• Sonuç bulunamadı

Türkiye'de aşiret-siyaset ilişkisi: Urfa örneği (1950-2003)

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Türkiye'de aşiret-siyaset ilişkisi: Urfa örneği (1950-2003)"

Copied!
136
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TARİH ANABİLİM DALI

ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILÂP TARİHİ BİLİM DALI

TÜRKİYE’DE AŞİRET

-SİYASET İLİŞKİSİ: URFA ÖRNEĞİ

(1950

-2003)

AHMET İLYAS

YÜKSEK LİSANS TEZİ

Danışman

Yrd. Doç. Dr. Necmi Uyanık

(2)

ii T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

BİLİMSEL ETİK SAYFASI

Bu tezin proje safhasından sonuçlanmasına kadarki bütün süreçlerde bilimsel etiğe ve akademik kurallara özenle riayet edildiğini, tez içindeki bütün bilgilerin etik davranış ve akademik kurallar çerçevesinde elde edilerek sunulduğunu, ayrıca tez yazım kurallarına uygun olarak hazırlanan bu çalışmada başkalarının eserlerinden yararlanılması durumunda bilimsel kurallara uygun olarak atıf yapıldığını bildiririm.

(3)

iii T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

YÜKSEK LİSANS TEZİ KABUL FORMU

………. tarafından hazırlanan ……….. başlıklı bu çalışma ……../……../…….. tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda oybirliği/oyçokluğu ile başarılı bulunarak, jürimiz tarafından yüksek lisans tezi olarak kabul edilmiştir.

Başkan İmza

Üye İmza

(4)

iv ÖN SÖZ

Bu çalışma, Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli problemlerinden biri olan aşiretlerin siyasetle olan ilişkisini içermektedir. Bu ilişkiyi sosyal, siyasi, tarihsel boyutunun arka bahçesinde gizli kalan noktalara değinilerek verilmeye çalışıldı. Tez hazırlanırken özellikle eksik kalan hususların giderilmesine dikkat edilmiştir.

Alan çalışması yapılırken benden maddi manevi yardımlarını esirgemeyen amcam Ekrem İlyas’a, tezi gerek ufuk açıcı önerileri ve bilhassa tezi düzeltme aşamasındaki şahsıma karşı gösterdiği sabrı, gerekse çalışma sürecindeki yardımları ve yoğun ilgisi dolayısıyla danışmanım Yrd. Doç. Dr. Necmi Uyanık hocama minnet ve şükran duygularımı sunarım. Ayrıca tezin çalışılması aşamasında yardımlarını gördüğüm TBMM Arşiv çalışanlarına, Milli Kütüphane yetkililerine, TBMM Kütüphanesindeki görevlilere, yine Konya’da bulunmadığım sürece bana detaylar konusunda yardım eden Hüseyin Torun’a çok teşekkür ederim.

(5)

v ÖZET

Bu araştırmanın büyük bölümü sosyo-ekonomi, tarihsel ve siyasi bir geçmişe sahip olan aşiret sistemi ve onun siyasete yansıması üzerine kurulmuştur. Meselenin özünün anlaşılması mevcut Doğu’daki yapının anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Araştırma sahası seçilirken aşiretlerin bölgedeki ağırlığı, sosyal yaşama, ekonomiye, siyasete etkisine dikkat çekilmiştir. Araştırma, aşiret ve onu oluşturan yapı üzerinden hareketle geçmişten günümüze aktarılan feodalite düzenin savunucuları ve bu düzeni korumak isteyen odak noktalarına özenle değinilmiştir.

Ayrıca Türkiye’de bir siyasi gelenek olan aşiretlerin siyasetteki rolü üzerine detaylı bir çalışma yapılarak aşiret ve siyaset kavramlarının nasıl bir ilişkiye girdiklerini genelden özele 1950-2003 yılları arasında Şanlıurfa örneğinde ön plana çıkarılmıştır. Bu araştırmanın anlaşılması Türk siyasi tarihindeki değişim ve dönüşümün daha sağlıklı irdelenmesine yardımcı olacaktır.

(6)

vi

SUMMARY

An important part of this research was founded on tribal system and its reflection on politics having a historical, socio-economic and political background. Understanding the source of the matter will help us to understand the existing structure in the East. While choosing the search sector, tribal’s excess in area and its effects to social life, economy and politic were emphasized. In research, with a movement on the basis of tribal and structure that forms it, the defenders of feoudal system and the focus points that try to protect this system were specially examined.

Also, with a detailed study about tribal’s role upon politics as being a political tradition in Turkey, the relation between tribal and politics are performed from the general to the specific in the example of Sanlıurfa between 1950 and 2003 years. Understanding this research will help us to examine the exchange and the transform in the Turkısh political history healtier.

(7)

vii

KISALTMALAR

AAM : Atatürk Araştırma Merkezi AP : Adalet Partisi

AKP : Adalet ve Kalkınma Partisi ANAP : Anavatan Partisi

B. : Birleşim C. : Cilt

CHP : Cumhuriyet Halk Partisi CMP : Cumhuriyetçi Millet Partisi DP : Demokrat Parti

DSP : Demokratik Sol Parti DYP : Doğru Yol Partisi FP : Fazilet Partisi

MEB : Milli Eğitim Bakanlığı MHP : Milliyetçi Hareket Partisi MSP : Milli Selamet Partisi

TBMM : Türkiye Büyük Millet Meclisi TTK. : Türk Tarih Kurumu

TKP : Türkiye Komünist Partisi

TOBB : Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği S. : Sayı

ss. : Sayfalar Arası

SHP : Sosyal Demokrat Halk Parti YTP : Yeni Türkiye Partisi

(8)

1

İ

ÇİNDEKİLER

BİRİNCİ BÖLÜM

AŞİRET VE SİYASET

BİLİMSEL ETİK SAYFASI………...ii

YÜKSEK LİSANS TEZ FORMU………..iii

ÖN SÖZ……….…………..iv

ÖZET……….…………...v

SUMMARY………....vi

KISALTMALAR……..……….vii

GİRİŞ ... 6

1.1) Aşiretin Kelime Anlamı ve Aşireti Oluşturan Öğeler ... 11

1.1.1) Mal... 11 1.1.2) Malbat ... 12 1.1.3) Kabile ... 12 1.2) Aşiret Nedir? ... 14 1.3) Siyaset Nedir?... 18

İ

KİNCİ BÖLÜM

FEODALİTE,DOĞU-GÜNEYDOĞUANADOLUBÖLGESİ 2.1) Feodalite ...22

2.2) Feodalitenin Avrupa’da Ortaya Çıkışı ...22

2.3) Türkiye’de Feodal Yapı ve Bu Yapının Oluşum Sebepleri ve Tarihi Gelişimi .23 2.4) Doğu’daki Aşiretler ...31

2.4.1) Ağrı Aşiretleri...31

2.4.1.1) Celal Aşireti...31

2.4.1.2) Hasanan Aşireti ...32

(9)

2 2.4.1.4) Haydaran Aşireti...33 2.4.1.5) Karapapak Aşireti ...33 2.4.1.6) Zilan Aşireti...34 2.5) Bingöl Aşiretleri ...34 2.5.1) Tavus Aşireti ...34 2.5.2) Zikti Aşireti ...35 2.5.3) Hormek(Hormekli) Aşireti ...35 2.5.4) Karabaş Aşireti ...36 2.6) Bitlis Aşiretleri ...37 2.6.1) Bidri Aşireti ...37 2.6.2) Makso Aşireti ...37 2.7) Elazığ Aşiretleri...38 2.7.1) Genmutlu Aşireti ...38 2.7.2) Perçikan Aşireti ...38 2.7.3) Simikanı Aşireti...38 2.8) Erzincan Aşiretleri...39 2.8.1) Kureyşli Aşireti ...39 2.8.2) Koçkiri Aşireti ...39 2.8.3) Şadıllı Aşireti...40 2.8.4) Putikanlı Aşireti...40

2.9) Erzurum ve Kars Yöresindeki Aşiretler ...40

2.9.1) Cemadanlı veya Cemadanlı Aşireti ...41

2.9.2) Kaskan veya Kaskanlı Aşireti ...41

2.9.3) Zırkan Aşireti ...42 2.9.4) Pirebatlar Aşireti...42 2.9.5) Retkanlı Aşireti...43 2.9.6) Sakanlı Aşireti ...43 2.9.7) Halikanlı Aşireti ...43 2.10) Van Aşiretleri ...44 2.10.1) Buruki(Brukan) Aşireti...44

2.10.2) Ertuşi veya Ertosi ...45

(10)

3 2.10.4) Berikanlı Aşireti ...46 3.1) Güneydoğu’daki Aşiretler ...46 3.1) Adıyaman’daki Aşiretler ...46 3.1.1) Rışvan Aşireti ...46 3.1.2) Kavi Aşireti ...47 3.1.3) Mirdis Aşireti ...47 3.2) Diyarbakır’daki Aşiretler ...47 3.2.1) Kulp Aşireti ...47 3.2.2) Paşur Aşireti ...48 3.3) Siirt’deki Aşiretler ...48 3.3.1) Adiyan Aşireti ...48 3.3.2) Babusi Aşireti ...48

3.3.3) Garza veya Musi Aşireti ...48

3.4) Urfa’daki Aşiretler ...49 3.4.1) Düğer Aşireti ...49 3.4.2) Bucak Aşireti ...50 3.4.3) Badıllı Aşireti ...50 3.4.4) Karakeçili Aşireti ...50 3.4.5) Karahanlı Aşireti ...51 3.4.6) Şeyhanlı Aşireti ...51

3.5) Aşiretlerin Yerel Güç Olmasında Etkin Olan Faktörler ...52

3.5.1) Yönetim Boşluğu...52

3.5.2) Hamidiye Alayları ...54

3.5.3) Koruculuk Sistemi ...57

3.5.4) Çok Partili Hayata Geçiş ...59

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

SİYASET VE AŞİRET LİDERLERİ 3.1) 1950-1961 Yılları Arasında Mecliste Görev Yapan Urfa Milletvekilleri ... 61

3.1.1) Hacı Ömer Cevheri ... 63

(11)

