• Sonuç bulunamadı

Aşık Paşa

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Aşık Paşa"

Copied!
6
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

İstanbula döndü. Bu tarihde ekki hocası Saçlı Emir Efendi, İstanbul kadısı bulunuyordu. Onun mahkeme kâtibi oldu. Âşık Çelebi, bun­ dan sonra kadılık hayatına atıldı. 957 (1547)- de Silivri kadısı oldu. B'il’ahare Piriştineye ta’yin edildi. Buradan Serfiçe ve daha sonra da Narda kadılıklarına nakledildi. Nardada iken iki mütegallibin asılsız isnadları netice­ sinde azledildi ve Alâiye kadılığına gönde­ rildi (970 == 1562). Âşık Çelebi, bulunduğu bu son yerden hiç te memnun değildi. Kanunî Süleyman’ın «Halk içinde mu’teber bir nes­

ne yok devlet ıgibi» mısraıyla ibaşlıyan meş­ hur gazelini tahmis ederek padişaha takdim fırsatım buldu. Bunu müteakiıb Niğbolu ka­ dılığını elde etti. 971 (1563) de Rusçuk ka­ dısı oldu. 973 (1566) yılı sonlarında, Belgra- da gitmek üzere Rusçuk önünden geçen do­

nanmayı istikbale gelmemesi dolayısîle azledildi.

İkinci Selim, Belgraddan İstanbula gelir­ ken Âşık Çelebi’nin yeni hükümdara takdim ettiği bir gazeli takdir ve memnuniyetini mu- cib olduğundan padişah, yüz elli akçe tahsi­ sat ile ¡ona Kırtova kadılığını tevcih etti. Fa­ kat 976 (1568) da buradan da azledildi. Âşık Çelebi, meşhur tezkire sini bu tarihlerde ha­ zırlamıştı. Bunu İkinci Selime ve Arabca yaz­ dığı «Şakaik Zeyli» ni de sadr-ı â’zam Sokul- lu Mehmed paşaya takdim etti. Mükâfat ola­ rak kendisine, bu sefer kayd-i hayat şartıyla, Üsküb kadılığı verildi. 976 (1572) da Üsküb- de vefat etti ve orada gömüldü. Ölümüne, Bursalı Cenanî: «Âşı'k sefer eyledi cihandan» tarihini söylemiştir.

Osmanlı ilim ve edebiyat hayatının en parlak bir devresini yaşamış olan Âşık Çele­ bi, doğru, biraz lâubal'i mizaçlı, neş’eli bir zattı; nüktedan, lâtifeci idi. Tab’an sahî idi; dostlarına karşı vefakârdı. Devrinin birçok büyüklerine, ilim ve edebiyat müntesibleri- ne de kendini sevdirmişti. Edebî kültürü kuvvetli, medrese tahsili de mükemmeldi. Maamafih o, İslâmî ilimlerden ziyade edebi­ yatla iştigal etmiştir. Âşık Çelebi, on altıncı asrın orijinal bir şairi, güzel bir münşisi; Me- şair-üş-şuarası da bizdeki tezkireciliğin yük­

sek bir mahsulü sayılmağa cidden lâyıktır. Âşık Çelebi, te’lif ve terceme suretiyle, on­ dan fazla eser vücuda getirmiştir. Onun en mühim ve en çok şöhret kazanan eseri «Me- şair-üş-Şuara» adını taşıyan büyük tezkire­ sidir. Meşair-üş-Şuara 974 (1566) de ikmal edilmiş ve o sene içinde ikinci Selime takdim olunmuştur. Uzun mukaddimesinde şairin kendi hayatına dair de mühim ma’lûmat var­

dır. Meşair-üş-Şuara, üslûb i’tibariyle tasan- nu’lu ıbir ifadeye malikdir. Âşık Çelebi bun­ da, inşadaki maharetini göstermek için hayli tekellüfe düşmüştür. Meşair-üş-Şuara'da, di­ ğer tezkirelerde olduğu gibi, isimlerde hu- ruf-ı heca tertibi ta’kib edilmemiş; şairler eb- ced tertibi esas tutularak sıralanmıştır. Hic­ rî sekizinci, dokuzuncu asırlarla Âşık Çele­ binin muasırı bulunan şairlerden iki yüz sek­ sen iki zatın terceme-i haliyle eş’arından müntehab parçaları ihtiva eden bu tezkire­ nin yazma bir çok nüshaları mevcuddur Fa­ kat bunlar arasında en mükemmel nüsha mil­ let (Ali Emin) kütübhanesinde mahfuz olan yazmadır. Bu yazmada, tezkirede isimleri münderiç şairlerden bir çoğunun m inyatür­ leri de mevcuddur. Âşık Çelebi tezkiresinin en mühim kıymeti, t er acim-i ahvalin doğru­ luğunda, bahsettiği şairlerin halet-i nahiye­ sini samimî bir görüşle tahlil ve büyük bir kudretle tasvir etmesindedir. Nesir- ve nazım hakkında mufassal ma’lûmatı ihtiva eden Meşair-üş-Şuara’mn uzun mukaddimesinde Âşık Çelebi aynı zamanda devrinin edebiyat telâkkisine de tam ma’nasiyle terceman ol­ muştur. Hulâsa Meşair-üş-Şuara, tedkikle- rindeki vusukiyet, sıhhat i’tibariyle on altın­ cı asrın nihayetine kadar yazılan tezkirele­ rimiz arasında en ziyade ihticac ve istifade­ ye şayan değerli bir eserdir.

