Güngör GÖNÜLTAŞ
Bıçkınlıktan, Tophane kahvelerinden
gönüllere taht kuran Abdullah Yüce
Bu ne sevgi
B
U küçücük yazı, Eyüp- sultanlı öksüz b irço-______cuğun, İmam Isa
E lendi'nin çocuğunun, b ir so kak bıçkınının, Tophane'nin sabahçı kahvelerinden, Ga lata 'nın salaş gazinolarına ve oradan gönlüm üze akan öy küsüdür.
İşte bakın! Eski b ir g ra mofonda dönen, 1945 yapımı Odeon plaklardan birinde, b i raz ağlayarak o söylüyor:
“Bu ne sevgi ah, bu ne ıstırap,
Zavallı gönlüm ne kadar harap.''
Tanıyamadınızsa, zararı yok. Ç evirin plağın arkasını d inleyin:
“Hapishane
Abdullah Yüce, şimdi 71 yaşında bir delikanlı.
çeşmesi, yandan akıyor yandan,
Mapusluk bir şey değil, ayrılık var bir yandan."
Evet! İşte huzurlarınızda, nesli tükenmiş b ir İstanbul ço cuğu, b ir başka şarkıların adamı:
Abdullah Yüce!
‘AK KÂĞIT ÜSTÜNDE’
Eski günlerden bir anı. Yıl 1958. Hicran Yarası adlı filmden bir sahne. Fotoğrafın altına şöyle yazılmış: "Duvarın dibinde resmim aldılarBaştarafı 2. sayfada
STANBUL’un kutsal semti sayılan Eyüpsul- tan’da 1900’lerin başlarında, mermer masalı, tahta iskemleli kahvelerdeki gramofonlarda Hafız Burhan, Abdülhak Hamid’in Makber'-
inden, o muhteşem sesiyle “Her yer karanlık, pürnur o mevki”
diye okurdu. Kimi kahvelerde
ise, yine onun sesi duyulurdu:
“Uyu ey tıfl-ı melekşanım uyu...” Bir başka büyük ses ise o semtin adamıydı: Defterdarlı
Hafız Sami Bey. Çoğu çocuklar ve gençler gibi Küçük Apo da onlan sever, taklit ederdi. Çöm- lekçiler’deki Şah Sultan Ana Okulu, 36. Reşadiye İlkokulu
derken, Küçük Apo, önce baba sını, sonra da anasını kaybedi verdi. Çocuk ortada kalmıştı. 13-14 yaşında tuğla harmanla rında 25 kuruş yevmiye ile ça lışmaya başladı. Kimi boş zamanlarında Pierre Loti ve
‘Bu ne sevgi, bu ne ıstırap...’
Şeyh Sadi’nin tekkesini ziyare te gelen turistlere takılıyor. Kimi zaman vapur iskelesinin oradaki gazinoda çalan sazları, hanendeleri dinliyor. Çay içip, nargile fokurdatan adamları gözlüyordu.
Kimi zaman da Balat İs kelesinden denize giriyor, ister inan ister inanma “Balat’da lü fer tutuyorlardı.”
Haliç’ten çekilen çamurla yapılan tuğla, iyi ama zahmetli oluyordu. O yüzden, işi bıra kıp, Feshane’deki Sümerbank bez fabrikasına girdi. Yeni işi
vangelcilikti.
yıllarda, Düğmeciler’- de, Çarşambalı Haşan Ağa olarak ünlenmiş iyiliksever, kavi bir adam vardı.
Küçük Apo’nun, 14 yaşında iken hayatını, bu adam birden değiştiriverdi. Ağa, Apo’yu ev latlık almıştı. Yine o yıllarda,
Haşan Ağa, bugünkü Taşlıtar- la, Metris, Küçükköy sırtlarını kiralamış, buğday, arpa, yulaf ekiyor, biçiyordu. Küçük Apo da artık çiftçi olmuştu.
Ama, Apo’nun sık sık ta kıldığı, Ağa’nın Ayvansaray tskelesi'ndeki üç çift koşu bey giri ve arabaları idi. Nasıl bir adamdı bu ağa? “ İri yarı, beyaz tenli, çok sevimli, babacan ve se vecen bir adamdı. Küçük Apo’ya da gerçekten babalık yapıyordu. Kuşaklı geziyor ve onu seviyor du.”
