Halef Nas
*THE EMERGENCE OF REAL-IMAGINARY DUALITY IN TURKISH LITERATURE
ÖZ: Günlük hayatta çok kullandığımız ancak üzerinde bu nispette düşünmediğimiz hayal ve hakikat kelimeleri 19. asır Türk edebiyatının son çeyreğinde üzerinde çok konuşulan kavramlardı. Mantık biliminden birinci elden yararlanan Osmanlı müellifleri edebiyata ilişkin kimi düşüncelerini bu üst cins kavramlardan hareketle dile getirmiştir. Hayal ve hakikat kavramlarıyla şiir, hikâye ve roman gibi türlerin yanında edebiyat akımlarını da tartışmışlardır. Tartışmaların özünde edebiyattaki muhalleri eleştirerek hakikate bir yol açmak mevzubahistir. Edebiyatta hakikat vurgusu matbuatta bir hayal hakikat düalitesi oluşturunca Türk edebiyatında “yeni”likler başlamıştır. Yazı bu düalitenin ortaya çıkışını yorumlamaktadır. Anahtar Kelimeler: yeni Türk edebiyatı, muhal, hayal, hakikat, tenkit, tartışma, düalite.
ABSTRACT: The words we use a lot in daily life but which we do not stop to think about, imaginary and truth were commonly referred concepts in the last quarter of nineteenth Century Turkish literature. Ottoman writers who benefit from Logic first hand expressed their ideas on literature with reference to these high concepts. They also discussed literary movements as well as genres such as poetry, story and novel with the concepts of imaginary and truth. At the core of the debates is reaching truth through criticizing the improbabilities in literature.
Yeni Türk Edebiyatı, Sayı 18, Ekim 2018, s. 57-73. * Dr. Öğr. Üyesi, Harran Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü,
When the emphasis on truth in literature constituted the real-imaginary duality at the press “innovations” began in Turkish literature. The article discusses the emergence of this duality.
Keywords: new Turkish literature, impossible, imagery, truth, criticism, argu-ment, duality.
...
Giriş: Dilde Gerçekçiliğe Doğru
Türk edebiyatında şiir ve şairin her zaman özel bir konumu olmuştur. Ancak 19. asırda değişen değerler bu konumun sorgulanmasını beraberinde getirmiştir. Dönem eleştirmenleri ilgili sorgulamayı yaparken eleştirinin gereksinimleri doğrultusunda şiirin mübalağa ve teşbih, tasvir ve mecaz uygulamaları ile hayal sistemindeki muhal-leri tenkide tabi tutmuş böylelikle edebiyatta “hakikat” vurgusunun bir dil geleneğine bağlanmasına zemin hazırlamışlardır.
19. asır Türk edebiyatında “hakikat” vurgusuna zemin hazırlayan esas hareket de Şinasi’nin başlattığı dildeki hayal unsurlarını ayıklama çabasıdır. Şinasi, Arapça ve Farsça söyleyişleri azaltarak halkın anlayabileceği sadelikte, fikrî hüviyette ve geniş kitlelere hitap eden bir dil oluşturmaya çalışmıştır. Bunu yaparken de adeta Fransız klasizminin öncü isimlerinden François de Malherbe’i (1555-1628) takip etmiştir. Fransa’da Pléiade şair topluluğu Fransız dilini zenginleştirmek ve geliştirmek adına Yunan ve Latin dillerinden kelime almaya başlayınca Malherbe, topluluğun Fransız dil sistemini bozduğunu ileri sürerek Fransızcayı yabancı kelimelerden ayıklama yoluna gitmiştir. Herhangi bir kelime hakkında fikri sorulduğunda bir ölçü olarak Port-au-Foin’daki hamalları tavsiye eden Malherbe dil bahsinde onları önder tanıdığını söy-lemekteydi. Ona göre dil açık, kolay anlaşılır başka bir deyimle akla, mantığa uygun olmalıdır. Dil sorunlarında akıl önder olmalı, aklın gerektirdiği yerine getirilmeli ve anlatım şekli de akla uygun olmalıdır. Malherbe’in dilin kullanımını (l’usage) esas alan çabaları çapraşık cümlelerden, abartmalı imajlardan, benzetmelerden, fanteziden sakınmaktadır.1 Dolayısıyla “dilin ayrık otlarını” temizleme2 yolundaki tekliflerinin
akla, mantığa uygun, sade ve anlaşılır bir dil kullanımını öne çıkardığı mübalağa ve abartılı benzetmelerden uzak durduğu söylenebilir. “Dilin iradesini başta akl eder tedbir” diyen Şinasi’nin dil ve edebiyata ilişkin kanaatlerinin Malherbe’deki görüşlere benzerliği açıktır. Ahmet Hamdi Tanpınar da Şinasi’nin dili sadeleştirme yolundaki
1 Göker, Fransa’da Edebiyat Akımları, s. 8-9. 2 Alkan, Klasik Akım, s. 187-189.
ayıklama çabalarının Malharbe’inkiyle benzerliğine dikkatleri çekmiştir.3
Fransız klasiklerinin eserlerinde üç unsur akıl, gerçekçilik ve tabiat ön plandadır. Klasizmin teorisyeni Boileau’nun Epitre ve Şiir Sanatı’nın sayfaları çevirilirken “tabiat, akıl, sağduyu” kelimelerini ısrarla kullandığı görülür. “Sahte şey daima tatsız, can sıkıcı ve yorucudur. Fakat tabiat gerçektir; her şeyde ancak onu beğenir ve onu severiz.” (Epitre IX.) “Bir lahza olsun tabiattan ayrılmamalı.” (L’art Poétique ch. III.) “Akıl ve mantığı seviniz, eserleriniz daima en büyük süsünü ve değerini ondan alsın.” (L’art Poétique ch. III.). “Hakikatten başka hiçbir şey güzel değildir. Yalnız o sevimlidir.” (Epitre IX.)4
Klasikler gerçeği yansıtıp, duyguları aklın emrine vererek insan tabiatını dengelemeye çalışan eserler ortaya koyarken Descartes’ın Yöntem Üzerine Konuşmalar’ından etki-lenmiştir. Klasik tiyatrodaki üç birlik kuralı da daha çok gerçeği ifade etme amacına hizmet etmiştir. Bir klasik hassasiyetiyle dile yönelik çalışmalarını sürdüren Şinasi, Türkçeyi Arapça ve Farsça unsurlardan, gereksiz hayal ve mübalağalardan ayıklamakla geniş halk kitlelerine hitap eden gerçekçi ve “fikir” barındıran bir dile kapı aralamıştır. Tanpınar’ın “O her şeyden evvel bir fikrin adamı olmayı biliyordu (...) evvelden beri mevcut olan güzel şeylerden ziyade, yeniden taş taş kuracağı bir binanın peşinde idi” sözlerini Şinasi’nin bir klasik gibi çalışması etrafında düşünmemiz gerekir.
Sözü fikirlerin dolaşımına (teati-i efkâr) bir vasıta saydığı “Lisan-ı Osmaninin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir” makalesinde Namık Kemal de Şinasi’yi takip eder. Şinasi’nin dikkat çektiği gibi en iyi sözün özelliklerini sadeliği öne çıkararak dile getirir ve İran şivesinin dilimizdeki etkisine bir son verilmesi gereğini vurgular. “düşman-ı hakikat” ve “menfur-ı tabiat” olan İran kaynaklı hayal unsurlarını dili gerçekçilikten uzaklaştıran (i’zam) ve anlamı kapalılığa (ibham) sürükleyen kusurlar arasında sayar.5 Bu bakımdan Namık Kemal’in dildeki hayal unsurlarını tasfiye teklifini
Şinasi’nin dili ayıklama çabalarının bir uzantısı olarak görmek gerekir.
