CUMHURİYET/8
SAİT FAİK YE ARKADAŞLARI
SABUN TANJU
- t t
-Siz ki, üç tarafı deniz, sekiz- bin şu kadar kilometre sahili bu lunan bir memlekette yaşarsınız; kaç balık ismi bilir, kaçını gö rünce tanırsınız?
Sait, bir çırpıda yüz tanesini sayar. Dülger balığını, Çaça’yı, M azak’ı, Lipsoz’u, Yazılı Orki nos’u, Sivriburun Karagöz’ü, Sarıgöz’ü, İspari’yi, Lapina’yı, Kikla’yı, Gelincik’i, Horosbina’- yı, Istranguloz’u, Mandagöz Mercan’ı, Çitari’yi, Flandra’yı, Çamoka’yı. Migri’yi, Eşkina’yı, Minakop’u, Rina’yı, Vatoz’u, Çuka’yı, Tirsi’yi, Çapak’ı, Kızıl- kanat’ı, Çamçak’ı, Domuz ba lığını, Mahmuzlu Camgöz’ü, Gölge balığını —of saydırıp dur mayın bana— şıp diye tanır. Bo yu bazen bir metreyi bulan, kırk kilo çekenine bile rastlanan Si- nagrit’in İzmarit sülâlesinden geldiğini bilir ve onun menekşe rengi sırtını, Mercan’a benzer pembemsi pullarını, kırmızı ha reli başını görünce büyülenir. Bu görmüş geçirmiş halli balık, Sa it’e o güzelim “ Sinagrit Baba”
hikâyesini yazdırmıştır. Dülger balığına gelince, çirkinin çirkini dir. Haline bakan dehşete kapı lır. Rivayet odur ki, Hazreti Isa
uzun parmaklarıyla yakalayıp kulağına birşeyler söyleyinceye kadar Kartacalı ve Beniisrailli balıkçılara etmediğini koyma-' mıştır. Ama şimdilerde oltaya tutuldu mu dünyaya küser, su yun yüzüne yamyassı serilir, ko caman fırlak gözleriyle — Sait’inkine benzer bu gözler— insanlara mahzun mahzun bakar durur. “ Dülger Balığının Ölü mü” hikâyesinde, sanki balık değil de Sait ölür.
Namussuz DragonyaÎ
Bu kadar bütünleşmiştir de nizle, martıyla, balıkla da; bir yaz günü, bir karış Dragonya’- nın, dünyada başka mahlûkat yokmuş gibi koskoca deniz için de bulup bulup da kendisini sok masını kendine yedirememiştir.“ Ulan namussuz Dragonya!”
Sait Faili le Tank Buğra iki
küfürbaz gibi konuşurlar
S . F a i k — Bozkır ayısı, sen ne anlarsın büyük
şehir havasından
B u ğ r a — Ulan sen anlıyorsun da oluyor?
S. F a i k — Öyle ya, benimkiler de hikâye mi?
B u ğ r a — Ulan senin sadece o kameriyeli
mezarın yeter!
S . F a i k — Bizim gibi heriflere de bu kadar
saadet yeter lân..
En bıçkın balıkçı ağzıyla küfreden bu adam
günün birinde, kendisi gibi küfürlü konuşan,
yıldızı yeni parlamaya başlamış bir hikayeci ile
arkadaş olur. Tarık Buğra, Cumhuriyet
Gazetesi’nin öykü yarışmasında ikincilik kazanıp
“Oğlumuz” adlı kitabını da yayınlayınca,
Akşehir’den İstanbul’a transfer olmuş ve o
dönemin her öykücüsü gibi, Sait hayranlarının
arasına karışmıştır.
Sait, Tarık Buğra ile Beyoğlu’nda karşılaştıkları
bir gün, “İşte akşamın bu vaktine, ışıkların
yandığı bu saate bayılıyorum, oğlum ” der.
Buğra’nın karşılığı, “Zevksiz herif, nesi varmış
bunun sevilecek” olur. Sait kızar, “<
Odun
n ’olacak?” der, ‘‘Sen ne anlarsın şehir
havasından. ”
diyerek bileğinden tuta tuta iske ledeki eczaneye doğru koşarken ettiği küfür ve beddua, bütün kötülüklere, kalleşliklere, dost tanımazlıklara ta yürekten ko pan bir isyan gibidir. Böyle za manlarda delirir. Arkasından ge lenlere de, durup seyredenlere de, “ Eline işe” diye akıl öğreten lere de kalayı basar. En bıçkın
balıkçı ağzıyla küfreden bu adam, günün birinde, kendisi gi bi küfürlü konuşan, yıldızı yeni parlamaya başlamış bir hikâye- ci ile arkadaş olur. Tank Buğra,
Cumhuriyet Gazetesi’nin öykü yarışmasında ikincilik kazanıp
“ Oğlumuz” adlı kitabını da ya yınlayınca, Akşehir’den İstan bul’a transfer olmuş ve o
döne-S A N ATÇI YUVAdöne-SINDA — Adalet Cimcoz'un 1950’lerin başında Beyoğlu'nda açtığı Maya Galerisi,
ünlii yazarların, sahne ve perde sanatçılarının, ressamların, yontucuların uğrağıydı. Oraya çok sık uğ rayanlardan Sait Faik, M ava’nın sahibi ve yönetmeni Adalet Cimcoz’la birlikte.
