Prof. Dr. Tahir Çağatay
İnsanla ilgili ilim edebiyatı sütunlarında sık sık görülen "İnsan bir hay van nevi değildir. Daha ziyade, bir tarihî gerçektir" şeklindeki ifâde bir parça mübalâğalı gibi geliyor. Onun yerine "İnsan, sadece bir yaşayan varlık nevi değildir; aynı zamanda bir tarihî gerçektir" demek daha doğru olacağa ben zemektedir. Bu suretle, insanın biyolojik mahiyeti ve bu itibarla yaşayan varlıklar arasındaki durumu birlikte nazarı itibare alınmış olacaktır.
Her insanî ben, hayat sahnesine şu iddia ile atılıyor: Ben, bana sorulma dan dünyaya getirilmiş bulunuyorum. Ve hayatta kalabilmek için gerekli olan hayatî mahiyetteki birçok ihtiyaçlar bende bir takım tabiî temayüller halinde belirmiş bulunmaktadır. Bu temayüller beni, harekette bulunmaya, birşeyler yapmaya, birşeyler başarma yolunu aramaya zorluyor ve harekete geçiriyor. Herbir benin temsil ettiği bu iddia gayrı ihtiyarî olarak diğer birçok benlerin böyle iddiaları ile karşılaşıyor. "Sen", "beri" ve " o " şeklini alıyor. Bu suretle başlayan hayatî çekişmede ferdî veya zümrevi mahiyetteki "ben" veya "biz" mefhumları arasında vuku bulacak çekişmeler doğuyor. Bu mü cadeleyi kazanan taraf " h â k i m " veya " m e t b u " , kaybeden ise " t â b i " durumu na giriyor. Bu suretle hayatın rekabet yarışı sahnesine girilmiş oluyor. Zaten, bir insan yavrusunun hayat sahnesinde belirip orada bir mevki işgal edebil mesi için, iki insanın ana ve baba olmak üzere bir zümreleşme münasebetine girmiş olmaları zarurîdir. Böylelikle, insan zümreleşmesi başlangıcının, ana baba çifti olduğu da kendiliğinden anlaşılmış oluyor.
Zaten, hiçbir insanlar arası münasebet çeşidi, bizi, iki cinsiyet arası müna sebetler kadar derinliğine götüremez. Bu hususta sadece cinsiyetler arasındaki eşini arama ve bulma hadisesini takip ve onu çeşitli insanlar arası münase betlerle mukayese etmenin kendisi geniş ölçüde aydınlatıcı önem taşımakta dır. Yalnız, burada müşahede edilen arama, bulma ve birleşme hadiseleri, bizi hiçbir suretle iki cinsiyet arasındaki ferdî veya zümrevi mahiyetteki çe kişme ve çatışma olaylarının mevcudiyetini inkâra sürükleyemiyecektir. Bu rada da birleşmeye götüren olaylar yanında, çeşitli mahiyetli çekişine,
çatış-ma, aleyhtarlık, düşmanlık v.b. gibi çeşitli mücadele olayları tezahürünün mevcudiyeti hiçbir suretle inkâr edilemez. Hülâsa, yaklaşıp özleşme ve uzak laşıp ayrılma, burada da aynen görülmesi gereken sosyal vetirelerdir.
İki cinsiyet arası münasebetlerde, oldukça karışık durum arzeden yak laşma ve uzaklaşma vetireleri komplekslerinin bulunabileceğinde de şüphe yoktur. Yalnız, bu iki esas sosyal vetire çeşidinden çiftlerde yaklaşma vetiresi daha fazlaca rol oynamaktadır. Ve bu sayede çiftler zümresi olabilmişlerdir. Burada vuku bulmakta olan yaklaşma o kadar sıklaşıyor ki, adeta, bir birlik vücuda gelmiştir denebilir. Şurası da bir gerçek olarak belirtilmelidir ki, bu şekilde ortaya çıkan çiftler zümresine mensup olan partönerlerden herbiri, münasebetlerinde birlik mensubu olarak yalnız olduğundan, tamamıyla başka türlü tavır takınır.
İki insan veya iki insanî zümre karşı karşıya bulunduğunda muhakkak olarak belirmesi gereken hadiselerden biri, diğeri karşısında bir benliği ve menfaati temsil etmesi ile temayüz eder. O, aynı zamanda temsil ettiği şahsî veya zümrevi benliğin üstünlük iddiasını karşısındakine kabul ettirmek ve h a t t a zorla kabul ettirmek yollarını arayacaktır. Bu hadise, fertler arası mü nasebetlerde olduğu gibi, zümreler arası münasebetlerde de daima müşahede edilen bir haldir. Partiler, meslek grupları, sınıflar, milletler, halklar ve ırklar gibi, çeşitli mahiyeti olan insanî zümreleşmeler arasında görülen çeşitli çekiş meler iki cinsiyet arası zümrevi münasebetlerde de görülecektir. Ferdî ben gibi, zümrevi ben veya biz varlığı da, behemehal kendi iradesini yürütme yollarını arayacaktır.
İnsanlığın geçirmiş olduğu bütün tarihî hayat çağlarında görüldüğü gibi, modern sınaî içtimaî nizam çağında da bütün içtimaî bünyeyi, o cümleden aile zümresini ilgilendiren ve müteessir eden, onda eskiden mevcut olan muvazeneyi sarsan çeşitli içtimaî olaylar ve hadiseler doğup gelişmiştir. Bu hadiseler aile zümresinin bünye ve yapısında oldukça mühim değişiklikler yaratmıştır. Bugünün toplumları içtimaî hayatın bütün hayat kollarına şâmil denecek derecede geniş bir içtimaî değişme ve yenileşme vetiresi içine girmiş bulunmaktadır. Bu öyle bir değişme ve gelişme hadisesidir ki, topluluğun kalıp, norm ve ölçülerine varıncaya kadar herşeyini şumûlü içine almaktadır. Burada söz konusu olan yenileşme, esas kaynağı itibariyle batı medeniyeti camiasının malıdır. O, kendi bünyesinde doğurduğu bu nizam tesirinin yayıl ması ile birlikte dünyanın diğer kısımlarına da yavaş yavaş nüfuz etmektedir. Böyle bir nüfuz yayılması yoluyla yenileşmekte olan içtimaî yapı ve bünyeler ve oralardaki zihinlerin derin bir sarsıntı geçirmeden böyle bir değişikliği
bünye ve zihinlerine mal etmelerine imkân olamayacağı da aşikârdır. Bugünün böyle yenileşme mecrasına girmiş olan birçok toplumlarında emsaline az ras-lanır bir süratle inkişaf etmekte olan değişme, gelişme ve kalkınma vetiresi geçirilmektedir. Bu hadiseler, cereyan etmekte oldukları içtimaî bünyelerde çok derin yatan sarsıntılara sebebiyet verebilecek mahiyet taşırlar. Çok uzak lara gitmeden bu meseleyi birkaç örnekle kolayca aydınlatmanın mümkün olacağı kanısındayız. Bütün bu toplumlarda bu değişme ve gelişme vetiresi ile bağlılıkta yenibaştan bir tabakalaşma ve zümreleşme hadisesi cereyan etmektedir. Köylerden kasabalara ve büyük şehirlere olan akınının ne gibi bir süratle cereyan etmekte olduğunu son yılların nüfus istatistikleri açık göstermektedir. Köylüler şehirlileşip, şehirin ve şehirlinin tesirine maruz kalınca, yalnız zihnen değil aynı zamanda fiilî iş ve hayat yürütümü bakımın dan da derin bir değişikliğe maruz kalmaktadır. Onlarda eski çevreleri ile il gili itiyatlar gibi, zümre mensupları arası münasebetlerin çeşnisi ve ölçüsü tamamıyla değişmektedir. Bu köylü unsurunun akınına maruz kalan şehirli, yalnız yeni gelen hemşehrisine tesir etmekle kalmıyor, aynı zamanda o da, karşısındakine tesir ediyor. Bu suretle şehirlinin de eski kalıp ve ölçülerini değiştiriyor. Şurası da bir gerçektir ki, bu suretle vukua gelen mecburi değişik lik, şehrin ne eski ve ne de yeni sakinleri tarafından birden bire benimsenecek durumda olamıyor.
Kalkınma ve göç hareketi, işbölümü, iş tertibi, iş münasebetleri gibi alanlarda çok derin yatan tesirler yaratmaktadır. Bunun da içtimaî bünye bütününde ve onun çeşitli kısmî yapılarında, hususiyle bizi burada ilgilen dirmekte olan ailenin bünye ve yapısında, aile efradı arasındaki münasebet lerin yeni baştan şekillenmesinde çok büyük tesirleri olduğunda şüphe yoktur. Herşeyden önce, şimdiye kadarki şekli ile aile bünyesinde mevcut olduğu ka bul edilen istikrar sarsılmış olacaktır.
Ziraatin makinalaşması hâdisesi köylü insanların ve köy ailesinin şimdiye kadar cari olan işbölümünü ta kökünden sarsarak değiştirmektedir. Köy lerden ayrılıp şehir ve kasabalarda yerleşen tabakanın iş ve faaliyet meselesi, esasından değişmiş olacaktır. Köylü, çiftçiliğinden ayrılarak şehirli işçi duru muna girmekle, onun hayat yürütümü ile ilgili herşey esasından değişmiş olacaktır.
Bilindiği gibi mektep, öğretim ve öğrenim meseleleri alabildiğine gelişi yor. Çocuklar, mekteplerde bugünün ve yarının hayatî ihtiyaçları bakımından lüzumlu ve faydalı olan birçok amelî ve nazarî bilgileri öğreniyor. Bunun yanı sıra, toplumda ve zihinlerde birçok gerekli şeyler yer kazanıyor. Bunların
tamamı, ekseriyetle çocukların mensup olduğu ailelerin yâni ana babanın durumu, t u t u m u ve seviyesi bakımından tamamiyle yabancı şeylerdir. Bu suretle ana baba ve aile ocağı, çocuklarını terbiye eden, şahsiyeti itibariyle onu kalıplayan, ona örnek veren yegâne kaynak olmak vazifesini göremez duruma geliyor. Bu da, diğer bir bakımdan aile kuruluşunun eski şekli ile sarsılmasını doğuran bir faktör olduğu gibi, aynı zamanda umumî hayatî gelişim bakımından zarurî bir hal oluyor.
