Sabahattin Çağın
*HALİT ZİYA UŞAKLIGİL VERSUS AHMET MİTHAT EFENDİ
ÖZ: Türk edebiyatının iki önemli ismi olan Ahmet Mithat Efendi ile Halit Ziya Uşaklıgil, edebiyat anlayışları bakımından farklılıklar gösterirler. Bu farklılıklar bazen karşılıklı polemik yazılarıyla doğrudan, bazen de eserlerin içinde dolaylı olarak kendini gösterir. Halit Ziya, roman ve hikâyede realizme inanmakta ve bu anlayışın Türk edebiyatında yaygınlaşması için gayret göstermektedir. Bu durum da romantik anlayışın temsilcisi olan Ahmet Mithat’la karşı karşıya gelmesine yol açmaktadır. Bu yazıda iki yazar arasındaki zıtlıklar ve sonunda bunların bir barışla sona ermesi irdelenecektir.
Anahtar Kelimeler: Ahmet Mithat Efendi, Halit Ziya Uşaklıgil, roman, hikâye, eleştiri, realizm, romantizm.
ABSTRACT: Ahmet Mithat Efendi and Halit Ziya Uşaklıgil, two important names of Turkish literature, show differences in terms of literary understandings. These diffe-rences sometimes manifest themselves directly in reciprocal polemical writings, and sometimes indirectly in their works. Halit Ziya defends realism in the novel and the story, and strives to spread this understanding in Turkish literature. This leads him to face Ahmet Mithat, who is the representative of the romantic understanding. This article will examine the oppositions between the two authors which finally ended with peace. Keywords: Ahmet Mithat Efendi, Halit Ziya Uşaklıgil, novel, story, criticism, realism, romanticism.
...
Yeni Türk Edebiyatı, Sayı 16, Ekim 2017, s. 31-49. * Yrd. Doç. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi, Türkçe ve Sosyal Bilimler Bölümü,
Halit Ziya Uşaklıgil şiir dışında edebiyatın neredeyse bütün türlerinde eserler vermiş öncü yazarlardan biridir. Farklı bir çizgide ondan önce eser vermeye başlayan Ahmet Mithat Efendi de şiir dışında eserler veren öncü bir yazardır. Bu iki yazar polemikleriyle fazlaca karşı karşıya gelmemelerine rağmen roman ve hikâyede farklı görüşlere sahip olmaları bakımından birbirine zıt iki kutup olarak düşünülmüşlerdir. Her iki yazarın yazı faaliyetleri esnasında zaman zaman yolları kesişmiş, doğrudan veya dolaylı şekilde birbirlerine karşı eleştirel tarzda yazılar kaleme almışlardır. Bu yazılar, devrin iki önemli yazarının edebiyat anlayışları arasındaki farklılıkları ortaya çıkarmıştır. Bu yazımızda iki yazarın kesişme noktalarını ve konuyla ilgili görüşlerini Sefile, Hikâye, Tercüme Romanların Seçimi, Dekadanlar Tartışması ve Darülfünun’da alt başlıkları altında değerlendirmeye çalışacağız.
Sefile
Halit Ziya özellikle yazı hayatının başlarındaki bazı faaliyetleriyle ve düşünce-leriyle Ahmet Mithat Efendi’nin görüşlerinin tam karşısında yer almıştır. Nitekim bu karşıda yer almaların ilki Halit Ziya’nın ilk romanı Sefile1 ile olmuştur. Bu eser
konusu ve işlenişi bakımından âdeta bir meydan okuyuş olarak edebiyat tarihindeki yerini almıştır.2 Bu karşı çıkışın izleri Kırk Yıl’da âdeta bir karşılaştırmayla ortaya
konulur. Bu karşılaştırmada Halit Ziya mütevazı olmaya çalışan bir ifadeyle Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında olmayan şeylerin kendi romanında var olduğunu, hatta Sefile’nin Batılı romana başlangıç teşkil ettiğini ifade eder:3
İlk nüshadan itibaren Sefile başladı. Genç neslin elinde günden güne inkişaf eden Türk romanı o zaman hâl-i ruşeymide idi.
Sezayi Bey’in pek yüksek bir kıymet-i edebiyesi olan Sergüzeşt hikâyesi Namık Kemal mektebinin bir zeyli kabilindendi. Ahmet Mithat Efendi’nin hikâyelerinde Garp edebi-yatının roman nev’ine has olan tarz ve üslup yoktu. Sefile’de bunlar var mıydı? Bunu söyleyecek kadar daiyeperver değilim, fakat sahte bir mahviyete tebaiyet ederek bunun lisan, tahkiye ve mişvar itibarıyla bugünün romancılığına bir mukaddime teşkil edecek mahiyette olduğunu da inkâr etmeyeceğim.
1 Hizmet, nr. 1-73, 13 Teşrin-i Sani 1886-30 Temmuz 1887. Bu yazıdaki alıntılar şu basımdan yapılacaktır: Halit Ziya Uşaklıgil, Sefile, haz. Ö. Faruk Huyugüzel, İstanbul: Özgür Yayınları, 2006.
2 “Yazarın bu ilk romanı, Ahmet Mithat Efendi’nin 1881’de yazdığı romantik bir karakter taşıyan Henüz On Yedi Yaşında romanının bir antitezi olarak realist roman anlayışıyla kaleme alınmış bir romandır.”
Huyugüzel, Halit Ziya Uşaklıgil, s. 50. 3 Uşaklıgil, Kırk Yıl, s. 307.
Ahmet Mithat Efendi’nin Henüz On Yedi Yaşında adlı eserinde iki arkadaş eğlenmek için gittikleri Beyoğlu’nda, şiddetli yağmur yüzünden geceyi randevu evinde geçirmek zo-runda kalırlar. İki arkadaştan Ahmet Efendi burada –henüz on yedi yaşında olan– Kalyopi adlı bir kız tanır. Onun buraya neden düştüğünü merak eder ve birkaç defa yanına giderek aralıklarla ona hayat hikâyesini anlattırır. Bu anlatımdan Kalyopi’nin buraya istemediği hâlde düştüğünü anlar. Ona yardım etmek ister. Kalyopi’nin borcunu ödeyerek onu bu kötü ortamdan kurtarır ve ailesinin yanına götürür. Ardından onlara bir ev tutarak evin bütün eksiklerini tamamlar. Yeniden ticarete başlaması için babasına para verir. Bununla yetinmez Kalyopi’yi bir arkadaşının uşağı olan bir Rum genci ile evlendirir. Ona da biraz para vererek Kalyopi’nin babasının ortağı yapar. Böylece roman mutlu bir sonla biter. Sefile’de de kötü şartlar neticesinde sokakta kalan Mazlume isimli bir kız vardır. Onu Bayezıt Meydanı’nda gören Mihriban Hanım –ki kızı İkbal ile hayatlarını vücutlarıyla kazanırlar– onu evine gö-türür. Bir süre sonra Mazlume durumun farkına varırsa da gidecek yeri olmadığı için evde kalmaya devam eder. İkbal hastadır ve bir akşam onun sevgilisi İhsan, Mazlume’ye tecavüz eder. Bu durum zaten hasta olan İkbal’in ölümüne yol açar. İhsan ile Mazlume bir süre mutlu bir hayat sürseler de İhsan’ın lakaytlığı, Mazlume’nin hiddetli mizacı bu ilişkiyi zedeler ve Mazlume, İhsan’ı terk ederek bir genelevde çalışmaya başlar. Bu arada çocuğunu da düşü-rür. Nefret ve intikam hisleriyle dolan Mazlume, bir gün geneleve gelen İhsan’ın üzerine atılarak dişlerini onun boğazına geçirir ve öldürür. Kendisi de onun üzerine düşerek ölür.