3 “Durgun ve zihnî yaradılışlı Şinasi, bu toptan yeniliği tam yapacak adamdı. O her şeyden evvel bir
fikrin adamı olmayı biliyordu, şiiri düşüncesi uğruna fakirleştirmekten çekinmiyordu. Ayrıca, evvelden beri mevcut olan güzel şeylerden ziyade, yeniden taş taş kuracağı bir binanın peşinde idi. Bir bakıma onun bizde yaptığı şey, Fransız şiirinde Malherbe’in yaptığına benzer (On Dokuzuncu Asır Türk
Ede-biyatı Tarihi, s. 199).
4 Yetkin, Edebiyatta Akımlar, s. 15-16.
5 “Lisan-ı Osmaninin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir”, Tasvir-i Efkâr, nr. 416, 16
Rebi-ülahir 1283 (28 Ağustos 1866). Güzin Dino, Türk edebiyatında Tanzimat’tan sonra gerçekçiliği ince-lediği makalesinde (“Tanzimat’tan Sonra Edebiyatta Gerçekçiliğe Doğru”) Şinasi’den bahsetmez ve gerçekçiliğe doğru gidişte ilk sırada Namık Kemal’i ele alır. Ancak Gerçekçilik her şeyden önce bir dil ve üslup sorunudur. Dilde gerçekçiliğe yönelen 19. asır yazarları dildeki teşbih, mecaz, istiare ve mübalağa gibi hayal unsurlarının muhale kaçan kısımlarını ayıklayarak gerçekçiliğe ulaşmaya çalış-mışlardır. Bu yüzden Şinasi’nin dile dair dikkatlerini esas alarak gerçekçiliğe yönelik ilk çalışmaların Şinasi’yle başlatılması daha doğru olacaktır.
Hayaller ve Muhaller Arasında Şiir ve Hakikat
Namık Kemal, bir hayal unsuru olarak aklen ve âdeten uygun bulunan mübalağanın karşısında değildir. “Lisan-ı Osmani” makalesinde hakikatten ve doğru söz söylemekten uzaklaştıran mübalağanın kabul edilir yönlerini ve reddedilen taraflarını izah etmiştir. Bu bakımdan bir hayal unsuru olarak mübalağayı tamamen reddetmez. Hatta Kani Paşazade Rifat’e yazdığı mektubunda tabiî mübalağayı önemserken onca değer verdiği Batı edebiyatlarıyla meşgul olanların eleştirilerini bile dikkate almaz.6 Eleştirisi
Erdo-ğan Erbay’ın da dikkat çektiği gibi akıl ve mantık dışı ve akılla mantığı zorlayan İran kaynaklı mübalağalara yöneliktir.7 Tenkidi, “hayalât-ı vehmiyye ve guluvv-i mutlak ve
baziçe-i elfâzdan ârî olan eş’ârı” ifadesiyle tanıttığı Bâkî, Fuzûlî, Ruhî, Nefi, Sabri-i Şakir, Fehim, Nailî, Nâbî, Nedim, Sami, Ragıb ve onlara yakın olup mübalağadan uzak duran şairlere8 değil, aklen ve âdeten yapılmayan mübalağaları şiirlerine yansıtan kimi
şairlere yöneliktir. Bu bakımdan Namık Kemal’in divan şiiri eleştirisi hayallerden ziyade muhale dönük olarak kısmidir. Ancak bütüne şamil olmamışsa da eski edebiyatı eleştirisi bundan farklı olarak bir moda hükmünde devam edecektir.
Takîb’deki şu ifadeleri hayalin muhalle karıştırıldığı şiirdeki mübalağaya karşı duruşunu yansıtır ve Türk şiirinin gerçekçi bir üslup yolunda takip etmesi gereken anlayışı gösterir niteliktedir:
Göz kirpiği ile dağ yıkmak iğne ile kuyu kazmaktan muhal değil midir? Şiir söyleyeceğiz diye dünyada ne kadar muhalât var ise cümlesini âlem-i imkân dairesine getirmeye mi kalkışacağız.9 Namık Kemal şiirde “hayal”e değil “muhal”e karşı çıkarken imkân dâhilinde (mümkün) olanı imkânsızdan ayırır. Tek kelimeyle dil ve edebiyatta imkân dâhilinde
6 “Âh kâfir gîsûlar, bir sehab-ı fitne idi ki temaşasından derûna ateş yağardı. Filhakika ebruları dillerde
şerha şerha yara açardı. Amma, hâşâ ki üdebâ-yı Şark’ın teşbihi gibi şemşîre benzeye! Kılıcın tesiri cism-i nâtüvâna, bunun ise cânâdır. Gözleri bir derece mahzun idi ki baygın baygın baktıkça önüne geleni yaralar ve hasta hasta etrafına düştükçe, insanın ciğerini paralardı. Cemali, bahar-ı musavver, dehânı, hande-i mücessem, ve’l-hâsıl serâpâ, hüsnü bir âlem-i diğer idi ki, temaşa değil âlâm ve gamı, belki bütün bütün âlemi unuturdu. Ben cemaline bahar-ı musavver derim. Efkâr-ı Garbiye ile me’luf olanlar istedikleri kadar hilaf-ı tabiattır deyu ta’riz eylesinler ve dehânını hande-i mücesseme teşbih eylerim edebiyat-ı Şarkiyede lezzât bulanlar beğendikleri miktar mübalağa yoktur desinler” (Tansel,
Namık Kemal’in Husûsî Mektupları, C. I, s. 59).
7 “Namık Kemal’in karşı çıktığı mübalağa tarzı, şüphe yoktur ki İran şairlerini taklid ile, bizde mübalağa
ve vehimden başka alınacak bir unsurun bulunmadığı zannını uyandıran şairlerin mübalağa uygulama-larıdır” (Eskiler ve Yeniler: Tanzimat ve Servet-i Fünun Neslinin Divan Edebiyatına Bakışı, s. 309.).
8 Bahar-ı Daniş Mukaddimesi, s. 6. 9 Takîb, s. 65.
doğruluğu geçerli mübalağaları kabul ederken tabii hayallerden uzak muhalleri dışlar. Kur’ân ve Hadisin ifadelerinde de mübalağanın varlığının imkân dâhilinde hakikate müstenit bulunduğunun örneklerini verirken kabul edilirliklerinin nedenlerini anlatır.10
Dolayısıyla dilin kullanımında bütün bütün hayalin reddi yoluna gitmez.
Namık Kemal’in bazen muhalleri ifade eden mübalağaya dair değerlendirmeleri edebiyatta mevzuyla alakalı bahislerde önemsenecektir. Recaizade M. Ekrem, Namık Kemal’in mübalağaya ilişkin kanaatlerine değinirken mübalağanın en sahih ölçüsünü “zevk-i selim” ve “hüsn-i tabiat” olarak belirler. Ancak bu ölçülerde bir mübalağa-nın da hakikate benzemesi (müşabehet) ve bu haddi aşmaması gerekir.11 Ekrem de
Namık Kemal gibi mübalağanın tabii olmasını gerekli görmekte ve haddi aşan divan şairlerinin mübalağalarını “mübalağa-yı merdude”den saymaktadır. Ayrıca Hayali-yun-Hakikiyun tartışmasında öğrencisi Menemenlizade M. Tahir’in savunacağı gibi şairin bir şeyi güzel ifade edebilmesi için mübalağa sanatından vazgeçemeyeceğini ifade eder. Böylece mübalağayı sadece bir hayal değil ayrıca bir güzellik unsuru addeder. Mübalağada hakikate benzerlik ve tabiilik arama anlayışı Namık Kemal’in düşüncelerine yakınsa da bir şairin bir şeyi güzel ifade edebilmesi için mübalağadan vazgeçemeyeceği hususu “Şiir söyleyeceğiz diye dünyada ne kadar muhalât var ise cümlesini âlem-i imkân dairesine getirmeye mi kalkışacağız” diyen Namık Kemal’in düşüncesiyle çelişir. Menemenlizade M. Tahir, Hayaliyun-Hakikiyun Tartışması’nda mübalağaya dair, hocasınınkilere benzer görüşleri dile getirmiş; Beşir Fuat, Recaizade ve Menemenlizade’nin görüşlerini eleştirirken Namık Kemal’e yakın bir duruş sergi-lemiştir. Daha sonra mübalağa bahsinde gerçeğin tarafında, mübalağanın aleyhinde kalmakta her zaman ısrar etmiştir.
