• Sonuç bulunamadı

Kurucu paradigmanın inhilalinde Türk dış politikasının reformsit strateji ve parametre arayışları

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Kurucu paradigmanın inhilalinde Türk dış politikasının reformsit strateji ve parametre arayışları"

Copied!
143
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

ULUSLARARASI İLİŞKİLER ANABİLİM DALI

ULUSLARARASI İLİŞKİLER BİLİM DALI

KURUCU PARADİGMANIN İNHİLALİNDE TÜRK DIŞ

POLİTİKASININ REFORMİST STRATEJİ VE

PARAMETRE ARAYIŞLARI

Yüksek Lisans Tezi

Hazırlayan

Sercan Semih AKUTAY

114229002001

Danışman

Doç. Dr. Davut ATEŞ

(2)
(3)
(4)

ÖZET

KURUCU PARADİGMANIN İNHİLALİNDE TÜRK DIŞ POLİTİKASININ REFORMİST STRATEJİ VE PARAMETRE ARAYIŞLARI

Sercan Semih AKUTAY

Cumhuriyet Türkiye’sine dair siyasi ve sosyal alan kurucu paradigma olarak kavramsallaştırılan Kemalizm’in belirleyiciliği altında şekillenmiştir. İnşa ettiği hegemonya sayesinde tüm değişkenlerini yeni model içinde keskin birer sabit haline getiren kurucu paradigma, yeni modele zıt düşen tüm dinamikleri ve alternatifleri sistem dışına iterek bölünmüş bir imajın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Paradigma ile devlet içindeki işlevsel uzuvlarının konumlandığı merkeze karşın tamamı sosyal taban üzerinde kümelenen ve temel endeksleri dini referanslar olan dinamikler ise çevre olarak konumlandırılmıştır.

AK Parti, merkez ile çevre arasındaki çatışma halinin tüm tecrübelerine haiz bir çevre partisi olarak kurulmuştur. Bu bağlamda bir çevre konforu yakalayabilmek adına dönüşümün kaçınılmaz olduğunun bilincindedir. İçselleştirdiği siyasi öğrenmişlik sayesinde kendinden önceki çevre girişimlerinin büyük kısmından farklı olarak merkez karşıtı bir imaj içine girmek yerine merkez ile çevre arasında uyum yakalamaya çalışan bir eylemsellik geliştirmiştir. Çevre konforunu kurumsal güvence altına alacak dönüşümü ise Türkiye’nin mevcut iç ve dış dengelerini gözeten bir tavır ile merkez endekslerine sadık bir tahayyül içinde gerçekleştirmiştir.

Paradigmanın inhilaline denk düşen ve helezonik bir seyir içinde ilerleyen dönüşüm, AB özelindeki dış politika gündeminden ivme kazanmış ve iç organizasyonda hissedilir hale geldikten hemen sonra döngüsel bir biçimde tekrar dış politika kurgusunu etkisi altına almıştır. Türk dış politikasının karakter klişelerini sarsan ve yeni paradigmanın ekseni olarak tanımlanan merkez ülke tasavvuru, uluslararası konjonktürün de etkisi sonucu pratikte Ortadoğu’nun merkezi olarak karşılık bulmuştur. Böylelikle paradigma üzerinde iki yönlü etki sahibi inhilal ile birlikte Türkiye, dahiliyede Avrupalılaşarak İslamlaşan; hariciyede ise İslamlaşarak Ortadoğu’nun merkezi olmayı arzulayan bir form sahibi olmuştur.

Anahtar Kelimeler: Kurucu paradigma, Kemalizm, merkez-çevre dikotomisi, AK Parti,

(5)

ABSTRACT

TURKISH FOREIGN POLICY’S SEEKING FOR THE REFORMIST STRATEGY AND PARAMETERS IN THE “INHILAL” OF CONSTRUCTOR

PARADIGM Sercan Semih AKUTAY

The political and social spheres of the Republic of Turkey, was formed under the constructor paradigm’s (which conceptualized as Kemalism) decisiveness. With the hegemony it has built, this paradigm had transformed all of its variables into sharp constants and it has pushed all the dynamics and alternatives which conflict with the new model out of the system; therefore causing the appearance of a divided image. The dynamics which have been placed against the center where all functional organs within the state and paradigm are located have been defined as dynamics clustered on a social base and of which the basic indexes are religious references.

Justice and Development Party was established as a periphery party possessing all the experiences of the conflict between center and periphery. Within this context, it is aware that transformation is indispensable in order to reach a periphery comfort. Thanks to the political learning it had internalized, instead of adopting into an image that stands opposite of the center it had developed an actuality which tries to achieve harmony between the center and periphery, different from the previous periphery initiatives. The transformation to institutionally assure the peripheral comfort, it had realized an attitude that protects the existing internal and external balances of Turkey within a loyal envisagement to the center indexes.

The transformation which is corresponding the “inhilal” of the constructor paradigm, progress on a spiral course between foreign policy and domestic organization. At the end of the shattering affect of “inhilal”, Turkey has a new political form which can be described like: “domestic code’s Islamization under the Europeanization effect and after that foreign affairs axis’s (middle) Easternization under the Islamization affect”.

Key words: constructor paradigm, Kemalism, the center and periphery dichotomy,

(6)

ÖNSÖZ

AK Parti iktidarı ile birlikte Türkiye’nin iç organizasyon ve dış politika yekûnunu etkisi altına alan inhilal öyküsüne odaklanan bu çalışma, sosyal bilimlerin önemli endekslerinden biri olan nedensellik zincirini takip etme arzusu neticesinde oldukça hacimli bir tarihsel panorama üzerine oturtulmuştur. Nitekim inhilalin nasıl ve kim tarafından gerçekleştirildiği kadar inhilale tabi kalanın ne olduğu ve inhilal öyküsünün hangi sebeplere dayandığı sorularına verilecek cevaplar, idrak mefhumunun oluşmasını sağlayacak değer katsayılarıdır. Zira hiçbir etki tepkisiz kalmamakta yahut hiçbir tepki de etkiden bağımsız olmamakta ise öncelikle tepkiye sebep etkinin irdelenmesi şarttır.

Geçmiş dönem Türk dış politikasının ruhunu ve içinde bulunulan dönem içinde meydana gelen değişimin yönünü anlayabilmek adına tarihsel panoramayı yakın Türkiye tarihi üzerine odaklayan çalışmayı bu özelliği sayesinde bir nevi dış politika sosyolojisi olarak da okumak mümkündür. Bu bağlamda toplum ve insanı konu alan hemen her çalışmanın temel sorunu olan objektiflik, en azından lisan düzeyinde de olsa kotarılmaya çalışılmıştır. Aksi takdirde yaşam çağımıza ilintili politik ve sosyo-kültürel kırılmalardan tamamıyla bağışık kalabilmek, gerçekleştirilmesi imkânsıza yakın bir mükellefiyettir.

Son söz olarak inhilal ile birlikte “dahiliyede Avrupalılaşarak İslamlaşan Türkiye’nin hariciyede İslamlaşarak Ortadoğu’nun merkezine konum alışı” çıkarımına ulaşan bu çalışma, helezonik kurgusu; paradigma üzerindeki sivil din-dışlayıcı laiklik irdelemesi; merkez-çevre dikotomisinin dış politika üzerine genleştirilmesi ve nedensellik zinciri çerçevesinde eklemlendiği tarihsel boyutu ile özgünlük arayışı içindedir. Diğer taraftan çalışmanın konusu içinde kalanlara dair hacimli literatüre ek olarak geliştirilen kimi kavramsallaştırma ve kurguların da akademik bağlamda naçizane katkı sağlaması umulmaktadır.

Çalışmanın baştan sona her aşamasında akademik disiplini ve titizliği ile usta-çırak ilişkisini andırır bir biçimde öğreten, yön veren ve olgunlaştıran danışman hocam Doç. Dr. Davut ATEŞ’e; tezin teorik arka planını geliştirebilmem için yardımlarını esirgemeyen Yrd. Doç. Dr. Erdem ÖZLÜK ve Yrd. Doç. Dr. A. Behiç ÖZCAN’A;

(7)

yoğun mesailerinden harcayarak akademik birikimlerinden istifade etmeme olanak sağlayan Prof. Dr. Şaban H. ÇALIŞ; Doç. Dr. Nezir AKYEŞİLMEN; Doç. Dr. Metin AKSOY’a ve tez savunmasındaki ifadeleri ile çalışmanın zenginleştirilmesine katkı sağlayan Yrd. Doç. Dr. T. Özgür KAYA’ya teşekkür ederim.

Maddi ve manevi desteklerini hiçbir zaman esirgemeyen anneme teşekkürü borç bilirim. Son olarak çalışma boyunca içine düştüğüm tüm zamansızlıklarıma ve bencilliklerime karşın her daim hoşgörü ile fedakârlıkta bulunan değerli eşim Gizem AKUTAY’a sonsuz şükranlarımı sunarım.