Görüldüğü gibi her iki eser de işledikleri konu bakımından birbirlerine çok ben-zerler. Ancak sonuç bakımından farklılık gösterirler. Bu farklılık Ömer Faruk Huyu-güzel tarafından şöyle yorumlanmaktadır: “Ahmet Mithat’ın amacı ahlâkî ve sosyal bir hastalık olan fuhuşun aslında bizim toplumumuzda olmadığını, bunun Batılılar tarafından bünyemize sokulduğunu ispatlamaktır. Halit Ziya’nın ise romanı vasıtasıyla açık seçik bir mesaj verme amacı yoktur veya hiç değilse bunun varlığı açık değildir. O saf ve masum bir kızın sevdiği adamın sorumsuzluğu yüzünden nasıl fuhuşa sü-rüklenip tükendiğini sebeplerine dayanarak objektif bir şekilde ortaya koymak ister.”4
Halit Ziya’nın romanı Henüz On Yedi Yaşında romanından anlatım teknikleri ve üslup bakımından farklılıklar taşısa da5 romanda zaman zaman âdeta Ahmet Mithat’ın
romanlarındaki gibi yazarın varlığını hatırlatan cümlelerin de bulunduğu görülmektedir:
4 Huyugüzel, Halit Ziya Uşaklıgil, s. 50. O zamana kadar uzun hikâyeler yazan Halit Ziya bu romanı yazma arzusunu Kırk Yıl’da şu şekilde dillendirir: “Bir büyük roman! Ne zamandan beri zihnimde bu arzu bir fikr-i sabit gibiydi. Bir genç kız düşünüyordum ki, iffeti, iğfal eden bir aşkın kurbanı olsun ve bu yolda kurban olan iffetlerin hemen umumi denilebilecek bedbaht mukadderatı arasından bir uçuruma yuvarlana yuvarlana en son derekesine düşerek, artık bir halâs demek olan ölümle bitsin.” (Uşaklıgil,
Kırk Yıl, s. 306.)
5 Bu konuda bk. Ömer Faruk Huyugüzel, “Halit Ziya’nın Sefile Romanındaki Realist Teknikler”, s. 185-201.
Üçüncü katın ikinci kattan bir farkı varsa onun da gayr-ı mefruş bulunmasından ibaret olduğunu haber verirsek karilerimize lüzumu kadar malumat vermiş oluruz. (s. 18-19) ...
Mazlume ve ihtiyar hatun bu geceyi uykusuz geçirdi desek doğru söylemiş oluruz. Maz-lume gibi validesini âşıkane seven bir kızcağız ile merhamet ve şefkati derece-i kemalde olan bir ihtiyar hatundan ne beklenir (s. 26).
Bazen –yine az da olsa– tıpkı onun gibi araya girerek açıklayıcı bilgiler verdiği görülür:
İstanbul’da böyle pek çok kadınlar vardır ki her yere girip çıkarlar; kendilerine her tarafta kapısı açık bir konak bulurlar. “Bizim Hanımefendi” namıyla telkîb ettikleri birçok mu-teber kadınlar bilirler. Onların âdeta sırdaşları, kâhya kadınları makamında bulunurlar. Girdikleri konaklarda istedikleri gibi hükmederler. Halayıklara evin ikinci hanımı gibi emir verirler. “Bizim efendi, bizim konak” derler. Sahib-i haneler nezdinde mazhar-ı hüsn-i kabul olurlar; zira dünyanın her köşesinden bir havadis, her tarafından bir haber verirler. Onlarsız bir konak muhbirsiz bir cerideye, latife-gûsuz bir mudhikeye benzer. İşte Mih-riban bu sıfatla pek çok konaklara peyda-yı intisab etmişti. Hakikat-ı hayatına, tercüme-i hâline dair kimsenin malumat-ı sahihası olmadığından dolayıdır ki hemen her gittiği yerde mazhar-ı iltifat olurdu (s. 75).
Hatıralarından öğrendiğimize göre daha on yaşlarındayken dedesi tarafından Halit Ziya’ya her akşam misafirlerin önünde Ahmet Mithat Efendi’nin romanları okuttu-rulmuştur. Yukarıdaki örnekler, bu okumaların genç bir yazarın etki altında kalması olarak düşünülebileceği gibi, zayıf bir ihtimal de olsa Halit Ziya’nın ironik bir tavırla Ahmet Mithat’ın bu cümle yapılarıyla alay etmiş olabileceğini de akla getirmektedir.
Sefile’de Ahmet Mithat Efendi’ye dair dikkatimizi çeken bir diğer husus, yine Henüz On Yedi Yaşında romanı ile ilgilidir. İkbal, zamanını büyük ölçüde kitap oku-yarak geçirmektedir. Ahmet Mithat’ın Henüz On Yedi Yaşında romanını okuduğu bir gece, Mazlume ondan kitabı yüksek sesle okumasını ister. Daha sonra da kitabı oku-mak üzere ödünç alır. Bu Mazlume’nin okuduğu ilk romandır ve ondan çok etkilenir, bunun üzerine arka arkaya kitaplar okumaya başlar:
Genç kız bu uzun kış gecesinin kısm-ı azamını şu suretle imrar edip de uykunun tehacümüne mağlup olduğu zaman kalbi garip birtakım hissiyata cilve-gâh olmuştu. Henüz dürüstçe kıraata muktedir olmayan bu zeki çocuk satır aralarını dahi mütalaa etmişti.
Bu mukaddime-i mütalaa Mazlume’de şedid bir arzu uyandırdı. İkbal Hanım’da mevcut olan kitaplar birer birer nazar-ı mütalaasından geçmeye, masum kızcağızda birtakım yeni yeni fikirler hâsıl etmeye başladı.
Burada her şeyden önce herhangi bir roman yerine Henüz On Yedi Yaşında’nın seçilmiş olması manidardır. Yoksa yazar romanın adını vermeden “bir roman” şek-linde belirsiz bir ifade kullanabilir veya Hikâye’de övgüyle bahsettiği Ahmet Mithat Efendi’nin diğer eserlerinden birini seçebilirdi. Bu romanın eserde kullanılmasının değişik sebepleri olabilir: Bunlardan birincisi, zorlukla okuyan Mazlume’nin romanı okuduktan sonra İkbal’in bütün kitaplarını okumaya başlıyor olmasıdır ki Ahmet Mithat’ın roman yazma amacına, yani insanları okumaya alıştırmak düşüncesine bir gönderme olabilir. Diğer taraftan Ahmet Mithat’ın ahlâkî telkinlerde bulunmak, okuru ahlâk ve davranış bakımından olumlu yönde etkilemek amacıyla ilişkili bir tavır da söz konusu olabilir. Mazlume bu amaçla yazılmış bir kitabı okumakla birlikte kötü sondan kurtulamamıştır. Yani okuduğu romanın bu amaç açısından ona hiçbir faydası olmamıştır. Dolayısıyla Ahmet Mithat’ın romanlar vasıtasıyla okuyucunun ahlâkını geliştirme amacına yönelik dolaylı bir eleştiri getirilmiş olabilir.
Hikâye
Halit Ziya’yı Ahmet Mithat’la karşı karşıya getiren ikinci hadise Halit Ziya’nın Hikâye6 adlı eseridir. Halit Ziya bu eserinde romantizm (hayaliyyun) ve realizm
(haki-kiyyun) hakkındaki görüşlerini ortaya koyar. Eserin önsözünde tarafsız davranacağını söylemekle beraber çok belirgin bir şekilde realist roman anlayışının yanındadır. Hatta bu eserin o zaman için Türk edebiyatında henüz tanınmamış olan realizmi anlatmak için kaleme alındığını da söyleyebiliriz. Çünkü eserin geneline bakıldığında kitabın büyük bölümünü realistler hakkında verilen bilgiler oluşturmaktadır. “Hakikiyyun” ve “Meslek-i Hakikiyyun” başlıkları altında realist yazarlar hakkında tek tek ve ayrıntılı bilgiler verilirken romantik yazarlar bu şekilde tanıtılmamıştır. Nitekim “Hayaliyyun” ve “Meslek-i Hayaliyyun” bölümlerinde romantiklerin anlatılmasından çok realizm ile romantizmin karşılaştırılmasına yer verilmiştir.