--- YÜPSULTAN’da musiki dergâhları da _____ vardı. Ama Küçük Apo, oralara sokulamazdı. Oralarda ve kahvelerde sazlar çalınır, fasıllar geçilir, meşk edi lirdi. Ünlü Udi Mustafa Sunar
ve niceleri gelirdi. Küçük Apo
ve arkadaşları, hınzırlık edip,
Hafız Sami Bey’i kızdırmak için onun oturduğu çay bahçe sinin karşısındaki kahveye dalar allem edip kallem edip.
Hafız Burhan’ın “Ninni” sini gramofona koyuverirlerdi. Kı rılıp kızardı koca Hafız Sami. Ama Apo ve arkadaşlarının amacı onu kızdırıp coşturmaktı aslında. Ama hiç kısmet olmadı onu dinlemek. Hafız Burhan’ı
da öyle.
ÜN geldi, meydan dü ğünlerinde Apo aranır ____ oldu. Meydan düğünü dediğimiz, o yıllarda öyle dü ğün salonları yoktu. Düğünler münasip bir meydanda ve ha sat sonu yapılırdı. Meydana, sazlar için biraz yüksekçe bir yer yapılır, sazlar ve hanendeler buraya gelip kurulurlardı, ö n lerine bir masa ve de rakıları ile mezeleri konur, sazlar akşam çalmaya başlar, gecenin bir saatinde sükûnet başlardı.
Küçük Apo’nun adı da o yıllar da “Çakıcı”ya çıktı. Yani argoda biraz “bitirim”e çalan, birazda “bıçkın”a.
SKER ocağındaki ga zelleri, onu sevdirmiş ti. Bir gün kumandanı Bartınlı manifaturacı çağırdı.
ve şâir Haşan Bayn’ya takdim etti onu. Bir müsamere vardı ve birinin çıkıp ezan okuması ge rekiyordu. O da çıkıp okudu. O günden sonra Haşan Bayrı ile dostlukları başladı. Ve ilk bes tesini de onun “Bu ne sevgi”
şiiri ile yaptı. O ve diğer şarkıla rı. 4.5 yıl süren askerlik yaşa mında durmadan meşk ettiler. Ama askerlik de artık bitmişti. İyi ama. kötü haber de gelip Bartın'da onu bulmuştu:
Çarşambalı Haşan Ağa
ölmüştü.
--- ONGULDAK'a ka dar gelebildi. Cepte ____ beş kuruş bile yok. Ama şehre gelip kurulmuş bir kumpanya vardı. Meşhur Laz
Nazmiye'nin Kumpanyası. Nuri Tığ Bey, Fikret Bey’ler vardı. Gidip iş istedi. “Gel oğlum” de diler. Abdullah Yüce, namı diğer “Çakıcı” orada perde çekti, bavul taşıdı, tcabedince şarkı da söyledi. Kann toklu ğuna çalıştı. Ama artık, kum panyanın göç zamanı da gelmişti. Vapur parasını cebine koydular sağ olsunlar.
Artık Çakıcı'nın meskeni üç yıl bu kahve olacaktı.
- Çaaaay Biiür, sağdan ol-sun.
U bir sabahçı kahve- siydi. Belli saatlerde, ____ muhabbeti bol ve tatlı olurdu. Zamanla ahbap, dost, arkadaş edindi. Artık, arada değil sık sık, “Hafız oku baka-
lım”la dinleyicileri de olmuştu. Onlardan sinemacı Ahmet “Yahu” dedi. “ Bu çocuğu Ha- bib'in gazinosuna verelim, orada okusun.” Bu gazino Galata'da ufacık bir dükkândı. Ama saz lan vardı. Hanendeleri vardı. Şen şakrak bir yerdi, önce dar bukaya buyur ettiler. Çıraklığa tabii. İşte o zaman başladı bir faslın ne demek olduğunu anla maya. “Vatla” dedi Apo “Biz bir şey bilmiyormuşuz. Bir isti fin ne olduğunu, makamatın bir tanesini çözsek iki tanesini çöze miyoruz. Ferahnak nedir, Niha vent nedir, Hicaz'nedir, Hüseyni nedir, bilmiyoruz. O zaman öyle
Î
arım saat fasıl okumak yok. ki saat, icabederse üç saat oku yacaksınız. Malumaliniz solist lik yeni yeni başlamış. O zaman bir Müzeyyen, bir Hamiyet tek tek, ama yeni çıkıyorlar sahne ye. Velhasıl bizi de oturttularÇakıcı, Tophane'de gemiden indi. İndi de “Bir garip Orhan Veli”. “Sene 1945. Ne hısım var ne akraba, ne de para". Top hane'de bir polis memuruna rastladı. "Selamünaleyküm” . “ Aleykümselam” . Apo anlattı hal-i pürmelalini. Polis, baba can adam, baktı şöyle biir, elinde çapul torbası, garibanın Allahı, genç bir adam. Acıdı.
