• Sonuç bulunamadı

5. ADLİ PSİKOLOJİ 1. ADLİ FELSEFE 1. ADLİ SOSYOLOJİ KONGRESİ NİSAN 2018 ANKARA ÖZET BİLDİRİ KİTAPÇIĞI KONGRE BAŞKANLARI

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "5. ADLİ PSİKOLOJİ 1. ADLİ FELSEFE 1. ADLİ SOSYOLOJİ KONGRESİ NİSAN 2018 ANKARA ÖZET BİLDİRİ KİTAPÇIĞI KONGRE BAŞKANLARI"

Copied!
66
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

5. ADLİ PSİKOLOJİ 1. ADLİ FELSEFE 1. ADLİ SOSYOLOJİ

KONGRESİ 12-13 NİSAN 2018

ANKARA

ÖZET BİLDİRİ KİTAPÇIĞI

KONGRE BAŞKANLARI Prof. Dr. Hamit HANCI Prof. Dr. Yıldırım B. DOĞAN

Doç. Dr. Hatice DEMIRBAŞ Prof. Dr. Nurten GÖKALP

Doç. Dr. Ayşe CANATAN

KONGRE SEKRETERYASI Arş. Gör. Özlem ERGİN

Uzm. Dilek TEKTAŞ Öğr. Gör. Dr. Betül YILDIRIM Öğr. Gör. Dr. Emel YIĞITTÜRK EKİYOR

Arş. Gör. Cansu AKOĞLAN Arş. Gör. Nazan AVCI

(2)

Arş. Gör. Özlem Ergin Uzm. Dilek Tektaş

Arş. Gör. Cansu Akoğlan

Öğr. Gör. Dr. Emel Yiğittürk Ekiyor Yayın Kurulu

Öğr. Gör. Betül Yıldırım Arş. Gör. Nazan Avcı

Doç. Dr. Bikem Hacıömeroğlu

Danışma Kurulu Prof. Dr. Ali Çayköylü

Prof. Dr. Ayla Sevim EROL Prof. Dr. Didem Kozacı Prof. Dr. Gürol Cantürk Prof. Dr. Hamit Hancı Prof. Dr. İbrahim Maraş Prof. Dr. İlhan Tomanbay Prof. Dr. Kazım Sarıkavak Prof. Dr. Nurten Gökalp Prof. Dr. Refiya Palabıyıkoğlu Prof. Dr. Serdar Sağlam Prof. Dr. Sevinç Polat

Prof. Dr. Şennur Turael Kışlak Prof. Dr. Yasemin Özkan

Prof. Dr. Yıldırım Beyatlı Doğan Prof. Dr. Yurdagül Erdem

Doç. Dr. Aslıhan Öğün Boyacıoğlu Doç. Dr. Aygül Nalbant

Doç. Dr. Ayşe Canatan Doç. Dr. Ayşe Sezen Bayoğlu

Doç. Dr. Bikem Hacıömeroğlu Doç. Dr. Eda Purutçuoğlu Doç. Dr. Emre Şenol Durak Doç. Dr. Filiz Yıldırım

Doç. Dr. Görkem Karakaş Uğurlu Doç. Dr. Hatice Demirbaş

Doç. Dr. Levent Eraslan Doç. Dr. Samettin Gündüz Doç. Dr. Zeynep Tezel

Yrd. Doç. Dr. Ceyhun Akın Cengiz Yrd. Doç. Dr. Gülistan Zeynep Gülçat Yrd. Doç. Dr. Aysel Günindi Ersöz Yrd. Doç. Dr. Ebru Kipay

Yrd. Doç. Dr. Seda Bayraktar Yrd. Doç. Dr. Sertaç Ak Yrd. Doç. Dr. Zeynep SET Öğr. Gör. Dr. Canan Gürsel Öğr. Gör. Dr. Recep Batu Günör Öğr. Gör. Dr. Emel Yiğittürk Ekiyor Dr. Ece Bekaroğlu

(3)

12 NISAN 2018

ORTAK OTURUM BİLDİRİ ÖZETLERİ

(4)

Adli psikoloji nedir?-Görece yeni bir uygulamalı psikoloji alanı-

Doç. Dr. Hatice DEMİRBAŞ

Gazi Üniversitesi Psikoloji Bölüm Başkanı, Adli Bilimciler Derneği Adli Psikoloji Komisyon Başkanı ÖZET

Adli psikoloji insanların yasalar, yasaların insanlar üzerindeki etkilerini inceleyen bilim dalıdır. Aynı zamanda adli psikoloji, adli bilimler, sağlık, emniyet ve hukuk alanlarıyla temas ve işbirliği içinde olan bir uygulama alanıdır. Dünyada 19. yüzyıldan itibaren suçla mücadelenin bu gün adli psikoloji kapsamında tanımlanan bir takım uygulamalar olduğunu söyleyebiliriz. Tarihsel süreç içerisinde görece daha eski birtakım uygulamaların bu gün adli psikoloji çerçevesinde tanımlandığını söylemek doğru olacaktır. 1969 yılında Amerikan Psikoloji Topluluğu tarafından Adli Psikoloji, ayrı bir uzmanlık alanı olarak tanınmıştır. Türkiye’de; psikologların yasal sistemde gözlem ve psikolojik değerlendirme yaparak etkin rol almaları için adli psikoloji alanındaki öğretim üyelerini ve psikologları yetiştiren Dr.

Anastasiadis’tir (Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi). Psikologların yasal sistemin değişik uygulama alanlarında ve özellikle cezaevlerinde çalışması için büyük bir çaba ve emek sarf eden adli psikolog Dr. E. Gülçin Demir’dir. Adli psikolojinin amaçları; suçluyu tanımak, ceza infaz yasalarının oluşturulmasına ve var olan yasalar ile ceza infaz kurumlarının aksaklıklarının belirlenmesine ve düzeltilmesine rehberlik etmektir. Bunların yanı sıra, hastalarının şiddet davranışlarından potansiyel mağdurları koruma görevini üstlenirler ve ahlaki bir zorunluluk olarak, diğerlerinin tehlikeli sayılanlardan başkalarını koruma yükümlülüğü vardır. Yargılama hatalarını önlemek ve suçluların ıslahını sağlamak ise diğer amaçları arasındadır. Psikologlar, boşanma, kişisel yaralanma, suç teşkil eden durumlar, çocuk mahkemesi ve velayet davaları gibi mahkemeleri ilgilendiren tüm konulara dahil olmaktadır. Adli psikologlar; psikiyatri kiniklerinde, adliyelerde, mahkemelerde, ceza infaz kurumlarında (psiko-sosyal servislerde), Denetimi Serbestlik Şube Müdürlüklerinde, Adli Tıp Kurumlarında, askeriyede, rehabilitasyon merkezlerinde, üniversitelerde bir ekip çalışmasının içinde yer alır. Bu alanda sadece bir lisans derecesi ile uzmanlaşmak neredeyse imkansızdır. Uzmanlık eğitimi ve meslek içi eğitimler gerekli ehliyetin sağlanması için çok çok önemlidir.

Anahtar Kelimeler: Adli psikoloji, adli psikolog, suç, cezai ehliyet

(5)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

Adli Sosyolojinin Alani Doç. Dr. Ayşe CANATAN

Gazi Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü ÖZET

Adli sosyoloji adli bilimlerin bir alt dalı olarak anılır ve “adli” olarak adlandırılan bütün durumlarla ilişkiye sahip bir alandır. Toplumsal hayat ve toplumun kendisi gelenekler, toplumsal normlar ve toplumsal değerlerin oluşturduğu bir düzen olarak adli boyutu barındırmaktadır. Toplumun düzenli işleyişi ve kurallar çerçevesinde toplumsal beklentilerin aksine ve toplumsal birliği zedeleyici olarak ortaya çıkan olumsuz unsurlar toplumun en küçük biriminden en genel haline kadar toplumu, toplumun bireylerini ve bireylerin gerçekleştirdikleri rolleri etkilemektedir. Bu bağlamda toplumun işleyişini düzenleyici kuralları oluşturan hukuk kurumu ve onu ilgilendiren bütün konular suç, suçlu, mağdur, suç mahali, ceza, ceza sistemi, ceza türleri ve benzerleri adli sosyolojinin konularıdır.

Sosyolojinin bir alt dalı olarak suç sosyolojisi ya da kriminoloji kabaca suç ve suçlu davranışını inceleyen bir bilim dalı olup, suçu sosyal bir olgu olarak değerlendirir. Bu yönüyle adli sosyolojinin temel konularındandır. Bireyleri suça yönelten sosyo-kültürel nedenler kısaca ele alınırsa aile, okul, akran grubu, madde bağımlılığı, göç ve düzensiz kentleşme, yerleşim yerinin özellikleri, kitle iletişim araçları, ekonomik durum, yaş ve cinsiyet ile bağlantılı oldukları görülmektedir. Ayrıca suça maruz kalan mağdurun özellikleri de sosyo-kültürel etkenlerden bağımsız değildir. Çocuklar, kadınlar ve yaşlılar suçtan en fazla mağdur olan grup içinde yer alırlar.

Adli sosyologların ne iş yaptıklarına bakılacak olursa hem teorik ve hem de uygulamalı alanda yer aldıkları görülmektedir. Toplum ve suç ilişkisi ile bu ilişkinin bütün alt boyutlarında adli sosyologlar diğer adli bilim uzmanları ile birlikte yer almaktadır.

Adli sosyolog olmak için sosyoloji lisans eğitiminden sonra özellikle kriminoloji, suç sosyolojisi, alan araştırması, ceza ve adalet sistemi, konularında dersler almak ve alanda uygulamalı eğitim görmek gereklidir.

Adli sosyologlar mahkemelerde, adliyelerde, suçun işlendiği mahalde, aileye ilişkin sorun alanlarında (boşanma, velayet davaları, ailede şiddet davaları), yetişkin ve çocuk infaz kurumlarında diğer uzmanlarla birlikte denetimli Serbestlik Şube Müdürlüklerinde, askeriyede, Adli Tıp Kurumlarında, üniversitelerde bir ekip çalışmasının içinde yer alır..

