T.C.
SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
SOSYOLOJİ ANABİLİM DALI
AĞIR SANAYİ KURULUŞLARININ ÖZELLEŞTİRİLMESİNİN SOSYO-KÜLTÜREL
SONUÇLARI (KARABÜK ÖRNEĞİ)
DANIŞMAN
PROF. DR. YASİN AKTAY
HAZIRLAYAN SEDAT SARI
ÖNSÖZ
Bir ağır sanayi kuruluşu olarak Kardemir A.Ş. , Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında kurulan ve ülke sanayileşmesinde lokomotif görevi üstlenen, devletin ilk ağır sanayi kuruluşudur. Bu özelliği ile Karabük ili, Türkiye sanayileşmesinin ve sanayileşme sürecinde ortaya çıkan değişim sürecinin ve çeşitli yeniliklerin ilk olarak ortaya çıktığı ve bu süreçlerin en etkili şekilde yaşandığı sanayi kentlerinden biridir. Dolayısıyla Karabük, sanayileşme ve içinde bulunduğumuz hızlı değişim süreci içinde ortaya çıkan etkilerin belirlenmesi açısından, konuyla ilgili çeşitli araştırma ve gözlemlere sağlıklı yanıt bulunabilecek örnek bir şehir olma özelliğine sahiptir. Yapmış olduğumuz çalışma, bir ağır sanayi kenti olan Karabük ilini örnek alarak ağır sanayi kuruluşlarının özelleştirilmesinin sosyo-kültürel etkilerini araştırmak üzere hazırlanmıştır.
Yapmış olduğumuz araştırma birçok Kardemir A.Ş. ve sendika çalışanı ve yöneticisinin yardımları ve desteği ile hazırlanmıştır. Öncelikle araştırma konusunun belirlenmesi, hazırlanması ve tamamlanmasında bana yardımcı olan danışmanım Sayın Prof. Dr. Yasin Aktay’a teşekkür ediyorum. Ayrıca, bu araştırmanın hazırlanmasında bana yardımcı olan Kardemir A.Ş.
yönetici ve çalışanlarına, Öz Çelik-iş Sendikası Karabük şubesi yöneticilerine, Karabük ili esnafına ve anket çalışmasında yardımlarını esirgemeyen pek çok kişiye destek ve yardımlarından dolayı teşekkür borçluyum. Karabük ve İskenderun Demir Çelik İşletmelerinde genel müdürlük görevinde bulunmuş olan, Başbakan Genel Sekreterliği ve iki dönem Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı görevi üstlenmiş olan ve en önemlisi Türkiye’de ağır sanayide özelleştirme sürecini ilk olarak dile getiren önemli kişilerden biri olan Sayın Şinasi Altıner’e ilgi ve yardımlarından dolayı ayrıca teşekkür etmek istiyorum.
Sedat Sari
ÖZET
Sanayi üzerine kurulmuş günümüz toplumlarında, ağır sanayi kuruluşları, sanayileşme sürecinin gelişiminde ve ekonomik ilişkilerin belirlenmesinde önemli yere sahiptir. Son dönmelerde yaşamış olduğumuz hızlı değişim süreci ve bu sürecin getirisi olan yeni sosyo_kültürel ve sosyo_ekonomik oluşumlar ağır sanayi kuruluşlarını ve bir ağır sanayi kuruluşu olan Kardemir A.Ş.’yi de önemli derecede etkilemiştir. Liberalizm, küreselleşme ve liberal bir uygulama olan özelleştirme, bu değişim sürecinin getirisi olan yeni oluşumlardan bazılarıdır. Ağır sanayi kuruluşlarının özelleştirilmesi, özünde kamu iktisadi teşebbüslerinin özel sektöre aktarılarak devletin üzerindeki ekonomik yükün hafifletilmesini ve devletin bütçesinin ekonomik ve mali kurumlardan sosyal kurumlara aktarılmasını taşımaktadır. Ancak ağır sanayi kuruluşlarının ve Kardemir’in özelleştirilmesi toplum üzerinde çeşitli etkileri beraberinde getirmiştir. Kardemir özelleştirmesi işletme açısından ne kadar gerekli bir uygulama olarak gözlense de çalışanlar ve Karabük ili açısından birtakım olumsuzlukların yaşanmasına neden olmuştur. Toplumsal düzenin sağlıklı olarak işleyebilmesi ve refah düzeyinin artırılabilmesi için işçi hak ve özgürlüklerini koruma altına alacak yeni düzenlemelerin yapılması gerekliliği günümüzün en önemli sorunlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır.
ABSTRACKT
Heavy industrial organisations in today’s societies have an important place in the progress of industrialization process and the determination of economic relationships. Fast development process which we have lived in the last periods and new sociocultural and socioeconomic formations which are resulted by this process influence the heavy industrial instutions in general and also Kardemir A.Ş. in particular. Liberalism, globalization and privatization as liberal policies, are formations that are resulted by this changing process. The reason of privatization of heavy industrial instutions, in fact have an aim of decreasing the economic weight on the government by transferring state owned economic enterprises to private sector and transferring the budget of the state from economic and financial instutions to social instutions. But the privatization of heavy industry instutions such as Kardemir turns back with various effects on society. Although the privatization of Kardemir should be seen as a neseccity from the management persfective, it brings about some negativeness from the point of view of employees and the city of Karabük. Then, the necessity of new arrangements to protect employee’s rights and liberties to make social order functione healthier and to increase prosperity, is obvious.
İÇİNDEKİLER ÖNSÖZ ………. 1 ÖZET……… 3 ABSTRACKT……….. 4 İÇİNDEKİLER ………...5 TABLOLAR LİSTESİ ……….9 GİRİŞ………12 1.BÖLÜM METOD VE YÖNTEM 1.1.ARAŞTIRMANIN KONUSU VE AMACI………. 15
1.2.ARAŞTIRMANIN KAPSAMI……….. ……….. 16
1.2.1.EVREN VE ÖRNEKLEM………... 16
1.2.1.1. Türkiye Demir-Çelik Sanayi Tarihi………….. 17
1.2.1.2. Karabük D.Ç. İşletmeleri ve Karabük İli…….. 19
1.2.1.3. Demir Çelik Fabrikalarının Özelleştirilmesi ve Kardemir A.Ş………. .. 21
1.2.1.4. Karabük’te İşçi Sınıfı..……….. 22
2.BÖLÜM KAVRAMSAL ÇERÇEVE
2.1.LİBERALİZM………... 26
2.1.1.GENEL OLARAK LİBERALİZM………... 26
2.1.2.LİBERALİZMİN TARİHİ GELİŞİMİ..……… 28
2.1.3.LİBERALİZM VE ÖZGÜRLÜK ……….………… 30
2.2.KÜRESELLEŞME... 31
2.2.1. DEĞİŞEN DÜNYA DÜZENİ VE KÜRESELLEŞME....31
2.2.2. KÜRESELLEŞME VE DEVLETİN YENİ ROLÜ………..………... 33
2.2.3. KÜRESELLEŞME SÜRECİYLE OLUŞAN SOSYO-KÜLTÜREL SORUNLAR……….. 35
2.3.KENTLEŞME………. 40
2.3.1. KENTLEŞME VE YENİ KENTSEL SORUNLAR…… 40
2.3.2. KENTSEL DÖNÜŞÜM VE DEVLET ANLAYIŞINDA DEĞİŞİM………... 42
2.3.2.1. Emeğin Yeniden Üretimi……… 42
2.4.ÖZELLEŞTİRME……….. 46
2.4.1. KAVRAM OLARAK ÖZELLEŞTİRME………... 46
2.4.2. ÖZELLEŞTİRMENİN AMAÇLARI……….. 48
2.4.2.1. Ekonomik Amaçlar……… 49
2.4.2.2. Mali Amaçlar………. 50
2.4.2.3. Toplumsal Siyasal Amaçlar……… 51
2.4.3.ÖZELLEŞTİRME YÖNTEMLERİ……….. 52
2.5. ÖZGÜRLÜK…... 53
2.5.1.GENEL OLARAK ÖZGÜRLÜK………..53
2.5.2. TOPLUMSAL ALANDA ÖZGÜRLÜK………. 54
3.BÖLÜM SAHA ARAŞTIRMASI VE İSTATİSTİKSEL İŞLEMLER 3.1.ANKET FORMU……… 58
3.2. İSTATİSTİKSEL İŞLEMLER……… 59
3.2.1. DENEKLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ……… 59 3.2.1.1. Deneklerin Sosyal Aktiviteleri ve Boş
Zamanlarını Değerlendirme Yolları………. 62
3.2.1.2. Deneklerin Meslekleri ve Ekonomik Durumları………. 65
3.2.2. KARABÜK’ÜN SOSYAL PROBLEMLERİ………….. 72
3.2.3. KARDEMİR A.Ş. ÖZELLEŞTİRMESİ………...73
3.2.3.1. Deneklerin Özelleştirmeye Karşı Tutumları…... 73
3.2.3.2. Özelleştirmenin Karabük’teki Sosyo-Ekonomik ve Sosyo-Kültürel Etkileri………... 77