4 3.1.3) Abdurrahman Odabaşı ... 64 3.1.4) Hasan Oral ... 65 3.1.5) Ömer Yüksel... 65 3.1.6) M. Yaşar Alhas ... 65 3.1.7) Osman Ağan ... 66

3.2)1961-1983 Yılları Arasındaki Urfa Milletvekilleri ... 66

3.2.1) Kemal Badıllı... 67

3.2.2) Bekir Sami Karahanlı ... 68

3.2.3) Celal Öncel ... 68

3.2.4) Necmettin Cevheri ... 68

3.2.5) Bahri Karakeçili... 69

3.2.6) Vehbi Melik ... 69

3.2.7) Abdülkadir Öncel ... 69

3.2.8) Mehmet Celal Bucak ... 70

3.2.9) Celal Paydaş ... 70

3.3) 1983-2003 Yılları Arasında Urfa Milletvekilleri ... 70

3.3.1) Eyüp Cenap Gülpınar ... 73

3.3.2) Seyit Eyyüpoğlu ... 74

3.3.3) Sedat Edip Bucak ... 74

3.3.4) Mehmet Fevzi Şıhanlıoğlu ... 75

3.3.5) Ferit Aydın Mirkelam ... 75

3.3.6) Zülfükar İzol ... 75 3.3.7) Mehmet Yalçınkaya... 76 3.3.8) Ahmet Karvar ... 76 3.3.9) Turan Tüysüz ... 76 3.3.10) Sabahattin Cevheri... 77 3.3.11) Vedat Melik ... 77 3.3.12) Muzaffer Çakmaklı... 77

3.4) 1950-2003 Yılları Arasında Urfa Milletvekillerinin Çeşitli Yönlerden Analizi 78 3.4.1) Yaş Profilleri ... 78

3.4.2) Meslek ve Eğitim Durumları ... 79

(12)

5 3.4.3.1) 1950-1961 Dönemi ... 81 3.4.3.2) 1961-1983 Dönemi ... 83 3.4.3.3) 1983-2003 Dönemi ... 85

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

AŞİRETİN SİYASALLAŞMASI 4.1) 1950-2003 Yılları Arasında Urfa'yı Mecliste Temsil Eden Milletvekillerinin Siyasete Girme Nedenleri ve Etkileri……….87

4.1.1) Ekonomik Nedenler………..87

4.1.2) Sosyal Statü……….89

4.1.3) Hizmet……….91

4.2) Siyasilerin Aşiret Liderlerini Siyasette Görmek İstemelerinin Nedenleri...92

4.3) Aşiret Siyaset İlişkisine Urfa Halkının Bakış Açısı………97

4.4) Aşiret Siyaset İlişkisine Urfa Milletvekillerinin Bakış Açısı………100

4.5) Aşiret Siyaset İlişkisinin Urfa Basınına Yansıması………...103

SONUÇ ... 107

KAYNAKÇA... 111

EKLER... 121

(13)

6 GİRİŞ

Tarih, “hem bir realiteyi, yani yaşanan tarihi, hem de bu realite üzerindeki inceleme ve düşünceyi yani bilgiyle dolu olan tarihi ifade etmekte; bu iki tarih arasında dalgalanan ilim de tarih ilmi olmaktadır.”1 Genelde tarih yapanın iktidar sahibi, yazanın ise tarihçi olduğu düşünülürse, bu döngü içerisinde yazan yapana sadık kalmazsa, tarih adına gelecek kuşaklara kuşkulu bir senaryo bırakılacaktır. Bu yüzden tarih yazıcılığı yapılırken, birtakım hususlara da dikkat etmek gereklidir. Tüm bunların yanında tarihin faydalı bir ilim dalı olabilmesi için diğer ilimlere hem saygı göstermeli hem de onlardan yararlanma yoluna gitmelidir. Bu ilimlerin başında da sosyoloji gelmektedir.

Tarih ile sosyoloji birbirlerinden çok farklı disiplinler değillerdir. Söz konusu iki disiplin, yöntem farklılıklarıyla birlikte sosyal bilimler içerisinde birbirine en fazla yaklaşabilecek, en yakın düşünsel içeriklere sahip olan ilimlerdendir. İkisi de aynı konu ve sorunlar üzerinde kafa yormaktadırlar. Sosyoloji, sosyal gerçekliği araştırırken, tarih ise tarihsel gerçekliğin peşindedir. Fakat unutmamak gerekir ki tarihsel gerçeklik, toplumsal gerçekliğin dışında bir gerçeklik olarak değil; ancak toplumsal gerçekliğin bir kesimi olarak varlık kazanabilir. Tarihle sosyoloji arasında bu derece önemli ilişkiyi tarihçiler, genelden özele tarih içerisinde Sosyal Tarih olarak ifade etmişlerdir.

Sosyal tarih, belli bir toplumda yaşayan insanların, medeniyetlerini, örf ve âdetlerini, inanç sistemlerini, sosyal ahlâk yapılarını araştıran bir bilim dalı olduğuna göre değerlendirdiği terimler de tarih ve sosyolojiyle iç içe olmak zorundadır. Bu terimlerin başında da aşiret sistemi ve bunun siyasete olan etkisi gelmektedir. Bir sosyolojik vakıa olan aşiretler, geçmişten günümüze incelenen konular arasında yer almaktadır.

Aşiret sistemi, genel itibariyle sosyal tarihin önemli konularından olmasının altında yatan sebeplerin başında bu sistemin uzun bir geçmişe sahip olması ve günümüzde hâlen varlığını devam ettirmesi bağlıdır.

Aslına bakılırsa aşiret sisteminin oluşturmuş olduğu ekonomik, sosyal, siyasi ve dini yapı, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında oluşmuş bir sürecin grup ürünü

1

(14)

7

olarak ortaya çıkmıştır. İlk başlarda bir gasp olarak bu gruba karşı durulmuştu; fakat XVII. yüzyılın mali ve idarî sıkıntıları arasında merkezî hükümet, mahalli işlerin özellikle de taşra şehirlerinin, yönetimini bir mülk sahibi sınıfını andırmaya başlayan ayana gittikçe artan ölçüde devretmeyi uygun buldu.2 Anadolu’da derebeyler özerk irsi beylikler üzerinde hüküm süren tabi beyler hâline geldiler.3 III. Selim’in saltanatı sırasında derebeyler güçlerinin zirvesine eriştiler ve hatta sultanın reform programını bazılarını desteklemek, bazılarını da ona karşı durmak suretiyle, saray ve başkent işlerinde önemli bir rol oynamaya başladılar.4

İsmail Cem, bu düzenin oluşmasında etkili olan öğeleri5

“geleneksel sosyal düzeni değiştiren beyler ve ağalar çeşitli toplum katlarından türemişlerdi. Ancak hepsinin ortak yanları vardı. Genellikle, ya servetlerini toprağa yönelterek mülkiyetin sağladığı kuvvet sayesinde bir takım askerî ve idarî yetkileri ellerine almışlar; ya da askerî ve idarî yetkilerine dayanarak toprak edinmişlerdi. Servet ve irili ufaklı toprak parçaları şeklinde beliren bu yeni gücün meydana çıkış nedeni ise, toprak mülkiyeti düzeninde değişim olmuştu. Tefecilik ve benzeri yollardan biriken servet toprak mülkiyetine dönüşebilince derebeyliğin ilk koşulu karşılanmış;” şeklinde değerlendirerek kitabının diğer kısımlarında Doğu’da oluşan bu feodal düzenin tüm ayrıntılarına değinmiştir.

Feodalitenin oluşturmuş olduğu kaostan yararlanan önce ayanlar daha sonra bölgenin ileri gelenleri kendi akrabalarından gelenleri bir araya toparlayarak aşiret denen kavramının içinin doldurulmasına çalışmışlardır. Aşiretin sadece feodal düzenden oluştuğunu söylemek biraz hayali olabilir. Çünkü aşiretler sosyolojik bir boyutta araştırıldığında dinsel, ekonomik ve biraz da baba erkil toplumun oluşturmuş olduğu düzendir. Bu aşiret düzeninin siyasette yer alması ise biraz bölgedeki devletlerin biraz da aşiretlerin kendi aralarındaki mücadeleden bir adım öne geçmek istemesinden doğduğu gerçeği vardır.

Türkiye’nin hâlen tamamlayamadığı ulus devlet inşası ve tarım ekonomisinden Sanayi İnkılâbı’na geçiş süreci geciktiği için bir takım yerel güçler hem iktidarda hem de bölgede etkisini gösterebilmektedir. Geçmişten günümüze bakıldığı zaman

2

Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, (Çev: Metin Kıratlı), TTK, Ankara, 2007, s. 441. 3

Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 441. 4

Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 441. 5

(15)

8

bölgedeki devletlerin aşiretleri yanlarına çekmek için aşiretlere bir takım haklar verildiği görülebilir. Osmanlı’nın Doğu’ya tanıdığı ayrıcalık ve Doğu’nun Osmanlı’ya şartlı bağlanması, Çaldıran Seferi sonrasına, 1515 yılını izleyen döneme rastlamaktadır.6 Beyazıd Dönemi’nde Osmanlı idaresinin siyasetini Doğu politikası üzerine yoğunlaştırmışken İdris-i Bitlisî gibi bir şahsiyetten istifade etme yoluna gitmesi ve Bitlis’inin mensup olduğu Suran Aşireti’nden yararlanması ve bundan sonra Yavuz Sultan Selim’in de İdris-i Bitlisî’nin ailesine devlet kademesinde yer vermesi aşiretlerin ne kadar önemli olduğu gösterir. Yavuz Sultan Selim bunları iyi bir yüzle karşılayarak ve onları İranilik ve Şiiliğe karşı kuvvet bulundurmak için bir takım derebeyliklerine geniş imtiyazlar verdi.7

Yine Yavuz’dan sonra bölgenin Şia yanlısı devletlerin eline geçmemesi için Osmanlı devlet adamlarının aşiretlere yurtluk, ocaklık adı altında malikâneler verildiği görülmüştür. Bu malikâneler sayesinde aşiretler büyümeye başladılar. İşte Osmanlı Devleti’nin yapmış olduğu bu manevralar feodalitenin yanında istemeyerek de olsa yer almasına neden olmuştur. Aslında Doğu ve Güneydoğu iyice irdelendiği zaman kendi kaderine bırakıldığı gerçeğiyle karşılaşmak aldatıcı olmasa gerek. Kürt aşiretleriyle Osmanlılar arasındaki münasebet işte böyle karşılıklı ilişki içerisinde devam etmiştir. Ağalar, Osmanlı nüfuz ve himayesini tanımışlar, askerleriyle padişah yanında savaşa katılmışlar; Osmanlı idaresi de onların içişlerine pek karışmamıştır.8

Merkez çevre ilişkisi, beraberinde merkez idaresinin taşradaki otoritesinin azalmasına neden olduğu gibi feodalite ve derebeyliğin yükselişinin fotoğrafı hâline de gelmiştir. Rüstem Erkan’ın deyimiyle Tanzimat’tan önce feodal düzen II. Mahmut Dönemi’nde ayanlara verilen haklar sonucu imzalanan Sened-i İttifak’la resmiyet kazanmıştır. Tanzimat Dönemi’nde merkezî otoritenin sağlanması amacıyla bazı adımların atıldığını görülür. Bölgede isyan çıkaran ve merkezî otoriteyi dinlemeyen aşiretleri mecburi göçe tabii tutarak en azından feodalitenin etkisi önlenmeye çalışıldığı bilinmektedir.