(Fotoğraf: A R A GÜLER A R ŞİV İ)
min her öykücüsü gibi, Sait hay ranlarının arasına karışmıştır.
Bizim gibi heriflere..
Aralarında 12 yıl kadar yaş farkı vardır ama, Tarık da otu zuna dayanmışlardandır; kırklık
S a it’le, “ afan’Mı, “ ç ü ş’Mü, “ ayı” lı konuşmaları görenler, çok zaman kavga ettiklerini sa
nırlar:
“ İşte akşamın bu vaktine, ışıkların yandığı bu saate bayı lıyorum oğlum” der,
Beyoğlu’nda karşılaştıkları bir gün, Sait.
“ Zevksiz herif, nesi varmış bunun sevilecek?” diye cevap verir Tarık.
Sait kızar: “ Odun, n’olacak!”
der. Hızını alamaz: “ Bozkır ayı sı, sen ne anlarsın büyük şehir havasından?” diye, alaylı, kısık bir kahkaha patlatır.
“ Ulan, sen anlıyorsun da n ’o- luyor?”
Sait şöyle bir durur, Tarık’a
bakar, derin bir iç geçirir:
“ Öyle ya, benimkiler de hikâ ye m i?” der.
Böyle zamanlarda arkadaşla rı Sait’i bir türlü anlayamamış lardır. Gerçekten kendi hikâye ciliğine, yeteneğine, başarısına inanmıyor mu; yoksa, karşısın- dakinden iltifat mı, övgü mü bekliyor; göklere çıkarılmak ve doyuma ulaşmak mı istiyor?
Tarık, bunları hesap edecek durumda değildir. O, Sait’in hi kâyelerini öylesine severek, be ğenerek okumaktadır ki, bazıları neredeyse tümüyle ezberinde gi bidir. O sıralar “ Lüzumsuz Adam ” dan “ kameriyeli Me zar” ], Tarık önüne gelene,
“ Okudun mu?” diye sormakta, oradaki anlatım gücünün vardığı olgunluğu şaşırtıcı ve ürpertici bulmaktadır.
Şöyle başlamaktadır o hikâye: “ Yalnız o bahçıvanın bahçe sinde zeytin ağaçları var. Mezar lık yolu hiç de sessiz bir yol de ğil. Bir motorun patpatı, kuş se si, arı sinek vızıltısı, denizin ça kıla serilişi, karşıda bir harp ge misinin buram buram çıkıp da uzaklarda saatlerce duran duma nı, eşek nanelerinin kırmızı çi çekleri, katır tırnaklarının par lak sarısı, yaban turplarının bal lıbabaların çalı süpürgelerinin devedikenlerinin karabaşların parıltısı, büyümesi durmuş ser viler, sahilin boncuk boncuk çamlarla örtülü bu koyunda ta bak kırıntıları, camdan şişe ta paları, geçmiş bir uygarlık kalın tısı gibi yenmiş keskinliğini su da bırakmış binlerce bardak ça nak çömlek fincan ilâç şişesi kı rıkları, gebermiş at kemikleri.. Deniz bütün bunları nereden alıp getiriyor? Anlar çiçeklerin boru larına sokuluyor, Uç dört saniye de alacaklarını alıp bir başka çi çeğe uçuyorlar. Bir kuş durma dan cıvıldıyor. Tâ Kınalt'dan eşek anırtısı geliyor. Zeytin ağaç ları sallanmıyorlar bile. Eski Yu nandan kalmışlar gibi gövdeleri yamru yumru delik deşik. İşte bizim köyün deniz kıyısı mezar lığ ı..”
Tarık, “ Niyetim mezarlığa gitmek değildi, martı yumurta ları toplayacaktım” diye başla yan bölümü ezberden söyleme ye başlar Sait’e:
“ Martı yumurtaları oradadır. Tazeleri ne tatlıdır martı yumur talarının! Yumurta yuvada üç tane ise sakın almayın. İki tane ise korkmayın, kırın için. Üç ta nelisinden bir tanesini kırarsan içinden bir canlı civciv çıkması ihtimali her zaman vardır. Bir daha da martı yumurtası yiye mezsiniz. Biraz sonra kayaların üzerinde olacağım. O acı sesli martıların hepsi havalanacaklar, acı acı bağıraşacaklar. Erkekler le lıaytzdan nifazdan kesilmiş martılar, sahildeki kayalardan, yumurtaları nasıl çaldığımı sey redecekler. Dişiler, yumurtaları almaya savaştığımı görünce, pi ke yapan tayyareler gibi bana hücum edecekler, korkutmağa çalışacaklar. Bak korkarsam!”
Sait, şaşkınlık, sevinç, karma karışık olmuş; “ Başka ezberle yecek şey bulamadın mı bok he rif!” diye gürler arkadaşına.
Birden boşanır Tarık, gözyaş larını tutamaz. “ Sadece bu hikâ yeyi yazmak bile yeter be!” der.
Sait koluna yapışır. Sıkar ha sı kar. Duygularını damardan da mara geçirmek ister gibidir. Şun ları söyler:
“ Bizim gibi heriflere de bu ka dar saadet yeter lân!”
Y a r ı n : Sait’in tepkileri
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi