Kem ân î Rızâ Bey
U
ZUNCA boylu, mütenâsip endamlı, yakışıklı bir san’atkâr-
dı. Büyüklerinin yanında dâimâ
terbiyesini tam bir nezâhetle mu hafaza ederdi. Fıtraten de temiz bir ahlâka mâlik bulunan Rızâ bey
sevimli olduğu nisbette mahcup
bir gençti. Çok güzel keman çalı yordu. II. Sultan Mahmud’un “ kü me fasılları” nda kuvvetli bir mû
siki elemanı olarak temâyüz et
mişti.
Rızâ bey çocukluk ve ilk genç lik çağlarını klâsik Türk Mûsikîsi nin en parlak devri olan III. Sul tan Selim zamanında geçirmiş, II. Sultan Mahmud devri ile Abdül- mecîd ve Abdülâzîz’in saltanat za manlarını da idrâk etmiştir.
Kemanî Rıza bey 1780 yılında Beşiktaş’ta dünyaya geldi. Topkapı sarayında II. Mahmud’un huzûr ve
küme fasıllarına keman çalmak
suretîle iştirak ettiği zaman mû- sikîşinâs refiklerinin en genci bu lunuyordu. Bu fasıllarda Hammâ- mî zâde îsmal Dede, Ferahnâk ma- kaammın mûcidi Şâkir Ağa, Del- lal zâde İsmail Ef. Tanbûrî Nûman ve Zeki Mehmed Ağalarla Neyzen Kadıasker Mustafa İzzet Ef., Fe rahnâk saz-semâisi sahibi kemânî
Hayri YENÎGÜN
Ali Ağa ve diğer — bu san’atkâr zevâta mümâsil devrin en meşhur ve kudretli üstadları arasında bil hassa— keman çalabilmek olduk ça cesâret, mehâret ve hattâ tam bir mûsiki bilgisiyle kaabil olabi lirdi. Bâhusus II. Sultan Mahmud da mûsikîden iyi anlayan bir bes tekârdı. Onun huzûrunda yapılan küme fasılları her zaman için bir “ Türk Mûsikîsi konseri” mâhiyeti ni taşır ve bu fasıllar büyük bir intizam dahilinde mûsiki zarâfeti nümûnesi olarak icrâ kılınırdı.
Rızâ bey zaman geçtikçe san’at ve icrâkârlığmda çok ilerlemiş ve
kudretini de etrafına tanıtmağa
muvaffak olmuştu. O, artık Türk mûsikîsinin klâsik tarzı için roman
tik duygularının mahsûlü olan
şarkılar meydana getirmeğe çalı şarak bestekârlıktaki istidadının meyvalarını vermeğe başlamış ve
II. Sultan Mahmud’a hitâb eden
Nihâvend makaamındaki “ Zâtını
tebrik için...” Medhiye’sini beste lemekle de kendisini pâdişâha daha ziyâde yaklaştırmış bulunuyordu.
Rîza bey’in şâir Sermed’den ala rak bestelediği şehnâz makaamın- da ve Mevlevi Evfer’i usûlündeki
şu :
Merârrn andelîb’in vasl-ı güldür Gönüldür bu, gönüldür bu, gönüldür Nolur sen de beni bir kere güldür Gönüldür bu, gönüldür bu, gönüldür
K E M A N İ R IZ Â B E Y 2X9
Seni evvel görüşte pek beğendim Heman sık - sık görüşmeğe özendim Düşermi şânına yıkmak efendim Gönüldür bu, gönüldür bu, gönüldür Dil olmuşken dahî sad pare pare
Terahhum etmedin uşşâk-ı zâre Gücensen de seni sevdim ne çâre Gönüldür bu, gönüldür bu, gönüldür
Görünce (Sermed) i tahkıyr edersin Gazûbâne bakup ta’zîr edersin Niçin böyle beni tekdir edersin Gönüldür bu, gönüldür bu, gönüldür
Şarkısı sarayın içinde ve dışında
büyük bir rağbet ve itibâr gör
müştü.
II. Sultan Mahmud, Rıza beyin keman çalışlarındaki hassâsiyetin ni dinledikçe dâima zevk alır ve hayrâm olmakla beraber eserleri- bu sebeple de san’atkârı takdir et mekten geri kalmıyarak gayret ve mesâisini takviye için de teşvik
kâr sözleriyle ona dâimâ rehber
olurdu.