Âşık Çelebi, daha Serfiçede (964 = 1556) iken bir «Divan» tertibine başlamıştır. Onun bugün Millet Kütübhanesinde (Manzum eser­ ler kısmı, numara 263) ba’zı sahifeleri kop­ muş, eksik bir divanı mevcuddur. Bu divan­ da Kanunî Süleyman, Muhyiddin Efendi, Hoca Çelebi, Müftü Zade Efendi, Şerif Za­ de, İzni'kli Ali Çelebi hakkında on dokuz kaside olduğu gibi, İkinci Selim için yazılmış bir murabba’ da vardır. Bunlardan başka ter­ ci’ ve terkib-i bendlerle murabba’, tahmis ve gazel olarak Âşık Çelebinin mahdud şiir­ leri mukayyeddir. Mecmualarda tesadüf edi­ len şiirlerden bir çoğu da bu divanda yoktur. Onun, sadece devrinde tezkiresiyle değil, şi­ irleriyle de şöhret kazandığını nazire mec- mualariyle diğer mecmualarda gördüğümüz bir çok şiirlerinden anlıyoruz. Şiirlerinde ek­ seriyetle aşkı ve âlâm-ı aşkı terennüm eden Âşık Çelebinin bu sahadaki eserleri, nesrinin zıddına olarak, ekseriya sade bir dil ve çok tabii bir üslûbla yazılmış; samimî, oazib bir eda taşır.

Âşık Çelebinin bunlardan maada, Hüseyin Vaizin «Ravzat-üş-şuheda», İmam Gâzâlînin «Et-Tibr-ül-Mesbûk fi Nesayih-il-Mülûk»

(2)

ÂŞIK 598 ÂŞIK Hatib Kasım oğlunun «Ravz-ül-Ahyar», İbn

Teymiyenin «Es-siyaset-üş-şer’iyye fi islâh- ir-râî ve-r-raiyye», Taşköprü Zadenin «Eş- Şakaik-un-Nu’mâniyye fi ulema-id-Devlet-il Usmaniyye» si olmak üzere Farsça ve Arab- cadan tercemeleriyle iki «Hadis-i Erbain» tercemesi, Sokullu Mehmed Paşaya takdim ettiği «Zeyl-i Şakaik», Kanunî Süleymanın Sigetvâr seferine aid «Siget Nâme», Bursa ¡güzellerini tasviren yazdığı «Şehrengiz-i Bur­ sa» ve münşiyane yazılmış mahkeme ilâm ­ larından müteşekkil «Mecmua-i sukük» gibi kıymetli eserleri de mevcuddur. İbn Teymi­ yenin yukarıki eserini «Mı’rac-ül-Eyale fi Minhac-il-Adâle» adı ile tevsian İkinci Se­ lim namına terceme etmiştir. Ahlâk ve siya- siyat-ı as'keriyeden bahis ve 'kırk bab üze­ rine müretteb bulunan bu tercemenin İstan- bulda Aşır Efendi kütübhanesinde. bir nüs­ hası bulunduğunu Bursalı Tabir Efendi bil­ dirmektedir.

M e ’ h a z ' l e r : Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı müellifleri, c. 2. İstanbul 1933; Sa’­ deddin Nüzhet Ergun, Türk şairleri, c. 1; Meiı- med Halid, Meşair-üş-şuara, Azerbaycan yurd bilgisi, sayı 27, 1934; İbrahim Alaeddin, Meşhur adamlar ansiklopedisi, c. 1, 1933/935; Ş. Sami, Kamus-ül-A’lâm, c. 4, 1314; Lâtifi tezkiresi, İs­ tanbul 1314 (ikdam neşriyatından); Faik Re- şad, Eslâf, İstanbul 1312. M. Şakir Ülkütaşır

ÂŞIK Ömer.

17 ncı asrın en ma’ruf ye­

niçeri saz şairlerindendir. Ekseriya askerle beraber sefer ve hazarda Rumeli tarafların­ da bulunm uş,'1119 (1707) de vefat etmiştir. Aydınlı veya Kırımlı olduğu hakkında riva­ yetler mevcudsa da son tedkikler neticesinde Konya köylerinden «Gözleve» de doğduğu anlaşılmıştır. Bir takım menkıbeleri âşıklar arasında hâlâ devam eden Âşık Ömer’in cenk vakalarını, serhad hâdiselerini anlatan mü- teaddid manzumeleri vardır. Muhtelif kah­ ramanlık şiirleri yazan Âşık Ömer de cen­ gâverlik hissi, dinî Sofiyane hislerle imtizaç etmiş ve cenk şiirlerinin dahilî nescini teş­ kil eylemiştir. Âşık Ömer, gördüğü veya otur­ duğu muhtelif şehirler hakkında da arasıra tavsiflerde bulunur, yahud kal’alan medh- eder, kendi hususî hayatına, aşk macerala­ rına aid de birçok manzumeler yazmıştır. Müstakim Zadenin verdiği ma’lûmata göre «Tanbura» çalmakla da iştihar eden bu şair, şimdiye kadar bildiğimiz saz şairleri arasın­ da en çok eser yazmış olan bir şahsiyettir. Konya müzesiyle, Süleymaniye kütübhane- sine nakledilen Yahya Efendi

kütübhanesin-de birer yazma divanı mevcud olan şairin binlerce manzumesi vardır. Konya müzesin­ deki nüsha büyük hacimde 669 sahife oldu­ ğu halde yine şairin bütün eserlerini muh­ tevi değildir. Hususî ellerdeki mecmualarda 'da onun daha birçok manzumelerine tesadüf edilir. Bu şiirlerin büyük bir kısmı aruz vez- niyledir.