Bu eserinde Halit Ziya, Ahmet Mithat Efendi’den de bahseder. Kitabın “Mukaddime”sinde önce hikâye/romanın önemini ortaya koyduktan sonra sözü bu türün Türkiye’deki durumuna getirir:
Şimdi, teessüf etmemek nasıl kabil olur ki milel-i sairede bu kadar mühim addolunan, bu derecelerde mutena bir mevki tutan, insanlara, insanları tanıtmayı mütekâfil olan hikâyeler bizde masallar derecesinde bulunuyor. Evet, nasıl teessüf edilmez ki Garplıların son derecede ila ettikleri bu tarz-ı edep bizde henüz hâl-i sabavetinde bulunuyor (s. 12). 6 İstanbul:1307/1891, 152 s. Makaledeki alıntılar şu kitaptan yapılmıştır: Halit Ziya Uşaklıgil, Hikâye,
Bu sözleri takiben Halit Ziya, Batı edebiyatlarından tercüme edilen romanlara geçer ve tercüme edilen romanların çoğunlukla geçen asırda rağbet gören eserler olduğunu, artık bir değer taşımadıklarını söyleyerek Ahmet Mithat Efendi tarafından tercüme edilen Emile Richbourg’un iki eserini örnek verir: Merdud Kız, Peçeli Kadın. Hemen ardından da bu defa Ahmet Mithat Efendi’nin adını zikrederek onun dört beş sene önce romantiklerin iki büyük yazarının (Alexandre Dumas Fils, Octave Feuil-let) eserlerinden “birkaçı”nı tercüme ettiğini belirtir. Bunlara rağmen Halit Ziya’nın tercüme konusunda Ahmet Mithat’tan beklentisi daha fazladır:
Bunlardan sonra kendilerinden beklenilen şey kıymet-şinasan-ı edebin ellerine almaya-caklarını yine kendileri teslim edecek olan hikâyeler tercümesi midir?
Biz daha büyük hizmetler bekleriz.
Yine aynı önsözde o zamana kadar Elfü’l-leyle ve Elfü’n-nehar’dan başka hikâyesi olmayan Osmanlıların kısa bir süre sonra Ahmet Mithat Efendi’nin kaleme aldığı Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Dünyaya İkinci Geliş, Felatun Bey ile Rakım Efendi ve Letaif-i Rivayat serisini okumaya başladığı, dolayısıyla bu eserler sayesinde, toplu-mun roman okuma konusunda gelişme gösterdiği belirtilir. Ancak Halit Ziya, Ahmet Mithat’ın takipçilerinin romanı daha ileriye götüremediklerini ve onun gerisinde kaldıklarını savunur:
Lakin bunu ispat eden yalnız atufetlu Ahmet Mithat Efendi hazretleri oldu; telif-i hikâye hususunda eserine tebaiyyet etmek isteyenler tarz-ı atik-i hikâyenin vasıl olduğu dereceyi tecavüz edememişlerdi (s. 18).
Halit Ziya’nın muhatabını över gibi söylediği bu sözlere karşılık önsözün sonun-daki şu sözler de onun için bir o kadar can sıkıcıdır:
Şu sözlerden maksadımızın ne olduğu anlaşılır. Demek istiyoruz ki şimdiye kadar bizde tercüme edilen hikâyeler mütalaat-ı edebiye ve hikemiyeye malik değildir. Hikâyenin şimdiki hâl-i mükemmeliyeti bizde tanılmamıştır (s. 20).
Nitekim bu ifadeler Ahmet Mithat Efendi’nin canını sıkmış olacak ki Hizmet’te yayımlanan ikinci tefrikadan sonra Ahmet Mithat Tercüman-ı Hakikat’te biraz aşağıda irdeleyeceğimiz bir cevap yayımlar.7 Ancak Halit Ziya tefrikanın ya da kitabın sonunda
yine Ahmet Mithat’a övgüler düzerek sözlerine son verir:8
7 “Romanlar ve Romancılık”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 2847, 5 Kânunuevvel 1887; Ahmet Mithat Efendi, Edebiyat Yazıları I, haz. Harika Durgun-Fazıl Gökçek, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2016, s. 258-264. 8 Hikâye, s. 128-129.
Bizde hikâye yazan yalnız bir kişi var, o da atufetlü Ahmet Mithat Efendi Hazretleri’dir. Birkaç eserleri hayaliyundan tercüme olunan eserlere gıbtares olacak derecede güzeldir. Ahmet Mithat Efendi Hazretleri hakikî değildir, fakat bazı mühmelane veya zamana tevfik-i hareketle yazılan eserlerinden kat-ı nazar hikâyenüvisan arasında bir mevki-i mümtaz ihraz edecek kadar muktedir bir hayalîdir.
Bizde başka bir hikâye yazan kimse görmüyorum. Bazı ufak tefek fıkralar sahiplerine
hikâyenüvis namını kazandıracak kadar mühim addolunamaz zannederim. (s. 128-129)9
Halit Ziya’nın, “Bizde hikâye yazan kimse görmüyorum” dediği bu zamanda Şemsettin Sami ve Namık Kemal gibi yazarlar eserlerini vermişlerdi. Şemsettin Sami bir yana Namık Kemal gibi dönemin en şöhretli isminin yok sayılması dikkat çekicidir. Halit Ziya, Namık Kemal’in Batı’dan ziyade Doğu’nun hikâyesine bağlı olduğunu düşünmektedir:10
Az önce de belirttiğimiz gibi, Hikâye’nin ilk iki tefrikası yayımlandıktan sonra Ahmet Mithat Efendi tefrikanın bitmesini bekleyemeden bir cevap yazar.
Ahmet Mithat, birçok polemik yazısında olduğu gibi karşısındakini küçümseyen, alaycı bir dille yazısına başlar. Bu yazıda roman kelimesi yerine “hikâye”yi kullan-ması yüzünden Halit Ziya’yı bir “lisan mutaassıbı” olarak değerlendirmiş, böyle bir adamla konuşmanın mümkün olamayacağını, ama yine de çıkan bu kısımlar hakkında fikirlerini ortaya koymaktan geri duramadığını belirtmiştir.
Ahmet Mithat ilk olarak Halit Ziya’nın Türkçeye tercüme edilen Batı kaynaklı romanların artık Avrupa’da bile reddedilen ve hiçbir edebî değeri olmayan eserler olduğu iddiasına değinir. Ona göre bu eserler Avrupa’daki gazetelerde tefrika edil-miş ve kitap hâlinde basılmış eserlerdir. Eğer bunların hiçbir edebî değeri yoksa, bu gazetelerin ve yayıncıların bunca basım masraflarına katlanmaları aklın alacağı bir şey değildir.
9 Halit Ziya’nın bu tespiti o gün için söylenmiş bir cümle değildir. Yıllar sonra onun edebiyatımızdaki önemini vurgulamaya devam etmiştir: “Günden güne artan bu tercüme hareketi bizde de roman nevinin uyanmasına hizmetten geri kalamazdı; Türk okuyuculuğuna her sahada pek büyük hizmetler yapan ve onun için ismini milletin derin şükranlarla yâd etmesi lazım gelen Ahmet Mithat Efendi bu zemine en evvel atılanlardan biri oldu. Birbirini takip eden büyük küçük romanlarını yazdı ve büyük bir alaka ile eserleri kapışıldı. Onun kaleminden öyle mebzul bir alkışla o kadar çok eser çıktı ki bunları saymak uzun bir fihrist teşkil eder. (...) Bir yandan telif (özgün) eserler verirken bir yandan da tercümeler yapıyordu: Aleksandre Dumas Fils ile Octave Feuillet’i bize en evvel tanıtan o oldu. İşte onun garip himmetiyledir ki bizde telif roman nevi doğmuş oldu.” Uşaklıgil, Sanata Dair, s. 484.
10 “... Gariptir ki o zamanın en büyük lisan üstadı olan Namık Kemal Sergüzeşt-i Ali Bey ile, Cezmi ile Garp romanına yaklaşabilmekten ziyade teşbihlerle, ziynetlerle dolu olan bu eserlerinde Şark hikâye usulüne bağlı kalmıştır.”, “Hikâye Bolluğu”, Sanata Dair, s. 484.
Diğer taraftan Ahmet Mithat kendisinin tercüme ettiği romanların beğenilmeme-sine de itiraz etmektedir:11 “Lakin romancılık nokta-i nazarından Merdut Kız, Peçeli
Kadın ve Paul de Kock’un Kamere Âşık nam romanları gibi âsârı ‘roman budur’ de-nilemeyecek derecelerde nakıs bulmak pek haksızlıktır.” Bu romanların her baskıda binlerce basılarak on ila elli baskı yapmasını, başka dillere çevrilmesini bu eserlerin değerli olduğunun delilleri olarak gösterir. Bu yüzden de Halit Ziya’nın bu konudaki sözünü geri almasını ister.
