m
ur rivet
m Okurlarına arm ağanıdır
10 Kasım 1988 Perşembe
Kısa bir sure önce ‘Keşanlı Ali Destanı adlı 3 bölümlük yerli dizide Z'ıtha rolünde izlediğimiz Gülriz Sururi ile ' Akşam Sofrasında sohbet, gerçekten çok zevkli... Tokuşturuyoruz kadehleri... Ardından koyu bir sohbete dalıyoruz... Ber soruyorum, Gülriz Hanım yanıtlıyor... Sohbet, gittikçe koyulaşıyor... Sorular ve yanıtlar bir birini izliyor... Ve ortaya, bu I söyleşi 1 çıkıyor... ■
« k
III
Evimde
mm
portrem
A
KŞAM sofrasında bugünkü konuğumuz, çok değerli tiyatro sanat çımız, Gülriz Sururi Hanımefen di... Ben yaştakilere öyle öğrettiler, ken dilerini kapılarından alacak, akşam sof rası sohbetinden sonra, yine kapılarına bırakacağım. Foto muhabiri arkadaşım Sinan özbalkan ile randevulaşacağım. Dakikası konusunda tereddüt geçiri yorum. Sinan iyi biliyor:“Tiyatro sanatçıları dakikasında hazırdırlar. Sinema sanatçıları ise randevu saatinde, daha yataktan kalk mamış olurlar...”
Gülriz Sururi'nin kapısına erkence gidip, beklemeye başlıyorum. Gözüm saatte... 19'a sekiz var... Üç var... Bir var... iki saniye kaldı... Elimi kaldırıp zile basıyorum. Kapı anında açılıyor. Kar şımda Gülriz Sururi... Ve sırtında şalı... Arabaya binip Pera Paias'a gidiyo ruz. Ben bu oteli seviyorum. Biliyorum ki, Gülriz Hanım da seviyor. Her şey den önce Tepebaşı'nda oluşundan... Şimdi yerinde yeller esiyor ama es kiden Şehir Tiyatroları, Pera Palas'ın hemen yanındaki parkta idi... Her iki mizin de zihninde, o zamanlardan ışık lar çakmaması mümkün mü?
Gülriz Hanım, sanatla - kültürle yo- ğurulmuş bir çevrede yetişmiş... Ufuk ları geniş. Simone de Beauvoir'ınen gerçekçi - doğrucu yargılarından birin den haberi var: “Yıllar, bütün omuz lara aynı ağırlıkta çökmez.” Kendisi sanki, bu yükü hiç taşımamış gibi duru yor.
Gülriz Sururi'nin gözleri, yüreğinin aynası sanki... Korkusu da yok... Yüzü ne ve yüreğine yakışan o kocaman göz lerini, cömertçe açıyor.
Gülriz Sururi'nin yazdığı bir kitap var. Adı: “ Biz Kadınlar.” Konu, adın dan belli... Hanımları ilgilendiren yaşa ma zevklerini, neşesini, felsefesini ne de güzel anlatmış... Kitabı eline alan bı rakamaz. O'nun, tiyatro anıları kitabı da pek hoştu...
S ururi: “ Şimdi neler ya p ıyo r sunuz?”
Boysan: "Normal çalışma zama nının tümünü, mesleğim olan mimarlığa ayırıyorum. Gece ve hafta sonları da, okuyorum - yazıyorum. Bir televizyon sohbeti dizisine hazırlanıyorum."
Sururi: “Çok değil mi? Yetişebi liyor musunuz?”
Boysan: "Bütün yaptıklarımı, se verek yapıyorum. (Hem de deli gibi se verek...) Zaman sıkıntım yok... Sırası gelmeden fıkra anlatmayı sevm em ama şimdi sırası geldi, izninizle bir fıkra arı latacağım."
Sururi: “Buyurun.”
Boysan: “Adem ile Havva, bir gece mehtap seyrediyorlarmış. Havva başını Adem'in omuzlarına dayamış, fısılda yarak sormuş: Adem beni seviyor musun' diye... Adem de öfkeyle yanıt vermiş: 'Ya kimi seveceğim be! Kimi seveceğim?”
Sururi: “Çok güzel...”- (Kahkaha lar).
Boysan: “Yani biz de bu dünyayı ve onun üzerind eki ya şa yış ım ızı s e v mesek, neyi seveceğiz? Alternatifi var mı?"
Sururi: “Yaaa?”
Gülriz Hanım'ın dinleyip dinleyip de tek hecelik tatlı tatlı bir “Yaaaa?” diye soruşu var ki, aklım çıkıyor, dilim dola şıyor.