Âşık Ömer, klâsik edebiyatın çok fazla te ’siri altında kalmıştır. Divanı, -Fuzulî baş­ ta olduğu halde- bir takım divan şairlerine söylenilen nazirelerle doludur. Onun aruzla yazdığı şiirler, imale ve zihaflarla doludur. Ekseri saz şairlerinde görüldüğü gibi onda da kelime ve vezin ihmallerine tesadüf edilir. Arabca ve Farsça kelimeler kullanmak husu­ sunda fazla mütesallif olan şairin aruzla yaz­ dıklarında nadiren güzel parçalar da vardır. Klâsik şairleri bile gıptaya düşürecek olan bu bedialar, onun kuvvetli bir san’atkâr ol­ duğunu isbat edecek mahiyettedir.

Âşık Ömer, hiç şübhesiz çok yazmak me­ rakına düştüğündendir ki, birçok manzume­ lerinde muvaffakiyet gösterememiş ve ekse­ riyetle âdı bir nâzım olabilmekten kurtula­ mamıştır. Hece vezniyle yazdığı birçok man­ zumelerde de lüzumsuz Arab ve Acem keli­ me terkibleri bulunduran şair, bir kısım man­ zumelerinde ise tamamen halk zevkini te­ rennüm edebilmiştir. Bunlar, şairin ruhun­ dan kopma feryadlardır. Fakat bu nevi’ şi­ irler, onun divanında, tıpkı aruzla yazdığı güzel manzumeler gibi, azdır.

Son devirlere kadar şöhretini muhafaza etmiş ve âşıklarca üstad tanınmış olan Âşık Ömer, bu asrın ve bütün asırların en ma’­ ruf şahsiyetidir. Ziya Paşa bile Emil terce­ mesi mukaddimesinde, lalasının Aşık Ömer ve Gevheri şiirlerinden bir takım parçaları ezber bildiğini, kendisinin de onları okuma­ ğa heves ederek, hattâ Âşkı Ömer ve Gev- herî’ye bir takım nazireler yazdığını kayde­ diyor.

M e ’ h a z l e r : Fuad Köprülü, Türk saz şairleri, Sa’deddin Nüzhet, Âşık Ömer hayat ve

eserleri. Sa’deddin Nüzhet Ergun

ÂŞIK Paşa.

Sekizinci (milâdî on dör­

düncü) asrın ilk nısfında Anadoluda yetişen Türk şair ve mutasavvıflarının en meşhurla­ rından biri olan Âşık Paşa 670 (1272) de Kır- şehirde doğdu. Pederi, Babaî tarikatinip mü- essisi olan meşhur «Baba İlyas b. Aliyy-il- Horasanî» nin oğlu, Baba Muhlisdir. Tarihî menba’ların kayıtlarına göre Baba İlyas, Cengiz fetretini müteakib mevlidi olan

(3)

H'o-Tasandan Anadoluya hicret ederek Amasya civarında yerleşti. Baba İlyas, az zaman zar­ fında büyük bir nüfuza sahib, teveccühe maz- har oldu. Etrafına pek çok mürid topladı. O, bu müthiş nüfuzunu Selçuk saltanatı aleyhine kullanmakta gecikmedi; Alâüddin Keykübad oğlu «Gıyas-üd-Din Keyhusrev-i Sânı» ye karşı bir isyan hazırladı. Fakat, ne­ ticede mağlûp oldu ve Selçuk sultanı elinde maktul düştü (642 = 1244).

Babasının büyük nüfuz ve şöhretine varis olan oğlu Şeyh Baba Muhlis ise, Karaman­ da ve bir rivayete göre Selçukîlerin inkıra­ zını müteakib Yunanda, ya’ni Konyada altı ay kadar dervişane bir hâkimiyet te ’,sis ede­ rek hayli i’tibar kazandı. Bil’ahare mevkiini Karamanlılar sülâlesine terke mecbur olarak buradan ayrıldı ve Kırşehirine giderek ora­ da yerleşti. İşte, Âşık Paşa bu sırada Kırşe- hirde doğdu. Âşık Paşanın asıl adı «Ali» dir. Oğuz Türklerinden nüfuzlu ve sahib-i servet ¡bir sofu âileye mensub olan Âşık Paşa dev­ rinin bütün İslâmî ilimlerini ciddî surette tahsil etti; kuvvetli, metin bir tasavvuf ter­ biyesi aldığı gibi Arab ve Acem edebiyatını da ariz ve amik tedkik eyledi. Bilhassa İra­ nın mutasavvıf şairleri onun kuvvetli bir il­ ham kaynağı olmuştur. O, çocukluğundanbe- ri etrafını dervişlerle, ehl-i tasavvufla muhat gördü; binaenaleyh bütün çocukluğu, genç­ liği hep tasavvufî telâ'kkiyatı dinlemekle, işitmekle geçti. Âşık Paşa kibair, zarif, zen­ gin ve cidden âlim bir şahsiyet olup, Sofi­ yane şiirler yazmış, zahidane bir hayat ya­ şamıştır. Maamafih onun, Mevlâna ve Hacı Bektaş gibi, büyük nüfuz ve kudreti dolayı- siyle devrinin siyasî faaliyetlerinde de mü­ essir olduğu muhakkaktır.