Ahmet Mithat’ın bu yazısında üzerinde durulması gereken üç husus vardır. Bun-lardan birincisi daha yazının başında yer alan “lisan mutaassıbı” suçlamasıdır. Bunun sebebi Halit Ziya’nın roman kelimesi yerine “Osmanlı lisanına hürmeten” hikâye kelimesini kullanmış olmasıdır. Bilindiği gibi Tanzimat yıllarında roman ve hikâye te-rimleri birbirinin yerine kullanılmaktadır:12 Aynı karışıklık Recaizade Mahmut Ekrem’in
Muhsin Bey adlı uzun hikâyesinin başında da vardır. Ekrem bu önsözde roman türü yerine büyük hikâye, hikâye türü yerine ufak hikâye terimlerini kullanır.
Edebî terim olarak birbirinden ayrı ve farklı iki tür olan hikâye ve roman bütün Tanzimat edebiyatı boyunca birbirine karışır. Hikâyenin geleneğimizden gelen bir isim olmasına mukabil roman, Batı kaynaklı yeni bir kavramdır. Fakat küçük hikâye türüne henüz aşina olmayan Osmanlı aydını için sadece büyük hikâye ve roman vardır ve bu dönemde her
ikisinin de adı uzun süre hikâye olarak kalmıştır.13
Ahmet Mithat muhatabına böyle bir suçlama getirmesine rağmen yazarlık hayatı boyunca bu kavramlardan herhangi birinde karar kılmamış, bazen roman bazen de Ah-met Metin ve Şirzat’ın başına koyduğu önsöz mahiyetindeki “İfadecik”te olduğu gibi aynı eser için hem roman hem de hikâye terimlerini kullanmıştır. Harika Durgun’un da belirttiği gibi, “Ahmet Mithat Efendi’nin yazarlığa başladığı 1870’li yıllardan 1890’lı yıllara gelinceye kadar bu konuda tutarlı bir fikrinin bulunmadığı” görülmektedir.14
Ahmet Mithat’ın yazısında tespit ettiğimiz ikinci husus, romanların çok baskı yapmasını edebî değer açısından bir ölçüt saymasıdır. Ancak bu ölçütün her zaman aynı amaca hizmet eder şekilde kullanılmadığı görülmektedir. Sözgelimi romantik yazarların eserleri söz konusu olduğunda eserlerin çok baskı yapmasından övgüyle bahsedilmiş ve bu kadar baskı yapmaları onların edebî değerinin delili olarak gösteril-miştir. Ancak söz Emile Zola’ya geldiğinde Ahmet Mithat’ın farklı bir değerlendirme yaptığı görülür. Emile Zola’nın kendisine yöneltilen suçlamalar karşısında söylediği, “Ben yazdığım için kabahatli isem yazdıklarımı kemal-i rağbetle okuyanlar dahi
ka-11 Ahmet Mithat, “Romanlar ve Romancılık” Tercüman-ı Hakikat, nr. 2847, 5 Kânunuevvel 1887. 12 Okay, Batılılaşma Devri Türk Edebiyatı, s. 67.
13 Recaizade Mahmut Ekrem, Şemsa, İstanbul, 1313/1897. 14 Durgun, Ahmet Mithat Efendi ve Edebiyat, s. 88.
bahatlidirler. Almasalar, rağbet etmeselerdi yazmakta beni teşvik etmemiş olurlardı.” sözleri ise bir suçun itirafı olarak gösterilir.15
Yazıda dikkatimizi çeken üçüncü husus da realizm ve romantizm akımlarını değer-lendirme şeklidir. Yazar önce romanın bir kurgu olduğu fikrinden yola çıkarak realist romanların da hayalî olduğunu, “yazılan ayn-ı hakikat olursa” bunun roman değil, tarih olacağını söyler. Yine Hayret romanı için bu anlamda “Aza-yı vakadan hiçbirisinin aslı faslı yoktur” demektedir. Oysa realizmin gerçekten yaşanmış şeyleri anlatmak olmadığı, kullandığı birtakım tekniklerle romantizmden ayrıldığı bilinen bir gerçektir.
Sonuç olarak Ahmet Mithat yazısının sonlarında âdeta bir tehdit de savurur: “Pek müşkil-pesend olursak sonra erbab-ı kalemimizi ihafe eyleriz de hiçbir şey yazmaya cesaret alamazlar.”
Halit Ziya bu makaleye kısa ve saygılı bir dille Hizmet gazetesinde karşılık verir.16
Her şeyden önce bu yazının bir kitap boyutunda olacağını, bu yüzden yazının sonu-nu beklemek gerektiğini, yazının tamamlamış hâlini okumuş olsaydı Ahmet Mithat Efendi’nin bu şekilde yazmayacağını söyler. Bu yüzden Halit Ziya, Ahmet Mithat’ın eleştirilerine cevap vermediğini söylemekle birlikte bazılarını cevaplandırmaktan geri kalmaz. Ahmet Mithat makalesinde Halit Ziya’nın realistleri tercih etmekle beraber romantikleri ve romantiklerin eserlerini de sevdiğini ima ederek onun çelişki içinde olduğunu iddia etmiştir. Halit Ziya bu iddiaya yine saygılı bir dille cevap verir:
Bu pek doğrudur, bendeniz makalemde hakikiyunu iltizam etmekle beraber hayaliyu-nun enfes âsârını reddetmeyeceğim. Zola’yı, Flaubert’i, Goncourt Kardeşler’i, Balzac’ı, Bourges’yi, Alfonse Daudet’yi iltizam ettiğim sırada hayaliyundan Aleksandr Dumas Fills, Octave Feuillet gibi edebiyat nokta-i nazarından bir kıymet-i fevkaladeye malik eserler yazmış eazım-ı hayaliyunu inkâr etmeyeceğim. Maksadım Xavier de Montépin, Ponson de Terrail, Emile Richebourg vesaire gibi eserlerinin kesret-i tab’dan başka bir meziyeti
olmayanların mahiyetini arz etmektir.17
Cevap verilen ikinci konu “lisan mutaassıbı” suçlamasıyla ilgilidir. Halit Ziya, Ahmet Mithat’ın makalesinde, Dürdane Hanım gibi millî romanlarımızı yazmaya muktedir olduğumuz hâlde...” şeklinde başlayan cümlesini göstererek bu konuda Ah-met Mithat’ın çelişki içinde bulunduğunu ima ediyor. Bu imanın altında mademki bu türün başına millî kelimesi getirilmiş, o zaman türün de Batı’ya ait olan adını değil, bize ait olanını kullanmak gerekmez mi fikri yatmaktadır:
15 Ahmet Mithat, “Romanlar ve Romancılık”, s. 263.
16 Halit Ziya, “Üstad-ı Ekrem Saadetlu Ahmet Mithat Efendi Hazretlerine”, Hizmet, nr. 109, 7 Kânunuevvel 1878.
Bir de hikâyelerimizin mutlaka millî olması fikri bendenizde yoktur. “Lisan mutaassıbı” dediğiniz ve bir de müntekid namını ilave ettiğiniz şakirdiniz zannınızın tamamen hilafına olarak sizin tamamen “kafanıza denk”tir. Aramızda bir fark var ise o da sizin “roman” namını verdiğiniz “hikâye”ye nam-ı millîsini vermek isteyişimdir.