Anahtar Kelimeler: adli sosyoloji, kriminoloji, suç, suçlu, mağdur

(6)

Adli Felsefe nedir?

Prof. Dr. Nurten GÖKALP Gazi Üniversitesi Felsefe Bölümü ÖZET

Kamu ve sivil davaların araştırılması ve karara bağlanmasında yardımcı olan adli bilimler suçla ilişkili olan her türlü bağlantıya yönelik olarak çeşitlenmekte ve farklılaşmaktadır.

Adli bilimlerin bağlantılı olduğu alanlardan biri olan adli felsefe, suçla ilişkili olan bu bağlantılara felsefi bir gözle bakmak ve değerlendirmekle ilişkili bir alan olarak tasvir edilebilir.

Suç kavramı ile bağlantılı kavramlar ile adli inceleme ve değerlendirmelerin sahip olduğu problemlerin felsefi bir gözle değerlendirilmesine yönelik bir faaliyet olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda suç, ceza, hak, adalet, sorumluluk gibi kavramlar alanın temel kavramlarıdır. Aynı şekilde bu kavramların sınırları ve içeriklerinin ürettiği problemler de alanın temel problemleridir. Bununla birlikte bu kavramların uygulamaları daha çok adli hukukla ilişkilidir ve felsefe daha çok teorik boyutu ile ilgilenmektedir. Yani adli felsefe suçun ne olduğunu araştırırken adli sosyoloji ve adli hukuk olgusal boyutunu araştırmaktadır.

Örneğin, insanlık tarihi kadar eski bir kavram olan suç insanlık var olmaya devam ettiği sürece de varlığını devam ettirecek bir olgudur. Dolayısıyla gerçekleştirilen davranışı hem hukuk sistemi tarafından hem de toplum tarafından yaptırıma tâbi tutulmasına bağlı olarak ya “kanunlarda açıkça yasaklanan ve karşılığında bir ceza öngörülen her türlü eylem olarak” ya da “toplumsal normlar çerçevesinde öngörülen kabul edilebilirlik sınırlarının dışına taşan her türlü davranış” olarak tanımlayabiliriz. Bunlardan ilki hukukun ikincisi ise sosyolojinin değerlendirmesidir. Oysa adli felsefe tek tek eylemlerin suçla ilişkilenen boyutuna değil aslında suçun kendisinin ne olduğuna odaklanarak kavramın içeriğini ve sınırlarını açıklayarak belirsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik bir değerlendirme faaliyetidir.

Bu yönü itibariyle Adli Felsefe, Adli Bilimlerin her bir disiplini ile bağlantılandırılması gereken bir alan olarak konumlandırılmalı ve tanımlanmalıdır.

Anahtar Kelimeler: Adli felsefe, suç, adalet, ceza

(7)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

Yerel Yönetimlerin Uyuşturucu İle Mücadelesinde Gençlere Düşenler

Ayhan ÖZKAN

Kırıkkale Vali Yardımcısı

ÖZET

İnsan hayatının önemli bir dönemi olan “gençlik çağı ”, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik yönü ile insanın bedensel, ruhsal ve sosyal gelişmesinin ve kişiliğinin oluşmasında hassas bir dönemi kapsamaktadır. Gençlik dönemi, bir yandan bunalımlar, çatışmalar, yanılgılar, çelişkiler ve kararsızlıklarla gencin gerek kendisiyle ve gerekse çevresiyle çatışma dönemi iken; diğer yandan da, tatlı hayallerin, tutkuların ve idealizmin filizlendiği, kendini ispat ve kimliğini bulma çabalarının yoğunlaştığı bir dönemdir. Bu yüzden, toplumun içinde bulunduğu buhranlardan en fazla etkilenen kesim de yine gençlik kesimidir.

Günümüz gençliğinin karşı karşıya kaldığı ve baş etmekte zorlandığı, yalnızlaşmalarına, daha da ötesinde toplumdan dışlanmalarına yol açan önemli bir konu uyuşturucu sorunudur. Toplumsal yozlaşma ve bozulmanın çığ gibi büyüdüğü bir dünyada, giderek yaygınlaşan bu insanlık suçuyla mücadele öncelikle merkezi devlet kurumlarının, taşrada is yerel yönetişim birimlerinin görevi olmakla ve böyle kabul edilmekle birlikte; topyekûn bir seferberlik anlayışı içerisinde gençlere de büyük görevler düşmektedir.

Dünyanın küreselleştiği, kişilerin olabildiğince bireyselleştiği, dünyadaki küresel dayatmalara ve yaşanan değişim ve dönüşüme koşut olarak ülkemizde de yeniden tanımlanmaya ve yaşanabilir kılınmaya çalışılan yönetim sistemine geçiş sürecinde yaşanan adaptasyon sorunu, büyük bir hızla değişen toplumsal yapı, çekirdek aile yapısı, gençlik profili ve bu değişimlere koşut olarak gelişen değerler sitemi, her ne kadar gençliğin görevleri açısından önemli handikaplar içerse de; gençlerin muhatap oldukları sorunlarının çözümü noktasında sorumluluklarından kaçma keyfiyetleri bulunmamaktadır.

Anahtar Kelimeler: Uyuşturucu, Yerel Yönetimler, Gençlik.

(8)

Koruyucu Aile / Bireyin Değerlendirilmesinde Psikiyatrik Yaklaşım

Doç. Dr. Görkem Karakaş UĞURLU AYBÜ Psikiyatri AD.

ÖZET

Koruyucu aile çeşitli nedenlerle kendi aile ortamlarında yaşamlarını sürdüremeyen, korunma ihtiyacı olan çocukların geçici ya da uzun süreli bakım ve yetiştirilmelerinin, gönüllü ya da ücretli birey ya da aileler tarafından sağlanması amacıyla geliştirilmiş bir sistemdir. Ülkemizde 1949 yılında ilk uygulamalar başlamış olup günümüzde de gelişerek devam etmektedir.

Bu sistemin en önemli parçalarından biri koruyucu aile ya da bireyin psikososyal tüm yönleriyle çocuğun ihtiyaçlarını karşılayabilecek ve sağlıklı gelişimini destekleyecek özelliklere yeterince sahip olup olmadığının uygun araçlarla değerlendirilmesi aşamasıdır. Bu değerlendirme Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı çatısı altında çocuk, çocuğun biyolojik ebeveynleri, sosyal çalışmacı, koruyucu aile ya da birey, psikologlar ve psikiyatristlerin ortak çalışmaları ile yürütülür. Bu çalışmanın önemli bir bölümünde çocuğun hangi gelişimsel dönemde ve ne tür ihtiyaçların karşılanmasının gerekli olduğu ayrıntılı değerlendirilmelidir. Koruyucu ailenin de çocuğun psikososyal gelişimi ve sağlıklı ruhsal yapılanmasını tamamlama sürecinde etkin rol alıp alamayacağının belirlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle koruyucu aile bireylerinin tümünü kapsayacak şekilde ruhsal değerlendirmeler muayene ve tanı araçları yardımı ile yapılmalıdır. Aile ve çocuğun birlikte yaşam dönemlerinde de yakın takipler, ortak değerlendirmeler ve doğacak gereksinimlerin giderilmesine yönelik planlamalarla çocuk ve koruyucu aile / birey izlenmelidir.

Bu sistem sayesinde başta karşılanamamış ihtiyaçları nedeniyle risk altındaki çocuklara sağlıklı bir gelecek yapılanması sağlanacaktır. Ayrıca koruyucu aile / birey adaylarının gönüllü olarak başladıkları sistem içinde yaşanabilecek olumsuzlukları öngörme ve başetme açısından fayda sağlayacak son olarak hem çocuğu hem de koruyucu aile / bireylerini olası risklerden korumaya yardımcı olacaktır.

(9)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

Subliminal uyaranların insan üzerindeki etkisi ve korunma yolları

Sefer DARICI

Cumhuriyet Üniversitesi, El-mek: [email protected] ÖZET

İnsanın verdiği kararlar ve bu kararların nasıl bir zihinsel süreç içerisinde gerçekleştiği varoluştan günümüze hep merak edilen ve araştırılan bir soru olmuştur. İnsan kabul ettiği gibi tüm kararlarını akıl süzgecinden geçirerek veren bir canlı mıdır? Buzdağının görünmeyen yüzü kararlarımıza nasıl etki ediyor? Psikofizyolojik teknikler kullanılarak elde edilen bulgular bu konuda biz neler söylüyor? Bu araştırmada önce insanın farkında olmadığı bilinçaltı uyaranların davranış ve kararlarına nasıl etki ettiği üzerinde bir literatür taraması yapılmış ve sonuçlar sistematik bir şekilde raporlanmıştır. Ardından bu veriler ve yasal düzenlemelerden yola çıkılarak gençlere yönelik koruyucu politikaların neler olabileceği hususunda çözüm önerileri sunulmuştur. Sonuçlar yasal düzenlemeler ve denetimler açısından eksikler olduğunu ve özellikle gençlere yönelik koruyucu tedbirlerin bu alanda alınmadığını göstermektedir.

(10)

Uygulalamali Etik Ve Değerlerle Yönetim

Uz. Dt. Bülent ÖZDOĞAN

ADBİD Kalite Komisyonu Bşk., KalDer Kurumsal ve Bireysel İletişim Eğitmeni ÖZET

Antik çağ ahlak felsefesinin temellerini atmış ve “ERDEM” kavramını yaşamıyla örnekleyerek bize miras bırakmış Sokrates’ten bu yana, ahlak felsefesi çeşitli dönüşümlerle gelişimini sürdürmüştür.