Yenileşme devri Türk edebiyatçıları teşbih bahsinde de divan şairlerinin akıl ve mantık dışı ifadelerini, akıl bunu reddetse bile sırf hüner göstermek adına muhayyile-lerini sonuna kadar zorlamalarını eleştiri konusu yapmıştır. Mevzuyla alakalı olarak Namık Kemal şiirlerinde akıl ve mantık dışı teşbihlerde aşırıya kaçan divan şairlerini takip etmek gibi bir mükellefiyetlerinin bulunmadığını dile getirmiş; ayrıca teşbihlerin tabiata edebi sanatların da hâle uygun olması gereğine dikkatleri çekmiştir. Teşbihin üslubun parlaklığını artırdığı görüşünde olan Recaizade M. Ekrem teşbihin doğruluk, açıklık ve tabiilik gibi kayıtlar altında bulunduğunu ifade eder.12 Divan şiirinin mübalağa
ve teşbihlerine dönük Namık Kemal’in dikkatleri ve Ekrem’in ölçüleri dilin hakikati ifade etmesi gerektiği yönünde vurgulardır. Özelde mübalağa, teşbih, mecaza ilişkin eleştiriler genelde eski şiirin hayal sistemindeki muhallere yapılmaktadır. Bahar-ı
10 Ayrıntılı bilgi için bk. Erbay, Eskiler ve Yeniler, Tanzimat ve Servet-i Fünun Neslinin Divan Edebiyatına Bakışı, s. 313-315.
11 Talim-i Edebiyat, s. 303. 12 Bk. Erbay, age., s. 331-340.
Daniş mukaddimesinde bizi hakikatten uzaklaştıran bu aşırılıkları tenkit eden Namık Kemal kendisinden sonra gelen eleştirmenlerce de dikkate alınacak şu sözlere yer verir:
Divanlarımızdan biri mütalaa olunurken insan; muhtevi olduğu hayalâtı zihninde teces-süm ettirse etrafını maden elli, deniz gönüllü, ayağını Zühal’in tepesine basmış hançerini Merih’in göğsüne saplamış memduhlar, feleği tersine çevirmiş de kadeh diye önüne koymuş; cehennemi alevlendirmiş de dağ diye göğsüne yapıştırmış, bağırdıkça arş-ı a’la sarsılır; ağladıkça dünya kan tufanlarına gark olur; âşıklar, boyu serviden uzun, beli kıldan ince, ağzı zerreden ufak, kılıç kaşlı, kargı kirpikli, geyik gözlü, yılan saçlı maşukalarla mâl-a-mâl göreceğinden kendini devler gulyabaniler âleminde zanneder.13
Alıntı her cümlesi hakikatten uzak muhallerle dolu bir âlemin tasviridir. Namık Kemal Tahrib-i Harabat’ta ve Takîb’de eleştiri anlayışını devam ettirir ve İrfan Paşa’ya gönderdiği mektupta edebiyatın hakikatin üzerine bina edildiğini bu şartın ihlali ha-linde bir eserde bedii süsler (tezyinat-ı bediiye) ve şairane hayaller (hayalât-ı şairane) bulunsa bile edebî sayılmayacağını dile getirir.14 Anlaşılan odur ki divan şiirinin hayal
sistemine yönelik eleştiriler divan şiirinin “hakikatten yoksun” bulunduğu etrafında şekillenmektedir. Bu durumda yeni edebiyatın hakikati ifade işlevi ön plana çıkacaktır. Namık Kemal, Talim-i Edebiyat için yazdığı risalede gerçeğin mutlak manada de-ğiştirilmeden yansıtılması fikrini ileri sürer. Burada edebiyat büyüğü büyük, küçüğü küçük, güzeli güzel, çirkini çirkin göstermelidir. Eşyaya bir dürbünle bakılamaz. Çünkü edebiyat hükmünce ne büyük küçülür, ne küçük büyür.15 Namık Kemal’in edebiyatta
hakikat vurgusu basında yer bulacaktır.
Talim-i Edebiyat’ında Recaizade M. Ekrem hayalden önce hakikati ele alır ve “Efkâr” başlığı altında mütalaa eder. Fikirlerin genel (umumî) ve özel (hususî) olmak üzere birtakım meziyetlere sahip olduğunu söylerken genel, yani her fikirde varlığı şart olan meziyetlerin başında hakikatin geldiğine dikkat çeker. Mevzuyu, Kanunî’nin “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” mısraıyla örneklendirirken mısraın “ayn-ı hakikat” olduğunu ifade eder. Nâbî’nin,
Gurur-ı cünbüş-i Bukratiyanesi dursun Fakat likâsı hekimin marize sıklettir
beytindeki fikirde ise hiçbir hakikat bulmaz. Çünkü bir hasta için doktorların hoşa gitmeyecek ilaçları bulunsa bile, hastaların doktorları görmeleri onlar için bir ağırlık değil bilakis bir tesellidir. Durum böyle olunca beyitteki fikir doğruyu dile getirme-mektedir. Eski edebiyatçıların eserlerinde ve özellikle manzumelerinde “bu kabilden
13 Sazyek, Sazyek, Yeni Türk Edebiyatında Önsözler: Bir 19. Yüzyıl Seçkisi, s. 154. 14 İrfan Paşa’ya Mektup, s. 4.
hakikate mugayir” fikirlerin çokça bulunduğunu söyleyen Ekrem’e göre buna sebep eski şairlerimizin “‘İrsal-i mesel’ yolunda söz söylemeye olan meraklarıdır”.16 Dolayısıyla
hakikat bahsinde Ekrem’in hakikatten anladığı “doğru”yu olduğu gibi ifade etmektir. Bu değerlendirmeler edebiyatta yenileşme yolunda eser telif eden ve tenkitlerde bulunan 19. asır müelliflerinin sanat ve edebiyata bakışlarındaki ilk adımların ifadesidir. Batıda sanat ve estetik bahislerinde özellikle Kant’ın Yargı Yetisinin Eleştirisi’nden sonra iyi, güzel, doğru, hakikat ve faydalı kategorileri birbirinden ayrılmıştır. Ancak bu ayırım Recaizade M. Ekrem vb. Türk edebiyatçıları için henüz mümkün görünmemektedir. Çünkü 19. asır Osmanlı müellifleri şu aşamada kanaatlerini herhangi bir estetik teori etrafında şekillendirmemektedir. İlk baskısı 1879’da yayımlanan Talim-i Edebiyat’ında Recaizade M. Ekrem, Platon’un “güzellik hakikatin ulviyet-i şaşaasından ibarettir” sözünü naklederken estetik bir teoriden hareket etmiş sayılmaz. Bu söz Platon’un felsefi sistemine aykırı olduğu gibi metinleriyle de hiçbir zaman desteklenmemiştir.17
Edebiyatta teorilere ilişkin estetik yaklaşımlar Ahmet Mithat Efendi, Abdülhalim Mem-duh, Sakızlı Ohannes Paşa, Halit Safa, Nurettin Ferruh, Hüseyin Cahit gibi isimlerin yazılarıyla ağırlıklı olarak 1890’dan sonra başlayacaktır.
