T
Sokak okulundan mezun olan ünlü ortaoyunu sanatçım ız
I
tKavuklu Hamdi'nin nükteleri, cinasları bir sel gibi birbirini izler, dinleyenleri kırar geçirirdi.
Kavuklu
Hantdi'yi de
artık
unuttuk
Oyununa hayran kalan Macar bilgini, ona hangi tiyatro okulunu
bitirdiğini sorduğu zaman, Hamdi Efendi çok şaşirmış,
"Canım,tuhaflık yapmanın da mektebi mi olurmuş? Yerden biten ot gibi,
mahalle aralarından yetiştik işte!.." diye cevap vermişti.
HÇEN yüzyılın ikinci yarısını, kendisine öz gü güçlü sanatıyla dolduran, Ortaoyunu’- nun belki de gelmiş geçmiş en büyük tem silcisiydi Kavuklu Hamdi. 1911 yılında öl düğü zaman yetmişini aşkındı. Sanatının doruğuna, elliyle altmış yaşlan arasında çıkmıştı. Sevimli yüzlü, babacan halliydi. Kılığı hemen her zaman aynıydı: Başında beyaz tülbent sarılı dilim li kavuk, sırtında kırmızı cübbe, altında mora kaçan şalvar, ayaklarında çedik papuç... Arkasında iki kambur ve bir cüce yürürdü. Kambur ve cücelerden biri MikcM, öteki Vasilaki, ikinci kam bur Sadi Efendi’ydi.
Karşısında Pişekâr rolünde Küçük İsmail bulunurdu. Onun başında ince sarıklı Özbek külahı, sırtında kenarları iki par mak kadar uydurma kürkü bulunan, soluk mavi çuhadan bir çeşit pelerin, elinde şakşak olurdu. Davulla zurna bir başlan gıç havası çalarken önce Pişekâr, sonra Kavuklu ortada boy gösterirlerdi. Orada yeni tanışmışlar gibi hemen ahbap olurlar ve işe girişirlerdi. Çoğu zaman Kavuklu Hamdi:
-“ Başıma gelenden haberin var mı?..” diyerek latı açar, Kâğıthane’de bindiği kayığın nasıl alabora olduğunu, Yaka cık’ta bindiği at, gemini azıya alınca başına neler geldiğini, ya da konuk olarak gittiği düğün evinin nasıl çöktüğünü büyük bir heyecanla ve ciddilikle anlatır; seyircileri bazen gülmek ten, bazen heyecandan katıitırve:
-‘‘Birde yatakta gözümü açınca ne göreyim? Yüreğim hâlâ gümbür gümbür atıyordu!” diye bağlardı.
78
HANGİ TİYATRO OKULUNDAN MEZUN?
Eyüp'te doğmuştu, öğrenimi falan yoktu. Sonraları ünlü bir türkolog olan Macar bilgini Kunoş, ona hayran kalmış, kendisiyle ilgilenmiş ve böylesine yüksek bir sanatçı derece sine gelmek için hangi tiyatro okulundan mezun olduğunu sormuş, Kavuklu Hamdi:-“ Bizim okulumuz mokulumuz yok beyim; sokak okulun dan mezun oldum, cami avlularında fulya tarlalarında oyna dım ...” cevabını verince, adamcağız şaşırmıştı. Öte yandan da Kavuklu Hamdi ona şaşmıştı:
-“ Allah, Allah! Tuhaflık yapmanın, halkı güldürmenin de mektebi mi olurmuş?” diye...
Hele Kunoş:
-“ O halde sen bir mektepsin!” dediği vakit, onun kastettiği “ okul yaratmak” kavramını anlayamadığından:
-“ Yok valla; ben mektep falan değilim, düpedüz bir insa nım !” yollu sözlerle kendisini, kendi anlayışına göre, temize çıkarmıştı. Yazar Ahmet Raslm Bey, Kunoş’un “ sen bir mektepsin” demekle neyi kastetmiş olduğunu, sonraları Hamdi’ye açıklamıştı.