Günümüzde felsefenin üç temel uğraş alanından biri olarak kabul edilen Etik Felsefesi; Aydınlanma Çağı’ndan sonra hızlı değişim ve gelişmeler yaşamış, sanayi toplumuna geçiş ve dünya savaşları sonrasında insanlık bunalımlarına çözüm aramanın başlıca yolu olarak öne çıkmıştır. Özellikle de günümüzde tüketim ekonomisinin ve teknolojik gelişimin yol açtığı farklı ve aşırılaşmış istek ve ihtiyaçlar, insanları ve toplumları yeni çatışmalara sürükleyebilmekte ve Etiğe olan ihtiyacı belirginleştirmektedir.

Küreselleşmenin insanları sürüklediği tek tipleşme ve kendine, topluma ve hayata yabancılaşma olgusu;

genelde Felsefeyi, özelde ise Etiği kuramsal bir faaliyet olmaktan çıkarıp günümüzde yaşamın içinde uygulanabilir şekle getirmeyi zorunlu hale getirmiştir. Bunun sonucunda, öne çıkan problematik alanlara odaklanabilir şekilde çeşitli “Uygulamalı Etik” alanları ortaya çıkmış durumdadır. Bunlardan Siyaset Etiği, Biyoetik, Cinsellik Etiği, Medya Etiği, Eğitim Etiği, Çevre ve Toprak Etiği, günümüzde giderek toplumsal yaşama damgasını vuran alanlar haline gelmektedir.

Bu sunumda, Siyaset Etiği’nin bir alt disiplini olarak Yönetim Etiği konusu, Etik felsefesinin temel kuramları ve tarihsel gelişimi çerçevesinde temellendirilmeye çalışılmıştır. Bu temellendirme ışığında, ülkemizde konu ile ilgili olarak yayımlanan 5176 sayılı yasa ve ilgili yönetmelik ele alınmış ve ortaya çıkan uygulama sorunları belirlenmiştir. Uygulamalı etik yaklaşımı içerisinde, Sosyoloji ve Psikoloji kavram ve kuramlarının desteği ile yönetmeliğin uygulanabilirliğini arttırmaya yönelik önermelerde bulunulmuştur

(11)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

Hipnoz

Murat USLU İstanbul Getitmer

ÖZET

Bir birey ya da sistemin başka bir bireyin iradesi , farkındalığı, duyguları, algıları, üzerinde iletişimle başlatıp, çeşitli stratejilerle etkileşimde bulunarak yaşattığı değişimle meydana gelen fenomene Heterohipnoz denir. Kendi kendine uygularsa Selfhipnoz veya Otohipnoz denir. Hipnoz uygulayana

hipnotist denir.

Hipnoz tarihi gelişimi içerisinde güven ilişkisi ile başlayan ve çeşitli teknikler ile bireylerde tetiklenen fiziksel ve bilişsel bir değişim ile yaşatılan trans halinde başarılmıştır.

Klasik hipnoz uygulamalarında süjenin yaşadığı trans hali, uyku ve uyanıklık hallerinden farklı EEG göstergeleri olan özel bir bilinç durumudur. Hipnoz bir uyku hali değildir. Üstelik modern psikolojinin kurucusu Erickson’ un geliştirdiği uygulamalar ile görülmüştür ki, hipnoz gözler açık trans haline

girmeden de yaşanabilir.

Eğer bir birey ya da sistem ile başka bir birey ya da topluluk arasında doğru iletişim kuruluyorsa, etkili olup hedef doğrultusunda etkili olmak istenen tarafta değişime neden olunuyorsa hipnoz gerçekleşmiş demektir.

Bilinen ve ifade edilen tüm hipnoz teknikleri için sözlü veya sözsüz iletişimde bulunmak, doğru etkileşimi uygun stratejilerle ve tekniklerle gerçekleştirmek ve değişimi sağlamak değişmez bir esastır.

Günümüzde klasik ve Erickson’un hipnoz teknikleri birlikte kullanılmaktadır.

Güven ilişkisinin oluşturulması ve telkinler hipnozun anahtarıdır. Etkili iletişim sürecinde bir fikrin tohumlarını atmak (seeding), şaşırtarak sizinsel dağınıklık yaşatmak, beklenti yaratmak, metaforlar kullanmak, beden dili kullanarak telkinde bulunmak, ses, koku, ışık gibi çeşitli efektleri kullanmak, karşılıklı uyum yakalayıp sonra etki altına alarak birlikteliğe liderlik etmek kullanılan Ericksonian tekniklerdir.

Hatırlanamayan bir yaşantının hatırlanabilmesi için hipnoz uygulanabilir. Saklanan bir bilginin gerçekliğiyle ifade edilmesi için tavır değişikliği hipnoz ile sağlanabilir. Hayati öneme sahip bir hareketin önlenmesinde davranış değişikliği hipnotik iletişim ile gerçekleştirilebilir.

Günümüzde bir çok suç olayında hipnoz kullanıldığı görülmektedir.

(12)

Çocuk Adalet Sistemi

Psk. Muharrem ÇETIN

ÖZET

Ülkemizde, Çocuk Mahkemeleri’nin kuruluşuna ilişkin ilk adım 1979 yılında 2253 Sayılı Kanun’la atılmış olsa da mahkemelerin faaliyetlerine başlaması ancak 1987 yılında olabilmiştir. Bu mahkemeler ilk olarak Ankara, İstanbul, İzmir ve Trabzon’da kurulmuştur. 1988 yılında 3412 Sayıl Kanun’la revize edilen ve son olarak 2005 yılında çıkarılan 5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu (ÇKK) ve bu kanunun uygulanmasına dair yönetmelikler ile yeni bir aşamaya evrilen yasal çerçeve son şeklini almış ve günümüze kadar ulaşmıştır.

5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu’na göre, mahkemelerde, “Sosyal Çalışma Görevlileri” başlığı altında; psikolojik danışmanlık ve rehberlik, psikoloji, sosyoloji, çocuk gelişimi, öğretmenlik, aile ve tüketici bilimleri ve sosyal hizmet alanlarında eğitim veren kurumlardan mezun meslek mensupları istihdam edilmiştir. “Suça sürüklenen çocuk” ve “korunma ihtiyacı olan çocuk” ile ilgili araştırmayı hem soruşturma hem de kovuşturma aşamalarında mahkemelerde görevli bu meslek mensupları yapar ve bunu “Sosyal İnceleme Raporu” başlığıyla savcılık makamına ya da mahkemeye sunar. Çocuğun bireysel özelliklerine ve sosyal çevresine ilişkin tespitler, değerlendirmeler ile sonuç ve önerilere yer verilen bu rapor, “çocuğun işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneğinin mahkeme tarafından taktirinde göz önünde bulundurulur (ÇKK Md. 35). Bu çalışmalar neticesinde; savcılık ya da mahkeme çocuk hakkında, “koruyucu ve destekleyici tedbir (danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma)” kararı (ÇKK Md. 7 ve ilgili Yönetmelik) ya da denetim altına alınması kararı verebilir (ÇKK Md. 36)

Mahkemelerde görev yapan sosyal çalışma görevlileri, soruşturma ve kovuşturma aşamalarında,

“mağdur çocuk” sıfatıyla ifadesine başvurulan çocuğun dinlenilmesinde de (ÇKK Md. 4 ve ilgili Yönetmelik) görev yapar. İkincil örselenmeleri önlemek amacıyla mağdur çocuk ile ifade alımı öncesinde görüşme yapar, ona süreç hakkında bilgi verir ve tayin edilen müdafi ile birlikte savcılık ya da mahkeme huzurunda yanında hazır bulunur.

(13)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

Kirsal Kriminoloji

Murat MADENÜS

Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Ana Bilim Dalı Doktora Öğrencisi

ÖZET

Batı toplumlarının, Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi sonrasında içine girmiş olduğu değişim sürecini açıklama gayreti sosyoloji kuramının gelişmesindeki temel başlatıcı unsur olmuştur. Modernleşme olarak isimlendirilen bu süreçte ağırlık kazanan ilerlemeci tarih ve toplum anlayışı, zamanla Batı biliminin dayattığı bir ideoloji haline dönüşmüştür. Bu anlayış çerçevesinde, Batılı anlamda kent modern toplumların simgesi haline gelmiş, modernleşmenin olumlu ve olumsuz tüm çıktıları kent yaşamıyla ilişkilendirilen sosyolojik olgulara dönüştürülmüştür. Suç olgusu da aynı ideolojinin etkisi altında incelenmiş ve büyük oranda sosyoloji kuramından etkilenerek ayrı bir bilim dalı olarak ortaya çıkan kriminoloji, neredeyse tamamıyla kent merkezli bir gelişim göstermiştir.

Dünya genelinde son kırk yılda yapılan çalışmalar ise kırsalın da tıpkı kent gibi suç olgusunu üreten ve zamanla dönüştüren bir toplumsal yapıya sahip olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Bu gerçeklikten yola çıkarak, kente dayalı ana akım kriminoloji anlayışını eleştiren kriminologlar, günümüzde kırsal kriminoloji (rural criminology) olarak isimlendirilen alanı oluşturmuşlardır.

Kırsal kriminoloji, suçu sadece kentsel bir olgu olarak inceleyen anlayışı reddederek, kırsal toplumsal yapılarda da üzerinde önemle durulmasını ve bilimsel olarak incelenmesini gerektirecek nicelikte ve nitelikte suçun bulunduğunu ifade etmektedir. Yapılan çalışmalar, niceliksel açıdan kırsalda önemli bir suç varlığını ortaya koymakla birlikte, bu çalışmalar sonucunda farklı kırsal toplumsal yapıların, hem kentten hem de birbirlerinden farklı özellikler taşıdığı ve bu özelliklerin suç olgusunu farklı şekillerde etkilediği tespit edilmiştir.

Bu sonuçlar doğrultusunda, eleştirel bir bakış açısıyla gelişen kırsal kriminoloji, mevcut kent merkezli suç teorilerini farklı kırsal toplumsal yapılarda uygulayarak, teorilerin kırsalda da geçerli olup olmadığını test etmeyi, kırsal toplumsal yapılara uygun olmayan teorilerin yerine kırsala özgü yeni suç teorilerini geliştirmeyi amaçlayan yeni bir kriminoloji alanı olarak gelişimini devam ettirmektedir.

