10
o - * 5
Çarşamba 17 Mayıs 2000
(y y t i
DİZİ
v-EDİTÖR: H atice S e ç k in A k u ğ u r
Faks: (0 2 1 2 ) 5 0 5 68 02 hakugurfimUliyet.com.tr
EfMIT
yet
T
T
son ©
kadınlar
Necati Güngör
s.
m
Ö m e r S e y f e t t i n ' i n kızı G ü n e r E i g e n , o n u n l a g u r u r d u y u y o r
Ö
mer Seyfettin Balkan Savaşı sırasında Yunanlılar’a esir düşmüş, bir süre esaret hayatı yaşamış, özgürlüğüne kavuşunca da İstan bul’a gelmişti. Öteden beri sevemediği as kerlik mesleğinden ayrılıp tümüyle kendi ni edebiyata vermek istiyordu. Yorgun, bezgin ve karamsardı. Huzurlu bir aile or tamının özlemi içindeydi. Bu özlemini gerçekleştirmek amacıyla, İttihat ve Te rakki Fırkası ileri gelenlerinden Kadıköy- lü Doktor Besim Edhem Bey’in kızı Cali be Hanım’a talip oldu. Calibe Hanım, o günlerin modasına uygun, çağdaş eğitim görmüş, Kadıköy’de bir Fransız okulunda okumuş, Moda-Mühürdar sosyetesinden, ince yapılı, zarif bir genç kızdı.Ünlü hikayeci, Calibe H anım la evlen diğinde yıl 1915’ti ve 31 yaşındaydı.
"Çocuk!.. Çocuk!.."
Evlendiğinin ertesi yılında, 6 Aralık 1916’da bir kızı oldu. Öm er Seyfettin, kızı nın adını Güner koydu. Güner, yaprakla rın arasından sızan gün ışığı anlamına ge liyordu!
N e yazık ki bu mutluluğu uzun sürme di üstadın! İçgiiveysi gibi yaşadığı kayınpe derinin evinde aradığı huzuru bulamadı. 5 Eylül 1918’de Calibe Hanım ’dan boşanan Ö m er Seyfettin, ölünceye, yani 6 Mart 1920 tarihine dek acı, ıstırap, yalnızlık i- çinde ve hastalıklarla boğuşarak yaşadı. Toplu eserlerinin dörtte üçünü bu zor gün lerinde kaleme aldı. Üstelik İstanbul işgal altındaydı, yurtseverleri gözaltına alıyor lardı her gün. Bir yandan da bu gözaltına alınan arkadaşlarıyla ilgileniyordu. Öldü ğünde 36 yaşındaydı. Ölüm döşeğinde can verirken, “ çocuk, çocuk” diye kızı Güner’i sayıklıyordu.
Bana hizmetçi söyledi
Bugün 83 yaşında bulunan Güner H a nım, babasının Öm er Seyfettin olduğunu
11 yaşma kadar bilmiyordu. Babasının ö- lümünden sonraki olayları, onun ağzından dinliyoruz:
“ Ü vey baba ile büyüdüm. A m a üveylik nedir, bana bildirmediler, hissettirmedi ler. Ü vey anne vardır da, üvey baba ol mazmış, öyle derler. Annemi üç kişi iste miş: Bunlar arasından, annem, babamı seçmiş. Sonra babamdan ayrılınca, eski ta liplisi Faik Beyde ikinci evliliğini yapmış. On üç yaşındaydım öldüğünde. Nur içinde yatsın. 11 yaşıma kadar, üvey babam oldu ğunu bilmedim. Annem şart koşmuş, baş ka çocuk yapmam diye.
Babamın ablası vardı; büyükannem o- na götürürdü beni. Güzide Hanım. Ama, halam olduğunu söylemezlerdi. Beni gö rünce ağlar, ağlardı... Bayramlarda gider dik. Merak ederdim ağlamasının nedeni ni; büyükanneme sorardım. ‘Senin yaşın da bir torun kaybetmiş de, onun için’ diye açıklardı. İnanırdım.
Sonra, evden giden bir hizmetçi söyle di bana. Faik Bey’in üvey babam olduğu nu. Tabii, annemin üstüne saldırdım. A n nem, bunu bildiğimi Faik Bey’e hissettir mememi istedi.
O yıllarda babamın hikayeleri okutu lurdu kıraat kitaplarında. Okurdum onla rı, ama hiç renk vermezdim. Nüfus cüzda nımdaysa, ‘Öm er Seyfettin kızı; Mehmet Faik evladı’ diye yazıyordu.”