Sururi: “Dikkat edin! Şu anda kar şınızda, dünyayı çok seven birisi var...”
Boysan: “Ne kadar güzel... Minnettarım size. Sevdiğim şu dünyayı, daha da güzelleşti riyorsunuz...”
Sururi: “Ben kendimi şanslı buluyorum. Çünkü çok küçük yaşlarda, hayatın ne oldu ğunun farkına vardım. Ölümün düşünülme yecek bir şey olduğunu, hayatı limon sıkar gibi, son damlasına kadar yaşamak gerekti ğini öğrendim.”
Boysan: "Hem sizin, herkese nasip olma yan bir talihiniz var. Tiyatro size bu dünyayı birkaç defa yaşatıyor.”
Sururi: “Çok haklısınız. Ben yüzlerce in san olarak yaşadım. Tiyatro büyük bir olay... Fakat bir Hürrem Sultan oynamadan bırak mayacağım. Bakıyorum da, hep iyi tipler oy namışım. Hiç kötü tipler oynamadım.”
Boysan: “Hem ben geçenlerde sizi seyre derken, aklıma Lütfullah Sururi Bey geldi.
Sururi: “Babamı tanır mıydınız?” Boysan: “Tanışmazdık ama, ben yalnız onu değil. Celal Sururi ve Ali Sururi Beyleri de kısaca bütün aileyi yıllarca seyrettim. El- hamra'daki İstanbul Tiyatrosu nda..."
Gülriz Sururi'nin, geçen
zamanla arası lıl
yok. oma ayna var!
Sururi: “Ne güzel... Onlar tam halk tiyat- rosuydular.”
Boysan: “Benim tiyatro sevgim çok es kidir. Daha çocukken, Samatya Narlıkapı Ti- yatrosu'na giderdik. Orada örneğin Kınar Ha- nım'ı bile seyretmişimdir."
Sururi: “Nee? Kınar Hanımı bile mi sey rettiniz?”
Boysan: “Ben Naşit'i de uzun yıllar seyret tim.”
Sururi: “Müthişti değil mi?”
Boysan: "Bir tiyatro dehasıydı. Naşit unu tulacak adam değildi. Almanların Kari Valen- tin'i için düzinelerle kitap var. Oysa Naşit hak kında, yazılı bilgi bulunamaz."
Sururi: “Bizde her şey çok çabuk unutu luyor. En somut örneklerden biri, Muhsin Er- tuğrul Bey dir. O nu unutuyoruz, yok ediyo ruz. Bir tiyatroya adını koymakla, hatırlanmış olmaz. O nun elden ele dolaşan anıları var dı. Hâlâ değerlendirilip ortaya çıkmadı.”
Her türlü kadirbilmezliğe üzülüyoruz. Sururi: “ Demek içkiyi azalttınız, yazıyı ço ğalttınız...”
Boysan: “Tam öyle değil... içkiyi azalttım ama yazıya yeni başladım sayılır. Altı yıl oldu ve başladığımda 61 yaşındaydım."
Sururi: “Vallahi her şey için vakit var ama gerçekten de çok geç başlamışsınız.”
Boysan: "Öyle düşünüyorum ki, dünyada hiçbir şey için geç kalınmaz.”
Sururi: “Aaa! tabii... Ben onu yeni ispat ettim zaten... 24 yıl sonra, Keşanlı Ali'deki Zflha rolünü yeniden oynadım. Demek ki geç kalmadım.”
Boysan: “Evet... Aslında kesinlikle geç kal ınmıyor. Geç kalındığı düşüncesini, tembelliğe bahane etmemeli... Evet... Hiç geç kalınmıyor. Bizim başımıza gelmedi ama bazen çabuk ölünüyor. E bu kadarcık kusur da bu güzel hayat için, çok mu sayılır? Gelelim Keşanlı Ali'ye...”
Sururi: “Biz Keşanlı'yı, ilk defa 64'de oy nadık. O zaman herkes: Ah ne kadar güzel
6
Cok küçük yaşlarda,
¡hayatın ne olduğunun farkına
vardım. Ölümün,
düşünülmeyecek bir şey
olduğunu, hayatı
limon sıkar gibi, son
damlasına kadar
yaşamak
gerektiğini
öğrendim.
Q (Fotoğraflar: Sinan ÖZBALKAN)& Şimdi şöyle bir soru var:
İstanbul iki milyonken mi
daha iyiydi? Çok şey yoktu
o zaman. Şimdi sekiz
milyon... Pek çok şey var.
