SAYFA ________________ ____________CUMHURİYET
14
KÜLTÜR
ULUSALDAN EVRENSELE
*7
C
-)■ L, a / ı
1
0 1 f U■
N l J R E l i
UĞURLU
Edebiyat coğrafyamızda bir dağ
ir mi beş yıl olmuş Orhan Kemal
öleli! Yirmi beş uzun yıl?..
Yazarken ürperdim ve şaşırdım.
Bu, sevilen bir dosttan, değerli
bir arkadaştan, usta bir
yazardan, kıvrak ve keskin bir zekâdan uzak,
bir insan ömrü için hiç de az olmayan bir
zaman kesiti.
Bu zaman kesiti içinde Orhan Kemal üzerine
çok şey söylendi, çok şey yazıldı; bazı
kişilerce göklere çıkarıldı, bazı yazarlarca
yerin dibine batırıldı. Her neyse, beni burada
ilgilendiren dedikodu değil, bir dostun, bir
arkadaşın uzun zaman yüzünü göremeyişin,
sesini duyamayışın benim duygu ve düşünce
dünyamda oluşturduğu birikimler ve
yankılardır. Onun için, sözün tam anlamıyla,
yazıya başlamadan önce biraz kendimi
toparlamam, duygu ve düşüncelerimi bir
sıraya koymam gerekir. (Sıraya koymasam,
olduğu gibi anlatsam, sözü-Orhan Kemal’in
kendine bıraksam daha iyi olur.)
Önce şu gerçeğin altını önemle çizmek
isterim, Orhan Kemal ’in sayısı elliye
yaklaşan kitaplarını gözden geçirdiğimiz
zaman, onun, kaleme aldığı konuların,
işlediği sorunların, incelediği ve anlattığı
insanların, yerlerin çokluğu ve çeşitliliği
karşısında şaşırmamak, hayran olmamak elde
değil, istersek, onun kitaplarından insan aklı,
yüreği ve sevgisi üzerine söylenmiş çok güzel
sözlerden oluşan (en az iki cilt) bir çalışma
ortaya koyabiliriz.
Orhan Kemal, eserleri açısından olduğu
kadar, yaşamı ve kişiliği bakımından da son
derece ilgi çekici, güven ve saygı uyandıran,
sevecen, açık sözlü, temiz yürekli, her zaman
delikanlı, arkadaş canlısı, dost yüzlü, özellikle
gençlere ve genç kalanlara yakın, sıcak bir
insandı. Dilinin, kaleminin ucuna gelen bir
şeyi uzun zaman içinde saklayamaz, tutamaz,
ağzından baklayı çıkarmak, beyaz kâğıda
dökebilmek için sabırsızlanır, kendi kendini
yerdi. O, Nâzım Hikmet için (Yaşar Kemal 'in
söylemesine göre), “yedi yaşında bir çocuk ”
dermiş, ama kendisi (sanırım) on dört
yaşından yukarı hiç çıkmadı. Hep öyle kaldı.
Bu yazım, Orhan Kemal’in çok uzaklardan
gelen dost sesiyle anıları harmanlamak, bu
harmanın içinden, onun, çeşitli konulardaki
duygu, düşünce ve sanat anlayışını (bir
anlamda) sergilemek olacak.
(Bu arada, 14 Mayıs 1995pazar günü
yitirdiğimiz “Orhan Kemal Roman
Ödülü ”kurucu üyesi, seçici kurul başkanı
Rauf Mutluay ’ı da saygıyla anmak isterim.)
Hapishane
bir çeşit
üniversite oldu
“ -Ben doğduğum zaman babam Çanakkale’de
‘Enveriye’ bıyıklı kumral bir topçu teğmeni imiş.
Dedem, doğumumu babama benim imzamla şöyle bildirmiş:
‘Ben de dehr'in sitemin çekmeye geldim dehr’e
Mehmet Raşit’ 1914 yılında, seferberlik davulları çalınırken, Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğmuşum. Dedem Elazığlıdır. Bir memur olarak Adana’ya gelmiştir.
Babam, avukat, çiftçi, parti lideri (1930’daki demokrasi denemelerine Ahali Fırkası ile katılan, bu yüzden çok sert çıkışlar yapan, sonra da ülkeyi terk ederek Suriye ve Lübnan’da ‘gönüllü sürgün' hayatı yaşamak zorunda kalan Abdülkadir Kemali Bey).
Annem, Rumeli göçmenlerinden ve eski bir öğretmen olan Azime Hanım’dır. Biri erkek olmak üzere, benden küçük dört kardeşim var.