3.2.4. DEĞİŞKENLER ARASINDAKİ İLİŞKİLERİN BELİRLENMESİ VE DENEKLERİN ÖZELLEŞTİRME SONUCU OLUŞAN SOSYO-KÜLTÜREL DEĞİŞİME YAKLAŞIMLARI……….. 87
3.2.4.1. Yaşa Bağlı Yaklaşımlar…..……… 87
3.2.4.2. Eğitim Seviyesine Bağlı Yaklaşımlar…………. 91
3.2.4.3. Mesleğe Bağlı Yaklaşımlar………... 97
GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ………114
KAYNAKÇA………... 120
EK 1: KARDEMİR A.Ş. ÖZELLEŞTİRMESİ………. 124
TABLOLAR LİSTESİ
Tablo 1 ( Ankete katılan deneklerin cinsiyeti ) 59 Tablo 2 ( Ankete katılan deneklerin yaşı ) 60 Tablo 3 ( Ankete katılan deneklerin öğrenim durumu ) 61 Tablo 4 ( Gazete – dergi okuma oranları. ) 62
Tablo 5 ( Kitap okuma oranları ) 63
Tablo 6 ( Televizyon seyretme sıklıkları ) 63 Tablo 7 ( Boş zamanlarını değerlendirme şekilleri ) 64 Tablo 8 ( Ankete katılan deneklerin medeni durumu ) 65 Tablo 9 ( Ankete katılan deneklerin mesleği ) 65 Tablo 10 ( Ankete katılan deneklerin alık gelir seviyesi ) 67 Tablo 11 ( Deneklere göre olması gereken aylık asgari ücret) 68 Tablo 12 ( Deneklerin ek işlerinin olup olmadığının
belirlenmesi ) 69
Tablo 13 ( Ailede başka aylık gelir olup olmadığının
belirlenmesi ) 69
Tablo 14 ( Aylık gelirinizin harcanması ) 70 Tablo 15 ( Maddi durumunun çocuklarınıza gerekli eğitimi
sağlamak için yeterliliği ) 71
Tablo 16 ( Çocukların Kardemir’de işçi olması isteği ) 71 Tablo 17 ( Karabük’te karşılaşılan en önemli sorun ) 72 Tablo 18 ( Deneklere göre özelleştirmenin asıl amacı ) 73 Tablo 19 ( Özelleştirme hakkındaki görüşler ) 74
Tablo 20 ( Karabük demir çelik işletmeleri özelleşmeden
önceki yaklaşım ) 75
Tablo 21 ( Karabük demir-çelik işletmeleri özelleştikten
sonraki yaklaşım ) 76
Tablo 22 ( Kardemir özelleştirmesinin Karabük’e ekonomik
alandaki etkileri ) 77
Tablo 23 ( Kardemir özelleştirmesinin Karabük’teki
sosyo-kültürel etkileri ) 78
Tablo 24 ( Kardemir özelleştirmesinin Kardemir A.Ş. ye
etkileri ) 79
Tablo 25 ( Özelleştirmenin toplumun refah seviyesine etkileri ) 80 Tablo 26 ( Özelleştirmenin deneklerin çalışma hayatına etkileri ) 81 Tablo 27 ( Herhangi bir sivil toplum veya demokratik
kitle örgütüne üyelik ) 82
Tablo 28 ( Özelleştirmeden sivil toplum örgütlerine
(sendika v.s.) etkileri ) 83
Tablo 29 ( Özelleştirmenin sosyal güvenlik kuruluşlarına (sağlık,
eğitim v.s.) Etkileri ) 84
Tablo 30 ( Ağır sanayi kuruluşlarının özelleştirilmesinin
istihdama etkileri ) 85
Tablo 31 ( Yaş gruplarının özelleştirmenin Kardemir A.Ş.
ye etkilerine karşı yaklaşımları ) 87
Tablo 32 ( Yaş gruplarının özelleştirmenin toplumun refah
Tablo 33 ( Farklı eğitim seviyesine sahip deneklerin
Karbükte karşılaştıkları sorunlar ) 91
Tablo 34 ( Farklı eğitim seviyesine sahip deneklerin genel
olarak özelleştirme hakkındaki görüşleri.) 93 Tablo 35 ( Farklı eğitim seviyesine sahip deneklerin Kardemir özelleştirmesinin Karabük’ü sosyo-kültürel açıdan
nasıl etkilediği konusuna yaklaşımları ) 95 Tablo 36 ( Meslek ve aylık ek gelir arasındaki ilişkinin
belirlenmesi ) 97
Tablo 37 ( Meslek ve çocukların Kardemir işçisi olması
düşüncesi arasındaki İlişki ) 99
Tablo 38 ( Farklı meslek gruplarının Karabük’ün sorunlarına
yaklaşımı ) 101
Tablo 39 ( Farklı meslek gruplarının özelleştirme hakkındaki
görüşleri ) 103
Tablo 40 ( Farklı meslek gruplarının özelleştirmenin Karabük’e sosyo-kültürel etkileri konusundaki görüşleri ) 105 Tablo 41 ( Meslek gruplarının özelleştirmenin Kardemir’e
etkileri konusundaki görüşleri ) 107
Tablo 42 ( Meslek ve özelleştirmenin çalışma hayatına etkileri
arasındaki ilişki ) 109
Tablo 43 ( Meslek ile özelleştirmenin sosyal güvenlik
GİRİŞ
Bir ağır sanayi kuruluşu ve Türkiye’nin ilk ağır sanayi yatırımı olan Karabük Demir Çelik İşletmeleri sadece sanayide kullanılan demir ve çelik ürünlerini üreten bir sanayi kuruluşu değil, aynı zamanda önemli mühendislik hizmetlerinde de bulunan ve sanayileşme süreci içinde kuruluşunun ilk yıllarından bu güne yurdun her köşesinde gerçekleştirdiği dev yapıt ve yatırımlarla da ülke sanayileşmesine öncülük yapan ve fabrikalar kuran fabrika olarak nitelendirilen bir işletmedir. Buradan yola çıkacak olursak Karabük ili de sanayileşme döneminde ortaya çıkan değişim ve yeni yapılanmaların ilk olarak görüldüğü bir kenttir. Dolayısıyla Karabük’te örneklem olarak ele alacağımız bir gruptan yola çıkarak, bir ağır sanayi kuruluşu olan Kardemir A.Ş.’nin özelleştirilmesinin Karabük ilindeki sosyo-kültürel etkileri, genel olarak ağır sanayi kuruluşlarının özelleştirilmesinin sosyo-kültürel etkileri hakkında sağlıklı ve güvenilir bilgi verecektir. İktisat vekaleti tarafından 1925 yılında ilk çalışmalarına başlanan ve 3 nisan 1937 tarihinde dönemin başvekili İsmet İnönü tarafından temeli atılan Karabük Demir Çelik İşletmeleri, o zamanlar Zonguldak iline bağlı bir köy olan Karabük’ün de günümüzde bir il ve modern bir ağır sanayi kenti olmasını sağlamıştır. Karabük Demir Çelik İşletmeleri’nin kuruluşu ile birlikte Karabük dışardan, özellikle Doğu Karadeniz ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan çok hızlı bir göç alarak hızla gelişmeye
başlamıştır. Karabük Demir Çelik İşletmeleri’nde işçi sayısı 1977-78 yıllarında 12.500 seviyelerine kadar ulaşmış, ancak işletmenin zarara uğraması ve özelleştirilmesi ile birlikte işletmenin işçi potansiyeli günümüzde 4000 seviyelerine kadar düşürülmüştür. Kardemir A.Ş.’nin Türkiye sanayileşmesindeki yeri ve önemi sağlamış olduğu istihdam incelendiğinde daha iyi kavranacaktır.
Birinci bölümde metot ve yöntem üzerinde durulmuş, araştırmanın konusu ve amacı belirlenmiş, ve araştırmamızda önemli bir yere sahip olan ve ağır sanayi sektörüne lokomotif görevi alan demir çelik işletmeleri ve Kardemir A.Ş. hakkında bilgiler verilmiştir. Sanayileşme ve endüstrileşme süreci ilk ortaya çıktığı günlerden bu güne Türkiye’de ve dünyada önemli oluşumların ve yaklaşımların belirmesine neden olmuştur.
Liberalizm, küreselleşme, kentleşme ve özelleştirme sanayileşme sürecinde ortaya çıkan ve günümüzde sosyo-kültürel hayatı şekillendiren önemli kavramlardan bazılarıdır. İkinci bölümde konunun daha iyi kavranabilmesi açısından araştırmamıza temel olan kavramların tanımları ve açıklamaları yapılmaya çalışılmıştır.
Üçüncü ve son bölümde ise anket çalışmasından elde edilen verilerin analizi yapılmıştır. Verilerin analizi yapılırken önce tek tek anket sorularını tabloları çıkarılmış ve açıklanmış daha sonra
değişkenler arasındaki ilişkilerin belirlenmesi amacıyla çapraz tablolar hazırlanarak açıklanmaya çalışılmıştır. İstatistiksel işlemler yapılırken önyargıya yer vermemek ve gerçek ve güvenilir sonuçlara ulaşmak amacıyla tamamen anket sorularına bağlı kalınmış ve istatistiksel veriler doğrultusunda açıklamalar yapılmıştır. Daha sonra sonuç bölümünde ise verilerin ve bulguların genel bir değerlendirmesi yapılmıştır.