Kavuklu Hamdi bu sanata girişini Ahmet Raslm’e şu sözlerle anlatmıştı:
-‘‘Benim ustam muştam da yok. Küçükken mahallede bir kaç arkadaş, nereden görmüşsek görmüşüz, ya da kendili ğimizden öğrenmişiz. Bir araya gelir oynardık. Kimimiz evin den eski bir ferace alıp giyer, yaşmak sarar; kimi manava yalvarır, peştemalını alıp bağlar; kimi Eyüp oyuncakçıların
dan bir havan ister, döve döve gelirdi. Ben de amcamın kavuğunu aşırır, giyerdim. Biz oynarken, şu, bu, çevremize toplanırdı. İşi böylece azıttık. Derken biri bir gün önümüze düşüp bir tahta perdenin içine aldı. Seyretmeye gelenlerden toplanan beşer onar parayı paylaşmaya başladık. İşe giriş o giriş. Yoksa ne mektep var, ne medrese, ne hoca, ne kalfa. Yerden biten ot g ib i!”
VAPURDAN, SANDALDAN GÖZÜ
KORKMUŞTU
Gençliğinde yakışıklı ve aşırı çapkınlardandı. Kâğıthane, Çırpıcı ve Veliefendi çayırlarında zevk edip eğlenirdi. Yine bu dönemde bir seferinde Eyüp’ten kayıkla İstanbul'a inerken kayığı devrilmiş, canını zor kurtarmıştı. Bundan dolayı, yaşlı lık yıllarında bile hâlâ denizden korkardı. Artık vapurlar işle meye başlamıştı. Böyleyken bile Üsküdar’a geçerken okuyup üfler; sağ salim döndüğünde Eyüp Camii’nde horoz keserdi.
Kavuklu’nun kendine özgü elliyi aşkın oyunluk bir reper tuarı vardı. Tabii bunları her yerde ve her oyunda aynı konu ve aynı sözlerle ortaya koymaz; çevresindeki seyircilerin kadın ya da erkek, çocuk ya da yaşlı oluşlarına, mevki ve seviye lerine göre dilini yönetir, değiştirirdi. Şemsiyesinin fırtınada kendisini İstanbul göklerinde uçuruşunu bir anlatışı vardı ki, konu aynı olduğu halde hemen her seferinde konuşma ve esprilerini yerine ve zamanına göre uygular, dinleyenlerle seyredenleri kendilerinden geçirirdi. Bunun küçük bir bölümü şöyledir; Pişekâr’la konuşmaya devam etmektedirler:
-“ Derken şemsiye paf dedi, delindi! Eyvah ki eyvah!” -“ Ne yaptın?”
-‘‘Aşağılardan işitiyorum: Mahalle çocukları ‘Gökten insan yağıyor!’ diye bağırıyorlardı. Onları dinleyeyim derken şemsi- /e tersine döndü. Ben de kendimi bıraktım.”
-“ Nereye?” -‘‘Aşağıya!’
-“ Sonra? Aman çabuk söyle! Aman söyle, canım söyle tosunum..."
-“ Tosun, tosun! Seni büyütür, öküz yaparım haa! Dinleye cek misin yoksa...”
-“ Dört kulağım sende!”
-“ Ulan iki uzun kulak senin neyine yetmiyor ki? Her ne ise, düştüm ...”
-“ Sakatlık, makatlık?”
-“ Yok... Düştüm, bir şeyler gacır gucur etmeye başladı,, her tarafım birden kapandı.”
-“ Kuyu mu?”
-“ Değil, burnumla şöyle bir kokladım ki lahana kokuyor!” -“ Gacır gucur mu ediyordu? öyleyse ta göbeğine saban mışsın!”
-“ Tam da buldun. Ben düşerken meğer o açıkmış; ben ^üşünce kapandı. Dış yaprakları gövdeme sımsıkı sarıldı.”
-“ Lahana senden korkmuştur...”
