C.  Eserin İçeriği:

1.  Tarikata Dair

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerinde dünyaya karşı yüz çevirme yahut kayıtsızlık olarak bilinen zühd ve bu hali yaşayan zahidlerden övgüyle bahsedilmiş ve bu övgüye mazhar olmak isteyenler kendilerine yaşama biçimi olarak zühdü tercih etmişlerdir. Bu itibarla şeriata uymak ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnet-i seniyyesine ittiba etmek esasına dayanan tasavvuf, ilk dönemlerde dünyevileşmeye karşı bir tavır olarak gelişen zühd ardından tasavvuf ve daha sonra tarikatlar dönemine ayrılmıştır.

6

Binâenaleyh Ma‘mûlât-ı Mazhariyye tasavvufun tarikatlar şeklinde kurumsallaşması ve husûsen Nakşbendiyye-Müceddidiyye-Mazhariyye tarikatına ait itikâdî, fikrî ve amelî uygulamaları tüm veçheleriyle ortaya koyması itibariyle ehemmiyete şâyân bir eserdir. Genel olarak tarikatlara dair verdiği bilgiler şu şekildedir:

a. Bir Şeyh’e neden bey‘at edilir:

Tasavvuf yoluna girmek isteyen bir Hakk talibi öncelikle acele etmeden kendi meşrebine uygun, zâhiren şeriatla kâim, bâtınen tasavvufî feyizlere nâil kâmil ve mükemmil bir şeyhi arayıp bulması gerekir. Eğer murâd edilen bir mürîd ise bu takdirde şeyhinin kendisini arayıp bulması durumu söz konusudur.

7

Allah’ı murâd eden mürîd, bir şeyhe bey‘at etmeden önce neden bir şeyhe bey‘at etmesi gerektiği, şeyhin hangi vasıfları hâiz olacağı ve intisap ettiği şeyhin ve onun gösterdiği yolun âdâbının neler olduğu gibi hususları bilmesi ve ona göre davranması eğitimin salâhiyeti açısından büyük önem taşır. Başta şunu belirtmekte fayda var ki, maksûd Hakk ve O’nun Resûlü’ne ittiba etmektir. Mürşid, Maksûd’a ulaşmakta sadece bir elçidir. Mürîd, mürşid kabul ettiği zâta intisabından sonra kendisinden şer‘î hükümler asla sâkıt olmamaktadır. Maksûduna vâsıl olduğunda dahi şer‘î mükellefiyetler bağlayıcılığını devam ettirir.

b. Kâmil Ve Mükemmil Şeyhin Vasıfları

Naîmullah Behrâyiçî, Senâullah Pânîpetî’nin Şâh Veliyyullâh’ın

el-Makāletü’l-vad‘iyye fi’n-nasîha ve’l-vasıyye adlı eserine yazdığı Hâşiye’den iktibasla kâmil ve

mükemmil şeyhin özelliklerinin şu şekilde olduğunu haber verir:

1- Bir kişinin harikulâde hallere sahip ve havâtıra muttali olması şeyh olması için geçerli sebep değildir. Asıl itibar edilmesi gereken husus Kitab ve sünnete uygun bir şekilde yaşaması ve kendisi hakkında muttâkî olduğuna hüküm verilmesidir.

      

6 Hasan Kamil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 2010, s.17

7 Naîmullah Behrâyiçî, a.g.e, vr.38b

2- Sohbeti tesirli olmalıdır. Dinleyenlerin Allah ve Resûlüne ve Hakk dostlarına karşı mahabbetini, salih amel işlemek için iştiyâkını ve günahlardan uzak durmada sabrını artırmalıdır. Devamlı huzûr ve âgâhlık hâsıl olmalı, kibir, ucb, hased, hubb-i mâl ve hubb-i câh vb. kötü vasıfları ortadan kaldırmalı ve ihlâs, sabır, şükür, rızâ ve hubb fi’llâh ve buğz bi’llâh gibi ahlâk-ı hamîdeyi netice vermelidir.

3- Kendisine vârid olan ahvâl ve vâridâtı şeriat mizanıyla tartmalı, makbûl ise kabul merdûd ise red etmelidir.