(8)

İÇİNDEKİLER TABLOSU

İÇİNDEKİLER TABLOSU... viii

KISALTMALAR ...ix

GİRİŞ... 1

BİRİNCİ BÖLÜM KURUCU PARADİGMANIN BESLENDİĞİ TARİHSEL ARKA PLAN VE DÜŞÜNSEL ORTAM ... 18

1.1. Paradigmanın Beslendiği ve Beslediği Fikri Payandalar ... 19

1.2. Paradigmaya İsnat Modernleşme Tarihi ... 26

1.2.1. Bir belirginleşme evresi olarak 1789 uyumu ... 27

1.2.2. Bir modernleştirme aktörü olarak rasyonel bürokrasinin doğuşu ve ittifakları ... 30

1.2.3. Karşı cephe Yeni Osmanlılar ve meşrutiyet ... 32

1.2.4. II. Meşrutiyet ve İttihat ve Terakki iktidarı ... 35

İKİNCİ BÖLÜM SİYASİ ORGANİZASYON VE SOSYAL ALAN ÜZERİNDE HEGEMONİK BİR GÜÇ OLARAK KURUCU PARADİGMA ... 40

2.1. Kurucu Paradigmanın İç Organizasyon Dizaynı ... 43

2.1.1. Modern devletin inşası... 43

2.1.2. İnkılapların ruhu ve hükmü ... 50

2.2. Yeni Ulusun Yeni Kutsalı Olarak Sivil Din ... 55

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM PARADİGMA, TROYKA VE SİVİL DİN ÜÇGENİNDE TÜRK SİYASETİNİN MERKEZ-ÇEVRE DİKOTOMİSİ ... 65

3.1. Kavramsal Çerçeve ... 65

3.2. Merkez-Çevre Dikotomisinin İç Siyaset Pratiği ... 66

3.2.1. Demokrat Parti’nin doğuşu, paradigma ile ilişkiler ve 27 Mayıs Darbesi . 67 3.2.2. Darbe sonrasında çevre siyaseti ve genel seçmen yönelimleri ... 70

(9)

3.2.3. 12 Eylül ve paradigmanın yeni kıvamı olarak post-modern Atatürkçülük. 72

3.2.4. Bir çevre konforu olarak Özal dönemi ... 74

3.3. Merkez-Çevre Dikotomisinin Dış Politika Genleşmesi ... 75

3.3.1 Paradigma belirleyiciliğinde Türk dış politikasına hakim karakter özellikleri ... 75

3.3.1.1. Türk dış politikasının süreklilik unsuru olarak batıcılık ... 76

3.3.1.2. Dış politikada bir revize hamlesi olarak Lozan Dengesi ... 79

3.3.1.3. Türk dış politikasının düaliteden müstesna laiklik imgelemi... 81

3.3.2. Türk dış politikasında paradigmadan mülhem merkez belirleyiciliği ... 82

3.3.3. Merkez müdahalesine muhatap çevrenin paradigmaya mugayir dış politika hamleleri ... 83

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM TÜRK SİYASETİNİN PARADİGMAYA İNHİLAL DÖNÜŞÜM ÖYKÜSÜ VE DÖNÜŞÜMÜN DIŞ POLİTİKA ÜZERİNE HELEZONİK TESİRİ ... 88

4.1. Türk Siyasetinin Yapısal Dönüşümü ... 89

4.1.1. Alternatif düzen girişimcisi olarak Milli Görüş siyaseti ... 90

4.1.2. Bir dönüşüm taşıyıcısı olarak AK Parti ... 93

4.1.3. Avrupa Birliği bütünleşme sürecine akit dönüşüm metodolojisi ... 96

4.2. Bir Dönüşüm Çıktısı Olarak Yeni Dönem Türk Dış Politikası ... 100

4.2.1. Davutoğlu etkisinde yeni dönem Türk dış politikasının teorik temeli ... 100

4.2.2. Merkez ülke odaklı yeni paradigmanın eylemsel pratiği ... 103

4.2.3. Yeni paradigmanın kriz imtihanları ... 106

4.2.3.1. Türkiye-İsrail ilişkilerinde krizler çıkmazı ... 106

4.2.3.2. Arap Sokağı çıkmazında değerli yalnızlık ... 107

SONUÇ ... 110

(10)

KISALTMALAR

AB : Avrupa Birliği

ABD : Amerika Birleşik Devletleri

AET : Avrupa Ekonomik Topluluğu

AİHM : Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

AK PARTİ : Adalet ve Kalkınma Partisi ANAP : Anavatan Partisi

AP : Adalet Partisi

AT : Avrupa Topluluğu

BM : Birleşmiş Milletler

CHF : Cumhuriyet Halk Fırkası

CHP : Cumhuriyet Halk Partisi

CIA : Merkezi Haber Alma Teşkilatı (Central Intelligence Agency)

CKMP : Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi

DGM : Devlet Güvenlik Mahkemesi

DP : Demokrat Parti

İİÖ : İslam İşbirliği Örgütü

KKTC : Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

MGK : Milli Güvenlik Kurulu

MHP : Milliyetçi Hareket Partisi

MLF : Çok Taraflı Güç (Multilateral Force)

MNP : Milli Nizam Partisi

MSP : Milli Selamet Partisi

NATO : Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (North Atlantic Treaty Organization)

RP : Refah Partisi

RTÜK : Radyo ve Televizyon Üst Kurulu

SCF : Serbest Cumhuriyet Fırkası

SSCB : Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği

(11)

TDK : Türk Dil Kurumu

TSK : Türk Silahlı Kuvvetleri

TTK : Türk Tarih Kurumu

(12)

GİRİŞ

İç politika ile dış politika kavramları teorik anlamda birbirinden ayrışabilecek yeterlilikte tanım standartlarına sahip olsalar da bu imaj, pratik mecraya taşındığı zaman çoğu kez silikleşmeye mahkûm kalmaktadır. Zira bir ülkenin iç politika gündemi uluslararası aktüelin etkisi altında belirlenebildiği gibi dış politikadaki ana eğilimi ve/veya dış politikaya hâkim karakteri de iç organizasyon ve gündemin baskısı ile şekil alabilmektedir. Politikanın iki yönü arasındaki örtüşme yahut bağıtlılık şu haliyle anlık bir türeyiş olarak görülebilir. Lakin olabildiğince farklı muhtevadaki unsuru gözeten bir perspektif, iç politika ile dış politika arasındaki örgünün zaman ve mekân bağlamında anın ötesine çıkan, daha kuşatıcı vasıfta olduğunu ortaya koyacaktır. Öyle ki bir ülkenin dış politika karakterini ve eksenini belirleyen şartlar, uluslararası konjonktürün etkisinde olduğu kadar; kaçınılmaz bir gereklilik ile o ülkenin tarihi, gelişim öyküsü, toplumsal yapısı ve kültürü, siyasi organizasyonu ve bu organizasyona rota çizdiren hâkim mülahazası ile doğrudan doğruya şartlı mahiyettedir. Bu minvalde iç siyaset ile dış politika arasındaki örgüyü görmezden gelerek, iki politik kulvarın da birbirinden bağımsız gündem ve gerçeklere sahip olduğuna inanan her irdeleme ve analiz anlaşılabilirlik noktasında noksan kalacaktır.

Türkiye gibi, sırf Anadolu’ya yerleşim bağlamında bile 11. yüzyıldan gelen tarihsel bir bütünlüğe sahip; tarihsel bütünlüğünü siyasa anlamında da bir miras olarak devam nesilleri ve organizasyonlarına intikal ettirebilmiş; toplumsal yapısı ve kültürü öze sadık kalınarak çağın gereklerine uyumlulaşmış; nihayet 20. yüzyılın başlarını siyasi organizasyon adına köklü bir dönüşüm ile geçirmiş ve bu dönüşüm sonucunda kendine yön veren ana mülahazayı keskin bir tanım ile somutlaştırmış bir aktörün de dış politika karakteri, kurgusu ve dış politikasını etki altına alan dönüşüm öyküleri, kaçınılmaz gereklerden bağışık bir biçimde ele alınamayacaktır. Bu çıkarımdan hareketle özellikle 2002 sonrası döneme dair hararetli tartışmalara boğulan Türk dış politikasındaki değişim öyküsünü anlayabilmek için evvela değişime maruz kalanın mülahaza ve organizasyon bağlamındaki bütünü zerk edilmelidir ki değişimin nasıl ve ne yönde olduğu kadar neyin, niçin değiştiği soruları da kapsamlı bir cevap bulabilsin. Noksan bırakmamak adına artık odaklanılması gereken mukaddem mesele, değişenin ne olduğu ve niçin değiştiği bağlamında netlik kazandığından cumhuriyete rota çizdiren

(13)

hâkim mülahazaya ulaşacak ve bu minvalde de Cumhuriyet Türkiye’sinin inşa sürecine kadar dayandırılacak tarihsel bir geri sarım, gereklilik arz etmektedir.

Cumhuriyet Türkiye’sinin inşa sürecini izah adına kullanılacak her argüman, teorik yahut pratik karşılıkları ile hem bir süreklilik hem de bir kopuş ifadesi olmak durumundadır. Kopuş olgusunun yeniliği; süreklilik vurgusunun ise gelenekten tevarüs edişi karşılayacağı kabul edilirse birbirine zıt bir tasavvur sergileyen bu iki kavramın aynı iklim içinde berhayat bulunmaları, diyalektik epistemoloji nezdinde olağan dışılıktan muaf ve hatta daha da ötede kaçınılmaz bir durumdur. Zira yenilik kavramı, gelenek içindeki bir noktadan moment yakalayarak doğar ve doğumu ile beraber eşyanın tabiatı gereği gelenekle açık bir zıtlaşma ve çatışma içine girer. Devam sürecinde yeniliğin gerekliliği, zamanla gelenek içinde de kabul görmelidir ki yeniliğe dair dinamizm, belirleyici unsur misyonunu üstlenerek dönüşüm sürecinin inşasına başlayabilsin. İnşa sürecinin başlama anından itibaren projektör, diyalektik epistemolojinin hükümleri gereği geleneğin nasıl bir konuma yerleştirildiğini takip etmeye başlar. Keza dönüşümün akıbeti bir manada geleneğin konumlanışı ile açık bir bağıtlılık ilişkisi içindedir. Burada yenilik kavramından beklenilecek en nihai şuur ve hamle, kendine ilham veren ve zamanla ehlileşerek dönüşüm öyküsüne takviye güç olan gelenek kavramının bir sonraki aşamaya taşınarak dönüşüm sürecinin somut çıktısına asli bir unsur olarak entegre edilebilmesidir. Ezcümle; zıtlıkların; yani yeni ile gelenekselin içselleştirilebildiği bütünsel bir görünüm, dönüşüm öykülerinin işlevsellik adına dikte ettiği yahut etmesi gereken istenç noktasının tam da karşılığıdır. İçselleştirilebilmiş tümleşik bir imajın oturtulamadığı ters cephe dönüşüm çıktılarının ömrü, gelenek ile yenilik arasındaki tabii zıtlaşmanın ehlileşememesi sonucu devam sürecinde gelişen karşılıklı düşman tanımlamalarından ibaret bir kavganın öyküsü olacaktır.