Âşık Paşa, Anadoluda dervişlik, Sofilik cereyanlarının kuvvetle devam ettiği her sa­ hada müessir olduğu bir devirde yaşadı. O, bu cereyanlara yazılariyle, telkinatiyle, ge­ niş ölçüde, karıştı. Onun da, ecdadı gibi, mu­ hiti kalabalık bir mürid zümresiyle dolu idi. Kırşehirde mühim bir zaviye te’sis etmişti. Pek zengin vâkıflara malik olan bu zaviye asırlarca bir merkez oldu. Zengin, debdebeli bir hayat-i zahidane yaşıyan Âşık Paşa 733 (1333) senesi sefer ayının on üçüncü salı ge­ cesi Kırşehirde vefat etti. Vefatında altmış üç yaşında idi. Kendisi için yaptırılan türbe dahilinde medfundur. Müzeyyen ve mimarî bir kıymeti olan bu türbe, bugün harab bir halde olup Kırşehir dışındaki tepeler üzerin­ de, metrûk bir mezarlığın ortasında bulun­ maktadır. Bursalı Mehmed Tahir, türbenin

kapısı bâlâsında gayet nefis mermerler üze­ rine, Âşık Paşanın tarih-i vefatım (aynı za­ manda tarih-i tevellüdünü) bildiren aşağıda­ ki kıt’anm yazılı olduğunu kaydeder (Türk derneği, yıl 1, sayı 1, s. 15).

sly * «11^3 .—As —ü -»-I-1 * 3 »

j l j y U l 0 4 A.L

J.İJ i U i-jt £>- ju ö u ü

670 733

.¿Ms j j > '— ‘ ■ •0 «ü “ •O:"'

«Âşık paşa tübesine mahsus aenev bin lira mikdarı vakıf hâlâ mevcud ve türbe-i âlileri ga­ yet ma’mur olarak ziyaretgâh-ı ârifan bulun-, muştur.»

Kendisine Âşık lâkabı, âşıkbillâh olduğu için verilmişti. Paşa (o zamana göre Beşe) unvanı ise, bir kelime-i tevkiriyeden ibaret olup sahib-i dârât bulunduğuna binaendir. Âşık Paşanın hayatı hakkında bugün pek az malûmata malik bulunmaktayız. Oğlu Elvan Çelebi, ecdadının hayat ve menakıbi hakkın­ da bir eser yazmışsa da bugün bu eserin münderecatına dair ma’lûmatımız, ancak Ca- mi’-ün-nezâir ve kenz-ül-kübera gilbi birkaç menba’da kayıtlı olan na kâfi iktibaslara münhasırdır.

Âşık Paşanın «Garibnâme» adı ile ma’- ruf olan bir eseri ile bir de «Gazeliyat» ı var­ dır. Şu kadar ki ba’zı kaynaklar, onun Risâ- let-ün fi beyan-is-sema’» ve «Kitab-un-Nazm min-et-tesavvuf» adında daha iki eserinin mevcudiyetinden .bahsederler. Bunlardan Garibname, Sofiye nazariyatını Farsça bilmi- yen Türklere öğretmek için yazılmış ta’limî bir eserdir. Buna, birçok menba’larda «Maa- rifnâme», «Divan-ı Âşık Paşa» adları verildiği yazılı ise de, yanlıştır. Çünkü bizzat Âşık paşa, eserinde: «Bu garibname eğer geldi dile —- Kim bu dil ehli dahi ma’ni bile» be- yiti ile kitabının adını tasrih etmiş bulun­ maktadır (1). Mesnevi tarzında yazılmış uzun bir eser-i manzum olan Garibnâme, on baba ve her bab da on destana ayrılmıştır. Bunlardan her destan ayrı ayrı efkâr-ı

So-(1) Bizim, Samsun Gazi Kütübhanesi yazmaları arasında (No. 24) vaktiyle tedkik ettiğimiz, 826

(1422) da istinsah edilmiş, eski bir Garibname nüshasının Farsça mukaddimesinde (varak 3) kırmızı mürekkebi® « ö')' oL —>Y' o-i*j ...» « ...UİU j» j V » suretinde kitabın

adına işaret edilen bir kayda, mezkûr ismin bir istinsah hatası olması dolayısiyle sıhhatine kani olmamakla beraber, tesadüf etmiş olduğumuzu da burada bilmünasebe kaydedelim,

(4)