- Bak oğlum, dedi. Sen şimdi burdan doğru Boğazkesen Caddesi’ne git. Orda kahveci Muharrem var. Onu bul, benden selam söyle. O seni himayesine alır.
Kahveci Muharrem ger çekten onu himayesine aldı.
fasıla. Fasılın o yıllar hızlı zama nı, derken Celal Tokses, Tahsin Karakuş falan Maksim'e geldi ler. Şerif İçli, Hakkı Derman'la
grup yaptılar.
Biz de darbukayı aldık eli mize. .Ama gocunmadık. Fasıla katıldık. Kulağımız musiki dol du. Duyarsanız usulü zamanın
da vurursunuz. Zemini
zamanında vurursunuz, ölçüde ona göre yürürsünüz.”
949’da İstanbul'da plak yapan üç şirket vardı. Ödeon, Hugo Gronberg adlı bir Yahudinin,
Kolombia bir Rum. Sahibinin Sesi de bir Ermeni vatandaşı- mızındı. Odeon’un hocası
Nazım Sesaian’dı. Kısa boylu, bıçkın delikanlıyı gördüğünde, pek ihtimal veremedi, ama
“Oku bakalım oğlum” dedi.
Abdullah Yüce, Tophane’de o sıralar biraz da berduşluğu öğ renmiş. “Bir sigara iç oğlan”
şarkısını tutturmuştu. Ama yi ne de eski göz ağrısı “Bu ne sevgi ah” la başladı. Dört şarkı okudu. Kolay değildi. Birinci satıra girdiğinde gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Ama söy lüyordu da. Şarkı bittiğinde Hoca Nazmi Bey, “Olmaz bu kadar güzel şey, olmaz!” dedi,
“Olmaz bu kadar güzel oku mak. Şakır şakır okudun oğ lum.”
Abdullah Yüce, şimdi tam 42 yıl sonra o günleri şöyle anımsıyor:
- “İki gün önceden Eyüp- sultan'a gitmiştim. Yarabbi! Beni utandırma, diye dua ettim. Kayıtta Saim Özsoy, İsmail ve
Kadri Şençalar, Şükrü Tunar
ve Necdet Gezen vardı.
Dört şarkı için 250 lira ve receklerdi. 50 lira avans aldım. Kıştı, gidip bir çift ayakkabı al dım.”
YARIN:
İSTANBUL'UN SAYILI
jtttaMl İnsanların İğinden
Günaör GÖNÜLTAS
Abdullah Yüce, iyi okuduğu kadar
[2 ]
duygulu okumakla da ünlendi
'HiiziiıHii şarkı' adamı
1954 hatırası. Önde Şemsi Yastıman, sağda Zeki Tükei, arka sında Abdullah Yüce ve en üstte Ahmet Ustun, Küçük Bebek' te Sürevva Pasa'nın teknesinde.