Cumhuriyet Türkiye’si, yeniliğin gelenek içinden moment yakalaması bağlamında köklerini 18. yüzyılda bulan batıdan mülhem modernleşme/dönüşüm sürecinin somut çıktısı mahiyetindedir. Bu bağlamda Cumhuriyet Türkiye’sini ve haliyle dönüşüm sürecini idrak edebilme kabiliyetini arttırmak amacıyla yapılacak sağlıklı bir irdeleme, dönüşüm sürecine dair somutlanabilirliğin hâsıl olduğu 18. yüzyıla kadar dayanmak durumunda kalacaktır.

(14)

18. yüzyıl için devlet kurumsalı bağlamında başlayan dönüşüm sürecinde yenilik kavramını sahiplenen özne aktörler, rasyonel bürokrasinin inşası ile beraber ortaya çıkmışlardır. Gelenek kavramına referans olacak bürokrasi kadrolarının da kurumsal yapı içinde var olmaya devam ettiği bu dönem, gelenek ile yeni arasındaki kaçınılmaz zıtlaşma ve çekişmenin çıplak gözle görülebilecek bir biçimde belirginleştiği ilk segmenttir. İlk segmentten çıkış itibariyle gelenek, yeniliğin gereklilik olduğu yönünde bir rıza geliştirmiş olacak ki çekişme, yeniliğin bir gereklilik olup olmamasından çıkıp batı yönelimli modernleşmenin hangi boyutlarda gerçekleştirileceği üzerine kaymıştır. Dönüşüm sürecinin 20. yüzyıl başlarına kadarki kısmı, yeniliğin bir gereklilik olduğuna dair geleneğin rızası ve çatışmanın sadece metodolojik unsurlara yoğunlaşması neticesinde gelenek ve yenilik kavramlarının iç içe geçebileceği tümleşik bir çıktıya çok yakın olunduğu imajını sunmaktadır.

I. Dünya Savaşı ve hemen ardından gelen milli mücadele boyunca durağan bir görünüm arz eden dönüşüm süreci, cumhuriyetin ilanı ile beraber eskiye oranla hayli yoğun bir ivme kazanmıştır. Ancak bu ivme sadece yeni olan için geçerli bir ivmedir ki süreç, dönüşümün olgunlaşma standartlarının dışına çıkan bir yaklaşım ile gelenek kavramını tavsayan bir karaktere sahip olmuştur. Bu bağlamda dönüşüm sürecinin somut çıktısı olan Cumhuriyet Türkiye’sinin gelenek ile yeniyi içselleştiren bütünsel bir imajdan yoksun kaldığı ortadadır. İçselleşememe meselesi o denli yoğun bir nosyon halini almıştır ki yeni, ihtiyaç duyduğu geleneksellere atıf yapmak yerine bunların yeniliğe dair yeni birer gereklilik olduğu vurgusuyla hareket etmiştir. Tümceyi -çalışmanın diğer bölümlerinden çalmamak adına- kısa bir örnek ile somutlaştırmak gerekirse cumhuriyetin mimarı kadrolar, yönetsel bir araç olarak benimsedikleri merkezi yönetim ilkelerinin Osmanlı’dan intikal eden siyasi bir gelenek olduğuna atıf yapmak yerine cumhuriyetin üniter yapısından doğan bir zaruret olduğunu dikte etme tercihinde bulunmuşlardır.

Yenilik ile geleneğin dönüşüm çıktısı bağlamında içselleşememesi sonucu ortaya gelmesi beklenen düşmanlaşma ve onun uzantısı olacak sarmal çatışma hali, erken dönem devlet siyasası nazarında geçerlilik kazanmamıştır. Dönüşüm çıktıları için olağan dışı sayılabilecek bu dinginlik, en başta 11 Ağustos 1923 tarihinde toplanan ve Cumhuriyet Türkiye’sinin inşasına en ön saftan şahitlik eden İkinci Meclis’in yekvücut

(15)

yapısı ile ilintilidir. Öyle ki Birinci Meclis döneminde erksel bir kırılma etkisi gösterebilecek hacim ve potansiyele sahip İkinci Grup, hayli tartışmalı geçen 28 Haziran 1923 seçimleri sonucunda meclis dışında kalmıştır. Dönüşüm gücünün tek yönlü bir mülahaza elinde toplanmasına ek olarak cumhuriyeti ilan eden ve inşa inisiyatifini ele alan kadroların halaskar unvanına sahip oluşları, yeninin geleneği iğdiş ederek hacim kazanması meselesini sorguya kapatmıştır. Hakeza yeninin biricikliğini hâkim kabul eden anlayışa karşı, devlet siyasası dışından refleksler geliştirme cüretinde bulunanlar olmuşsa da erksel yekpareliğin sağladığı maddi olanaklar sayesinde derdest edilip sürecin akamete uğraması engellenmiştir.

Devlet siyasasının mülahaza bağlamında alternatifsizliğe adapte tekil yapısı, zaman içinde egemenliğin keskinleştirilmesi marifetiyle paradigmanın inşasına olanak tanıyacaktır. Türk siyaset literatüründe genel kabul gördüğü haliyle resmi ideoloji olarak kavramsallaştırılan ve son kertede Kemalizm olarak kültleşen bütün, işbu tez boyunca maksatlı bir şekilde paradigma olarak kavranmaya ve kavramsallaştırılmaya çalışılacaktır. Açıkça ifade etmek gerekirse; genel kabulden farklılaşan bu maksatlı kullanım, iki bağımsızdan mütevellit bir bileşkenin dayatmasıdır. Bir kere, Kemalizm kavramı Gazi Mustafa Kemal hayatta iken de kullanılan bir kavramdı ve 1938’e kadar geçen dönem boyunca (ki bu dönem Avrupa siyasetine ideolojilerin damga vurduğu bir dönem olmuştur.) herhangi bir şekilde manaya ideoloji yüklemesi yapılmamış; bilakis Kemalizm’in bütünsel bir dünya görüşü olduğu defaatle vurgulanmıştır. Hatta dönem boyunca süren kavramsallaştırma bağlamında Kemalizm, bir görüş olmanın daha da ötesine geçirilerek yönetsele, düşünüşe, inanışa ve sosyal yaşayışa dair bir ilham kaynağı olarak kabul edilmiş/ettirilmiş; bu marifetle Kemalizm’in gelişebilir bir süreklilik öğesine sahip olduğu vurgulanmıştır. Bu bağlamda salt siyasi olanın ötesine taşarak spektrum özellik sergileyen ve ideolojiden ayrışmaya başlayan Kemalizm, kamusala dair kurgusu ve vurgusu kuvvetli bir karaktere sahip olmakla beraber aynı zamanda sivil toplumun1 unsurları arasında sayılan sivil dini de karşılayabilecek bir muhtevada görülmekte ve gösterilmektedir.

1

Sivil kavramı, askeri olmayan manasında değil; kamusal alanın dışında kalanı karşılamak üzere batı siyasi kültüründen ilhamla kullanılmıştır. Bu bağlamda paradigmanın toplumsal boyutunu izah adına kullanılmakta olan sivil kavramı ile bilhassa Türk siyasi hayatının askeri vesayet altında geçen dönemlerini anlatan kısımlarda kullanılacak sivil kavramını birbirleri ile karıştırmamak gerekmektedir.

(16)

İkinci husus, Gazi Mustafa Kemal’in yaşam çağı sonrasındaki Kemalizm’den dayanak yakaladığı için tezin genel tasavvuru adına daha fazla kıymet arz eder. Kendi çağı içindeki mana kazanımı aşamasında maksatlı bir biçimde statikleştirilmeyen Kemalizm, 1938 sonrası dönemde bilhassa devlet siyasası ve sosyo-politik mecralar nazarında baş gösteren tıkanıklıkların aşılabilmesine açıcı katkı sağlamak amacıyla – ihtiyaca binaen bir tahayyül ile- farklı anlam yüklemelerini ve yeniden tanımlamaları benimseyecek raddede esneyebilmiştir. Bu husus Kemalizm’in ruhu çerçevesinde pek çok tartışmanın odağında kalacak muammalı bir alana dayanmakla beraber ideolojiden ayrışmışlığa dair apaçık bir göstergedir. Zira devletin resmi ideolojisi olacak bir kurgu, kazuistik donelerden bezeli siyasi bir eylem planını sunabilecek beceriye mazhar olmalıdır. Ne var ki bir ideoloji olarak sunulan Kemalizm’in Türkiye’yi uluslararası arena içinde batıya mı entegre edeceği yoksa sadece güvenlik temalı dış politika hamleleri ile ittifak arama dışında izolasyonist bir çizgide mi tutacağı dilemması tazeliğini koruyan; Kemalistlerin bile halen uzlaşamadıkları bir tartışma meselesidir.

Zorlayıcı şartlar nezaretinde Kemalizm adına daha bütünsel bir resme ulaşabilmek için kavramsallaştırmayı paradigma üzerinden yapmak daha yerinde olacaktır. Öte yandan zorlayıcı şartlara ek olarak iki tali unsur, paradigma kavramında ısrar üzerine tamamlayıcı etki sunmaktadır. İlk olarak tezin referansı olarak istifade edilmeye çalışılacak birincil kaynaklar paradigma kavramı üzerine genel bir kabul göstermektedirler. Tali yöndeki ikinci gerekçe ise en açık haliyle Gazi Mustafa Kemal’in bir ideolog olmayışıdır. Bu durum aynı zamanda Kemalizm’i ideolojiden ziyade bir paradigma olarak tanımlamayı zorunlu kılan şartların daha öz ve anlaşılır bir ifadesi olma özelliğindedir. Paradigma-ideoloji ayrışmasına/tartışmasına dair son söz olarak vurgulamak gerekir ki Kemalizm, ilham kaynağı tarafından bile bir ideoloji olarak sunulmamış; ancak devam sürecinde yüklendiği misyonlar neticesinde ideolojikleşmiştir.