Zaten bu yönde merkezî otorite anlamında kanunnameler de çıkarılmıştır. II. Abdülhamid Dönemi’nde milliyetçilik akımının da etkisiyle ve Ruslar tarafından da

6

Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, s. 491. 7

M. Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, M.E.B, Anlara, 1961, s. 75. 8

C. Aladağ, Milli Mesele ve Doğu’da Feodalite-Aşiret, Özgürlük Yolu Yayınları, İstanbul, 1976, s. 143.

(16)

9

kışkırtılan Ermenileri kontrol altına almak, aşiretler arası balansı ayarlamak ve Kürtler’i milli devlete bağlılıklarını sağlamak amacıyla Hamidiye Alayları kurulmuştur. İlk başlarda görevini layıkıyla yerine getiren bu jandarma gücü daha sonra aşiretlere hizmet ve ağaların gücüne güç katmaya başlamıştır. Osmanlı’nın Birinci Cihan Harbi’ne girerken diğer bölgelerde olduğu gibi Doğu’da merkezî otorite yerlerde geziniyordu.

Doğu’nun bu tarihsel özellikleri (aşiret, ağa, bey) ve merkezle arasındaki sözsüz antlaşması, Cumhuriyet’ten sonra da önemini ve etkisini korumuştur.9 Türkiye Cumhuriyeti, bütün kurumlarıyla etkisini Batı’da gösterirken; Doğu’da ise devletin şahsiyeti eskiden olduğu gibi buralarda geçmiyordu. Yani bir nevi bu bölgelerde “bizim aşiret, sizin aşiret” kavramı etkisini gösteriyordu. Türkiye’de sanayileşmeyle birlikte köyden kentte göç olgusu sonucu oluşan yeni konjonktürde yalnızlık, barınma ihtiyacı ve diğer sosyal sebeplerin ortaya çıkması beraberinde aşiret üyelerinin şehirlerde kenetlenmesini ortaya çıkardı. Bu birliktelik yeni bir oluşumun yani şehirli aşiret’in varlığın habercisiydi. Öyle ki siyasi partilerin bir topluluk olarak aşiretleri görmezden gelmesi mümkün değildi. Bu sebeple 1945’den başlamak üzere çok partili hayata geçiş sürecinde Demokrat Partisi, Doğu ve Güneydoğu’daki oyları alabilmek için bu aşiretleri desteklemek zorunda kaldı.

İlk defa siyasetçiler, aşiretlerin ayaklarına giderek onların oylarına talip olduklarını bu oy karşılığında devlet bürokrasisinde veya seçmen aday listelerinde kendilerine yer vereceklerini ifade ettiler. Oluşan bu ikili dönüşüm sayesinde aşiretler var olan güçlerine bir de siyaset yelpazesini ekleyerek siyasileşmiş aşiret tanımını oluşturdular. Bu döngü, 1954 ve 1957 milletvekili genel seçimlerinde CHP’nin katılımıyla daha da kökleşti. 27 Mayıs Darbesi’nden sonra aşiret liderlerinin yardımıyla Ekrem Alican başkanlığında kurulan Yeni Türkiye Partisi(YTP) feodal yapı için bir dönüm noktasıdır. Bu dönüm noktasını ortaya çıkaran, YTP’nin kurulduktan sonra katıldığı 1961 milletvekili genel seçimlerinde Doğu ve Güneydoğu’daki oyların büyük kısmını alması doğuruyordu.

1965 ve 1969 genel seçimlerinde DP’nin mirasını alan Adalet Partisi, bu mirası Doğu’da sürdürebilmek için aşiretlere ve ağalara sarılmak zorunda kaldı. Nitekim de

9

(17)

10

bu konuda başarılı olduğu gibi güçsüz olan aşiretlerin siyaset sayesinde güçlendikleri hususu dikkat çekmiştir. Artık bölgede aşiretsiz siyaset yapılamaz hâle gelmişti. Her ne kadar 1973 ve 1977 genel seçimlerinde Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi ve Bülent Ecevit’in CHP’si aday listelerinde aşiret üyelerine yer vermek istemese de mevcut konjonktürde aşiretsiz siyasetin başarılı olamayacağı bölgede aldıkları oy oranlarıyla görüldü. Bu seçimlerde AP, yine aşiret ağalarının sayesinde bölgede birinci parti olmaya devam etti.

12 Eylül Darbesi’nden sonra demokrasiye geçiş sürecinde Turgut Özal’ın Anavatan Partisi, bölgede aşiretsiz siyaset yapmasına rağmen birinci parti olmayı başarmıştı. Fakat bu daha çok askerî rejime olan tepki oylarıydı. Bunun yanında aşiret üyelerinin birçoğu da hapisteydi. 1987 milletvekili genel seçimlerinde Süleyman Demirel’in Doğru Yol Partisi ve ANAP, aşiret liderlerine dayanmalarına rağmen bölgede istedikleri oranda oy alamadılar. Çünkü bu sefer ortaya çıkan terör örgütü aşiret üyelerine yeterince şans tanımadı. Bunun yerine kimlik üzerinden siyaset eden milletvekilleri halkın teveccühünü kazandı.

1991 ve 1997 milletvekili genel seçimlerinde aşiret liderleri yerine bu sefer eğitimli çocuklarının siyasete soyunduğunu görüldü. Zira artık aşiretler de çağdaşlaşmadan nasibini alıyordu. Aşiretler modernleşirken, bölgedeki hegemonyalarından hiçbir şey kaybetmediklerini ifade etmek gerekir. Çünkü 1999 ve 2002 milletvekili genel seçimlerinde aşiret liderlerini seçmen aday listelerinde, il meclis aday listelerinde görmek mümkündür. Ayrıca aşiretler için ideolojinin partinin önemli olmadığı bu seçimlerde adayların parti değiştirdiği, sola hitap eden bir partide siyaset yapan aşiret ağalarının sağcı zihniyetine sahip bir partiye geçmesinde hiçbir sakınca olmadığını gösteriyordu. Aslında bu onların 1957 genel seçimleri öncesi Siverek Milletvekili Hasan Oral’ın söylediği “Siverek’te kilise olsa zangoççu ben olurum”10 anlayışlarının ürünüdür.

10

(18)

11

I. BÖLÜM

AŞİRET VE SİYASET

1.1) Aşiretin Kelime Anlamı ve Aşireti Oluşturan Öğeler

Kabile, boy veya klan kelimeleriyle anılan ve genellikle sosyal, siyasi bazen de ekonomik temelleri olan aşiret kavramı dil bilimcileri tarafından aşira veya eşîr olarak da belirtilmektedir. Literatürde bu kelimenin Arapça’daki aşire kelimesinden türediği ve topluluk anlamına geldiği kabul edilen bir gerçektir. Bunun yanında aşireti, Cevdet Türkay, boy, oymak ve cemaatle de ilişkilendirmektedir.11

Aşiretin genel tanımını yapmadan önce aşiretleri meydana getiren öğelerin bilinmesi aşiret kavramını daha açık hâle getirecektir. Bu öğeleri değerlendirirken hem Türkçe hem de Kürtçe’de kullanım şekliyle ifade etmek daha doğru olacaktır. Bu öğeler şöyle değerlendirilebilir.

1.1.1) Mal

Aşireti oluşturan Mal, Farsça veya Kürtçe’de kullanıldığı ve aşiretin meydana gelmesinde en küçük yapı taşı olan aile anlamına geldiği ifade edilir. Ziya Gökalp ise bu kavramın Türk sosyolojisindeki yerini Akev olarak değerlendirir.12 Aile kastedilirken bunun anne, baba, çocuklar, dede ve amcaları kapsayan geniş bir çerçevede olmasına dikkat edilmesi gerekir. Lale Yalçın-Heckmann, Hakkâri’deki aşiret ve akrabalık ilişkileri üzerine yapmış olduğu alan araştırmasında mal terimini antropoloji literatüründeki klan teriminin yerine kullanmıştır.13 Malı, sülale anlamında da kullananlar vardır.14

11

Cevdet Türkay, Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğu’nda Oymak, Aşiret ve

Cemaatler, İşaret Yayınları, İstanbul, 2001, s. 17.

12

Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1992, s. 18. 13

Lale Yalçın Heckmann, Kürtlerde Aşiret ve Akrabalık İlişkileri, (Çev: Gülhen Erkaya), İletişim Yayınları, İstanbul, 2006, s. 134.

14

Ferhat Tekin, Hakkâri Örneğinde Aşiret, Cemaat ve Akrabalık Örüntülerinin Modernleşme ve Kırsal Çözülme Sürecindeki Siyasal ve Toplumsal Sonuçları, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya, 2005, s. 7.