Recaizade M. Ekrem, güzelliğin icat, tenvir ve süslemenin kaynağı saydığı ha-yali, sanat eserleri için değerli bulur. Burada hayal yaratıcı gücüyle eşyaya asalet ve yücelik kazandırır; onu şekle sokar ve istediği kıvamı verir. Hatta hakikat bulunma-dığı zamanda bile hakikati kendi âleminde icat eder ona cisim verir ve onu hakikat kisvesinde gösterir. Ancak mübalağa, teşbih ve mecaz bahislerinde olduğu gibi böyle bir hayalde zevk-i selim ve hüsn-i tabiata uygunluk aranmaktadır. Bu hassalara malik olmayan hayal kabul edilmez.
Eski şiirin muhallere dönük hayal dünyasına en şiddetli tenkitleri yapanlardan Muallim Naci 1882’ye gelindiğinde, bir geceyi gazel nazmıyla geçirenin sabaha eli boş (sıfru’l-yed) çıkacağını, gazel-füruşluğun para eder bir sanat olmadığını şiir tanzi-minden ziyade hali tanzime çalışmanın gereğini, beyhude hayallerle uğraşmayıp biraz da gelecek adına yapılması gerekenleri düşünmenin akıllı bir hareket olacağını ifade etmiştir.18 Döneminde eski şiiri en iyi bilenlerden sayılan Muallim Naci eski şairlerin
tümünü aynı kefeye koymadan eleştirilerini yapmaktadır. Naci’nin asıl eleştirisi hayal unsurlarını aşırı mübalağalarla yani muhallerle dile getiren hayalci şairlere yöneliktir. Bu bakımdan tenkidinin Namık Kemal’inkiyle benzeştiği yönleri açıktır. Bir sene sonra Ahmet Mithat Efendi müstefilatün bahirlerinde bocalaya bocalaya tahayyülat girdaplarında boğulan, anlama ve anlaşılma kaygısı taşımadığından şiirde tuhaflık ve
16 Talim-i Edebiyat, s. 2-3.
17 Yetkin, “Eflatun”, Estetik Doktrinler, s. 4.
18 “Birinci Cüz’de Münderiç Sakız Mektubunun Cevabı”, Âfâk, 1 Muharrem 1300 (12 Kasım 1882), nr.
garipliğe sebebiyet veren böylece bizi hakikatten uzaklaştıran mey mahbup aşığı ve kendi mesleğini dahî bilmeyen hayalci şairleri bazen sert bazen de alaycı bir dille tenkit ederek yazdıkları eserleri edebiyatın dışında tutmuştur.19 Hayal ve hakikat çekişmesi
şiirin yanında kendini roman ve hikâyede de belli eder.
Roman ve Hikâyedeki Durum
Yenileşme devri Türk edebiyatında Fransız tesirinin en çok hissedilen tarafı ro-mancılık ve hikayeciliğidir. Roman ve hikâye türleri Tanzimat’tan sonra Fransız edebi-yatının tesirinde edebiyatımıza girmiştir.20 Ancak Türk edebiyatı Batılı anlamdaki kısa
hikâye ve romancılık tecrübelerinden önce klasik bir hikâyecilik geleneğine sahipti.21
Manzum veya mensur olarak kaleme alınan ve ortak özelliklere sahip bu hikâyeler Türklerin İslam’ı kabulünden sonra şiirde olduğu gibi İran etkisinde kaleme alınmıştır. Yapılarında divan şiirinin karakteristik hayal anlayışını barındırırlar. Bu yüzden Na-mık Kemal’in divan şiirine bazen sert kimi zaman da alaycı bir şekilde hücum ettiği Mukaddime-i Celal’deki eleştirilerden onlarda nasiplerini almıştır:
Hâlbuki bizim hikâyeler, tılsım ile define bulmak, bir yerde denize batıp müellifin hokka-sından çıkmak, âh ile yanmak, külüng ile dağ yarmak gibi bütün bütün tabiat ve hakikatin haricinde birer mevzu’a müstenid olduğu için roman değil kocakarı masalı nev’indendir. Hüsn ü Aşk ve Leylâ ile Mecnun kabilinden olan manzumeler de gerek mevzularına, gerek suret-i tahrirlerine nazaran birer tasavvuf risalesidir.22
Halk arasında okunan Binbir Gece, Binbir Gündüz ve Muhayyelat olarak da bilinen Muhayyelat-ı Aziz Efendi gibi hikâyeler hakikatten uzaklaşan muhallerle doludur. Telif ettiği anlatılarda Halk hikâyeleri geleneğinden yararlanan Ahmet Mithat Efendi bile, Çengi romanının karakterlerinden, Donkişot’un bir benzeri Daniş Çelebi’yi İstanbul’da dolaştırırken karakterin kafasını Donkişot’unki gibi şövalye hikâyeleriyle değil cinler,
19 “Nefaset-i Tabiiye ve Sanayi-i Nefise”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 1607-1611, 16-20 Teşrinievvel 1883.;
“Garaib-i Edep ve Garabet-i Üdebâ”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 2234, 3 Kânunuevvel 1885.
20 Ayrıntılı bilgi için bk. Cevdet Perin, Tanzimat Edebiyatında Fransız Tesiri, s. 100.
21 Klasik hikâyelerin “henüz keşfedilmemiş bir alan halinde” kaldığını söyleyen Mustafa Nihat Özön,
bunları beş başlık altında inceler: 1. Klasik edebiyatımızın manzum hikâyeleri 2. Aynı edebiyatın mensur hikayeleri 3. Halk arasında yazılışından okunan hikayeler 4. Halk arasında ağızdan ağıza aktarılan hikayeler 5. Zümrelerin kendi amaçlarına uygun şekle soktukları hikayeler (Türkçede
Roman, s. 40-41).