Algoritmik bir inşa serüvenine dayanan paradigmaya dair temel refleksler ve altyapının tesisi, 1927 yılında meydana gelen iki kritik gelişme eşliğinde tamamlanmıştır. 1927 yılı Ekim ayı içinde düzenlenen Cumhuriyet Halk Partisi II. kurultayında Gazi Mustafa Kemal’in yaptığı konuşma (Nutuk) ile paradigmanın amentüsü yahut Kemalizm’in ilham direği olarak kavramsallaştırılabilecek değerler

(17)

bütünü ortaya çıkmıştır. Bu değerler içinden öne çıkarak paradigmanın itibar unsurları haline gelen cumhuriyetçilik, devletçilik, halkçılık, inkılapçılık, milliyetçilik ve laiklik ilkeleri 1927 yılı Kasım ayında CHP programının üst çatısı olarak benimsenmiş; 1935 yılında ise Kamalizm başlığı altında toparlanmıştır. CHP içinde altı ok olarak sembolleştirilen bu itibar unsurları, özellikle 1927 sonrası için kanıkanmış bir realite halini alan devlet ricali-parti kadroları bütünleşmesinin de açıcı katkısı ile paradigmayı devlet siyasası içinde yasal ve alternatifsiz hegemon haline getirmiştir. Bu noktadan itibaren artık Kamalizm olarak adlandırılan paradigmanın sunduğu değerler ile çelişen her türlü düşünüş ve eylem biçimi maruf kabilinden yoksun kalacaktır.

Ağustos 1923’ten bu yana paradigmayı daha da kudretli kılan ve muhalefeti silikleştiren her adım ile beraber devlet siyasası içinde yapısal krizlere olanak sağlayacak enginlik törpülenebilmiştir. Ne var ki aynı pragmatik ve tekdüze tanıyı toplumsal taban nazarında öne sürmek mümkün değildir. Öyle ki toplumsal taban içinde hatırı sayılır katmanlar, kültürel gelişimi içinde İslam ile özdeşleştirdiği gelenek idrakinden vazgeçmeyerek koruyucu bir tavır geliştirmiştir. Tekdüze ve alternatifsiz toplum çıktısına rıza göstermeyen mukabele kültürü, ilk etapta inkılapları; devam sürecinde inkılapçılığı ve son raddede ise devletin kendi bireyini yaratma çabası olarak özleşebilecek toplumsal dönüşüm sürecinin mimarı ve uygulayıcısı konumundaki paradigmanın bizzat kendini hedef almıştır. Böylece, gelenek ile yeninin tümleşik bir çıktıda birleştirilememesi nedeniyle çıkması beklenen kriz, devlet siyasası içinde hasıl ol(a)mamışsa da toplumsaldan hakim paradigmaya doğru agresif bir salınım olarak nihayet patlak vermiştir.

Toplumsaldan gelişen direnç ve mukabele kültürü, paradigmanın hedef alınmasıyla beraber tek taraflı bir reaksiyon olma özelliğini kaybetmiş; “protagonist” in (başrol, başkahraman) de kendi yetkinlik alanını muhafaza edebilmek adına karşı reaksiyon geliştirmesi sonucu sarmal bir kavga halini almıştır. Safların net, amaçların keskin olduğu bu kavga halini antagonistik2 bir çatışma olarak tanımlamak mümkündür.

2

Antagonistik kavramının kullanılışı Marksist söylemden teze doğru bir izdüşüm yapıldığı şeklinde okunmamalıdır. Nitekim Türkiye’nin dönüşüm süreci ve bu sürece hâkim paradigmanın ana boyutları Marksist düşünüşün bütünsel bir biçimde açıklayabileceği mahiyette değildir. Aksi yönde bir girişim ciddi doku uyuşmazlıkları ile karşılaşmak durumunda kalacaktır. Kavram sadece çatışmanın boyutları ve

(18)

Antagonistik çatışma vurgusunu yüceleyen en önemli vurgu, amaçların keskinliği üzerinden gelmektedir. Nitekim hem geleneği muhafaza edebilmek adına direnç gösteren toplumsal katmanlar hem de otoritesini korumak ve yeniliği daim kılabilmek adına baskıyı arttıran üst siyasa, eşdeğer bir amaç edinim ile en nihayetinde kendi yaşam sahasının akıbetini diğer tarafın yaşam sahasının akametine endeksleyerek meseleyi sıfır toplamlı bir oyundan ibaret kılmışlardır.

Tek parti hükümranlığına dayalı siyasal yapı içinde muhalefet etme ve politika üretme kabiliyetinden yoksun kalan katmanlar, muhafazakâr temalı mukabelelerini mahallî isyanlar şeklinde organize etmişlerdir. Özellikle cumhuriyetin ilanı, saltanat ve hilafetin ilgası, kılık kıyafet ve şapka kanunu gibi gelenek karşısında son derece radikal sayılabilecek özelliklere sahip inkılaplara karşı yükselen isyan hareketliliği, devlet siyasası tarafından son derece sert ve topyekûn bir refleks ile karşılık görmüştür. Özellikle 1925 sonrasını karşılayan dönem içinde devlet siyasası Takrir-i Sükûn Kanunu, İstiklal Mahkemelerinin üçüncü dönem tertibatı ve ordunun inkılap aleyhtarlığına karşı maddi güç unsurları olarak devreye sokulması gibi üst perde bastırım metotları aracılığıyla kendi yaşam alanını kotarmayı başarabilmiştir.

Antagonistik çatışma ile gelişen hayati derecede kuvvetli tecrübe, paradigmanın toplumsala ve toplumsal ile siyasa arasındaki münasebetlere dair kırıcı bir önalım refleksini kuşanmasını sağlamıştır. Paradigmanın toplumsala dair en sarsıcı refleksi “halka rağmen halk için” şeklinde gelişmiştir. Zira halk olarak konumlanan toplum, kendi içinde paradigmanın temel değerlerine karşı mukabele kültürünü benimseyen katmanlar yaratarak kendileri için iyi olan yeniyi isteyebilecek yahut hazmedebilecek olgunluğa sahip değillerdir. Bu idraki getiren tecrübe ile beraber paradigma,

gerçekliğinin anlaşılabilirlik katsayısını arttırmak maksadıyla kullanılmıştır. Karl Marks, antagonistik çelişkiyi kullanarak burjuva ile proletarya arasındaki ilişkinin sıfır toplamlı bir oyundan ibaret olduğunu anlatırken doğrudan doğruya sınıf ve ekonomi temelli bir bakış üzerine odaklanmıştır. Ne var ki bu durum, meselenin sosyo-politik ve kültürel minvale aktarılamayacağı anlamına gelmez. Zira ilkinde ekonomi bir güç, baskılama ve hükmetme aracı olarak sembolleşirken sosyo-politik ve kültürel mecra, tamamıyla yönetsele ait araçlar oldukları için herhangi bir beis söz konusu değildir. Öte yandan sosyo-politik ve kültürel mecra içindeki antagonistik çelişki de zaten orta ve uzun vadede ekonomi odaklı bir sıfır toplamlı oyunun habercisi mahiyetindedir. Bu bağlamda tekrar ifade etmekte fayda vardır ki antagonistik kavramı ile kastedilmek istenen sadece çatışmanın derinliği ve çatışmanın tarafları üzerindeki sıfır toplamlı oyun baskısıdır. Keza tezin devam bölümleri de gerek oldukça bu vurgu üzerinden hareket edecektir.

(19)

toplumsalın da modernleşmesi misyonunu üstlenen değerleri pratik mecraya taşırken halkı özneden ziyade bir nesne olarak konumlandırmıştır. Halkın nesneleştirildiği ilk refleksi tamamlayıcı ve hatta (daha eleştirel bir bakışla) cezalandırıcı olarak tanımlanabilecek ikinci refleks, gelenek ile içli dışlı toplumsal katmanların siyaset üretme çabaları üzerine doğmuştur. 17 Kasım 1924 tarihinde kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 12 Ağustos 1930 tarihinde kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası tecrübelerinde somutlaştığı haliyle paradigma, toplum tabanının gelenek ile bezeli kendi alanını muhafaza edebilmek adına türettiği yahut desteklediği siyaset biçimlerini rejim ve inkılap değerlerine beis birer girişim olarak değerlendirmiş; önalım mekanizmasını devreye sokarak bu tarz eylemleri siyaset dışı tutmuştur. Böylelikle siyasi çeşitlenme adına son teşebbüsün tarihi olan 1930’dan demokrasinin ilkesel mahiyette de olsa benimsendiği 1946 yılına kadar geçen süreç boyunca paradigmanın Türk siyaset pratiğine dikte ettiği temel hakikat, “tek parti sultasında halka rağmen halk için” formülasyonu olarak tatbik edilmiştir.

1946 yılında demokrasiye geçiş kararının alınmasının ardından düzenlenen ilk şeffaf3 genel seçimler olan 14 Mayıs 1950 milletvekili seçimleri, paradigmaya muhalif unsurları bünyesinde barındıran Demokrat Parti’nin (DP) zaferi ile sonuçlanmıştır. 23 yıllık cumhuriyet geçmişi boyunca siyasi arenanın dışında tutulan toplum katmanlarının siyasi temsil kabiliyetine erişmesi ve hatta tek başına hükümet kurabilme gibi paradigmanın hegemonyasındaki Türk siyaset pratiği adına olağandışılıkta son radde bir işlevsellik üstlenmesi, gelecek için demokratik bir kazanım olma umudundan daha ziyade uzak kırılmalara altyapı manasındadır. DP’nin seçim zaferi ile başlayan 1950 sonrası Türk siyaset pratiği, siyasiler arasındaki iktidar çekişmesi olmaktan çok siyaset dışı unsurların iktidarlarını korumak adına siyasilere karşı verdikleri mücadelenin tarihi olarak anlamlandırılabilir. Zira 27 Mayıs 1960 darbesinden başlamak üzere toplumsal tabandaki karşılığı kuvvetli pek çok siyasi teşebbüs, paradigmaya aykırılık gerekçesi ile askeri nitelikleri ağır karşı girişimler tarafından geri püskürtülmüştür.