(19)

12 1.1.2) Malbat

Aşiret kavramında önemli olan ikinci kavram Malbat veya Kol’dur. Malbat: Her biri beş göbek olan birden fazla malın birleşmesinden meydana gelen topluluğa denir. Bir Mal’ın, Malbat düzeyine yükselmesi için ortalama 100 yılın geçmesi gerekir. Zira her bir göbek aşiretlerin hesabı ile 20 yıla tekabül eder.15 Bu kavramın sosyolojik olarak Türkçe’de kullanımı ise Orhan Türkdoğan’ın Güneydoğu Kimliği adlı eserinde Kol olarak yerini almaktadır.16

1.1.3) Kabile

Aşiret kavramı çerçevesinde kolların birleşmesiyle kabile meydana gelmektedir. Kabile, tanım itibariyle Malbat’ların birleşmesiyle daha geniş bir topluluk ismine verilir. Örneğin, Şanlıurfa yöresinde yaşayan Düğer Aşireti birçok kabilenin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Bu aşiret, Sergevri, Lebentçiler, Billiyle, Habiye ve Karayiler gibi kabilelerin birleşmesi sonucu Düğer Aşireti ismini almıştır.

Nihai olarak kabileler de birleşerek aşireti meydana getirmiştir. Tabi bu sınıflandırmalar bölgedeki izlenimler sonucu elde edilmiştir. Aşiretler hakkında araştırma yapan birçok araştırmacı farklı sınıflandırmalar da yapmışlardır. Bunlardan Ahmet Özer, aşireti oluşturan öğeleri şöyle değerlendirir.17 “Birçok ailenin bir araya, gelmesi Zom’u oluşturur. Birkaç Zom’un bir araya gelmesi Oba’yı oluşturur. Oba Zom’a göre daha güçlü bir birliktir. Obalar kabileyi, kabileler de aşireti oluşturur.”

Ziya Gökalp ise bu yapıyı Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler adlı kitabında, aşiretleri oluşturan unsurları, özellikle de aşiretin ağırlık noktasını klan olarak belirler.18 Semiyede (klan) ise, semiyevi aşiret, ağırlık noktası batında (soy ya da kuşak) ise Batıni Aşiret, ağırlık noktası amarede (konfederasyon) ise amarevi aşiret, ağırlık noktası kabilede ise, kabilevi aşiret olur, eğer ağırlık noktası şa’b’da ise il (aşiret mahiyetinde değil, küçük bir millet tabiatındadır) ortaya çıkar. Arap ve Kürt aşiretleri kabilevi tipe girerken, Türk illeri son tip kapsamındadır.

15

http://baybul.com/ansiklopedik-bilgiler/75199-asiret.html, 23.03.2008. 16

Orhan Türkdoğan, Güneydoğu Kimliği (Aşiret-Kültür ve İnsan), Alfa Yayınları, İstanbul, 1998, s. 19.

17

Ahmet Özer, Doğu’da Aşiret Düzeni ve Brukanlar, Elips Kitap, İstanbul, 2003, s. 8. 18

(20)

13

Haluk Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası adlı eserinde aşiret yapılanmasına farklı bir bakış açısı getirmektedir. Aşiret yapılanmasını tamamen “Türk devlet-boy teşkilat yapısı ile alakalıdır” diyerek konuyu Türkler’de devlet teşkilatında Doğu-Batı yapılanmasına ve Oğuz Han oğullarının 24 boya bölünmesine benzetir. Bu benzetmeyi Hakkâri bölgesinde yerleşmiş olan Ertuşi19 ve Pinyaniş20 Aşiretleri’ndeki örgütlenmeye ve Kürtler’in tarihinin aydınlatılmasında ana kaynak olarak değerlendirilen Şerefhan’ın21 eserinde kendisinin de üye olduğu Rojeki Aşireti’nin 24 alt birimden oluşmasına dayandırır.22

Aşiretleri oluşturan öğeleri değerlendirirken bu tartışmaya Ağa, Şeyh Devlet adlı eserin yazarı Martin van Bruinessen de katılmıştır. Bruinessen, aşireti bir ya da iki soydan oluşan aşiret bölümleri için de kullanır.23 Martin van Bruinessen, aşireti oluşturan öğeyi değerlendirirken kavram kargaşasına maruz kalmıştır. Çünkü sülale, malbat adı verilen birkaç ailenin birleşmesinden meydana gelmektedir. Yine Bruinessen, diğer eserinde aşireti, hane, alt sülale, sülale, klan ve aşiret olarak ayırmıştır.24

Irak’ta yaşayan Kürtler hakkında sosyolojik bir araştırma yapan Edmund R. Leach’e göre aşiret, her biri bir klan olan Taifa’dan oluşur, Taifa da kendi içinde Tira denilen alt bölümlere ayrılır. Leach’e göre aşireti oluşturan öğeler, Taifa ve Tira terimleri genel antropolojik sınıflandırmada kabile, klan ve soy terimlerine denk

19

Aşiretin Van bölgesinde, Irak’ta Hakkâri merkezine bağlı Geçitli, Çukurca, Çağlayan, Uzundere, Elmacık, Işık, Kaval köylerinde çoğunlukta yaşamaktadırlar. Ertuşi Aşireti’nin, 1987 yılındaki sayımlarına göre 19500 kişilik bir mensubiyeti vardır. Van merkezde oturan Tayyar Ertuş ile Başkale’de oturan Mahmut Ağa söz sahibidir. Yarı göçebe şeklinde yaşamlarını sürdürmektedirler. 20

Piyaniş Aşireti, Bitlis’ten Hakkâri bölgesine gelmişlerdir. Hakkâri’ye bağlı Başaltı, Büyükçiftlikköy, Dilektaşı, Armutdüzü, Kavuşak, Akocak, Ortaç, Narlıköy, Kurudere, Kayalık, Cevizli gibi köylerde yaşarlar. Irak’ta bulunan Zibar Aşireti’yle akrabalıkları bulunmaktadır. Yine 1987 sayımına göre 16000 kişilik bir topluğa sahiptirler. Oramar, Diri, Dostki, Geravi ve Şerefhan gibi aşiretleriyle düşmanlıkları bulunmaktadır. Ahmet Zeydan, aşiretin ileri gelenlerindendir.

21

Şerefhan veya Şerafettin Han XVI. yüzyılda yaşamış Bitlisli, Şerefname adlı eseri yazan ve bunu dönemin padişahına sunan kişidir. Eser Farsça olup özellikle Orhan Türkdoğan Şerafettin Han’ı Kürt aşiretlerinin anlaşılmasında sosyolojik bir karakter olarak değerlendirir. Şerafettin Han, 1604’de Bitlis’te vefat etti. Eser şimdi Oxford Üniversitesinde bulunmaktadır. Şerefname, daha sonra Celal Kabadayı tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.

22

A. Haluk Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası, Turan Kültür Vakfı, Ankara, 1996, s. 247-249. 23

Martin van Bruinessen, Kürdistan Üzerine Yazılar, (Çev: Nevzat Kıraç, Selda Somuncuoğlu, Leyla Keskiner, Halil Turanser), İletişim Yayınları, İstanbul, 1992, s. 211.

24

Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, (Çev: Banu Yalkut), İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, s. 82-83.

(21)

14

düşerler.25 Her yazarın kendisine göre aşireti oluşturan temel öğeleri somut hâle getirilirse:

Mal Malbat Kabile Aşiret Ahmet Özer Aile Çadır, Zom, Oba Taifa, Kabile Aşiret Ziya Gökalp Ayal Ocak, Soy, Yarım, Bölük Boy İsmail Beşikçi Çadır Zom, Kabile Aşiret Edmund Leach Tira Taifa, Aşiret Bruinessen Hane Sülale Klan Aşiret

1.2) Aşiret Nedir?

Aşireti oluşturan öğeleri değerlendirdikten sonra aşiretin ne olduğu konusunu belirtmek aşiretin anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Genelde yapılan tanımlarda aşiretin ortak paydalarının ön plana çıktığı görülür. Aşiretin, İslam Ansiklopedi’sindeki anlamına bakılacak olursa aşiret, Arapça bir kelime olup kabile karşılığı kullanıldığı gibi kabilenin altında daha küçük bir topluluk olarak belirtilmektedir.

Selahattin Çetiner, aşireti tanımlarken, aynı soydan gelen ailelerin ve kabilelerin bir reisin başkanlığında ve ortak bir sosyal düzen içinde, aynı bölgede toplu olarak yaşamlarını sürdürmelerine dikkat çekmektedir. Aşiret deyince sadece Doğu’da yer alan Kürt aşiretleri akla gelmemelidir. Türkler’de de Kayı, Özbek, Kıpçak, Abdal, Tahtacı vesaire isimler altında birçok aşiretler olmuştur. Aşiretler oba, mezra, dam, zom, ağıl, çadır, çiftlik diye isimlendirdikleri köy altı mekânlarda ya da köy ve şehirlerde yaşarlar ve tayfa, aile, kabile, küçük aşiretler gibi toplulukların birleşmesinden de oluşur.26 Aşiretin anlamı konusunda İsmail

25

Edmund R. Leach, Rewanduz Kürtleri; Toplumsal ve İktisadi Örgütlenme, (Çev: Sinan Birwan, Hişyar Özsoy, Serap Rûken Şengül), Aram Yayınları, İstanbul, 2001, s. 34.

26

Selahattin Çetiner, Sorunlarıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu Gerçeği, TSK Mehmetçik Yayını, Ankara, 2003, s. 99.

(22)

15

Beşikçi:27 “Aşiret daha ziyade evlenme yoluyla ile meydana getirilen akrabalıkların yani hısımlıkların bütünüdür. Aşiret, kabilelerin birleşmesinden meydan gelir” diyerek aşiretin tanımlanmasında akrabalık ile kabileye değinmiştir.

Lale Yalçın ise önce aşireti oluşturan ana öğeleri açıkladıktan sonra aşirete şöyle yaklaşmaktadır; aşiret, sistemindeki hiyerarşinin bir sonraki basamağı, Kürtçe’de eşiret denilen aşiretlerdir. Sülalelere ve aşiretin bölümlerine mensup olan insanların toplamına aşiret28 adını vermiştir. Lale Yalçın, aşiret tanımında yanlışa düştüğü bir nokta sülale kelimesinin bölgede sahip olduğu anlamını idrak edememesidir. Çünkü sülalenin anlamı bir nevi aşirettir. Bölgedeki edinilen izlenimlere göre sülale şehirli halkın aşiret için kullandığı eş anlamlı sözcüklerinden biridir.