1. BÖLÜM METOD VE YÖNTEM
1.1. ARAŞTIRMANIN KONUSU VE AMACI
Toplumsal değişim ve sanayileşme süreci, toplumun sosyo-kültürel yapılarında da süratli bir değişimi beraberinde getirmiştir. Yani hızlı değişim sürecinin yaratmış olduğu yeni yapılanmalar, yeni oluşumlar insanların meslek ve yaşam tarzlarında da birtakım köklü değişimlere sebep olmuştur. Kentleşme, küreselleşme ve liberal ekonomik düzenin sonucu olarak ortaya çıkan özelleştirme kavramları bu hızlı sanayileşme ve değişim sürecinin getirmiş olduğu ve yeni sosyo-kültürel yapılanmalara neden olan olgulardan bazılarıdır. “Bilimsel araştırma metodolojisi, bilginin derlenerek denetim altına alınması ve kullanıma hazır hale getirilmesi demektir” (Türkdoğan, 1999). Araştırma hazırlanırken konunun bütünlüğünün sağlanabilmesi ve denetim altına alınabilmesi için, araştırmanın amacının ve araştırmaya konu olan kavramların iyice tanımlanması gerekir. Araştırma “belli bir model bütünlüğü içinde sunulmadıkça, araştırma ve inceleme sonuçlarından beklenen etkinin sağlanabilmesi zordur” (Karasar, 2000). Dolayısıyla araştırmamıza konu olan ve araştırmanın gerçekleşmesinde bize yardımcı olacak kavramların yeterince tanımlanması doğru bir yaklaşım olacaktır. Sanayi üzerine
kurulmuş günümüz toplumlarında, ağır sanayi kuruluşları, sanayileşme sürecinin gelişiminde önemli yere sahiptir. Yapmış olduğumuz araştırmanın konusunu, sanayileşme süreci içinde önemli bir yere sahip olan ağır sanayi kuruluşlarının özelleştirilmesinin sosoyo-kültürel sonuçları oluşturmaktadır. Araştırmamızın amacı ise; ağır sanayi kuruluşlarının özelleştirilmesinin sosyo-kültürel alanda olumlu ve olumsuz ne gibi etkileri olduğunu, sosyo-kültürel yapıları nasıl etkilediğini araştırmaktır.
1.2.ARAŞTIRMANIN KAPSAMI
1.2.1.EVREN VE ÖRNEKLEM
Toplumsal değişim ve bu değişimin sebep olduğu, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik alandaki farklılaşma, insanlık tarihinin en önemli problemlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarım toplumlarından sanayi toplumlarına geçiş döneminde ortaya çıkan yeni yaşam koşulları ve sosyal ve kültürel alandaki köklü değişim bu problemin daha fazla önem kazanmasına neden olmuştur. Sanayileşmiş ve de sanayileşmekte olan toplumlarda ağır sanayi kuruluşları bir lokomotif fonksiyonu üslenmekte ve toplumların sanayilerinin bel kemiğini oluşturmaktadır. Dolayısıyla ağır sanayi kuruluşları üzerinde görülen herhangi bir değişim ya da farklılaşma, toplumların sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel açıdan etkilenmesine
sebep olmaktadır. Ülkemizde son dönemlerde gündeme gelen özelleştirme ve özelleştirmenin ağır sanayi kuruluşlarında uygulanması da sosyo-kültürel açıdan, toplumsal düzende olumlu ve olumsuz etkiler yaratmıştır.
Bir ağır sanayi kuruluşu olan Kar demir A.Ş. Türkiye’nin ilk ağır sanayi kuruluşu alarak, ülke kalkınmasında ve sosyo-kültürel yapılanmada öncülük görevi üstlenmiştir. Buna bağlı olarak, Karabük ili ağır sanayi kuruluşlarının özelleştirilmesinin sosyo-kültürel etkilerini belirlemek açısından önemli bir potansiyele sahiptir. Dolayısıyla araştırmamızın evrenini ve örneklemini Kardemir A.Ş. ve Karabük ili oluşturmaktadır. Ele alacağımız örneklem grubunun, araştırılmak istenen sosyo-kültürel etkilerin test edilmesine olanak sağlayacağı ve buradan yola çıkarak, genel olarak ağır sanayi kuruluşların özelleştirilmesinin sosyo-kültürel etkileri hakkında sağlıklı bilgiye ulaşılabileceği düşünülmüştür.
1.2.1.1. Türkiye Demir-Çelik Sanayi Tarihi
Ülkemizde ekonomik ilkeler içinde, bir ağır sanayi kuruluşu olarak modern bir demir çelik sanayi kurma çalışmaları ilk defa 1925 yılında iktisat vekaleti tarafından yürütülmüştür. Bu yıllarda bir yandan Türkiye’deki kömür ve demir madenini incelemek ve bir taraftan da ülkemizdeki petrol yataklarının tespiti için, iktisat
vekaleti tarafından yurt dışından uzmanlar getirilmiştir. Avusturya Leopen Maden Mektebi profesörlerinden Dr. Granigg, Türkiye’de yeterli demir cevheri rezervi bulunup bulunmadığını, maden kömürlerinin demir çelik sanayinde kullanılacak kok kömürü yapımına uygun olup olmadığını incelemek ve demir çelik sanayinin Türkiye’nin neresinde kurulması gerektiğini belirlemek üzere çalışmalar yapmıştır. “Dr. Granigg’in çalışmaları sırasında Ticaret Vekaletinde bir Genel Müdürlük kurularak başka uzmanlar da getirilerek madenlerimiz incelettirilmiş Belçika’da Maurice ve Almanya’da koppers firmalarında kömürlerimizin koklaşma testleri, Lüksemburg’da Medinger’de demir cevherinin analizleri yaptırılmıştır” (Atatekin, 2002: 46). Bütün bu çalışmalara rağmen, Türkiye’de Demir Çelik Sanayi kurma konusu 1928 yılına kadar gündeme gelmemiştir. 1928 yılında konu ikinci kez gündeme getirilmesine rağmen, bütçeye ödenek konmadığı için, tekrara olumsuz sonuçlanmıştır. 1932 yılında Sümerbank ve Erkan-ı Harbiye bir araya gelerek, Rus heyetine incelemeler yaptırmış, heyetin verdiği raporda yeterli cevherin bulunduğu ve yatırımın ekonomik olacağı saptanmış, nihayetinde, Türkiye’nin ilk ağır sanayi yatırımı olarak bir demir çelik işletmesinin kurulmasına kesin olarak karar verilmiştir. Yapılan incelemeler sonucunda demin çelik sanayi kurmak için en uygun yer olarak Karabük seçilmiştir. “Türkiye’de ağır demir sanayinin kurulmasına dair kanunu 17 Mart 1926 yılında
kabul edilerek 29 Mart 1926 tarihli, 334 sayılı resmi gazetede, 786 no’lu kanun olarak yayınlanmıştır.”(Atatekin. 2002: 47)
10 Kasım 1936 tarihinde, tesislerin kuruluşu ihale yöntemiyle bir İngiliz firmasına verilmiştir. Tesislerin temeli, 3 Kasım 1937’de, İsmet İnönü tarafından Karabük’te atılmıştır. Böylece Türkiye’nin ilk ağır sanayi yatırımı gerçekleştirilmiştir.
1.2.1.2. Karabük D.Ç. İşletmeleri ve Karabük İli
Türkiye’nin ilk ağır sanayi kuruluşu olan Demir Çelik işletmeleri 1937 yılında Karabük’te gerçekleştirilmiştir. Demir-Çelik İşletmelerinin Karabük’e kuruluş nedenleri; maden kömürü havzalarına yakınlığı, demir yolu güzergahı üzerinde oluşu, yörenin işçi yerleşmesine uygun oluşu ve jeolojik olarak ağır sanayi kuruluşuna uygun olmasıdır. 1937 yılında temeli atılan Karabük Demir Çelik İşletmeleri 1939 yılında tamamlanmış ve bütün üniteleriyle birlikte işletmeye açılmıştır. İşletme 1955 yılanda işletmenin ilavelerle genişletilmesiyle birlikte Bağımsız bir KİT durumuna gelmiştir. Karabük Demir Çelik İşletmeleri, Zonguldak iline bağlı Karabük Köyünün geniş çeltik tarlaları üzerinde kurulmuştur.işletme sırasıyla, Sümerbank Bağlı Müessese Müdürlüğü, Türkiye Demir ve Çelik İşletmeleri A.Ş. Genel Müdürlüğü ve en son 1995 yılında özelleştirilmesiyle birlikte Kardemir Karabük Demir Çelik Sanayi ve Ticaret A.Ş. isimlerini
almıştır. Karabük Demir Çelik Fabrikaları bir çok sanayi kuruluşunun ve bir başka ağır sanayi kuruluşu olan Ereğli ve İskenderun Demir Çelik Fabrikalarının kurulmasını da sağlamıştır.
3 Nisan 1937’de Demir Çelik Fabrikalarının temellerinin atılmasıyla birlikte, bir kent olarak, bir ağır sanayi kenti olarak Karabük’ün de temelleri atılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında 13 haneli bir köy olan Karabük, Demir-Çelik Fabrikalarının kurulmasıyla birlikte çok yoğun göç almış, nüfus yoğunluğunun hızla artmasıyla birlikte, 1939 yılında belediye teşkilatı kurulmuştur. Benzer bir durum bir başka ağır sanayi kenti olan Ereğli’de de gözlenmiştir. 1940’lı yıllarda kömür havzalarının işletmeye açılması ve daha sonraları Ereğli Demir Çelik işletmelerinin faaliyete geçirilmesi Ereğli’nin göç alarak hızla gelişmesini beraberinde getirmiştir. Demir Çelik işletmelerinin kuruluşu ve nüfus artışı “kasabanın ekolojisinde, insan ilintilerinde, değerler sisteminde bugün görülen değişikliklere sebep olmuştur”(Kıray, 1964: 34). Karabük’te olduğu gibi Ereğli’nin de nüfus artışında etrafındaki köylerden ve yakın yerleşim birimlerinden aldığı göç önemli orana sahiptir. “Böyle bir nüfus artışı göstermesine rağmen, Ereğli’nin nüfusunun çoğalması daha ziyade göçlerle olmuştur”(Kıray, 1964: 39). Aynı durum Karabük içinde geçerlidir. Karabük 1963-1970 yılları arasında ekonomik açıdan en parlak, sosyo-kültürel açıdan en hareketli yıllarını yaşamıştır. İşçiler de işletme gibi bu dönemde ücret bakımından en parlak dönemlerini yaşamışlardır. 1980’li
yıllardan sonra, hükümetlerin liberal politikalar izlemesi sonucunda ekonomisini sadece demir ve çelik üretimine bağlamıştır ve kentin tekbir sektöre bağımlı olması sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel açıdan sorun yaratmaya başlamıştır. 1995 yılında işletmenin özelleşmesiyle birlikte kriz durumu atlatılmaya başlanmış ve kentte tekstil sektörü de gelişmeye başlamıştır. Ülkemizin ilk ağır sanayi yatırımının gerçekleştiği Karabük, 3 Mart 1953 tarihinde Zonguldak iline bağlı ilçe ve 6 Haziran 1995 tarihinde de Türkiye’nin 78. ili olmuştur.