22 Bu ifadelerinden sonra Namık Kemal romantik tarzda yazılmış romanları 19. asır medeniyetinin
övü-neceği kalıcı eserler arasında zikreder (Sazyek, Sazyek, Yeni Türk Edebiyatında Önsözler: Bir 19. Yüzyıl
tılsımlar ve perilerle dolu Muhayyelat’la bozar. Hayal ve hakikat mevzusu matbuat gündemindeki yerini korurken Hayaliyun-Hakikiyun tartışması dolayısıyla Beşir Fuat, Menemenlizade M. Tahir’e mukabele şeklinde yazdığı bir yazısında insanlığın olgunluk yaşına (sinn-i rüşt) geldiğini söylediği 19. asırda muhaller ve hurafeleri ge-ride bırakarak gittikçe artan bir şekilde ciddi meselelere ve hakikate yöneldiğini dile getirir. Bir zamanlar Şahname, İlyada ve Odysseia gibi eserlerle varlığını ispat etmeye çalışan edebiyatın daha ciddi ve hakikî bir yolda gelişimini sürdürmekte olduğunu ifade eder. Türk edebiyatında natüralizmin ilk savunucusu ve realizmin en büyük müdafilerinden Beşir Fuat edebiyatın farklı dönemlerini göz önüne alarak 19. asırda vehim ve muhallerin edebiyattan kovulmakta olduğunu müşahede eder. Mevzuyu dünya edebiyatlarından verdiği örneklerle desteklemesinin yanı sıra küçüklüğümüzde okuduğumuz “kadın nine hikâyelerini, kurt ve tilki mesellerini, (...) Kahraman Katil’leri Tahir ile Zühre’leri, Arzu ile Kanber’leri, Ferhad ile Şirin’leri, Âşık Kerem’leri daha bilmem neleri” okumamız teklif edilirse bunu tahammül edilemez sayacağını söyler.23
19. asrın son çeyreğinde şiir ve edebiyatımızda küllî ve esaslı bir yeniliğin meydana geldiğini anlatan Şemsettin Sami, bir Avrupa diline aşina olup da Batılı şairlerin şiirlerindeki hislerin tasvirine alışan ve Lamartine’in, Victor Hugo’nun şiirlerinden lezzet alan bir Türk şairinin artık kendi dilinde şiir söyleyeceği vakit muğbeçeden, pir-i mugandan, harabattan, ay yüzlerden, servi boylardan, zincir veya şeb-i hicran kadar uzun zülüflerden, hatt-ı sebzden bahis şiirler söyleyemeyeceğini Shakespeare’in Molière’in, Racine’in, Schiller’in, Goethe’nin, Alfieri’nin manzumelerini okuduktan sonra, leyleklerin Mecnun’un başında yuva yapmasından bahis “kaba ve çocukça hikâyeleri” nazma çekmeye tahammül edemeyeceğini ifade eder. (...) Çünkü 19. asrın icap ve gerekliklerine göre tahsil görmüş biri Fuzuli’nin şiiri ne kadar üstadane olursa olsun Leylâ ile Mecnun manzumesini okumaktan lezzet duyamaz. Okursa onu eski eserlerden sayarak okur; yoksa Mecnun’un etrafında toplanmış kurt ile kuzu, arslan ile ceylan gibi muhtelif hayvanların ortasında oturup onlarla lakırdı ettiğini veya mumla konuştuğunu bir ufak çocuk bile severek ve beğenerek okuyamaz. Şemsettin Sami, kalbin hislerini ve yüce fikirleri tasvir eden yeni edebiyat (edebiyat-ı cedide) eserlerini sırf lafızdan ibaret olan Nergisî’ Hamse’si ile, Aziz Efendi’nin Muhayyelat’ı ile mukayese edersek “eyne’s-sera mine’s-süreyya” demeyecek miyiz? der.24 Bu asrın
ikinci yarısında kısa süre içinde Batılı roman ve hikâye tekniklerinden yararlanılarak hikayeler telif edilmiştir. Ancak yine de Türk romanı için eski hikâye geleneğinden gelen etkiler son bulmamıştır.25 Barındırdıkları gariplikler ve hayal unsurlarından 23 “Hugo Ünvanlı Makale-i İntikadiyeye Mukabeleden Maba’d”, Saadet, nr. 475, 2 Ağustos 1886. 24 Şemsettin Sami, “Şiir ve Edebiyatımızdaki Teceddüd-i Âhirimiz”, Sabah, nr. 3240, 16 Teşrinisani 1314
(28 Kasım 1898); Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi III, s. 318-323.
25 Güzin Dino, İntibah’ın kaynaklarının Alexandre Dumas Fils’in La Dame aux Camélias (Kamelyalı
ötürü Namık Kemal, kısmen Ahmet Mithat Efendi, Beşir Fuat ve Şemsettin Sami’nin eleştirdikleri eski hikâyelerden romana geçiş bu romancılarımız gibi düşünenler için Berna Moran’ın dikkat çektiği gibi, “hayalcilikten akılcılığa, çocukluktan olgunluğa, kısacası ilkellikten uygarlığa geçişti.”26
Şinasi’yle başlayan dilde gerçekçiliğin ilk adımları yönündeki çalışmalar Namık Kemal’in eski şiire yönelik sert eleştirisiyle daha da keskinleşmiş Recaizade M. Ekrem, Muallim Naci ve Ahmet Mithat Efendi’nin muhalleri tenkitleriyle devam etmiştir. Hikâye ve şiir bahsindeki muhalleri tenkit eden Beşir Fuat ve Şemsettin Sami’nin görüşleri aynı çizgiye eklenebilir. Bu tenkit çizgisinin değişmeyen tarafı muhal eleş-tirisinin yanında hakikatin önemine ilişkin vurgudur. Eleştirmenler, divan şiirini, halk hikâyelerini tenkit ederken bu şiirin reddi yoluna gitmemiş ancak bizi hakikatten uzaklaştıran “muhal”lerin dilde yol açtığı “anlamsızlıklara” dikkat çekmiştir.27 Ancak
1884’e gelindiğinde Namık Kemal hayal-hakikat mevzuları etrafında özellikle Acem şairlerini taklitten doğan muhale dair eleştirilerinin abartıldığının farkına varmıştır. “Hitam-ı Acemi” müstearıyla yazdığı bir gazeli Tercüman-ı Hakikat’te yayımlaması için gazetenin edebi kısmını idare eden Muallim Naci’ye göndermiş ve bu gazelle birlikte gönderdiği mektubunda Naci’ye Acemâne hayalleri tahkir etmenin “Firengâne bir moda hükmüne” geçtiğini bu yüzden bilir bilmez herkesin divan şiirini hedef aldığını dile getirerek eski ve yeni edebiyatçıları dolaylı yoldan eleştirmiştir.28 Bu bakımdan
yeni edebiyatçıların kuvvetli bir hakikat vurgusuyla muhallere karşı çıkması eski şii-rin hayalini reddettikleri anlamına gelmemektedir. Şu aşamaya kadar Namık Kemal,
eserleriyle bu yapıtlar arasındaki benzerliğin pek incelenmediğini hatırlatarak İntibah’ın eski halk hikâyelerinden Hançerli Hanım’la benzerliklerine dikkatleri çeker. bk. Dino, Türk Romanının Doğuşu, s. 33-38. Türk romanının doğuşunda geleneksel anlatı türlerinin Türk romanına etkileri üzerine ayrıntılı bir inceleme için bk. Ahmet Ö. Evin, Türk Romanlarının Kökenleri ve Gelişimi, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2004.
26 Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, s. 11.
27 Muallim Naci, Beşir Fuat’a gönderdiği bir mektupta edebiyatta görülen anlamsızlıktan şikayet ederken
şunları söyler: “Bu gidişle bir zaman gelecek ki milletin erbâb-ı iktidârı tarafından yapılacak mükemmel lisan-ı Osmanî diksiyonerleri açılıp “şiir” kelimesine bakıldığı vakit ez-cümle “mânâsını kailinin dahi anlamadığı söz” tefsîri görülecek.” (Muallim Naci, Beşir Fuat, İntikâd, s. 8.)
28 “Hayâlât-ı Acemaneye tahkir edilegelmek, Firengane bir moda hükmüne girdiğinden, nihayet derecelerde
tereddüt ve hatta fikr ü kalb arasında zuhur eden muhalefet ile, bayağı taaddüt ederek, şu garip gazel-cağızımın Tercüman-ı Hakikat’te tesvid ve hatâyâ ve nekayısı tenkit ve üdeba-yı zamane tarafından merhameten miktarı taaddüt buyurulur ümidi ile takdim eyledim” (Fevziye Abdullah Tansel, Namık
Kemal’in Husûsî Mektupları, C. III, s. 372-373). Muallim Naci, Sakız’daki memurluğu sırasında Namık
Kemal ile mektuplaşıyordu. Mektuplarının birinde on beş yıldan beri ona intisap etme iştiyakından bahsetmektedir. (bk. Tansel, “Muallim Naci ile Recaizâde Ekrem Arasındaki Münakaşalar ve Bu Mü-nakaşaların Sebep Olduğu Edebi Hadiseler”, s. 182.)
Recaizade M. Ekrem, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci hayali dışlamadan muhalin reddiyesini yapmış ve “hakikat”in değerine dikkatleri çekmiş; böylece matbuatta “ya hayal ya hakikat” değil “hem hayal hem hakikat” düalitesini yerleştirmişlerdir. Hayal ve hakikat tartışmaları şiir, hikâye ve romandan sonra edebiyat akımlarına kayınca durum değişmemiştir. Tartışmalarda hayal ve hakikat vurgusunun yanı sıra ikisinin de muhale kaçan taraflarının olduğu görülecektir. Düalitenin işlevi de şiir, hikâye ve romanlardaki muhallerin yanında edebiyat akımlarındaki muhalleri, hataları, yanlışları ayıklamak olacaktır.