ÂŞIK 600 ÂŞIK fiyeyi icmal eder ki vahdetten, ruh ve vü­

cuttan, istikbal, hal ve maziden, anasır-ı er- baadan, havass-i hamsdan, tekvinin altı gü­ nünden, yedi kat gökten, iekiz cennetten, dokuz nefisden ve nihayet aded-i kâmil olan on ile onun ihtiva ettiği on mevzu’dan bahs eder. Destanlar umumiyetle iki kısımdan mürekkebdir. Biri mukaddime mahiyetinde­ dir; diğeri bir âyet, bir Hadis veya her han­ gi bir mutasavvıf sözünün tefsiridir. Gariıb- nâmenin vezni «Fâilâtün fâilâtün fâilün» ol­ mak üzere remel-i müseddesdir. Eserde, ima­ le ve zihaflar göze çarpar. Kafiyelere gelin­ ce, bunlar da ekseriya kusurludur. Çok ke­ re kayda ve tevcihe riayet olunmakdıktan başka redifin bile aynı olmasına i’tina edil­ memiştir. Fakat Garibnâmedeki bu kusurlar, o devirde, sanıldığı gibi, Türk edebiyatının henüz iptidaî bir halde bulunduğundan değil, daha çok Âşık Paşanın hakikî bir şair, bil­ hassa san’atkâr olamayışından mütevelliddir. Müellif bu eserinde, heyecan ve tahassüsat- dan ziyade tasavvufun esas ve akaidini, m u­ ayyen düşünceleri sadece tebliğ etmek, öğ­ retmek kasdinde bulunmuştur. Netekim biz­ zat Âşık Paşa eserinin Farsça mensur mukad­ dimesinde ve metin sonlarına doğru: «Türkle- re hak yolunu göstermek, tasavvufun ince­ liklerini anlatmak, yanlış yollara gitmelerini men’etmek için bu eseri Türk diliyle yaz­ dığını kayd ve hattâ, devrin halet-i ruhiye- sini nazar-ı dikkate alarak, Türkçe yazdığı için kendisinin ayıblanmamasmı da işaret eder. Binaenaleyh, Garibnâme bir san’at ese­ ri olarak vücuda getirilmiş değildir. Garib­ nâme :

«Bu kitabın hatmi uş oldı tamam Toptolu yüz dasitan geldi tamam Yedi yüz otuz yılında hicretün Sözi irdi hatmine bu fikretün»

Beyitlerinden de anlaşılacağı veçhile 730 (1330) da, ya’ni Âşık Paşanın vefatından üç yıl evvel hitam bulmuştur.

Garibnâme’nin gerek İstanbul, gerek Bur­ sa, Konya, Manisa, Samsun (Gazi kütübha- nesi) ve saire gibi bir takım vilâyet kütü-b- hanelerinde de yazma nüshalarına tesadüf edilir. Bunlardan, Bayezid Umumî Kütüb- hanesindeki nüsha 861 (1456) de, Üsküdar - Kemankeş kütübhanesindeki 882 (1477) de, ve makalemizin haşiyesinde biknünasebe zikrettiğimiz Samsun Gazi kütübhanesinde­ ki nüsha ise 826 (1422) tarihlerinde yazılmış olmak i’tibariyle Garibnâmenin en eski nüs­ halarını teşkil eder. Lâleli kütübhanesinde bulunan bir Garibnâme nüshası da, Mısırda

Emir-üd-Dava Dâri-i Kebir Yaş Bey için ya­ zılmıştır.

Âşık Paşanın gazeliyatma gelince, bunlar da Sofiyane yazılmış eserlerden ibaretdir. Bu gazeller, her biri, ilk harfleri «elif, be, te., ilh» olmak üzere «ye» ye kadar Ara'b elifba sıra- siyle tertib edilmiştir. Paşanın Gazeliyatı dâha samimî, hele daha şairanedir. İhtiva ettikleri hararet ve heyecan dolayısiyle, o de­ vir için cidden yüksek sayılır. Bayezid umu­ mî kütübhane (No. 3633) ile Usküdarda Se­ lim Ağa kütüphanesinde (No. 232) mevcud iki Garibnâme sonunda Âşık Paşanın bu ga­ zellerinden otuz bir tanesi mukayyeddir.

Âşık Paşanın eserleri, on dördüncü asır Oğuz Türkçesinin karakteristik vasıflarını taşıyan bir lisanla yazılmıştır. Gerek eski tezkirelerde, gerek son devirde yazılan ba’zı tarih edebiyat kitablarımızda Âşık Paşa «Os- manlı Türkleri» nin ilk şairi olmak üzere gösterilmiştir. Bu zehab, ilk devreye aid ted- kikatm noksanından mütevelliddir. Âşık Pa­ şayı, orta zaman Anadolu Türk edebiyatı kadrosunun Sofi şairler zümresi içinde mü­ talâa ve tedkik etmek en doğrusudur. O da

eserlerine, o devirlerin öteki Türk şairleri gibi, İran çeşnisini, zevkini idhal edenlerden biri olmuş; asrının temayülât-ı ruhiyesine, -tekirlerine uymak lüzum ve mecburiyetini hissetmiştir.

M e ’ h a z l e r : Başlıca, Bursalı Mehmed Tahir, OsmanlI müellifleri, c. 1, İstanbul 1333; Faik Reşad, Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye, İs­ tanbul 13-29; Sa’deddin Nüzhet Ergun, Türk şairleri, c. 1; Köprülü Zade Mehmed Fuad, Türk edebiyatında ilk mutasavvıflar, İstanbul 1919; Lâtifi tezkiresi, İkdam neşriyatından, İs­ tanbul 1314; Bursalı Mehmed Tahir, Âşık Paşa, Türk Derneği Mecmuası, sayı 1, 1327; Köprülü Zade Fuad -Şihabüddin Süleyman, Yeni Os­ manlI Tarih-i Edebiyatı, birinci cild, İstanbul 1332; Tarama Dergisi, T. D. T C. neşriyatından, c. 1, 1934. m. Şakir Ülkütaşır

ÂŞIK Paşa Zade.