3

Çok partili siyasi hayata geçişin ardından ilk genel seçim 21 Temmuz 1946 tarihinde düzenlenmişse de seçimlerde demokrasi aleyhtarı muhtevaya sahip gizli oy, açık tasnif kuralına riayet edilmiş olması seçim sonuçları için “şaibeli” yakıştırması yapılmasının önünü açmıştır. Bununla birlikte Milletvekili Seçim Yasasına yapılan 5 Haziran 1946 tarihli düzenleme ile uygulanmakta olan iki dereceli seçim sistemi terk edilerek tek dereceli seçim sistemine geçilmiştir. Bu değişiklik de tıpkı oy ve tasnif metodunun gösterdiği üzere CHP’nin iktidarını devam ettirme arzusu olarak değerlendirilmektedir. 21 Temmuz 1946 tarihli milletvekilliği seçimlerine dair daha detaylı bir analiz için bkz. (Alkan, 2006) ayrıca (Yılmaz, 2010)

(20)

Görüldüğü üzere paradigmanın mutlak değer kabullendirmelerinin keskinliği, Türk siyaset pratiğinin odağına yerleşen bir dikotomi doğurmuştur. Bu ikili ayrışma çerçevesinde devreye, Türk siyasetinin yapısal analizini ve haliyle dönüşüm öykülerinin arka planını açıklamaya en muktedir tezler arasında kabul edilen merkez ve çevre kurgusu girmektedir. Kurguya dair teorik altyapı Edward Shils’e ait olmakla birlikte Türk siyaset pratiğine koşumu Şerif Mardin tarafından gerçekleştirilmiştir.

Shils’in Center and Periphery (1975) tezine göre hem merkez hem de çevre kavramları geometrik yahut coğrafi bir tahayyül ile ele alınmamalıdır. Merkez, örgüt mekanizması içindeki icra konumunu ve bu düzlemdeki yetki sahibi elitleri karşılayan bir kavram olup bu haliyle bir nevi otorite kullanma mevkii olarak da tanımlanabilmektedir. Merkeze göre koordinatları belirlenen çevre kavramı ise bu ricalin dışında kalanlardan ibaret yalın bir tasavvurdur. Merkez, birtakım kutsalları kendi uhdesinde toplayarak merkezi değerler sistemini inşa eder ve bu sayede kurumsal anlamda meşruiyet kazanır. Kutsalın araçsallaştığı bu bağlamda merkez ile çevreyi sistemik seviyede birbirinden çok da uzak görmemek gerekmektedir ki zaten kurumsalın bir diğer aracı olan yoğun bürokrasi de çevrenin merkeze bağımlılığını arttırarak kalan mesafeyi kapatabilecek bir dinamizm getirmektedir.

Shils’in merkez ve çevre tezinde işlerlik adına en can alıcı nokta, kutsallar üzerindedir. Zira merkezi değer sisteminin kabul edilirliği kutsallara şartlanmıştır ve böylelikle merkezin kutsallarına yabancılaşması yahut daha baştan çevreye yabancı değerlerin merkez tarafından kutsal olarak benimsenmesi, merkez ile çevre arasındaki mesafenin açılmasına sebep olacaktır. Bununla beraber merkezin, sivil toplumu karşılayan çevre üzerinde doz aşımı bir otorite tesis etme çabasına yönelmesi de yine mesafenin açılmasına; yabancılaşma ve meşruiyet sorunsalının doğmasına sebep olacaktır. Bu şartlar altında merkez, bilhassa kendine karşı mesafeli duran çevre unsurlarına karşı son derece saygılı olarak dengeyi muhafaza etmek durumundadır. Merkezi değerlerin sivil toplum tarafından kabul edilmediği aksi hallerde yapı, her daim devrimci devinimler ile zorlanmaya mecbur kalacaktır.

Mardin, Shils’in merkez ve çevre tezini Türk siyaset pratiğine uyarlarken iki ana güdüleyicinin etkisi altında kalmıştır. İlk güdüleyici unsur Shils’in teorisindeki esaslı

(21)

çıkış noktalarından biri olan modernleşme olgusunun işleyişidir. Orijinal tezin odaklandığı batı, modernleşmesini tabandan tavana doğru bir itki ile gerçekleşirken Türk modernleşmesi, tam tersi istikamette gelişen bir tasarruf ile tecrübe edilmiştir. Mardin’i güdüleyen ikinci unsur ise Türkiye pratiğinde merkez ve çevrenin birbirinden ayrışık kutsallara sahip olma realitesidir. Elbette Shils de kutsalların tamamen aynı olması gereğinden söz etmemektedir. Ancak kutsallar bağlamında ısrarla vurguladığı nokta, yabancılaşma sorunsalının doğmaması için kutsalların ortak bir paydasının olması gereğidir. Türkiye pratiği, tam da burada ana sorunsalını belirginleştirmektedir.

Merkeze yerleşen paradigma ile onun askeri-sivil elitist bürokrasisi ve aydınları, geleneği iğdiş eden bir yenilik sahiplenmesi içine girerken çevre olarak konumlanacak “avam” katman, İslam ile özdeşleştirdiği geleneği kendi değerler bütünü; yani kutsalı olarak benimsemektedir.

Vesayetçi siyasi kültür özeline indirgenen bir okuma, merkez ve çevre kavramlarının Osmanlı’ya dair yapısal analizlerde bile kullanılabilmesine olanak sağlayacaktır. Ne var ki kurgu, bütünsel anlamdaki muhataplarını 1923 sonrası Türkiye siyasası üzerinden daha layık bir örtüşme ile yakalamaktadır. Hele ki çevrenin siyasi bir özne halini almaya başladığı 1950 sonrası dönem, teoriden pratiğe doğru bir izdüşüm vasfındadır. Pratiğin özünü sunacak formülasyon oldukça nettir. Hacmen yoğun çevre unsurları iktidar namına pozisyon sahibi olabilmek için muktedir merkeze karşı bir nevi var olma savaşı içine girmiştir. Merkeze konumlu paradigma ve onun işlevsel uzuvları olan ordu, bürokrasi ve yargı troykası ise kendi yetkinliğini daraltacak mahiyetteki her çevresel teşebbüsü ya tekrar çevreye itecek ya da kırmızı çizgileri çizilmiş hükümet işlevselliğine prangalayacak bir müdahale düsturunu benimsemiştir.

Merkez, sahip olduğu esaslı güç unsurları sayesinde çevre ile arasındaki antagonistik yaşam alanı mücadelesinin muzafferi olabilmiş ve bu sayede de dış politika kulvarı gibi üst segment bir saha, çevrenin müdahalesinden uzak; bakir bir mecra olarak korunmuştur. Paradigmanın uluslararası arenada Türkiye’ye biçtiği konum, dış politika karakteri ve pratiği ancak ve ancak uluslararası sitemin dayatmaları neticesinde reorganize edilebilmiştir. Bunun dışına çıkacak olası bir çevre etkisi, paradigmanın

(22)

kırmızıçizgileri aracılığıyla engellenmiş; yani çevre, dış politika karar alıcılarından mütevellit dairenin dahi dışında tutulmuştur.

Paradigmanın dış politika üzerindeki kırmızı çizgi diktesi baz kabul edildiğinde dış politikada bir dönüşüm, öncelikle iç organizasyon üzerinde bir değişimin gerekliliğine şartlanacaktır. Ezcümle; çevre siyasetinden gelen unsurlar paradigma ve onun siyasa içindeki işlevsel uzuvlarını ehlileştirmeden hükümet işlevselliğinden iktidar yetkinliğine geçemeyeceklerdir ki bu şartlar altında da dış politikaya dair kalıcı bir dönüşüm öyküsünden bahsetmek olanaklar dahilinde değildir.

Kasım 2002 seçimlerinden birinci parti olarak çıkan ve tek başına hükümet kurma ehliyetine erişen Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), köklerini çevre geleneğinden alan siyasi bir teşebbüstür. Bu durum, AK Parti siyaseti adına bir nevi kriz-fırsat sarkacı4 içinde salınım anlamına gelmektedir. Merkezin çevre ile uzlaşmaz tavrı ve bu veçhede AK Parti’ye karşı daha en baştan sahip olunan agresif önyargı, sarkacın kriz salınımını oluştururken; AK Parti’yi kuran kadroların çevredeki tüm siyasi birikim ve tecrübeye sahip olmaları ve bu sayede de merkezi oldukça iyi tanıyor oluşları, sarkacın fırsat boyutuna salınım imkanını karşılamaktadır. Hakeza bu siyasi teşebbüs, 28 Şubat süreci gibi askeri darbe geleneğinin dışına çıkarak daha yumuşak bir görünüm altında ilerleyen; ancak yayılım ve tesir alanı oldukça geniş bir merkez müdahalesinin doğrudan muhatabı olmuştur. Bu çerçevede 2002 sonrası Türk siyaset pratiği, en vurucu haliyle sarkacın kriz ile fırsat arasındaki şiddetli salınımı olarak betimlenebilir.

Kendi yaşam alanını korumak ve siyasetin doğası gereği iktidar yetkinliğine erişebilmek gayesindeki AK Parti siyaseti, başta Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler gibi dış politika gelişmelerinin de itici gücünü arkasına alarak devlet organizasyonundaki vesayet anlayışına ve gizli iktidar olgusuna karşı bir dönüşüm sürecinin inşasına başlamıştır. Çevreden gelen diğer siyasi girişimlerde de gözlemlenebileceği üzere AK Parti, paradigmanın topyekûn ilga edilmesinden ziyade, diyalektiğin noksan kalan kısmını tamamlayarak siyasa içindeki ana mülahazanın gelenek idrakine sahip bir

4

Sarkaç: Bir ipin ucunda salınan nesnenin denge konumundan çıkartıldığı anda salınım enerjisi sonlanana değin iki yönlü ve düzenli bir gel-git içine girmesi kuralına dayanan düzenek.

(23)

düsturla dönüştürülmesini ve siyaset ile iktidar kavramlarının demokratik güvence altında işletilebilmesini amaçlamıştır.

Nasıl ki dış politikaya dair gelişmeler iç organizasyon üzerindeki dönüşüm sürecini beslemişse; benzer bir helezonik etki dış politikanın dönüşüm öyküsünde de gözlemlenmektedir. Merkez unsurlarına karşı giriştiği mücadelede önemli bir mevzi kazanımı gerçekleştirerek merkez içinde kendi siyasetine yer açabilen AK Parti, buradan aldığı güç ile dış politikadaki dönüşüm serüvenini başlatabilmiştir. Bu benzerliğe ek bir özellik dönüşüm sürecinde paradigmanın konumu üzerinden ortaya çıkmaktadır. Dış politikadaki dönüşümün felsefi arka planı ve amaçları da tıpkı iç organizasyonun dönüşüm sürecinde olduğu gibi paradigmanın topyekûn bir biçimde reddinden ziyade derin bir düşünsel ve tarihi temel ile uyumlulaştırılmasına odaklanmaktadır. Nitekim Türk dış politikasının tarih panoramasında önemli bir endeks olarak beliren batı ile ilişkilerdeki aktörel ve fikri sabitlerden vazgeçilmemiş; tam aksine bu sabitleri her daim göz önünde tutan bir yaklaşım ile Türkiye’nin uluslararası arenadaki konumu ve misyonu yeni sabitleri ve coğrafyaları da kapsayacak bir yönelim içine girmiştir.