★ ★ ★
Kavuklu Hamdi iie Küçük İsmail’in birbirine yutturmaca pek hoş konuşmaları vardır. Bu güzel, cinaslı konuşmalardan bir kısmını günümüz “ şov” cuları pişirip şişirip, kendi buluşla- ii gibi, seyirci ve dinleyicilerine hâlâ sunmaktadırlar, örneğin punlardan biri sudur:
Kavuklu Hamdi, eşeğe binmiş karşıdan gelmektedir. Pişe kâr onu görünce hemen eşeği beğenmiş gibi görünür, hem de iki anlama gelecek biçimde, fakat Kavuklu’yu taşlama yönü belirgin bir biçimde sorar:
-“ Ooo... Maşallah efendim; ne güzel merkep bu: Biraderin mi?”
Kavuklu hiç altında kalmaz.
-“ Hayır, biraderin böyle eşeği nereden olacak? Parterindir, pederin!”
★ ★ ★
Hamdi, sözde biranısını şöyle anlatıyor:
Bir ramazandı. Fatih Camii’ne gittim. O gece gördüğüm bir rüya üzerine, o gün bir keramet göstereceğim içime doğmuştu. Camiin şadırvanında abdest aldım. Sonra orada ki halkın gözlerinin önünde, minarelerden birine dönüp ses lendim:
-“ Eğil ey minare!”
Minare saygı ile yavaş yavaş eğildi. Şerefelerinden birine girip oturdum: yeniden emrettim:
-“ Doğrul ey minare!”
Bu sefer de beni rahatsız etmemek için son derece dikkatle Joğruldu. Kendisine teşekkür ettikten ve “ Aferin” dedikten >onra ezanı okudum. Ezan bittikten sonra yine:
“-Eğil ey minşre” emrini verdim.
Ne var ki, bu kez hiç oralı olmadı. İçimden: “ Allah Allah, niçin sözümü dinlemiyor” diyerek bir daha tekrarladım:
-"Eğil, ineceğim ey minare!”
Bizimki hiç oralı olmadı. Baktım, olacak gibi değil, hemen ilim deki asayı kaldırarak bir iki tane yapıştırdım. Biraz belini cırar gibi oldu; fakat yeniden doğruldu:
-“Yaa!..” dedim, “ Eğilmeyeceksin öyle mi? Peki, o halde, görürsün sen!”
Böyle dedim ama, ne yapabilirdim? Hani “dağ yürümezse aptal yürür” dedikleri gibi, o eğilmeyince, çaresiz atlamaya karar verdim. Şerefenin kenarına tırmandım. Aşağıda birik miş, beni şaşkınlık ve heyecanla seyretmekte olan halka:
-“ Savulun, altımda kimse kalmasın; bizimkinin inadı tuttu. İster istemez atlayacağım!” diyerek, kendimi boşluğa bırak tım.
Pişekâr bu sırada söze karışıyor:
-“ Etme, eyleme efendim, ya bir yerin sakatlanırsa?” -“ Dur patlama, anlatıyorum! Meğer camiin avlusundaki şadırvanın üstü açıkmış. Hadi biz ‘cuup...’ diye havuzun için deki sulara!.,’.'
-“ Sonra?”
-“ Sonrası, buz gibi su vücuduma temas edince derhal iklim başıma geldi! O-camide hocalık eden bir ulu kişi vardı. Bir ara kendisini odasında bulamayınca, içeri girip dolabını karıştırmış, bir kavanoz dolusu gül reçeli bularak fırsat bu fırsattır deyip kaşık kaşık atıştırmıştım. Meöerse benim, gül reçel' «andığım ve kaşıkladığım şey ify o r macunu —
değil miymiş? Dalgaya düşüp bu hale gelmişim!
Z
Bu yazı, Şemsettin Kutlu’nun “Hürriyet Yayınlan” dizisinde çıkacak “Eski İstanbul’un Ünlüleri” ıdlı kitabmdan alınmıştır.
79
İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Taha Toros Arşivi