bir tür edebiyat hayatımızın altın devri idi. A. Muhip ve F. H. Dağlarca da Ankara’daydı. Ancak, Haşan Ali’ye teşekküre gitmedim. Âli, Bakanlıktan ayrıldı, acı günler yaşadı. O zaman kendisiyle görüştük. Komünistlik suç lamasından kurtulmak için Âli’nin yar dımıyla iki kez müfettişliğe atandım. Solcudur gerekçesiyle iptal edildi. Üçüncüsünde H. Âli başarılı oldu ve beni müfettiş yaptırdı. 1971’de müste şarlığa atandım Fakat, yine solculuk dalaveresiyle bir gecede iptal edildi. Onun üzerine bir süre teftiş kurulunda çalıştıktan sonra 1972’de emekliliğimi istedim.
- Sayın Külebi, Türk Dil Kurumu nda
da yoğun bir emeğiniz var. Bize hem o gü n leri h em de bugünü d eğerlen d irir misiniz?
- 1951’den başlayarak TDK’nın üye si ve yazı kurulu üyesiydim. Emekliye ayrılıncaya kadar yönetim kurulu üye si, yayım kurulu başkanlığı gibi görev lere seçildim. 1983’te bu görevden ay rıldım. Kurumun en uzun süreli genel yazmanlığını yapan kişiyim. Bu görevi Tanrının bana bir lütfü olarak sayıyo rum.
Atatürk’de 1917 yılından başlayarak dilimize büyük ilgi göstermiştir. Dev- rimleri arasında özellikle dil ve tarih bilincine büyük emek vermiştir. Diğer devrimleri de kendi deyimiyle “çağdaş uygarlık için zorunluydu”. Dikkat
Yangın/Cahit Külebi / Derinlik Yayınları, 1980/ 61 s. Süt /Cahit Külebi / Hisar Yayınlan, 1965/47 s.
han diyor ki; “Ben şiirden mecaz, kafi ye, vezin gibi şiiri şiir yapan her şeyi at tım ama Cahit Külebi bunların hepsini kullanıyor. Alışılmış mecazları kullan mıyor. Eskilerin mecaz-ı urfi dedikleri halk mecazlarını kullanıyor. Bal gibi, mis gibi, gül gibi... Bu şiir gelecek yılla ra Cahit Külebi devrinin bir tarihi ola rak kalacak... Külebi’nin şiirlerini oku maya doyamıyorum.”
Ben, neleri kullanıyorum? Kamyon, kavun, sövmek... Halkın günlük yaşa mındaki sözcükler... Benim için çok in celemeler, değerlendirmeler, doçentlik, doktora tezleri yapıldı. Hiçbirini yeter li görmüyorum. Benim hakkımdaki en doğru değerlendirm eyi Orhan Veli yaptı.
iyi bir lisede okudum. Fakat Fran sızca öğretmeni konusunda şansım ol madı. Kendisi Fransa’dan geldiği halde bu özelliğini kullanmayan, işleri hafife alan bir insandı. Ne kadar heves etüv sem de Fransızca öğrenemedim. Oysa şair olmak için ilk koşulun Fransızca’yı bilmek olduğunu sanıyorum. İkincisi İstanbul aksam ile konuşmuyordum, bunu küçümsüyordum. Bu iki özellik şiirimin temelini oluşturdu. Ruhsal hiç bir bunalımım yok (Annemin ateşli hastalığı dışında). Bana gelinceye ka dar Necip Fazıl, Fazıl Hüsnü hariç şa irlerimiz ya körü körüne halk şairlerini va da başta Fransızlar olmak üzere ya bancı şairleri taklit ettiler. Sonuçta yoz şiirler yazıldı. Ben, işte biraz da bunla ra tepki olarak şiirlerimi kendime özgü yazdım. Bü da benim küçük avantajım oldu.
Öbür şairlerden çok beğendiğim A. M. Dranas, Fransızlar’ı kelime kelime aktarmıştır. Hatta dili bile tercüme gi bidir. Ama iyi bir şair olduğu için öz gün şeyler de yazmıştır. Nâzım, Rus la rı taklit etmiştir. Cahit, Orhan ve ar kadaşları yüzde yüz Fransızlar’ı aktar mıştır. Ben ne hececilere, ne de o arka daşlara özendim. Kendime özgü bir şi ir yazdığımı sanıyorum. Garip şiirleri nin Türkiye’yi allak bullak ettiği dö nemlerde ben özgün şiirler yazdım. İl han Berk, Salah Birsel vd. biraz fanta- ziye kaçmışlardır. Turgut Uyar ise bir dönem beni taklit etti. Hepsi de iyi şa irler ama ben onlardan etkilendiğimi söyleyemem.
- Sayın Külebi, ödül konusunu nasıl
değerlendiriyorsunuz? 1955’te “Yeşeren Otlar”la Türk Dil Kurumu Ödülü’nü aldınız. Bu yapıtınızdan söz eder misi niz?