Rîza bey söz eseri olarak 40 ka dar şarkı bestelemiş ve saz eseri olarak da Tâhirbûselik peşrevi ve saz semâîsi ile Nihâvend peşrevi meydâna getirmiştir.
Şarkılarının pek çoğu kıymetli
olduğu gibi Tâhirbûselik peşrevi
ile Tâhirbûselik saz semâîsi, bes
tekârının ölümünden bir asırdan
fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen de hâlâ ter-vü tâze canlı
lığını muhâfaza edegelmektedir.
Bilhassa bu iki saz eserinin dör
düncü hânelerinde görülen garp
mûsikîsi tarz ve motifleri (* ) Türk
Mûsikîsi üslûbiyle o derece
bağ-(*) Italyan operasının tanınmış maestrolarından ve opera bestekârı Gaetano Donizetti’nin küçük kardeşi Giuseppe Donizetti adındaki musikişi nas, ikinci Sultan Mahmud tarafından 1831 senesinde Istanbula davet edile rek saray bandosu teşkiline memur ve dolayısiyle muzika-i hümâyun reisliği ne tâyin edilmişti. Bu zat ölünceye kadar 20 yıl müddetle bu vazifede is tihdam edilmiş ve “Paşa” lığa kadar yükselmiştir.
Giuseppe Donizetti bu zaman zar fında bir takım bestelerinde Türk nağmelerini kullandığı gibi yine bazı Türk Mûsikîsi eserlerini de çok sesli hale sokmuş ve bir de Sofyan usûlün de (Şevk efzâ) peşrevi meydana ge tirmiştir.
Sultan Mahmud’un vefatından 12 yıl kadar sonra Abdülmecîd devrinde, Donizetti de vefat edince (M. 1851) yerine yine Italyan Calliso Guatelli adında diğer bir musikişînâs getiril miştir. Guatelli 1899 senesine kadar 48 yıl müddetle Muzika-i hümâyûn reis liğinde kalmış ve bu zat da terfi su- retîle "P aşa” unvânını almıştı. Gua telli paşa da klâsik Türk mûsikîsi e- serlerini armonize etmiş, şarkı ve türkü’lerimizden mürekkep 24 parça
daşmış bulunmaktadır ki, bu man- zûmenin zarâfeti karşısında beste kârının gerek his ve gerek sanat kârlığındaki kaabiliyetinin yüksek liğini takdir ve tasdik etmemek mümkün olamaz. Onun söz ve saz eserleri geçen bir buçuk asır bo yunca bütün parlaklığiyle nesilden nesile intikaal etmektedir.
Dört pâdişâh devrini idrâk et miş olan kemânî Rızâ bey 72 yıl
yaşamış ve vefatında (M. 1852)
Beşiktaşta Yahyâ efendi mezarlığı na defnedilmiştir.
Kemâni Rızâ beyin gençliğinde başından geçen bir aşk mâcerası
ona Türk Mûsikîsinde ebediyyen
yaşayacak bâzı nefis şarkıların
bestelenmesinde kuvvetli bir ilhâm kaynağı olmuştur.
Rızâ bey İkinci Sultan Mahmud’- un kendisini çok takdir ettiği genç lik çağlarında bir irâde-i şâhâne ile Harem-i hümâyûn saz takımı na muallim tâyin edilince durum kendisi için pek nâzikleşmiş oldu. O, sarayın güzel kız ve kadınları na mûsiki hocalığı yaparken bü tün ciddiyetini takınıyor ve karşı
sında sıra sıra dizilmiş bulunan
biri birinden güzel saraylılara kar-
Zümre-i hûbân içinde pek Cismime cân ittihâz ettim Ruha teşbih eyledim serv-i Cismime cân ittihâz ettim
eseri İtalyanca bir Mecmua halinde neşretmiştir.
Kemânî Rızâ beyin Tâhirbûselik peşreviyle saz semâîsi’nin dördüncü hânelerinde görülen Garp mûsikisi
us-şı gönlünde aslâ bir meyil taus-şıma dan — kaşlarını da çatarak — mû siki hocalığı yapıyordu.