Burada Halit Ziya’nın haksız bir yaklaşım içinde olduğunu söylemek gerekir. Çünkü Ahmet Mithat’ın yazısında “mutlaka” kelimesiyle ifade edilecek bir mecbu-riyet söz konusu edilmemiştir. Ayrıca bilindiği üzere Ahmet Mithat romanı çeşitli alt başlıklar altında değerlendirmiştir ki bunlardan sadece biri “millî roman”dır.18
Bu tartışma ile ilgili söyleyeceğimiz son husus, Ahmet Mithat’ın makalesini, “Şimdilik sözümüz bu kadar. Bakalım intikadın mabadından daha neler görürüz” cümleleriyle sonlandırmakla beraber “Hikâye”nin tefrikası tamamlandıktan ya da kitap olarak basıldıktan sonra konuyla ilgili hiçbir şey yazmamış ya da yazma gereği duymamış olmasıdır. Sadece daha sonraki küçük bir notunda bu meseleye alaycı bir dille temas eder.19
Tercüme Romanların Seçimi
Ahmet Mithat Efendi ile Halit Ziya’nın yollarının kesiştiği hususlardan biri de hangi romanların tercüme edilmesi gerektiği meselesidir. 1890 yılında Tercüman-ı Hakikat’te Ahmet F. imzasıyla “Romanlar” başlıklı bir yazı yayımlanır.20 Bu yazısında
Ahmet F., son zamanlarda büyük artış gösteren tercüme romanlara dikkat çeker. Ma-kalenin yazarı bu yabancı romanlardan büyük ölçüde şikâyetçidir. Bu şikâyetlerden en önemlisi tercüme romanların yol açtığı ahlâkî yozlaşmadır. Hatta bu zararın önüne geçmek için tercümeler yerine telif eserlerin yazılmasının daha uygun olacağını ileri sürer. Ama hemen ardından Ahmet Mithat Efendi’nin de tercümeler yaptığı aklına gelmiş olacak ki bu iddiasından geri adım atar:
Ama tercüme olmamasından maksadım hiç de olmasın değil. Faraza her millet tarafından her lisana tercüme edilmiş Victor Hugo’nun Vaterloo Muharebesi üzerine fikr-i hikmet eseriyle kaleme almış olduğu Sefiller gibi âlî romanların lisanımıza da tercümesi bulun-malıdır ki bu da her bir kaidenin istisnası hikmetini teyit edebilir zannederim. Hülasa 18 Yerli roman ve millî roman için bk. H. Harika Durgun, Ahmet Mithat Efendi ve Edebiyat, s. 103-106; romanların konularına göre tasnifi için bk. Ahmet Mithat Efendi, Ahbar-ı Âsâra Tamim-i Enzar, haz. Sabahattin Çağın, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2014.
19 “Muhabere-i Aleniye: Hüseyin Rahmi Beyefendi’ye”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 2858, 17 Kânunuevvel 1887.
kim ne derse desin ne fikir taşırsa taşısın romanlar millî olmalıdır. Milletdaşlarını bu gibi mazarratlardan halas her sahib-i efkâr için vecibeden bulunduğu aşikârdır.
Ahmet F.’nin bu sözlerle bitirdiği yazısının sonuna Ahmet Mithat Efendi, bir notla karşılık vererek bu konudaki görüşlerini açıklayan bir yazı yazacağını ilan eder:
Hakkınız vardır. Gayr-ı millî romanlardan şayan-ı tercüme olanların ne nokta-i nazardan intihabı lazım geleceğine ve o hâlde de ne yolda tercüme edilmesi ahsen olacağına dair kariben bazı izahat vereceğiz.
Nitekim Ahmet Mithat, yazı makinesi sıfatına uygun olarak, gazetenin iki gün sonra çıkan bir sonraki sayısında “Roman İntihabı” adlı yazısında konuyla ilgili gö-rüşlerini ortaya koyar.21
Ahmet Mithat, Ahmet F.’nin yazısına temas ederek hemen konuya girer. Daha yazının başında Ahmet F. ile aynı fikirde olduğu anlaşılır. Onun iki görüşünü onayla-yarak tekrarlar. Bunlardan birincisi tercüme romanların Osmanlıların ahlâkını bozması tehlikesidir:
Ecnebi lisanlarından tercüme olunan romanların ahlâk-ı safiye-i Osmaniyemize halel iare edebilmesi emrinde sahib-i varakayı asıl korkutan şey dahi işte bu romanlardır.
Mesela muhavere-i mebhusü’n-anhada dahi gösterilmiş olduğu veçhle Avrupa’nın ame-lelik ahvaline dair olan romanlarının bize hiçbir taalluku olmadığı gibi Avrupa fevahiş-i meşhuresi ahvaline dair olanların da bize hiçbir taalluku olamaz. Çünkü bizde ne öyle amele vardır ne o yolda fevahiş! Olmayan bir şeyi bilmeyenlere tasvir mutlaka sa’y-ı abes olup ondan hiçbir fayda memul olamamaya mukabil mazarrat melhuz olabilmesi de ihtimalden hariç değildir.
İkincisi ise tercüme edilecekse Victor Hugo’nun Sefiller’i gibi romanların tercü-me edilebileceği görüşüdür ki, Ahtercü-met Mithat buradan yola çıkarak hangi romanların tercüme edilebileceği konusundaki ilk fikrini beyan eder. Buna göre tercüme edilecek bir roman her şeyden önce rağbet görmüş ve çeşitli dillere çevrilmiş olmalıdır. Ahmet Mithat’ın bu görüşü sadece bu makaleyle sınırlı değildir. Bu fikri başka yazılarında ve roman önsözlerinde de zikreder. Fazıl Gökçek, bu yazılardan yola çıkarak onun tercümeciliği hakkında şu tespitte bulunur:22 “Mithat Efendi’nin tercüme edilecek
romanı seçerken okuyucu ilgisini mutlaka göz önünde bulundurduğu ve Fransa’da ilgi gören ve çok satan romanları tercih ettiği görülmektedir.”
Ahmet Mithat Efendi daha sonra tercüme edilecek bir romanın vasıflarını sıralar. Bunlardan birincisi , “... eser-i mezkûrun tasvir eylemekte bulunduğu hikmetin
umu-21 Ahmet Mithat, “Roman İntihabı”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 3622, 28 Temmuz 1306/9 Ağustos 1890. 22 Gökçek, “Ahmet Mithat Efendi’nin Çevirileri ve Çeviri Anlayışı”, s. 199.
mi” olmasıdır. İkincisi, hikmet sahibi olmasıdır: “Hikmet ancak irşattan ibaret olan gayesiyle nev-i beşer için bir lazıme-i umumiyedir.” Üçüncü özellik ise eserin tasvir ve ahbar-ı sadıkane olması, yani doğru bir tasvir yapması ve doğru bir bilgi vermesidir. Ahmet Mithat Efendi bundan kastını şöyle açıklar:
Bir yer yahut tekevvünat-ı tabiiyyeden bir şey veyahut ahlâk ve âdât-ı ümeme dair bir hâl tasvir olunuyor. Sadıkane olur ise bu tasvir kari’in vukufunu arttırır. Haber dahi böyledir. Bir halkın veyahut umumiyet üzre nev-i beşerin tarihine dair temhidatta bulunuluyor. Onu da okuyanlar tezyid-i malumat ederler.
Alıntıdan anlaşılacağı gibi Ahmet Mithat’ın romandan beklediği iki husus vardır: Biri okuyucunun görüşünü, diğeri de bilgisini arttırmaktır ki bunların Ahmet Mithat’ın roman anlayışının temeli olduğu bilinmektedir.
İşte tam burada Ahmet Mithat okunmak ya da tercüme edilmek üzere seçilen bir romanın yukarıda saydığı özelliklere uyması gerektiğini söyler. Buna dikkat edilme-diği takdirde yabancı yazarlardan birinin “halk arasında gerek batıl gerek kendilerince muhık bir fikri tervic için söylediği sözleri” Türk halkına söylemiş olacağını iddia eder. Ardından Mithat Efendi, bu iddiasını bir adım daha ileri götürerek mütercimin bazı tasarruflarda bulunması gerektiğini uzun uzadıya açıklar:
Zemininde umumiyet bulunan romanların bile kâffesi aynen tercümeye salih değildirler. Mütercim tercüme edeceği romanı bir kere baştan başa okuyup onun da kendi mensup olduğu halka aidiyetten baid olan yerlerini çizmelidir. Vakıa bir aralık şu fikri dermeyan eylediğimizde “O hâlde eşek, kuyruğu kulağı kesilmiş, şekli değiştirilmiş olur.” diye bize itiraz edilmiş ise de biz fikrimizde yine sabitiz. Bizce roman denilen şeyin mütalâası bey-hude itlâf-ı zaman için iltizam olunan şeylerden değildirler. Roman denilen şey karilerini hem eğlendirir hem vukuflandırır hem fikir ve nazar-ı hikmetlerine ibretler bahşeder. En mergub bir romanı bazı cihetlerindeki malumatlar, hikmetler, ibretler bize yaramayacak
olurlarsa onları çıkarmak romanın bizce kıymetini arttıracak bir tasfiye addolunur.23
Yukarıdaki alıntı iki açıdan önemlidir. Birincisi romanın işlevi konusunda Namık Kemal ile aynı düşünceye sahip olması, diğeri de Osmanlı toplumuna yararlı olmayacak bilgilerin, hikmetlerin ve ibretlerin romandan çıkarılması gereğidir. Bu ikincisi aynı zamanda romanın değerini de arttıracaktır. Burada Ahmet Mithat’ın tercüme anlayışı kendini belirgin bir şekilde ortaya koymaktadır:
Ahmet Mithat Efendi bu yazısında kullandığı “harfiyen tercüme” kavramının yerine, başka yazılarında, aynı anlamı ifade edecek şekilde ‘tercüme-i ayniye’ kavramını da kullanır. Faydasız ve gereksiz, hatta zararlı olduğunu düşündüğü bu çeviri yöntemine mukabil kendisinin çeviride uyduğu prensibi ise “tadilen tercüme” kavramıyla ifade eder. (...) 23 Ahmet Mithat, “Roman İntihabı”.