I — I İR zam anlar İstanbul da yaşam ları öyküleyen, ünlü bıçkın, külhanbeyi ya da kabada- ö I vardı. Kaytan veya pala bıyıklı, püskülü öne düşmüş, vapur dumanı ren kli I I fesleri arkaya basılı, kuzguni yada siyah elbiseli, Trablus kuşaklı, kadife cepkenli, 28 paça pantolonlu, yumurta topuk yemenin. Vefa 'da, Çeşme Meydanı 'nda, D efterdar'da, Üskü dar'da, bunların m üdavim i oldukları çalgılı kah ve le ri vardı. Bunların en ü n lü le ri Çeşme M eydanlı Uzun İbrahim, Galatalı Matruş, Tersaneli Osman, Üsküdarlı Vasıf, Defterdarlı Asaf Bey'di. Kum arbazlar, papelciler, zarfçılar, hırsızlar, yankesicilerve m anitacıları haraca ke
serlerdi. 1920'lerde değişim rüzg â rla rı henüz tozu toprağı böylesine havalandırm ış değildi. Bizim "Küçük Apo" da büyümüş, delikanlı olmuştu. 1945'lerde tam b ir bıçkındı. Abdullah
Yüce’ye "Maraba delikanlı" dediler.
ENİM ufak çapta ar kadaşlarım var. Ama o yıllarda Eyüpsul- tan’da meşhur Gümüşsuyulu Halit vez bir de Topal Musa
vardı. Bu Topal Musa, ufacık bir adamdı. Ama bir odunluk yedi. Yani odunlar üstünde kı rıldı bir şey olmadı. Bir adam vurmuş, yakalanmış falan. Zaptolmayan bir adamdı To pa! M usa. O zamanlar kulağı mıza gelirdi. İstanbul’da işte.
Sarı Recep, Tulumbacı Halil
falan. Tophane’de ise en ünlü sü Tophaneli Alaaddin idi. Yani A rap N asri’nin abisi. Bugün de bildiğimiz Arap Nasri hâlâ o zamanki efendili ğini, terbiyesini muhafaza ediyor. Hiç değişmemiştir. Tabi bir de Küçük Hüseyin
var, MalatyalI Hüseyin.
Bir gün iki bıçkın geldi.
HABERLERİN DEVAMI
Başlar afi 2. sayfada
Salıpazarı’ndan kaptılar beni.
’Ulan nereye götürüyorsunuz beni?’ dedim. K ürt Memet
çağrıyor seni dediler. Kahvesi Yüksekkaldırım’daydı. Kendi kendime ‘Acep ne yapacak bu adam ben?’ diye düşündüm. Meğerse iyiliğime imiş. Bana dedi ki; ‘Abdulah bak bugün seni biri kolunda, biri göğsün de yatırır ama, bir yollarda hayır yok. Eğer beni dinler sen hayatını kazanırsınz. Ne istersen benden iste. Yalnız benim sözümü tut.’ Ben de içimden, ‘Çok palavra dinle dik, bu arkadaş da şimdi palavra atıyor’ diye geçiriyor dum. Çayımı içtikten sonra kalktım ayağa. Hemen cebine attı elini. Baktım bir kurtlu
‘Beşyüzlük’ çıkardı. Hiç unut mam, ‘Bunu al, giyin. Bir daha beni aram aya buraya gelme. Ben icab edekse ,seni bulurum ’ dedi. Hakikatten dediğini yaptı. Şimdi kendisini burada hayırla anıyorum. Rahmetle anıyorum. Hemen
Ülkü Giyimevi’ne gittim. Bahçekapı'daydı o zaman. GÜzel bir lacivert elbise, şık bir iskarprin seçtim. O zaman malumaUniz, kahvede yatıp kalkıyorum. Sene 1948-1949 Paşam, Beyoğlu’na çıktık. O tarihten beri de
Beyoğlu’nda-“Hüzünlü şarkı” adamı
yız. Hakikatten K ürt Memet,
hangi gazionad çalıştıysam ölene kadar karşımdan ayrıl madı. Beni Salıpazarı’nda dinlemiş, ben farkında deği lim. Çünkü o zamanlar kaba
dayılar gazinoya böyle
sessizce gelir, bir köşede rakı sını içer, ağzını siler çıkıp giderlerdi. Rahmetli Oflu Sa mi Bey’i, Büyük ve Ufak Cafer’leri de bu gazinoda tanı dım. Bunlar o zaman İstan bul’un ünlü külhanbeyleri idiler. İyiliksever insanlardı. Cebimize çoğu zaman harçlık koyarlardı. Hiçbir zaman unutamam, hayırla yadede- rim.”
★ ★ ★
ndaki Kanuni Esasl’yi de tuttu.