' Söz konusu ettiğimiz gelişme ve yenileşme olayları karşısında zihnî ba kımdan ayarlama probleminde kısmen oldukça büyük gecikmeler görülmek tedir. Bu da bilhassa teknolojik ve sosyal ekonomik değişme vetirelerinin süratli cereyanında görülüyor ve birçok hallerde bilhassa harplar, ihtilâl ha reketleri ve onların sonucunda vuku bulması muhtemel olan içtimaî, iktisadî ve ahlâkî çökme hadiseleri ortaya çıkıyor. Böyle hallerde cemiyet ideolojik esasta işlenmemiş, benimsenmemiş olan sosyal ve hatta psödo-sosyal gerçekler içinde yaşar. Ve kısmen de dünün ve daha önceki günlerin düşünüş ve hareket tarzını aramaya ve kullanmaya devam eder. Bu durum, muhakkak ki, bir nevi sosyal istikrarsızlık ve istikametsizliktir. Birçok sosyologlar, o cümleden v. Wiese ve Sauermann, İkinci Dünya Savaşı'nı takip eden yıllardaki bütün kıta Avrupasının batısını ve bilhassa Almanyanın durumunu böyle hükme bağlamaktadırlar. Bu türlü sosyal değişme olayları ile onların zihnen işlenerek kültüre mal edilmesi arasındaki gelişim farklılığı dışında cemiyet hayatı ve cemiyetin türlü kol ve kısımları arasında bir tempo farklılığı ortaya çıkmış oluyor. Meselâ: İktisadi hayat ve faaliyet şartları ile devlet kuruluşu hayat şartlarının değişmesi oldukça farklı ritimlerden kurulmaktadır. Siyasî görüş ve telâkkilerle müesseselerin gelişmesi arasında da hal böyledir. O halde, tekâmül ve inkişaf öğretisi bakımından her sosyal teşekkül ve müessesenin kendine has bir değişme ve gelişme ölçüsü ve temposu olduğunu dikkat naza rından uzak t u t m a m a k gerekmektedir. Sinai ve iktisadî gelişimin, siyasî ve içtimaî reformların çok süratli ölçü ile cereyan etmekte olduğu bir çevrede tabiî sosyal mahiyetli bir zümreleşme olan ailenin ayak uyduramadan geri kalmış olması da kolayca müşahede edilebilecektir. Herşeyden önce o, bir iç timaî müessese olarak kendi gerçek kuruluşunda böyledir. Saniyen, bir ahlâkî fikrî olay olarak aile topluluğu şuuru meselesinde, yani bir ailenin nasıl olması, nasıl gözükmesi gerektiği ve onda aile mensuplarına ne gibi rol ve vazifeler isabet ettiği hususlarında da böyledir. Bugünkü düşünüş şartlarında nazarlar modern nizamın tesirine maruz bir sosyal teşekkül olan aileye yöneldiğinde, genel mahiyeti ile iktisadî, sinai ve teknolojik inkişaf vetirelerinin kat etmekte
olduğu sarih tempo ile süratli siyasî içtimaî bünye değişmeleri karşısında aile nin durumu sözkonusu olduğunda, herşeyden önce, bir müessese olarak ailenin gerçek zümrevî kuruluşunda, aile birliği şuurunda, ahlâkî ve içtimaî idesinde ibraz etmesi gereken hususiyetler ve aile efradına düşmekte olan rol ve vazi feler nazarı itibare alınmalıdır. Her iki bakımdan hayat nizamının geliştir mekte olduğu sürat karşısında ailenin geri durumda kalmakta oluşu da tabiî bir gerçektir. Böylelikle, bugünün aile kuruluşunda izi görülmekte olan pat-riyarkal aile kuruluşunun sınaî cemiyet nizamı talepleri ile taban tabana zıt bir hususiyet arzetmekte olduğu da açıkça meydana çıkmış bulunuyor. Bi lindiği gibi, bir sosyal teşekkül olan aile, aynı zamanda biyolojik zemin üze rinde kökleşmiş bulunmaktadır. Onun bu hususiyetinden doğmakta olan bir takım vazifeleri ve bu vazifeleri ile mütenasip evsafı vardır. O, bir içtimaî müessese olarak değişme konusunda kuvvetli bir dayanıklılık ve tutuculuk vasfını taşımaktadır. O, içtimaî hayatın her safhasında görülen değişmeleri ve yenileşmeleri kolaylıkla benimseyemiyor. Hele, bugünün Batı cemiyetlerinin sınaî nizam sayesinde kat etmiş olduğu ilerleme ve uğramış olduğu değişmeler karşısında ailenin durumu çok daha bariz bir aykırılık arzeden hal almıştır. Zaten, bu husus, az veya çok nisbette biyo-sosyolojik temele dayanan bütün zümreleşme, içtimaî teşekkül ve müesseselerde vardır. Zümrelerde değişme ve yenileşme olaylarına karşı mukavemet bu biyolojik bağın kuvvetliliği ile mü tenasiptir. Bilindiği gibi, sadece vital mahiyeti olan ırk bağlılığı ile ilgili vasıf lar bir tarafa bırakılacak olursa, aynı zamanda sosyal mahiyeti olan zümreleş-meler arasında bu bakımdan en sarih ve kuvvetli bağlanış, tabiatıyla aile züm resinde bulunmaktadır. Onun için de aile, vital-sosyal mahiyetli zümreleşme-lerin başında gelmektedir. Onun, bu hususiyeti icabı olarak yapı ve kalıbının sağlamlığı ve onu korumak zarureti meydana çıkmaktadır. Bu yüzden, aile mefhumu ile ilgili türlü görüşler doğmuş bulunmaktadır. Bu arada, patri-yarkal aile kuruluşunun hayatiyetini kaybetmiş olduğuna dair çok temsil edilen görüşlere esas itibariyle katılmamak kabil değildir. Fakat modern aile nin geliştirmekte olduğu müşahede edilen istikrarı, modern iktisadî cemiyete asimile edilmek suretiyle değil, o iktisadî cemiyetin belirtmekte olduğu çö küntü tezahürlerine karşı savaşmak suretiyle elde etmiştir. Bu suretle, sarih olarak beliren bir gerçek, modern cemiyetin geliştirmekte olduğu değişmeler, ve yenileşmeler karşısında sarih bir cephe alarak savaşmakta olan bir zümre tipinin aile olduğu anlaşılmaktadır.
Genel anlamda aile, bir genel insanî içtimaî kuruluş olmakla beraber, onun zümre tipi olarak zaman zaman, yer yer çeşitlilik gösteren şekil ibraz
etmiş olmasının tabiî çevresi ile mensup bulunduğu toplum kültürünün çeşit liliğinden ve bunlarca yaradılan normların farklı oluşundan doğmakta olduğu da inkâr edilemez. Bu da herşeyden ziyade, ailenin şekillenmesinde esas âmilin cemiyet, kültür ve onların ibraz etmekte olduğu hususiyet olduğunu gösteri yor. Cemiyetin genel olarak kabul edilen, az veya çok nisbette tanzim edilmiş olan izdivaç, akrabalık, vesayet, mülkiyet nizamı, iktisadî çalışmanın umumî ve hususî veçheleri, karı-koca arasındaki vazife paylaşılması, ana-babanın ve diğer akrabanın çocuk üzerindeki hak ve vazifeleri ve çocukların söz konu su akrabalar karşısındaki hak ve vazifeleri üzerindeki tasavvurlar ve onları düzenleyen normlardır ki, ailenin bir müessese olarak şekillendirilmesini za man ve mekân şartlarına göre tayin eden unsurlar oluyorlar. Cemiyetin genel kuruluşunda etkili ve hâkim esasların değişmesi, onun iktisadî ve siyasi ni zamında vuku bulacak değişmeler, dinî ve ahlâkî kültüründe görülecek değişmeler, hep aile müessesesinin yeni baştan şekillenmesinde esas tesir yapan unsurlardır. Çünkü, cemiyet bütünü içinde ailenin ifade edeceği kıymeti, bunların aldığı ve alacağı şekil ve karakter tayin eder. Başka bir ifade ile aile problematiğine yalnız genel cemiyet anlayışı perspektifinden girilebilir. Bun ları duyduktan sonra, şurası da kolaylıkla anlaşılmış olacaktır ki, cemiyetin gelişmesi ile oradaki bütün zümrelerin ve o cümleden ailenin uğrayacağı de ğişiklikler hiçbir suretle indî esasta vuku bulmakta olan bir hadise değildir. Daha ziyade muayyen tabiî ve içtimaî nizam normlarının gerektirmesi halinde beliren bir zarurettir. Binaenaleyh, insanî cemiyet, içtimaî, iktisadî, siyasî, dinî ve harsi strüktürü ile çeşitli şekiller alabileceğinden, çeşitli aile tipleri ile karşılaşmak zaruretinde bulunulduğu da kabul edilmelidir. Aile müessesesinin ilk kuruluş çağlarından alarak, zamanımıza kadar geçirmiş olduğu devreleri, aile tipi çeşitlerini birer birer tesbit ederek düz bir hat üzerinde incelemek, aile gelişim tarihinin yapacağı bir iştir. Burada, bizi ilgilendiren husus, bu olmadığından onu konu dışı bırakıyoruz. Çünkü, burada gütmekte olduğumuz hedef, sadece muasır sınaî cemiyette ön safta bulunan modern aile tipi olmak tadır. Şunu hemen belirtelim ki, bugün yeryüzünün her tarafına ve h a t t a büyük bir kısmına şâmil sayılabilecek bir birleşik kültür t a m olarak vücut bulmuş değildir. Onun için, yeryüzünün çeşitli, birbirinden pek uzak bölge lerinde değil, h a t t a birbiri ile pek yakın oturan cemiyet ve cemaatlarda bile bir aile tipi birliği elde edilmiş sayılamaz. Söz konusu farklılığın derecesi üze rinde bir tasavvur edinmek için batı medeniyeti camiası ile uzak şark kültür toplulukları veya yakın ve orta şark topluluklarını şöyle bir zihnî mukaye seden geçirmek yetecektir. H a t t a , bu değişiklik, böyle büyük farklılıklarla birbirinden ayrılan kültür çevrelerine münhasır da değildir. Şu halde,