Hangisi daha iy i? Q
dedi. Bir hassas nokta var: Tiyatro perde kapandığı zaman, suya yazılmış yazı gibidir. Biter - gider. Ama şimdiki Keşanlı kalıcı oldu. Video kasetleriyle arşive geçti. Onun için seviniyorum. En çok da Haldun Taner için seviniyorum. Çünkü O'ndan gençlere, ilerde gösterecek bir şeyler kalması gerek li...”
Boysan: “Geçen akşam sizi, televizyonda Keşanlı Ali'yi oynarken seyrettim. Yüreğim sı kıştı. O kadar güzel oynuyorounuz...”
Sururi: “Teşekkür ederim.”
Boysan: “Elbette tiyatronun da video ka- setier yoluyla resim - heykel gibi edebiyat gibi, kalıcı olması çok sevindirici. Ne güzel. Artık tiyatro da kitaplaştı.”
Sururi: “Resmin kalıcı olması iyi de, ben evimin duvarına resim asıp, yıllarca aynı re simleri seyredemem. Evimde kendi portrem bile yok. Ayna var yalnız...”
Boysan: "Eeee yeter ayol! Aynalara bakın! On tane ayna varsa, on tane şaheser resim var demektir.”
Gülriz Hanım, yine bir “Yaaa?" besteliyor. Beste diyorum, çünkü müzikal soruyor. Tek notalı değil... Ses, inceden kalına değişiyor. Üstelik sorudaki a harfi var ya? O da a ile o arasında oynuyor. Yine ne diyeceğim, şaşırı yorum.
Sururi: “Çok eskiden hangi tiyatrolara giderdiniz?”
Boysan: “Darülbedayi dediğimiz Tepebaşı Şehir Tiyatroları’na... Hatta komedi kısmının, İstiklal Caddesi ndeki Fransız Tiyatrosu nda olduğu zamanda... örneğin ben Cahide Son- ku'yu Ophelia rolünde seyrettim. Oyun son rası Tepebaşı'ndan Laleli'ye yürüyerek dö nerdik. Unkapanı Köprüsü'nün tahtalarla kaplı olduğu bir zamanda..."
Sururi: “Şöyle bir hikâye biliyorum ben. Rahmetli Behzad Bulak ile rahmetli Cahide Sonku da Darülbedayi'den yürüyerek Unka- panı köprüsünü geçerlermiş.”
Boysan: “Behzad Bey'i de çok iyi bilirim.
Cahide Hanım'ın babası yaşındaydı.” Sururi: “Bir gün Behzad Bey'in yanında meteliği yokmuş. Birkaç kuruşluk bir öde meyi, kendisi adına Cahide Hanım'ın yap masını istemiş. Cahide Hanım da Aaa! Sen benim jigolom musun' demiş, parayı verme miş... Ben ki tiyatronun kahrını çektim falan diyorum. Ama bunlar çok müthiş tabii...”
Boysan: "Ben Ertuğrul Muhsin Beyi de Kral Lear rolünde seyrettim."
Sururi: “Demek Kral Lear'de seyrettiniz? Müthiş...”
Boysan: "Tiyatroya doğuştan bir sevgim var.”
Sururi: “Zaten sizin ve sizden sonraki ku şakta, acayip bir tiyatro sevgisi vardı. Biz de şimdinin gençlerinde bu sevginin başlama sını bekliyoruz. Biraz başladı ama daha da artmasını istiyoruz. Siz son yıllarda tiyatro seyrediyor musunuz?”
Boysan: "Bende son yıllarda, bir tiyatro tembelleşmesi başladı.”
Gülriz Hanım pek haklı olarak beni 'ti'ye alıyor:
Sururi: “Mimarlığa da devam... Çizmek ten vakit mi vaaar? Yazmaktan vakit mi vaaar?”
Boysan: “Vallahi değil... Tembellik benim ki.”
Sururi: “Ya bir de dünya gezileri? Onla rın yazıları?”
Boysan: "Bu doğru... Yakında önce Ameri ka'ya mimarlıkla ilgili bir toplantıya gideceğim. Eh! Anılarımı yazmadan olmayacak... Sonra İsviçre gezisi var.”
Sururi: “Şimdi şöyle bir soru var: İstanbul iki milyonken mi daha iyiydi? Çok şey yoktu o zaman. Şimdi sekiz milyon... Pek çok şey var. Hangisi daha iyi?”
Boysan: “Hiçbir şey değişmesin demek is temiyorum. Ama ille her değişikliği de kabul zorunda değiliz. Bu kadar çok değişikliğe razı değilim. Sanki başka bir şehirde yaşar olduk. Burası benim doğduğum İstanbul değil artık...
6
Şöyle bir hikâye biliyorum
ben. Rahmetli Behzad Butak
ile rahmetli Cahide Sonku da
Darülbedayi'den yürüyerek
Unkapanı Köprüsü'nü
geçerlermiş.
