• Sonuç bulunamadı

2.2. Transaksiyonel Analiz Ego Durumları

2.2.1. Transaksiyonel Analiz

Freudyen bir psikanalist ve psikiyatrist olarak eğitim görmüş Eric Berne ve meslektaşları tarafından geliştirilen “Transaksiyonel Analiz (TA)” ya da “İşlemsel Çözümleme Yaklaşımı” bir kişilik ve psikoterapi teorisidir. İnsancıl bir yaklaşım olarak Transaksiyonel Analiz, hem kişiliğin yapısal modelini hem de fonksiyonel- davranışsal bir model ortaya koyar (Berne, 1961, 1966, 2001). Psikanalizin zaman alıcı, karmaşık ve danışanlarla iletişime geçmede zayıf olduğunu düşünen Eric Berne, psikanalizden uzaklaşarak danışanlarının yaşamlarında önemli değişimler yapmak amacıyla yoğunluğunu TA teorisine vermiştir. TA özellikle grup tedavisi için geliştirilmiş kavramlar ve tekniklerle psikanalizin bir uzantısı olarak gelişmiştir (Dusay, 1986).

TA’nın tarihsel gelişimi dört aşamada ele alınabilir. İlk aşama, düşünme, hissetme ve davranma üzerine açıklayıcı bir perspektif sağlayan ego durumlarının (Ebeveyn, Yetişkin, Çocuk) Bern tarafından tanımlanmasıyla başlamıştır. Berne, danışanın sesi, jest-mimikleri ve kelimeleri gibi şimdi ve burada fenomenini gözlemleyerek kişiliği çalışmaya karar vermiştir. Eric Berne, bu gözlemlenebilir

36

kriterlerin bireyin geçmiş tarihi hakkında sonuç çıkarmak ve gelecek problemlerini tahmin etmek için bir temel sağladığını düşünüyordu. İkinci aşama transaksiyonlara ve oyunlara odaklanır. Bu ikinci aşama süresince, TA barındırdığı anlaşılır kavramlardan dolayı ve insanların kendi oyunlarını tanıyabildikleri için popüler olmuştur. Bu aşamada duygulara çok az önem verildiği için TA öncelikle bilişsel bir yaklaşım olarak görülmüştür. Üçüncü aşamada, TA dikkatini yaşam yazgısına ve yazgı analizine vermiştir. 1970’ten günümüze kadar ki olan zamanı kapsayan dördüncü aşama ise Gestalt terapi, grup terapisi ve psikodramada da kendini gösteren tekniklerin TA’ya dahil edilmesiyle karakterize edilir. TA bu süreçte daha aktif olarak ve duygusal yapılara doğru hareket ederek bilişsel faktörlere ve iç görüye yaptığı erken vurguyu dengelemeye çalışmıştır (Dusay ve Dusay, 1989: 448).

Anti-deterministik bir dünya görüşüne dayanan TA, insanoğlunun alışılmışın dışına çıkma ve yeni amaçlar-davranışlar seçme kapasitesine sahip olduğu inancını benimser. Fakat, bu durum bizim sosyal güçlerin etkisinden uzak olduğumuz anlamına gelmez. TA bizim çevremizdeki önemli kişilerin talepleri ve beklentileri tarafından etkilendiğimizi de kabul eder. Bu etkilenme özellikle bireylerin çevrelerindeki kişilere daha yüksek düzeyde bağlı olduğu erken çocukluk döneminde alınan kararlarda kendini gösterir. TA’ya göre bizler hayatta kalmak için hem fiziksel hem de psikolojik olarak yaşamın bazı noktalarında kararlar alırız. Fakat alınan bu erken kararlar gözden geçirilebilir ve sorgulanabilir ayrıca onlar artık hizmet etmiyorlarsa yenileriyle değiştirilebilir (Corey, 2009).

Stewart’a (2000) göre TA’nın felsefi varsayımları üç ifadeyle özetlenebilir: 1. Tüm insanlar iyidir. Herkes bir değere ve saygınlığa sahiptir. Öncelikli olarak bu durum bir davranıştan ziyade bir varoluş ifadesidir. Herkes ne yaparsa yapsın ya da kim olursa olsun değerlidir. Her insanın eşit olduğuna inanmak herkese aynı tarzda davranmak değildir ama herkesin varlığını kabul etmek demektir. Herkes insan olarak bir diğerinden ne iyidir ne de kötüdür sadece farklıdır. Bu farklılıklara rağmen her insan OKEY’dir.

2. Herkes düşünme kapasitesine sahiptir. Önemli bir beyin hasarına sahip olmayan herkes çevrelerindeki ve kendilerindeki değişimleri kavrayabilme kapasitesine sahiptir. Tüm psikolojik sorunlar uygun yaklaşımla ve bireye gerekli bilgiler verildiğinde kişinin kendisi tarafından çözümlenebilir.

37

3. Herkes kendi kaderini kararlaştırır ve alınan bu kararlar daha sonra değiştirilebilir. İçinde bulunduğumuz ortam ve kişiler bizim üzerimizde az ya da çok bir etkide bulunabilir. Ancak koşullar ne olursa olsun nasıl bir tepkide bulunacağımıza biz karar veririz.