Türkiye’de ise kırsal suç bilinen bir gerçek olmasına rağmen, bu suçların bilimsel bir bakış açısıyla incelenmesinin güncel yöntemi olan kırsal kriminoloji el değmemiş bir alan olarak araştırmacılarını beklemeye devam etmektedir.

(14)

13 NİSAN 2018

PSİKOLOJİ OTURUMU BİLDİRİ ÖZETLERİ

(15)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

Aile Mahkemesi ve Meslek Elemanları

Uzm. Psk. Hatice MENGÜL

Ankara 1. Aile Mahkemesi, Ankara

ÖZET

Aile Mahkemelerinde, aile hukukuna ilişkin davalarda; velayet, vesayet, kişisel ilişki tesisi, nafaka tahsisi gibi çeşitli ihtiyaçlar, aynı zamanda aile içi şiddetten, ihmal veya istismardan korunma ihtiyacı da bu alanda dava konusu haline gelir. Aile mahkemelerinde çocuklar çoğunlukla davacı veya davalı taraflardan birisi ile birlikte taraf olurlar. Aynı zamanda onların bağımsız olarak davada taraf olmaları da mümkündür. Aile mahkemelerinde görülmekte olan aile hukukundan doğan davalarda, çocukların durumu özel olarak dikkate alınmaktadır. Bu davaların bazıları (velayet, koruyucu aile yanına yerleştirme, çocuk malları) çocuğa özgü davalardır; bir kısmında (vesayet, evlat edindirme, boşanma) çocuk söz konusu olabilmektedir. Çocuk doğrudan taraf ya da talep konusu olmasa da aile mahkemesi, çocuğun velayeti ve korunması ile ilgili konuları resen inceleme görevine sahiptir. Aile Mahkemesi çocuğa yaklaşımda Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin genel ilkelerinden çocuğun yüksek yararı ilkesini gözeterek karar verir. Bunun anlamı, yarar çatışmalarında çocuğun tarafının tutulması, onun yararına uygun eylem ve işlemin yapılmasıdır. Çocuk Hakları Sözleşmesinin “çocuğun üstün yararı” ilkesinin yer aldığı 3. maddesine göre yasama organları, yönetsel makamlar, mahkemeler, sosyal yardım kuruluşları ve ana babalar tarafından çocuklarla ilgili olarak yapılan tüm faaliyetlerde çocuğun yararı göz önünde tutulacaktır. Çocuğun Üstün Yararı Kavramı; çerçevesi esnek, hakimin takdirine açık, somut olayın özelliklerine uyarlanması gereken hakkaniyet kavramlarındandır. Bu kavram ile uzun vadeli, geniş kapsamlı, gelecekteki ve toplumsal çevre içindeki çocuk yararı kastedilmektedir. Bu durumda üstün yarar kavramı, çocuğun bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal, kültürel, ahlaki, hukuki ve ekonomi bakımlardan sağlıklı, dengeli ve özgür biçimde geliştirilmesi, korunup kollanmasıdır. Çocuğu ilgilendiren tüm karar ve işlemlerde çocuğun öncelikli yararının gözetilmesine öncelik verilmelidir. Bu husus çocuk hukukunun temel bir ilkesi olmakla birlikte kökeni bakımından psiko-sosyal bilimlerin değerlendirme alanında olan bir kavramdır. Dolayısıyla çocuğun yararına neyin uygun neyin zararlı olduğunu belirlemede hakim psiko-sosyal bilimlerden yararlanmaktadır.

(16)

Çocuk İstismari Ve İhmaliyle Çalişanlarda İkincil Travma Ve Tükenmişlik

Gülçin ORHAN*, Betül ULUKOL**

* Uzm. Psk., Ankara Üniversitesi Adli Bilimler Enstitüsü Adli Psikoloji Anabilim Dalı Doktora Öğrencisi, Ankara.

* Adli Görüşmeci, Sağlık Bakanlığı Eskişehir İl Sağlık Müdürlüğü, Eskişehir Devlet Hastanesi Çocuk İzlem Merkezi, Eskişehir.

** Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Sosyal Pediatri Bilim Dalı, Ankara.

ÖZET

Bir çocuğu fiziksel, psikolojik ve sosyal yönden derinden sarsan çocuk istismarı ve ihmali, bu mağduriyeti yaşayan çocuk kadar bu mağduriyete tanıklık eden bireyleri de olumsuz şekilde etkilemektedir. Bu konuşmanın amacı, istismar ya da ihmal mağduru çocuklara hizmet sunan profesyonellerin karşı karşıya kalabileceği ikincil travmatik stres ve tükenmişlik kavramları hakkında fikir sunmaktır. Buradan hareketle, öncelikle, ikincil travmatik stres ve tükenmişlik kavramlarına vurgu yapılacaktır. Ardından, bu kavramlarla ilgili ulusal ve uluslar arası yazındaki araştırma bulguları ışığında istismar ya da ihmal mağduru çocuğa profesyonel hizmet sunan meslek elemanlarının ikincil travmatik stres ve tükenmişlik düzeyleri ile ilişkili faktörlerin neler olduğu vurgulanacaktır. Son olarak, ülkemizde mağdur çocuklara hizmet sunan birimler ve bu birimlerde görevli meslek elemanlarının ikincil travmatik stres ve tükenmişlikten etkilenme düzeylerini en aza indirmeye yönelik bireysel, kurumsal ve sosyal düzenlemelerin neler olabileceği alan yazındaki araştırma bulguları ışığında tartılacaktır.

Anahtar Kelimeler: Çocuk İstismarı ve İhmali, Mağduriyet, İkincil Travma, Tükenmişlik, Düzenleme.

(17)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

Emniyette Çalişan Psikologlarda Eşduyum Yorgunluğu

Uzm. Psk. Sezer ODUNCUOĞLU Emniyet Genel Müdürlüğü, Ankara

ÖZET

Polislik, günden güne değişen ve çeşitlenen suçlarla mücadele etmeyi gerektiren, fiziki ve ruhi yıpranma riskinin yüksek olduğu bir meslektir. Emniyet bünyesinde çalışan psikologlar genel olarak mesleki ve özel yaşamın zorlanmalarıyla baş etmeye çalışan emniyet personeline ve onların yakınlarına ayrıca bazı birimlerde travmatik olaylara maruz kalmış çocuk ve yetişkinlere “psikososyal destek” vermek amacıyla; merkez ve taşra teşkilatı Rehberlik ve Psikolojik danışmanlık büro amirliklerinde, Çocuk Şubelerde, Çevik Kuvvet birimlerinde ve Sosyal Hizmet birimlerinde görev yapmaktadırlar. Emniyette psikoterapi veya danışmanlık gibi ruh sağlığı hizmetleri vermek, sıklıkla emniyet personeli, eş ve çocukları veya kötü muamele gören kişiler ve mağdurların acı verici öykülerinin ayrıntılarını dinlemeyi ve onlarla güçlü empatik bağlar kurmayı gerektirir. Bu durum psikologları dolaylı olarak travma yaşamaları bakımından risk altına sokmaktadır. Danışanların ve mağdurların travmatik öykülerine sürekli maruz kalan psikologlar travmatik stres belirtileri gösterebilirler. Eşduyum yorgunluğu kavramı, travmatik stresi doğrudan yaşayan insanlara yardım ederken dolaylı olarak geçirilen travmanın duygusal etkisi şeklinde açıklanmaktadır. Ruh sağlığı hizmeti veren kişilerin kişisel duygularını bir kenara bırakarak, danışanı objektif olarak değerlendirmesi ve danışana sunabileceği en uygun yöntemi sunması gerekir, ancak diğer yandan şefkat ve eşduyumdan (empatiden) da kaçınamazlar. Çünkü şefkat ve eşduyum, insanlara hizmet ederken ihtiyaç duyulan araçları sağlamaktadır.

Eşduyum yorgunluğu yaşayan psikologların terapötik ilişki kurma isteği, becerisi ve enerjisi azalmaktadır. Eşduyum yorgunluğu sonucunda ruh sağlığı çalışanlarında fiziksel, duygusal/ruhsal ve sosyal tükenme belirtileri görülebilmektedir, engellenme gibi hisleri yoğun olarak yaşayabilirler ve mesleki yararlılıklarıyla ilgili olarak şüpheye kapılabilirler. Ayrıca güvenlik hislerini ve iyimser bakış açılarını kaybedebilirler. Bu sunumun amacı travmatik olaylara sıklıkla tanık olabilen emniyette çalışan psikologların görevlerini daha sağlıklı yürütebilmesi için eşduyum yorgunluğu ve önlenmesi ile ilgili konuya dikkat çekmektir.

(18)

Ceza İnfaz Kurumunda 0-6 Yaş Arasinda Annesi İle Kalan Çocuklar

Doç. Dr. Müdriye Yıldız BIÇAKÇI

Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü, Ankara ÖZET

Çocukların sıfır-üç yaş ya da sıfır-altı yaş aralığının gelişimi destekleyici bir şekilde geçirilmesi, gelecekteki olumlu yaşantıların temelini oluşturur. Ancak çocukların gelişimini destekleyici ortamı engelleyen biyolojik ve çevresel içerikli birçok faktörler bulunabilmektedir. Çocuk, doğuştan getirdiği gelişimsel potansiyelini kullanabilmek ve yeteneklerini geliştirebilmek için zengin uyarıcılarla donatılmış çevreye ihtiyaç duymaktadır. Zengin uyarıcılı çevrenin gelişimi desteklediği, zengin uyarıcılı olmayan çevrenin ise gelişimsel olarak çocuklarda olumsuz etkiler yarattığı yapılan çalışmalarda gözlemlenmiştir.