ayrılı-ğını göstermek üzere sözünü ettiğimiz kültür çevrelerinin kendisine münhasır bir aile tipi birimine sahip bulunacağını da ifade edemiyoruz. Daha küçük bölgeler ve h a t t a genişçe bir muhite yayılarak oturan bir cemiyet ve kültür bütünü için, bir aile tipi birliğinden söz etmek güç oluyor. Böyle bir cemiyetin çeşitli bölgeleri, çeşitli tabaka ve zümreleri için ayrı ayrı aile tipinden söz etmek mümkün olmaktadır. Bu meseleyi, pek uzaklara gitmeden şehirle köy arasın daki zıddiyeti tebarüz ettirmekle aydınlatmak mümkün olacağını sanıyoruz. Batı memleketlerinde bile şehir ve bilhassa büyük şehir topluluklarında mo dern hayat nizamının yaratığı olan bir aile tipi galip durum kazanmışken, aynı çevrenin köylerinde eski tip aile ağır basmaktadır. H a t t a , aynı muhitin büyük şehir topluluklarında tabakalar arasında aile tiplerinin farklılığından söz etmek mümkün olmaktadır. Bu karşılaştırmada derhal göze ilişen farklardan biri olarak, şehirli aile tiplerinin gittikçe artan bir şekilde iktisadî üretim bakı mından kendi kendine yeterlik durumunu kaybetmekte olması gösterilebilir. Buna karşılık köy ailesi, hayatî ihtiyacının mühimce bir kısmını kendi bün yesi içinde temin edebilmektedir. Diğer taraftan, şehirli aile tiplerinde aile •fertleri arası ilişkiler gittikçe artan bir şekilde gevşemektedir. Köy ailesi ise, münasebet ve bağlanışlarını oldukça sağlam durumda bulundurmasını başar maktadır. Şehirli ailenin gittikçe artan dışarıya bağlılık durumu, onun iç ni zamı için çeşitli güçlükler doğurmaktadır. Şurasının da ayrıca belirtilmesi gerekiyor ki, bütün çeşitliliklere rağmen modern aile tipi, tarihî kaynaklardan bildiğimiz eski çağların ailesindeki müstakilliği temsil etmekten çok uzaklaş mış bulunmaktadır. Diğer taraftan, eski kültürlerde fertlerin devlet ve cemi yetteki durumları ailedeki durumları ile sıkıdan sıkıya bağlı bulunuyor. Mo dern cemiyetin kaydetmekte olduğu yenileşme sayesinde münferit insan, ferdî şahsiyet olarak gittikçe genişleyen bir şekilde topluluk bağlılığından kur tulmaktadır. Ferdî şahsiyetin aile ve cemiyet topluluğundaki bağlılıktan ka deme kademe kurtulması sayesinde, modern cemiyet, esas hususiyetlerini ortaya koymuştur. Bu hadiseden mülhem olarak aile kuruluşunun bugünkü devlet ve cemiyet kuruluşundaki fertlerin durumunu tayin etme vaziyeti eski şekli ile artık kalmamıştır. Fakat, buna mukabil devlet ve cemiyet bün yesi bakımından önemi artmış olan ferdî şahsiyetin teşekkülü ve gelişmesi, tamamiyle ailenin uhdesinde olan bir görev şeklini almakla, bu müessesenin modern cemiyet bakımından taşıdığı kıymet ve önem bütün açıklığı ile ortaya çıkmaktadır. Doğrudan doğruya fertlerle bağlanmak isteyen modern cemiyet, herşeyden önce fertlerde bu önemli fonksiyona lâyık olacak bir şahsiyetin ya-radılıp geliştirilmiş olmasına bağlanmaktadır. Bu ise, esas itibariyle ailenin fonksiyonudur. Diğer içtimaî müesseselerin bu hususta yapacakları hep
yar-dımcı mahiyet taşımaktadır. O halde, modern ailenin strüktürü, modern ce miyet tarafından kendi ihtiyacına göre şekillendirilmektedir. O bilhassa aileye, kendi hayatî ihtiyacı olan unsuru verebilecek şekli vermek ister. Çünkü, bu günkü devlet ve cemiyetin esas ihtiyacı olan insan malzemesinin bu ihtiyacın taleplerine uygun bir şekilde yetiştirilmesi gerekmektedir. Bu vazifeyi hakkı ile görebilecek bir sosyal teşekkülün aile olacağı da anlaşılmış durumdadır. Gerçekten de sınaî cemiyet nizamının hayat ve faaliyet sahnesinde yarat mış olduğu muazzam fikrî, ilmî, içtimaî değişiklikler yanında çeşitli teknoloji ve' komünikasyon münasebetleri, büyük devlet kuruluşunun vücude getirdiği bürokratik mekanizma, insan ve insanî zümreler arasındaki münasebetleri ta kökünden değiştirmektedir. Bu münasebetler gittikçe artan bir şekilde objektifleşip anonimleşmektedir. Artık, sosyal görgü, şahsî görüşme ve tanışıp kaynaşma olaylarına değil, kâğıt üzerine geçirilmiş kayıtlardan biriken dos yalara istinad eder olmuştur. Yeni baştan toplumlaşma durumunu kasteden Lippmann, pek haklı olarak "gözle görülmeyen içtimaî çevre"den söz eder. Bu gelişmenin yaratığı olarak ailenin içtimaiyet ufukları son derece daral mıştır. Onda görülen mahremlik, intimlik, sempati, solidarite, duygu ve dü şünce çevreleri gittikçe daralarak hususileşmiş ve bu özelliği ile alabildiğine derinleşmiştir. Bazı sosyologların ailelerin fertlerdeki sosyal, kültürel şahsi yetin şekillendirilmesinde oynadığı rolle, aynı zamanda genel cemiyetin ya pılışında önemli bir görev başardığı hakkında, oldukça iyimser bir görüşü temsil ettikleri görülmektedir. Aynı zamanda genel cemiyetin yapılışında önemli bir görev yanında özel hayatla genel resmî hayat arasındaki uçurumun genişleyip derinleştiği de görülmektedir.
Bugün genel zümre öğretisi yanında, bir de sosyal mahiyeti itibariyle ayrı bir aile teorisi vardır. Bu teori, bugünkü daralmış ailenin biyolojik özellik ve önemini kaybetmesini de gerektirmektedir. Yalnız, biyolojik cepheye, se-konder mahiyette bir önem verilmektedir. Esas ağırlık merkezi ailenin sosyal kültürel faktör olarak oynadığı rol üzerine toplanmaktadır. Kültür Antro pologları bugünkü dar anlamdaki üretmecilik rolünden ziyade, sosyal kültürel şahsiyet geliştirmesi rolü ile ilgilenmektedirler. Bu hareket tarzı ile, herşeyden önce sadece üretmecilik özelliği ile bağlanan aile mefhumunun insan ailesi kavramını t a m olarak veremediği görüşüne varılmaktadır. Zaten, kavramın tarihî gelişimi bakımından olduğu gibi, bugünkü içtimaî rolü bakımından da sadece üretmecilik özelliği ile insan ailesi kavramının t a m olarak anlaşılmış olacağı sonucuna varılamıyor. Ferdin cemaat ve bilhassa aile kucağında elde ettiği şahsiyeti, tabiî doğumu ile getirdiği yaşayan varlık oluşu
gerçe-ğinden çok daha büyük önem taşımaktadır. Onun için de bu hadise ile ilgili olarak, sosyolojide, insanın ikinci gerçek doğumu tabiri kullanılmak tadır. Bir sosyal yapı olarak ailenin bugünkü gelişim durumu aynı zamanda çeşitli aile tiplerinin varlığı ile de temayüz etmektedir. Sanayileşmenin yarat tığı ince işbölümü, çeşitli tabaka, sınıf, meslek zümreleri arasında olduğu gibi, şehirli ve köylü ahali arasında da bir muayyen zıddiyet yaratmış bulunmak tadır. Burada müşahede edilen farklılıklar, aile kuruluşu bünyesine de nüfuz etmiş bulunmaktadır. Bu tabakaların hepsinde ayrı ayrı gelişme eğilimi ve sürati göze çarpmaktadır. Böylece, bugün, sanayileşmiş veya sanayileşmeye başlamış olan bir cemiyette tek tip aile kuruluşundan söz etmek mümkün olmamaktadır. A. Vierkandt, İki Dünya Savaşı devresinde, Almanya'da yan-yana dört aile tipinin bulunduğundan söz eder. Bu türlü aile tipi farklılıkları, onları genel içtimaî ve iktisadî normlara bağlayarak tanzim etme işini bir kat daha zorlaştırmaktadır.
Çeşitli içtimaî zümreleşme tipleri arasında, aile ve akrabalar zümresi oldukça sarih ve kuvvetli normlara bağlı olarak kurulmuş olan topluluklardır. Buna karşılık, sevgi ye evlilik yolu ile ortaya çıkan bağlılıklar ise, daha ziyade zümreleşmeyi ferdî esasta şekillendirmek için açık bulunmaktadır. Evliliğin ciddî kanunî kayıtlar altına alınması oldukça yeni bir tezahürdür. Halbuki, birçok ilkel kavimlerde formel mahiyeti olmadığı halde, aile kuruluşunu mu ayyen şekle bağlamış evlenme tipleri gözlenmektedir. Fakat, bu çeşit örfî esastaki evliliklerde de aile nizamı çok ciddî ve sağlam esaslara bağlanmış bulunmaktadır. Aile kuruluşunun evlenme meselesine el koyması, yani onu vesayeti altına alması, daha sonra ortaya çıkmış olan bir olaydır.
Eski esasa göre, bir evlenmeyi intaç etmek üzere münasebete geçen ve meseleyi çözen esas unsur, evlenecek olanların mensup olduğu iki ailedir. Asıl evlenecek olanlar ya hiç kaale alınmazlar veya ikinci derecede bir unsur olarak meseleye katılırlar. Bu gelişmenin son zamanlara kadar devam etmiş olan en iyi örneği, Çin aile hukukunun inkişafında gözlenmektedir. Buradaki teza hürün kökü tâ Konfüçyus nazariyelerinde bulunmaktadır. Orada, izdivaç iki aile topluluğunun bağlanışıdır şeklinde kaydediliyor. 1911 de yürürlüğe kon muş olan Çin Cumhuriyetinin medenî kanununda ancak aile tabiri yerine ev lenme dileklileri tabiri geçmektedir. Bununla beraber burada da evliliğin tahak kuku için her iki taraf ana babasının muvafakati şart koşulmaktadır. Bunun gibi, bazı çevreler ve halklar vardır ki, onlarda çocukları, doğumlarından önce veya bilâvasıta doğumdan sonra nişanlamak ve h a t t a evlendirmek âdeti gö rülmektedir. Bu da yukarıki evlendirme işinin aileye ait bir fonksiyon olduğu
görüşünün mübalağalı bir şeklinden ibarettir. Böyle şartların hâkim bulundu ğu yerlerde, ailenin evlenme üzerindeki vesayeti son haddine kadar götürül müş oluyor. Eski kültürlerin çoğunluğunda bu vesayet usulü çeşitli şekillerde görülmektedir. Şurası da ayrıca belirtilmeye değer ki, bu husus, aileyi ve aile nizamını takviye etmek işinde son derece faydalı olmuştur. Bazı topluluklarda son zamanlara kadar devam etmiş olan itidalli vesayet şekillerinde, evlenecek olanların rey ve dileklerini almak ihmal edilmiş değildir. Bir de, bu çevrelerde, âşık olmak olayları da görülmemiş hadiseler değildir. Böyle hallerde âşık olan genç derdini dolaylı olarak veya doğrudan doğruya ana babasına açar, onlar da kızın mensup bulunduğu aileye kız istemeye giderler. Tabiatıyle, böyle durumlarda iki taraf anne ve babasının veto kullanmak hakkı mahfuz kal maktadır. Birçok topluluklarda exogami norm sistemi câri olduğundan, ora larda evlendirme meselesi kendine has bir mecra takip etmiş olur.
Burada işaret edilen hususların hepsi, maziye ait şeyler değildir. Bunlar zamanımızın oldukça ileri durumda bulunan cemiyetlerinde de görülen hal lerdir. H a t t â , bugünün oldukça ileri durumda sınaileşmiş memleketlerinde bile sadece ana babanın değil, yakın akraba topluluklarının da hiç olmazsa istişari mahiyette fikir ve görüş beyan ettikleri görülmektedir. Bununla bera ber, Batı memleketlerinin büyük şehirlerinde, özellikle oldukça kuvvetli fer-dileştirme tandansının kökleştiği de görülmektedir.