Sanırım 1952’lerde bir yaz günü, öğleden sonra pişti oynuyoruz. Parasına tabii. Benim sinyalim var. D arbu kacı Ali Kocadinç. G üya biz zannediyoruz ki. masanın dört ucu bize bağlı. Halbuki bizden kurnazı da varmış. O zaman iyi para alıyorum. Ama kum ara veriyoruz. Üs telik yeni evlenmişiz. Çocu ğumuz olmuş. Ama biz kabadayılığa devam. Çünkü kabadayılık da bir yerde para ile olur. Derken stres başladı. Evde tartışm alar oluyor. Be şiktaş’ta iki oda bir sofra 22 liraya kirada oturuyoruz.”
B D U LLA H Yüce,
artık Beyoğlu’na çık mıştı. Sanatçıların devam ettikleri İzmir Kırat- hanesi’ne devma ediyordu. Peki, o dönemde kimler gelip gidiyorlardı bu kahveye?
“Selahattin Pınar, Fev zi Aslan, Hakkı Derman, Klarnet ‘Şeref Bey daha nice leri. Kahve Ağa Cam ii’nde bugün Hacıbekir’in olduğu yerde idi. Çok güzle bir yerdi. Derin bir kahveydi. En arka daki masalarda oyun oyna nırdı. Sahibi Arnavut Hayri
Bey’di. Sonradan
Tepebaşı’-★ Tepebaşı’-★ Tepebaşı’-★
İR gün bir arkadaş kulağıma eğildi. Bur sa Sokağı’nda İsmail Abi seni bekliyor, dedi. D ar bukacı Ali’ye hadi dediler, sende gelecekmişsin. Gittik.
İsmail Abi (İsmail Şençalar)
Sitroen arabasındaydı. Biz de bindik. Taksim’e çıktık. Feri- diye Caddesi’ne girdik. İçim den, ‘eyvah!’ dedim. Film falan hikâye, İsmail Abi me- razimize kayacak. Çünkü o caddede Ismail-Kadri Şença lar ağabeylerin evi vardı. Herhalde bizim oyun düşkün
lüğümüz kulağına gitmişti.
İsmail Abi o zaman oturaklı, sözü dinlenir, sayılır güzel bir insan. Kapıdan girdik. Bana döndü,
- ‘Abdullah oğlum, sen bu işi bilirsin. Çıkar ceketini bir abdest al, içeri odaya gel!’
dedi.
Benim tabi cıız etti yüre ğim, bunu tahmin ediyor ve bekliyordum. Ama dayak, ama sopa, kulağımız çekile cekti. Abdesut aldık. Odaya girdik, Kuran’ı Kerim hazır. Kadri Bey ve eşi oturuyor.
-Evvela, dedi, bundan sonra kum ar oynamayaca ğım diye yemin edip K uran’ı Kerim’i öpecek.sonradan Al lah nzası için iki rekat namaz kılacaksınız, anladın mı? de di.
Dediklerini yaptım. O günden bu güne 40 yıldır oyun oynamadım.”
★ ★ ★
İR yaz günü, sanırım 1949’larda K ürt Me met, ‘Artık seni hayırlısıyla bir başgöz edelim'
dedi. Kalkıp arabaya bindik. Emirgân'ın üstünde bir yere gittik. Bir muhacir matıalle- siydi. Bugünkü Reşitpaşa. Ama misafir olacağımız evde kimseler yoktu. Kızı ziyaret edemedik. Aslında hiç üzülme- miştim, çünkü beni gözüm şimdiki eşimdeydi.
Divanyolu’nda G ül Ber ber Salonu vardı. Orada berber M üm ir Abi’ye durumu açtım. Sevdiğim kız o semtte oturuyordu. Gidip Allah'ın emriyle istedik. Mehmet Abi
de, ‘Hayırlı olsun o4ğlum‘ de di. Nasipmiş, oldu. Tünel’de
K ürt Cemil'in salonunda dü ğünümüz oldu. Selahattin Pınar, Sadettin K aynak bey lerin huzurunda evlilik hayatı mız başladı, bugün 2 çocuğum, 4 torunum var.”