Rızâ beyin saray hanımlarına
karşı böylece ciddiyet ve vakaarla ders vermesi sarayın dışına da ak setmiş ve vaziyet vüzerânm da ku laklarına yetişmişti.
Diğer taraftan vezirlerden Ab-
dürrahman paşa, kızı (Gül-edâ)
ya da hususî surette mûsiki dersi verdirmek istiyordu. Padişahtan aldığı bir müsâade ile kemânî Rı zâ beyi kendi kızı için mûsiki ho cası tâyin ettirdi.
Rıza bey gün aşırı Abdürrah-
man paşanın Rumelihisârmdaki
yalısına giderek Gül-edâ’ya ders
vermeğe başladı. Bu kız çok gü zeldi. Pek ciddî ve vakur bir genç olan Rızâ bey bu emsalsiz güzel kızın karşısında iradesinin zayıf lığına râm olmuş, kalbinde çarpın tılar duymağa başlamıştı. Kız da hocasına karşı aynı hislerle heye
canlanmakta ve ancak göz göze
geldikleri zaman kalbleriyle anlaş mış bulunuyorlardı. Rıza bey bu saf duygularının ilhâmiyle (Fe- hîm) in şu güftesini hemen o gün ler içinde Rast makaamiyle ve A- ğıraksak usûliyle besteledi:
beğendim ben seni efendim ben seni
bülendim ben seni efendim ben seni
lûbunun, Donizetti’nin Muzıka-i humâ- yûn’daki mesâî ve neşir sâhasmdan mülhem ve yine bu te’sîr altında mey dana getirilmiş kısımlar olduğuna mu hakkak nazariyle bakılabilir.
K E M A N İ R IZ Â B E Y 221
Arızındır gülistan-ı hüsnünün verd-i teri Kaametindir sâye-i bâğ-ı melâhat ar’arı Cevher-i kân-ı letafettir vücûdun ey yeri Cismime cân ittihâz ettim efendim ben seni
Bister-i gamda idüb feryâd ü zâr ey rûy-i âl Derd-i firkatle vücûdum oldu cânâ hasta-hâl Vuslatından gayri bu dei'de devâ emr-i mulıâl Cismime cân ittihâz ettim efendim ben seni
Bahr-ı aşkında garîkk olmuş (Fehîm )-i nâtüvân Gel yetiş imdâdıma eyle mürüvvet ey cüvân Vasl-ı canbahşmdadır feyz-
Cismime cân ittihâz ettim
Bu şarkı her iki sevdâzedeyi ta mamen birbirine bağlamış oldu.
Rızâ, Gül-edâ’yı paşadan istiye- mezdi. Fakat bu hâlin sonu ne o- lacaktı? Rızâ daha şimdiden sar sılmıştı.
İki gencin yekdiğerine olan ya kın alâkaları yalıdaki fettan hala
yıkların tecessüslerinden kaçma
mış ve dedi-kodu mevzûu olmuştu.
Kâhya kadın keyfiyetten paşayı
haberdar edince vaziyetin saraya arks etmemesi için mûsiki dersine nihâyet verilmekle beraber kızın da derhal bir paşazâde ile evlendi rilmesi çârelerine başvuruldu. Bu işi kurnazlık ve zekâsiyle hallede cek olan kâhya kadın bir taraftan küçük hanıma: “ Rızâ beyin evli ve çocuklu olduğunu” söyleyip onu bu zarûrî yalanı ile hocasından tiksindirerek soğutmak tarafını il tizam etti. Diğer taraftan da erte si gün Rızâ bey tekrar derse gelin ce evvelâ nezâketle karşılayıp ona
■i hayât-ı âşikaan
efendim ben seni.
da mecburen ayrı bir yalan uydu rarak: “ Küçük hanımın rahatsız
olduğunu” söyledi, ve sonra da
Gül-edâ’nm pek yakında bir paşa zâde ile evlenmek üzere olduğunu, bu yaramaz kızın kendisiyle gönül
eğlendirdiğini ilâve ederek Rızâ
beyi de kızdan soğutmak ve uzak laştırmak istedi.