Ferdiyetçi içtimaî nizamın tesiri altında evlenmenin ferdileştirilmesi yoluna gidildiği de bir vakıadır. Modern kültürün ferdileştirilmesi ile bağlı lıkta bir problem daha ortaya çıkıyor ki, bu da, evlenmenin aileye bağlılığı yerine ailenin evliliğe bağlılığı esasının geçmiş olmasıdır. Modern nizamın esaslarına göre evlilik, esas itibariyle karı koca olacak olan iki ferdi birbirine bağlayan akt hadisesinden ibarettir. Buna karşılık, aile, her halde karı koca çiftinden daha fazla unsuru ihtiva etmekte olan bir içtimaî zümreleşmedir. Bu bakımdan çocuksuz bir karı-koca çifti t a m şeklini bulmuş aile sayılamaz. Eski kültürlerde fertlerin durumunun herşeyden önce mensup olduğu ailedeki veya diğer içtimaî birlikteki durumu ile tayin olunduğu söylenmişse de, bu nunla, özellikle ailenin, evliler çifti kuruluşunu aşıp taşacak durumda olduğu belirtilmiştir. Modern nizamda ise aile, evlenme olayına bağlanmaktadır. Bugün, aile tâbiri, sadece karı-koca ve reşit olmayan yaştaki çocukları ifade eder şekilde daralmıştır. Bu sadece çok büyük süratle yayılmakta ve kökleş mekte olan bir örf ve âdet halini almaya münhasır kalmaktadır. Bu mefhumla ilgili bütün mevzuat, aileyi izdivaçla bağlamayı normlaştırmış bulundurmak tadır. Üstelik, bazı modern kanunlar, çocuk üzerindeki vesayetin baba
vesa-yeti veya ana-baba vesavesa-yeti olması gerektiği hususunda çeşitli temayüller göstermektedirler. Şurası bir gerçektir ki, bugünkü modern cemiyet nizamında, evlenme meselesi, sadece evlenecek olanların iradesine münhasır tutulmakta dır. Denebilir ki, modern hayat nizamı ferdiyetci bir kültür, t a m mânası ile ferdiyetçi bir evlilik ideali yaratmış bulunmaktadır. Bu durum, modern an lamdaki aile kuruluşunun fonksiyonu ile muayyen bir zıddiyet durumu yarat maktadır. Modern aile eskiye nazaran fonksiyonlarını daraltarak kendisini özellikle çocuklarının üretim, bakım ve eğitim yolu ile onların içtimaî ve harsi şahsiyetini işlemek, aile yuvasının idare ve geliştirilmesi gibi hususlara has retmesi ile de çeşitli yönlerde sırf aile efradı arası ferdî münasebetler çerçe vesini aşmak zorunluluğundadır. Zaten, t a m şeklini almış olan modern ailede yani, çocukları olan ailede, probleme sırf şahıslar arası münasebet çerçevesini çok aşacak birçok hususlar girmektedir. Sözgelişi, geniş anlamdaki ev ekono misi ve onun yönetimi ve yürütüm meselesi ki, sırf ferdî izdivaç bağlanışında bu şekli ile mevcut olmayabilir. Pek aşırı düşünceli bir evliler çifti bir pan siyonda veya otelde yerleşmek suretiyle aileye ait birçok hususları bir yabancı işletmeye terketmekle, ailenin birçok özelliklerini feda etmiş olacaktır. Bugün ailenin karşı karşıya bulunduğu zorluklardan birçoklarını aile ile evliliğin arasındaki derin farkı idrak etmek suretiyle ancak çözmek mümkün olacaktır. Doğrudan doğruya evlenme ile aile aynileştirilecek olursa, modernliğin siv-rilmiş olan ferdî zihniyeti, evlilik idealinde de görülecek olan tezahür şekli ile aileye nüfuz edecektir. Bu durumda sadece negatif tesir elde edilecektir. Çünkü, aile genç unsurun sadece üreticisi olmuyor, aynı zamanda çocuğun içtimaî ve harsi şahsiyetini yaratmak ve geliştirmek gibi çok daha önemli vazifesi olan bir müessese görevini görüyor. Gerçek bir zümre ve müessese mahiyetini kazandığında ancak o, bu vazifeyi başarabilecektir. Münferit in sanların gevşek bağlanışı şeklindeki bir kuruluş olması halinde, onun bu va zifeyi başarmasına imkân ve ihtimal bulunmayacaktır. Bir aile kuruluşu ile evlenme hadisesi arasındaki münasebet meselesini de bu zaviyeden mütalâa ettiğimizde, modern nizam çağında da evliliğin aile temeli üzerine kurulması gerektiği derhal meydana çıkacaktır. Bunun aksine olarak aileyi evliliğe bağ lamak yoluna gitmekle, bu önemli görevin yerine getirilmesi engellenmiş olacaktır. Zaten, evlilik esas itibariyle aile olduktan sonra ancak gerçek an lamdaki tahakkukunu buluyor. Esas meselenin gereği bu olduğu halde, mo dern cemiyetteki gerçek durumda evlenme'nin aile'ye karşı müstakil bir kav ram durumunu kazanması yönünde bir gelişme görülmüştür. Bu hadise, sınaî cemiyetin geliştirdiği modern büyük şehir kültürü ile birlikte doğup, yine bu zemin üzerinde gelişmekte ve kuvvetlenmektedir. Burada belirmekte olan
problemin incelenerek aydınlatılması âdeta bir zaruret halini almıştır. XX. yüzyıl içinde Batı kültürü camiasına mensup cemiyetlerde sadece evlilik ha yatında değil, genellikle cinsî münasebet meselelerinde müşahede edilmekte olan sarsıntıların büyük bir kısmı, herhangi bir cinsten bir karşılık görmeden aile çevresine de sokulmuş bulunmaktadır. Burada şu noktayı ayrıca belirtmek gerekmektedir ki, insanların sevgi ve evlenme hakkındaki görüş ve telâkki tarzları, aile nizamı hakkındakinden çok daha fazla değişme kabiliyetinde olan bir olaydır. Sevgi ve evlilik hakkındaki görüş ve telâkkiler genellikle zamanın moda görüşüne uyularak sık sık değiştiği halde; insanî içtimaî ha yatın ana kuruluşlarından biri olan aile, bu hususta çok daha ağır hareket kabiliyetinde olup muayyen istikrarlılık ister. Bu bakımdan denebilir ki, ev lilik, evlenme ve aile birbirinden oldukça farklı bağımsız olaylar olarak ortada bulunuyorlar. Aynı şeklini korumakta olan bir aile teşekkülü içinde çeşitli evlenme ve evlilikten söz etmek mümkün olabilmektedir. Sözgelişi, evliliğin ilgası yani boşanmanın mümkün olup olmayışı ve onun çeşitli şekillerine dair telâkkiler gibi. Hele cinsî temayül telâkkisi ele alındığında, onun büsbütün başka esaslarla değişme kabiliyetinde, evlenmeden ziyade zamanın umumî hâkim telâkkisine tâbi olduğunu göreceğiz. Cinsî sevgi meselesinin son yarım asırlık devre içinde kaydettiği fırtınalı gelişme, haklı olarak "sevgide ihtilâl taşkınlığı"ndan söz etmeye imkân vermektedir. Bu durum karşısında cinsî temayül-sevgi, evlilik ve aile kavramları birbirinden tamamiyle ayrı tutularak mütalâa edilmek zaruretini doğuruyor. İçtimaî temel yapı olan ailenin korun ması gerekiyorsa bu üç kavramın tefrik edilmesi mutlaka gerekiyor. Böyle bir ayırma ameliyesi diğer bir bakımdan da zarurî oluyor. Evlilikte, karı ve koca arasındaki cinsî münasebet, yegâne kanunî ortak yaşantı esası olarak görüldüğünde, ailenin t a m anlamı ile önemden düşmesi tehlikesini doğuruyor. Şurası da muhakkaktır ki, cinsî esastaki çiftlik aile hayatında oldukça önemli bir fonksiyondur. Bununla beraber aile, sadece bu motifle kâfi derecede sağ lam olarak temellendirilmiş ve açıklanmış olmayacaktır. Böyle olduğunda, bir sosyal müessese olarak ailenin fonksiyon çerçevesi son derece daraltılmış olacaktır. Bu takdirde aile, sadece nesil üretme ve çocuklar için maddî bakım müessesesi haline konmuş olacaktır. Halbuki, bugünkü şartlar gereği aile, fertlerdeki içtimaî şahsiyetin yaradılma sahnesi olarak kabul edilmesi gereken bir içtimaî ahlâkî kuruluştur. Yukarıda kaydedildiği gibi, ailenin fonksiyonu sadece üretme ve bakım müessesesi şeklinde daraltıldığında, onun yerine başka türden üretme ve bakım müesseselerinin ikame edilmesi noktai nazarı kolaylıkla serdedilebilecek durum kazanır. Sovyet Rusya'da bu yoldaki ya pılan denemelerden elde edilen sonuçlar ve onun bugünkü tutumu, bu meseleyi
oldukça aydınlatacak durumdadır. Gerçekten de bugün sun'î tohumlama yolu ile üretme, çocuk bakım evleri teşkilâtlanması gelişmiş memleketlerin her tarafında denenmekte olan hadiselerdir. Bazı Batılı ülkelerde sun'i to humlama yolu ile dünyaya getirilmiş olan çocukların sayısı oldukça mühim bir yekûn teşkil etmektedir. Bütün iş bununla çözülecek olsaydı, mesele ol dukça kolaylaşmış olacaktı. Cemiyet ve devlet tarafından kurulup idare edilen birtakım müesseseler, bütün işleri aralarında paylaşmak suretiyle başarır lardı. Halbuki yapılan denemeler, herhangi bir müessesenin, ailenin vazifesini tamamiyle veya kısmen üzerine almak suretiyle lâyıkıyla başarabilecek durum da olmadığını göstermektedir.