Bebeğin/çocuğun kalıtımsal getirdikleri özellikler yanında gelişimini desteklemeye yönelik sunulan tüm uyarıcılar bebeğin, hem beyin hem de gelişim alanlarını (fiziksel, motor, bilişsel, dil, duygusal ve sosyal gelişimini) olumlu/olumsuz etkilemektedir. Özellikle de çocuğun içinde bulunduğu çevre oldukça büyük bir rol oynamaktadır. Çocukların doğdukları andan itibaren günlük yaşamındaki olumlu uyarıcılar ile etkileşime girmesi yani yaşadıkları olumlu deneyimler, çocuğun gelişimini olumlu yönde etkilerken, olumsuz olanlar ise gelişimi sekteye uğratan çevresel faktörlerdir. Çocuğun gelişimsel açıdan çevresel desteklenebilmesi için iyi bir beslenmeye ve bakıma, huzurlu, mutlu ve güvende hissedebileceği bir aile ortamına ve sosyal becerileri kazanabilmesi için kendi yaşıt arkadaşlarla birlikte olabileceği bir ortama ihtiyaç bulunmaktadır. Çünkü çocuklar çevreyi onlara sunulan ortam sayesinde yorumlayarak öğrenirler ve gelişimlerini bu doğrultuda gösterirler. Gelişim kuramcılarından Erik Erikson, Freud, Piaget vb. kuramcılar çevredeki uyarıcıların çocuk üzerinde etkilerini belirtmişlerdir.

Vygotsky bu durumu, “Çocuk sosyo-kültürel ortamda etkileşerek öğrenir.’’ sözü ile dile getirmiştir.

Bronfenbrener de çocuğun gelişiminde çevrenin etkisini oldukça geniş bir açıdan ele almış ve beş sistem altında ekolojik kuramını açıklamıştır. Kısaca, hem beyin gelişimi hem de diğer gelişim alanları için özellikle bebeklik dönemi oldukça önemli olup, bu dönemde sağlanan tüm uyarıcılar çocuğun gelecek yaşantısı için yapılan en önemli yatırım olarak ifade edilebilir. Kısaca çocukların bebeklik ve okul öncesi dönemdeki gelişimi, eğitimi, bakımı korunması, vb. gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması gerekmektedir. Çocuk hakları sözleşmesi ve çocuk hukuku içinde çocuğun sağlıklı yaşaması, gelişmesi ve korunması bir temel haktır. Ancak çocukların hepsi aynı şartlarda dünyaya gelmemektedir. Bazısı sağlıksız doğmakta, bazısı yeterli sağlık hizmetlerinden yararlanamamakta ya da yeterli beslenme şartlarına sahip olamamakta, bazısı sağlık ve beslenmenin sağlanamaması nedeniyle yetersizliklerle/engellerle karşılaşmakta, bazısı parçalanmış aile ortamında, bazısı aile ortamı bile olmadan yaşamak zorunda kalmaktadır. Çevrenin çocuk üzerindeki etkileri göz önünde bulundurulduğunda farklı çevrelerde büyüyen çocukların gelişimsel açıdan riskli olabileceği söylenebilmektedir.

(19)

Bu çevresel faktörlerden etkilenen çocuklar arasında Ceza Tevkif Evlerinde annesiyle kalan çocuklar da yer almaktadır. Bu çocuklar için Adalet Bakanlığının sağladığı olumlu olanaklar bulunmaktadır. Kurum bünyesinde çocuk oyun alanları yer almakta ve üç yaş sonrası çocukların okul öncesi eğitimden yararlanmalarına olanak sağlayan hizmetler sunulmaktadır. Ancak kurumdaki oyun alanları çocukların gelişim özelliklerine destekleyecek özellikle düzenlenmemekte, bu alanda çocuklarla birebir ilgilenebilecek uzman yer almamakta ve çocukların bu alanı kullanma ile ilgili zaman sınırlamaları görülebilmektedir. Bu yazıda da bu açılardan Ceza Tevkif Evlerinde annesiyle kalan çocuklar gelişimsel olarak değerlendirilerek tartışılacaktır.

Anahtar kelimeler: Çocuk, Gelişim, Çevre.

(20)

Psikanalitik Açıdan Suça Nasıl Yaklaşılır: Nevrotik, Pervert ve Psikoz Yapının Her Birinde Suç Nasıl Farklılaşıyor?

Araş. Gör. Burcu Pınar Bulut

Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü, Ankara

ÖZET

Lacanyen psikanaliz, suç eylemini ve suçu işleyen kişiyi kimliksizleştirmeden, mekanikleştirmeden “suç”

kavramına yaklaşmayı hedeflemekte ve suç eyleminin öznenin çatışmalarını, engellenmelerini, travmalarını bilinçdışı bir şekilde çözümlemeye çalıştığı, kişinin özneleşmesinin “özel” bir modu olduğunu ve suç işleyen kişinin aslında cezanın, kendisini cezalandırmanın peşinde olduğunu söylemektedir. Yasanın ve dilin getiricisi ve taşıyıcısı olan “Babanın Adı” işlevi, sosyal, kamuya ait ve kişilerarası alan olan “Sembolik Düzen”e özneyi bağlamaktır ancak “Babanın Adı” yasası işlemediğinde, suç işleyen özne için kanuni yasa merkez noktası haline gelir. Burada kişinin cezayı kanun yoluyla kendisine getirtmesinin altında, yasanın, öznenin sınırsız ve saldırgan yapısı gereği dayanılmaz olan zevkini kısıtlama rolüne sahip olması yatmaktadır. Lacan’a göre özneler nevroz, psikoz ve perversiyon olmak üzere üç yapı altında sınıflandırabilirler. Suçun işlendiği alanları da bu bağlamda değerlendirmek olasıdır. Örneğin, pervert yapıdaki bir suçlunun suç alanının film setlerine benzer şekilde tasarlanmış olacağı, ayrıca da suçun gizlenmeye çalışılırken aynı zamanda buna dair bir kırılganlık olacağı varsayılabilir çünkü pervert yapıdaki kişi için yasaya işaret eden “Başka”nın bakışı önemlidir. Psikotik yapıdaki kişi tarafından işlenen bir suça ait suç alanı incelendiğinde ise günlük hayattaki bize tanıdık gelen ve her yerde var olan nesnelerin yeniden kategorize edildiğini, semboliğin/gösteren sisteminin bağlantısızlığını görebiliriz. Lacan’a göre nevrotik yapıdaki kişiler için suç işlemenin ceza ile bağlantısı, yasayı bir şekilde hesaptan düşüren ve dolayısıyla ceza beklentisi olmayan psikotik yapıdaki bir özneye kıyasla oldukça açıktır ve bu kişilerin yaptıkları eylemi geri almaya çalışma mekanizması (undo) görülebilir. Özetle; suçun kendi başına tanımlayıcı bir kategori olmadığını ve suç işleyen bir kişinin yapısı üç yapıdan herhangi birisi olabileceğini söyleyebiliriz.

Anahtar sözcükler: Lacanyen psikanaliz, Suç, Babanın Adı, Nevroz, Perversiyon, Psikoz

(21)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

Velayet Değerlendirme Sürecinde Çocukla Görüşmenin Önemi

Uzm. Psk. Belgin Üstün Güllü

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD, Ankara

ÖZET

Giderek artan boşanma olgularında velayetin kimde kalacağı önemli problemlerden birisidir. Boşanma sürecinde yıpranan çocuğun daha fazla zarar görmemesi için ve çocuğun yüksek yararı da göz önünde bulundurularak çocuğun velayetine karar verilmelidir. Değerlendiriciler, boşanma ve velayet konularında, kuram, yasal süreçler konusunda, yetişkin ve çocukların psikolojik değerlendirmesi, gelişimsel psikoloji, aile psikolojisi, yetişkin ve çocuk psikopatolojisi, boşanma ve velayet düzenlemelerinde, Etik İlkeler ve Mesleki Ahlak Kuralları konusunda yeterli bilgiye sahip olmalılardır.

Bu bilgi ve becerilere sahip olan uzmanın, özellikle çatışmalı boşanma sürecinde fazlasıyla yıpranan ve arada kalan çocuğun daha fazla zarar görmemesi, velayetine karar verirken uyum sorunları yaşamaması ve ruhsal ve fiziksel açıdan zarar görmemesi açısından ayrıntılı ve ciddi değerlendirmeler yapması önem taşımaktadır. Bu değerlendirme sürecinde çocukla görüşme ise dikkat edilmesi gereken önemli bir süreçtir.

(22)

Hukuk Ve Psikolojinin Çatişmalari

Uzm. Psk. Gülşah Şükran KALE Nazilli 2. Aile Mahkemesi Uzmanı

ÖZET

Hukuk bir toplumdaki ilişkileri düzenleyen kurallar bütünüdür. İnsanın toplumsal bir varlık olduğu ve bir toplum içinde yaşaması gerekliliğinden yola çıkarak aynı toplum içinde yaşayan insanların bir düzen içinde yaşayabilmesi için ihtiyaç duyulan düzen hukuk ile sağlanmaktadır. Psikoloji ise kısaca insan davranışlarını inceleyen bir bilim dalıdır. Hukuk ile Psikolojinin sosyal bilimlerin içinde yer aldığının düşünülmesine rağmen esasen sosyal bilim olan hukuk değil hukuk bilimidir. Hukuk diye nitelendirilen toplumsal norm ve yasakların uygulanmasında ise genel eğilim büyük bölümü geçmiş yüzyıllarda oluşturulmuş kuralların, muhafazakâr bir tutumla ele alınması olduğundan neredeyse son yüzyılda hukukla ortak çalışmaya başlayan Psikoloji biliminin işbirliği sağlanan konularının bulunmasının yanı sıra birçok çatışma konularının da bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Adli Psikolojinin hukuk ile psikolojinin kesiştiği alan olduğu kabul edilmekte olup çalışmada, bu kesişim kümesindeki çatışmalar ele alınmaya çalışılacaktır.