Yeni yönelimler ile paradigmanın sabitleri arasındaki zaman ve mekân uyumlulaşması, sürecin bir dönüşümden ziyade dış politikaya eklemleme şeklinde ilerlediği yanılgısına neden olmamalıdır. Zira bu uyumlulaşma/örtüşme anı, tam da inhilal vurgusunun zuhur etme kritiğini karşılamaktadır. Günlük hayatta ve hatta modern akademik dil içinde bile pek fazla rağbet görmeyen inhilal kavramı, genelde müspet ilimler daha özelde ise kimya ilmine dair Arapça bir deyiş olup “reaksiyon sonucu ayrışma” anlamına gelmektedir. Müspet ilimler mecrası içindeki en genel geçer kavramsallaştırmaya göre kimyasal ayrışma, bileşenlerin özelliklerinin değiştiği ve eski haline dönmenin olanaksızlaştığı bir reaksiyon halidir. Bu bağlamda hâkim paradigmadan intikal birtakım kabullerin esasında bileşen özelliği değişmiş kabuller olduğu; böylelikle de dış politikadaki dönüşümün kimyevi bir dönüşüm/inhilal olduğu savı, işbu tezin ispat yükünü karşılamaktadır.

Türk dış politikasında yeni yönelimlere kapı aralayacak değişimin nasıl ve kim tarafından yürütüldüğü kadar değişenin ne olduğu ve niçin değiştiği sorularının da

(24)

hacimli bir anlatı ile cevaplanması gereğinden hareketle çalışma, bu uğurda birini paradigmanın bir diğerini ise dış politika üzerinde gözlemlenen sonuçları ile birlikte paradigmadaki dönüşümün çizeceği iki ana eksen üzerine konsantre olacaktır. Söz konusu ana eksenler, çalışmanın muhtevasını oluşturan her daim gözetmeye çalıştığı neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde birbirini tamamlamaya niyetli beş bölüm üzerinden bağdaş bir imaj içine oturtulacaktır. Buna göre:

Çalışmanın birinci bölümü, paradigmaya dayanak olacak tarihsel ve düşünsel arka planı sunacaktır. Türk modernleşme tarihine kısa bir bakış olarak da okunabilecek bölüm, bu hali ile çalışmanın muhtevasından ayrık görülmemelidir. Zira sosyal bilimlerin açıklayıcılık adına gerekli ön şartı olan neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde her sonucun bir sebebi vardır ve her sebep de kendinden önceki bir başka sebebin sonucu olabilecek mahiyettedir. Bu bağlamda Cumhuriyet Türkiye’sinin dayandığı temeller; bu temelleri karşılayan paradigma; paradigmanın hegemonyası ile gelen merkez-çevre dikotomisi ve bu dikotomi içinde çevreden merkeze doğru gerçekleşen dönüşüm devinimleri, sebep-sonuç silsilesine ait birer argüman ise (ki çalışmanın beş bölümlük kurgusu bu inanç ile hazırlanmıştır) silsilenin başlangıç halkası da hacim sahibi paradigmanın tohumlandığı arka plana adanmak durumundadır.

Cumhuriyet Türkiye’sinin siyasi ve sosyal manada inşa aşamasına odaklanan ikinci bölüm, bilhassa inkılapların ruhu ve hükmü üzerinden çizeceği perspektif neticesinde paradigma ile sosyal tabaka arasındaki ikiliği ortaya koymaya çalışacaktır. Bu bağlamda ana teması sosyo-politik kurgu içinde kalan argümanlar, bir yandan Türk modernleşme tarihine yönelik sonuç niteliği taşırken bir diğer yandan da Türk siyasetinde merkez-çevre dikotomisi olarak kavramsallaştırılan zıtlaşmanın arkasındaki sebepleri ortaya koymuş olacaktır. Böylece ardılları için ihtiyaç duyulan altyapıyı tamamlayan bölüm, sivil din ve dışlayıcı laiklik olgularını bütünleştirerek paradigma üzerine uyarladığı muhtevası ile özgünlük arayışı içindedir.

Paradigma ve işlevsel uzuvlarının baskı altına aldığı toplumsal dinamikler çerçevesinde üretilen anahtar kavramların ardından üçüncü bölüm, somut örnekler üzerinden Türk siyasi hayatındaki paradigma keskinliğini izah çabasındadır. Edward Shils tarafından geliştirilen ve Şerif Mardin tarafından Türk siyasetini açıklamak üzere

(25)

kullanılan merkez-çevre teorisini temel eksen kabul eden bölümün özgünlük getiren can alıcı noktası ilgili teorinin dış politika üzerine genişletilişidir. İç organizasyona yönelik kurgudan ilhamla yola çıkan bu genişlemenin başrolleri paradigma ve troyka olarak sabit kalmakla birlikte Türk dış politikası tarihinde kırılma etkisi yaratacak gelişmelere farklı bir gözle bakılacaktır.

Çalışmanın dördüncü ve son bölümü helezonik kurguyu somutlaştıran bir yaklaşım ile iki kısma ayrılacak; dış politikadaki gelişmelerin iç organizasyonda yaşanan dönüşüm sürecine katkısı ve iç organizasyondaki dönüşümün dış politika çıktısı olarak bağlanacaktır. Birinci kısım, çevreden merkeze yönelen devinim ve direnç zincirinin son halkası olan AK Parti dönemine odaklanarak hükümet işlevselliğinden iktidar yetkinliğine erişebilmek arzusundaki çevre siyaseti ile statükoyu devam ettirmek arzusundaki merkez troyka arasında cereyan eden mücadeleyi fotoğraflamaktadır. “Son darbe: 28 Şubat” a dair kısa bir açılımın ardından ilk olarak “Dönüşümü gerçekleştiren siyasi teşebbüs kimdir?” sorusunun yanıt bulacağı bölüm, devam kısımlarında sorulacak “Avrupa Birliği, iç organizasyonda gözlenen dönüşümün neresindedir?”, “AB’nin kurucu ve hâkim paradigmaya bakışı nasıldır?”, soruları ile dönüşüm sürecinin nasıllarını ortaya koymaya çalışacaktır.

İkinci kısımda ise yeni dönem Türk dış politikasının mimarı olarak gösterilen Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ile sunulan teorik altyapının nasıl bir pratik üzerinde ilerlediği gözlemlenecektir. “Neden Ortadoğu?” sorusunu cevaplayacak bir ön akit ile devam edecek bölüm, teorik altyapıda yer alan merkez ülke kavramının merkezi ülke halini alışı eşliğinde Türk dış politikası öz bir değerlendirme yaparak sona erecektir.

Genel olarak çalışma, temel ve tamamlayıcı sorular eşliğinde “Paradigmanın inhilali ile özünde Avrupalılaşarak İslamlaşan Türkiye’nin haricinde merkezileşerek5 Ortadoğululaşması/Ortadoğululaşarak merkezileşmesi” çıkarımına ulaşmayı amaçlamaktadır. Buna göre; 2002 sonrası dönem üzerinde gözlemlenen dönüşümün nihai taşıyıcı aktörü olarak AK Parti kökleri, söylemleri ve kendini özdeşleştirdiği

5 Çıkarım içinde zikredilen merkez kavramı, Shils’in teorisinde bahsedilen merkez kavramından bağımsız olup 2002 sonrası Türk dış politikasına yön veren başrollerden olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun Türkiye’nin konumu üzerine defaatle vurguladığı “merkez ülke” kavramına atıfla kullanılacaktır. Öte yandan kavram, Türkiye’nin doğu öncelikli gündemi bağlamında bölgesel güç yahut Ortadoğu’nun siyasi merkezi gibi kavramlarla yakınlaşabilecek esneklik ve açıklıktadır.

(26)

muhafazakâr demokrat kimliği (kısmen de olsa) itibariyle İslami referansları kuvvetli bir siyasi girişim olarak bilinmektedir. Merkez baskısının netliğinde hükümet işlevselliği ile sınırlanan diğer çevre siyasilerinin aksine AK Parti, dönüşüm sürecinin olgunlaşması ile birlikte iktidar yetkinliğine erişmiştir. Avrupa Birliği uyum süreci kapsamında Avrupalılaşmak olarak cereyan eden dönüşüm süreci ile birlikte merkeze konuşlu troykayı törpüleyerek merkezdeki çevre halini almıştır. AK Parti’nin dış politika üzerinde devam ettirdiği dönüşüm öyküsü ise kendi merkezini yaratma yönünde bir seyir sahibi olmuştur. Çalışma, iç organizasyon ile dış politika ve dış politikadaki doğu ile batı çizgisinin oluşturduğu kıstaslar çerçevesinde dört boyutlu helezonik bir kurguya sahiptir. Kimi kavramsallaştırmalar, polemikler ve inhilal savına ek olarak helezonik kurguyu da bir özgünlük katsayısı olarak sunan çalışma, dört farklı yöntemi içselleştiren bir düsturla ilerleyecektir:

1) Birincil Kaynak Analizi: Resmi kurum ve kişiler, çalışmanın çerçevesini çizen

dört boyutlu helezonik kurgunun ayrı ayrı her boyutunda odak olduğundan birincil kaynaklarla hacim kazanan bir bibliyografya oluşturma mükellefiyeti doğmaktadır. Bu veçhede özellikle kurucu paradigma, AB bütünleşme süreci ve AK Parti üzerine geliştirilen anlatılar birincil kaynaklar ile desteklenerek analiz edilmeye çalışılacaktır.

2) Sentezci Metodoloji: Özellikle birincil kaynakların tetkik ve idraki aşamasında

eklektik bir yığın oluşturmaktan ziyade çalışmanın bütününe hâkim gelen helezonik sarmala ilinti oluşturabilmek amacıyla sentezci metodolojiye başvurulacaktır.