Dokuzuncu (on be­

şinci) asırda yaşam ış eski bir Osm anlı m ü ­ verrihidir. A sıl adı Alımed, m ahlâsi Aşıkî’dir. Ahm ed Âşıkî bu m ahlâsi üçüncü -batında ced­ di olan, m eşhur şair S o fi Âşık Paşaya nis- b etle alm ıştır. Babası, Ş eyh Y ahya b. Ş eyh Süleym an (G iese tab ’ı, s. 3, Selm an) adında bir -zattır. N esebi, -Baba İilyas ¡H-orasanî’ye m üntehidir. Âşık Paşa Zade, kendi ifadesi veçh ile «K ûşe-i feragatte teslim -i rıza gen ­ cinde fena ve sa-br hirkasın giyüb oturmuş» m üte\/azi’ bir derviş olduğundan ne zam anın­ da, ne de m üteakib devirlerde eh em m iyet ka­

(5)

zanamamış, ancak son zamanlarda tarihinin basılmasından sonra tanınmıştır. Ahmed Âşı- kî, takriben 803 (1400) tarihinde, Çorum’a merbut bir kaza olan Mecitözü’nün «Elvan Çelebi» köyünde (Elvan Çelebi, kaza mer­ kezine iki saat kadar mesafede kâin olup ha­ len de teşkilât-ı mülkiyeye dahil 853 nüfuslu bir karye halindedir) doğdu. Hayatını, ancak tarihindeki dağınık ba’zı kayıtlardan öğrene­ bildiğimiz Derviş Ahmed Âşıkî’yi, ilk olarak 816 (1413) da Geyve’de, Orhan Gazinin imamı İshak (İlyas) Fakı oğlu Yahşi Fakı’nm nez- dinde görüyoruz. 825 (1421) de onu tekrar, mevlidi olan «Elvan Çelebi» de, ceddinin tekkesinde buluyoruz. Müverrihin, bu tari­ he kadar olan hayatı meçhuliyet iiçndedir. 825 de, Düzme Mustafa vak’ası dolayısile, Köse Mihal oğlu Mehmed Bey mahbesi olan To'cad’dan Bursa’ya gelirken Divan Çelebi tekkesine uğramış ve Derviş Ahmed Âşıkî’yi de yanma alarak Ulubat köprüsü yanında ahz-i mevki’ etmiş olan İkinci Murad’m ordu suna getirmiştir (Tarih, s. 86). Müverrihin, yine, bu tarihten i’tilbaren geçen on beş yıl­ lık hayatı meçhulümüzdür. 840 (1436) da, onun Hicaza giderek haccı ifa eylediğini bi­ liyoruz. Âşıkî, Hicaza azimetinden evvel, Kon- yada bulunarak Sadreddin Konevî’nin zavi­ yesinde misafir oldu. Burada Şeyh Abdullâ- tif Makdisî’den el aldığı gibi Mısır’da ve Mekke’de de biç takım eazim ve urefay-i so­ fiye ile görüştü.

Ahmed Âşıkî, 841 tarihinde hacdan döndü. Bu yıl içinde Rumeli ümerasından İshak be­ ye mtisab ederek onun himayesine girdi ve onunla beraber Üsküb’e gitti. Sırbistan’ın vurulması esnasında İshak beyin icra ettiği akmlarda onun maiyetinde bulundu. 842 (1438) de İkinci Murad’m Macaristan’a ya­ pılan akınlarmda bulundu. Buradan Edirne’­ ye döndü. 852 (1448) de «Jan Honyad» ile yapılan sefere bilfiil iştirak etti. 861 (1457)- dıe Edirne’de bulunan Ahmed Â\şılkî, Fatih Sultan Mehmed’in oğulları şehzade Mustafa ile Bayezid için burada yaptırdığı sünnet dü­ ğününde da’vetli ülema arasında bulundu, Fatih’in ihsanına nail oldu (s. 139-141). Bu­ radan Usküb’e gitti. Müverrihin, bu tarihten sonraki bakıye-i hayatı hakkında vazıh bir ma’lûmata mâlik değiliz. Yalnız. îstanbula gelerek ceddi Âşık Paşa namına burada Hay­ dar mahallesi civarında bir mescid inşa ettir­ diği ye 874 (1469) de kızı Râbia Hatunu, ken­ di müridi bulunan «Seyyid Vilâyet» e verdi­ ği ma’lûmdur. Âşıkî’nin vefat tarihi meçhul­ dür. Şu kadar ki, yazdığı tarih 897 senesine

kadar olan vakayii ihtiva etmekte olmasına nazaran onun bu tarihten sonra vefat etmiş olması icabeder.

Âşık Paşa Zade’nin hayatı hakkmdaki ma’- lûmatımız, daha çok onun tarihindeki kayıt­ lardan öğrenebildiğimiz şeylerden ibarettir. İstanbul müzesi hafız-i kütübi Âli bey mer­ hum, neşrettiği Aşık Paşa Zade Tarihi’nin (Maarif-i Umumiye Nezareti neşriyatından, İstanbul 1332, Matbaa-i Âmire) medhalinde, müverrihin terceme-i hali hakkında mevcud ma’lûmatı mümkün olduuğ kadar etraflıca toplamıştır. Binaenaleyh Âşıkî hakkında yazılanların hemen hepsi de bu kaynağa is- tinad eder.