Anahtar Sözcükler: Psikoloji, Hukuk, Adli psikoloji, Çatışma

(23)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

Çocuk Koruma Merkezine Gelen Velayet Dosyalarının Özellikleri

SHU Dr. Figen PASLI

Gazi Üniversitesi Çocuk Koruma Araştırma ve Uygulama Merkezi Md. Yrd.

ÖZET

Gazi Üniversitesi Çocuk Koruma Araştırma ve Uygulama Merkezi ( Çocuk Koruma Merkezi/GÜÇOK) Gazi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran/yönlendirilen, istismar ve ihmale uğramış olan ya da bu yönde kuşku bulunan çocuklara yönelik tanı, değerlendirme, tedavi ve izlem çalışmalarını çok disiplinli / bütüncül yaklaşımla yürütmek üzere 2001 yılında Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Sosyal Pediatri Bilim Dalı öncüğünde “birim” olarak oluşturulan, 2006 yılında yayımlanan yönetmelik ile Gazi Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı Çocuk Koruma Merkezi olan, Türkiye’de üniversiteler bünyesinde kurulan, hastane temelli ilk Merkezdir.

Çocuk Koruma Merkezinde çocuk sağlığı ve hastalıkları, çocuk psikiyatri, adli tıp, psikiyatri uzmanları ile sosyal hizmet uzmanı, psikolog ile hemşirelerin ekip anlayışı ile olgulara yaklaşımı esas alınmıştır.

Ayrıca Üniversitenin farklı Fakülte ve bölümlerinden (Hukuk, Psikoloji, Hemşirelik, Felsefe..) danışmanlık alınmaktadır.

Çocuk Koruma Merkezine hastane içinden, çocuk gören tüm bölümlerden ve hastane dışından; okullar, rehberlik ve araştırma merkezleri, sosyal hizmet kuruluşları, sivil toplum örgütleri, mahkemeler, savcılıklar ve sağlık kuruluşlarından olgu yönlendirilmektedir. Olguların ilk değerlendirmesi Merkez sosyal hizmet uzmanı ve psikolog tarafından yapılmaktadır. Acil durumlarda tıbbi, psikiyatrik değerlendirmeler hemen yapılmakta; haftalık olgu değerlendirme toplantısında olguların nasıl yönetileceği ve izleneceği belirlenmektedir. Koruyucu ve önleyici çalışmalar kapsamında ikincil önleme/koruma etkinleri, yani istismara uğrama riski bulunan çocukların değerlendirme ve izlemi yapılmaktadır. Ailelere, alanda çalışan profesyonellere yönelik bilgilendirme, eğitim çalışmaları yürütülmektedir. Sağlık Bakanlığı bünyesinde ÇİM (Çocuk İzlem Merkezi) ‘inin kurulması ile akut cinsel istismar olguları bu merkeze yönlendirildiği için Çocuk Koruma Merkezi koruyucu, önleyici çalışmalara daha çok zaman ayırmaya başlamıştır ve kuşkulu cinsel istismar olaylarıyla daha fazla ilgilenmek durumunda kalmıştır.

Mahkemelerden boşanma ve velayet davaları kapsamında ebeveynlerin çocuğa yönelik istismar iddialarının değerlendirmesi talep edilmektedir. Aile Mahkemelerince Çocuk Koruma Merkezine değerlendirilmesi istemiyle yönlendirilen olguların yönlendirilme nedenleri şöyledir: boşanma ve velayet sürecinde ebeveynlerin ortak çocuğa/çocuklara yönelik travma, cinsel, fiziksel, duygusal istismar ve ihmali bulunup bulunmadığı, çocuğun/çocukların anne veya baba ile kişisel ilişki kurmasında yarar veya sakınca olup olmadığı, ebeveynlik becerilerinin değerlendirilmesi, boşanmış olan ebeveynlerle çocukların sağlıklı ilişki kurmalarının sağlanması, ebeveynlerin birbirine yönelik pedofili iddialarının değerlendirilmesi; ebeveynler tarafından çocuklara yapılan baskının istismar

(24)

Mahkemelerin kararını etkilediği gözlenmektedir. Çocuğa yönelik ihmal, istismar iddiaları, ebeveynlerin çocuğa yaklaşımı, çocuklarla kişisel ilişki kurmaları, ebeveynlik becerilerinin geliştirilmesi konuları çok disiplinli yaklaşımla ele alındığında çocukların yararına kararlar alınması olasılığı yüksektir.

(25)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

Faili Meçhul Olaylarda Fail/Faillerin Profil Analizi

Uzm.Psk.Şeyma SİPAHİOĞLU

Muğla İl Jandarma Komutanlığı RDM Ks.Amiri ÖZET

Günümüzde meydana gelen toplumsal olaylarda yer alan adli vakaların altında yatan nedenlerin araştırılması ile gerek kolluk kuvvetlerine ihtiyaç duydukları bilgileri sağlamak gerekse adli yargılamada adaletin tecellisinde çalışacak olan personele bilimsel olarak veri sağlamak maksadıyla suçlu profiline ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu bağlamda suçlu profili çıkarmanın amacı; şüpheliyi bulmaya yardımcı olabilecek kişilik özelliklerinin belirlenmesi, olay yerinin değerlendirilmesi, suçu işleyen kişi ya da kişilerin kişilik özelliklerini ele verebilen ipuçlarının tanımlanması ve yorumlanmasıdır.

Bu çalışmada, fail/failleri bulunamamış bir vakayı ele alarak, olası bir suçlu profili ortaya konulmuştur.

Anahtar Kelimeler: Suçlu Profilleme, Profil Analizi, Suç Soruşturması

(26)

Adli Psikolojide Risk Değerlendirme

Uzm. Psk. İsmail Altan TÜLÜ

Ankara Üniversitesi Adli Psikoloji Doktora Programı ÖZET

Adli psikolojide risk değerlendirme, suçun çok faktörlü ve karmaşık bir doğası olması nedeniyle suç işlemiş bir kişinin nasıl tehlikeli olabileceğinin basit bir değerlendirmesinden daha kapsamlı ve daha zor bir işlemdir. Risk düzeyini belirlemeye yönelik yapılan risk değerlendirmesinde, suç işleyen kişinin tedavi ihtiyacına ve süpervizyon planlamasına da bir kaynak sağlanmaktadır. Risk değerlendirmesi, suçlunun tedavi ihtiyacı, tedavinin hedefleri veya diğer müdahale programları ile ilgili kararlar almaya odaklanmış olmasına rağmen, hem kavramsal olarak hem de yöntemsel olarak çok da net bir değerlendirme değildir. Suçlularda tekrar suç işleme eğilimini değerlendirmek (recidivism) için kullanılan çok sayıda farklı yöntem olmasına rağmen, bu konuda özellikle, kliniksel, aktüeryal ve anamnestik yaklaşımını benimseyen üç temel yöntem ön plana çıkmaktadır. Her yöntemin kendi içerisinde hem güçlü hem de zayıf yönleri bulunmaktadır. Tekrar suç işleme eğilimine yönelik risk değerlendirmesi, yaygın olarak, genel şiddet ve cinsel şiddet başlığı altında iki tür şiddet suçlarında yoğunlaşmaktadır. Her suçun önlenmesi önemlidir, ancak cinsel suçlar, hem mağdurlarına karşı yarattığı travma nedeniyle hem de toplum içerisinde oluşturduğu korku nedeniyle önlem alınması açısından, diğer suçlara göre daha önceliği olan suçlar şeklinde görülmektedir. Cinsel suçluların beş yıllık bir dönem sonunda, tekrar cinsel suç işleme oranları %10-15 arasında değişmektedir. Bu istatistikî sonuç, tahliye olan cinsel suçluların büyük bir kısmının cinsel suç işlemeye devam etmediğini, ancak, tekrar cinsel bir suç işleme durumu olduğunda da toplumun güvenliği açısından risk değerlendirmesinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Cinsel ve şiddet suçları için risk değerlendirmesi, suçu önleme ve suçlunun rehabilitasyonu aşamalarında, günümüzde birçok ülkenin adalet sisteminde hayata geçirilmiş durumdadır.

(27)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

Mobbing Ortaminda Çalışmanın Zorluğu

Dr. Öğr. Üy. Serap Selver Kipay

Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Fethiye Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü, Muğla

ÖZET

Geçmişten günümüze gerek kamu gerekse özel sektör işyerlerinde yıldırma (psikolojik yıldırma/zorbalık/mobbing) olayları tüm dünyada artan şekilde görülmektedir. Kuzey Afrika’da çalışanların çok büyük bir kısmı (%78) kariyerlerinde en az bir defa yıldırma davranışlarına hedef olmuşlardır. Uluslararası araştırmalar, çalışma yaşamlarının bir döneminde çalışanların %25–50 arasındaki bölümünün yıldırma davranışlarıyla karşılaştığını göstermektedir. Bu düzey bazı mesleklerde

%95’e ulaşmaktadır. Türkiye’de farklı yıllarda yapılan benzer çalışma sonuçlarına göre çalışanların

%20-81’nin psikolojik yıldırma/zorbalık kurbanı olduğu saptanmıştır.

İşyerinde genelde bir kişiyi hedef alan sistemli olarak tekrarlanan ve ahlaki olmayan, düşmanca davranış biçimi olarak tanımlanan mobbing’de (psikolojik yıldırma/zorbalık) amaç, hedef alınan kişiyi sindirmek, yıldırmak, çaresiz bırakarak işten ayrılmaya zorlamaktır. Yıldırmanın oluşumunda kişisel nedenler kadar örgütsel faktörler de rol oynar. Kıskançlık, hırs, kötü kişilik gibi kişisel nedenlere kötü yönetim, monotonluk gibi işyeri özellikleri de eklenince mobbing için uygun ortam hazırlanmış olur.

Yıldırma, dünyada her iş kolunda görülebilen, kurbanı fiziksel ve ruhsal olarak etkileyen ve verimlilik düşüşü, işten ayrılma gibi sebeplerle kurumlara zarar veren bir hastalıktır.