Evliyim, dört çocuk babasıyım. Yıllardır kalemimle geçinmeye çalışıyorum. Yazarlıktan başka yapacak işim olmadığından, istesem de istemesem de yazar olmak zorundayım.
İstemesem de dedim, gerçekten bu meslek zaman zaman çok verimsizleşiyor, bu yüzden geçim sıkıntısı
çekiyorum.
Öğrenimime gelince... Hiçbir zaman çalışkan bir öğrenci olmadım. Futbol ve polisiye romanlar beni okuldan çok ilgilendirirdi. Babamın siyasi parti macerası Suriye’ye kaçmakla sonuçlanınca, okulla aramdaki bağlar kopuverdi. Yıllar yılı Çukurova’da, Suriye ve Lübnan’da başıboş bir hayat sürdüm diyebilirim.
Babamın özel öğretmenliği, okuldan daha etkili oldu. Okulun öğretmediklerini babamdan öğrendim. Yıllar sonra ülkeme döndüğüm zaman, artık kendi kendimi yetiştirmeye devam edecek hale gelmiştim,
ilk zamanlar fabrika işçiliği, sonra aynı fabrikada kâtiplik, muhasebe memurluğu.
Daha doğrusu, ekmeğin okuldan önce geldiğini görerek çalışmaya başladım.
Bu arada spora veda, okumak, yeni yeni bir şeyler öğrenmek tutkusu ve hayata bakış. Ve kendi kendimi yetiştirme çabası.
Elime ne geçirdimse okudum. Bilimsel kitaplardan felsefeye, sosyolojiye kadar... Sanıyorum annemden gelen ‘müsbet bilimlere eğUim’den olacak metafizikle bağlantım hemen hemen hiç olmadı. Kendi kendimi müsbet bilimlerin ışığı ve doğrultusunda yetiştirmeye çalıştım. Genel olarak Marksizm ile ilintim çok sonraları başladı. Hayata bakış, bazı sonuçlara varış, derken hapishane. Hapishane benim için bir çeşit üniversite oldu diyebilirim. Hikayeci, romancı kabiliyetim orada keşfedildi ve gelişme yoluna girdi...”
Halkım
sömürülüyor,
eziliyor
Adana’da Milli Mensucat Fabrikası’nda uzun yıllar çalıştım. Küçük memurluk, kâtiplik yaptım. Gurbete çıkan, Adana’ya inen köylülerle tanıştım. Çırçır işçileri. Pamuk işçileri...
Onların mektuplarım, dilekçelerini yazdım. Bu temiz halk çocuklarının şehir madrabazlarının elinde nasıl sömürüldüklerini gördüm.
Ben yurdunu seven bir insan, bir yazar olarak,
yurdumun kalkınmasının gerekleri üzerinde düşündüm, fikir yordum. Fikir yormakla da kalmadım, bu çeşit hikâyeler, romanlar yazarak eyleme katıldım. Kannca kararınca tabii...
İstiyordum ki, yurdum Batı ülkeleri ayarına yükselsin. Yurdumu geri bıraktıran etkenler, koşullar ortadan kalksın!..
Evet, ben tanıdığım insanları yazdım. Tanıdığım, konuştuğum, birlikte sigara içtiğim, sırtımı sıvazlayan, sırtını sıvazladığım insanları yazdım. Ben bu insanları inceledim, araştırdım. Namuslu bir vatandaş olarak inceledim. Hikâye ve romanlarımda şunları belirttim: Halkım sömürülüyor, eziliyor. Bu koşulların ortadan kaldırılması gerekir.
Onun için hikâye ve romanlarımda, şimdiye kadar, yığınla işçi ve köylü tipleri çizdim. Bu tipler, düzensiz bir toplumun yarattığı kaçınılmaz sonuçlardır. Sebep ne olursa olsun, kötü yaşayışın gerekli kıldığı mahvedilmiş insanların hikâye ve romanları. Bir kelimeyle
serüvenleri...
Yüzyıllar boyunca dünya romanı yüzde doksan sekiz bu tipleri işlemiş. Çağımız romanı da aynı yoldan mı yürümcli?
Bozuk düzenlerin kaderine boyun eğmeyen, eğmemesi gereken tipler çizmemeli mi?
Böyle tipler, bugün, bu toplumda da yok mu? Bence var. İnsanoğlu, topyekûn iyi olma çabasında. Dikkat ediyorum en kötü bir insan bile daha iyi olma çabasındadır.
Takıştığı yer, toplum düzensizliği.
Gerçekçilik, sanatçının içinde yaşadığı topluma yer yer ayna tutmak değildir.