Âşık Paşa Zadenin eseri, esasen kendisini de tanıtmış olan, meşhur «Tevarih-i Al-i Os­ man» ıdır. Bugün, Aşık Paşa Zade Tarihi na miyle ma’ruf olan bu eser, on beşinci asır sonlarında te’lif edilmiş bir Osmanlı tarihidir. Ahmed Âşıkî bu tarihinin, Yıldırım Bayezid zamanına kadar olan vakayiini Orhan Gazi­ nin İmamı İshak Fakı oğlu Yahşi Fakı’da ya­ zılı bularak ihtisaren ondan alıp nakletmiş, 793 de Yıldırım Bayezid’in Alacahisarda Ma- carlarla vuku’bulan harbini Kara Timurtaş Paşa zade Umur beyden, Aksak Timur har­ bini,Yıldırım Hanın rikâbında sulaklıkla bu ­ lunup Çelebi Mehmed zamanında Amasya kal’asına dizdar olan ve bil’ahare İkinci Mu- rad tarafından Bursa’ya naib ta’yin olunan bir zattan istimaen yazmıştır. İkinci Murad’m 825 de Ulubat kenarında Düzme Mustafa ile vuıkubu’lan harbinde, 841 de Sırbistan’ın vu­ rulmasında, 842 de Macaristan akınında ve 852 de yine İkinci Murad’m Jan Honyad har­ binde bizzat bulunarak vakayiin suret-i cere­ yanını bilmüşahede kaleme almıştır. Bundan maada Fatih devrini tamamen ve İkinci Ba­ yezid zamanından da 898 senesi nihayetine kadar olan vakayii kendi m a’lûmat ve mü­ şahedelerine müsteniden zapteylemiştir. Âşık Paşa Zade tarihi tertib ve üslûb i’ti'ba- riyle anonim «Tevarih-i Al-i Osman» lardan hemen farksız bir haldedir. Daha çok halk dili ile ve halk için yazılmış olan bu eser, sade bir üslûba malikdir. Şu kadar ki, O.ş- manll 'imparatorluğunun ilk devirleri için yine değerli menabi’den ma’dud olan bu ki- tabdaki ma’lûmat-ı t’arihiyeyi tenkidsiz ka­ bul etmek de doğru değildir.

Âşık Paşa aZde tarihinin bugün elimizde iki matbu’ nüshası vardır. İlk neşir, 1332 (1914) de, İstanbul müzesi hafız-i kütübi Âli merhum tarafından, İstanbul arkeoloji mü­ zesi ile Vatikan nüshaları esas tutulmak üze­

(6)

ÂŞİR 602 ÂŞİR re, Matbaa-i Âmire’de basılmak suretiyle ya­

pılmıştır. İlim pleminde, İstanbul nüshası di­ ye de tanınan Âşıkî’nin Âli bey neşri, gerek tarihî ıstılahların ve gerek eski b ir çok Türk­ çe kelimelerin çok d e fa yanlış kaydedilmiş olması bakımından i’timada şayan değildir. Esasen tenkidli bir tabı’ olmıyan bu bu nüs­ hada birçok haşiyeler de yanlıştır. Kitabdaki bu yanlışlardan bir kısmını vaktiyle merhum Mehmed Arif, Millî Tetebbü’ler Mecmuasın­ da (sayı 2, sahife .171 - 190) neşrettiği bir ma­ kalede tashih etmiştir. Halbuki kitabda, Arif bey merhumun her hangi suretle bahis ve kaydetmediiğ daha bir hayli hatalar da mev- cuddur.

Âşık Paşa Zade tarihinin ikinci m atbu’ nüshası, harb-i umumî sırasında İstanbul üni­ versitesi Ural - Altay dilleri mukayeseli sarfı müderrisliğini yapmış olan, Alman müsteşri­ ki doktor Friedrich Giese tarafından 1928 - 1929 da neşredilen eserdir. Almanca bir mu­ kaddimeyi ve Arab harfleriyle Türkçe metni ihtiva eden Giese tab’ı, Upsala nüshası esas tutulmak üzere, Mordtman, Berlin Devlet kütübhanesi, Dresden, Vatican, Oxford, Vi­ yana, İstanbul ve Paris gibi muhtelif nüsha­ ları görülerek vücuda getirilen tenkidli bir neşir olup en doğru, en faydalı olanıdır.

(Doktor Fredrih Gize, Breslav Darülfünu­ nu müderrislerinden, Âşık Paşa Zade Tarihi, naşiri Otto Harrassouitz, Laipzig 1928, Al­ manca mukaddimesi 32 sahife 1929). Bu nüs­ hanın yeni harflerle yeniden neşri temenni­ ye şayandır.

M e ’ h a z 1 e r : Metin içinde gösterilmiştir. M. Şakır Ülkütaşır ÂSİR. Fıkıh: Öşr maddesindendir. Lû-

gaten onuncu demektir. Şerait örfünde yol­ dan geçirilen emval-i ticariyenin sadakat ve resmini tahsil etmek üzere devletçe yol üze­ rine nasb ve ta’yin olunan zattır. Cem’i uş- şardır. Bir de saî vardır ki zekâta tâbi’ hay­ vanların mahallerinde zekâtını cem’ eden zat­ tır (bak: Zekât-ı savaim). Her ikisine (ya’ni âşir ve sâîye) şamil olmak üzere âmil denir

(bak: Âmil, Sâî).