Edebiyat Akımlarında Hayal ve Hakikat Düalitesinin İşlevi
19. asır Osmanlı matbuatının son çeyreği özellikle son on beş yılı hayal ve hakikat merkezli tartışmalarla doludur. Türk edebiyatında hayal ve hakikat kavramlarının bu kadar yoğun kullanıldığı mevzularının bu denli tartışıldığı başka bir dönem yoktur. Yukarıda değinilen hayal ve hakikat mevzuları etrafındaki muhale dayalı eleştirileri müteakip 1885’ten sonra da hayal ve hakikatten kaynaklanan tenkitler yapılmıştır. Bunlar ağırlıklı olarak romantizm ve realizm akımlarına dairdir ve bu akımlar etrafında muhakeme yürüten yazarlarca ortaya konmuştur. Tartışmalar içinde yine hayalciliğin muhal tarafı eleştirilmiş hakikat ön plana çıkarılmıştır. Ancak durum Türk edebiyatı için yeni sayılmaz. Çünkü benzer durum daha önce geçtiği gibi “edebiyat-ı sahiha” anlayışı etrafında ortaya konmuştu. Bu yüzden 1885’ten sonraki hayal-hakikat tar-tışmalarında romantiklerin hayaliyun ve realistlerin hakikiyun diye tavsif edilmesi hayal hakikat düalitesinin edebiyat akımlarından kaynaklandığını göstermez. Hayal ve hakikat kavramları tür değil cins olarak üst kavramlardır ve şiir, roman, hikâyenin yanı sıra edebiyat akımlarını da kapsar. Bunun içindir ki edebi türlere yönelik muhal eleştirisi edebiyat akımları tartışmalarındaki işlevini korumuştur.
Yenileşme devri Türk edebiyatı Beşir Fuat’ın ilk cildi 1885’te ikincisi 1886’da yayımlanan Victor Hugo monografisiyle edebiyatta ilk defa klasik-romantik, romantik-realist ayırımına şahit olmuştur. Beşir Fuat monografisinde Türk edebiyatında eskiyen hayali anlayışa “Meslek-i hayaliyûn” yani “romantizm”, romantizmin karşısında gördüğü akıma “Meslek-i hakikiyûn” yani “realizm” diyerek ilk defa bu iki edebiyat akımının savunucularını karşı karşıya getirmiştir. Benzer durumu Türk edebiyatına tatbik etmiş Veysî’ler, Nâbi’ler, Nefî’ler ilh. ve onların taklitçilerini klasik; Şinasîler, Ziya Paşa’lar, Kemâl Bey’ler ile bunların edebî mesleklerini devam ettirenleri romantik saymıştır.29 Kitapta Victor Hugo’nun şahsında romantizmi tanıtırken karşısına Emile
Zola’yı da çıkararak natüralizm/realizmi tanıtmıştır. Romantizmin hayalle realizmin
hakikatle ilişkilendirilmesi kelimelerin anlam katmanlarından yararlanılarak yapılacak bir tercih meselesidir. Ancak edebiyat tarihi çalışmalarında tasnif için faydalı olabilecek klasik, romantik, realist isimlendirmelerin isabetinde her zaman hata payının, bir adım ileri gidersek muhallerin varlığını hesaba katmak gerekir. Örneğin, bugün divan şiirine “klasik Türk edebiyatı” dememiz bu edebiyatın Batılı edebiyat akımlarından klasizmi karşıladığı anlamına gelmez. “klasik” sözcüğünün anlam katmanları geniştir ve sadece klasizme bağlı yazarlar için kullanılmaz. Divan şiiriyle klasizm birbirinden çok farklı mefhumlardır. Monografide romantikler arasında gösterilen yenileşme dönemi Türk edebiyatçılarından Şinasi’nin çalışma tarzına bakıldığında onun klasizme daha yakın olduğu rahatlıkla görülecektir.30 Bu durumdan bahsetmiştik. Türk edebiyatında bir
dönem realizmi hararetle savunan Halit Ziya, Nihal ve Hamiyet mecmuaları arasındaki bir tartışma dolayısıyla Fazlı Necib’e yazdığı bir mukabele yazısında Lamartine ve Sainte Beuve’ü klasikler; Théophile Gautier ve Noddier’yi realistler arasında sayarken sadece cinnetle itham ettiği Victor Hugo’yu romantik kabul eder.31 Hâlbuki Lamartine
ve Musset klasik değil romantik; Romantizmin Tarihi’nin yazarı Théophile Gautier de realist değil romantiktir. Ayrıca döneminin en nitelikli eleştirmenlerinden Sainte Beuve bir zamanlar savunduğu romantiklerin aleyhinde sonraları birçok eleştiri yazmıştır. Döneminde realizmi en iyi bilenlerden ve realizmi Ahmet Mithat’ten daha iyi kavrayan “Ravi” müstearlı Nabizade Nazım, roman ve romancılığa dair bir tartışmada”32
realiz-mi savunduğu bir bahiste realist bir romancıda bulunması gereken özellikler arasında “menazır-ı hayatın kâffesine vukuf” şartını ararken33 Ahmet Mithat pek haklı olarak
Ravi’nin ölçüleri dâhilinde “roman yazacak kişi âlemin her cihetine vukuf elde edecekse ancak mezarda roman yazabilir” diyecektir.34 Ama romantik tarz romancılığı savunan
aynı Ahmet Mithat altı ay sonra Tercüman-ı Hakikat’te yayımlanan Müşahedat’ın mu-kaddimesinde35 eserini natüralist romancılığa bir örnek olarak takdim eder ki postmodern
anlatılara yakınlığını bildiğimiz bu anlatının36 natüralizmle bir alakası yoktur. Daha da 30 İnci Enginün, Beşir Fuat’ın Türk şairlerini klasik ve romantik akımlara göre tasnifinden bahsederken
mevzuyla alakalı kimi yanlışlıklara da değinir. “Bu, edebiyat sanatını bilmeyen birinin yaptığı kabaca bir tasniftir. Edebiyat kavramları Türk yazarlarına uygulandığında neden romantik oldukları açıklanmaz. Nitekim, Şinasi’nin Türk şiirinde yaptıkları onu bir romantikten çok klasik bir şaire yaklaştırmaktadır.”
Yeni Türk Edebiyatı: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e (1839-1923), s. 789. 31 “Fransa’da Mesalik”, Nihal, C. 1, nr. 2, 1303, s. 41.
32 Ayrıntılı bilgi için bk. Gökçek, “Romana ve Romancılığa Dair Bir Tartışma”, s. 234-250. 33 “Ravi”, “Varaka-i Mahsusa: Roman ve Romancı”, Tercüman-ı Hakikat, 1 Nisan 1890. 34 “Roman ve Romancılık Hakkındaki Mütalaamız”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 3547, 2 Nisan 1890. 35 “Müşahedat, ‘Kariîn ile Hasbihal’”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 3698, 6 Teşrinisani 1890.