- Eski yıllarda şimdiki gibi bir ödül bolluğu yoktu. Şimdi herkes babasının ya da kocasının adını unutturmamak için ödül koyuyor. Ödüllerin değerlen dirilmesinde de birtakım oyunlar, ku lisler dönüyor. Ben bu ödülleri ciddiye almıyorum, ayrıca katılsam da ödül alacağımı sanmıyorum. Önceki yıllarda iki ödül söz konusuydu. Birisi; 1940’k yılların başında CHP şiir ödülü idi. Öbürü de TDK şiir ödülü.
Bir iş için Ankara’ya ilk kez gelişim de sevgili şair A. M. Dranas’ı ziyaret ettim. Dranas, bana CHP ödülünden söz ederek “girin girin de ödülün de ğeri olsun” dedi. Elimde “Sivas
Yolla-Türk Mavisi /Cahit Külebi / Bilgi Yayınevi, 1973/ 154 s. Sıkıntı ve Umut/Cahit Külebi/ Cem Yayınevi, 1977/269 s.
n ” ve “Hikâye” adlı şiirler vardı. Baş vurmaktan çekindim.
İlk ödülümü TDK’den “Yeşeren Ot- lar”la aldım. Bunun da ilginç bir öykü sü var. TDK’de N. Ataç ve S. K. Yet kin ile çalışıyorduk. Bana, “kurum adı na ödül koyduk ama sen girmeyecek sin; hem yaşlı hem de arkadaşımızsın” dediler. Oysa gençtim (Yıl 1954). Buna karşın jüriden 3 kişinin oyunu alarak bu ödülü aldım. Suut Kemal ve Ataç, Ankara’ya döndüklerinde “Oyumuzu sana vermedik” dediler. Ben de; “İyi yapmışsınız” dedim.
Bir kez de TRT, çok geniş bir ödül koydu. “Yangın” adlı kitabımla katıl dım. 19 kişiye ödül verdiler, ben hiçbi rini alamadım.
1981 yılında İş Bankası Edebiyat Ödülü jürisine koymuşlar, yarışmaya katılmak istediğim için bu görevi kabul etmedim. Bu ödüle, İş Bankası’nın da ha önce benim yaşıtım olan şairlere ödül vermesinden dolayı başvurmuş tum. Ancak, bu işi düzenleyenler, bana bankaca ödül verilmesinden çekindik leri için şöyle bir tevile başvurdular: Ödül yönetmeliğini değiştirdiler ve bir yerden ödül alanın bu yarışmaya katı lamayacağına ilişkin bir hüküm koydu lar. Seçiçi kurul toplantısından önce Yeditepe Dergisi, bana sözde bir un van ödıilü verdi. Bu işe karışanlar ara sında arkadaşlarım da vardı. Herhalde Kenan Evren düzeninden çekinmişler di.
- Sayın Külebi, Türk şiirinde çok ses
lilik olgusunu nasıl değerlendiriyorsu nuz?
- Her sanatçı kendi dilini, dünyasını ve üslubunu (biçem) kullanırken kişili ğini de ortaya koyar. Bütün sanat türle rinde olduğu gibi, elbette gelenekler den, yaşantıdan etkilenmek zorunlu dur. Ben içinde yaşadığım, geliştiğim ortamı yansıtmaya çalıştım. Ancak, da ha önceki şairlerin yaptığı gibi halk şii rini taklit etmedim. Aslında halk şiirini yansıttığım yolundaki değerlendirme nin de yanlış olduğu kanaatindeyim. C. Atuf, bu konuda kendine uygun bir yöntem benimsedi. Ancak daha sonra benden etkilendi. Ayrıca şunu belirte yim; benim şiirimde Garip Akımında olduğu gibi apaçık bir tepki görülme mekle birlikte; yurdumuzu, insanları mızı başka türlü gösteren şairlere karşı bir tepki bulunduğunu sanıyorum.
- Sayın Külebi, ulusal eğitim im izin
içinde bulunduğu durumu değerlendirir misiniz?
- Türkiye’de ulusal eğitim işleri tersi ne işliyor. Bunun başlıca nedenleri Amerika’ya gidip yarım yamalak birta kım şeyleri görüp burda uygulamaya kalkan cahil eğitimcilerdir. Diğer bir nedeni de politikanın eğitim sistemi üzerindeki etkisidir. Politika, eğitim sistemini yok ediyor. Amerikan toplu mu gerek ekonomi gerekse yaşam dü zeyi bakımından bizden çok farklı bir toplum. Onlar, birinci sınıf adamları başka ülkelerden bulup götürüyor ve yararlanıyor. Tek amaçları, çocuklarını meşgul etmek. Oysa, Avrupa’da ulusal eğitim çok farklı, tek bir model var. O da ilk-orta-lise modeli. Belli başlı Avru
pa ülkelerinde sı nıf geçme, ders geçme gibi hok kabazlıklar yok. Bizim genel, gele neksel eğitimimiz de eskiden bu okullara b en zi yordu. Bugün, bakan lık ta gelişigüzel toplantılarda eği tim bilimiyle bağ- daştırılamayacak kararlar alınıyor. Hoş bunların pek çoğu da uygulanmıyor. Ama, olan bu ülkenin eğitim sistemine oluyor. Örne ğin; kredili sistem yarı yılda öğrenciyi mezun ediyor. Bunun sorumlusu kim?