QBakın Floransa'ya. Bugün bile, tıpkı beşyüz yıl önceki gravürlerde olduğu gibi...”
Sururi: “Prag da öyle... Orada bir köp rüde, beşyüz yıl öncesine ait bir film çekiyor lardı. En ufak bir değişikliğe gerek yoktu. Kapılar, yollar, hatta kapı tokmakları, olduğu gibi duruyordu. Çok ilginç... Benim eskiye, acayip bir bağlılığın - merakım ilgim var. Eski nesillerin yaşamış olduğu binaların içinde dolaşmak, bana heyecan verir, müt hiş ilgilendirir.”
Boysan: “Şimdi hassas bir olay var. Ke şanlı Ali'yi, Şehir Tiyatroları da oynuyor.”
Sururi: “Bu konuya açıklık getirmemi is ter misiniz?”
Boysan: "Eğer sizi sıkm azsa.”
Sururi: “Sizinle çok ciddi bir konuda bile konuşurken, sıkılmak pek kolay değil. Şöyle: Biz 64'de bunu büyük başarıyla oynadık. Türkiye çapında önemli bir olay oldu. O ka dar başarılı oldu ki Haldun Taner'in oyunu, Yalçın Tura'nıneşsiz-benzersiz müziği, yurt dışına da taştı. Oyun pek çok ülkede, başa rıyla sergilendi. Bunun üzerinden yıllar geç ti. Haldun Bey her zaman, bu oyunu benim oynamamı çok isterdi. Ancak koşullar elver miyordu. Çünkü çok büyük bir prodüksiyon du. Sonra birdenbire, iki yıl önce Haldun Bey i kaybettik.”
Boysan: “Benim de kendisine, büyük say gım - sevgim vardı."
Sururi: “Çok üzüldük. Ben vefattan he men sonra eşi Demet Taner'e, 'Keşanlı Ali'yi gerçekleştirmek istiyorum' dedim. Gencay Gürün e telefon ettim. Oyunu, Şehir Tiyatro la rın da sahnelenmek üzere, kendisine önerdim. Esasta 64 kadrosuyla... Engin Cez- zar Keşanlı olmalı, Genco Erkal yönetmeliy di. Gencay Gürün, çok akıllı bir yaklaşımla kabul etti. Ancak, sonradan ortaya çıkan bazı uyumsuzluklar nedeniyle benim önerim ger çekleşmedi.”
Boysan: “Şimdi nasıl oldu da, iki yerde birden gerçekleşti?”
Sururi: “Şehir Tiyatroları oyunu biz olma dan sahneye koydu. Ama benim, televizyon da oynama hakkım baki kaldı. Ben de bu hakkı kullandım. 64'lerin havasında, Genco Erkal'ın yönetiminde, Engin Cezzar ile birlik te arşivlere geçmesini sağlamak istedim. Başardım. Çok mutluyum...”
Boysan: “Aslında iki ayrı biçimde sahne lenmesinde de bir hoş yan var,”
Sururi: “Televizyonda oynadığımız Ke şanlı Ali filmi, her ülkede gösterime geçe bilir.”
Vakit geçiyor, Gülriz Hanım sabırsızla nıyor:
Sururi: “Şimdiye kadar hep ben sordum. Artık röportaja başlayalım. Sorularınızı bekli yorum.”
Boysan: "Ne sorusu? Ben soru falan so racak değilim. Hiçbir şey sormayacağım. Yal nız sohbet var. Size sorulabilecek olan konu ların, sonu gelmez."
Sururi: “Olsun... Sormalısınız...” Boysan: "Bir sohbet sırasında söyledikle riniz, bana yeter."
Sururi: “İnsan bazen soru sorulunca, daha rahat ediyor. Yoksa birdenbire, 'Ben hayatımı anlatayım' demek tuhaf...”
Kahkaha sırası bende... Hem de coşkunluk la...
Sururi: “Hiçbir şey sormamakla beni şa şırttınız ama bu akşam sofrasında sohbet, çok güzel bir buluş...”
Boysan: “Ben sohbet etmeyi çök severim, insanları birbirine yaklaştırır..."
Gülriz Hanım'la yaptığım zevkli sohbet, ne yazık ki burada bitiyor. Kendimi tutup, bir san tim daha yaklaşmıyorum. Ya Keşanlı Ali Bod rum'dan gelip, benim Zilha'sıyla bir sofrada olduğumu duyarsa, bıçaklar mı acaba?.. Ba kalım, göreceğiz.
B
İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Taha Toros Arşivi