Modern içtimaî nizamın yarattığı normlar sistemi, herkese varlığını sağ lamak zaruret ve mesuliyetini yüklemektedir. Burada karşılaşmakta oldu ğumuz varlık kavramı, sadece uzvi ve ferdi-ruhi anlamdaki ferdin varlığı olmaktan ziyade, çalışan ve kazanan fertlerin mensup olduğu aile biriminin varlığıdır. Nitekim, bugünün en modern mevzuatında bir aile reisi, yalnız kendi aile efradını geçindirmeyle sorumlu tutulmakla kalmamaktadır. 0 aynı zamanda, muhtaç oldukları takdirde anne babası ve küçük yaştaki kardeş lerini de birlikte beslemek veya onlara yardımda bulunmak sorumluluğu al tında bulunuyor. Demek, her hususta t a m anlamı ile ferdiyetci bir nizam ol duğu söylenen sınaî nizamın tam anlamı ile nüfuz edememiş olduğu ve bunun aksine olarak birtakım tavizlerde bulunmak zorunluğunu duyduğu bir zümre bünyesi ile karşılaşmış oluyoruz ki, o da ailedir. Diğer taraftan, birçok radikal tedbirleri arasında cari aile kuruluşunu kökünden değiştirmek ve ona bir nevi sevişenlerin seviştikleri sürece birlikte oturmaları şeklini vermek ve evlilik hadisesi ile ilgili formaliteleri de bu görüşe uygun bir basitliğe götürmek yolu nu aramış olan komünist nazariyeyle, Sovyet Rejiminin tekrar ele alıp geliş tirdiği bugünkü aile ile ilgili mevzuatı arasındaki farklılık, herşeyden önce ailenin içtimaî bünyedeki mevki ve durumunu teyit etmektedir.
İnsan zihninin aile meselesi ile meşgul oluşu, tarihi itibariyle kendisi kadar eskidir. Bununla beraber meselenin pozitif bir ilim disiplini haline ge tirilmesi olayı son yüz küsur yıllık bir devre için ancak söz konusu olabilir. Bilindiği gibi, modern sınaî nizam fikrinin doğuşu, bütün içtimaî hayatı ve ondaki zümreleşme ve müessese olaylarını sıkıdan sıkıya sararak uzun asırlar yöneltmiş olan patriyarkalizm prensibine karşı bir reaksiyon ve ayaklanma şeklinde başlamıştır. Bilhassa batı âleminde XVIII. yüzyıldan bu yana adım adım ilerlemek suretiyle içtimaî hayatın bütün kollarına nüfuz ederek esaslı değişmeler yaratmış olan modern nizam unsuru, nihayet aile teşekkülünü de
nüfuz bölgesi içine alarak onun yapı ve bünyesinde oldukça derin yatan sar sıntılar ve değişiklikler yaratmış bulunmaktadır. İşte bu hadiselerle ilgili olarak aile kuruluşunu kendi özelliği ile ele alan sosyoloji kolu ortaya çık mıştır.
Daha önceleri aile ve onun içtimaî fonksiyonu, herhangi bir cinsten bir soruya mahal bırakmayacak şekilde umumî toplum araştırma unsurları ara sında sessizce cereyan edip gidiyordu. 0 zamanın genel zümreleşme, devlet ve cemiyet nazariyeleri çerçevesinde aile, kendi iç kuruluşu ve nizamı bakı mından değil, daha ziyade ailenin sıkıdan sıkıya bağlı bulunduğu düşünülen cemiyet bütünü içinde görülerek, patriyarkalizm prensibi bakımından veyahut kendisinin devlet ve cemiyet içinde önemli fonksiyonlar yüklenen ilk hücre kuruluşu olmakla taşıdığı kıymet bakımından ele alınıyordu. Çoğu zaman bu iki esas birbiri ile sıkıdan sıkıya bağlı oluyor.
Tâ Eski Yunan felsefi çağından, özellikle Eflâtun ve Aristo'dan bu yana çeşitli manzaralar arzederek devam edegelmekte olan bu görüş, izlerini ilk sosyoloji sistemlerine kadar uzatmaktadır. Tarihî bir yön takip eden yeni aile sosyolojisi ise, doğrudan doğruya aile topluluğu gerçeğinin kendisinden ha reket ediyor; ve bu yoldan yürüyerek aile teşekkülünün, sosyal-kültürel ma hiyeti itibariyle içinde fonksiyonda bulunduğu içtimaî nizama bağlılığı görü şüne varıyor. Bu noktai nazarın nisbeten kolaylıkla benimsenerek genelleş mesinde tesiri olan olaylar arasında, özellikle İsviçreli alim J . J . Bachofen'in geçen asrın altmışıncı yıllarına rastlayan "maderşahi" aile nizamı hakkındaki yayını belirtilmelidir. Zaten aynı tarihlerde Batı Avrupa memleketlerinde pederşahilik ve maderşahilik problemleri ile ilgili tartışmalar yapılıyordu. Bu suretle, beliren uzun tartışmalar, pederşahilik prensibinin üstünlüğü ve ye-ganeliği nazariyesini çökertmekle, aile teşekkülünün değişik mahiyette ola bileceği nazariyesine yol açmıştır.
Gerçekten de insan fikrinin toplum mefhumu üzerine çevrildiği ilk andan alarak uğraşmaya koyulduğu toplum kuruluşlarının biri şüphesiz ki aile ol muştur. Bütün fikir tarihi boyunca devam edegelmekte olan bu meseleye, sosyoloji müstakil bir bilim kolu olarak belirmeye başladığı anda bu ilmin kurucu araştırıcılarının hemen hemen hepsi sistemlerinde önemli bir yer ayır mışlardır. Sözgelişi, A. Comte, aileyi, insanî toplumlaşmanın temel çekirdeği telakki etmiş olduğu gibi, Le Play, b ü t ü n cemiyetlerin sosyal yapı sistemini tabiî çevrenin tesiri altında doğup gelişmiş olan aile yapısı ile bağlıyarak açık lamak ister. W .H . Riehl ise, her biri ayrı bir kültür topluluğu mahiyeti arz-eden halk topluluklarının hayatiyetini, aile kuruluşu ve onun yaratmış olduğu
normlar sisteminin istikrarlılığı olayına bağlamak ister. Bu yöndeki en önemli ve etkili bir hamle de, geçen asrın ortalarından bu yana hızlı adımlarla geliş mekte olan etnoloji ve etnografi disiplinleri tarafından yapılmıştır. Buna kar şılık, eski tabiî hukuk nazariyesiyle bağlı konstrüksiyonlar, daha ziyade ta rih yazarlığı ve hukuk tarihçileri tarafından benimsenmiştir.
Genellikle eski medeniyet tarihlerinin, sözgelişi, Eski Doğu, Yahudilik, Eski Yunan ve Roma tarihlerinin belirttikleri aile modern aileden oldukça farklı kavramlar vermektedir. O zamanların büyük hükümdar aileleri; müs-dahdemler, köleler ve h a t t a haraç vermekle mükellef beyler dahil olmak üzere çok çeşitli insan ve insan zümrelerini içine alıyordu. Bunun gibi akrabalık bağları ile bağlı koca bir aşiret, uruk veya oymağın bir aile sayıldığı ülkeler ve toplumlar vardır. Zaten, eski Romalıların familia tabiri de böyle oldukça geniş bir kavramı anlatıyor. Ailenin gelişim tarihi ile ilgili eski çalışmalar maalesef bu gelişmenin ve hali hazırın daha sarih anlaşılmasına hizmet edecek bir yön takip etmemiştir. Bu yüzden, bugün bile ilim, eski yüksek medeniyet ler çağından alarak bugüne kadar uzanabilecek yönde aile teşekkülünün in kişaf tarihini tahlil eden ve açıklayan ilmî araştırma eserlerine sahip değildir. Buna karşılık, ilkel kültürlerdeki aile teşekküllerini tahlil ve izahla uğraşan eserlerin sayısı oldukça kabarıktır. Aile tarihinin bugünkü durumunda, yük sek medeniyetler çerçevesi içindeki aile teşekküllerinin durumunu açık bir şekilde aydınlatan bir edebiyata şiddetle ihtiyaç görülmektedir. Bu esasta işlenmiş ciddî ilmî mahiyet taşıyan bir edebiyatın bulunmayışı, aile problemi nin gelişimi ile ilgili birleşik bir prensibin mevcut olup olmadığını tesbite im kân bırakmamaktadır. Vaktiyle bu boşluğu görmüş olan E. Durkheim, ilkel klan'ların aile nizamından alarak bugüne kadar getirebileceği düşüncesi ile bir nazariye ileri sürmüştür ki, bu temdit inanışı doğru çıkmamıştır. Böylece Avrupa batısında sosyal ilimlerin gelişiminde, aile meselesi bir köşede bıra kılmış duruma gelmişken, Amerika kendi özellikleri ile meydana çıkmıştır. O, Avrupa'da yapıldığı gibi, aile meselesini genel sosyoloji sistemi içindeki meselelerden biri olarak mütalâa etmekle kalmadan, aynı zamanda onu kendi özellikleri ile ele alarak incelemeye koyuldu. Ortaya atılan bir soru, insan ve insanî zümre ile tabiî veya içtimaî bakımdan ilgilenen bütün ilim kollarında aynı zamanda benimsenerek ele alınıyor ve işleniyor. Bunlardan herbiri, kendi bakımından elde ettiği sonuçları müşterek yararlanmaya koyuyor. Modern anlamdaki özel mahiyetli aile sosyolojisinin geliştirdiği nazariyeler sayesinde, modern aile teşekkülünün kendi tabiatında bir zümre varlığı olduğu görüşüne varılıyor. Aynı zamanda insanî zümreler öğretisi, aile problematiği ile çok
yakından ilgilenmek suretiyle kendi âleminde de oldukça önemli bir derinleme kaydetmiştir.
Amerikalı sosyolog Cooley tâ 1909 da primer zümre problemini ortaya atmakla bu yöndeki en önemli hamleyi yapmıştır. Bu hamle genel sosyoloji bakımından olduğu gibi, özellikle aile sosyolojisi bakımından da son derece büyük önem taşımaktadır. Bu nazariye, zaman itibariyle olduğu gibi, olay olmak itibariyle de primerlik özelliğini taşıyan zümrelere ancak bu adı vermek tedir. Demek insan şahsiyetinin gelişmesinde asli ve tayin edici mahiyette rolü olan yani içine aldığı insanlardaki sosyal, kültürel şahsiyetin bir bütün olarak şekillendirilmesini gerçekleştiren zümreler primerdirler. Buna karşılık, daha büyük zümre birlikleri vardır ki, onlar ancak muayyen kısmi gaye ve hedefler üzerinde böyle bir duruma şöyle böyle ulaşıyorlar. Bunlar daimî olarak satıhta kalıyorlar ve onun için de sekonder zümreleşmelerdir. Ekse riyetle primer zümreler, bir nevi yüz yüze denecek derecede birbiri ile daimî sıkı münasebette bulunan insanlar tarafından vücuda getirilen topluluklardır. Şu halde primer zümrelerde zümrevi hayata şahsen katılmanın önemi büyük tür. Bu yoldan yürümek suretiyle, ailenin sosyolojik incelenmesi hususunda elde edilen başarılar ve yapılan ilerlemeleri hemen hemen Amerika'nın ilmî faaliyetine borçlu olduğumuzu söylemek mümkün olmaktadır. Amerika il minin bilinen bu özelliği sayesinde, ailenin istikrarlılığına dair ortak bir sos yolojik soru ortaya konularak onun etrafında insanla ilgili bütün ilim kolları mensupları birlikte çalışarak aile problemini aydınlatmak yolunda son derece önemli malzeme kaynaklarını hazırlamışlardır. Amerika sosyolojisi bu tarz daki çalışması sayesinde Batı Avrupa sosyolojisinin uzun zaman üzerinde ısrar ettiği, ailenin yalnız genel sosyoloji çerçevesi içinde işlenebileceği ve iş lenmesi gerektiği görüşünü çok aşmıştır. Görülüyor ki, aile, bir taraftan genel mahiyetli bir zümreleşme tipi, diğer taraftan bir müessese olarak söz konusu olabilecek durumdadır. Modern aile mefhumu etrafındaki kategorik uğraş malar, ailenin tarifi denemesi ile en yüksek haddini buluyor. Aile, esas belgesi sayılan mensupları arası münasebetlerde sağladığı hususî mahiyetli intimlik ve mahremiyet ile tabiî üretici zümre oluşu vasfının birleşmesi suretiyle, or t a y a çıkan kendine özgü bir zümre olarak gösteriliyor. Şu da var ki, ne üretme ve besleyip geliştirme fonksiyonu ve ne de intimlik ve mahremiyet hususiyeti aile yapısını tek başına temellendirmeye yetmektedir. Gerçi, çiftleşme ve üretmenin biyolojik temeli ve bu suretle ortaya çıkan yeni neslin bakımı ve yetiştirilmesi, insan ailesinin hayvan ailesi ile ortak olan bir belgesidir. Kuş ların ve kedi ve köpek gibi evcil hayvanların doğurdukları yavrularını,
hayat-ta bağımsız olarak fonksiyonda bulunabilecek duruma getirmek üzere nasıl çırpındıklarını görüyoruz.