3) Senkrenistik Metodoloji: Çalışmanın ana çerçevesini oluşturan ve kendi

içlerinde ayrık muhtevalara sahip dört boyut, senkrenistik metodolojinin sunduğu bağdaştırma yetisi sayesinde bütünleştirilerek helezonik bir çıktının oluşabilmesi sağlanacaktır.

4) Hermeneutik (Yorumsamacı) Yaklaşım: Çalışmanın kurguladığı dört boyutlu

helezonik yapı, kendi içinde hem ayrık hem de silsile etkisi yaratacak bütünselliğe sahiptir. Bu özellikten yola çıkarak parçadan bütüne; bütünden parçaya idrak ve yorum kabiliyetini arttırabilmek maksadıyla söz konusu yöntemin açıcı katkısına başvurulacaktır.

(27)

Bütünsel duruluğu koruyabilmek ve esaslı odak noktalarını gözden kaçırmamak adına çalışma, bir varsayım ve bir de yoksayım vesilesi ile olgunlaşacaktır. Varsayım, iç organizasyonda yaşanan dönüşüm süreci üzerinden belirginleşir ve zaman-mekân kıstaslı iki alt boyuta açılım gösterir. Varsayımın zaman boyutuna göre dönüşüm süreci, yapısal anlamda ortaya çıkacak somutlama ihtiyacını da karşılamak üzere 2002 sonrası dönem ile örtüştürülmektedir. Varsayımın aktörel boyutu ise dönüşüm sürecinin AK Parti ve Avrupa Birliği etkisinin dışına çıkmaksızın ilerlediğini kabul etmektedir. İç organizasyondaki dönüşümün dış politikaya etkileri ise tezin yoksayım noktasını belirginleştirmektedir. Buna göre iç organizasyondaki dönüşümün sağladığı kotarıcı katkı ile gerçek iktidar yetkiselliğine erişen AK Parti’nin batı dışı yeni coğrafyalar üzerindeki etki ve inisiyatif arayışları, konjonktürel bir itkinin yoksayımı veyahut asgari seviyede ele alımı ile kurgulanacaktır.

Sayıltılar, aynı zamanda çalışmanın dâhili sınırlılıklarının da belirginleşmesini sağlamaktadır. Dönüşüm süreci adına sınırlandırma 2002 sonrası şeklinde belirlenirken; dış politikanın batı yakası Avrupa Birliği, doğu yakası ise (dönem içinde başka havzalara da açılım olmasına rağmen) etkinlik ve aktüel yoğunluk sebebi ile Ortadoğu olarak sınırlandırılmıştır. Dış politika panoraması içinde batıya konumlu ABD ile ilişkiler gündem yoğunluğunun bir uzantısı ve sonucu olarak doğu yakası içinde ele alınacaktır. Çalışmanın mücbir ve harici sınırlılığı ise birincil kaynaklar noktasında ortaya çıkmaktadır. TBMM’nin kapalı oturum ile görüştüğü ve oyladığı “1 Mart tezkeresine” dair devlet arşivinin halen kapalı olması somutlaşmasından da anlaşılacağı üzere ulusal çıkar ve güvenlik gibi gerekçelere bağlı olarak kimi devlet arşivlerine erişim olanağı bulunmamaktadır ve bu nedenle eldeki veriler sığ kalabilmektedir. Birincil kaynaklara sadık kalmak önceliği, kimi hararetli gündem meselelerinin çalışma içinde yüzeysel kalması yahut ikincil kaynaklar ile açıklanmaya çalışılması gibi sınırlılıkların oluşmasına sebep olacaktır.

Sınırları, sayıtları ve metodolojisi arasındaki bağıntı sayesinde helezonik kurguyu kotaran çalışma, üç bölümlük ilerleyişinin ardından sunulacak sonuç kısmı ile üç dikteyi somutlaştırmayı amaçlamaktadır:

(28)

1) Merkez ve çevre çekişmesinin son devinimini karşılayan ve AB bütünleşme

süreci ile akitleşerek ilerleyen dönüşüm süreci, iç organizasyon üzerinde kırılma etkisi yaratarak siyaset pratiğinin geneline hâkim tecrübenin dışına çıkılmasını sağlamıştır. En iyi hallerde merkeze konumlu paradigma tarafından hükümet işlevselliğine prangalanan çevre siyaseti, siyasi öğrenmişliğin verdiği ilhamın da katkısı ile prangalı vaziyetten kurtulmuş; iktidar yetkinliğine erişim arzusuna karşılık bulmuştur.

2) İç organizasyonun maruz kaldığı yapısal dönüşüm, dış politikanın seyri üzerinde

de etki doğurmuştur. Paradigmanın dış politika boyutunu da etkisi altına alan dönüşüm ile beraber Türkiye’nin uluslararası politikadaki pozisyonu; kendini tanımlayışı; ulusal çıkar ve güvenlik endeksleri; dış politika pratiğini karşılayan metodolojisi üzerindeki farklılıklar, Türkiye’nin yeni bir rotaya sahip olduğuna dair somut göstergelerdir.

3) Türk dış politikasının teorik ve pratik karşılıklarını tesir altına alan dönüşüm,

yüksek maliyetler nedeniyle eskiye dönüşü tahayyül dairesi dışında tutan bir inhilal mahiyetindedir. Öyle ki dış politika karakterinin rota çizdirici unsuru olan batı denklemlerine angaje edilmiş, edilgen ve statik dış politika kurgusunun dönüşümü ile dinamik, ben merkezli, milli çıkarlarını temas edilebilen her bölgede arayan ve son tahlilde kültür ve tarih gibi unsurları birer kimlik sabiti haline getiren bir çıktı elde edilmiştir. Batıdan vazgeçmemekle birlikte etkinlik ve inisiyatif arayışlarının yoğun kısmını batı dışı coğrafyalara odaklayan yeni dış politika çıktısı, uluslararası ve bölgesel toplum nazarında kabul görerek kalıcılık adına kritik bir aşamayı tamamlamıştır. Dış politikadaki bu dönüşümün milli toplum tabanında da benimsenmesi ve hatta tarihsel sorumluluk duygusu uyandıran birçok gündem meselesinin içselleşerek bir toplum refleksi halini alması, dönüşümün orta ve uzun vade akıbetine dair önemli ipuçları sunmaktadır. Öte yandan batı dışı yeni havzaların Türkiye’nin dış ticaret hacmi içinde edindikleri konum da kalıcılık anlamında baskı yaratan önemli bir maliyet kalemi olarak görünmektedir.

(29)

BİRİNCİ BÖLÜM

KURUCU PARADİGMANIN BESLENDİĞİ TARİHSEL ARKA PLAN VE DÜŞÜNSEL ORTAM

Türkiye’nin 2002 sonrası dönem üzerinden AK Parti hükümetlerine isnat edilen iç organizasyon ve buna mukabil dış politika dönüşüm öykülerini konuşmak, sadece dönüşümün nasıl ve kim tarafından gerçekleştirildiği sorularını cevaplayan sınırlı bir diyalogdan ibaret kalacaktır. Hatta daha da vahim olarak; bu kalibredeki bir tartışma, tarihsel arka planın güdük kalması nedeniyle dönüşümün sebeplerini bile anlaşılır kılamayacağından diyalog formatının dışına çıkarak tatsız bir monolog kıvamında ilerlemeye mahkûmdur. Hâlbuki dönüşenin ne olduğunun anlaşılması da en az dönüşümün nasıl ve kim tarafından gerçekleştirildiği kadar deşelenmesi gereken esaslı bir mevzuudur. Hele ki dönüşüm sürecinin yürütücüsü ve sahiplenicisi pozisyonundaki AK Parti kadroları başta olmak üzere akademi ve medya camialarından pek çok ismin de dahil olduğu hayli hacimli bir çevre, söz konusu dönüşüm sürecini tanımlamak adına “Yeni Türkiye” gibi oldukça keskin ve iddialı bir tabir kullanırken “eski Türkiye” nin ne olduğu ve niçin yeniye ihtiyaç duyulduğu kati suretle irdelenmelidir.

Statüko ile barışık muhalefetin tenkitlerinin de tasdik ettiği üzere Türkiye’nin içinden geçtiği dönüşüm, salt pratik siyaset içinde işler ve etkileri dönüştürücüsünün kendi dönemi ile sınırlı bir muhtevadan sıyrık; teorik ve kurumsal anlamda kök sahibi bir hüviyete sahip görünmektedir. Nitekim aksi bir kabullenme, “statüko” kelimesinin dönüşüm serüveni içinde meseleye muhatap tüm taraflarca en sık kullanılan kelimelerden biri oluşunu izahta zorluk yaşayacaktır.

2002 sonrası dönem üzerinden tecrübe edilen dönüşümün bir felsefeye yahut daha yerinde bir ifade ile yeniyi karşılayacak bir karşı felsefeye sahip olması ve statükoyu etkisi altına alacak kurumsal bir geçerlilik çerçevesinde ilerleyişi, dönüşenin ne olduğu üzerine sınırlı bir kimlik tespiti yapılabilmesine olanak sağlamaktadır. Bu bağlamda eskinin felsefesini ve bu felsefeyi pratiğe koşan kurumsal yapıyı; daha cesur bir biçimde yinelemek gerekirse teorik ve pratik karşılıkları ile birlikte kurucu paradigmayı dönüşümün hedef tahtasına konuşlu unsur olarak takdim etmek mümkündür. İşbu şartlar altında artık irdelenmesi gereken öncelikli mevzuu kurucu paradigmanın ne olduğudur.