★ ★ *
S
ALIPAZARI'ndakigazinoda beş yıl çalış--- tim. 1 lira yövmiye alıyordum. Yüksekkaldırım’- da bir otelde 50 kuruşa yatı yordum. Elbiseyi Bitpazan'na 5 milyara, 7.5 liraya bırakı yor, üstüne beş-on kuruş verip başkasını alıyordum. Vallahi yalanım yok. Bir ara sonradan Çiftesaraylar’da okumaya başladım. Ahmet Üstün 40,
Lüftü Güneri 5 lira alıyordu.
K ürt Cemil ‘Bak A po’ dedi,
‘Sen benim hernşehrimsin, sa na on lira vereceğim.’"
★ ★ ★
O
zamanlar Çırçır suyu bir âlem yeriydi. Rah--- meti bol olsun, Oflu Haşan Abimiz arada gazino ya geldiğinde haber yollar, benden ya ‘Bu Ne Sevgi A h’ya da M ünir N urettin’in ‘Söy le Sevgili Söyle' şarkısını ister di. Sonra da masasına davet eder, karnımızı doyurur, cebi
mize harçlığını koyardı. Bu işin raconuydu. Arada bir 46 Ford'unu yollar, bizi Çırçır su yuna aldırırdı. 1950 öncesi Çırçır'da gvaet mükellef sof ralar kurulur, yenir-içilirdi. Tatlısından tuzlusuna, her şey olurdu sofrada. Kuzudan bak lavaya kadar. Orada da onla^ rın istediği şarkıları okurdum. Geceye kalmadan dönüp geli nirdi.”
_____
★ ★ ★T DU LLA H Yüce hep hüzünlü şarkıların --- adamıydı. Neden? Şöyle diyor:
“ O zaman dünya hü zünlüydü. Benim de içimde tarif edilmez bir hüzün vardı. Bole şiirleri arar bulurdum. M esela, ‘Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm’ mısralarını hemen kaptım. M esela, ‘Ö lür sem kabrime gelme ’ Bununla şairi bir hanımdı. I955’t e‘K a ra Sevda’ filmine dört şarkı yaptım. Lütfü Akad4ın yönet tiği ve Mehterem Nur, bir de
Erdoğan diye genç bir oyuncu vardı. ‘Aşık'ım ben Selma’ya, yüzü bener bir aya’ diye bir şarkı yapmıştım. Sonra ‘Üç A rkadaş’, ‘Hicran Yarası’
filmlerine de şarkı yaptım. Üstad Selahattin Pınar
bana, ‘Sen akşam simidi gibi sin. gevrek, çıtır çıtır' derdi.
‘Sen okuduğun zaman içimde lamba yanıyor' derdi. Aslında iyi okuduğumdan değil, duy
gulu okuduğumdan böyle
söylerdi.” ★ ★ ★
ELH A SIL taüm yet miş bir yıl geçti.
Hayatımızı kazan
mak için her şeyi yaptık şerefi mizle. Meşhur Kasımpaşalı hanende Şerbetçi Hüseyin ile cami cami dolaşıp mevlid bile okuduk. Gravatsız dolaşma dık. Artık teknoloji, geleneği yok ediyor. Ne eski lstanbulu kaldı, ne o insanlar. KLasik müzik öldnü, arabesk başladı. Eskiden bizim mahallelerde naneciler, macuncular vardı. Name yaparak, nüans yapa rak satış yaparladı. Keten helvacılar vardı mesela, güzel, çok güzel beyitleri vardı, hepsi takvimlerin arkasında kaldı. Tabii ki bir de destancılar var dı. Mahalle mahalle dolaşır lardı. O zaman ‘Çanakkale Destanı' ünlüydü. Destancı, eline destanı alır, yanık yanık söylerdi:
- ‘Annem annem babam yok / Bu nerde kalmadı gel medi. / Gözlerimden akan yaşı / El uzatıp silmedi.’
Her evden bir kafes, bir penecere açılır;
-D estancı, destancı gel bir tane var’ denilir, o da;
- ‘Geliyorum abla, geli yorum ' derdi. Hicran Yarası
filmi işte böyle bir öykü idi.
Sadri Alışık oynuyordu. Bir likte mahalle mahalle gezdik, durduk.
Velhasıl paşam, bedava geldik geçtik.”
İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Taha Toros Arşivi