Her iki genç bu tezvirlerin tesi ri altında kalmışlardı. Kâhya kadı nın yalanlarına her ikisi de inan
dıklarından gıyâben birbirlerini
tel’în ediyorlardı. Kızın vefasızlı ğından sonsuz üzüntü ve ıztıraplar içinde kalan Rızâ bey bir ay ka dar devam eden acı düşünceleri a- rasmda Hüzzam makaammda ve ağır aksak usûlünde bestelediği şu şarkı ile hislerini açıklamıştı :
Meyi idüjı agyâri aldın yânına Bîvefâ hercâî yazık şânına  şıkın kıymakmı kasdm cânına Bîvefâ hercâî yazık şânına.
222 TÜ R K YURDU '
Pâdişâhın bir iradesi üzerine sa- rây-ı hümâyûn saz takımı Beyler- beyi’nde bir düğüne gidecekti. Bu düğünün kime ait olduğu mûsikî hey’etince bilinmiyordu. Saz takı mı Topkapu sarayından bir kayık
la Boğaziçi’ne doğru açılırken
derdîi san’akârın düşünceli hâli
el’an berdevâmdı. Kayık Beyler
beyinde muhteşem bir yalının ö- nünde durdu. Burası, dâmâdm ba bası Rızâ paşanın yalısı idi. Sara ya mensûp kimselerle İstanbul’un tanınmış büyüklerinin davetli bu
lunduğu yalı bütün ihtişamiyle
süslenmiş ve aydınlatılmıştı. Rızâ bey sâkin hâliyle keman çalmağa çalışıyordu. İçeride, harem daire sinde nikâh kıyılmıştı. Biraz sonra
dâmadla birlikte gelin “ Gül-edâ”
misafirlerin bulundukları büyük sofada gözüktüler. Alkışlar koptu. Rızâ — göreceğini ümid etmedi ği — bu manzara karşısında derhal sarsıldı, kemanın yayı elinden yere
düştü. Hâlini arkadaşlarına belli
etmemeğe gayret ederek yerden yayı aldı. Nerede ise kalbi dura caktı. O, şimdi, kızı beyazlar için de ve duvaklı olarak görüyordu. Gül-edâ âdetâ bir melek olmuştu. Gelin ile dâmâd sazın önünden geç tiler. Rızâ bey kızla göz göze ge lince her ikisinin de yeni baştan kalblerinde birer acı burkuldu. Ge
linle güvey, kendilerine ayrılan
mevkie oturdular. Rıza için
Gül-edâ bundan böyle tamâmen (Bîve- fâ hercâî) idi. Kız da içinden şöyle
diyordu: (Beni bu hâle getirdi.
Şimdi de karşımda keman çalıyor). Şu anda Rızâ’mn son şarkısı o- kunup çalmıyordu:
Meyi idüb agyâri aldın yânına Bîvefâ hercâî yazık şânına  şıkın kıymak mı kasdm cânına Bıvefâ hercâî yazık şanına
Sen idüb arz-ı mehabbet bir zaman Sözlerine îtimâd ettim heman Şimdi kıldın hicr ile hâlim yaman Bîvefâ hercâî yazık şânına
Dürlü dâm-ı fend ile ey dil-şikâr Avlayıp mürg-i dili bî ihtiyar Bî sebep terk eyledin encâm-ı kâr Bîvefâ hercâî yazık şânına
Dil olaldan hüsn-i rûyun maili Olmadım bir dem visalin nâili Pek mürüvvetsiz imişsin hâsılı Bîvefâ hercâî yazık şânına
Kemânî Rızâ bey kendi hesâbma bu bestesiyle kızdan adetâ inti- kaam almıştı. Bu şarkının çalın ması esnâsında Gül-edâ’nm duvak altında gözlerinden yaşlar akarken onu bir kadının delâletiyle dâmad la birlikte oradan uzaklaştırdılar. Rızâ bey uzunca müddet bekâr
olarak yaşadı. Artık kalbindeki
Gül-edâ’nın ateşi küllenmişti. Ab- dülmecîd’in saraylılarından ,!Mine Sebâ” hanımla evlendi. Mes’ud bir yuvaya kavuşmuş oldu!.
v r - Uit'D'Cl
(Y/8Ú
-
7fS¿ )
İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Taha Toros Arşivi