Fıkıh kita'blarmda zikri geçen âşirler güm­ rük memurlarına müşabihtir. Ancak vazife ve tarifeleri ayrıdır. Ekseri kütübü fı'khiye- de âşir ve vazifeleri kitab-üz-zekâtta zikir ve beyan olunmuştur. Biraz sonra görüleceği üzere âşirin zimmîler (gayri müslim tebea) ’ile harbîlerden (ecnebilerden) aldıkları ze­ kât değilse de Müslimanlardan alınan zekât­ tır. İşte kitab-üz-zekâtta beyanı bu münase­ betledir.

Âşirler, bilâdı islâmiye arası ile serhadler üzerine nasıb ve ta’yin olunurdu. Âşir ta’yini daha mukaddem olub cenabı Ömer zamanın­

da her tarafa Uşşar ta’yinile teşkilât ikmal edilmişti.

Mervidir ki: Hazret-i Ömer Enes b. Ma­ liki emvali ticariyenin öşrünü almak için âmil ta ’yin etmek istedikte Enes «Ya emir-el-mü’- miniıı bana meks (Baç) almak mı taklit edi­ yorsun?» demişti. Hazret-i Ömer: «Ben sa­ na ancak Resulullahm bana taklid buyur­ dukları ameli taklid ediyorum. Resul-i Ek­ rem bana bu işi tevdi’ edip müslümandan ru- bu’ öşr, zimmîden nısıf öşr ve harbîden öşr almaklığımı emir buyurdu» diye meseleyi izah etmiştir;

Enes b. Şirinin şöyle dediği rivayet olun­ maktadır: «Enes b. Malik, beni, Übülle üzeri­ ne âmil ta’yin etmek istedikte dedim ki: «Sen beni meks üzerine mi nasbediyorsun?» ceva­ ben: «Sen ümur-i nâsdan Hazret-i Ömer’in bana emreylediği işe razı değil misin? Müşa­ rünileyh beni bu işde istihdam edip Müslü­ manların her kırk dirheminden bir dirhem ve ehli zimmetin her yirmi dirheminden bir dirhem ve ehli harbin her on dirheminden, bir dirhem almağı emretti.»

Meks çarşı ve pazarda satılan emvalden baç vesaire alınmak mânasına bir âdet-i cabi- liyye idi. Gerek Enes b. Malîk’in, gerek Enes b. Sîyri’nin teklif olunan bu işi kabulde te- reddüdleri az ve çoktan rasgele cari olan bu âdetin hatırlarda bıraktığı nahoş tekirlerden ileri gelmiş olacaktır.

Âşir, Müslim olmakla beraber suihal es- habıııdan olmamak, mârrin ve âbirini muha­ faza ve himayeye muktedir olmak şarttır. Emval-i batmada devlet için sadakati ceb­ ren cibayet hakkı yoksa da savaim ve böyle bir yerden diğer bir yere naklolunan ve em- val-i zahireye mülhak olan ticarî malların öşrünü cibayet hakkı devlete aiddir.

Bu babdaki âsara göre Müslümanlara aid ve nisaba baliğ olan emval-i ticariyeden, ru- bu’ öşr (ya’ni kırkda bir) ve zimmîden (ya’ni tebea-i gay-ri Müslimeden) nısıf öşr (yirmi­ de bir) alınırdı. Harbîye (ya’ni ecnebiye) ge­ lince muamele-i bilmisil olarak onlar Müslü- manlardan ne mikdar alıyorsa o mikdar alı­ nır ve hiç almıyorlarsa birşey alınmazdı. Ta­ mamını alıyorlarsa verilen emre riayet için

ecnebinin tamam malı alınmayıp vatanına dönebilecek mikdar terk ve ne aldıkları ma’- lûm değilse bunlardan tam öşr istifa olunur­ du. Hazret-i Ömer âşirlere ta’limat verirken «harbîlerden (Ecnebilerden) bizden aldıkları

İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Taha Toros Arşivi

Referanslar

Benzer Belgeler

Beynin sağ yarısını da işin içerisine katarak bilgilerin daha çabuk öğrenilip kolay hatırlanması için gerekli olan bellek destekleyicileri kullanılarak öğrencilerin

茯苓 半斤 桂枝 四兩 甘草 炙,一兩 大棗

2021 年 01 月 29 日 萬芳醫院新舊任院長交接 「攜手同心,榮耀萬芳」,萬芳醫院新舊任院長交接典禮,於 2021 年 1 月 29 日上午

Expression of the exogenous cytokine receptor common beta chain (betac), but not the alpha chains, accelerated CWIA in multiple cytokine-dependent cell lines.. Reduction of

Memet Fuat, Nâzım Hikmet’in yaşa­ mında olup bitenlere yalnızca serinkanlılıkla bak­ mıyor; serinkanlılığı elden bırakmıyor olması yet­ mezmiş gibi, Nâzım

Bu amaçla çalışmada bağımlı değişken olarak Kısa Vadeli Borç/Toplam Aktif, Uzun Vadeli Borç/Toplam Aktif, Toplam Borç/Toplam Aktif ve Toplam Borç/Öz

Fırat Tıp Dergisinin 2008 yılı sayılarında hakem olarak görev yapan akademisyenlere teşekkür ederiz.. Many thanks to our referees for their kindly contribution to the journal

Kodlama yapılarak elde edilen sonuçlara göre, 2001 öncesi sadece kalkınma kurumsal mantığına özgü ihtisas bankası örgütsel kimliği özellikleri taşıyan