Kurbanlarının iş ve özel yaşantısını negatif yönde etkileyen, ayrıca örgüt kültürü, iklimi, çalışanların işe bağlılığı, iş doyumu gibi kavramlar üzerinde de olumsuz etkileri bulunan bu davranış biçimi günümüzde hem dünyada hem de Türkiye’deki işyerlerinde çalışanların ortak sorunudur.

Mobbing (psikolojik yıldırma/zorbalık) sendromu genel olarak; çalışanların şerefi, doğruluğu, güvenilirliği ve mesleki yeterliliğe saldırı ile başlar. Mobbing’de insanların imajını, meslek ahlakını ve yeterliğini küçültücü davranışlar vardır. Mesleki yeterlilik sorgulandığı zaman, bu durum aynı zamanda, uygulanan kişinin mesleki kişiliğini tartışmalı hale getirir ve onun çevresinde bir güvensizlik halkası oluşturulur. Eğer mağdur, yapılan tüm baskılara karşı direnebilir, bu duruma ayak uydurabilir ya da ortamdan uzaklaşırsa mobbing son bulur. Direnemez ve uzaklaşamazsa psikolojik, bedensel ve zihinsel olarak yıpranır ve iş yapamaz hale gelir. Mağdur için bu olayın sonu hastalık ya da intihar etmek olabilir.

Her ne kadar ülkemizde konuya ilişkin çalışmaların sayısı giderek artsa da mobbing sürecine ne akademik, ne iş çevrelerinin ne de meslek örgütlerinin henüz yeterli dikkati çekilememiştir. Mağdurların süreç ile baş edebilmelerine yönelik destek sistemleri de dolayısıyla yetersiz kalmaktadır. Böylece sistematik devam eden saldırılar sonucunda, çalışanın iş gücünün ruhsal ve bedensel sağlık problemlerinin ortaya çıkışı ile düşmesi, kurumları ve ülke ekonomisini de olumsuz etkilemektedir.

Anahtar Kelimeler: İş yerinde Psikolojik Yıldırma, Psikolojik Zorbalık, Mobbing, Çalışma Zorluğu.

(28)

Hemşirelikte Psikoloji Biliminin Mesleğe Yansımaları

Arş. Gör. E. Tuğba Topçu

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü, Ankara ÖZET

Dünya Sağlık Örgütü, sağlığı koruma ve geliştirme faaliyetlerinde temel insan gücü olarak hemşireleri işaret etmektedir. Sağlık hizmetlerinde önemli rolü olan hemşirelerin sağlığı geliştirmenin önemini kavramaları, vurgulamaları, bu davranışların kazanılmasında rehber ve model olmaları gerekmektedir.

Hemşirelik yalnız bedenin yapı ve işlevleri ile değil insanın duygu, davranış, deneyim, sosyal ilişki ve çevresi ile etkileşimleriyle de ilgilenmektedir. Böylece bütüncül bakım sağlanmış olacaktır. Bütüncül tanılama ve girişimler, fiziksel hastalığı olan hastaların ve ailelerinin psikososyal bakımında çatıyı oluşturur. Bugün, birçok fiziksel hastalığın etiyolojisinde özellikle psikolojik faktörlerin rol oynadığı veya bedensel yakınmaların organik veya psikolojik temelli olarak ayrılması görüşünden çok, tüm hastalara bütüncül yaklaşılması gerektiği anlayışı benimsenmektedir. Bütüncül yaklaşım; bireylerin kişisel doyumlarına ve sağlıklı oluşlarına katkıda bulunacak bir yaşam biçiminin geliştirilmesini sağlayan, iyilik haline anlam kazandıran bir felsefe ve tutumdur. Bütüncül hasta bakımının sağlanması, psikolojik tedavi ve bakımın da niteliğini artıracaktır. Psikolojik tedavi ve bakım, genel tedavi ve bakımın ayrılmaz bir parçasıdır. Psikolojik bakımın temelinde; temel iletişim ve tanılama becerileri, rutin-önleyici psikolojik bakım, özelleşmiş psikolojik müdahaleler ve psikoterapi yer almaktadır. Bu konuda temel amaç, karşılıklı güvene dayalı bir iletişim ve etkileşim içinde hizmet verilen bireyi tanımak, bakım gereksinimlerini tanımlamak ve sonuçta sorunları ile daha etkin başedebilir, gereksinimlerini karşılayabilir hale gelmesini sağlamaktır. Psikolojik bakım kavramının önem kazanmasına rağmen yine de uygulamaya dönüştürmede zorluklar yaşanmaktadır. Bu nedenle hemşire yetiştiren eğiticilerin, holistik bakım ve bu bakımın her alanında ortak anlayış içerisinde fiziksel, psikolojik, sosyal ve spiritual bakım anlayışı içerisinde yetişmiş olmaları gerekmektedir.

Psikolojik gereksinimlerin belirlenmesi için, hemşirelerin motivasyon, entelektüel gelişim, anlayış ve karar verme becerisine sahip olmaları önem arz etmektedir. Bu bağlamda hemşirelerin öğretim hayatında bu yetenekleri kazanmaları, ekip iş birliğini sağlamaları ve hastaya yaklaşımda bunlardan yararlanmalarıyla birlikte hastaya bakımı bütüncül ve kaliteli olarak gerçekleştirebileceklerdir. Ayrıca adli olgulara yaklaşımda da bu becerilerini kullanmaları adli kararların alınmasında ve hastaya uygun bakımın gerçekleştirilmesinde çok önemli rol oynayacaktır.

(29)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

Akran Zorbalığı

Öğretim Görevlisi Dr. Canan Gürsel Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi,

Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü, Felsefe Grubu Eğitimi Anabilim Dalı, Ankara

ÖZET

Akran zorbalığı, saldırganlığın bir türüdür. Kişi bir veya birkaç kişi tarafından zaman içinde tekrarlayan şekilde olumsuz davranışlara maruz kalır. Kışkırtma unsuru olmaksızın, aralarında fiziksel ve psikolojik güç açısından dengesizlik bulunan, güçlünün güçsüze karşı bilerek ve isteyerek uyguladığı, mağdurda korku ve endişe yaratmayı hedefleyen, fiziksel, psikolojik ve sözel olumsuz davranışlardır. Fiziksel, sözlü veya ilişkisel (sosyal) zorbalık olmak üzere üç tür akran zorbalığından söz edilmektedir. Fiziksel zorbalık, vurmak, tekmelemek, tükürmek, itip kakmak, çelme takmak, eşyalarını almak, kırmak gibi davranışlardır. Sözlü zorbalık, alay etme, isim takma, uygunsuz cinsel yorumlar yapma, zarar vermek amacıyla tehdit etme gibi davranışları içermektedir. Sosyal veya ilişkisel zorbalık ise kişiyi dışlama, grup dışına itme, görmezden gelme ve diğer akranları da bu yönde davranmak üzere teşvik etme, toplum içinde utanma veya zor durumda kalmasına neden olacak şekilde hakkında dedikodu çıkarma gibi davranışlardan oluşur. Akran zorbalığının farklı statüleri tanımlanmaktadır. Bunlar zorba, kurban, zorba-kurban ve ayrıca zorbalık durumunu yalnızca izleyen ve karışmayanlar olarak belirtilmektedir.

Akran zorbalığı farklı kültürlerde görülmektedir. Ergenler arasındaki yaygınlığı zorbalığın türüne, cinsiyete ve yaşa göre farklılık göstermektedir. Zorba ve mağdur olmaya yol açan farklı risk etkenleri bulunmaktadır. Ayrıca zorbalığın uygulandığı alanlar ve uygulanan zorbalık türleri açısından cinsiyet farklılıkları olduğu görülmektedir. Zorbalık çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişiminde olumsuz sonuçlar ve uzun süren etkiler yaratabilen bir risk etkenidir. Hem mağdur, hem zorba ve hem de izleyiciler için yeterli değerlendirmelerin yapılması ve zorbalığı önleyici çalışmaların, çocuk, okul, aile, akran ve daha geniş sosyal çerçevede ele alınarak çözümlerin üretilmesinde yarar vardır.

(30)

13 NİSAN 2018

FELSEFE OTURUMU BİLDİRİ ÖZETLERİ

(31)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

İnsanın Kendisini Gerçekleştirmesinde Bir Rehber Olarak Adaletin Sorgulanışı

Yrd. Doç. Dr. Ceyhun Akın CENGİZ Gazi Üniversitesi Felsefe Bölümü

ÖZET

İnsanın ne olduğuna dair yapılan bir sorgulamada adaletin neliğinin araştırılması bir gereklilik halini alır. Çünkü insanın yaptığı ve yapacağı eylemlerin değerlendirilmesi durumunda adalet bir rehber olarak kabul edilir. Görülmektedir ki rehber olarak alınan adalet bir bilinç unsuru olarak, aslında adaletsizlik olduğu için meydana çıkmaktadır. Adil olmama durumu aşılmaya çalışıldığı için, adaletin sürekli olarak eylemle bağlantılı bir yönü vardır. Buradan hareketle insanın yapısı, iyi mi kötü mü olduğu incelenir.

Hatta bu incelemede varlığın bütününe de yönelinir; metafizik yönelim kendisini iyiden iyiye hissettirir.

Varlığın, insanın tabii olduğu yasaların mevcut olup olmadığı denetlenir. Bir yasa yoksa düzenin, varlığın ve iyi ya da kötünün mevcudiyetinden bahsetmek mümkün olmadığı kabul edilir. Ancak yasaya göre olanın neliği, değeri belirlenebileceği anlayışı, yasanın mevcudiyetini ortaya koyar. İnsanın bağlı olduğu yasa ya metafizik ya doğal ya da insanların kendilerinin oluşturdukları kurgusal içeriğe sahip olandır. Bunlardan biriyle ya da birbirleriyle olan ilişkiye göre yasaya uygun olan ya da olmayan belirlenir. Yasanın varlığı suç, ceza ve özgürlük kavramlarının kendisini ve önemini gündeme getirir.