Asıl gerçekçilik, asıl yurtseverlik, içinde yaşadığı toplumun bozuk düzenini görmek, bozukluğun nereden geldiğine akıl erdirmek, sonra da bu bozuklukları ortadan kaldırmaya çalışmak. Buna engel olanlarla savaşmak. Bilmem anlatabildim mi?...”
Halkın değişimini algılamak
Beni çoğunlukla gündüzleri sokakta görürler. Ben devamlı bir yerlere giderim. Bir yerlere uğrar, bir yerlerden bir yerlere göçer dururum.
Yıllardır her sabah, yaz demez, kış demez sabahın dördünde kalkarım yataktan. Ve sabah dokuza kadar yazımı yazarım. Sonra sokağa çıkarım. İkbal
Kahvesi’ne uğrar kahvemi içerim. Yazmak için
yaşamak, duymak, halkı algılamak gerekir. Bir yazar
için çok gereklidir halkın içinde kalabilmek. Ve halkın değişimini algılamak. Eskimemek için... Hatta değişimi yakalamak, bu değişimin dışına düşmemek
gerekmektedir. Ve bunun ötesinde bir yazar olarak yaşamım günü gününe sürer gider. Her gün çalışmak, her gün yazmak, her gün boğuşmak gerekir ekmekle. Bu ara halktan yana olduğum için de çok ağır bir fatura ödetirler.” (Fotoğraflar: ARA GÜLER)
Aradan yirmi beş yıl geçti
Onu, aradan yirmi beş yıl gibi uzun bir zaman geçmiş olmasına karşın, bugün de, emektar lacivertlerini çekmiş, sinek kaydı tıraşını olmuş, yeni yetme bıçkınlar gibi yumurta ökçe, sivri burun
ayakkabılarını boyatmış, vişne çürüğü mendilini yan cebinden sarkıtmış, kalıptan az önce çıkmış kurşuni fötr şapkasını hafif sağa yıkmış, iki dirhem bir çekirdek, Cağaloğlu Meydanı’nın Babıâli Caddcsi’ne dönen köşe başında durmuş, çalışan İstanbul'un çalışan insan kalabalığının eve dönüş telaşının
aceleciliğine gülümseyerek bakarken görür gibi oluyor ve çok sevdiği Ataç’ın şu sözlerini
anımsıyorum: “Hayat, hatıralardan ibarettir; hatta
ümitler, gelecek günlerden beklediklerimiz de birer hatıradır; geçmiş değil, gelecek de hatıra... Biz onları ananz, hatırlarız, onları da içimizdeki eski günleri gördüğümüz gibi görürüz.” (**)
Çünkü, anılar da kuşlar gibi konacak dallar arar.
(*) Orhan Raşit; Yeni Edeiyat, 15 Ekim 1941. (**) Nurullah Ataç; Günlerin Getirdiği, 1957 İstanbul.
2000 SENESİNE ŞİİRLBI
Bin dokuz yüz senesinin İki bine yerini
Verdiğini
Görmek istiyorum. Ne zevkli şey olurdu seyretmek torunumun Van Üniversitesi’ndeki kız arkadaşıyla Kutbu şimalide kızak kaydığım VVaşington’da Kapitol bahçesinde Ren şarabı içip
Çinli dostum Şin-Fo’yla beraber Şanghay’dan haber
Beklemek! Adana’da gençlik aşımı yaptırıp Hindistan’da gerdeğe girmek için Arzuhalsiz müracaat etmek
Hastahanelere Ve duyduğum sevincin
Radyografisini gösterip Hintli kanma “ Sevgilim bak!” demek
Ve Bahrimuhiti Atlasi’de Kanmla beraber zıpkın atmak
Balinalara! Ne tadına doyulmaz olurdu Misisli Çopur Ali’nin Sorbone’da “Parçalanan Atomun
Sanayie Tatbikine Dair” Konferansını dinlemek. Ve 1941 harbi için
“Ne acaip şey!” demek Hey gidi 2000 senesi hey! (*)
Nâzım Hikmet
cezaevine
geldi
Ben hikâye yazmaya başladığım zatnan hikâ yeyle bir ilgim yoktu. Yedigün’ün genç şairler köşe sinde şiirler yazıyordum. İbrahim Alaaddin bunlan cevaplıyordu. İlk gençliğin ilk heyecanlan. Takur tukur aruzlar. Bunları düşürmek hiç de güç değildi. Ama bunları hesaba katmamak, bu işe ‘yazıcılık’ de memek daha doğru.