Ahmet Mithat Efendi, bu prensibe bağlı olarak, tercüme edeceği roman üzerinde, hitap ettiği okuyucu kitlesinin durumunu ve düzeyini göz önünde bulundurarak istediği gibi
değişiklikler yapmayı mütercimin hakkı, hatta görevi saymaktadır.24
Ahmet Mithat Efendi, son olarak mütercimin tercüme romanın verdiği bilgiler konusunda da teyakkuz hâlinde olmasını ister:25 “Bu gibi bahisler mütercimin kendi
karilerine ‘tavsiye’ yollu tercüme edilmemelidir. Belki ihbar yollu tercüme edilmekle beraber o hâli bizim ne nazarla görmekliğimiz lazım geleceğine dair münekkidane birkaç da söz söylemelidir.”
Ahmet Mithat’a göre mütercim bu yazıdaki görüşlere uyarsa Ahmet F. ve benzeri zevatın tercüme romanlardan duymuş oldukları rahatsızlık giderilmiş olacaktır.
Bu yazıdan sekiz gün sonra Hizmet gazetesinde “Hikâye”26 başlıklı imzasız bir
yazı kaleme alınır.27 Yazı imzasız olmakla birlikte yazının başlığının roman değil de
hikâye olması, ayrıca yazının bir yerinde “Hikâye-nüvisliğe müntesibiyyet iddiasın-da bulunduğumuz için” şeklindeki ifade bu yazının yazarının Halit Ziya olduğunu göstermektedir.
Halit Ziya bu yazısını Ahmet Mithat Efendi’nin “Roman İntihabı” adlı yazısına cevap olarak yazmıştır. Yazıda ilk olarak itiraz edilen fikir, mensup oldukları mil-letin âdet ve ahlâkına yönelik unsurları barındıran romanların tercüme edilmemesi gerektiğidir. Halit Ziya, buna karşı çıkıyor ve bu durumda tercüme edilecek roman bulunamayacağını iddia ediyor:
Atufetlu Ahmet Mithat Efendi hazretlerinin milliyete mugayereti hasebiyle tercümesini münasip görmedikleri hikâyeler ise bizim bir tanesini bile hatırımıza getirmek için muztarr kaldığımız o nadir hikâyeler olmayıp her gün matbuatımızı doldurmakta olan hikâyeler olduğu anlaşılıyor.
Mesela amele güruhuna mahsus yahut fahişelere müteallik bir hikâyeyi intihab etmek bizde Avrupadakilerine benzer amele ve fahişe olmadığı için münasip olmayacağına dair beyan-ı mütalaa etmelerinden istintaç edemiyoruz. Bu fikirleri takip edilirse Avrupa kibar hayatına, temaşa âlemlerine müteallik hikâyeler de bize bigâne gelmek iktiza eder; zira bizde ne o tarz-ı hayat, ne o hâl-i âlem maruz değildir.
24 Gökçek, “Ahmet Mithat’ın Çevirileri ve Çeviri Anlayışı”, s. 200-201. 25 Ahmet Mithat, “Roman İntihabı”.
26 “Hikâye”, Hizmet, nr. 375, 19 Ağustos 1890.
27 Zeynep Kerman ve Ömer Faruk Huyugüzel “Halit Ziya Bibliyografyası” adlı çalışmalarında bu yazıyı haklı bir tahmine dayanarak Halit Ziya’nın yazısı olarak göstermektedirler.
Halit Ziya bu itirazını ortaya koyduktan sonra örneklere geçiyor. Eğer Ah-met Mithat’ın bu görüşüne uygun davranılırsa işçi hayatını anlatan Emile Zola’nın Germinal’i, fuhuş hayatını anlatan yine aynı yazarın Nana’sı, sosyete hayatını anlatan Hektor Malot’nun Monden’i, tiyatro hayatını anlatan George Ohannet’nin Lir Fla-ron’unun tercüme edilmemesi gerekmektedir. Çünkü bu sayılan hayat tarzları bizim toplumumuzda yoktur. Ama Halit Ziya burada fırsatı kaçırmaz ve Ahmet Mithat’ın fuhuş hayatını anlatan La Damme oux Kamelya ve sosyete hayatını anlatan Bir Kadının Hikâyesi’nin çevirilerini zikrederek bu eserlerin hayli rağbet gördüğünü söyler. Halit Ziya burada açıkça söylememekle beraber Ahmet Mithat’ın fikirleriyle yukarıda adları verilen yaptığı bu tercümelerin çeliştiğini ima eder.
Halit Ziya fayda esas alınırsa bile bizde karşılığı olmayan bu hayatların okunma-sının Türk okuyucusuna iki yönden katkıda bulunacağını söyler:
Bizde Avrupa amelesine benzer amele yok, fakat Avrupa amelesinin hâlini tasvir eden bir hikâye niçin anlaşılmasın? Bilmediğimiz bir tarz-ı hayatı hem öğrenmek hem o tarz-ı hayatın hissiyatına vakıf olmak iki cihetle müfid değil midir? Avrupa’da bir fahişenin sürdüğü tantanayı, haiz olabileceği ehemmiyeti, sarf ettiği parayı, aldattığı adamları biz-deki fahişelerin hiçbir hâline makis bulmamakla beraber anlar ve o kitabın verebileceği hissiyatı duyarız zannındayız.
Halit Ziya bu yüzden Ahmet Mithat Efendi’nin tercüme edilecek romanları seçer-ken milliyete uygunluğunu değil, duygulara etkisini esas almasının yerinde olacağını belirtir.
Halit Ziya en önemli itirazını sona saklar ve bir romanı tercüme ederken bazı kısımlarının çıkarılmasının yanlış olduğunu ifade eder.28 Bunun en yüzeysel tercüme
kurallarına bile aykırı olduğunu belirtir:
Teslim etmelerini rica ederiz ki bir kitapta bir parçanın hiç tercüme edilmemekten velev fena olsun tercüme edilmiş olması evlâdır, kendileri de bilirler ki mütercimler esna-yı tercümede her terk ettikleri kelimeye bir eser-i acz olmak nazarıyla bakanlar onun içindir ki namus-ı kalemini muhafaza eden mütercimler bir kelimeyi terk etmemek için bir saat düşünmekten yorulmazlar, nitekim öyle de olmak iktiza eder.
28 Halit Ziya yıllar sonra kaleme aldığı Kırk Yıl’da Ahmet Mithat’ın bu tavrını şu cümlelerle eleştirmeye devam eder: “... O zamana bir kıymeti haiz olarak telakki edilebilecek roman tercümelerine ve aslına ait meziyetleri muhafaza etmek şartıyla, pek nadir tesadüf olunurdu. Ahmet Mithat Efendi, o koşarak giden ve koşarken taşıdığının yarısını yolda bırakan tercümeleriyle Octave Feuillet’den, Alexandre Dumas Fills’den Bir Fakir Delikanlının Hikâyesi, La Dame aux Camélias, Bir Kadının Hikâyesi gibi romanlar vermiştir.”, Kırk Yıl, s. 595.
Halit Ziya yazısının sonunda Ahmet Mithat’a bir soru sorar ki, bu soru onun tartışmaları esnasında kullandığı en sert üsluptur:
Hikâyeden bahsettikleri vakit daima kalemlerine dolaşan Alexandre Dumas Fills ile Octave Feuillet’nin isimlerine Emile Richebourg ne salahiyetle iştirak ediyor?
Bugün Fransa’da yirmi otuz hikâye-nüvis ismi biliyoruz ki Emile Richebourg’un yazdık-larına yüz bin frank mukabilinde imza koymaya rıza göstermezler, acaba Emile Richebo-urg için bu ehemniyet-i edebiyeyi husule getiren Peçeli Kadın ile Merdud Kız’ın taraf-ı
alilerinden tercüme edilmiş olması mıdır?29
Ahmet Mithat bu yazıya herhangi bir cevap vermez.