Aşireti sadece bir topluluk ya da bir soyun yürümesi şeklinde değerlendirmeyenler vardır. Böyle ifadelerde aşireti, yörük, konargöçer gibi bir takım kavramlarıyla içinin doldurulmasına çalışılmıştır. Yani aşireti, Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren Türk nüfusuna dayanan ve yavaş yavaş devam eden göçler ve Anadolu’daki Türk devlet ya da beyliklerinin fethi ile artan Türkmen nüfusa dayandırılır. Bu göçebe nüfus Osmanlı Devleti tarafından konar-göçer, yörük, Türkmen, aşiret şeklinde isimlendirilmiştir.

Aslında bu yakıştırma Yusuf Halaçoğlu’nda da görülmektedir. Halaçoğlu, aşireti, Arapça bir kelime olup kabilenin karşılığı olarak kullanıldığı gibi kabilenin altında daha küçük bir topluluk olarak tanımlamaktadır. Türkçe’de ise yaygın olarak göçebe unsurlar için kullanılmış olan bu kelime, özellikle Osmanlılar döneminde boyun altında, cemaatin üstünde bir topluluğa ad olmuştur. Osmanlı kanunname ve belgelerinde genel olarak konar-göçer veya yörük olarak kaydedilen teşekküller, yukarıdan aşağıya bir sıraya göre, boy (kabile, taife), aşiret, cemaat, oymak, mahalle, oba(aile) şeklinde bölümlere ayrılmıştır. Boyun idarî işlerinin boy beyi (Arap kabilelerinde şeyh) tarafından yürütülmesine karşılık aşiretlerde bu görev aşiret beyi ya da kethüda tarafından yerine getirilir. Bazı durumlarda boy beyinin yetkisi dâhilinde olan aşiret beyinin tespiti genellikle irsi bir hüviyet göstermektedir”

27

İsmail Beşikçi, Doğu’da Değişim ve Yapısal Sorunlar (Göçebe Alikan Aşireti), Doğan Kitapevi, Ankara, 1969, s. 68-69.

28

(23)

16

şeklinde değerlendirerek aşiretin tanımlanmasında mahalli öğeleri de başvurarak aşireti daha geniş bir konsepte koymuştur.

Osmanlı yönetimi aşiretlere kuşkuyla baktığı için merkezde ve vilayetlerde görev yapan devlet yetkilileri aşireti tanımlarken “cehâlet içinde yüzen ve vahşi, uygarlaşmamış davranışlara sahip” insanlardan oluştuğunu düşündükleri aşiretler için aşağılayıcı tanımlamalar kullanmakta hemfikirdiler.29

Orhan Türkdoğan, aşireti genel ifadeyle30 “kabile ve aşiret kavramları, henüz sosyolojik anlamda açıklığa kavuşmuş değildir. Ona göre aşiret, kabilelerin birleşmesinden meydana gelmektedir. Aşireti meydana getiren etken, daha ziyade evlenme yoluyla sağlanan akrabalık olgusudur. Aşiretin büyüklüğünü belirleyen kabile sayısıdır. Kabile reislerinin üzerinde de bir aşiret reisi(ulu kişi) vardır. Büyük ve ulu bir ata olarak bilinen bu kişi, aşiret teşkilatının en üst kısmında yer almaktadır. Bu ulu kişi, gerektiğinde başka aşiretleri de nüfuz sahası içine katabilir. Aşiretler konfederasyonu bu şekilde teşekkül etmiş olur. Aşiretin idaresinden, diğer aşiretlere karşı soy-sopun devamının sağlanması ve üstünlüğünün korunmasından bu ulu kişi (reis) sorumludur. Genelde evlenmeler de aşiret içinde meydana gelir. Bu nedenle, aşiret aynı zamanda bir idarî ve siyasi birliktir” şeklinde değerlendirerek aşireti konfederasyon mahiyetinde düşünmüştür.

Aşiret üzerinde tam olarak konsensüs sağlanamadığından tanımları artırmak ve farklı tanımları kullanmak mümkündür. Bunlardan Ahmet Özer, aşireti, “çeşitli kan bağları ile birbirine bağlı, belli bir alan üzerine kendilerine has bir yaşama tarzı ile hayvancılık yaparak yaşayan göçebe insan topluluğudur. Ancak daha sonra bazı aşiretlerin kısmen yerleşik hayata geçmesi, yukarıdaki tanımlama içine yarı göçebe ve tarıma bağlı toplulukları da katmamızı gerektiriyor”31 şeklinde belirtmektedir.

Kamus-i Türkî’de ise aşiret; bir asıldan çıkmış, birlikte yasayan ve birlikte konup göçen topluluk veya oymak biçiminde tanımlanmıştır.32 Thomas Bois’e göre Kürt aşireti, üyelerinin dış saldırılara karşı korunması, eski töre ve yaşam tarzının

29

Alişan Akpınar-Eugene L. Rogan, Aşiret Devlet, Osmanlı Devleti’nde Aşiret Mektebi, Aramtoplum Yayınları, İstanbul, 2001, s. 15.

30

Orhan Türkdoğan, Doğu Anadolu’nun Sosyal Yapısı, Timaş Yayınları, İstanbul, 1987, s. 19. 31

Özer, Doğu’da Aşiret Düzeni ve Brukanlar, s. 7. 32

(24)

17

devam ettirilmesi amacıyla oluşmuş bir topluluk veya topluluklar bütünüdür33 diyerek aşirete, genel bir ifadede bir korunma amacına yönelik topluluk olarak bakar. T. Bois’in aşiretteki tanımında dikkat çektiği bir diğer özellik aşiretlerin göçebe ve dağlarda yaşayan kimseler olduğunu iddia etmesidir. Bois’in bu iddiası aşiret temelinde en azından aşiretin tanımlanmasında ortak paydaya yöneliktir.

Doğu Ergil’in 1994 yılında TOBB için yaptığı Doğu Sorunu adlı araştırmasında aşireti34 “Aşiret bir güç kaynağıdır. Aşiret, bireye fiziksel güvenlik yanında arazi ve mera gibi alansal güvenlik sunar. Ama aşiret dayanışmacı olduğu kadar bölüşümcü değildir. Eşitlikçi ve kaynak dağıtıcı, yani bir sosyal adalet aracı değildir. Eldekini (sürüler ve diğer hayvanlar ile sahip olunan araziyi) korur. Üretim için işbirliğine ve işbölümünü düzenlemez. Kısaca aşiret, koruyucu bir şemsiyedir. Mensuplarını dışarıdan gelecek tehlike ve tehditlere karşı korur” diye ifade etmektedir. Doğu Ergil, burada aşiretin koruyuculuğu, aşiret mensuplarının sosyal statü bakımından aşireti olmayan insanlara göre üst mertebede yer aldığını ve bunun aşiretin oluşmasına yardımcı olduğu ve yaşamını devam ettirdiği gerçeğini ortaya koymaktadır.

Hekimoğlu Süleyman Özcan, aşireti, aynı soydan gelen insan topluluğu, (akrabalar) yakın ve uzak akrabaların tümü, baba tarafından olan aile bireyleri ve bunları oluşturan nüfusun tamamına aşiret demiştir.35 Burhan Kocadağ’a göre ise aşiret, kan bağını içeren ve uzun bir zaman sürecinde çoğalan bir hanenin genişleyip yayılmasıyla meydana gelir.36 Son zamanlarda aşiretin belirtilmesinde onun bir ideoloji olduğu hakkında bir takım fikirlerin de öne plana çıktığı görülür. Bu fikrin ortaya çıkmasındaki esas nokta aşiret bir bütün olarak değerlendirildiğinde haklı veya haksız oldukları tartışılabilir. Kürdoloji hakkında araştırmalarıyla tanınan Bruinessen’e göre aşiret, gerçek ya da gerçek olduğu varsayılan ortak bir ataya dayanan ve akrabalık temelinde örgütlenmiş, genellikle toprak bütünlüğü de olan

33

Thomas Bois, Kürt Milliyetçiliği, (Çev: Kamuran Fıratlı), Doz Yayınları, İstanbul, 1997, s. 135. 34

Doğu Ergil, Doğu Sorunu, Teşhisler ve Tesbitler, Özel Araştırma Raporu, Stratejik Araştırmalar Dizisi I, TOBB Genel Yayını, Ankara, 1995. s. 110.

35

Hekimoğlu Süleyman Özcan, Kürt Tarihi, Aşiretler ve İsyanlar, Akis Kitap, İstanbul, 2007, s. 74. 36

(25)

18

(dolayısıyla ekonomik) kendine özgü bir içyapıya sahip sosyo-politik bir birimdir37 şeklinde tanımlamıştır. Aşiretler, feodal rejimlerin yönetim biçimi etkenidir.38

Sonuç olarak toparlamak gerekirse aşiret, aynı soydan gelen kişilerin en az iki yüz yıl bu soyun sürmesi koşuluyla kendi içerisinde hiyerarşisi, örf adet ve kuraları lideri olan akrabalık ilişkilerin geliştiği, göçebe ya da yarı göçebe yaşam tarzına sahip, erkek erkin güçlü olduğu ve birlikte yaşama amacı güden sosyal, siyasi, ekonomi bir topluluk adına verilmektedir.

1.3) Siyaset Nedir?

Siyaset kavramı hemen hemen her gün karşılaştığımız ancak anlamı konusunda mutabakata varılamayan kavramların başında gelir. Siyaset terimi köken itibariyle Arapça kökenli bir kelime olup atın eğitimi anlamında kullanılmıştır. Bu kavram eski Atina’da politika anlamına gelmektedir.39 Bu terimin politika ile eş anlamlı olarak kullanıldığı görülmektedir. Politika ile siyaset arasında hiçbir fark yoktur. Bu iki kavram birbirinin yerine de kullanılabilir. Siyaset(politika), sözcük anlamı itibari ile Yunanca polis(kent-şehir) kavramından türemiş olup, site-devlet yönetimi karşılığı olarak kullanıla gelmiştir.