Steiner’e (1979) göre TA teorisi diğer kişilik kuramlarından şu üç temel farkla ayrılır (Akt. Kaçar, 2008: 68):

1. Her birey duygusal açıdan gelişmek ve özerklik kazanmak için bir potansiyele sahiptir.

2. Her birey karşı karşıya kaldığı durumlarda bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde bir seçimde bulunur.

3. Her birey hayat akışını değiştirme potansiyeline sahiptir.

Transaksiyonel Analiz’de Eric Berne (1961) insan davranışının temelinde temas ihtiyacının olduğunu belirterek teorisini buna dayandırmaktadır. Beslenmesinin, altının değiştirilmesinin, okşama ve dokunma ihtiyaçlarının ihmal edildiği bebeklerin psikolojik ve fiziksel gelişimlerindeki gerilikleri ve hatta ölümlü sonuçlanmaları da fark ederek dokunmanın bireyler üzerindeki hayati değerini gözlemleyen Berne, bunun temelde varlığın onanması ihtiyacını karşıladığını ileri sürmektedir. Ona göre temas iletisi, sözlü veya sözsüz duyu organlarına hitap edilen, bireyin varlığını onamaya yarayan bir mesajdır. Bu durum birisiyle merhabalaşmak, konuşmak da olabilir; güzel bir resme bakmak, müzik dinlemek, yiyecek yemek, bir grubun içerisinde bulunmak da olabilir.

Davranışın ortaya çıkmasında çok çeşitli unsurlar yatmakla birlikte bu unsurların temelinde başkalarıyla ilişki kurma ihtiyacı yatar. İnsanlar biyolojik varlıklarını sürdürebilmek için diğer insanlarla ve çevreyle fiziksel veya psikolojik temas kurarak varlıklarının onanması ihtiyacını hissederler. Bebeklikte yaşam için gerekli olan temel ihtiyaç daha çok sıvazlanmak iken zamanla bu durum yerini dış çevreden uyarıcılar almaya ve psikolojik olarak sıvazlanmaya bırakır (Akkoyun, 2001).

Berne herkesin gereksinim duyduğu altı tür açlıktan bahsetmesine karşın günümüzde benimsenen sınıflamaya göre uyarılma, tanınma ve yapılandırma olmak üzere üç tür açlığımız bulunmaktadır. En temeli olan uyarılma açlığı, beynimizin belli bir bölgesinde bulunan uyarılma sistemimizin düzenli olarak uyarıcılara ihtiyaç

38

duymasıdır. Tanınma açlığı, başkalarının bizim varlığımızı görmesi ve hissetmesi ihtiyacıdır. Yapılandırma açlığı ise bireyin yaşama imzasını atarak kendi veya başkalarının hayatında etki yaratabilme ihtiyacıdır (Akkoyun, 2001).

Zamanı veya yaşamı yapılandırarak da yapılandırma açlığımızı gidermeye çalışırız. Berne’e göre (1961) bir birey anını en pasiften aktife doğru sırasıyla geri çekilme, törenler, vakit geçirme, etkinlik, oyunlar ve samimiyet olmak üzere altı yoldan birisini kullanarak yapılandırır. Geri çekilme, bireyin kimseyle iletişim kurmadığı temas iletisi ihtiyacını kendi kendisiyle giderdiği durumdur. Törenler, bireyin belli bir anı nasıl yapılandıracağını düşünmeye gerek kalmadan kültürün bize sunduğu kalıplarla otomatik olarak bize ne yapılacağını gösteren temas iletisi protokolleridir. Vakit geçirme, bireylerin birbirlerinin psikolojik varlıklarını dikkate almadan yoğun temas iletileri vermeksizin daha çok birbirlerinin fiziksel varlıklarını onaylayarak zamanı yapılandırma şeklidir. Etkinlik, kişilerin ortak bir amaca yönelik olarak etkileşim içinde çalışarak zamanı yapılandırmalardır. Oyunlar, gizil bir mesajla başlatılarak sürdürülen ve farkında olmadan kişisel bir programlamaya dayalı zamanı yapılandırma türüdür. Samimiyet ise en doyurucu temas iletilerinin sağlandığı psikolojik oyunların var olmadığı zamanı yapılandırma şeklidir.

Yapılandırma açlığı ile uyarılma açlığı yaşama etkileri açısından eşdeğerdedirler. Uyarılma ve tanınma açlığı duyusal ve duygusal açlıktan kaçma gereksinmesini açığa vuran ve kişiyi biyolojik çürümeye sürükleyebilecek durumlardır. Yapılandırma açlığı ise sıkıntıdan kaçma gereksinmesini açığa vurur. Toplumdaki her bireyin temel amacı diğer bireylerle karşılıklı ilişki yürütüp en yüksek doyumu elde etmektir. Birey ne kadar çok girişken olursa o kadar fazla doyum elde edebilir. Toplumsal ilişkiyle elde edilen doyumun bireye yararı aşağıdaki durumlarla ilişkilidir (Berne, 2001):

1. Gerilimden kurtulma

2. Zararlı durumlardan kaçınma

3. Okşanma gereksinmesinin karşılanması 4. Yerleşmiş bir dengenin sağlanması.

39