İnsan yavrusunun bakımı ve geliştirilmesi hususu, tabiatıyla hayvan yavrusunun bakımı ve geliştirilmesi kadar kolay bir mesele değildir. Hayvani aileden insanî aileye geçiş öyle bir hâlde meydana geliyor ki, artık sadece biyolojik esaslara dayanmak suretiyle insan ailesinin mahiyetini tayin etmek imkânı kalmıyor. Bunun gibi, toplum mensupları arası subjektif münasebetler gibi, evlenme ve evlilik halinin, ailenin temeli olarak anlaşılmasına da imkân kalmıyor. Kişiler arası intim ilgi ve münasebet, h a t t â sevgi bağlanışı, başka yoldan da oldukça yüksek kesafet derecesine çıkarılabilecek durumdadır. Bunlar daima subjektif münasebet ve ilgi seviyesini korudukları için, kaynak bakımından müessesevi anlamdaki objektifleşmeye karşıdırlar. Çünkü, objek-tifleşme önemli ölçüde gayri şahsîliği şart koşar. Her bir aile azasının durum ve tutumunun rol değeri, herşeyden önce, ailenin yapısını çiftler cemaatinden almadığını, daha ziyade bunun t a m aksine olarak bu tip cemaatlerdeki müna sebet intimliği çeşidinin, belirtilmiş olan zümre nizamı ve zümre yapısı tara fından tayin ve tesbit edildiğini göstermektedir. Bu münasebet, özellikle evlilik ve aile kavramları arasındaki farkın tayin edilmesi ile açıklık kazan maktadır. Burada aile yapısının evlilik haline karşı primerliğini belirtmek gerekiyor. Bu zümre nizamının önceliği düşüncesinin, yüksek derecedeki in-timliğe karşı gelişim tarihi bakımından olduğu gibi, soyun aileyle olan müna sebetlerine teşmili bakımından da vaz edilmesi mümkündür. Bu bakımdan evliliği sadece tamamlanmamış aile olarak değil, aynı zamanda tamamlan mamış soy topluluğu bağı olarak görmek mümkün olmaktadır ki, bu suretle aile en önemli primer mahiyetli zümre haline gelmiş olacaktır.
Zümre olarak aile, mensuplarını intim duygu, kooperasyon ve karşılıklı yardım temayülü bağları ile bağlar. Bu meyanda, aile efradının münasebet leri, zümre içinde aşırı derecede sağlam bir cemaat münasebeti karakterini taşır.
Modern aile sosyolojisinin verdiği tafsilâtta, ailenin zümre teorisine göre tarif ve tahlili yanında, bir de ailenin sosyal müessese olarak mütalaa edilmesi telakkisi bulunmaktadır. Vakıa bu husus, kategorik bir şekilde ileri sürülmüş olmamakla beraber, oldukça ciddî bir şekilde ele alınarak incelenmeyi gerek tirir. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, bir aile topluluğu mensupları du rumunun objektifleştirilmesi hadisesi, zümre organizasyonunu sırf şahıslar arası münasebetler olmanın üstüne çıkarıyor. Mesele bununla da tamamlan mıyor, aynı zamanda toplumda fertten koparılmış ve devamlı olarak kendi
üzerine verilmiş fonksiyon payı da bulunmaktadır. Sözgelişi, ailenin, karak teristik belgesi olarak temsil ettiği otoritesi, yalnız bu şahıs üstü devamlılık ile bağlılıkta anlaşılabilir. Bundan başka, buna benzer, sosyal olup ta sadece iç zümre münasebetleri çerçevesini aşan birçok aile nizamı belgelerine işaret etmek gerekiyor. Sözgelişi, her türlü evlenme olayları, genellikle çevre ve za man şartları ile bağlı olarak herhangi cinsten bir merasime tâbidir. Çocuk me selesinde de, bütün aile çeşitlerinde nesil takibinin, her türlü şüphenin üstünde bulunduğu hallerde bile, bir türlü içtimaî formel ahlâkî benimseme, yani ce miyet ve cemaat b ü t ü n ü tarafından kabullenilmesi zarureti vardır. Aile veya evlilik halinin şahsiyet üstü yapılışını gösteren ve onun daimî nizamı olarak görülen akt ve merasim olayları, aile zümresi çevresini aşarak diğer zümre-leşmeler ve teşekküller ile bağlanışı da temin eder. Demek biyolojik ve fonk siyonel yüklemler yanında bir de normatif tanzim meselesini aile birliğinin esaslı bir belgesi olarak görmek gerekiyor. Ailenin, zümre teorisi ve müessese nazariyesi bakımından anlaşılması şıkları birbirini çelmiyor. Denebilir ki, züm re ve müessese mefhumları başka başka açılardan olsa bile aynı sosyal teşek külü hedef almaktadırlar. Sosyolojik incelemeler açık gösteriyor ki, bu iki kategori, meselenin temelinde büyük ölçüde birbirine giriyor ve karşılıklı olarak birbirini himaye ediyor. Buna rağmen şurası da gözden kaçmıyor ki, zümre ve müessese mefhumları ile aile teşekkülünde ayrı ayrı tezahürler kasd-edilmektedir. Tabiatıyla her biri başka bir yöne götürmekte olan bu noktai nazarlardan birini takip etmekle aile teşekkülünün sosyolojik incelenmesinde belirli yapısal özellik derinleştirilmektedir. Ailenin incelenmesinde bu kategori sistemlerinden herbirinin takibi ile ilim âleminde bir başka veçhenin aydın latılması yoluna girilmiş olacaktır. Bu bakımdan aile incelemesi için bir mef humlar sisteminin seçilmesi, esas itibariyle bir aile tüzüğünün hangi türden belgelerine dikkat edilmesi gerektiğini gösteren nazarî veya amelî aile tahlili yapan çözüm yolu aranacaktır. Burada aile kavramının zümre veya müessese olarak incelenmesi gerektiği etrafındaki düşünceler üzerinde bir parça fazla duruşumuz, bu nazarî yanaşmaların farklılığının anlaşılması ve aile sosyolo jisi etrafındaki çalışmalardan bu hususun önem kazanması ile ilgili bulunmak tadır. Şurası da dikkate değer mahiyet taşımaktadır ki, aile müessesesi kav ramı, özellikle etnoloji yönünden gelişegelmekte olan genel sosyal öğretilerde ana kavram olarak benimsenmiştir. Tâ W .G . Sumner'den alarak Malinows-ki'nin genel kültür teorisine varıncaya kadar, bu kategorinin tahlilî verimlili ğini takip etmek mümkündür. Buna bir de sosyoloji ve tasvirî sosyal ilim çerçevesi içinde olmaktan ziyade, genel hukuk öğretisi zemininde gelişmiş olan müessese nazariyesi eklenmelidir. Bu da tıpkı sosyolojik teori gibi aile
çeşidindeki sosyal teşekküllerin tahlilini vazife ittihaz etmektedir. Bu cereyan özellikle Fransız hukukçuları tarafından hukukî aile müessese teorisi olarak terviç edilmiş bulunmaktadır. Demek, aileyi kendi başına bir sosyal teşekkül olarak incelemek hususunda başlıca şu üç nazarî sistem, ana mefhum ve dü şünüş metotları vardır: 1- Sosyolojik zümre öğretisi, 2- Sosyolojik müessese öğretisi, 3- Hukukî müessese öğretisi.
Bu üç teorinin tafsilâtlı karşılaştırılması, netice itibariyle her üçünün birbirini tutacak şekilde geliştiğini gösteriyor. Bu uygunluk, cereyan temsil cilerinin şimdiye kadar düşünmüş ve fark etmiş olduklarından çok daha geniş olarak belirmektedir. En küçük ölçüdeki bir tahlilî mukayese mütalâası, bu üç teorinin muhteva ayniyetini göstermeye yetmektedir. Sosyolojik ve hukukî müessese teorileri, çeşitli yönlerden olsa bile, bir içtimaî nizam çerçevesi içinde sosyal teşekkülün devamlılığı, istikrarı ve onunla bağlı içtimaî vaziyet alma tarzlarına yanaşmak istiyorlar. Ancak burada hukuk sosyolojisi ile genel hu kuk öğretisi arasındaki farkı dikkate almak gerekmektedir. Hukukî müessese öğretisi, hukukî münasebetlerde tezahür etmeyen veya onlara tesir icra eden bütün sosyal tezahürleri ihmal etmek suretiyle, sadece bir sosyal teşekküldeki hukukî hayat olaylarını araştırıyor. Hukuk öğretisi, hukukun varlığını kendi soru vazedişine, araştırma metoduna ön şart ve temel ittihaz eder. Demek, hukukun mahiyetini tayin etmek ve temellendirmek işinde "böyle olmalıdır" isteği ve kıymetlendirme talebinden hareket ediliyor. Hukukî müessesecilik öğretisinin karakteristik özelliği, hukukun bu şekildeki temellendirilmesini, sosyoloji tarafından gösterilen sosyal teşekkül strüktüründe aramakta top lanıyor ki; bununla, hukukî müessese görüşü, sosyolojik müessese öğretisi ile birleşmiş oluyor. Her iki halde de, sosyal nizamın varlığı için hukukî akdın önemi takdir edildiği gibi, müessesevi mahiyet özelliklerini belirleyen örf ve âdet, gelenek ve ideolojilerin incelenmesine geçiliyor. Demek, müessese tahlili esasındaki hukuk nazariyesinin özelliği, hukukî olanı içtimaî olana naklen tevil etmesinde meydana çıkmaktadır. Sosyolojinin müessese teorisinin esas vasfı da, tasvirî sosyal teşekkül araştırma ve incelemesini norm ve hukuk ni zamı tarafından benimsenecek duruma koymasında belirmektedir ki, bu cihet zümre teorisi ile elde edilemez.