1.2.1.3. Demir Çelik Fabrikalarının Özelleştirilmesi ve Kardemir A.Ş.
Türkiye’de 1950’li yılların başlarında ortaya çıkan ekonomik kriz ortamında, 1994 yılında dönemin hükümeti Demir Çelik Fabrikalarının 5 trilyona yakın zarar ettiğini ve kamuya yükünün 10 trilyonu geçtiğini açıklamış ve yıl sonuna kadar kapatılmasına karar vermiştir. Bu açıklama sonucunda işçi sendikaları ve yöre halkı kapatma kararına tepki göstermiş, 7 ay kadar süren kampanya ve protestolar düzenlenmiştir. Sürdürülen girişimler ve halkın kararlılığı etkili olmuş ve sonunda işletmenin kapatma kararı durdurularak özelleştirme kapsamına alınmasına karar verilmiştir. “Böylece işletme 30.12.1994 tarihinde özelleştirme kapsamına alınarak önce bağımsız bir Genel Müdürlük haline getirilmiş, blok hisse devri
usulüyle 30.03.1995 tarihli sözleşme ile çalışanlar, Karabük halkı, esnafı ve sanayicilerinin kurduğu Kardemir A.Ş.’ye devredilmiştir.” (Atatekin, 2002: 64). İşletmenin özelleştirilmesiyle birlikte Kardemir hisselerini %51.8’ine çalışanları, geriye kalan hisselere ise yöre halkı ve esnafı sahip olmuştur. Hisselerin Kardemir çalışanlarına ve yöre halkına devredilmesinin bir bakıma çalışanlarına sorumluluk kazandırarak verimliliğin artırılacağı düşünülmüştür. Bu özelleştirme uygulaması “çalışanların mülkiyet sahipliği” olup, bu yönteme gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde sıkça başvurulduğu gözlenmektedir.
1.2.1.4. Karabük’te İşçi Sınıfı
Türkiye ekonomisinde çok önemli bir yere ve öneme sahip olan Karabük Demir Çelik işletmeleri bünyesinde çok büyük bir işçi kesimini istihdam etmektedir. Kuruluşunun ilk yıllarından bu güne kadar işletme üzerinde ortaya çıkan her türlü değişim doğrudan Karabük’teki işçi sınıfını etkilemektedir. Karabük ilinin tarihinde yaşamış olduğu en önemli değişim süreci Kardemir özelleştirmesinden sonra gerçekleşmiştir. Özelleştirme ne kadar olumlu sonuçların alınması amacıyla gerçekleştirildiyse de işçi sınıfının özelleştirme sonrası büyük olumsuzluklara maruz kaldığı bilinen bir gerçektir. Özelleştirme öncesi yüksek ücretlerle çalışan ve hakları koruma altında olan işçiler, özelleştirme sonrası “çok uzun
çalışma süreleri, çok kötü çalışma şartları, çok düşük ücretler ile çalışma zorunda kaldıkları ve fiziki varlığını devam ettirip ettirememek problemi ile karşı karşıya geldiği”(Yazıcı 1996: 37), hatta iş güvencelerinin bile elinden alındığı için çok büyük sosyal problemlere maruz kalmaktadırlar. Aynı zamanda ‘çalışanların arzuları dışında yaygınlaşan fabrikasyon teknolojisi ve yeni üretim düzeni kurduğu işçi_işveren ilişkileri ile çalışanları çok güç yaşama şartlarına mahkum etmiş, bu şartlarda işçilerim bir yaşam kavgası vermeleri kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu durum işçileri bir araya gelip örgütlenme ve hak arama yoluna itmektedir. İşçileri örgütleyip haklarını savunacak kurumların en başta geleni bir sivil toplum kuruluşu olan işçi sendikalarıdır, ancak özelleştirme sonucu işçilerin sendikal hakları da elinden alınmış, sendikanın da işveren durumuna gelmesi sendikaları işçi sınıfı üzerinde bir baskı ve kontrol aracı haline getirmiştir.
İşçi haklarının yeterince savunulabilmesi için öncelikle devletin konu hakkında yeni düzenlemeler yapması gerekmektedir. Türkiye’de özelleştirme uygulamalarının işten çıkarmalara ve istihdamın daralmasına neden olduğu açıkça ortadadır. “Mevcut şartlar karşısında özelleştirme uygulamaları ülkemizde insanları mutlu etmekten, mülkiyeti ve refahı yaygınlaştırmaktan daha çok mutsuzlukların artmasına neden olacak gibi görünmektedir” (Bedir, s:50). Dolayısıyla işçilerin refah seviyesinin yükseltilebilmesi ve sorunların çözüme ulaşabilmesi için mevcut sosyal güvenlik
kapsamının genişletilerek işçilerin sendikal haklarının yeniden sağlanması gerekmektedir. Her türlü sosyal güvenlikten mahrum olan Kardemir A.Ş. çalışanlarının iş güvenceleri ve sosyal hakları geri alınarak işçilere daha sağlıklı çalışma ortamı sağlanmalıdır.
1.2.2. SINIRLAMALAR
Sanayileşme, kentleşme ve bunlara bağlı olarak toplumsal ve kurumsal ilişkilerde daha resmi ve ikincil ilişkilerin oluşması, üretimin teknoloji egemenliğine girmesi gibi süreçlerin sosyo-kültürel sistemi etkisi altına alması; sanayi toplumlarında ortaya çıkan özelleştirme gibi yeni ve etkili uygulamaların da sosyo-kültürel sistemde olumlu ya da olumsuz etkiler yaratacağını göstermektedir. Sanayileşme ve sanayileşmeyle ilgili politikalar gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en temel toplumsal politikalarından biri olmuştur. Aynı şekilde ülkemizde “daha Cumhuriyetin kurulduğu ilk günlerden başlayarak sanayileşmeyi önemli bir hedef olarak benimsemiş ve hemen hemen tamamı devlet öncülüğünde olmak üzere kayda değer bir sanayi atılımı gerçekleştirmiştir” (Şenses, 1989: 1). Ancak son yıllarda küreselleşmeyle birlikte devletlerin sanayileşme ve ekonomi politikaları da değişime uğramıştır. 1980 li yılların öncesinde devlete dayalı ve içe dönük sanayileşme politikaları yerini ekonominin dünya ekonomisiyle daha yakından ilişkilendirilmesini ve bütünleşmesini amaçlayan dışa dönük
politikalara bırakmıştır. Yani 1980 yılı sonrasında daha önceki ekonomi politikalarının tam aksine “devletin sanayileşme sürecini etkileyen belli başlı tüm araçlarının elden çıktığı ve devletin rolünün hızla azaltıldığı bir döneme girilmiştir” (Şenses, 1989: 3). Küreselleşme sürecinde ekonomi politikalarında ortaya çıkan bu değişim süreci sosyo_kültürel alanda da çeşitli değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla Kardemir A.Ş.’nin özelleştirilmesi de Karabük ilinin sosyo-kültürel yapısında bir takım etkilere neden olmuştur. Araştırma hazırlanırken evrenin dışına çıkılmamasına özen gösterilmiş, Kardemir özelleştirilmesi ve Karabük ili ile sınırlı tutulmuştur. Karabük’teki sosyo-ekonomik yapıyı oluşturan faktörlerin içinde en önemlisi demir-çelik işletmeleridir. Buna bağlı olarak Karabük’ün bugününü ve yarınını belirleyen en önemli unsurun da demir-çelik işletmeleri olduğunu söyleyebiliriz.
2.BÖLÜM
KAVRAMSAL ÇERÇEVE
Tarım toplumlarından sanayi toplumlarına doğru gerçekleşen, geçiş döneminde, toplumsal değişimin bir getirisi olan kentleşme, küreselleşme, liberalizm ve özelleştirme gibi kavramlar ortaya çıkmıştır. Toplumsal değişimin bir getirisi olarak da ortaya çıkan bu kavramlar, yeni toplumsal yapılanmaların oluşmasında önemli rol oynamaktadır. Toplumsal hayata damgasını vuran bu yeni olgular, araştırmamızın çerçevesinin çizilmesi ve konunun hangi açılardan ele alınacağının da açıkça belirtilmesi açısından ayrı bir öneme sahiptir. Bu kavramların anlamları ne kadar bilinse de içeriklerinin ayrıntılı ve anlaşılır bir şekilde belirtilmesi, konumuzun daha iyi anlaşılması açısından doğru olacaktır.
2.1.LİBERALİZM
2.1.1.GENEL OLARAK LİBERALİZM
Liberalizm, genel bir tanımla özel mülkiyet hakkı ilkelerini gözeten, siyasal alanda konuşma ve inanç özgürlüğünü savunan,ekonomik veya iktisadi alanda ise paranın serbest dolaşımını destekleyen düşünce sistemi olarak betimleyebiliriz.