Ne kadar da benziyor
Güner Ham m ’m da çocukluğu annesi gibi Kadıköy’de geçmiş; yine annesi gibi Fransız okuluna gönderilmişti. Yaramaz lıklar yapan, ele avuca sığmaz bir çocuktu ‘küçükken. Evlerinin bulunduğu Bahari- y e’den Kuşdili Çayırı’na kadar, bisikletiy le, alıp başını giderdi. Sık sık kaçıp gidi yordu böyle.
“ Vişne Sokağımdan sonra taşınmıştık Bahariye’ye. Yeni evimiz, uzun koridorlu, mahzenli bir yapıydı. Büyükbabam içki iç meyi sevdiği için mahzende içki saklar, an nem de başımıza bir şey gelecek diye kor kardı. İçki yasağı vardı çünkü o yıllarda.” Bazı günler, küçük Güner, anneanne siyle (anneannesine ‘anne’ diye seslenirdi aslında) tanıdıklara gezmeye giderlerdi. Onu gören tanıdıklar: ‘Ah, ne kadar da ba basına benziyor!’ derlerdi.
Tabii, kimin kızısın!
Şaşırırdı bu benzetmeler karşısında. N e büyükbabasına, ne de baba diye bildiği Faik Bey’e benziyordu çünkü. Bir kuşku dur düşerdi küçük yüreğine. Annesine, anneannesine de hiç benzemiyordu. A ile de tek mavi gözlü olan kendisiydi. Çinge neden almış olamazlardı; mavi gözlü Çin gene yoktu. İşin içinden çıkamazdı çocuk aklıyla.
“Annemin babası öldüğünde 12 yaşın daydım. Bir zaman sonra da anneannem
hiç görmedi
Ömer Seyfettin'in kızı olduğunu 11 yaşında
öğrendi. Mısır'a gelin gitti. 17 kış sonra "yeni
fakır olarak Türkiye ye dondu. Türkiye nın
ilk kadın rallicilerinden. Halen babasının
kitaplarını para verip satın alarak okuyor
i jı» m1» i n ı ı »urUmmıı' r ~ ı * W ->
öldü. Beyoğlu’na taşındık. A nnem Beyoğ- lu’nda iş kurdu, çalışmaya başladı; beni de .yatılı okula yerleştirdi. Bahariye’de otur
duğumuz ev yıkıldı. Halkevi yapıldı yerine. Beyoğlu’nda 22 yıl oturduk, Mısırlı Apart- mam’nda. Eldivensiz, şapkasız sokağa çı kılmayan yıllardı. Herkes bilir, tanırdı. Be nim 14 -15 yaşlarındaki çağım. 19 yaşında da evlendim. Annem terzilik yapardı, evet. Ahbaplarına dikerdi daha çok. Am atörce
çalışırdı. İhtiyaçtan değil, meşgale olsun diye yapıyordu. Faal kadındı, boş otur maktan sıkılıyordu. Annem 1965 yılında öldü. 67 yaşındaydı. Babam hakkında hiç konuşmazdı. Boşandıktan sonra o defteri kapatmıştı. Bazen böyle, onu kızdıracak bir şey yaptığımda; ‘Tabii’ derdi, ‘kimin kı zısın?’ O kadar...
Dediğim gibi, babamın hikayeleriyle ilk kez okul kitaplarında karşılaştım. Daha
sonra kendim alıp okudum. Öm er Seyfet tin’in kızı olmam, çevremde her zaman il gi yaratıyordu. Bir defasında yuıtdışından dönüyordum. Pasaportuma bakan görevli, Öm er Seyfettin adını görünce daha bir il gilendi. ‘Kızı mısın’ diye sordu. ‘Evet’ de dim gururla!”
Evlenmiş ve M ısır’a gitmişti, Ö m er Seyfettin kızı Güner Elgen; ardında, Be- yoğlu’nun ünlü terzisi olan annesini bıra
kıp. Takvimler 1935 yılını gösteriyordu.
Yeni fakir
Eşinin ailesi Osmanlı Türklerindendi. İngilizler M ısır’dan çekildikten sonra ora nın yurttaşlığına geçmişlerdi. Lozan ’da mühendislik öğrenimi görmüştü damat bey. Ailesinin, Şişli’de yazlık evleri vardı. M ısır’ın sıcaklarından kaçıp İstanbul’a ge liyorlardı her yaz. Kışınsa yeniden döner lermiş sıcak ülkelerine. Tıpkı göçmen kuş lar gibi. Baba dostu R efet Paşa’nın yardı mıyla damat bey Türk ordusuna subay o- larak alınmış sonra.