Bize öyle geliyor ki, müessese ana kavramına dayanan sosyolojik aile tahlili şu noktalarda son derece uygun düşecektir: 1- Aileyi inceleme konusu ittihaz etmeyi gerektiren ilgi, ailedeki istikrarlılık tezahürlerine ve aynı za manda ailenin genel cemiyet bağlılıklarına katılmasına yöneldiğinde, 2- Sos yolojik inceleme, ailenin istikrarlılaştırılması ve içtimaî intibak görüş ve dileği
ile yapıldığında ve bilhassa böyle bir tutumla kanun çıkarma ve hukukî ted birlere baş vurma yolu ile elde edilmek istendiğinde.
Bütün kollarında çökmeye yüz tutmuş olan bir cemiyette ve b ü t ü n iç timaî hayat kollarını yeni baştan tanzim etmek mecburiyetinde bulunan bir toplumda, aile siyasetine taalluk eden bütün hususlara, genel hukukî ve mües-sesevi esasta yeni baştan tanzim etme noktasından bakılması gerekiyor. Onun için de siyaset adamı ve hukukçunun kanun vazıı olarak fonksiyonda bulun ması gerekiyor. Sosyolog'un da, onları, sosyolojik inceleme sonuçları ile uygun düşecek istikamete yöneltme zarureti vardır.
Batının eski sosyoloji mekteplerinde, içtimaî bünye inkişafının genel mahiyette harmonik esasta muntazam olarak cereyan ettiği temsil ediliyordu. Buna karşılık, yeni aile sosyolojisi ve özellikle Amerikalı sosyolog W . F . Ogburn, sosyal değişme ve yenileşme vetiresinin çeşitli zümrevi kuruluş ve bünyelerde, çeşitli ritim ve ölçülerle cari olduğu ve olacağı görüşünü ileri sür dü. Bu görüşe nazaran, inkişafın ana hadisesi maddî kültür unsurunun birik mesi ve değişmesidir. Bu alanda teknoloji, üretim ve ekonomi şartlan sür'atle değişmekte ve ilerlemektedir. Ogburn, içtimaî hayatın gayrı maddî kısımla rına, "adoptif k ü l t ü r " tâbirini kullanıyor. Bu görüşe göre, daima istihsal ve iktisat şartlarında yani geniş anlamdaki içtimaî realitelerde görülen değişme leri, bir kültürel ideolojik ayarlama değişmesi takip eder. Yalnız bu çift vetire her zaman t a m bir senkronik olarak cereyan etmez. İçtimaî gerçeklerin, maddî iktisadî vetire ve adoptif kültür vetiresi olarak ikiye ayrılmakta olduğu görülüyor. Bu görüşün, şeklen olsa da, vaktiyle K. Marx'ın yapmış olduğu alt ve üst yapı nazariyesine benzerliği görülmektedir. Onun için de bu teoriye karşı, vaktiyle Marx'ın teorisine karşı serdedilenlerin benzeri olmak üzere çok sert itirazlar olmuştur. Zaten, içtimaî olaylarda tek faktörlülük vasfı verme ve faktörlere kat'î mahiyetli bir sıra verme görüşü, çoktan terkedilmiş olan bir olaydır. Bu nazariyenin en nikbin ilerleyici postulasına göre ailenin, bugü nün cemiyetinin sınaî, iktisadî ve siyasî yapısına uygun bir şekle ifrağı, bir ta raftan iktisadî faaliyet düzeninin ve devlet nizamının uğradığı değişmeleri umulan müsbet neticelere götürecek bir şekilde değerlendirmeye yarayan sağlam bir içtimaî gerçek yaratmakta; diğer taraftan da bu uygulama ile is tikrarını kazanan aile teşekkülünün yeni bir bünyevi yapılışının vücut bulup gelişeceği görüşünü doğurmaktadır.
Bu nazariyede aile teşekkülünün, her halde bugünkü içtimaî hayat ni zamının geliştirmiş olduğu duruma uygun bir şekil alma istikametinde yürü mesinin bir zaruret olacağı ileri sürülmektedir. Sosyal teşekkülün istikran
bakımından, modern devlet ve iktisadî hayat nizamı ile aile teşekkülü arasın da, bu nazariye taraftarlarının kabullendiklerinin t a m aksini ifade eden belir tiler de görülmektedir. Bir kere buhran, bozukluk ve çöküntü belgeleri, mo dern devlet ve iktisadî hayat nizamı âleminde, aile teşekkülünün kendi âle minde bir bütün olarak alındığında görülenden çok daha fazladır. Buna kar şılık, kendi bünyesinde tahkim edilmiş olan ailenin tesir almaya ve değişmeye pek az eğilimli oluşu da bilinmektedir. Genel sosyal düzenin kaydettiği inkişaf ve geçirdiği değişiklikler karşısında ailenin çok geri kalmış olduğu görüşü, ister genel gelişimin daha verimli bir şekil alması, isterse ailenin kendi istikra rını sağlaması bakımından büyük önem taşımaktadır. Yukarıda belirtilen, cemiyetin genel gelişimine ailenin uyması gerektiği nazariyesinin aşırı taraf tarlarından sayılan Ogburn bile ailenin esas fonksiyonlarını tamamiyle kaybet miş veya edecek olmadığını kabullenmektedir. Ona göre, çok sayıda insanları bir arada çalıştıran iktisadî üretim faaliyeti yeri fabrikanın aile hayatı ve ev faaliyeti alanında önemli bir gedik açmış olmasına rağmen, bu insanlar yine de zamanlarının ve enerjilerinin önemli bir kısmını ev ve aile çevresinde har camaktadırlar. Özellikle bu husus, kadın ve ana kadın konusunda büyük önem taşımaktadır. Bu da herşeyden önce aile fonksiyonunun devam etmekte ol duğunu gösteriyor. Bu husus, iki bakımdan nazarı dikkati çekmektedir: Aile fonksiyonu bakiyeleri kesifleşmekte, aile fertleri arası ilişkiler içtenleşmekte-dir. Tabiatıyla, buradaki sırf şahıslar arası ilişkilermiş gibi görülen ilişkilerin böyle bir zümrenin mensubu olmayan kimselere teşmilinin mümkün olmayışı, bu fonksiyonları modern ailenin içtenleşme zemini haline koymaktadır.
W. Burgess dikkati başka bir noktaya çekmektedir ki, o da, etrafı çev releyen içtimaî bünyede görülen sökülme, çökme tezahürleri karşısında ailenin ibraz etmekte olduğu istikrarı temsil olayıdır. Ona göre, yeni aile bünyesinde müşahede edilen değişmeler, bilhassa ondaki intibak kabiliyetini ve hayatiyeti izah eden faktörlerdir. Bunlar, ondaki istikrarlılığın ta kendisidir. Hem de eski aile tiplerinde görülen istikrarlılıktan tamamiyle başka bir çeşittir. Çünkü onlar, birtakım dış faktörlerin sağladığı istikrar olduğu halde, buradaki, ta mamiyle bünyenin kendi ürünüdür. Bu suretle, o, modern aile ile ilgili araş tırmalarında bir takım esaslı hükümlere varıyor. Bir kere ailedeki mensuplar arası bağın kuvvetlenmesi herşeyden önce toplum bünyesinin elastikiyetini arttırıyor. Ve ona, içtimaî fonksiyonunu daha iyi başarması imkânını veriyor. Modern sınaî cemiyetin gelişmesi ile ilgili olarak, çeşitli tabakalarda istikrar sağlayıcı faktörlerin de çeşitli olduğu hükmüne varılabiliyor. Önce, köylü, işçi ve esnaf tabakası aileleri için aileye bırakılan fonksiyon kalıntıları arttıkça,
bünyenin istikrarı ve elastikiyeti artıyor. Saniyen, iktisadî refah seviyesi daha yüksek olan zümrelerde, fonksiyon bakiyesi ölçüsünden ziyade aile mensup ları arasındaki münasebetlerin içtenliği istikrar ve elastikiyeti arttıran fak tördür. Yalnız, böyle bir görüşle bir müessese olarak ele alınan ailenin intibak kabiliyetini izah etmek bir parça güçleşiyor. Tabiatiyle bir müessesenin intibak kabiliyetini gösteren nitelik, onun mensuplarının karakter, ruh ve entellekt bakımından gösterecekleri intibak kabiliyetinden tamamiyle başkadır. Sadece sempati duygularının mevcudiyeti, intim alan örgüsünün sıklaştırılması ha disesi tek başına bu müessesenin istikrarını sağlayamaz. Burada, bilhassa ailenin müessesevi fonksiyon kalıntılarını nazarı itibare almak gerekiyor. Çünkü, içtimaî çevre âleminin değişikliklere uğraması ve h a t t â düpedüz çöküntü belgeleri göstermesi ve çökmesi karşısında bu müessesenin hayret verici bir şekilde dayanıklılık göstermesi bu esasa dayanmaktadır. Zaten, ailenin müessesevi fonksiyonundan hiçbirisi tamamiyle kalkmış değildir. On lardan mutlaka az çok kalıntılar vardır. Gerçi aile, bu çeşit fonksiyonları büyük ölçüde daraltmış bulunmaktadır. Fakat onun tamamiyle ortadan kalk mış olduğu söylenemez. Buraya kadar gelen tafsilâttan modern ailenin şu iki noktadaki istikrar belgesi sarih olarak elde edilmiş sayılabilir: a) sanayileşme hadisesi ve oradaki fonksiyonların gittikçe artan bir şekilde resmî ve yarı resmî müesseseler tarafından benimsenmesi esnasında, onlardan aileye bıra kılan kısım büyüdükçe, sınaî cemiyetin geliştirmekte olduğu modern ailenin elastikiyeti ve istikrarı artacaktır. b) aileye bırakılan fonksiyon payının tesiri ile fertler arası münasebetler kesafetini arttıracaktır. Bu yoldan gelişen münasebet içtenleşmesi modern aileye elastikiyet ve istikrar sağlayacaktır.