4- Zâhirî yönden muttaki olduğuna itikad edilen her kişinin sohbeti müteessir olmayabilir. Bu takdirde kendi mîzâcına uygun zât-ı kâmili bulmalı ve sohbetini ganimet bilmelidir. Zira “Maksûd Hakk’dır, âdem değildir”.

c. Tashîh-i Akāid

Bir şeyhe bey‘at eden bir mürîdden tevbe alındıktan ve zikir ilkā edildikten sonra yapılan ilk nasihatlerden biri itikadını Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebi muktezasınca tashih etmesi, öğrenilmesi zarûrî olan fıkhî ahkamı öğrenmesi ve bu ilmin mucibiyle amel etmesidir.

Bir kulun iki cihân kurtuluşuna ermesi için Allah’ın (c.c.) varlığına ve birliğine ve Hz.

Peygamber (s.a.v.)’in Yüce Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna imân etmesi kâfi görülmüştür.

Mazhar Cân-ı Cânân buyururlar ki: “Bu zamanda iki fırkanın imanı mahfûz ve müsellemdir.

Biri Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akāidinin tafsilatına Kitab ve sünnet uygunluğu üzre kemâl derecede vâkıf ve âgâh olup ictihad derecesine ulaşanlar, diğeri mezkûr mezhebin itikad esaslarının künhüne vâkıf olmayıp, sabah uyandıkları zaman “Allah vâhid’dir, Hz. Peygamber (s.a.v.) hak resûl ve çehâr yâr-ı güzîn ve sâir âl ü ashâb şeksiz ve şüphesizdir” diyerek inanan erbab-ı sanat ve bunun dışında olan avâm-ı nâsdır. Sahibi oldukları icmâlî iman kendilerinin kurtuluşu için yeterlidir. Bir de bu iki fırka arasında bir fırka vardır ki onlar tezebzüb içindedirler ve dünyada ve ahiretde hüsrana uğrayan onlardır.”

8

Eserde icmâlî imânın yeterlilik şartlarından biri kabul edilen; çehâr yar-ı güzîn ve âl ü ashâb’a şeksiz ve şübhesiz iman ve kendilerine duyulan mahabbetin itidal üzere ve eşit olması, hiç kuşkusuz Cân-ı Cânân’ın “Pes kemâl-i akide-i Ehl-i Sünnet ve Cemaat budur ki; âl ü ashâb’a olan mahabbet mizanının her dü kefesi berâber ola ve birinin diğer üzre asla tercih ve galebesi olmaya”

9

sözleri temel alınarak beyân edilmiştir. Mazhar’ın yaşadığı toplumda Şiîlerin mevcudiyeti ve onların Ashâb’a olan bî-edebâne hal ve sözleri nazar-ı dikkate

      

8 Naîmullah Behrâyiçî, a.g.e, vr.34b-35a

9 Naîmullah Behrâyiçî, a.g.e, vr.34b-35a

alındığında, Ashâb’a olan itikad ve mahabbeti neden imanın gereklerinden saymış olduğu vuzûhiyet kazanacaktır.

d. Hukûk-ı Pîr Ve Âdâb-ı Mürîd

Behrâyiçî’nin tarikatın âdâbından kabul edilen pîr’in hukuku ve mürîdin âdâbına dâir İmâm-ı Rabbânî’nin Mebde ve Meâd adlı risâlesinden istifâde ederek aktardığı bilgiler ifâdenin akışını bozmamak adına eserin tercemesinden aynıyla aktarılmıştır:

“Hukūk-ı pîr, sâir erbâb-ı hukūkun hukūkunun fevkındedir. Belki in‘âmât-ı Hakk Subhânehû Teâlâ ve ihsânât-ı Resûl -aleyhi ve alâ âlihî es-salavâtu ve’t-teslîmât- ’dan sonra hukūk-ı pîr, hukūk-ı dîgerâna nisbet olunamaz. Belki pîr-i hakīkī Hazret-i Resûl menzilesindedir, salla’llâhu teâlâ aleyhi ve alâ âlihî. Vilâdet-i sûrî her-çend vâlideynden müstefâddır ammâ vilâdet-i ma‘nevî pîr’e müteallıkdır. Hayât-ı vilâdet-i sûrî çend rûzedir ve vilâdet-i ma‘nevî’nin hayâtı ebedîdir. Mürîdin necâsât-ı ma‘nevîsi içün pîr kendi kalb ve rûhu ile kennâslik ider ve anın işkenbesini tathîr buyurur. Teveccühât-ı pîrde ba‘zı mürîdâna nisbetle vâki‘ ve mahsüs olur ki anların necâsât-ı bâtınesini tethîrde sâhib-i teveccühe dahi bir televvüs sirâyet ider ve tâ bir zamâna kadar mükedder kılar. Pîr vesîlesiyle Cenâb-ı Hudâ azze ve celle Hazretleri’ne vuslat müyesser olur, ki bu vuslat cemî‘ saâdet-i dünyeviyye ve uhreviyye’nin mâ fevkıdır. Ve kezâlik pîr vesîlesiyle bi’t-tab‘ habîs olan nefs-i emmâre müzekkâ ve mutahhar olur ve emmârelikden itmînâna irişür ve küfr-i cibillîden İslâm-ı hakīkīye gelür. Mısra‘:

دحيب نآفصو ميوگب رگ

دوب

Eğer onun vasfını söylemeye kalksam sonu gelmez”

10

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, vasıflarının anlatılarak bitirilemeyeceği ve hakkının neredeyse ödenmesi mümkün olmayan bir şahıs olarak nitelediği pîre karşı mürîdin yerine getirmesi gereken âdâbı yine aynı eserde şöyle ifâde eder: Öncelikle mürîd pîrine tam bir teslimiyetle bağlanarak nefsini pîrinde ifnâ etmelidir ve kendi saadetini onun rızâsında ve şekâvetini gayr-i rızâsında bilmelidir ve pîrînin tekdirinden son derece sakınmalıdır ki dünyâ ve ahiretde zarara sebebiyet verir. Pîrinin üstünlük ve kemâline inanarak sû-i itikaddan sakınmalıdır. Ancak pîrini, şeriatta üstünlüğü zikredilen zâtlar üzerine tafdîl eylememelidir.

Zira mahabbet ifrâtı mûcibdir ve bu dahi zemm edilmiştir. Bu hakikatı dikkate alarak Şiî ve Hıristiyanların düştüğü duruma dûçâr olmamalıdır. Diğer yandan Mirza Mazhar “Yârânın zelle ve taksîri sebebiyle nâ-ümîd olmazım. Ancak iki şeyden ki biri dünyâ ehli ile ihtilâtı

      

10 Naîmullah Behrâyiçî, a.g.e, vr.36b-37a

diğeri pîrân hakkında sû-i itikadıdır. Zira bu ikisi helâk edici hastalıklardandır ve devâsı yoktur” buyurur. Mürîdin fıtratında taklîd ve mütâbaat özelliği ne kadar güçlü olursa yüksek derecelere vâsıl olması da o nisbette kolay olur. Mürîd her muradına pîrini taklid etmek suretiyle nâil olur. Nitekim Hz. Ebû Bekir (r.a.) kendilerinde taklîd ve teb’iyyet özelliği ziyâde olduğu için “Reîs-i Sıddîkân” olmuştur.

11

e. Tarîkat Âdâbı

Her ilmin istenilen gayeye ulaşmak için kendi değerlerine göre ta‘yîn ettiği bir usûlü vardır. Usûlün önemine binâen “usûlsüz vusûl olmaz”, “vusûlümüz usûlümüzdür” gibi sözler söylenmiştir. Tarîkat yolunun önderleri kendi yollarının usulünü açıklamak üzere “et-Tarîku küllühû edebün” yani “yol edebden ibârettir” diyerek Maksûd’a ulaşmanın tek yolunun edeb olduğunu beyân etmişlerdir. Binâenaleyh tarîkat yoluna giren hakk tâlibi öncelikle pîrinin hukûkuna ve onun salık verdiği dînî ve tasavvufî esaslara edeble riâyet etmelidir. Eğer mürîd bu hususda kusûr gösterirse kusurunu kabul etmeli ve onun telâfisine gayret etmelidir. Bu durumda kendisi mazur kabul edilir. Aksi takdirde kusurunu kabul etmez ve telafisi için gayret göstermezse meşâyıhın berekâtından mahrûm olur. Bununla birlikte kemâl mertebesine erişen bir mürîd pîrine muhalefet edebilir ve kendi ilhâmının gereğiyle amel edebilir. Ve bu sû-i edeb değil bilâkis edebin ta kendisidir. Nitekim İmâm Ebû Yusuf, ictihad derecesine ulaştıktan sonra “Bundan sonra Ebû Hanîfe’yi taklid etmek hatadır ve doğru olan kendi re’yine uymaktır”. demiştir.