Dekadanlar Tartışması
Halit Ziya ile Ahmet Mithat Efendi’nin yollarının kesiştiği alanlardan biri de meşhur Dekadanlar tartışmasıdır. Bilindiği gibi, bu tartışma 1897-1900 yılları arasında dönemin birçok yazar ve şairinin katıldığı bir tartışmadır. Tartışmayı başlatan Ahmet Mithat Efendi’nin aynı adı taşıyan yazısıdır.30 Yazıdaki hedef büyük ölçüde Servet-i
Fünun dergisi etrafında toplanan yazar ve şairlerdir. Yazının tezi de bu şair ve yazarların kullandıkları dil yüzünden okuyucuları tarafından anlaşılamamalarıdır.
Ahmet Mithat bu yazısının ardından geriye çekilmiş ve tartışma başka yazarlar tarafından sürdürülmüştür. Edebiyat tarihlerinde bu tartışmanın Ahmet Mithat’ın “Teslim-i Hakikat”31 adlı yazısıyla sona erdiği belirtilmekle beraber tartışma bir müddet
daha devam ettikten sonra biter.32
Ahmet Mithat yazılarında doğrudan doğruya Halit Ziya’yı hedef alan iddialarda bulunmaz. Ancak genel olarak Servet-i Fünun’u kullandıkları dil bakımından eleştirir. Dolaylı olarak bu durum Halit Ziya’yı da ilgilendirmektedir.
Bu konuyla ilgili olarak Halit Ziya’nın İzmir’deyken Hizmet gazetesinde tef-rika ettirdiği “Heyhat” adlı uzun hikâyesinden söz etmek gerekiyor.33 Bu tefrikada
bir öğrencisine okuma dersleri veren bir genç anlatılır. Uzun süren bir ders verme sürecinden sonra bu genç, öğrencisine karşı duygusal bir yakınlık hissetmeye baş-lar. Bir gün ona Ahmet Mithat’ın Hüseyin Mellah adlı romanını okuturken eserin
29 Halit Ziya, “Hikâye”, Hizmet, nr. 375, 19 Ağustos 1890. 30 Ahmet Mithat, Sabah, nr. 2680, 10 Mart 1313/22 Mart 1897.
31 “Teslim-i Hakikat”, Tarik, nr. 4639, 21 Teşrin-i Sani 1314/ 3 Aralık 1898.
32 Konuyla ilgili geniş bilgi için bk. Fazıl Gökçek Bir Tartışmanın Hikâyesi: Dekadanlar, İstanbul: Dergâh Yayınları.
duygusal bir olayı anlattığı bir yerde kendini tutamaz ve hıçkıra hıçkıra ağlayarak evi terk eder.
Halit Ziya daha sonra aynı hikâyeyi 1897 yılında âdeta yeniden yazarak bu defa İstanbul’da tefrika ettirir, ardından da kitap olarak basar.34 Bu tefrika ve kitapta
Hizmet’ten farklı olarak yazarın bazı eklemeler yaptığı, bazı bölümlerin de çıkarıldığı görülmektedir. Bazı bölümler ise âdeta yeniden yazılmıştır. Bu eserin iki versiyonu özellikle dil ve üslup bakımından İstanbul’daki Halit Ziya ile İzmir’deki Halit Ziya’nın karşılaştırılmasında önemli ipuçları verecektir.
Halit Ziya’nın bu ikinci Heyhat’ında ana olay aynıdır. Ancak bizi ilgilendiren bir değişiklik önemlidir. Yukarıda bahsettiğimiz olaydan farklı olarak kızın yaşı biraz daha büyütülmüş, daha da önemlisi hikâyenin başkişisi, kıza okuma dersleri değil keman dersleri vermeye başlamıştır. Gençteki duygusal yakınlık ve bunun bir aşka dönüşmesi İstanbul versiyonunda da vardır. Ancak genç öğretmende görülen duygusal patlama İzmir versiyonundan farklıdır. İzmir versiyonunda bu patlama Ahmet Mithat’ın romanı-nın okunması sırasında gerçekleşirken İstanbul versiyonunda kız Wagner’in “Geceler” adlı eserini çalarken gerçekleşmiştir. Yani ikinci versiyonda Ahmet Mithat’ın romanı-nın hikâyeden çıkarıldığı yerine Wagner’in bir eserinin yerleştirildiği görülmektedir.
Halit Ziya’nın bir Servet-i Fünun mensubu olarak eserini ikinci defa neşrederken dil ve üslubunda değişikliklerin olması kaçınılmazdır, ancak yazarın anlatılan olayda niçin bir değişikliğe gittiği sorusu da zihinleri kurcalamaktadır. Bu değişiklik akla iki ihtimal getirmektedir. Birincisi ilk eserdeki okuma derslerine kız öğrenci, çok küçük yaşlardayken başlamış, bir genç kız olarak serpilip büyümeye başlamasına kadar devam etmiştir. Bu, bir okuma dersi için oldukça uzun süredir. Bu gerçeğe aykırı durumu yazar bu şekilde düzeltmiş/değiştirmiş olabilir. İkinci ve daha kuvvetli bir ihtimal ise bu iki eserin yazılışı arasında meşhur Dekadanlar tartışmasının yapılmış olmasıdır. Bu tartışmaya aktif olarak yazılarıyla katılmayan Halit Ziya tepkisini bu şekilde ortaya koymuş olabilir. Nitekim Halit Ziya yıllar sonra Ahmet Mithat’ın her ne kadar bu yazıda art niyetli olmasa da yazısının kendilerinde yaşattığı endişeyi dile getirmekten geri duramaz:
Hepimizin memleketimizin irfan hayatında bir baba hükmünde telakki ettiği Ahmet Mithat bile bu yeni hareketin etrafında koparılan gürültüye kapılarak, ne o hareketin mahiyetini düşünmeye, ne de kendi tarafından o yolda bir hücumun muhtemel avakıbını ölçmeye lüzum görmeyerek, elbette bir fena niyetle değil, fakat bizi her taarruzdan ziyade ürküten
bir isnat ile muhalefete kuvvet vermiş oldu.35
34 Hikâye önce Musavver Fen ve Edep dergisinde “millî roman” üst başlığıyla çıkar (nr. 1-16, 11 Mart 1315/1899-1 Ağustos 1315/1899). Hikâyenin son bölümü ise Resimli Gazete (nr. 14, 5 Ağustos 1315/1899)’de yayımlanır. Eser daha sonra 1890 yılında kitap hâlinde yayımlanır.
Bu isnat şu idi: Edebiyat-ı Cedide zümresinde vukua gelen teşebbüs bir décadent hareketi idi ve bu da anarchisme demek idi. Dinamo ile dinamit kelimelerini karıştırarak memleketi elektriğin nimetinden mahrum bırakan bir devirde, vehme dokunacak teşebbüslere, hare-ketlere delalet edecek kelimelerin gölgelerini bile lisandan süpüren bir sarayın nazarında ihtilallerin en müthişi olan bir hareketle itham edilmek öyle korkunç bir şeydi ki bunu görünce hep alnımızda soğuk terler hissettik.
Ahmet Mithat elbette bunu düşünmeden yazmıştı ve galiba nedamet etmiş olacak ki on-dan sonra sustu; hatta bir iki vesile ile yeni hareket muharrirlerine ve bu meyanda bana teşvikkâr sözler de yazdı.