Esas itibariyle Amerika sosyolojisinin geliştirmiş olduğu hususî mahiyetli aile sosyolojisi çığırına girmek ve bu suretle aradaki boşluğu doldurmak ihtiya cını duyan Batı Avrupa sosyologlarından bir kısmı, İkinci Dünya Savaşı sonrası çağında sık sık bir araya gelerek aile sosyolojisi problemleri etrafında müzakere ve tartışmalarda bulunmaktadırlar. 0 cümleden olmak üzere Frank-furt'da yapılan bir toplantıda bugünkü, yani İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa batısındaki yeni sınaî nizam toplumlarında bir içtimaî zümre katego risi olarak ailenin durumunun ne olduğu ve ne yolda gelişmekte olduğu araş tırılmıştır. Bu toplantıya katılanlardan bir kısmı, ailenin önemli bir içtimaî kategori olmak vasfını kaybederek âdeta bir Team kuruluşu olmak istika metinde gelişmekte olduğu görüşünü temsil etmişlerdir. Diğerleri ise, modern hayat nizamının bu yoldaki tesir tandansı karşısında, ailenin, en az insanî kuv vet kaynağı olarak, tabiî ve içtimaî özelliklerine taalluk eden meselelerde
ba-şarı ile karşı koymakta olduğu görüşünü temsil etmişlerdir. Birinci görüşü esas itibariyle Adorno ve Horkheimer temsil ettikleri gibi, ikinci görüşü Dirks, Schelsky, R. König savunmuşlardır. Söz konusu olan aile sosyologları toplan tısında bugünkü aile için abstrakt bir model tatbikinin doğru olup olmadığı meselesi üzerinde durulmuştur. Münakaşaya katılanlardan bir kısmı, burjuva çağı ailesinin çözülmeğe başladığını ve bugünkü ailenin onun devamından ibaret olduğunu ve sonunun tamamiyle modern içtimaî nizamın emrine teslim olmuş aile demek olan Team kuruluşuna varacağını iddia ediyor. Diğer taraf ise modern ailenin, eski ailenin bir devamı t e l a k k i edilmesinin doğru olmaya cağını, onun, yepyeni bir aile tipi olduğunu belirtmekte, bu aile tipinin aslî vazifeleri yanında birtakım sekonder vazifeleri de üzerine almış olduğunu, vuku bulmakta olan değişikliklerin bu sekonder vazifelere taalluk ettiğini ve hiçbir suretle asıl bünye için çökme anlamını tazammun etmediğini ileri sürmektedir. Bu son görüşe göre, herşeye rağmen aile, cemiyet bütünü için en az hümaniter unsur olarak durumunu koruyacaktır.
Söz konusu olan tartışmalarda birinci görüşü temsil eden Adorno ve Horkheimer'a göre, bugün aile zümresi ile ilgililikte olup bitmekte olanların açıklanması ve yorumlanması için, ailenin somut kategorisinden hareket edil mesi gerekiyor ki; bu da, X I X . yüzyılın burjuva ailesinde bütün belgeleri ile ortaya çıkmaktadır. Bugün mevcut olana herhangi cinsten soyut bir model uygulamağa kalkışmak faydasızdır. Aile, her defasında aynı özelliği ile te zahür eden genel bir kavram değildir. Daha ziyade, tarihen gelişen ve değişen, geçici hayatiyet kudretinde olduğunu gösteren somut bir içtimaî kategoridir. Onun, aynı şekli ile daimiliğini sosyolog hiçbir suretle emin telakki edemez. Bugünkü ailenin durumuna dair toplanan gerçek malzeme, ciddî dinamik bir tetkik ve tefsire muhtaçtır. Onun ne olduğu etrafında bir kere yapılan tes-bitte donup kalmak caiz değildir. Önce, aileyi içine alan genel içtimaî inkişaf incelenerek tayin olunmalı ve ailenin hali hazırki mahiyeti buradan hareket edilmek suretiyle çıkarılmalıdır. Bu arada, kemmiyet bakımından önemi olan gerçekler sınırını aşarak bugünkü ailenin teleolojisine dalmak gerekir. Yüksek burjuva çağı ailesi, esas itibariyle ferd ile cemiyet arasında bir vasıtacı kate gori olarak bulunmuştur. O, hierarşik feodal aile örneğine göre kurulmuştur. Adeta, içtimaî realitelerin bilâvasıta çarpmasına karşı korunmuş durumdaki ferdileşmenin sığmağı halindedir. Bu ailede baba, çocuğu karşısında sadece realite prensipleri ile birlikte cemiyetin ajanı olarak yer almakla kalmamak tadır. O aynı zamanda, hakikat, hakkaniyet, adalet ve hürriyet gibi kıymetleri ihtiva eden ahlâkî taleplerle ortaya çıkmaktadır. Çocuk ise, iktisadî tâbiiyeti
yüzünden bunların hepsine boy sunmak ve nihayet benimseyerek içine sin dirmek mecburiyetindedir. Çocuğun anası ile olan münasebetinin sıcaklığında, inceliğinde çok daha derin yatan ve çok daha zengin bir hissi hayat inkişaf edebilecek durumdadır. Çocuk ferdileşmiş şahsiyet olarak yetişmiştir. 0, kendi bütünlüğü kuvveti, kendi ailesinin ve cemiyetin ahlâkî substansını evvelâ refleksiyonla daha sonra da fiiliyatta engellemeye başlar. Burjuva ailesinin göstermekte olduğu değişme ve daralmaları, onu tamamiyle dağılmağa gö türen çöküntünün belgeleridir. Bu inkişafın ulaşacağı son nokta Team adını verdiğimiz bir toplumlaşma halidir. Şu halde, team toplumu, içtimaî mahiyeti itibariyle modern içtimaî nizam ile olan zıddiyetinde ve çekişmelerinde tam anlamı ile mağlûp ve teslim olmuş aile demektir. 0 cemiyet bütününün bütün özelliklerini benimser veya doğrudan doğruya onları yaratır. Hiçbir hususta cemiyet bütünü karşısında bir başkalık göstermez. Onun için artık fertle ce miyet arasındaki aracılık rolü de kalmayacaktır. 0 daha ziyade cemiyet için deki fonksiyonu ile uygun duruma gelmeye çalışır. Ferdlerin şahsiyeti ve me suliyet duygusunun teşekkülü artık orada vuku bulmuyor. Team öyle bir ferd yaratıyor ki, o, içtimaî realitelere ne karşı koyar ve ne de onları düşünür. Böylece team, bütünüyle içtimaileştirilmiş olan ferdin cemiyet bütünü tara fından tasarlanan üretim ve tamir işlerini uyguladığı işyeri halini alıyor. Te am kuruluşunda intimlik ve aile yuvası sıcaklığını andıran birtakım belgeler görülüyorsa da, bunlar, cemiyet bütünü karşısında kullanılabilecek substan-siyel mahiyetteki aile vasfını ifade edemezler. 0, sadece makinanın işlemesin de kullanılan yağ kabilinden birşeydir. Team'de asıl ailenin antitetik fonksi yonu, cemiyet bütününün haiz olduğu önem tarafından zaptedilmiştir. Böylece ailenin team kuruluşunda erimesi bilhassa iktisadî tandanslarda daha şimdi den aksetmektedir ki, bu da bilhassa modern hayatta karı-koca ve çocukların ekonomik fonksiyon durumlarında vuku bulan değişikliklerde bütün açıklığı ile ortaya çıkmaktadır.
Bu nazariyeye göre bugünkü burjuva ailesi, dünün patriyarkal ailesinden yarının team kuruluşuna geçerken bir ara merhale olarak mütalâa edilebilir ki, bu da çökmek demektir. Zaten, manevî insanî zenginlik, aile terbiyesi veri mi itibariyle daha şimdiden çok azalmıştır. Fertlerdeki vicdanlılığın doğup gelişmesi için gerekli şartlar gittikçe fenalaşmış ve daralmıştır. Fert de fert olarak temsil ettiği öneminden gittikçe artan bir şekilde mahrum kalmaktadır. Onun önemi, nihayet rasyonalize edilmiş cemiyet kuruluşunda kendisine dü şen fonksiyona münhasır kalacaktır.
Adorno ve Horkheimer'in özetlediğimiz görüşlerine tamamiyle zıt bir görüşü Dirks ve Schelsky temsil etmektedirler. Dirks'e göre, üreticilik gibi tabiî içtimaî mahiyetli esas vazifeyi yüklenen aileyi; büyük aile, kabile, aşiret v.b. gibi az çok biyo-sosyolojik mahiyeti olan topluluklardan ayırmak gerekir. Zaten ötekiler, modern hayat nizamı ve onun geliştirmekte olduğu normlar sisteminin tesiri karşısında esaslı değişikliklere uğrayarak birbiri ardınca silinip gitmektedirler. Nesil üreticisi ve şahsiyet geliştiricisi olan küçük aile ise, modern nizamın getirmekte olduğu bütün tesirlere karşı hiç olmazsa
hu-maniter kaynak olmak vasfını başarı ile savunmaktadır.
Schelsky bu yöndeki tahlil ve açıklamasına bir soyut antropolojik aile modelini esas almaktadır. 0, karı-koca ve ana-baba-çocuk cemaati halindeki zümreyi aslî bir birlik olarak bir tabiî içtimaî münasebet durumu halinde görüyor. Bu durumu ile aile, fertlerin, aralarındaki münasebetlerde çok kuv vetli bağlarla birbirine bağlandığı devamlı intim zümre oluyor. Cemiyet kar şısında aile, esas nüvesi itibariyle mutlak anlamda substansiyeldir ve hiçbir suretle cemiyet bütünü içinde tamamiyle eritilemez. Bu aile, kendine has aslî vazifesinden başka birçok sekonder görevleri de üzerine alıyor. Modern nizamın tesiri altında ailenin kaybetmekte olduğu fonksiyonlar tamamiyle bu sekonder mahiyetli fonksiyonlar kategorisindendir. Onların herhangi bir sebeple eksik veya yok olması, ailenin çökmesi anlamına gelmeyecektir. Schelsky, aileden, cemiyetin küçük, teşkilatlandırıcı strüktürü olarak söz eder. Ona göre cemiyet, daima iki çeşit strüktürü ifade eder. Fakat, bu iki strüktür, tabiatı itibariyle birbirinin antitezi olmak durumunda değildir. Böylece pri-mer mahiyetli hümanize edici başarıların hamili olarak aile, büyük teşkilat landırıcı strüktürlerin çeşitli tandanslarına karşı koyabilmektedir. O, yani aile, cemiyet bütününe bağlı olmadan ahlâkî enerjiler yaratabiliyor ve asgarî hümaniterlik anlamında olsa da, t a m bir insanî şahsiyet yaratıp geliştirebile cek durumda bulunabiliyor.
Sosyolog, muasır cemiyetin tahlili ile uğraşırken, işte bu soyut aile kav ramını bugünkü modern ailenin temel kategorisi olarak somutlaştırmak du rumundadır. Modern aile gelişme durumunda olup bu hadise henüz' tamam lanmış değildir. Ailenin hususiyetleri de t a m ve en son şekilleri ile ortaya kon mu ş değildir. Modern içtimaî gelişmelerle bağlılıkta aile kurulu bir çok fonksiyon kayıplarına maruz kalmıştır. Fakat, onlar, ailenin özüne ait olmayan zahirî ve gelenek esasından gelen hususlara taalluk etmektedir. Modern aileyi burjuva çağı ailesinin kalıntısı olarak görmek ve göstermek doğru olamaz. O, yeni cemiyet nizamının doğurup geliştirmekte olduğu yepyeni bir aile