Günümüzde siyaset veya politikaya farklı tanımlar yapılmakla beraber en genel şekli ile politika söyle açıklanabilir; insanlar yaratılışları, sosyo-ekonomik yapıları, kültürleri ve düşünsel-ideolojik durumları gereği farklı çıkarlara sahiptir. Bu farklı çıkar durumu toplumun diğer toplumlara karsı sahip olma ya da korunma durumlarını meydana getirmiştir. Çatışmanın sebebi olarak görülen bu karmaşık yapı siyaseti zorunlu bir öğe olarak ortaya çıkarmıştır.40

Özellikle Plato’nun Devlet adlı eserinde bu kelimenin kullanıldığı bilinmektedir. Bu kelimenin İslam âlemindeki manasına bakılacak olursa bilhassa Farabi’nin bu kavramı kullandığı ve ona açıklık getirdiği görülür. Farabi’ye göre siyaset, bir bütün olarak toplumun hakiki mutluluğa götürecek tarzda düzenlenmesinde kendini gösterir. Bu anlamda siyaset, erdemli siyasal toplumda

37

Bruinessen, Ağa, Şeyh ve Devlet, s. 397. 38

Yalçın Bayer, “Aşiretleri Atatürk Görecekti”, Hürriyet, S. 19663, 27.09.2002, s. 8. 39

Bülent Daver, Siyaset Bilimine Giriş, Siyasal Kitabevi, Ankara,1993, s. 3. 40

(26)

19

uygulanan en yüksek sanat olarak saadetin elde edilme yollarına denir.41 Osmanlı Devleti’nde siyaset tabiri daha çok hükümdarın ülke idaresi ve politika zaruretleri ile verdiği cezaları, özellikle “siyasetten katl” bazen de doğrudan doğruya siyaset denilmekte olup ölüm cezası hatırlatılmaktadır.42

Siyaset bilimi uzmanlarının siyaset ile ilgili tanımları siyaseti daha çok günümüze yakışan ve onu yaşamın odak noktası haline getiren tutumları belirlemektedir. Bunlardan Esat Çam, siyaseti, günlük dilde çok çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır. Yoldaki insanın yüzünü buruşturup “ben siyasetle ilgilenmem” diyerek siyasetin arzu edilmeyen bir şey olduğunu vurgulanmasına çok sık tanık olmuşuzdur. Ancak terimin bilimsel değer taşıyan anlamlarda da kullanıldığı bir gerçektir. Bu açıklamaları ışığı altında siyaseti toplumun tümünü ilgilendiren veya toplumu oluşturan birimler arasındaki ilişkileri son aşamada meşru zora dayanarak düzenleyen eylemler bütünü biçiminde tanımlayabiliriz.43

Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın yapmış olduğu anket yoklamasında siyaset nedir soruna ordu mensuplarından verdiği cevap anlamlı olsa gerek: 44

SORU: Efendim siyaset nedir?

CEVAP: Şimdi siyaset deyince her şey meydanda, ortada. Yani siyaset demek yalan söylemek, palavra atmak, söylediğini yapmamak. Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi Türkiye’de siyaseti, bir güvesizlik alanı olarak tanımlanmaktadır.

Siyasete Mustafa Erdoğan’ın yaklaşımı, siyaset sadece ampirik bir zorunluluk değil, aynı zamanda amaçlı bir etkinliktir. Bu yönüyle siyaset, insanın kendini gerçekleştirmesiyle ilgili bir etkinliktir ve benzer amaçlı etkinliklerle aynı düzlem içinde yer alır.45 Siyaset, bir otorite olarak da değerlendirilir. Siyaset, otorite ile ilgili kurumların ve bu kurumların oluşmasında ve işlenmesinde rol oynayan davranışların bilimidir.46 Davut Dursun’un siyasetle ilgili tanımı biraz daha ilgi çekici görülüyor.

41

Mehmet Aydın, Farabi’nin Siyasi Düşüncesinde Saadet Kavramı, Ankara Üniversitesi Dergisi, C. XXI, Ankara, 1976, s. 305.

42

Ahmet Mumcu, Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl, Birey ve Toplum Yayınları, Ankara, 1985, s. 236.

43

Esat Çam, Siyaset Bilimine Giriş, Der Yayınları, İstanbul, 1995, s. 21-25. 44

Suavi Aydın, Amacımız Devletin Bekası, Demokratikleşme Sürecinde Devlet ve Yurttaşlar, TESEV Yayınları, İstanbul, 2005, s. 94.

45

Mustafa Erdoğan, Liberal Toplum Liberal Siyasal, Siyasal Kitapevi, Ankara, 1993, s. 3. 46

(27)

20

Siyaset, toplumun tümünü ilgilendiren ilişkileri son aşamada meşru zora dayanarak düzenleyen eylemler bütünüdür.47 Siyasete, yönetici sınıfın egemenliğini devem ettirmek için kullandığı araç48 olarak da bakılmaktadır. Fakat bu tanımda genelde yerel ve genel siyasilerin dilindeki anlayışının ürünü sergilenmektedir.

Aynı aşirette olduğu gibi siyasetle ilgili tanımları çoğaltmak mümkündür. Siyasetin günümüzde çok defa kullanılması terimi ilgi çekici hâle getirmektedir. Bunun yanında bu açıklamaların belirli güçlükleri de bünyesinde barındırdığı unutulmamalıdır. Siyaset ve siyasal olgu üzerinde kapsamlı, herkesin anlaşabileceği bir tanımın yapılmasında karşılaşılan güçlükler göz önünde tutularak birçok düşünür ve siyasal bilimcinin tanımlamalarındaki ortak öğeleri belirlemek kavramda belirginlik sağlanabilir.49 Siyaset konusunda çeşitli tecrübeleri olan İlter Turan siyasete, toplumu yönetme sanatı olarak bakmaktadır.50

Siyaset, hükümet etme sanatı, kamusal hayat olarak, uzlaşma ve uyum ve gücün ve kaynakların dağıtımı olarak da tanımlanabilir.51 Profesör Münci Kapani'ye göre ise siyaset, toplumda yaşayan insanlar arasında bir çatışma, mücadele ve kavgadır. İnsanlar yaradılışları, sosyal ve ekonomik durumları bakımından değişik fikirlere ve değişik çıkarlara sahiptirler. Aralarındaki düşünce, çıkar ve psikolojik eğilim farklılıklarından doğan çatışma politikanın temelini oluşturur. Çatışmanın hedefi, iktidarın ele geçirilmesi ve onun sağladığı nimetlerin paylaşılmasıdır. Siyaset, bir devletin politik, ekonomik, askerî ve hukuki özelliklerinin aynı çatı altında toplandığı yer olup; bunların nizam içinde yürütülmesinde aktif rolü üstlenmek anlamına gelmektedir. Ayrıca bunların birbiri arasındaki geçişleri sağlayan siyaset, bir anlamda bağlayıcı anlamına gelmektedir.

Siyaseti bir diktatör olarak girdi biçiminde de belirtilir. Siyaset, insanların huzuru ve mutluluğudur. Bu, çok yuvarlak ve genel bir yaklaşım gibi görünse de, dünyanın neresinde olursanız olun bu evrensel gerçekliği dışlayarak siyaset yaparsanız, sizin adınız “diktatör”den başka bir şey olmaz.

47

Davut Dursun, Siyaset Bilimi, Beta Basım Dağıtım, İstanbul, 2002, s. 33. 48

Meral Sağır-Serkan Akıllı, Siyaset Sosyolojisi Yazıları, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2004, s. 58. 49

Çam, Siyaset Bilimine Giriş, s. 23. 50

İlter Turan, Siyasal Sistem ve Siyasal Davranış, Der Yayınları, İstanbul, 1986, s. 7. 51

(28)

21

Siyaseti, genel bir çerçevede ifade edilirse, siyaset, toplumun yararını güden, ezber bozan düşüncelere saygılı olan ve içerdiği kavrama uygun iktidarı ele almak amacıyla söz sanatlarının ustaca kullanılması bunun yanında bir arada bir toplum olarak yaşayabilmemiz için ileri sürülen fikirlerin girişilen eylemlerin toplamıdır.

(29)

22

II. BÖLÜM

FEODALİTE, DOĞU-GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİ

2.1) Feodalite

Feodalite sözcüğünün kökü olan Latince feodalis sıfatının izinin Orta Çağa kadar uzanmasına karşılık, feodalite kelimesinin kendisi en çok XVII. yüzyıla kadar geriye gidebilmektedir.52

Feodalite, küçük toprak parçaları üzerinde, çoğu aynı soydan gelen senyörler arasındaki kişisel bağlılıklarla birlikte hem siyasi iktidarın hem de ekonomik varlılığını oluşturduğu düzene denir.53 Feodalite, her ne kadar dilimize derebeylik deyimiyle çevrilmekteyse de derebeylikle ilgisi bulunmayan tarihsel gelişme içerisinde köleci toplumun yerine geçip daha sonra anamalcı toplum tarafından ortadan kaldırılan bir toplumsal ekonomik sınıflı toplumsal yapıdır.54 Feodal düzende beyler, hem büyük toprak sahibi, hem yönetici, hem yargıç, hem polis hem de askerdir.55

2.2) Feodalitenin Avrupa’da Ortaya Çıkışı

Feodalitenin ortaya çıkışı eski Avrupa kıtasındadır. Feodalitenin kurumsal olarak meydana geldiği yer Frank Karolenj İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonraki sürece rastlar. Bu nedenle Fransa, feodalizmin anavatanı sayılır. Karolenj İmparatorluğunun yıkılması, kamu görevlilerinin hiç değilse bazılarını yapabilecek kadar donanımlı ve güçlü son iktidarın da ortadan kalkması anlamına geliyordu.56 Özellikle İskandinav ve Macar saldırılarından beri, kırlarda gittikçe artan sayıda yükselen şatoların etrafında, senyörler ya kendi adlarına ya da kendilerinden daha güçlü birinin adına, bu müstahkem mevkilere komuta etmekte ve kaleyi korumakla görevli vassalleri toplamaya uğraşmaktaydı.57 Bu amaçla gerçekleştirilen faaliyetler

52

Marc Bloch, Feodal Toplum, (Çev: Mehmet Ali Kılıçbay), Savaş Yayınları, Ankara, 1983, s. 3. 53

Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, Varlık Yayınları, (Çev: Şirin Tekeli), İstanbul, 1995, s. 291. 54

Orhan Hançerlioğlu, Toplum Bilim Sözlüğü, Remiz Kitapevi, İstanbul, 1986, s. 144. 55

Duverger, Siyaset Sosyolojisi, s. 292. 56

Bloch, Feodal Toplum, s. 86. 57

(30)

23

feodalizmin doğması bir yana bir bebek misali büyümeye başlamıştır. Fransa’dan sonra İngiltere ve İtalya’da feodalitenin yayılması kolay oldu. Bloch, bu bölgedeki feodalite yapısını İthal Feodalite olarak tanımlamaktadır.58 Feodal toplum düzenine Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı ve Cermenlerin büyük etkisi vardır. Bu etki Roma’nın yıkılmasından sonra Cermenlerin yer yer kurdukları birkaç beylik ve bu beyliklerin oluşturmuş oldukları tarım ve ekonomik düzenidir.

Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla beraber büyük topraklara sahip Cermen aşiretleri bu toprakları yönetecek bilince sahip değillerdi. Bu toprakları savaş şefleri arasında bölüştürerek feodal toplumun önünü açtılar. Savaş şefleri malikânelerde oturur ve bir takım askerî gruplarla işbirliği yaparak şövalye unvanını aldılar. Geniş toprakları işleyecek bir mekanizma olan köylülerin yarı köle biçiminde toprak üzerinde çalıştırılarak feodalizmin ikinci ayağı oluştu.

Feodal düzenin üçüncü ayağı ise nüfusun artması ve ticaret işiyle uğraşan bir grup olan burjuvazinin oluşmasıyla tamamlandı. Bu burjuvazi kesim, genelde ticaretle ilgilenen, vergi veren, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran, geçimlerini el emeği ile sağlamayan ve iktidarların karar mekanizmalarını etkileme gücüne sahip olan sermayedarları içine alan sosyo-ekonomik sınıf olarak da değerlendirilebilir.

Böylece ilkel toplumdan feodal topluma giden süreç tamamlanmış oldu. Bu döngü özellikle ulus devletlerin ortaya çıkışına kadar devam etmiştir.

2.3)Türkiye’de Feodal Yapı ve Bu Yapının Oluşum Sebepleri ve Tarihi Gelişimi

Klasik dönemde, ekonomisi tarıma dayalı olan Osmanlı İmparatorluğu’nda sınıfsal yapı da üretim tarzının etkisiyle, yönetenler sınıfı olan askerler ve ulemadan oluşan üst tabaka ile yönetilenler (reaya) sınıfı olan kentliler, köylüler ve göçebelerin oluşturduğu alt tabakadan ibaretti. Kentlerde, lonca esnafı ve tüccarlar ile sarraflar

58

(31)

24

yoğunluktaydı.59 Osmanlı’da feodalite adlı bir yapının var olup olmadığı konusunda çeşitli tartışmalar yaşanmaktadır. Osmanlı toplum yapısını feodal toplum şemasına uyduğu son yıllara kadar bütün Marksistlerin ortak kanaatidir.60 Marksistlerin tımar sistemini, feodaliteyle bir tutmasının nedeni, siyasal ve askerî iktidarın doğrudan doğruya ve mülkiyetin bir öğesi olarak üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan sınıf kullanılmasına bağlamaktadırlar.61

Klasik çağın Osmanlı ekonomisi, tımar sistemiyle anılmaktadır. Osmanlı Devleti’nin sosyal, siyasi, ekonomik yapısını ayakta tutan yapının adı olan tımar, devlet mülkiyeti altındaki toprakların yine birer devlet memuru olan ve maaşlarını tımarların gelirlerinden bizzat alan sipahilerin gözetiminde, kullanım hakkına sahip köylüler tarafından işletilmesidir.62

Tımar sistemi, hem arazi mülkiyetinin devlet kontrolünde olmasını sağlayan hem de vergilerin toplanmasını kolaylaştıran ve bu arada arazinin birkaç toprak sahibinin elinde olmasını engelleyen bir silahtı.63 Tımar, Selçuklulardaki sosyal ve ekonomik tabaka olan ikta siteminin devamıdır.

Tımar sisteminin, Osmanlı’nın duraklama döneminden itibaren başlayarak bozulmaya başlaması özellikle gerileme döneminde doruk noktasına ulaşması asayiş bozukluğuna ve bir takım ekonomik külfetlere yol açmıştır. Sistemin bozulması halk ile devlet arasında yeni iktidar sahiplerini ortaya çıkardığı gibi feodal düzenin oluşmasına neden olmuştur. XVIII. asrın sonlarında henüz zikredilmiş inhilal vakıalardan başka Osmanlı Devleti’nin tehallülne hizmet eden diğer bir nevi vakıalar daha vardır; o da mahalli derebeylerin veya derebeyleşme uğraşan bazı kimselerin

59

Sina Akşin, “Osmanlı ve Türk Toplumundaki Sınıf Yapısı Üzerine Bir Deneme”, Toplum ve Bilim, S. 2, İstanbul, 1977, s. 34.

60

Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum, Rehber Yayıncılık, Ankara, 1989, s. 184-185. 61

Duverger, Siyaset Sosyolojisi, s. 292. 62

Ahmet Tabakçıoğlu, “Klasik Dönemde Osmanlı Ekonomisi”, edi: Hasan Celal Güzel, Salim Koca, Kemal Çiçek, Türkler, C. X, Yeni Türkiye Araştırma ve Yayın Merkezi, Ankara, 2001, s. 657. 63

Kemal H. Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830-1914), Demografik ve Sosyal Özellikleri, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2003, s. 24.

(32)

25

Türk ve gayri Türk ahaliye dayanarak, devlet merkezine karşı itaatsiz yoluna saptırılan bir nevi istiklal kazanmaya uğraşmaktadırlar.64

Feodal düzende toprağa dayalı yerel aristokrasinin oluşumuna katkıda bulunan etmenlerden biri de özellikle dağlık, sarp, zaptı ü raptı güç yerlerde merkezî yönetimin yerleşmesi yerine yöresel güçlerin yarı bağımsız devamına göz yummuyordu.65 Bunun yanında II. Ahmet tarafından oluşturulan malikâne sistemi de feodal düzene zemin hazırlayan sebepler arasında sayılabilir. Malikâne sistemi, yerel toprak aristokratlarının yeniden ortaya çıkış sürecine hız kazandırdı.66

Bu durumda Doğu ve Güneydoğu Bölgesi’nde yerel güçlerin güçlenmesine neden olmuştur. Yusuf Akçura, bu durumu67 “Ağa, Bey ve Paşalar ahaliyi soymaktan ve ezmekten çekinmiyorlardı. Kendi aralarında da niza ve kavga eksik olmuyor, bu mütemadi kavgalar yüzünden birçok ahali ölüyor. Kasaba ve karyeler, tarla bağ ve bahçeler tahrip ediliyordu. Avrupa müverrihlerinin dediği gibi bu devrede Osmanlı Devleti bir başsızlık(anarşi) içinde yüzüyordu” şeklinde değerlendirmiştir.

Devlet, Doğu’daki hem asayişsizliği hem de yeni doğmakta olan feodaliteyi engellemek için bazı sert tedbirler de almıştır. 1841-1842 yıllarında Doğu’da bulunan aşiretlerin batıya göç ettirilmesi ilk tedbir olarak değerlendirilebilir. Örneğin Rışvan Aşireti’ne mensup bazı grupların Bozok bölgesine yerleştirilmesi gibi. Feodal yapı ve padişah fermanlarıyla kendilerine dirlik verilen beylerin egemenliği Tanzimat Dönemi’ne kadar devam etmiş; bu dönemde yapılan düzenlemelerle aşiretlerin Doğu Anadolu’daki geleneksel statüleri devam etmesi mümkün olmamıştı.68 Fakat daha sonra devlet içerisindeki çatlaklar feodalitenin yeniden ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Öyle ki bu yapının damarları aşiret reisleri bölgede merkezi otoriteyi dinlememeye başlamıştı. Güneydoğu’daki feodalitenin ürünü olan aşiret reisi, ağa ve

64

Yusuf Akçura, XVIII ve XIX asırlarda Osmanlı Devletinin Dağılma Devri, TTK, Ankara, 1998, s. 34.

65

Metin Kunt, “Siyasal Tarih”, Yayın Yönetmeni: Sina Akşin, Osmanlı Devleti(1600-1908), Cem Yayınevi, İstanbul, 1997, s. 20.

66

Murat Özyüksel, Feodalite ve Osmanlı Toplumu, Uludağ Üniversitesi Basımevi, Bursa, 1993, s. 140.

67

Akçura, XVIII ve XIX asırlarda Osmanlı Devletinin Dağılma Devri, s. 37. 68

Sait Aşgın, Cumhuriyet Döneminde Doğu Anadolu’ya Yapılan Kamu Harcamaları(1946-1960), AAM, Ankara, 2004, s. 9.

(33)

26

şeyhlerin otorite dinlemez tutumları üzerine Osmanlı Devleti, Ermeni, Rus, İngiliz saldırılarından kurtulmak için özellikle kırsalda askerî bir güç oluşturmak amacıyla 1891 yılında Türk, Kürt ve Arap aşiretlerinde oluşan Hamidiye Alayları’nı kurmak zorunda kaldı.69

Hamidiye Alayları, aşiretleri ve ağaları durduracağına daha fazla yerel güç elde etmelerine neden olmuştur. I. Dünya Harbi’ne girilirken Doğu’da artık devlet otoritesinden bahsetmek mümkün değildi.