Suç, yasaya uygun olmayandır. Yasal olanın dışına çıkma imkânı varsa bu da özgürlüğün olduğu anlayışını meydana çıkarır. Gerçekten her suç, özgürlüğü gerektirir mi? Bunun yanı sıra suç sonucunda adalet uygulaması olarak ceza olmalı mıdır? Ceza her zaman adaletin mutlak bir pratiği midir? Ayrıca suç olarak değerlendirilen bir eylem, mutlak anlamda suç mudur? Adil bir eylemin tespit edilmesinde bireysel, duygulara dayalı olan mı yoksa bireysel olmayan, akla dayalı olan yön mü belirleyicidir?

Üzerine birçok görüş ileri sürülmüş ve geniş bir alanı içermesi (din, ahlâk, toplum, ekonomi, siyaset gibi…) nedeniyle karmaşık bir yapısı olan adalet kavramı, yukarıdaki sorular çerçevesinde ve insanın kendisini gerçekleştirmesindeki rolü temelinde bu çalışmada incelenmeye çalışılmıştır.

Anahtar Kelimeler: İnsan, Adalet, Yasa, Suç, Ceza.

(32)

Mutlak Adalet

C. Hürmen Suluvman ÖZET

Hakkın gözetilmesi, korunması ve yerine getirilmesine adalet denir. Adalet, hak ile haksızın ayrımıdır.

Hak ile haksızın ayrımı adli süreçtir. Adli süreçle sağlanacak adalette; suç ve sebeplerini, doğuş kaynağı ve öncesindeki etkenlerden yola çıkarak analitik düşünce sisteminin temeli olan neden-sonuç ilkeleri ışığında derinlemesine irdeleyerek inceleyip, nedenin yol açtığı sonucu anlamak adına yapılacak tüm çalışmaları; akli, ahlâki, vicdani ve hukuki ortak evrensel felsefi / filozofik değer ve bilimsel metotlarla destekleyerek, sorunların küresel ölçekteki çözümüne katkı sağlanmasına yönelik, tarafsız pozitif düşünce sistemine ‘adli felsefe’ denir.

Adli felsefenin araştırdığı suç ve sebeplerinin içerdiği neden-sonuç ilişkisinin temeli akli metotlara dayanan analitik düşünce sistemi ile aydınlatılabilir. Varlıkların en temel ve kendilerine özgü yanlarını soruşturan inceleme ve düşünme biçimine, varlık felsefesi veya ontoloji denir. ‘Ben’, bireysel kimliğimizin dışa vurumu, varlık felsefesinin düşünsel temelinde en başta yer alan değer ve yerimizdir.

‘Ben’ diyen akıllı varlık, dünya sahnesinde; akıl-vicdan-ego etkenlerine göre rol alan kişidir.

Varlık gerçeğimiz; fizik beden, benliğimiz, akıl, vicdan, vahşi iç ego, duygularımız, dürtülerimiz, hırs ve arzularımıza bağlı eylemlerimizden oluşur. Bu kaynaktan doğan eylemlerimiz akıl ve kişisel bilinç, kıyas, düşünce, fikir, görüş, yorumlama, tasarım, yaşama geçirme şeklinde ortaya çıkarak görünür kılınır. Akıl ve kişiyi etkileyen güçler kirli hırs ve dürtülerin kaynağı olarak oluşum ve işleyiş süreçlerine yol açar. Zihinsel süreç, davranış biçimi olan eylemlerimiz psikoloji-psikiyatri bilimlerinin alanlarına kadar uzanır. Davranış biçimlerini belirleyen etkenler suç tasarım ve işleme sürecini de kapsar.

Suç işleme anında “suç koması” oluşur. Suç koması: pozitif akli ve vicdani bilincin, suçun başlama ve bitişi arasında baskın egosal, yüksek kirli enerji kaynaklı etkenlerle geçici kontrol kaybı, devre dışı kalmasıdır. Suç eyleminden sonra oluşan suçlu psikolojisi kirli enerjinin çekildikten sonra kişinin bilincinin yerine gelerek gerçekle yüzleşmesidir.

Akıl/bilinç – ruh/vicdan – kirli enerji/ego, soyut varlık piramidi olarak varlığımızın iç yapısını oluşturur.

Kişi kirli enerjinin etkinliğine göre şiddet tablosunda belirlenen negatif değerlere ulaşılır. Bu da bilinçli durumdan kirli enerjinin baskın etkisiyle bilinçsiz duruma geçişin aşamalarını ortaya koyar. Mutlak adalet, kişinin vicdanı ile karar verdiği tüm pozitif eylemlerin sonucudur.

Bu çalışmadaki metafizik felsefi görüşler, adli felsefenin süreçteki gelişimine katkı sağlaması adına;

bilimsel görüş ve metotlarla irdeleme, deney, eleştiri ve güncellemeye açıktır.

Anahtar Kelimeler: Adli felsefe, Mutlak Adalet, Hak, Haksız

(33)

5. ADLİ PSİKOLOJİ, 1. ADLİ SOSYOLOJİ, 1. ADLİ FELSEFE KONGRESİ 12-13 Nisan 2018-Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-ANKARA

Varoluşsal Suçluluk Açısından Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı Dr. Canan OLPAK KOÇ

ÖZET

“Varoluşsal Suçluluk Açısından Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı” adlı çalışmada, bilinçli ve siyasal Batılılaşmanın bir devamı mahiyetindeki Cumhuriyetin ilanıyla başlayan süreçten bugüne gelen romanlardan seçme yapılarak metin oluşturulmuştur. Burada temel ölçüt, ele alınacak romanın varlık sorunlarına göndermelerde bulunması olmuştur. Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan ile başlatılan bu inceleme, Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler romanına dek uzanmaktadır. Bu çalışma, eserlerin ilk baskı tarihleri dikkate alındığında 1940 ile 1995 yıllarını kapsayan 31 romandan oluşmaktadır. Dolayısıyla çalışma romanların, “varoluşsal suçluluk” kavramı üzerinden nasıl okunacağını değişik başlıkları ile belirlemeye çalışmıştır.

Varoluşçuluk cephesinden Türk romanına bakılırken, araştırmada dikkat çekilecek temel nokta,

“kendinde olmamak” şeklinde ifade edilebilecek “varoluşsal suçluluk” kavramı olacaktır. Bu kavram çerçevesinde dönemin siyasal, sosyal olaylarından etkilenerek şekillenen Cumhuriyet sonrasına ait belirlenen eserlerde, karakterler üzerinde durulacaktır. Bu karakterler sıradan insanlık durumundan ziyade sahici olmak için kendi ile savaşan ve bu nedenle bunaltı halinde olan varlıklar olarak ele alınacaktır.

Ailede başlayan yalnızlaşma, gönüllü bir yalıtım isteği ya da dışlanma sonucunda sosyal çevreye yayılmış ve kişi artık kendini toplumdan soyutlanmış hissetmiştir. Bu yalnızlaşma ilk başta olumsuz bir durum gibi görünse bile toplumsal ilişki ağında sahici benliğinden uzaklaşmak zorunda kalan bireyin, kendi ile yüzleşmesini sağlamış, böylelikle kişide otantikleşme arzusu hissetmiştir. Bu, benliğin zorunlu sosyal bağlardan kurtulması, özgürleşmesi olmuştur. Ancak özgürlük hali, roman karakterlerinde kolay elde tutulur bir değer olmamıştır. Bu hal kişileri gerçek suçluluk ile de karşı karşıya getirmiştir.

Bu çalışma, konuya bakış felsefeye ait bir yaklaşım ile olsa da edebî eser merkezli yapılmıştır. Çünkü varoluşçuluk, felsefî kaynaklı bir doktrin üzerine kurulu olmasına rağmen psikoloji ile bağı sayesinde kısa zamanda edebiyata yansımıştır. Akım, önemli romancılar çıkarması münasebetiyle farklı disiplinlerin araştırma alanına da uygun görünmektedir. Karl Jasper’e göre varoluşçu edebiyat, bilimden ziyade felsefenin olmalıdır. Bu yorum, edebiyat incelemelerinde metne katılan yorumun zenginliği ve yeni soruları akla getirmesi ile ilgi kurularak değerlendirilebilir.

Anahtar Kelimeler: Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı, Romanda Karakter, Suçluluk Türleri, Varoluşsal Suçluluk.

Referanslar

Benzer Belgeler

Derlemeler Giriş, uygun başlıklar altında Ana Metin ve Sonuçlar olmak üzere üç bölümden oluşabilir, yayınlanmasında Ankara Üniversitesi Çevre Bilimleri

Gazi University, Faculty of Medicine, Department of Biochemistry, Director of Gazi University Life Sciences Application and Research Center; Prof.. Mehmet

Merkezimizin ana faaliyet alanları; Depremler öncesinde alınacak önlemler konusunda halkı bilinçlendirmek amacıyla çalışmalar yapmak, Deprem sonrasında yapılacak

MADDE 5 – (1) Merkezin amacı; sağlık hizmetleriyle ilgili tüm alanlarda eğitim-öğretim, araştırma ve uygulama yapma olanağı sağlamak, her düzeyde tıp ve sağlık

a) Anaokuluna üniversite çalışanlarının çocukları ve dışarıdan başvuran velilerin çocukları kabul edilir. Aynı anda yapılan başvurularda üniversite

Bölge Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreterliği tarafından TPN ihtiyacı olan erişkin hastalar için dolum yapılabilmesi, yenidoğan dolum maliyetlerinin düşürülmesi

Ayşe Çakır İLHAN: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi İlköğretim Bölümü Sınıf Öğretmenliği A.D. Ayşe OKVURAN: Çocuk Kültürü Araştırma ve

EFM Modeli, geliştirilen öğretim tasarımı ile ARCS Motivasyon Modeli arasındaki bağlantıyı kurabilmek için Akış Deneyimi Kuramını (Flow Experience)