Liberalizm felsefesi, hukuku, kuralları ve kurumları, uygulamaları ve değerleriyle bir bütündür, bir sistemdir. Gerek ekonomi ve gerekse siyaset felsefesinde, devlet toplum ve birey arasındaki ilişkilerde bireyin hak ve özgürlüklerini öne çıkaran, her bireyin vicdan inanç ve düşünce özgürlüğünün tanıması gerektiğini savunan bir öğretidir.
Liberalizmin günümüzde tam bir tanımı yapmak veya yerinin belirlenmesini sağlamak oldukça zor olacaktır. Çünkü liberalizm;günümüzde anlamı ve önemi yeterince vurgulanmadan, çok fazla kullanılan bir terim olarak aşırı esneklik kazanmıştır. Örneğin liberalizm özel mülkiyeti ön plana çıkarmasıyla birlikte kapitalizmle bağdaştırılmıştır. Bir başka olumsuzlukta, devlet ve birey arasındaki ilişkide ortaya çıkmaktadır. Liberalizme göre, devlet birey üzerindeki etkilerini minimum seviyeye indirmelidir. Bu açıdan baktığımızda, devletin etkisi ve önemi ortadan kalkacaktır ve günümüz oluşumlarında gerçek bir liberalizm yaşanmamıştır, liberalizm sadece bir kavram olarak varlığını sürdürmektedir. Liberalizmin gelişim tarihi boyunca liberalizme karşı birçok olumlu ve olumsuz eleştiri getirmiştir. Ancak; konumuzdan fazla uzaklaşmamak ve araştırmanın sınırları içersinde kalmak amacıyla, liberalizm eleştirilerinden çok tanımı, tarihsel gelişimi ve “özelleştirme” kavramıyla olan ilişkisi üzerinde duracağız.
2.1.2. LİBERALİZMİN TARİHİ GELİŞİMİ
Son yıllarda yaşamış olduğumuz hızlı değişim süreci içinde en fazla tartışılan konulardan biri olan liberalizm birden bire ortaya çıkan bir oluşum olmayıp, tarihsel sürecin ve değişimin akışıyla oluşan bir sürecin sonucudur. “Liberalizmin tarihinden bahsetmek,aynı zamanda demokratik gelişimin, modernleşme ve yenileşme hareketlerinin de tarihinden bahsetmek demektir” (Bıçak, 2001: 2). Örneğin Osmanlı’da Senedi İttifak’ın kabulü ile hükümdarın yetkilerinin sınırlandırılmasını, aynı zamanda liberal bir uygulama olarak kabul edebiliriz. “Liberalizm, Avrupa’da 16. yüzyıldan itibaren gelişmeye başlamış siyasi bir akımdır” (Caniklioğlu, 1996: 7). Liberalizmin özü iktidarın ve yetkilerinin herhangi bir şekilde yoğunlaşmasının, bireysel özgürlükleri yok edeceği anlayışına dayanır. Liberalizm ilk ortaya çıktığı dönemlerden sonra dönemin en önemli klasik iktisatçıları ve felsefecileri tarafından savunulmuştur. Liberalizmin ve 18. yüzyıl liberal okulunun öncülerinden ve en önemli savunucularından biri John Locke’dir. 18. yüzyılda, halkın egemenliğini savunan ve bireyin temel hakları ve özgürlükleri üzerinde duran filozoflar, büyük ölçüde Locke’den etkilenmiş ve onun çizgisinde çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Onu liberalizmin kurucularından biri yapan en önemli fikirlerinden, teorilerinden biri “Doğal Haklar Teorisi” dir. “Locke, insanın vazgeçilmez tabi haklara
sahip olduğunu ve siyasal düzenin amacının hürriyeti güvence altına almaktan başka bir şey olmadığını savunmuştur. Böylece Locke’un sisteminde otorite değil, fakat hürriyet başlıca yere sahip olmuştur” (Güriz, 1985: 201). Locke’dan sonra, günümüze kadar liberalizmle ilgili bir çok görüş ve teori ileri sürülmüştür. Bütün liberal düşünürlerin birleştiği ortak nokta insanın, kendisine en fazla özgürlük tanınması gereken varlık olduğudur. Liberalizmin temel kuralı şudur; “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler.” Devlet ve özel gruplar ve kurumlar iktisadi yapının serbestçe işlemesini engellemekten kaçınmalıdırlar.
Ülkemizde liberalizm, modernleşme ve yenileşme hareketlerinin görüldüğü 1800’lü yıllarda ortaya çıkmıştır. Tanzimat Fermanı, Lale Devri gibi dönemler aynı zamanda liberal sayılabilecek yeniliklerin ortaya çıktığı dönemlerdir. “Tanzimat Dönemi, Türkiye’de liberal düşüncenin doğuşu ve gelişmesi bakımından önemli bir dönemeç, bir mihenk taşı olmuştur” (Bıçak, 2001: 2). Osmanlıda liberal düşünceler ve liberalizm yönünde uygulamalar olmuştur, ancak tam olarak liberalizmin görüldüğünü söylemek doğru olmayacaktır. Çünkü Osmanlının merkeziyetçi yapısı liberalizme aykırı bir oluşumdur. Bu açıdan baktığımızda Türkiye’de de tam olarak liberalizmin görüldüğünü söylemek yanlış olacaktır. Çünkü devlet eliyle liberalizmin ve bürokratik liberalizmin olması mümkün değildir. Fakat bu Türkiye’de liberal oluşumların ve düzenlemelerin hiç olmadığı
anlamına gelmez. Örneğin günümüzde yapılan özelleştirmeyle ilgili çalışmalar aynı zamanda liberalizmle bağdaştırabileceğimiz uygulamalardır. Özelleştirmeyle birlikte devletin yetkileri ve otoritesi de minimum seviyeye inmek, özelleşen kurum kuruluşlar devlet tekelinden özel sektöre, bireylerin hakimiyetine geçmektedir.
2.1.3.LİBERALİZM VE ÖZGÜRLÜK
Özgürlük kelime anlamı itibariyle; herhangi bir gücün etkisi ve egemenliği altında bulunmayan kişi, grup veya kurum…v.s. olarak tanımlanabilir. “Liberal düşünce geleneğinde özgürlük, hemen hemen her yazarın önemle ve özenle vurguladığı değerlerin en başta gelenlerindendir”(Yayla, 2002: 161). Liberalizmin ilk ortaya çıktığı zamandan günümüze kadar, bütün liberal düşünürler, teorilerini özgürlük kavramı etrafında şekillenirmişler, özgürlük çıkış noktaları olmuştur. Aynı zamanda, sadece liberalizmin değil, hemen hemen her sosyal teorinin ilgi alanına girmiştir. Liberalizmin üzerinde durduğu özgürlük anlayışı, negatif özgürlük olarak adlandırılmaktadır. Liberal düşünce geleneğinde düşünürlerin üzerinde sık sık durduğu negatif özgürlüğün özü, bireyin dışarıdan gelen baskı ve zorlamalara maruz kalmadan hareket edebilmesi, serbestçe eylemde bulunabilmesidir.
Özgür eylem, bireyin başkalarının isteği ve bilgisine göre düzenlediği veya başkaları tarafından düzenlenen eylem değil, bireyin kendi bilgi, amaç ve inançlarına göre kendisinsin belirleyip yaptığı eylemdir.