Birinci Dünya Savaşı, toplumsal ve ekonomik açısından var olan olumsuzlukları artırmış ve birçok felaketi de beraberinde getirmiştir. Bu dönemde Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde ilkel ve bitme noktasına gelmiş bir tarım hâkimdi. Sanayi yok denecek kadar azdı. Toprağa yerleşik olanların sayısı savaş öncesi ile kıyaslandığında fazla değildi. Toprak, daha çok belirli ellerde toplanmış, topraksız ve az topraklı köylüler çoğunluktaydı. Çevre illerle ve dış dünya ile ilişkiler, düzenli bir yol ağının bulunmaması yüzünden yok denecek kadar azdır. Yine ulaşım yetersizliğinden kaynaklanan kapalı bir ekonomi egemen olup, hayvan ve hayvan ürünleri ticareti söz konusudur.70 Bu nedenlerden dolayı devlet Doğu ile bağlantısı zayıflamış bölgenin ileri gelen aşiretleri, ağaları, bölgede önemli rol oynamıştır.

Milli Mücadele’ye girilirken aşiretlerin vatan savunmasında oynadığı rol takdire şayandır. Bilhassa Urfa yöresindeki aşiretlerin birlik ve beraberliği büyük mazhara layıktır. Urfa bölgesinde o dönem müftülük yapan Hasan Açıkalın hatıralarında Urfa’nın asayişinin aşiretler tarafından sağlandığını ifade etmektedir.71 Fakat bu süreçten sonra yeni kurulan Cumhuriyet’e rağmen feodalite düzeni devem etmekteydi.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Anadolu’nun bu feodal yapısında egemenlik, tamamen şeyh, ağa ve beylerin elindeydi. Halk, ekonomik açıdan oldukça zor bir durumdaydı. Öyle ki bu durum sonradan filmlere bile konu olmuştu. Özellikle

69

Bayram Kodaman “Hamidiye Hafif Süvari Alayları”, Tarih Dergisi, C. XXXII, İstanbul, 1979, s. 427-428.

70

Naci Kutluay, 21. Yüzyıla Girerken Kürtler, Peri Yayınları, İstanbul, 2002, s. 259. 71

Urfa Müftüsü Hasan Açıkalın, Urfa Kurtuluş Mücadelesi Hatıratı, Şurkav Yayınları, Ankara, 2001, s. 71.

(34)

27

Züğürt Ağa, Tatar Ramazan filmleri Türkiye’nin Cumhuriyet Dönemi’nden sonraki yıllara ait Doğu’daki gerçekliği tüm çıplaklığıyla yansıtmaktaydı.

Cumhuriyet Dönemi’nde meydana gelen en önemli isyan şüphesiz Şeyh Said İsyanı’dır.72

1925 yılında meydana gelen Şeyh Said Ayaklanması’nın dışında, 1924 ile 1938 yılları arasında birçok Kürt kaynaklı isyan hareketleri de meydana gelmiştir.(Sason Ayaklanması 1925, Birinci ve İkinci Ağrı Ayaklanması 1926-1927, Koçuşağı Ayaklanması 1926, Mutki Ayaklanması 1927, Bicar Tenkil Hareketi 1927, Asi Resul Ayaklanması 1929, Tendürek Ayaklanması 1929, Savur Tenkil Hareketi 1930, Zeylan Ayaklanması 1930, Üçüncü Ağrı Ayaklanması 1930, Pülümür Ayaklanması 1930, Dersim Ayaklanması 1937-1938).73 Bu isyanların büyük bir bölümünün ağa ve aşiret liderlerinin, isyanları hem askerî hem de ekonomik yönden desteklemeleri bu düzenin yıkılması gerektiği düşüncesini Mustafa Kemal’de oluşturmuştu. Hükümet, bu amaçla ilk etapta sıkıyönetim ve askerî hareketin daha devam ettiği isyan bölgesindeki silahların toplanması ve bu bölgede toplumda bulundukları konum açısından asayişi bozabilme potansiyeline sahip bey, ağa, şeyh, aşiret reisi gibi önderlerin isim listeleri istenmiş, arkasından da bunlardan birçoğunun aileleriyle veya tek başlarına Batı bölgelerine naklettirerek sürgüne göndermiştir.74

M. Kemal, isyan bastırıldıktan sonraki TBMM’in III. açılış toplantısındaki konuşmasında bilhassa feodal düzenin ana yapısını oluşturan toprak sisteminde reform yaparak köylülere toprak dağıtılacağını ifade etmiş, M. Kemal sözlerinin satır aralarında özetle şunlara değinmiştir: “Zîraatta geçen sene istihsal senesi, bazı

mıntıkalarda tabi tesirattan ziyade zarar oldu. Bununla beraber vaziyet evvelki senelerin darlığına nispetle, umumiyetle normale yaklaşmıştır denilebilir. Zîrai

enstitülerin bir an evvel vücuda getirilmesine ehemmiyet veriyoruz. Bu sene zirai kooperatif teşkilatına başlanmış olması bilhassa memnuniyetimizi mucip oluyor. Bu kooperatifleri memleketin her tarafına teşmil etmeği ziyade iltizam ediyoruz. Kezalik çiftçiye arazi vermekle hükümetin mütemadiyen takip edilmesi gereken lazım gelen bir keyfiyettir. Çalışan Türk köylüsüne işleyebileceği kadar toprak temin etmek

72

Refik Turan-Mustafa Safran-Muhammed Şahin-Semih Yalçın, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi, Siyasal Kitabevi, Ankara, 1994, s. 258.

73

Semih Yalçın-Ali Güler, Atatürk, Hayatı, Düşünceleri ve Kişiliği, C. II, Berikan Elektronik Basım Yayın, Ankara, 2000, s. 132-133.

74

Mehmet Bayrak, Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri, Özge Yayıncılık, Ankara, 1993, s. 462.

(35)

28

memleketin istihsalatını zenginleştirecek başlıca çarelerdir”75 diyerek aşiret ve köylülere mesaj vermişti. Toprağın köylüye kazandırılması feodal düzenin yok edilmesine yönelik kıymeti harbiyedir. 1932 yılında kanun teklifi haline getirilen ve 27 Mayıs 1934 tarihinde yasalaşan İskân Kanunu, gerek gerekçesi gerekse uygulanması açısından son derece önemli bir belgedir.76

1934’deki İskân Kanunun amacına uygun harekete edilerek Meclis’teki görüşmeler sırasında şu görüşlere yer verilmiştir:77 “Sağlık şartları uygunsuz olan yerlerden elverişli yerlere kaldırılarak nüfus kütleleri arasında ölümlerin azalmasıyla ve topraksız halkın toprak edinmesiyle inkişaflandırmaya (geliştirmeye) ihtiyaç vardır. Yörüklerin ve aşiretlerin seyyar halden meskûn hâle getirilmeleriyle zirai ve sınaî üretimi artırmaya ve meskûn hayatta ihtiyacı tekemmül eden kütleler arasında revaçlandırıp kıymetlendirilmiş olacaktır. Dâhili iskân safahatı cümlesinden olarak göçebe, yörük ve aşiretlerin iskân şartları belirlenmiş, aşiretlerin hükmi şahsiyetleri ve şimdiye kadar muhtelif şekil ve namlar altında hak sahibi olan aşiret teşkilatı lağvedilerek hükümete salahiyet verilmesi istenmiştir.”

1934 yılında çıkarılan 2510 sayılı İskân Kanunu ile Doğu bölgesi ağa, aşiret liderlerine gözdağı verilmiştir. Aşiretleri dağıtma kanunu olan 2510 sayılı İskân Kanunu görüşmeleri yapılırken söz alan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya konuşmasında 2510 sayılı kanunu savunarak:78 “Bu kanunun ismi her ne olursa olsun kanunun

ihtiva ettiği (içine aldığı) ve istihdaf ettiği (hedeflediği) gaye bir umran-ı dahilîdir (bayındırlaşmak, medenilik). Memleketin içinin istimarıdır ve vahdetinin (birlik) teminidir. Bu evvelemirde (ilk önce) nüfus ile alâkadardır, ikincisi muhaceretle alâkadardır. Üçüncüsü dâhildeki seyyar aşiretlerle alâkadardır. Dördüncüsü de, demin lâyihada mevzuu bahs olan topraksız ve başkalarının toprağında çalışan topraksızlarla alâkadardır” diye belirterek asıl amaçlarının feodal düzenin temsilcisi olan aşiret düzenini yıkmaya yönelik olduğunu belirtmiştir.

Yapılan tüm bu faaliyetler aşiretlerin sadece bir kısmı dağıtılabilmiştir. Çünkü iskân ve sürgünler, aşiretlerin reislerini sürmekle onları idaresiz bırakmış; ancak bu

75

Kazım Öztürk, Atatürk’ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlarındaki Konuşmaları, C. III, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992, s. 1070.

76

Fatih Öznur, Vaat Edilmiş Toprakların Hikayesi, Atatürk’ün Kürtleri, Karakutu Yayınları, İstanbul, 2009, s. 98-99.

77

TBMM Zabıt Ceridesi, C. XXIII, Dönem IV, TBMM Matbaası, Ankara, 1934, s. 3-4. 78

Referanslar

Benzer Belgeler

Sanatı bir imgesel mücadele alanı olarak kabul edersek propaganda amaçlı üretilen sanatsal imgelerin karşısına da bu nedenle protesto aracı olarak

It was found that it can effectively change the learning time of motion expression activities of intellectually disabled people who participated in the

- 2008 yılı sonunda işletmede olan üretim tesislerinden oluşan mevcut elektrik enerjisi üretim sistemimize EPDK tarafından 2013 yılına kadar işletmeye gireceği

Toplumsal ilişkilerin ve gelişmelerin arkasında yatan güç ilişkilerini, tarihsel ilişkileri, güncel durumdaki karşılığını kavrayabilmeli (Entelektüel donanım).

lenir. Sağlam bir şark kültürü­ ne sahipti, arabcayı okur anlar, fakat fraıısızcayı ana dili gibi bilirdi: Mevlânânııı Mesnevisini yıllar boyunca okuya

RP’nin kapatılmasından hemen sonra Milli Görüş Hareketi, milli görüş çiz- gisinden özellikle insan hakları ve demokrasi konularında hafif bir sapma ile Fazilet

(İsmail Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e.,.. Bey 63 vasıtasıyla Fransa’ya gönderilmiştir. 64 Ayrıca özel doktoru Lorenzo tarafından da kendisine Avrupa hakkında

İş kanununun sendikalar kanunu ve TSGLK bir an önce gözden geçirilip gerekli değişiklikler yapılacak, işçi ve işveren meslek kuruluşlarının