36 Ayrıntılı bilgi için bk. Çağın, “Olay Örgüsü Problematiği Açısından Ahmet Mithat Efendi’nin Ölüm
çoğaltabileceğimiz örnekleri yanlış-doğru cetveli oluşturmak için değil romantizm ve realizm tartışmalarında hayalin yanı sıra hakikat savunuculuğunun da bizi hakikatten uzaklaştıran muhalleri barındırdığına dikkat çekmek için veriyoruz. Dolayısıyla biz edebiyat akımlarındaki tasnif, ayrım yahut bilgilerin gerçeklik ve geçerlilik ölçüsünün mutlak olmadığını ve bir üst cins olarak hayal ve hakikat “kavram”larının tamamen iki edebiyat akımına indirgenmesinin, müteradifiymiş gibi anlaşılmasının yanlış olduğunu savunacağız. Çünkü Türk edebiyatında edebiyat akımları savunusu problemlidir ve hayal-hakikat tartışmaları edebiyatta edebiyat akımları tartışmalarından önce vardır. Tekrar hatırlatalım ki bu tartışmalar romantizm ve realizm akımlarından kaynaklanan tartışmalar da değildi; yenileşme dönemi Türk edebiyatının “edebiyat-ı sahiha” anlayışı içinde kendi dinamiklerinden doğmuştu. Bu belirlemeyle de “edebiyat-ı sahiha”daki hayalin her zaman romantizmi, hakikatin realizmi imlemediğini ifade etmek istiyoruz. Orhan Okay, Namık Kemal’in “edebiyat-ı sahiha” anlayışını realizmle karşılamanın yanlışlığına ve Namık Kemal’de gördüğümüz bu ifadenin Beşir Fuat’tan önce tesadüfî olarak ortaya çıktığına değinirken şunları söyler:
Tesadüfî olarak diyoruz, zira Namık Kemal’in realizm cereyanını tanıdığına dair bir bilgimiz yoktur. Buna mukabil edebî kültür ve zevkinin –Beşir Fuat’a kadar her sanatkârda olduğu gibi– romantiklerden ve Hugo’dan öteye geçmediğini biliyoruz. Onun sık sık kullandığı “edebiyat-ı sahiha” tabirini realizm ile birleştirmek hatalıdır.37
Kaya Bilgegil de, daha Türk edebiyatında realizm yokken Namık Kemal’in ha-kikate yaptığı vurgunun realizmle karıştırılmaması kanaatinden hareketle,
Gerçek, Kemal Bey’in dilinde rèaliste’lerdeki manası ile kullanılmıyor. Yazar; bu söz yar-dımıyla, mevzuunu ve diğer malzemesini imkânsızlıklar âleminden almayan bir edebiyâttan bahsetmek istiyor. Bu vasıftaki eser de, “mânâ ve mantıka mugâyir” sözleri taşımaz.38 diye yazar. Ömer Faruk Huyugüzel, Namık Kemal’in eleştirel yazılarındaki “hakikat”i romantiklere bağlamaya imkân olmadığını dile getirmektedir:
Öte yandan onu, “hakikat” terimine verdiği mana bakımından da Romantiklere bağlamaya imkân yoktur. Onun tenkidî eserlerindeki “hakikat”, Romantiklerin ferdi diyebileceğimiz hakikatlerinden farklı olarak daha ziyade genel veya evrensel mahiyetteki hakikatleri, “iç gerçekçilik” sözüyle anlatabileceğimiz varlığın ruhuna, özüne ait fikirleri ifade etmektedir.39 Hayal ve hakikat üzerine muhakeme yürüten Osmanlı müellifleri zaman içinde bu iki kavram üzerinden fikirlerini geliştirme vasıtası olarak romantizm ve realizm akımlarından yararlanmışlardır. Sonra gelenler pek tabii olarak parnasyen, sembolist,
37 Beşir Fuat: İlk Türk Pozitivist ve Natüralisti, s. 27. 38 Edebiyat Bilgi ve Teorileri (Belâgât), s. 6.
modernist, postmodern vs. akımlardan hareketle fikirlerini dile getirmişlerdir. Ancak akımlar değişse de hayal ve hakikat yerinde durmakta ve düalist yapıda birbirine düşman değil muhtaç iki kavram olarak varlıklarını sürdürmektedir. İkisinin karşıt tarafları varsa da ortak noktaları birbirinin muhallerini, hurafelerini, hatalarını ayıklamak olmuştur. Aradaki ilişkiyi “düalite”yle ilişkilendirmemizin sebebi düalitenin bu işlevidir. Düalite “ya ... ya” bağlacıyla değil “hem ... hem” bağlacıyla hareket eder. Edebiyat akımları tartışmalarında “ya hayal vardır ya hakikat” veya “sadece hayal vardır”, veyahut “sadece hakikat vardır” görüşü dayatıldığı zamanda “hem hayal vardır hem hakikat” anlayışı geçerliliğini korumuş ve yeniliğin belirleyicisi olmuştur. XIX. asır Türk edebiyatında edebiyat akımlarına yönelik ilginin gelişim çizgisine bakıldığında durum rahatlıkla görülebilir. Mesela 1885’e kadar ağırlıklı olarak romantizmin etkisinde kalan yeni Türk edebiyatçıları Victor Hugo monografisinin yayımlanmasıyla realizmi de tanımış böylece edebiyatta sırf romantiklere yönelik aşırı ilgiden realist duyuşa doğru bir eğilim başlamıştır. Süreç içinde natüralizm ve realizmi aktaran Beşir Fuat ve sonrasında Halit Ziya, Nabizade Nazım, Şerafettin Mağmumi, Ali Muzaffer... gibi isimler romantizmden kaynaklanan ve muhale kaçtığı için bizi hakikatten uzaklaştıran üsluptaki mübalağa ve teşbihleri eleştirirken, romantizmi ihmal edilmeyecek bir edebiyat akımı olarak gören Ahmet Mithat Efendi, Fazlı Necip, Mizancı Murat, Ali Kemal... gibi yazar-lar farklı bir tavır sergilemediler.40 Durum divan edebiyatına yöneltilen eleştirideki
muhallerin reddiyle aynıdır. Ancak ikinci sıradaki yazarlar 1885’ten 1896’ya kadar matbuatta yükselişte bulunan realizmin karşısında ortaya romantik verimlere değer veren bir bakış açısı da koydular. Bunun sonucunda yükselişteki realizm yerini yavaş yavaş onu tenkit eden sembolizme bırakmıştır. Basında “hayal” ağırlıklı romantizm realizmi savunanlar tarafından eleştirilmezse “sırf romantizm”; “hakikat”e değer veren “realizm” romantizm taraftarlarınca tenkit edilmezse “sırf realizm” devam ederdi. Ancak hayal-hakikat düalitesinden beslenen ve hem romantik hem de realist duyuşa
40 Beşir Fuat’ın ilk cildi 1885’te ikinci cildi 1886’da yayımlanan Victor Hugo monografisinden sonra
Osmanlı basınında realizme yönelik ilgi artmaya başlamıştır. Monografide Victor Hugo ve onun şahsında romantizm; Emile Zola’nın şahsında da realizm ve natüralizm tanıtılırken romantikler bizi hakikatten uzaklaştırdıkları yönünde genellikle eleştirilir. Romantizme yönelik benzer bakış açısı tefrikasına 1887’de
Hizmet gazetesinde başlanan ve ileride Hikâye ismiyle kitaplaşacak olan seri yazılarda görülecektir.
Halit Ziya Hikaye’nin mukaddimesinde edebiyat akımlarını değerlendirirken tarafsız davranacağını söylese de kronolojik sırayı gözetmeden realistleri romantiklerden önce tanıtır ve 156 sayfalık kitabında realistlerle edebiyat anlayışlarına 94 sayfa, romantiklerle edebiyat anlayışlarına ise ancak 6 sayfada yer verir. Eserin sonuç kısmında da mukaddimede tarafsız davranacağını söylediği duruma muhalif olarak açıkça realistlerin tarafında bulunduğunu söyler. (Uşşakizade Halit Ziya, Hikâye, İstepan Mat-baası, Kostantiniye, 1307). Victor Hugo monografisi ve Hikâye ile basındaki aşırı romantik eğilim sorgulanırken bu iki eserin realizm yönünde ve romantiklerin hakikate dayanmadığına dair kimi yanlış değerlendirmeleri de romantizmde değer veren yazarlar tarafından sorgulanmıştır.
yöneltilen eleştirilerin sonunda 1897’den sonra iki akıma yönelik aktarılan bilgilerin niteliği olumlu yönde değişmiştir. Nihayet “sembolizm” değer kazanmaya, devamla diğer edebiyat akımları tartışılmaya başlanmıştır.