2.2.KÜRESELLEŞME
2.2.1. DEĞİŞEN DÜNYA DÜZENİ VE KÜRESELLEŞME
Son zamanlarda dünya çok hızlı bir değişim ve etkileşim süresi içine girmiştir. Günümüzde, bu etkileşim süreci öyle bir hal almıştır ki; ekonomik, siyasal ve sosyal alandaki bütün ilişkilerde, küreselleşme, anahtar bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Hızlı değişim sürecine paralel olarak, küreselleşme kavramı , son yıllarda tartışılan en önemli konuların başında gelmektedir. Küreselleşme, ulusal devletlerin ve ekonomik birimlerin iradelerinin dışında, uluslar arası arenada kendisini besleyen bir süreç, fiili bir kavramdır. “Küreselleşme, hem dünyanın küçülerek yoğunlaşmasına, hem de bir bütün olarak dünya bilincindeki yoğunlaşmaya gönderme yapan bir terimdir” (Saybaşılı, 1993 84). Ekonomik alanda, sermaye hareketlerinin dünyanın tümüne yayılması etkisi olarak ifade edebileceğimiz küreselleşme, özellikle teknolojik gelişmelere paralel olarak dünyayı bir finansman piyasası haline getirmiştir. Fakat küreselleşmeyi sadece ekonomik alanda, finans piyasalarının
etkinliğinin artması olarak yorumlayamayız. Ayrıca sadece sosyo-politik çözümlemelerde değil, sosyo-kültürel dokuları da derinlemesine etkilemiştir. Çünkü küreselleşme; hayatın ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel bütün alanlarında etkili olan bir olgudur. “Küresel dünya, doğası gereği bütünleşen, herkesi bir şekilde içine alan ve herkese kendine ait kültürün damgasını vurmak itibariyle benzeştiren bir dünyayı işaret ediyor” (Aktay, 2001). Uluslar arası ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmesi, uluslar arası ticaret ve sermayenin dolaşımın da engellerin ortadan kalkması ve buna bağlı olarak uluslar arası rekabetin ve şirketlerin faaliyetlerinin artması, küreselleşme sürecine hız kazandıran başlıca faktörlerdendir. Küreselleşme, hayatın her alanında coğrafi sınırları ve ulusal ayrılıkları ortadan kaldırıp, ortak etkileri ve rolü ortadan kaldırıp, ortak bir alan yaratmaktadır. Küresel düzlemde, devletin iktisadi alandaki etkileri ve rolü ortadan kalkmakta ve liberal uygulamalar ön plana çıkmaktadır. “Türkiye,eşitsiz gelişme sürecinde;toplumsal ve ekonomik biçimlenmesini ileriye doğru tam olarak dönüştürmüş,üretim ve bölüşüm ilişkilerini eşitlikçi ve adil bir düzeye yükseltememiştir. Geleneksel üretim yapısından sanayi toplumuna özgü üretim yapısına geçiş sağlanamadığı için geleneksele dönüşü tırmandıran tampon yapılar oluşmuş,eşitsizlikler ve adaletsizlikler üreten bu marjinal yapılar yaygınlaşmış ve giderek gelişmenin önündeki en önemli engelleri üreten bir dinamiğe dönüşmüştür”(Cılga, 2006). Artık devletin rolü, küreselleşme
sürecine uygun sosyo-kültürel düzenlemeleri yapmak olacaktır. “Günümüzde, küreselleşmenin bir düşünce veya özlem olmanın ötesinde elle tutulur bir gerçeklik haline gelebilmesinin başlıca nedeni, teknolojinin gelişimi sonucunda dünyanın küçülmesidir.” (Işıklı, 1996:13) . Dolayısıyla küreselleşme ile birlikte ortaya çıkan küçülme, devlet olgusunun işlevinin ve görevinin de küçülmesini beraberinde getirmiştir. İktisadi faaliyetlerin yanı sıra, sosyo-kültürel düzenlemelerde, yeni küresel sisteme göre hazırlanmaktadır. Artık devletler arası etkileşim çok geniş alanlara yayılmış, geniş coğrafyalara ulaşmıştır. Artık, doğrudan ya da dolaylı olarak, bu etkileşimin dışında kalan bir devlet, bir ulus kalmamıştır. “Kuşkusuz, eskiden beri insan toplumlarının büyük bir çoğunluğu, bugün gündeme geliş biçimiyle bile çok kültürlü bir karakter taşımıştır”(Aktay, 2001 ). Yani küreselleşme, farklı kültürlerin kaynaşması yeni bir olgu değildir. Günümüzde küreselleşme bütün toplumları ve toplulukları etkisi altına almıştır.
2.2.2. KÜRESELLEŞME VE DEVLETİN YENİ ROLÜ
Dünyanın ve ülkelerin, küreselleşme sürecine girmesiyle birlikte, devletin rolü ve iktisadi ve ekonomik alandaki müdahale sistemleri liberal eğilimlerin güçlendiği, teknolojik yeniliklerin baş döndürücü bir şekilde ilerlediği ve küreselleşmenin önemli boyutlara ulaştığı günümüzde, ülkelerin birbirlerine olan
bağımlılıkları artmış ve ekonomik ilişkiler de uluslar arası bir alana yayılmıştır. Özellikle son yıllarda baş gösteren, ekonomik hareketlenmenin zorlaştırdığı rekabet şartları karşısında, işletmeler esneklik kazanmakta, verimliliklerini artırarak maliyeti düşürmeye çalışmaktadırlar. Dolayısıyla bu durum yeni rekabet piyasasını belirlemekte ve rekabeti artırmaktadır. Ekonomide ortaya çıkan bu değişiklikler, çalışma hayatını ortaya çıkarmıştır. Çünkü, yasalar ve yasal düzenlemeler, değişen ve gelişen ekonomik ve sosyal ilişkilere göre şekillenmek ve bunların gereksinimlerine cevap vermek zorundadır. Yani devlet, çalışma hayatında yeni yasal düzenlemeyi yapmalı, mümkün olduğu kadarıyla işçinin korunmasını sağlamalı ve yeni rekabet ortamında taraflara gerekli özveriyi tanımalıdır. Günümüzde gelişmiş batı ülkelerini inceleyecek olursak; devletin toplu ilişkilere ve iktisadi alana müdahalesi minimum düzeye inmiş, bu konuda yapılan liberal uygulamalar ön plana çıkmıştır.
Yeni dünya düzeni ve küreselleşme karşısında, sosyal güvenlik sistemleri ön plana çıkmış ve daha çok önem kazanmıştır. Çünkü sosyal güvenlik hakkı bir insan hakkıdır ve insan haklarına bağlı olan bir devlet, vatandaşlarına bu güvenceyi sağlamak zorundadır.
Ancak devletin iktisadi alanda etkinliğini azaltarak sosyal güvenlik alanına harcama yapması, finansman sorununa beraberinde getirecek, kamu borçlarının ve bütçe açıklarının
ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu nedenle devletin sosyal güvenlik alanında da küreselleşmeye paralel yeni düzenlemeler yapması daha doğru olacaktır. Yeni sosyal güvenlik sistemi içinde işsizlik ve istihdam sorunu, en büyük sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, bu konuyla ilgili kurum ve kuruluşlara özellikle ihtiyaç duyulmaktadır. İstihdam ve işsizlik sorununun hem sosyal hem de ekonomik boyutunun olmasından dolayı sanayileşmiş ve gelişmiş ülkeler bu konuyla ilgili kurumlarını etkili ve aktif hale getirmişlerdir. Dolayısıyla, iş piyasasını yakından takip eden ve düzenleyici bir rol oynayan bu kurumlar, yatırım ve emek arasında bağlantı kurarak etkin bir emek kullanımıyla ekonomik kalkınmaya da katkıda bulunmaktadır.
2.2.3. KÜRESELLEŞME SÜRECİYLE OLUŞAN SOSYO-KÜLTÜREL SORUNLAR
Küreselleşme her şeyden önce bir olgudur ve buna karşı ya da taraf olmak veya bu sürece karşı gelmek pek anlamlı tutumları ifade etmeyecektir. Eğer tarihi sürekli ileri giden bir düzleme değişim ve gelişim süreci olarak ele alırsak, küreselleşmede ileriye doğru atılmış bir adım olarak ele alınabilir. Dolayısıyla küreselleşme, toplumsal ve kültürel bir çok sürecin değişmesi anlamına gelecektir. Küreselleşme süreci içinde toplumların kültürel değerleri de çeşitli etkileşimler sonucu değişime
uğrayacaktır. Kültür teorik olarak öğrenilecek bir bilgi değil, pratik yaşantılar sonucu kazanılan davranışlardır. “Başka bir deyişle kültür, pratiğe konu olan ve pratik içinde oluşturulan bir nosyondur” (Saybaşılı, 101). Dolayısıyla gelişmekte olan toplumların bazı süreçleri yaşamadan küresel etkileşimlere maruz kalması çeşitli sosyo_kültürel problemlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu değişim süreci içinde, elbette olumlu sonuçlar kadar problemler de söz konusu olacaktır. Ancak kültürel değerlerin kazanılmasında eğitim çok önemli bir yere sahiptir. “Eğitim, devleti meydana getiren kurum ve değerleri öğretmekle yükümlüdür, insan doğal, sosyal ve kültürel çevresiyle etkileşerek kültürü üretir. Kültürün öğrenilmesi, anlaşılması ve kuşaktan kuşağa aktarılması eğitimle mümkündür” (Artun, 2001). Küreselleşme, bir süreç olarak bu kadar yayılmadan önceki yaklaşımları etkisiz hale getirmiş ve yeni, sağlıklı ve kabul edilebilir yaklaşımların üretilmesi gerekliliğini beraberinde getirmiştir. “önemli olan tavır, bir fiili durum olduğunu kabul etmektir. Taraf olmak ya da karşı çıkmak yerine durum belirlemeyi önemli hale getiren bu süreçte, yeni durumun getirilerinin arttırılması ve olumsuzluklarının asgariye indirilmesi için çaba sarf edilmesi gerçekçi ve yapıcı bir tutum olacaktır” (Baştürk, s:9).
Küreselleşmenin ortaya çıkardığı sorunları ele almak için, öncelikle durumun ekonomik boyutuna göz atmak gerekecektir.
Küreselleşmenin ekonomiye yapmış olduğu en büyük etki sermaye hareketlerinde ortaya çıkan akışkanlıktır. Küreselleşme sayesinde, dünya finans piyasaları ve finansman kuruluşları birbirine entegre olmuş durumdadır. Artık uluslar arası şirketler, küreselleşmenin etkilerinin en önemli belirleyicisi olarak görülmektedir. Uluslar arası şirketler üretim faaliyetlerini tüm dünyaya yayarak coğrafi sınırları ortadan kaldırmış, Pazar hacmini genişletmiş ve iş gücü piyasalarının da değişmesine ve genişlemesine sebep olmuştur. Bu süreç içinde gelişmekte olan ülkeler, yeni piyasadaki paylarını artırmak için yaptıkları teşvikler sonucu ortaya çıkan sorunları aşmakla uğraşmakta, hem de böyle bir yapıdan korunmak için gerekli mekanizmaları oluşturamamaktadır. Günümüzde sosyal sorunlarla ekonomik sorunları birbirine yakınlaştıran olan gelir dağılımıdır. Küreselleşmeyle birlikte hem ulusal hem de uluslar arası alanda gelir dağılımı oranları giderek kötüleşmektedir. Yapılan bir çok araştırma, küreselleşme sürecinde ülkelerin yurt içindeki gelir dağılımı adaletsizliklerini gözler önüne sermektedir. Küreselleşmeyle birlikte gelir dağılımındaki eşitsizliğe paralel olarak, ülkelerdeki işsizlik oranları da giderek artmıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, çok hızlı gelişen teknoloji ile birlikte kas gücünün yerini makinelerin almasıdır. Artık yeni istihdam politikalarında vasıfsız elemandan daha çok eğitimli ve vasıflı iş gücüne daha çok ihtiyaç duyulmaktadır. Gelişmiş ülkelerde ise
işsizlik bazı sektörlerin ve firmaların rekabet gücünü kaybetmesine ve piyasa içindeki etkinliklerinin azalmasına bağlamaktadır.