“ Eşimin ailesinin Mısır’da çok malı mülkü vardı. Kral Faruk bunları geri vere cekti. Ancak Nasır’ın yaptığı darbe sonun da Kral, ülkesinden kaçtı. Malların iadesi tasarısı da böylece suya düştü! Nasırzede olduk. Hani yeni zengin olur ya; biz de ‘ye ni fakir’ olduk!”
H er şeye karşın M ısır’da geçen 17 yılı nı, daha doğrusu 17 kışını, “ mutlu zaman lardı” diye anıyor Güner Elgen. Çocuklu ğu İstanbul’da, gençliği M ısır’da geçmişti. M ısır’ı da M ısırlılar’ı da çok sevmişti. İşin doğrusu, eşini çok sevmişti. Rahat bir ha yat sağlamıştı damat bey ona.
Şike nasıl bozuldu
İstanbul’un en hızlı otom obil kullanan hanımlarının başında yer almıştı Güner Elgen. 1937 yılının İstanbul’unda, sürücü lük konusunda iddialıydı. Anadolu’yu, A v rupa ülkelerini, dönemin canavar otom o bili Jaguar’la birkaç kez katetmişti! A na dolu’nun o yıllardaki elverişsiz yollarında üstelik. 1957’de, İstanbul’da hanımlarara- sı bir ralli düzenleniyor. Kimin kazanacağı da önceden ayarlanmış! Ü ç hanım sürücü katılacak; birincilik, ikincilik ve üçüncülük bu üç hanım arasında paylaştırılacaktı. 230 kilometrelik, şehirlerarası bir ralli. Ralliyi düzenleyen de Otom obil Kulübü. Feridun Bey adında biri var kulübün ba şında. Kocasına danışan Güner Hanım, o- luru alınca, gerekli işlemleri yaptırıp ralli ye katılmak üzere kulübe başvuruyor. Ku lüp yöneticileri dördüncü hanıma itiraz et miyorlar, çünkü Güner Hanım ’ı figüran
olarak görüyorlar; yapılan şikeyi perde leyeceklerini düşünüyorlar. Ralli, birbi rini geçme yarışı değil, belli bir etabı belli sürede tamamlama amacına yö nelik. Evdeki hesap çarşıya uymuyor, Güner Hanım, kulüp yöneticilerinin şike sini alt üst ediyor. Öteki hanım sürücüler onun yanında başarısız kalıyorlar çünkü; rallinin birincisi değişiyor. Sıra bozuluyor. “ Bu birincilikten elde ettiğim tek kazanç, trafikçi dostlarımın olmasıydı” diyor E l gen.
Literatür çakalları
Eşini yitireli yıllar olmuş. Güner Elgen, o gün bugün yalnız yaşıyor. Dünyayla iliş kisini kesmiş değil, hayır. Tersine, yetişe- bildiğince her şeyi izliyor. Özellikle Fran sız edebiyatını ana dili gibi bildiği Fransız ca’dan okuyor.
Elgen, babasının kitapları ve yazıları için pek bir şey yapamıyor. Sadece, bun dan bir süre önce bir gazetede yayımlanan ve Öm er Seyfettin için “ küçük yazar” nite lemesi kullanılan yazıya karşı isyan bayra ğını çekmiş. Mevcut duruma kızıyor ve sözlerini şöyle bağlıyor Güner Elgen:
“ Şimdi, babamın kitaplarını arkadaşla rım torunlarına, torun çocuklarına istiyor lar benden. Parayla satın alıp veriyorum. Sanıyorlar ki, babamın kitapları tümüyle bana kaldı. Oysa yayınevleri babalarının malıymış gibi, gönüllerince basıp satıyor lar. Karşılığında ne telif, ne de kitap... Za- imler, yayımladıkları zaman yeni basım lardan örnekler getirirlerdi. Ötekiler ver mez oldu. Literatür çakalları gibi, yeni Te lif Yasası’nm yayımlanacağı günü bekledi ler pusuda. Telif Yasası çıkar çıkmaz üşüş tüler. N e yapayım? Babamın kitaplarının okunuyor olması da bir kazanç benim için. Okunsun yeter, diye düşünüyorum. A m a beni de parayla satın almak durumunda bırakmasınlar. Çok şey mi istiyorum aca ba? Tüm eserlerini alırken avuç dolusu para veriyorum, babamın kitaplarına!”
YARIN: CAHİT UÇUK
Taha Toros Arşivi