12

Kanaatimize göre sûfiler “yol edebden ibâretdir” sözüyle edebin Maksûd’a ulaşmada diğer vâsıtalar gibi bir vasıta ve esas gayenin Hakk olduğuna dikkat çekmek istemişlerdir.

Naîmullah Behrâyiçî, tarîkat âdâbına dair İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbât ve Mebde ve

Mead adlı eserinden istifâde ederek aktardığı hususların aynı şekilde Şemsiyye Mazhariyye

dergâhı’nda uygulandığını belirtmiştir.

f. Pîr-i Evvel Hayatta İken Pîr-i Sânîye Yönelmek

Tasavvufî yola girmek öncelikle bir şeyhe intisâb etmek suretiyle olur. Peki mürîd bir şeyhe intisâbından sonra başka bir şeyhe ihtiyaç duyar mı, duyarsa ne yapmalıdır? Bu konuya açıklık getirmek üzere İmâm-ı Rabbânî bir mektubunda şunları ifâde eder: Maksûd Hakk Subhânehû ve Teâlâ’dır ve pîr Cenâb-ı Hakk’a vesiledir. Eğer bir tâlib kendi rüşdünü başka bir pîrde görür ve onun sohbetinde kalbinin cem‘iyyetini bulursa, pîrinin hâl-i hayatında onun izin ve ruhsatı olmaksızın diğer şeyhin meclisine varıp irşâd ve hidâyet taleb etmesi câizdir.

      

11 Naîmullah Behrâyiçî, a.g.e, vr.36b-38a

12 Naîmullah Behrâyiçî, a.g.e, vr.40b

Ancak evvelki pîrini inkar etmemeli ve kendisini hayırla yâd etmelidir. Bir diğer mektubunda ise Hazret-i Hâce Ahrâr’dan naklen aktardığı sözlerle şu hususlara değinmiştir: Pîr mahiyeti itibariyle tek değildir, müteaddiddir: pîr-i ta‘lîm, pîr-i sohbet ve pîr-i hırka gibi. Pîr-i ta‘lîm mürîde şeriat ve tarikatı öğretirken, pîr-i sohbet sohbetiyle irşâd eder, pîr-i hırka ise tarikat icâzetini verir. Bu hususiyetler farklı pîrlerde mümeyyiz olduğu gibi tek bir pîrin şahsında da toplanabilir. Bu takdirde bu pîr kâmil ve mükemmil olur ki en arzu edileni budur. Pîr-i ta‘lîm’e intisâb eden bir mürîd, pîr-i sohbetin meclisinde kalbi teskin ve ruhu huzura kavuştuğunda pîrinin ruhsatı olmadan ancak onu da gücendirmeden sohbetinden feyiz aldığı diğer pîre intisâb etmesinde beis görülmemiştir. Şâh-ı Nakşbend Buhara ulemasından bu duruma cevâz veren bir fetvâ almışdır.

13

Mazhar Cân-ı Cânân bu konuda selefini te’yîd edici şu ifâdeleri kullanır: “Fakir, seyr-i

sülûk esnâsında kendi meşâyıhıma duyduğum itikad o derece kavi ve mahabbetim büyüktü ki,

Mehdi zuhur etmiş olsa kendi meşayıhıma ittibadan geri dönmezdim. Kim ki bizim

meşâyıhımız gibi kâmil ve mükemmil şeyhe vâsıl olursa diğer bir pîre rucû etmeye. Ancak

pîr-i nâkısdan rücu zarûrîdir. Zira onda sohbete kabiliyet yoktur ve onunla sohbet tutmak

kendi istidâdını zayi etmektir.”

14

Belgede MEVLÂNÂ HÂCE NAÎMULLAH BEHRÂYİÇÎ’NİN MA‘MÛLÂT-I MAZHARİYYE İSİMLİ ESERİ’NİN TÜRKÇE TERCEMESİ’NİN (sayfa 33-37)

Benzer Belgeler