Şiir bende, yanılmıyorsam 1936-1937’lerde, bir iç coşkunluk halinde fışkırdı diyebilirim. Lise bitirme imtihanlanna hararetle hazırlandığım için, öbür ders lerin yanında lise edebiyat kitaplannı da defalarca elden geçirmiştim. O kitaplardaki şiir tanımlarına uygun birtakım kalıplar içine çaresiz girmeye çalış tım. Ve tabii coşkun heyecanlanm pis bir şekilde ka- nalize oldu. Bu 938-939’a kadar sürdü. İlk şiirim Kayseri 19. Piyade Alayı hapishanesindeyken Reşat Kemal imzasıyla Yedigün’de çıktı. Sanınm yıl, 938 ya da 939 olacak...
1939 yılının Kasım ortalannda Bursa Cezaevi’ne
Nâzım Fükmet gelmişti. Onunla tanıştıktan sonra
serbest nazma kaptırdım kendimi. Bu da Nâzım’ın kötü bir taklitçiliği...
Bursa Hapishanesi’nde yazdığım şiirler, İstanbul dergilerinde yayınlanırdı. Yeni Edebiyat, sonra Yü
rüyüş... Hikâyeciliğim de gene aynı dergide kendini
gösterdi. Nâzım’ın yanında bulunuyordum. Dehşet li etkisi altındaydım. Onun sesiyle yazmaya başla mıştım. Nâzım, ‘Kendi sesini bul’ diye bağırırdı. Rı
fat İlgaz’dan, Celal Sılay’dan örnekler gösterirdi.
Roman olarak ilk müsveddem, kocaman bir bak kal defterine çalakalem yazılmış bir gençlik mace- rasıydı aklımda kaldığına göre. Şiirle uğraştığım ay lardaydı.
Henüz yolumu bulamamıştım. Yeni koğuş arka daşım Nâzım Hikmet’i şıp diye taklit ediyor, üstadı kızdırıyordum. İstiyordu ki, onun sesiyle değil, ken dime özgü seslerle, benim olan şiiri yazayım.
Gene o günlerde, hiç unutmam, ayaklarında takun ya, bacağında golf pantolon, ağzında pipo, koşarak hapishane avlusuna geldi. Elinde benim roman müs veddesi. Yüreğim hop etti. Gene şiirlerimde olduğu gibi azarlanacağımı sanarak sustum. Romanımı da tenkit edecek, beni yerlere geçirecek diye sesimi bi le çıkaramıyordum. ‘Bunları sen mi yazdın?’ diye sordu. Çekine çekine ‘Evet’ dedim. ‘Canım çiziktir-
dikişte...’ diye geçiştirmek istedim. O, büyük bir coş
ku içinde, büyük bir heyecanla, ‘Bırak şiiri miiri bi
rader, hikâye yaz, roman yaz sen’ dedi. ‘Şiirle ne uğ raşıyorsun?«’
O günden sonra başladım. Roman bende hikâye den önce gelir. Konusunu şimdi pek hatırlamayaca ğım, ‘On Sekiz Yaşım’ adlı ilk küçük romanımı o yıl larda Nâzım Hikmet’in yardımıyla yazmıştım. Son raları dil, diğer bilgilerim arttıkça yavaş yavaş hikâ yeye döndüm. Uzun yıllar kendimi hikâyede biledim diyebilirim. Romana daha sonralan, hapisten çıktık tan sonra başladım.
Ama şiiri de gizliden gizliye yürütüyordum. İlk hikâyem ‘Bir Ölüye Dair’ adını taşır... Rıfat İl
gaz’ın sorumlu müdürü olduğu Yürüyüş dergisinde
çıkmıştı. Yıl, 942... Belki, 943.
Bu, ‘Bir Ölüye Dair’ hikâyesinin de bir hikâyesi var. Bir gün, gene Nâzım, elinde bir mektup, coşku içinde beni karşıladı. ‘Bak’ dedi. ‘Bak ne yazıyor Sa
bahattin Ali?’ Mektubu verdi, okudum. Sabahattin Ali diyordu ki. ‘Orhan Kemal adında bir hikâyeci- nin başarılı hikâyelerini okumaya başladık. Tanıyor musun Orhan Kemal’i? Hiç duydun mu?.. Bir Ölü ye Dair hikâyesini çok sevdim...’ O hikâyeden sonra
mektuplaşmaya başladık Sabahattin Ali ile. Orhan
Raşit’le Orhan Kemal’in ben olduğumu öğrenmiş
ti. Ve bana ısrarla şiiri bırakıp kendimi düzyazıya vermemi istiyordu. Oysa ben hâlâ şiir yazıyordum. 2000 yılına seslenen şiirler yazmaktan vazgeçmi yordum.
O şiirleri buruk bir tatla şimdi bile okumak is terim. İlk gözağnsı, ilk sevgili gibi şeyler onlar...”
Taha Toros Arşivi