Bazı görüşler küreselleşmeye sadece ekonomik boyutu olan bir olgu olarak yaklaşsalar da, küreselleşme kültürel olarak da önemli bir değişim ve dönüşüm sürecini ifade etmektedir. Özellikle yeni teknolojilerin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte ortaya çıkan yeni kültürel oluşumlar, hızla dünyaya yayılmaktadır. Bununla birlikte uluslar arası etkileşim süreci farklı kültürlerin birbirinden etkilenmesini ve bunun sonucunda ortak global bir kültürel sistemin oluşmasını da beraberinde getirmektedir. Kültürel farklılıkların ortadan kalkarak ortak bir kültürel düzlemin oluşması, bir takım problemlerin de oluşmasına neden olmaktadır. Bu problemlerin aşılmasında, insanlar devletin desteğine ihtiyaç duymaktadır. Bu konuda tamamen muhafazakar ya da tam anlamıyla yenilikçi bir tutum almak doğru olmayacaktır. Problem tam anlamıyla analiz edilmeli ve nasıl bir denge kurulması gerektiğine , var olan dengeleri bozmadan karar verilmelidir.
Endüstri ilişkileri ve iş piyasalarındaki bu dönüşümlerin Türkiye açısından da ciddi bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. Gelişmiş batı toplumlarında kabul gören liberalleşme sürecinin aynı etkinlikle henüz sosyal yapı eksikliklerini tamamlayamamış olan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde de yaşanmasını beklemek büyük bir yanılgı olacaktır.
Çünkü refah seviyesinin artarak refah ortamının yaygınlaştığı Batıda devletin yeni yasal düzenlemelerle yapılandırmaya ve korunmaya ihtiyaç duymayacağı kadar yerleşmiş sosyal normları mevcutken; Türkiye gibi henüz sanayileşme sürecine geren ülkeler için bu sosyal normlar sarsıntı içine girmiştir. Batı, bu sosyal normları iki yüz yıla yaklaşan mücadeleler sonucu elde etmişken, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, Batıdaki bu tecrübelerin sonuçlarındaki kazanımları kısa sürede ithal ederek, uygulamaya başlamıştır. Bu nedenle sosyal normların benimsenip yerleşmesi için, ülkemizde devletin yönlendirici desteğine ihtiyaç vardır. Ancak küreselleşmenin hız kazandığı günümüzde Türkiye’nin hem sosyal normlarını geliştirmesi hem de rekabet gücünü artırması zorunluluğu karşısında nasıl bir denge kurulması gerektiği, üzerinde durulması gereken en önemli problemlerden biridir. İnsanlar yaşamlarını anlamlı bir şekilde sürdürebilmek için, gelecek hakkında umut beslemek zorundadırlar. Bu açıdan baktığımızda küreselleşme, insanlık için iyi bir tecrübe alanı oluşturmaktadır.
Kısacası küreselleşmenin hız kazandığı günümüzde verimliliğe dayanan ücret politikası, gerek ekonomik istikrarın sağlanmasında, gerekse rekabet gücünün artırılmasında, anahtar bir rol oynamaktadır. Bu nedenle özellikle gelişmiş ülkelerde, verimlilik esasına dayanmayan düşük veya yüksek ücret politikası uygulamalarına son verilmiştir.
2.3.KENTLEŞME
2.3.1. KENTLEŞME VE YENİ KENTSEL SORUNLAR
Kentleşme, kavram olarak, kent sayılarının artması ya da mevcut kentlerin büyümesi olarak ifade edilebilir. Kentleşmenin, bu anlamlar dışında, kente özgü yaşam biçimlerinin ve kentsel kültürün yaygınlaşması anlamına gelen niteliksel bir anlamı daha vardır. Genel olarak; “Nüfusun kentlerde toplanma eğilim olarak kendini gösteren olay” (Meydan Larousse, 19: 6627) olay olarak tanımlayabiliriz. Kent ise “mal ve hizmetlerin, üretim dağıtım ve tüketimi sürecinde toplumun sürekli olarak değişen gereksinimlerini karşılamak için ortaya çıkan bir ekonomik mekanizmadır. Bu genel tanımın dışında, bir yerleşmeye kent adının verilebilmesi, genellikle nüfusun tarım dışı kesimlerde çalışmasına bağlıdır” (Keleş, 2002: 75). Kentleşme her şeyden önce bir değişim sürecidir ve bu süreç yaşam tarzlarında ortaya çıkan köklü değişikliklerle birlikte görülür. Batıda kentleşmenin ortaya çıkışını feodal dönem sonrasıyla yaygınlaşmasını ise sanayi devrimiyle başlatmak mümkündür. Kentin basından beri para ve ekonomisinin ve ticaretin merkezi olması durumuna, büyük sanayinin ve kitlesel üretimin kette kurulması yönü eklendiğinde, kırsal alandan kopan, tarımla ve zanaatla işgal olan nüfusun kentteki sanayilerde istihdam edilmesi söz konusu olmuştur. Yüz
yıllardan beri kentler ekonomik gelişmeye öncülük etmiş endüstri ve ticaretin merkezi olmuş, bilim ve teknolojideki ilerleme ve hukuk ve devlet sistemlerinin oluşumu da hep kentlerde ortaya çıkmıştır. Ayrıca kentler kültürler arası bilgi alış verişinin hızlanmasını sağlayan bir rol oynamıştır. Kentlerde bütün bu olumlu özelliklerinin yanı sıra kontrolsüz şehirleşmenin getirdiği bir çok olumsuz problem de ortaya çıkmaktadır. Fakir ketlilerin oluşması, sınıf farklarının belirginleşmesi, şehirlerin fiziki görüntüsündeki eksiklikler, alt yapı eksiklikleri, sağlıksız iskan tarzları, trafik sorunları, mesleksizlik, kalitesiz eğitim ve gelir dağılımındaki sorunlar bu problemlerin en başta gelenleridir. Kentleşmenin olumlu ve olumsuz yönleri göz önüne alındığında, ne kadar önemli bir sorun olduğu rahatlıkla kavranabilir. Çünkü kentleşme hareketleri, toplumların ekonomik ve sosyo-kültürel yapısındaki değişimleri de beraberinde getirir. Bu açıdan baktığımızda kentleşmeyi sadece bir nüfus hareketi olarak ele almak yanlış bir değerlendirme olacaktır. “Tarih boyunca her çağın ve uygarlığın kendine özgü kentleri var olagelmiştir. İnsanların yerel ve ortak gereksinimlerini karşılamaları için bir araya toplanmalarından doğan kentler, her çağda ve uygarlık içinde belli bir düzenleme gerektirmiştir” (Keleş, 2002: 79). Dolayısıyla kentleşme, sanayileşme ve modernleşmenin yarattığı toplumsal yapıda, köklü niteliksel değişmelerin olduğu bir süreçtir. Tarım toplumu yerine endüstri toplumunun ağırlık
kazandığı ve bilgi toplumunun temellerinin atıldığı bir süreçtir. Kentleşmeyle birlikte aile yapısından üretim biçimlerine kadar hayatın her alanında köklü değişimler ortaya çıkmıştır.
2.3.2. KENTSEL DÖNÜŞÜM VE DEVLET ANLAYIŞINDA DEĞİŞİM
2.3.2.1. Emeğin Yeniden Üretimi
Gelişmiş ülkelerde, 1950’li yıllardan sonra birikim stratejileri ve sermayenin birikimi ön plana çıkarken, aynı dönemde az gelişmiş ülkelerde ithal ikameci sanayileşme modelleri ağırlık kazanmıştır. Bu stratejilerin en önemli ve ortak özellikleri, devletin birikim sürecindeki merkezi rolüdür. İki strateji arasındaki en önemli fark ise; gelişmiş ülkelerde devlet, biriken sermayenin nasıl kullanılacağı doğrultusunda politikalar izlerken, az gelişmiş ülkelerde devlet, sınırlı sermaye ile gelişim sürecini nasıl gerçekleştireceği sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. Bu durum gelişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkelerdeki devletin rolünün farklı çizgilerde gelişmesine yol açmıştır. Gelişmiş ülkelerde geniş ölçekli refah devleti uygulamaları, aşırı birikimin kullanılması ve aktarılması sonucu mümkün olmuştur. Kuşkusuz kentler bu tür bir aktarımın ve refah devleti uygulamalarının merkezinde yer almıştır. Bu dönemde eğitim, sağlık konut ulaşım alanında yapılan
yatırımlar, kent alanlarının bu doğrultuda tanımlanmasının en önemli nedeni olmuştur. Az gelişmiş ülkelerde durum biraz daha farklıdır. Sermaye birikiminin sınırlı olması, kaynakların öncelikli olarak sanayiye yönlendirilmesini beraberinde getirmiş ve devletin kentsel alanlara yapılan yatırımları sınırlamasına neden muştur. Dolayısıyla bu durum kentsel altyapı ve tüketime ayrılan kaynakların sınırlanmasına yol açmıştır. Bunun sonucunda, kentleşme sonucunda ortaya çıkan problemler devletler tarafından karşılanamamış, bu sürecin getirmiş olduğu sorunların çözümü yerel toplulukların insiyatifine bırakılmıştır. Çarpık kentleşme, gecekondulaşma ve benzer oluşumlar bu tür çözümlere örnek olarak gösterilebilir. Az gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan en önemli yapısal sorun, devletin müdahalesinin sınırlanması sonucu ortaya çıkan meşruiyet sorunudur. Ancak devletin yetersiz müdahalesinin, kriz yaratmasını önleyen bazı mekanizmalar ortaya çıkmıştır. Gecekondulara mülkiyet hakkı verecek olayın çözüm kazanması buna örnek olarak gösterilebilir. Toplumun bu kesimi, kendi olanakları ile toplumsal sorunların çözümüyle birlikte, devletin sınırlı imkanlarından yararlanmak için kurumsal düzeyde de katılım sağlamaya özen göstermiştir. Ancak bu tür katılımların da meşru ya da demokratik olup olmadığı da tartışmaya açık bir durum yaratmaktadır.