Avrıca, eğitim sistemimizin yüksek diplomaya yönelik olması, işbaşı eğiti mine önem verilmemesi çok masraflı, savruk sonuçlara neden oluyor. Ders araçları, kılık kıyafet, kitaplar hatta katkı payları tam bir israf örneği. Okul yönetimleri bazı istisnalar dışında oku lu yönetmekten çok, kendi odalarının döşenmesi derdindedir.
Türkiye, bugün yanlış bir tutum içinde bocalamaktadır. İşin planlanma sı, ekonomik koşullara dayanması ve açıkça söyleyeyim; iyi sonuçlar alınma sı için hiçbir girişimde bulunulmuyor. Bütün işlerimiz çok personelli, çok pa halı ve uzun zamana dayalı olarak ger çekleştiriliyor. Örneğin bazı hizmetler için uzun süreli eğitime gerek yoktur.
KÜLEBİ DEN BİR ŞİİR
İstanbul
Kamyonlar kavun taşır ve ben Boyuna onu düşünürdüm, Kamyonlar kavun taşır ve ben Boyuna onu düşünürdüm, Niksar’da evimizdeyken Küçük bir serçe kadar hürdüm. Sonra alem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak. Sonra alem değişiverdi Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak. Mevsimler ne çabuk geçiverdi Unutmak, unutmak, unutmak. Anlatım bu şehir başkadır Herkes beni aldattı gitti Anlatım bu şehir başkadır Herkes beni aldattı gitti Yine kamyonlar kavun taşır, Fakat içimde şarkı bitti.
Cahit Külebi
{Adamın Biri adlı kitabından, 1946)
Dünyanın hiçbir yerinde el sanatları için, birtakım yaşamsal meslekler için uzun süreli öğretim yapılmaz. Örneğin yüksek otelcilik ve yüksek hemşirelik okulu olmaz.
Öbür yandan eğitimi dinselleştirme girişimlerinin de ne kadar sakıncalı ol duğu herkesçe biliniyor. ■
Cahit Külebi- Bütün Şiirleri
/Adam Yayınları /258 s.
K Ü L E B İ İL E İL G İL İ D E Ğ E R L E N D İR M E L E R
■ “Cahit Külebi, aydın
bir saz şairi içtenliği, bir Karacaoğlan rahatlığı ve temiz bir dil ile zaman zaman kötümser, güven siz, kendi türküsünü söyledi. Yarım kafiyeler, iç sesler, duygu ve düşüncelerine eklediği zarif benzetm eler ve söyleyişindeki titizlikle en sevilen şairler arasına girdi. ’’
Behçet Necatigil
* “Ben teşb ih ten haz etmem... Niçin şiirlerini sev iy o ru m ? K ü leb i bu işi ustalıkla idare etm e sin i b iliyo r da ondan. Onun başka şiirlerinde de bazı teşbihler
gördüm onları da sev dim... Bu teşbihleri teş bihten saymamak lazım.. Burada teşbih hudutları nın dışına çıkan bir ifa de kuvveti var...
Külebi eskilerin m e caz-1 urfi dedikleri halk
mecazlarını kullanıyor. Bal gibi, mis gibi, gü l gi bi vb.
Bu şiir, gelecek yıllara Cahit Külebi devrinin bir tarihi olarak kala cak... Külebi’nin şiirleri ni okumakla doyamıyo rum. ”
Orhan Veli Kanık ■ “H ü m or-ses-ses...
K ü leb i’d e t e m e l ö g e müziktir. Kırın şairi...
Cahit Külebi, Türkiye coğrafyasının şiirini yazıyor.
Hiçbir şair bir şiiri bitirm eyi Cahit Külebi gibi bilemez. ”
Cemal Süreya ■ “Yaratma yo lu n d a
Anadolu Türkçesi’ni şiir dili olarak seçen Külebi şiirlerini geniş okuyucu y ığ ın la rın ın y ü r e ğ in e işledi... Külebi, halkın ş iir h a z n esin d en usta lık la ya ra rla n dı. C ahit K ü le b i şiirin kime, n eye hizmet ed e bileceğini biliyor. ”
Süleyman Rüstem Azerbaycan İnce Sanatlar Gazetesi
C U M H U R İ Y E T K İ T A P S A Y I 3 5 1 S A Y F A 5
Taha Toros Arşivi