Sonuç olarak, dilde gerçekçilik sorunu dilin kullanımıyla ilgilidir. Yenileşme dönemi Türk edebiyatçıları bizi hakikatten uzaklaştıran bazı mübalağa, teşbih ve tasvirleri eleştirerek gerçekçiliğe doğru bir yönelişin ilk adımlarını atmışlardır. Dilde gerçekçiliğe ulaşmayı hedef edinen bu tenkit eski edebiyatın hayal alemindeki bazı muhallerine dönüktür ve bir moda haline getirilmişse bile eski edebiyatın reddi anla-mında bir genellemeyi ifade etmez. Osmanlı basınında muhalin eleştirisi “edebiyat-ı sahiha” anlayışıyla edebiyatın kendi dinamiklerinden doğmuş; kuvvetli bir “hakikat” vurgusu ile kendini belli etmiş ve sonuçta edebiyatta “hakikat” bir değer haline gelirken hayal-hakikat dualitesine gidilmiştir. Bu belirleme edebiyattaki yeniliklerin sırf hayal veya hakikate göre değil hem hayal hem hakikate göre yapıldığını ifade etmektedir. Hayal ve hakikat kavramları edebiyatta cins kavramlardır ve onlarla ilişkili olarak kullanılan romantizm ve realizmi kaplamına dâhil eder. Osmanlı müellifleri başlan-gıçta romantizm ve realizm akımlarını hayal ve hakikatle ilişkilendirirken hayal ve hakikate ilişkin fikirlerini geliştirme vasıtası olarak bu akımlardan yararlanmıştır. Şiir ve hikâyelerden muhalleri nasıl ayıklamışsa romantizm ve realizme dair hataları da öylece ayıklamışlardır. Bu bakımdan yenileşme döneminde Türk edebiyatı sırf hayali veya hakiki değil bugün de olduğu gibi hem hayali hem hakikidir.
KAYNAKLAR
Alkan, Erdoğan, Klasik Akım, İstanbul: Varlık Yayınları, 2008.
Ahmet Mithat Efendi, “Nefaset-i Tabiiye ve Sanayi-i Nefise”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 1607-1611, 16-20 Teşrinievvel 1883.
, “Garaib-i Edep ve Garabet-i Üdebâ”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 2234, 3 Kânunuevvel 1885. , “Roman ve Romancılık Hakkındaki Mütalaamız”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 3547, 2 Nisan
1890.
, “Müşahedat, ‘Kariîn ile Hasbihal’”, Tercüman-ı Hakikat, nr. 3698, 6 Teşrinisani 1890. Beşir Fuat, Victor Hugo, İstanbul: Mihran Matbaası, 1302.
, “Hugo Ünvanlı Makale-i İntikadiyeye Mukabeleden Maba’d”, Saadet, nr. 475, 2 Ağustos 1886.
Bilgegil, M. Kaya, Edebiyat Bilgi ve Teorileri (Belâgât), İstanbul: Enderun Kitabevi, 1989. Çağın, Sabahattin, “Olay Örgüsü Problematiği Açısından Ahmet Mithat Efendi’nin Ölüm Allah’ın
Emri Adlı Eseri”, Kayseri ve Yöresi Kültür, Sanat ve Edebiyat Bilgi Şöleni, Bildiriler, 1. Cilt, Kayseri, 2001, s. 186-189.
Dino, Güzin, Tanzimat’tan Sonra Edebiyatta Gerçekçiliğe Doğru (Birinci Kısım), Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1954.
, Türk Romanının Doğuşu, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008.
Enginün, İnci, Yeni Türk Edebiyatı: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e (1839-1923), İstanbul: Dergâh Yay., 2012.
Erbay, Erdoğan, Eskiler ve Yeniler: Tanzimat ve Servet-i Fünun Neslinin Divan Edebiyatına Bakışı, Akademik Araştırmalar 1, Erzurum, 1997.
Evin, Ahmet Ö., Türk Romanlarının Kökenleri ve Gelişimi, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2004. Gökçek, Fazıl, “Romana ve Romancılığa Dair Bir Tartışma”, Ömer Faruk Huyugüzel’e
Arma-ğan, İzmir: Ege Üniversitesi Basımevi, 2010, s. 234-250.
Göker, Cemil, Fransa’da Edebiyat Akımları, Ankara: Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Bası-mevi, 1982.
Uşaklıgil, Halit Ziya [Uşşakizade Halit Ziya], “Fransa’da Mesalik”, Nihal, C. 1, nr. 2, 1303, s. 39-45.
, Hikâye, Kostantiniye: İstepan Matbaası, 1307.
Huyugüzel, Ömer Faruk, “Namık Kemâl’in Edebiyat ve Edebî Tenkide Dair Genel Fikirleri”, Ölümünün 100. Yılında Namık Kemal, İstanbul: M. Ü. Fen-Edebiyat-Fakültesi Yayınları, No: 9, 1988.
Moran, Berna, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İstanbul: İletişim Yay., 2002.
Muallim Naci, “Birinci Cüz’de Münderiç Sakız Mektubunun Cevabı”, Âfâk, 1 Muharrem 1300 (12 Kasım 1882), nr. 2, s. 36-38.
, Muallim Naci, Beşir Fuat, İntikâd, İstanbul: Mahmut Bey Matbaası, 1304.
Nabizade Nazım (Râvi), “Varaka-i Mahsusa: Roman ve Romancı”, Tercüman-ı Hakikat, 1 Nisan 1890.
Namık Kemal, Bahar-ı Daniş Mukaddimesi, İstanbul: Mekteb-i Sanayi Matbaası, 1290 (1874). , “Lisan-ı Osmaninin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir”, Tasvir-i Efkâr, nr.
416, 16 Rebiülahir 1283 (28 Ağustos 1866). , Takîb, İstanbul: Matbaa-i Ebuzziya, 1303.
, İrfan Paşa’ya Mektup, İstanbul: Matbaa-i Ebuzziya, 1309.
, Namık Kemal’in Husûsî Mektupları I, İstanbul, Avrupa ve Magosa Mektupları, haz. Fevziye Abdullah Tansel, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1967.
, Namık Kemal’in Husûsî Mektupları III, haz. Fevziye Abdullah Tansel, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1973.
Okay, Orhan, Beşir Fuat: İlk Türk Pozitivist ve Natüralisti, İstanbul: Hareket Yay., 1969. Onan, Necmettin Halil, Namık Kemal’in Talim-i Edebiyat Üzerine Bir Risalesi, Ankara: Milli
Eğitim Bas., 1950.
Özön, Mustafa Nihat, Türkçede Roman, İstanbul: İletişim Yay., 1985.
Perin, Cevdet, Tanzimat Edebiyatında Fransız Tesiri, İstanbul: Pulhan Matbaası, 1946. Recaizade M. Ekrem, Talim-i Edebiyat, İstanbul: Mihran Matbaası, 1299.
Sazyek, Hakan - Sazyek, Esra, Yeni Türk Edebiyatında Önsözler: Bir 19. Yüzyıl Seçkisi, Ankara: Akçağ Yay., 2008.
Şemsettin Sami, “Şiir ve Edebiyatımızdaki Teceddüd-i Âhirimiz”, Sabah, 16 Teşrinisani 1314 (28 Kasım 1898), nr. 3240.
Tanpınar, Ahmet Hamdi, On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, haz. Abdullah Uçman, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2018.
Tansel, Fevziye Abdullah, “Muallim Naci ile Recaizâde Ekrem Arasındaki Münakaşalar ve Bu Münakaşaların Sebep Olduğu Edebi Hadiseler”, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Mecmuası, C. 10, İstanbul, 1953, s. 159-200.
Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi III, Hazırlayanlar: Mehmet Kaplan, İnci Enginün, Birol Emil, Zeynep Kerman, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay, 1979.
Yetkin, Suut Kemal, Edebiyatta Akımlar, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1967. , Estetik Doktrinler, Ankara: Palme Yay., 2007.