Konuyu toparlayacak olursak, İkinci Dünya Savaşı’ndan 1980’li yıllara kadar uzanan bu dönemde gelişmiş ve gelişmekte
olan ülkelerde, kentsel değişim sürecinin merkezinde emeğin yeniden üretimi sorunu vardır. Bu süreç, gelişmiş ülkelerde devletin müdahalesi ile şekillenirken, az gelişmiş ülkelerde sorun yerel topluluklar tarafından çözüme kavuşturulmuştur.
2.3.2.2. Sermaye Ağırlıklı Kentsel Dönüşüm
Hem gelişmiş ülkeler hem de gelişmekte olan ülkeler 1980 sonrası dönemde hızlı bir dönüşüm süreci içine girmişlerdir. “Değişme sosyal yapının her tarafında zincirleme reaksiyonlar şeklinde kendini gösterir. Onun için her toplum daima değişme halinde olmakla beraber, birbirine bağlı ve tabi müesseselerin, ilintilerin ve değerlerin her zaman denge halinde kaldığı bir sistemdir” (Kıray, 1982: 16 ). Dolayısıyla son dönemlerde ortaya çıkan değişim sürecinin değişen dengeleri ifade ettiğini söylemek mümkün olacaktır. IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların etkisiyle uygulanmaya başlayan neo-liberal politikaların yaygınlaşması, emeğin yeniden üretimini ön plana çıkaran kentleşme politikalarının son bulmasına neden olmuştur. Yani neo-liberal politikaların ortaya çıkmamsıyla birlikte devlet merkezli gelişme stratejileri ve sosyal devlet uygulamaları son bulmuştur. Bunun yanında sermaye birikim süreci ve sermaye hareketlerinin coğrafyası da değişime uğramıştır. Bu yeni dönemde, üretim ilişkileri ve sermayenin dolaşımında,
küreselleşme giderek güçlenen bir olgu haline gelmiştir. Devletin yeni düzendeki rolü de köklü bir değişime uğramıştır. Devlet kentsel hizmetlerden ve yeni üretim ilişkilerinden çekilmiş, yerini artık özel sektöre bırakmıştır. “Eğitim, sağlık, ulaşım ve benzeri türden hizmetlerin sağlanmasından devlet, dereceli olarak çekilirken çekilmediği alanlarda da hizmetin sağlanmasını ihale ve benzeri yöntemlerle özel sektöre bırakmıştır.”(Şengül, : 5). Bu yeni oluşum süreci, refah devletinin çözülüşünün, sentsel alandaki yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Arık sermaye evrensel düzlemde bir hareketlilik kazanmış, devletler bu alanda daha az müdahaleci hale gelmişlerdir. Bu oluşum yerel birimlerin ve özel kuruluşların, uluslar arası alanda iyi bir yer elde edebilmek için, birbirleriyle sıkı bir rekabet içine girmesini sağlamıştır. Gelişmiş ülkelerde yerel yönetimler, sermayenin desteklenmesine yönelik bir müdahale anlayışına yönelmişlerdir. Devletin, merkezi ve yerel yönetim düzeylerinde, birlikte tüketim alanından özelleştirme ve benzeri politikalarla çekilirken, sermaye merkezli politikalara yöneldiği gözlenmektedir.
Kamu sektörünün elinde bulunan kaynaklar daha önceki dönemde ihmal edilen kentsel alt yapının iyileştirilmesine ayrılmıştır. Ancak az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki dönüşüm, kendi dinamiklerinden çok Dünya Bankası gibi uluslar arası kuruluşların yönlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Kısaca özetleyecek olursak, 1980 sonrası dönemde gelişmekte olan ve
gelişmiş ülkeler hızlı bir dönüşüm sürecini yaşamaktadırlar. Bu dönemin en önemli özelliği ise, sermayenin desteklenmesine yönelik politikaların ön plana çıkması olmuştur.
2.4.ÖZELLEŞTİRME
2.4.1. KAVRAM OLARAK ÖZELLEŞTİRME
Kısa bir tanımla özelleştirmeyi kamu sektöründeki bir işletmeyi veya etkinliği özel sektöre devretmek olarak tanımlayabiliriz. Yani kamu iktisadi teşebbüslerinin (KİT) özel kesime satışı, devri ve kiralanması, yönetim ve mülkiyetinin özel kesime aktarılması olarak anlaşılabilir. Geniş anlamda ise kamu iktisadi teşebbüslerinin sınırlandırılmasıdır. Bu bağlamda sadece KİT’lerin değil, diğer kamu ekonomik harcamalarının da özel sektöre kiralanması söz konusudur. Mülkiyet devrinin yanında, bu tür kuruluşların özel kesime kiralanması, kamu kesimi tarafından üretilen mal ve hizmetlerin finansmanının özel kesim tarafından sağlanması, yönetimin özel kesime devri, mal ve hizmet üretimindeki kamusal tekellerin kaldırılması ve kurumsal alanda serbestleşme de özelleştirme kavramı içinde yer aylaktadır. Özelleştirme ilk defa1983 yılında özel hale getirmek, sınai ve ticari hayattaki mülkiyeti ve denetimi, kamu kesiminden özel kesime aktarmak” olarak tanımlanmıştır. Özelleştirme politikaları,
bütçede önemli açığa yol açan kamu harcamalarının kısıtlanması amacıyla uygulanmakta ve devletin ulusal ekonomi içindeki etkiliğini azaltmaktadır.
Türkiye’de liberal ekonominin uygulanmaya çalışıldığı bu dönemde devletin yatırımlardaki payının azalması gerektiğini dış kuruluşlar da sıkça gündeme getirmiştir. Bu kuruluşlardan en önemlisi Dünya Bankası ve 1951 yılında yayınlamış olduğu Baker raporudur. “Bu rapora göre devlet yatırımları özel girişimlerin özendirilmesi için gerekli olan ve özel girişimcilerin yatırım yapamayacakları ulaşım, haberleşme gibi alanlara yoğunlaştırılmalıdır” (Çavdar, 1992: 221). Ayrıca rapor Çavdar’ın da belirtmiş olduğu gibi özel girişimin gelişmesini teşvik için devlet işletmeciliğinin sınırlandırılmasını, buna karşın firmalar arasında ikili ilişkilerin geliştirilmesini de önermekteydi. Ülkemizde ağır sanayi kuruluşları üzerinde gerçekleşen ilk özelleştirme uygulamaları da Dünya Bankasının talimatları doğrultusunda ve devlet üzerindeki yükün azaltılmasına ve özel sektörün teşvikine yönelik olarak uygulamaya konulmuştur. Bu dönemde ortaya çıkan yeni ekonomi politikalarının başlıca amaçları; “ ekonominin dış rekabete açılması, yabancı sermayenin özendirilmesi, dış satımın artırılması, ekonomide devlet sektörünün daraltılması, özel sektörün sermaye birikiminin özendirilmesi ve desteklenmesi, piyasa mekanizmalarının özgürce işlemesinin sağlanması” ( Çavdar, 1992: 227) olarak sıralanabilir.
2.4.2. ÖZELLEŞTİRMENİN AMAÇLARI
Kamu açıklarının, mali piyasalardan hazine aracılığı ile karşılanması, kaynakların dengeli kullanımını ve optimal dağılımın sağlanmasını engellemektedir. Kamu iktisadi teşebbüslerinin performansının yetersiz kalması, özel sektörü9n gelişmesine de engel teşkil etmekte, iktisadi alanda KİT’lerin neden olduğu olumsuz mali oluşumlar ve fiyatlandırmalar, özel firmaların rekabet alanlarını kısıtlamaktadır. Özelleştirme; “Kamu sektörünün verimsizliğini azaltmak, serbest piyasa düzeni içinde sermaye piyasasını güçlendirmek ve döviz gelirlerini artırmak gibi ekonomik amaçları gerçekleştirirken; sınai mülkiyeti halka yaymak ve tam bir liberal ekonominin gereklerini uygulamak da özelleştirmenin temel amaçları arasındadır.” (Cevizoğlu, 1989: 23). Dolayısıyla özelleştirmeyle birlikte var olan mevcut sistemler çöküntüye uğramıştır. Kaba bir tabirle devlet artık şirket yönetmeyecek, sanayi alanındaki uygulamalar özel sektöre bırakılacaktır.
“İstanbul’da yapılan uluslar arası bir seminerde sunulan bildiride özelleştirmenin amaçları şu şekilde özetlenmiştir:
a. Hükümetin finansal ve yönetimsel yükünü azaltmak, b. Rekabeti artırmak, yatırımlarda verimliliği yükseltmek ve etkinliği geliştirmek,