Darülfünun’da
Ahmet Mithat Efendi ile Halit Ziya’nın hayatlarındaki son kesişme noktası Darülfünun’dur. Bilindiği gibi Halit Ziya 1912 yılında saraydaki başkâtiplik görevin-den alınınca Darülfünun’da Batı Edebiyatı dersleri vermeye başlar. Burada kendisiyle beraber Ahmet Mithat, Mahmut Esat, Emrullah Efendi ve Hoca Hayret gibi isimler de vardır. Halit Ziya’nın bu görevi esnasında ders kitabı mahiyetinde beş kitabı yayımla-nır: Yunan Edebiyatı Tarihi, Latin Edebiyatı Tarihi, Fransız Edebiyatı Tarihi,36 Alman
Edebiyatı Tarihi ve İspanyol Edebiyatı Tarihi. Halit Ziya bir gün diğer hocalara bu edebiyat tarihlerini yazma ve bu işe Yunan ve Latin edebiyatlarından başlama kararı-nı anlatır ve onların bu konudaki görüşlerini öğrenmek ister. Ahmet Mithat onun bu projesini beğenir ve işe Yunan ve Latin edebiyatlarıyla başlamasının doğru bir karar olduğunu söyleyerek bu konuda kendisini teşvik eder:37
36 Halit Ziya bundan önce de “Garptan Şark’a Seyyale-i Edebiye: Fransa edebiyatının Nümune ve Tarihi” adıyla bir Fransız edebiyatı tarihi yayımlamıştır. 18. yüzyıla kadar olan dönemi içine alan bu eser basıldıktan sonra Halit Ziya için hayal kırıklığına yol açar. Çünkü yayıncı Arakel Efendi, forma sa-yısını az tutmak amacıyla kitabın bazı bölümlerini çıkarmış, bazı yerleri değiştirmiş, dizgi hatalarını düzeltmeden kitabı yayımlamıştır. Halit Ziya’nın Darülfünun hocalığı sırasında yayımlanan bu kitap ilkinin düzeltilmiş ve genişletilmiş baskısıdır. Her iki eserin incelemesi için bk. Gülden Vicir, “Halit Ziya Uşaklıgil’in Fransız Edebiyatı Ders Kitapları Üzerine Bir İnceleme”, Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir 2016, 117 s.
37 Halit Ziya Sanata Dair adlı eserinde de ufak farklılıklarla aynı meseleye temas eder: “Ben de Meşrutiyet’i müteakip Darülfünun Edebiyat-ı Garbiye müderrisliğine geçince nasıl başlamak lazım geleceğinde epeyce durmuştum. Sabahları ders saatinden evvel Hayret Efendi’nin müdüriyet odasında toplantılar olurdu. Bu mesele hakkında Ahmet Mithat ve Mahmut Esat Efendilerle fikir teatilerinde bulunmuştuk. Ben kendi fikrimden yani Yunan ve Latin edebiyatları tarihine seri bir göz attıktan sonra Garp edebi-yatına geçmek niyetinde olduğumdan bahsedince onlar ikisi de, hususuyla Ahmet Mithat Efendi bu
Bütün söz söylemek fırsatını Ahmet Mithat Efendi inhisar altına alırdı. Hiçbir zaman faaliyetine halel gelmeyen bu adamın o zaman bütün zihnini yazmakta olduğu Mufassal namında bir tarih işgal ediyordu ve Darülfünun’da dersini de bu zeminde verdiği gibi müdüriyet odasının sabah celselerinde de zamanı gene bu zeminde sohbetleri, mütalaaları dolduruyordu. Ahmet Mithat Efendi beni de dersime dair irşat etti. Garp edebiyatına gir-mek için her şeyden önce Yunan ve Latin edebiyatından geçgir-mek lüzumunu gösterdi. Bu o derece doğruydu ki hemen ilk derslerimde bu iki edebiyat için birer taslak hazırladım. Talebe takrirlerimi sonradan zaptederek bastırdılar. Bunları tevsi ve tashih etmek fırsatını
bulsaydım da ondan sonra basılsaydı elbette biraz daha az utanılacak bir şekil almış olurdu.38
Halit Ziya sanat hayatının başlangıcından itibaren realist edebiyatın savunucusu olmuş bunu hem teorik hem pratik alanda uygulamaya koymuştur. Bunu yaparken –tersi gibi görünmekle beraber– en büyük ilham kaynağı Ahmet Mithat Efendi olmuştur. İlk romanını yazarken bile önünde Ahmet Mithat Efendi olmuş, âdeta Sefile’yi bir alternatif roman olarak yazmıştır. Yine Hikâye adlı eleştiri/inceleme kitabında bir yandan Ahmet Mithat Efendi’nin Türk edebiyatına olan hizmetlerini takdirle karşılarken onun hikâye ve roman anlayışını eleştirmekten de geri kalmamıştır. Bu eleştirilerini yaparken de o dönem edebiyatının önemli ismi olarak saydığı Ahmet Mithat’a karşı saygısız bir dil kullanmamış, saygısını her zaman muhafaza etmiştir. Tercüme konusunda da her iki yazarın görüşleri neredeyse taban tabana zıttır. Bu zıtlığın Darülfünun’daki hocalıkları sırasında bir sulha dönüştüğü Halit Ziya’nın daha sonra kaleme aldığı yazılarından anlaşılmaktadır. Halit Ziya’nın bu karşı çıkışlarına Ahmet Mithat’ın zaman zaman itiraz ettiği, çoğu zaman da duymazdan geldiği görülmektedir. Bütün bu tartışmalar ve karşı çıkmaların Türk edebiyatında roman ve hikâyenin gelişimine olduğu kadar, eleştiri türüne de önemli katkıları olmuştur.
fikrin isabetini teyit edecek surette uzun bir hitabede bulundu; ben de onlar tarafından teşvik gören bu fikirde daha kuvvet bularak ilk önce Yunan, daha sonra Latin edebiyatı hakkında talebeye ders vermeye başladım ve bu suretle Yunan edebiyatı ve Latin edebiyatı tarihlerine dair olan taslaklar vücuda gelmiş oldu (Sanata Dair, s. 592).
KAYNAKLAR
Ahmet F., “Romanlar”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 3622, 28 Temmuz 1306/8 Ağustos 1890. Ahmet Mithat Efendi, Henüz On Yedi Yaşında, Haz. Nuri Sağlam, İstanbul: TDK Yayınları,
2000, 213 s.
, “Romanlar ve Romancılık” Tercüman-ı Hakikat, nr. 2847, 5 Kânunuevvel 1887. , “Muhabere-i Aleniye: Hüseyin Rahmi Beyefendi’ye”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 2858,
17 Kânunuevvel 1887.
, “Roman İntihabı”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 3622, 28 Temmuz 1306/9 Ağustos 1890. , “Dekadanlar”, Sabah, nr. 2680, 10 Mart 1313/22 Mart 1897.
, “Teslim-i Hakikat”, Tarik, nr. 4639, 21 Teşrin-i Sani 1314/ 3 Aralık 1898.
, Ahbar-ı Âsâra Tamim-i Enzar, haz. Sabahattin Çağın, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2014. , Edebiyat Yazıları I, haz. Harika Durgun-Fazıl Gökçek, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2016,
344 s.
Durgun, H. Harika, Ahmet Mithat Efendi ve Edebiyat, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2015, 389 s. Gökçek, Fazıl, “Ahmet Mithat Efendi’nin Çevirileri ve Çeviri Anlayışı”, Küllerinden Doğan
Anka, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2012, s. 196-206.
, Bir Tartışmanın Hikâyesi: Dekadanlar, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2007, 168 s. Huyugüzel, Ömer Faruk, “Halit Ziya’nın Sefile Romanındaki Realist Teknikler”, Mehmet
Kaplan’a Armağan, İstanbul, 1984, s. 185-201.
, Halit Ziya Uşaklıgil, İstanbul: Akçağ Yayınları, 2. b., 2010, 256 s.
Okay, Orhan, Batılılaşma Devri Türk Edebiyatı, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2005, 277 s. Recaizade M. Ekrem, Şemsa, İstanbul, 1987.
Uşaklıgil, Halit Ziya, “Üstad-ı Ekrem Saadetlu Ahmet Mithat Efendi Hazretlerine”, Hizmet, nr. 109, 7 Kânunuevvel 1878.
, “Heyhat”, Hizmet, nr. 613-626, 24 Kânunuevvel 1892- 2 Şubat 1893; Musavver Fen ve
Edep. (nr. 1-16, 11 Mart 1315/ 1899-1 Ağustos 1315/1899). Hikâyenin son bölümü Resimli Gazete (nr. 14, 5 Ağustos 1315/1899; İstanbul, 1890.
, Kırk Yıl, İstanbul: Özgür Yayınları, 2008.
, Hikâye, haz. Fazıl Gökçek, İstanbul: Özgür Yayınları, 2012, 128 s. , Sanata Dair, İstanbul: Özgür Yayınları, 2014, 484 s.
Vicir, Gülden, Halit Ziya Uşaklıgil’in Fransız Edebiyatı Ders Kitapları Üzerine Bir İnceleme, Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2016, 117 s.