(30)

Türk siyasetinin iki temel direği olan ve dönüşüm sürecinin tesir sahası içinde kalan iç organizasyon ile dış politikaya biçim ve ruh veren kurucu paradigmayı anlayabilmek ve akabinde dönüşümün gerekçelerini görebilmek adına tarihsel perspektif, mümkün olan en geri noktaya yaslanmalıdır. Bu gereklilik bağlamında paradigmanın arka planına yerleşen tarih ve düşün etkisini açıklamak, gereksiz bir kronoloji yazımı olmaktan ziyade diyalektik bütünlüğün ihtiyaçlarını karşılayacak kalifiye bir anahtar mahiyetindedir. Nitekim Cumhuriyet Türkiye’sini inşa eden paradigmanın düşünsel ve pratik bağlamda salt 1923 sonrasına ait bir türeyiş olduğunu iddia etmek olanaklı değildir. Her ne kadar resmi öğreti seviyesinde 1923 öncesine dair bir ret ve linç propagandası benimsenmiş ise de modern Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı modernleşmesine ait ileri bir safha olduğunu reddetmek mantık dairesi içinde kabul edilebilir bir şey değildir. Zira 18. yüzyıl sonu itibariyle başlayacak ve 19. yüzyıl ortalarında olgunlaşma evresine girecek modernleşme sürecine dair her bir gelişme ve fikri polemik 1923 sonrasında gözlemlenecek olanların bir nevi altyapısı mahiyetindedir. Bu bağlamda gerek yeni devlet matematiğinin temel formülasyonu gerekse hayati bir tamamlayıcı mahiyetindeki toplumsal dönüşümün gerek ve gerçeklerini açıklayacak Kemalizm yahut kurucu paradigma, salt kişisel ve 1923 sonrasına odaklanan bir doktrinasyon olmaktan ziyade kendisine hem teorik hem de pratik bağlamda payanda olan tarihsel arka planla son derece içli dışlı bir kodifikasyondur. Bu bağlamda Kemalizm’e özdeş paradigmanın arka planını dolduran öğeleri irdelemek hem tarihsel bütünlükten nakil neden-sonuç ilişkilerinin günümüz siyaset pratiğinde de etkinliğini koruyan muhtevasını çözümlemeye hem de paradigmanın psikolojisini daha net anlamaya açıcı katkı sunacaktır.

1.1. Paradigmanın Beslendiği ve Beslediği Fikri Payandalar

19. yüzyıl içerisinde olgunlaşma imkanı bulan batıdan intikal aydınlanmacı ve pozitivist fikirler, yine batıdan mülhem reform ve modernleşme sürecinin de itkisi ile siyasa içinde itibar sahibi bir konuma yerleşmişlerdir. Düşünsel temelin batıyı okuma, anlama ve anlatma yetkinliğine karşı yükselen itibar, Cumhuriyet Türkiye’sinin inşası aşamasına gelindiği zaman açık bir teveccüh halini almıştır. Osmanlı’nın son dönemi ile cumhuriyetin erken dönemi arasındaki bu düşünsel süreklilik, düşünsel temelin

(31)

cumhuriyeti hazırlayan sistematik bir planlayıcı olarak okunmasına yol açmamalıdır. Zira cumhuriyetin ilanı, en basitinden ilgili kanunun hazırlanışında bile tartışma konusu yapılamayacak katılıkla Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsına özdeş bir vakadır (Atatürk, 1969: 803) Öyle ki modernlik ve aydınlanma ile batıcılığı hayli kazuistik bir bağdaşma içinde gören aydınlar bile cumhuriyeti neredeyse bir sürpriz olarak karşılamışlardır (Belge, 2001: 29). O halde 19. yüzyılda olgunlaşan fikri temel ve bu temelin taşıyıcıları olan Osmanlı’nın son, cumhuriyetin ilk aydınları için cumhuriyeti düşünsel manada imar eden kadrolar yakıştırması yapmak yerine Atatürk’ü biçimlendiren yahut paradigmaya feyz katan entelijansiya tanımlamasını tercih etmek daha yerinde olacaktır. Öyle ki Atatürk de fikir akımlarının kendi siyasi ve sosyal bilinçlenişi üzerine katkılarını vurguladığı vecizinde cumhuriyet ve inkılaplara yönelik herhangi bir atıfta bulunmayarak bu duruma açık ve somut bir örnek sunmaktadır (Şapolyo, 1944: 137; Gökalp, 1974: 4): “Heyecanlarımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir.”

Atatürk’ün düşünsel anlamda feyz kaynaklarının bulunması, rejim ile şahıs arasındaki içselleşmeye türdeş bir eşleşmenin paradigma üzerinden gözlemlenemeyeceği manasına gelmemektedir. Bilakis feyz kaynağı fikrin özü ile Atatürk’ün dimağındaki yansımaları arasında nüans ötesi ayrılıklar bulunmaktadır ki bu durum da Kemalizm olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsı ile özdeşleşen paradigmanın bir nevi yeniden düşünüş kavşağından geçtiğine delalettir. Yeniden düşünüşünü tamamlayan ve hakim mülahazayı belirleyerek kavşaktan çıkan paradigma, gerek düşünsel gerekse eylemsel merhalelerde sahip olduğu kudreti ile kendine ilham olanların bile yeniden düşünüş sürecini takip etmelerini gerekli kılmıştır. Son tahlilde Kemalizm, kendine feyz katan kaynakların bile ilhamı haline gelmiştir (Belge, 2001: 35).

Atatürk’ün “fikir babam” diyerek lanse ettiği Ziya Gökalp’in fikirlerindeki tornistan ediş, paradigmanın düşünsel üzerindeki tesirini somutlayacak mahiyettedir. Paradigmanın olgunlaşarak kudret kazanması bir milat olarak kabul edilirse Gökalp’in milat öncesi düşüncelerine dair en önemli başvuru kaynağı, “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eseri olacaktır. Gökalp’in 1913-1914 yılları arasında “Türk Yurdu” ve “İslam” mecmualarında yayınlanan yazılarının derlemesi olan eser, “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, garp medeniyetindenim” formülasyonuna

(32)

dayanmaktadır (Keskin, 1994: 69). Gökalp, formülasyon içindeki üç ayrığın nasıl bir arada kalabileceğini açıklayan önerilerini sıralarken İslam’ın hayat sahasını muhafaza eden ve bu minvalde de batıcılığı sınırlayan bir ilkesellikle yön almıştır. Gökalp’in milat öncesi döneme dair önerilerini daha özele inen ifadelerle somutlaştırmak gerekirse:

 Türkleşmek ve İslamlaşmak ülküleri birbirleri ile çatışmak bir yana birbirlerini ihtiyaç olarak gören ülkülerdir. Zira antropolojik bir uluslaşma olarak ele alınabilecek Türkleşmek, sosyolojik temelde İslami bir beynelmilelliğin parçasıdır. Din ile hemhal vaziyetteki uygarlığın örtüsü Türkleşmek ile İslamlaşmak arasında vazgeçilemez katiyette bir bağıntı kurmaktadır. Bu bağıntı ile çağdaşlaşmak ihtiyacı arasında da bir çatışma hali söz konusu değildir. Nitekim çağcılık, bilimsel ve ameli aletlerle fenlerin alımını emrettiği; manevi ihtiyaçların özden karşılanmasına müsaade ettiği müddetçe “çağdaş bir İslam Türklüğü” için meşru bir ihtiyaçtır (Gökalp, 2010a: 9-16).

 Gelenek, zaman biçimleri arasında bağlantı ve uyum yakalanmasını sağlayan bir kavram olduğundan ne “köktencilik” gibi gelenek üzerine bir yoksayım yasası ne de “tutuculuk” gibi bir gelenek değişmezcilik, ilerlemeye katkı sağlayabilir. O halde dinden türeyen gelenek, ilerleme boyunca göz önünde tutulmalı; Türk’ün tarih sonrasına geçişi için İslam’ı gören ve gözeten bir felsefe yaratılmalıdır (Gökalp, 2010a: 21-25).

 Türklerin hepsi İslam olduğundan Türkçülük ile İslamcılık, duygusal bir bütünlüktedir. Bu minvalde ulusçuluk ülküsü Türklük olan Türkçüler, beynelmilelliğe kapı aralayacak ümmet ülküsünün de İslamlık olduğunun bilinci ile bir ümmet programına sahip olmalıdırlar. Bu program, bütün İslam kavimleri arasında ortak olan Arap harflerini değiştirmeksizin korumak; “hilal”in kutsallığını korumak ve ona dayanmak; İslam kavimlerinin cemaatleri arasında sürekli bir bağ kurmak esaslarına dayanmalıdır (Gökalp, 2010a: 42).

Birbirlerini tamamlar mahiyetteki birinci ve ikinci maddelerde irdelendiği üzere; Gökalp, Türkleşmek ile İslamlaşmayı ortak menşede buluşturan ve geleneği özleştirerek çağdaşlaşmanın sınırlarını belirleyen fikirleri nedeniyle kendinden sonra gelecek paradigmanın taşıyıcı ilkeleri karşısında müstesna kalacaktır. Paradigmanın yenileşme

Referanslar

Benzer Belgeler

Yukarıda bahsettiğimiz gibi askerî araçları içeren biçimde zorlayıcı diplomasinin ön plana çıkması ve Ordu’nun başlıca aktör olarak dış politikayı

Türkiye açısından ise So÷uk Savaú döneminde cephe ülkesiyken So÷uk Savaú sonrası Sovyetler Birli÷ini eskisi kadar tehdit unsuru olarak görmemesiyle birlikte

Büyük Türk birliğinin gerçekleşebilmesi için Vahapzade, bütün Dünya Türk- lerinin, bütün Türk boylarının öncelikle kendilerini “Türk” olarak bilmeleri, bu ortak

Bu tarz bir plânlama yapılırken turizm sektörünün genel kalkınma politikaları, plân ve programları ile entegrasyon sağlanmalıdır.14 Ancak şu da bilinmelidir

Araştırmanın sonucunda son olarak, lisede aldığı eğitimi ve geçirdiği lise yaşantısını üniversite ‘eğitimi ve yaşantısı’ için yeterli olduğunu düşünen

Propriyanın diğer kısımlarında yaygın mo- nonükleer hücre infiltrasyonları, nötrofil lökositler ve değişen derecelerde bağ doku artışı, bazı olgularda

are higher significantly before noon than afternoon..When users are more than 80 in multi- function sport court, users of more than 15 in shooting court and users of more than 40

Bu sezginli- ğinden gelen, aldığı izlenimleri sanat­ çı Akkuyu şöyle tanımlıyor: "Parça­ lanmış mermer sütunlar, otlar ve in­ cirlerle örtülü ören